başörtüsü tesettür

Bir üniversiteli…

BEN “TÜRBANLILAR ARABİSTANA GİTSİNLER!..” AÇIKLAMALARINI DUYUNCA GÖZ YAŞLARIMI TUTAMADIM.
DÜN BAŞIMA BİR OLAY GELDİ BUNU SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.
BELKİ KİŞİSEL BİRYAZI YOLLUYORUM AMA PAYLAŞMAK İSTEDİM.
DÜN BİR KARDEŞİMİN OKUL GÖSTERİLERİNE GİTTİK.
SIRF TÜRBANLIYIM DİYE KÜÇÜMSEMELERLE KARŞILAŞTIM.
BENİ İÇERİ ALDILAR AMA ORADA BULUNAN DİĞER İZLEYİCİLERİN RAHATSIZLIK DUYMAMASI İÇİN EN ARKADA YER ALMAMI SÖYLEDİLER.
EVET RAHATSIZLIK. NE TÜR BİR RAHATSIZLIK.
BU DURUMA FAZLA DAYANAMAYIP DIŞARIYA ÇIKTIM.
MÜSAMERE BİR MÜZENİN OLDUĞU BİNADA YAPILIYORDU.
BEN DIŞARDAYKEN ETRAFIMI ASKERLER SARDI VE BURASI ASKERİ BİR
MÜZE ÇIKMANIZ GEREKİYOR DEDİLER.
BEN BU ÜLKENİN EVLADI DEĞİL MİYİM.
SIRF TÜRBANLISINIZ DİYE ÜNV. HOCALARIMIN SİZ ANCAK “İMAM KARISI OLURSUNUZ NE OKUYORSUN?” DEDİLER.
BEN BUNLARA MARUZ KALDIM.
BELKİ BUNLARI ANLATARAK İÇİMİ DÖKMEK İSTEDİM.
BİLİYORUM Kİ ALLAH HERŞEYİ GÖREN VE DUYANDIR.
HEPİNİZE HAYIRLI GÜNLER.

————————————————-
drmavi:

Başörtüsü ve gözyaşı… elmas ve kömür… gül ve diken…

1-Bu gibi durumlarda kesinlikle Peygamberlerin ve özellikle Peygamberimizin ve Sahabenin hayatı düşünülmeli, asrımızda çile çekenlerin hayatları hatırlanmalı… teselli aranmalı… Rabbe teveccüh yapılmalı…

Sizin ve baş örtünüzün en mutlu olduğu anın, o örtülü başınızı alnınızdan öpen seccadenize koyduğunuz an olduğunu bilmeyenlerden olamazsınız sanırım…

2-Elması kömürler içinde bırakmazlar tutmazlar… zaten yakışmaz da… Bu gibi durumlarda bir nuh gemisi bir ibni erkam yuvası, sıddık-u faruk bir-birkaç dost bulup kendiniz gibi güller arasına karışmalısınız sık sık ve ruhunuza nefes aldırmalısınız.

Varsınlar elmas ruhunuza, ruhunuz kadar temiz başınızın örtüsüne çamur atsınlar, onlar, biliniz ki hak katında sizin için şeref nişanlarıdır; Rabbin huzurunda kanlarıyla dolaşan şehitler gibi… Dikenleri geçiniz lütfen… ruhunuzun zirvesinde başınızın üzerinde taşıdığınız güllere bakınız siz!…

Ve unutmayınız: Bir diken battığı için güllerden, bir bela geldi diye tebessümlerden, bir günah yüzünden yüz sürmelerden, bir muzır mani musallat oldu diye dine imana hizmet etmekten vazgeçilmez…

Onur gurur… yerin dibine batmalı… Rabbin Nebinin Kuranın Dinin hizmetin onuru gururu, gübre toprağımda gül gibi kokmalı… demeli…

3-İmtihan… sabır…. öncekilerin başına gelen başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz ayeti ( 2/214) bize ufuk açmalı.

Bütün cazip teklif ve nimetleri ve her türlü baskı ve tehditleri aşıp Rabbe yürüyecek misin diye sen sana gösteriliyorsun unutma!…

Nuh Peygamberin 900 yıllık tahammülüne bakmalı, Kabe’nin yanında üzerine işkembe konan Nebiler Nebisinin “Allahım bilmiyorlar! Bilseler yapmazlardı!” yakarışları şiarımız olmalı… Hele Taif… Hele Taif!…

4-Unutmayınız her mümin bir başka şeyle imtihan olur ve Allaha onunla ulaşır. Kimi koltuğuyla makamıyla, kimi omzundaki rütbesiyle komutanlığıyla. Kimi alnındaki teriyle, kimi gözündeki yaşıyla, kimi cebindeki nakdiyle. Kimi elindeki kalemiyle kimi dilindeki hitabetiyle. Ve kimi atıyla, göğsündeki kanlarıyla kimi de başındaki örtüsüyle şalvarıyla… Ona giden binler vesile içinde payımıza düşeni şerefle kabullenmek ve bir madalya gibi taşımak durumundayız.

5-Kısa mahzuniyet ve gözyaşı… evet olabilir… ama ekin gibi doğrulup baş yukarda hızlı adımlar koşarcasına hizmetlere devam kardeşim!.. evet bu daha gerekli… ve kesin bu olmalı…

Her önüne gelene bir taş atılsaydı yerde taş kalmazdı… Neslimizin imanını kurtarmak için yangına koşuyoruz, varsın ayağımıza birkaç diken batıversin, engeller takılıversn, onlar gülsün varsın biz garipler ağlayıversin… ama asla unutma tubalar sadece gariplere çekilir…

6-Hak neticeye hak vesilelerle ulaşılır. Çoğu platformda yapıldığı gibi, kurani, kanuni, insani ve çağ ve toplum şartları nazarı dikkate alınarak organizeli tepkiler gösterilebilir, haklar yöntemince savunulabilir.

Ama ne içe kapanıp kendine kahretmeli, kabuğuna çekilip eve kapanıp meydanı başkalarına bırakmalı ne de müslüman vakarına yakışmayacak dine insanlığa hizmet tekniklerine ters düşecek şekilde sokaklara dökülüp, saçıl dökül, bağır çağır, slogan savur, vur kır, yak dök felsefesi gütmeli…

7-Size yapılanlara düşmanlık besliyor intikam almak mı istiyorsunuz?…

Önce buna dayanamayan nefsinize kızın, kötülüklere ve düşmanlığa düşman olun ve infilak edercesine hırs içinde koşun koşuşturun, inançlı nesil yetiştirme projelerinin parçası olmaya bakın… Çektiklerinizi kendinize kamçı hırs ve itici güç yapın, muhtaç onca insanlara güzellik taşıyın… Zaten istedikleri bu olan o tarz tepkilere kapılmayın, vazifenizden olmayın… emellerine yağ sürmeyin…

Düşmanlarınızı, baş düşmanınız nefsinizi ve şeytanı çatlatmanın ve intikam almanın, Dine İmana Vatana ve Millete düşman olanların karşısına çıkmanın, güzellikleri duyurmanın en güzel ve tek yolu budur mirim!…

Adil ve Müntakim olan Rabbimiz, kendisine mazlumane masumane havale edilen hangi hesabı unutur ki!..

8-Sonunda siz size o çektirenleri ve gözyaşı döktürenleri bir bir karşınıza alın…

Ama intikam almayın….

Mahzun ama beşaşet içinde yüzlerine bakın!..

Yusuf olun!…

Hz. Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemi soluyun!..

Ve şöyle deyin: Hadi gidin bu gün size kınama yok… hepiniz kardeşimsiniz!…

Muhabbetle Hak adına hak yolda hakca halka yürümeli, ölüme kadar…

Sonra görevini hakkıyla yapmış olmanın mutluluğu içinde başındaki o cennet nişanıyla vakar ve iftiharla Hakka yürümeli vesselam…

İlk kez bu konuda düşünmemize ve yazmamıza ve forumumuz aracılığıyla üye ve misafirlerimize bu konuyu ulaştırmamıza vesile olan bu üniversiteli kardeşimize ve benzer durumu yaşayanlara gerçekten sabır, tahammül, azim ve kararlılık, tedbir temkin ve duyarlılık, güzel hizmetlerde sebat dileriz…

(drmavi)
———————————————-

Başörtüsü ve çözüm, Ahmet Selim

Hiçbir mesele kulbundan tutarak (ona asılarak) çözümlenemez. Hangi kesişme ve çapraşma noktalarının ürünü ve sonucu olduğuna bakılır, o noktaları meydana getiren hatların tashihi, aydınlatması, uyarlaması yapılır. Ve mesele kendi ‘çözüm süreci’ne böylece kavuşturulur.
Belki önce sadece karanlığı azalır, çözümsüzlüğü yumuşar, düğümleri gevşer. Fakat süreç işlemeye devam eder ve sonrası da gelir. “Gelsin birisi çözsün!” yaklaşımı ise çözümsüzlüğün en büyük düğümüdür.

Kavramları netleştiremezsek çok fazla mesafe alamayız.

Hemen söyleyeyim:

Seviyeli bir açık oturumda “İslâmî Kesim” “Laik Kesim” ayırımının benimsendiğini gördüm. Bütün analizlerini bu ayırıma oturttular.

Bu ayırım, sıhhatli değil, doğru değil.

İslâmcılığı kullanmamak için; haklı olarak, İslâmcılık kavramının yanlış yüklemelere konu edilmiş olmasından sakınmak için böyle davranıldığını düşünüyorum.

Toplumu iç yapısıyla tanımak gerekir ki, kavramların tekabülünü iyi ayarlayabilelim. (temyiz edebilelim)

1950’li 1960’lı 1970’li yıllarda, İstanbul’un herhangi bir meyhanesine gitseniz ve hanımlarının örtülü olup olmadığını sorsanız, büyük ekseriyetinin “örtülü” cevabını verdiğini görürdünüz. Köylerde de öyleydi. İçki içenler de çoğunluktaydı, başı örtülü olanlar da!

“Geleneksel” deyip geçilemez. İş olsun diye değil, bir özel duyarlılık söz konusuydu. Öyle gelmiş, öyle gider basitliğine irca edilemez, Selamet-Refah öncesindeki baş örtme keyfiyeti! İzahına girsem yazı bununla biter. Fakat bir iki cümle söylemek de gerekiyor. “Başörtüsü” eskiden, kadınla ilgili bir hayat tarzı tercihinin ifadesiydi. Kınamak için değil, tespit için belirtiyorum; mesela başörtüsü kullanan bir kız flört etmez, kimse ona yaklaşıp “sizinle arkadaş olmak istiyorum” diyemez. Herkese açık düğünlerde kalkıp oynamaz, dans teklifine muhatap olmaz. Kimseyle konuşmaz değil, komşusuna rastladığında tanımazlıktan gelmez… Ama mesafeli durur; durur da değil, zaten öyle tutulur. Piyasa yapmaz, hedefini düşünen bir yolcu gibi yürürdü.

Gençlik arkadaşlarımı hatırlıyorum; bunların yüzde 90’ından fazlasının kız arkadaşları vardı ama aralarında başörtülü olan yoktu. Bir tek saç telinin gözükmemesinde değil, başörtüsünün asli varlığında merkezinde çok önemli bir ağırlık vardı. “Sigara içen başörtülü kız” örneğini ben hiç hatırlamıyorum. Yolda gülüşerek şakalaşarak yürüyenini de hatırlamıyorum…

Bunun “İslâmî Kesim” vasıflandırmasını gerektiren bir tarafı yoktu. Meyhane müdavimlerinin, Beyoğlu eğlencelerinden hoşlananların da aileleri genellikle böyleydi. 1950’li 60’lı yılların İstanbul sokak fotoğraflarına bu açıdan bir bakın, kadınların genellikle başörtülü olduğunu görürsünüz. (İstanbul’da dahi öyleydi.) Bilinen anlamıyla “modern aile” tipi, çalışma şartlarıyla ve bürokrasi yakınlığıyla, biraz da Batılılaşma eşrafıyla ilgili bir alanda görülürdü.

SEKÜLER İLGİLER YENİ BİR ŞEY DEĞİL

Şimdi analiz yaparken diyorlar ki “başı örtülü olanın ailesinde seküler alışkanlıklar ve tercihler de var.” O hep öyleydi zaten! Hattâ eskiden daha çok öyleydi! Yukarıda “içki” meselesini zikrettim, daha birçok örnek verilebilir. Düğünleri hatırlayın yeter! Daha sonraki dönemlere gelirsek, teknolojik ürünlerle ilgilenme hevesleri ve heyecanları eskiden beri var olmakla beraber, o dönemlerde daha da belirli hale gelmeye başladı. Onlar “bir lokma bir hırka” anlayışını varsayıyorlar. Böyle bir şey yoktu. Cemaatleşme gerçeğinin belirginleştiği dönemde de böyleydi. Lüks otomobilleri de, otomobil sohbetlerini de sevenler epeyce çoktur, mesela!

Hassas nokta şurası: İslâmcılığı Abduh-Efganî çizgisiyle örtüştürürseniz, kavram sıkıntısı doğar. Siyasi-iktisadi model oluşturma arayışlarıyla ve tercihleriyle tanımlanan İslâmcılık türü, “tepkisellik” ve “acil ikame” zaaflarıyla, sebebiyle başından beri problemliydi. Hep var olan kadim İslâmcılık ise, geniş ve derin manasıyla İslâm Ahlâkını ve buna bağlı bir duyuş-düşünüş bütünlüğünü yaşama hassasiyetine sahip olmak demektir. Bu Yunus’ta da Akif’te de vardı, benim babamda annemde de vardı. “Dindar” olmak bunu karşılamaz. Katılık, anlayışsızlık, tutarsızlık, bencillik, paracılık, merhamet azlığı gibi zaaflardan kurtulamamış, çok dindar tanıdım ben.

1960’ın sonlarında bizde, siyasi-iktisadi model teklifleriyle ortaya çıkan ve 19. asırda doğan akımın paralelinde olduğu söylenebilen bir İslâmcılık eğilimi kendini gösterdi. Aslında “model” denilen şey, bir deneme soyutlamasından ibaretti. Temeli, birikimi, testten geçmiş bir müktesebatı yoktu. İslâm iktisadından söz eden yakın zaman ciltlerinin hepsi, sayfalarının yüzde 99’unu kapitalizmin tenkidine tahsis eden ve teklif olarak da bazı ilke özetlemelerinden ibaret çalışmalardı… Somut bir şey yoktu ortada, ama heyecanlar çok yüksekti. Bir inkisar yaşanacağı belliydi… Buradaki dalgalanmaları ve değişimleri, temel kavramları çerçeveleyen bir veri (mu’ta) belirleyicisi gibi görmek doğru sonuçlar vermez. Bir kere modernleşme, 19. yüzyıldaki İslâmcılığın (neredeyse) varlık sebeplerinden biriydi. “Çağa uyan İslâmcılık böyle olur” iddiasına sahiptiler ve “geleneksel” denilen yorumlara ciddi eleştiriler yöneltiyorlardı. Başörtüsü de bu manaya uygun bir farklılaşmaya tâbi tutuldu. Modernite’nin içinde rahatça faaliyet göstermek için başörtüsü bir “gerekli tedbir alınmıştır” vizesinin rahatlığını sağlayacaktı. Eski başörtüsü kullanımı, kusurlu ve geleneksel (itiyadî!) gösteriliyor ya, aslında daha belirleyici idi. Ali Bulaç’ın ifade ettiği gibi, “saç” kendi varlığıyla bir cazibe oluşturmaz, çerçevelediği yüzü cazip gösterir. Saçı örtüp yüzü alabildiğine makyajla güzelleştirmeye çalışmak, başörtüsünü de çarpıcı renk ve kalite dokularıyla ayrı bir revnaklı çerçeve gibi kullanmak; eski başörtüsü kullanımındaki anlayışla hiç ilgisi olmayan bir uygulamaydı. Eskisinde “dikkat çekici olmamak” ve “sadelik” esastı. Ayrıca, sadelik ve “gösterişten uzak olma”, İslâm’da bir genel ilke olarak algılanırdı. İslâm’ın kendine mahsus bir “etik-estetik” denge anlayışı vardı ve bunun evrensel savunulabilirliği de söz konusuydu. Şimdiki tesettür tipinin zengin örneklerinden biri 1950’de bizim mahalleden semtten geçseydi, hayret duyan seyirci kalabalıkları oluşurdu!.. Ayrı bir bahistir, dokunup geçiyorum.

MODERNİTE’NİN İSLÂMCILIĞI

Araştırma yapanların “İslâmî Kesim” dediği realite, 19. asırda çıkan modernite İslâmcılığı’nın bizdeki özel yansımasıdır. Buna başka ülkelerdeki yansımalar da daha sonra ithalen eklenmiştir. Zaten tutarlılığı olmayan “siyasi-iktisadi” model iddiaları çözüldü. Bu, irade dışı zaruri bir değişimdi. Batı demokrasisi, Avrupa Birliği, Batı laikliği, ekonomik liberalizm; o zaruri değişimin sonucu olarak munisleşti. Yunus’a kadar uzattığım genel İslâmcılık çizgisi, yani ahlâki, o ahlâki derinliğe ve genişliğe bağlı olarak ‘fikri’ hatta ‘felsefi’ bir ‘yorumlama bütünlüğü’ne erişmek, zaruretleri (nefse göre değil) miktarınca takdir etmek, eleştirel okumalarla evrensel değerleri Batı’nın da ilerisinde yorumlamak, konjonktürel modacı baskıları ve dayatmaları “zamanın sesi” deyip temessül konusu haline getirme yerine onları da sağlam ve kişilikli bir eleştirel akılla yorumlayıp süzmek, İslâm’ın özüne bağlılık şuuruyla aklıyla sezgisiyle evrensel ihtiyaçlara yeni düşünce üretimleri sunmak, bunu referans atıfları ve etiketleri kullanmadan yapabilmek; ve daha neler, neler… Tekamül’ün sonsuzuna uzanır bu. Asıl böyle bir İslâmcılığa, Yunus’un bulunduğu genel çizginin gereği olarak ihtiyaç vardı ve vardır kanaatindeyim. Böyle bir anlayış, kavrayış, bütün sahih evrensel değerlere açıktır… Çatal bıçak kullanıyorlar, yazlığa gidiyorlar, seküler renkleri de var; kamera, cep telefonu kullanıyorlar, internete giriyorlar; bunlar modernliğin teknolojik ve ekonomik sürecin kendiliğinden getirdiği şeyler.

Bir “kavramsal tashih” zaruretini, altını çizerek önemle dikkatle ve rikkatle ifade ediyorum:

Milletimizin büyük ekseriyeti Müslüman’dır. Ayrıca bu büyük ekseriyet, laikliği zaten bizatihi içinde barındıran liberal demokrasiye taraftardır. Son tahlilde 1950’den beri böyledir. “Laikliğe itirazı olan” anlamını dolaylı olarak içeren bir “İslâmi Kesim” tabiri de yanlıştır, “İslâmi ilgi taşımayan” anlamını dolaylı olarak içeren “Laik Kesim” tabiri de yanlıştır; böyle bir kavramsallaştırmanın gerçekliği de yoktur, geçerliliği de. İslamcılığın özel bir şekline karşı çıkanları ‘İslami’nin dışında tutmak, kaş yaparken göz çıkarmaktır.

Bu tashih, temel tashihtir.

Başörtüsü meselesini bu tashihin ışığında düşünmek gerekir. Hiçbir mesele kendi kulbundan tutularak halledilmez. Hangi kesişme noktalarının ürünü ve sonucu olduğuna bakılır, o kesişme noktalarını meydana getiren hatların tashihi ve aydınlatılması yapılır; ve mesele kendi ‘çözüm süreci’ne böylece kavuşturulur, oturtulur.

19. asırdaki mebdeinden gelen ve tepkisellik karakterini modernite ile birleştiren bir özel İslâmcılık deneyimi yaşadık. Aslen modernitenin mayasında katılık ve darlık vardır ve buna tepkisellik psikolojisi de eklenince, başörtüsü kullanımı anlayışında (zihniyetinde) çeşitli duyarlılıklara yol açan bir dikkat çekicilik oluştu. Bu özel İslâmcılık anlayışı, yani “siyasi-iktisadi” ikame kuramsallıklarıyla her şeyi kuşattığını zanneden aslında ise bütün hayatı kendi varsayımının mahfazasına tıkıştırmaya çalışan İslâmcılık anlayışı, hiçbir tepkiyle karşılaşmasa da hayatın testleriyle çözülecekti. Bu belki de fikren yaşanması gereken bir tecrübeydi. Fakat böyle değerlendirebilen bir otokritik (iç eleştiri) şuuruyla bakılamadı. Şimdi bir taraf diyor ki, “Türban bir modernizasyon aracıydı, sekülerleşme zaten onu halledecek ve sonunda bir estetik aksesuar haline getirecek. Kaygıya lüzum yok!” Bunda gerçek payı var. Lakin çözümü işaretleyen anlam burada değil.

GENİŞ AÇI VE ÇÖZÜM SÜRECİ

Kâğıt üzerindeki her düzlem iki boyutludur. O düzlemde iki doğru ya paralel olur, ya da kesişir. Başka ihtimal yoktur. Başörtüsü’nü modernite düzlemine bir müstakil done gibi soyutlayıp taşıyınca, kendi üçüncü boyutunu (hikmetini, manasını, delaletini, bazı ihtilaflara da esnekliklere de yeri olan varlığını) bir tarafa bırakınca, birbirini anlamayan tepkisel duyarlılıklar oluştu. Halbuki hayat, kağıttaki düzlem gibi 2 boyutlu değil, 3 boyutludur. Farklılıklar, zenginlikler, “3 boyutlu” bakışlarla yaşanır. Ya paralel ol, ya çakışıp aynileş; iki boyutlunun icbarıdır. (Açmak lazım, biliyorum; ama sığmıyor işte, bu köşeye de yazıya da!)

…İki şıklı bir tercih testi yapalım, üçüncü ihtimal yok; (ikisi arasında tahyir ediliyorsunuz) hangisini tercih edersiniz:

1) Kızım başı örtülü olarak gitsin tek başına Fransa’larda okusun. Kariyer de yapsın. Orada 8-10 yıl yalnız başına yaşasın.

2) Burada okusun, başını açsın ama “sadelik ve dikkat çekmeme” ve “estetik vakar” şuuru ile okusun.

Hangisini tercih edersiniz? Dinî referansları okuma uzmanlığı açısından sormuyorum bunu. Normal ama sıhhatli bilgi seviyesine sahip, kendi bireysel bütünlüğünü kurmuş “düşünen bir insan” olarak bu soruyu nasıl cevaplarsınız? (Kendi tercihimin altına referans atıflarından oluşan ve belki bir koca cilt oluşturabilen dipnot eklemeleri yapabilirim; o ayrı mesele)

Şu sorumun capcanlı örnekleri var, izin alıp isim de verebilirim. Tekrar ediyorum, meseleyi kulbundan tutup asılmak çözüm tavrı değildir. Çözüm, hayatın gerçeğinde olduğu gibi “üç boyutlu” gözlem ve düşünce yaklaşımındadır.

Usul-füru ayırımını dinî ilimlerle az-çok ilgilenen herkes bilir. Füruat’ı avam teferrüat gibi anlar. Türkçe’de “onlar teferrüat” denilince önemsizlik vurgusu çıkar. Düşünceyi buraya serersen, düşünce nasibi diye bir şey kalmaz. Füru, usul’ün asıl’ların ışığında düşünülüp yorumlanma şartını ve zenginliğini de içinde taşıyan bir kavramdır. Fürû’dan bir hususu çekip alır da ayrı bir düzleme koyarak kendince ayrı bir önem verme işlemine tâbi tutarsan, onu niyetinin hilâfına daraltmış olursun. Onunla ilgili uygulama, yorum, düşünce imkânları; ihtimali rezervler, teminat müjdeleri ve bilgileri, hikmet nükteleri ve nüansları, hepsi gider ve “şekl-i mutlak” halinde bir ifade kalır. Uygulanmasında başka zaaflar bulunur, uygulanmamasında ayrı sıkıntılar doğar ve zaaflara da sıkıntılara da çözüm getirme gücün kalmaz. Halbuki usul’ün ışığındaki öncelikler sıralamasının değerlerini bu değerlerin karşılıklı ilişkilerini bilseydin, o bilişin şuuruna sahip bulunsaydın öyle olmazdı. Bu zor görünür, zahmetli zannedilir; fakat mümkün ile uğraşmanın ayrı bir hazzı manevisi ve (fikrî’si) vardır ki, kolaylaştırıcıdır, basitleştirmeden kolaylaştırıcıdır. Diyalogla, meşveretle, eleştirel bakışla, kendi kendini aşmakla, ihtiyatlı derinleşmelerle, topyekûn tekamül’le ilgili, İslâm’ın ve hayatın bütünlüğüyle ilgili öyle bir zenginliği vardır ki bu “zorluk tercihi” sahici yaşamanın, inanarak ve düşünerek yaşamanın ta kendisidir. Keyif sürmenin değil ama, mutlu olmanın ta kendisidir. Çözülür çözülmez, ben çözüm yolundayım, çözüm sürecinin içindeyim; tam çözülemezse, çözülmezliği azalır ve yumuşar.

Zorluk, anlatımdadır, kavrayıştadır. Anlayıp kavramayı başaran, anladığını ve kavradığını yaşamayı da başarır. Ama biz zannediyoruz ki “bildik, öğrendik, yaşayamıyoruz, zorluklar var.” Hiç öyle değil.

…Hangi terminolojik açıdan bakarsan bak. Sosyolojik, felsefi, antropolojik; hakikat, belirli terim kombinasyonlarıyla seni kendi yoluna sevk eder. Tabii, eğer ona varmak istiyorsan ve hakikat sevgisi taşıyorsan. Şu yazıda karma bir terminoloji kullandım. İstenilirse, yoğunlaştırılmış tekli tercihleri de örnekleyebilirim… Bir metodik meseleyi de genel düşünce konularına çok yararlı olacağına inandığım için bilvesile işaretlemek istiyorum: daraltılmış yoğunlaşmalar, hem sanıldığının aksine yeterince derinleşmeye elverişli değildir, hem de yeterince pozitif etki yayabilme kabiliyetine sahip değildir. Daraltılmış yoğunlaşmaların çarpıcı hale geldiği şartlarda toplumun genel dokusunda güçlenmeler yerine çözülmeler görülmesi bundan dolayıdır. “Geniş açı ve diyalog” kimsenin sinirine dokunmasın. Teşhis ve vurgu çok yerindedir.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=23933

——————————————————-

YÖK BAŞKANI ERDOĞAN TEZİÇ BAŞÖRTÜSÜ KONUSUNDA HUKUKİ DÜŞÜNMÜYOR

MEHMET BALLI / HUKUKÇU

Başörtüsü takma, hem doğuştan sahip olunan temel bir haktır ve hem de ilahi emir gereğidir. Bu nedenlerden dolayı başörtüsü takma hakkı hiçbir zaman ortadan kaldırılamaz. Bu hakkın kullanılmasını engellemeye yönelik başörtüsü-türban ayırımı ise kasıtlı olarak ortaya atılan bir husustur.

Başörtüsü bir hak mı, yoksa bir inanç mı? Her inanç aynı zamanda bir hak mı? Hangi şartlarda haklar/inançlar kısıtlanır? Başörtüsü siyasal bir simge mi? Ve daha nice sorular?

Başörtüsü ile ilgili tartışmalara sağlıklı bir boyut kazandırmak için öncelikle başörtüsü olgusunun kendisini iyi tanımak ya da tanımlamak ve doğal hukuk mantığındaki yerini iyi belirlemek gerekir. Aksi durumda sağlıklı bir sonuca varmak mümkün değildir. Hemen şunu söylemeliyim ki, başörtüsü ilahi bir emirdir. Allah, bu emri Nur suresinin 31. âyetinde zikretmiştir. İlahi emir olduğu için de tüm Müslümanlar’ı bağlar. Bu bağlamda başörtüsü, ne dinin tamamını temsil eder ve ne de bir mücadeleyi. İslam’ı din olarak seçen her bayan, İslam’ın gereği olduğu için başını örtüyorsa, bu durum, hiçbir zaman başka düşüncelerin veya oluşumların sembolü olarak kabul edilemez. Eğer başörtüsünü takma, fiili bir mücadelenin simgesi olarak lanse edilirse, o zaman simge denebilir.

Başörtüsü ilahi bir emir olduğu için direkt inançlarla ilgili haklar kategorisine girer. Bu bağlamda temel bir haktır. Çünkü emrin kaynağı İlah’tır ve kişinin buna inanması ile temel bir hak niteliğini almaktadır. Başörtüsünü takmak bir hak olduğuna göre, bu hak yok edilebilir mi? Her insana doğuştan verilir, sonradan elde edilemez. Ancak hak, yok edilmiş veya sınırlandırılmışsa, verilecek mücadelelerle veya yapılacak düzenlemelerle tekrar kazanılabilir. Daha doğrusu engeller ortadan kaldırılabilir. Hak, hiçbir zaman yok edilemez. Sadece insanın ölümü ile yok olur. Ancak hakların kullanımı engellenebilir. Engellemenin niteliği ne olursa olsun, hakkın özü, esası ortadan kalkmaz. Örneğin, birileri insanca yaşama hakkınızı engelleyebilir. Bu engel hakkınızın esasını hiçbir zaman yok etmez. Engel oradan kalktığı an bu hakkınızı kullanırsınız.

Sahip olunan bir hakkın kullanılması ilahi bir emir gereği ise, işte o zaman ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Başörtüsünü takma, hem doğuştan sahip olunan temel bir haktır ve hem de ilahi emir gereği kullanılması gerekiyor. İşte toplumsal gerilim bu noktadan doğuyor. Mesela, seyahat özgürlüğü böyle değildir. Kişi bu hakkı kullanmak istemezse ilahi bir sorumluluk yoktur. Yukarıda açıklanan nedenlerle başörtüsünü takma hakkı hiçbir zaman ortadan kalkmaz.

Başörtüsü-türban ayırımı

Başörtüsü türban ayırımı kasıtlı olarak ortaya atılan bir husustur. Yasalarda yasaklanan başörtüsü değildir, türbandır. Oysa ki fiiliyatta engel olunan ise başörtüsüdür. Başörtüsüne türban denmesinin tek sebebi halkın tepkisini çekmemektir. Gerçekte de başörtüsü-türban ayırımı yoktur. Her ikisinden kasıt başın örtülmesidir. Yasaklanan şey, başın örtünmesi fiilidir.

Bilimsel kriterlerden uzak

YÖK Başkanlığı’na yeni atanan Prof. Erdoğan Teziç’in CNN’de yayınlanan mülakatı bilimsel olmaktan uzaktır. Erdoğan hocanın en ilginç görüşü kamusal alanda başörtüsünün yasaklanması ve bununla ilgili kriterle ilgilidir. Hoca’ya göre, kamusal alanda hizmet veriliyorsa ve başörtülü şahıs da bu hizmetten istifade etmek istiyorsa başını açmak zorundadır. Bu görüş, bilimsel kriterlerden uzak, sübjektif bir görüştür. Çünkü bir özgürlüğün veya bir hakkın, kısıtlanması, ancak ve ancak bir başka özgürlüğü kısıtlıyorsa veya ortadan kaldırıyorsa o zaman kısıtlanabilir. Eğer kullanılan özgürlük başka bir özgürlünü kısıtlamıyor ve hatta hiç etkilemiyorsa bu özgürlüğü kısıtlamak/ ortadan kaldırmak hukukun ruhuna aykırıdır ve yasaklanması haksız bir fiile dönüşür.

Eğer kullanılan özgürlük, kamu hizmetinin engelliyorsa veya başka bir özgürlüğün kullanılmasına engel oluyorsa işte o zaman kısıtlanması gündeme gelebilir. Aksi durumda hiçbir zaman, hiçbir özgürlük kısıtlanamaz. Başörtüsü tartışmalarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Sayın hocamın, başörtülü bir hastanın, üstünü açmadan muayene olamayacağını, üstünü açmanın hizmeti veren sağlık kurumunun kuralı oluğunu ve bu kurala tâbi olmak gerektiği ile ilgili kanaati de tartışmalı bir kanaattir. Burada dikkat çekilmesi gereken husus şudur: Eğer başörtülünün muayenesi, başını açmasını gerektiriyorsa veya röntgen çekilmesi gerekiyorsa, bu tercihin hastanın kendisine bırakmak gerekir. Eğer hasta üstünü açmaya razı olmuşsa zaten sorun yoktur. Ancak burada ince bir nokta vardır. Eğer hastalık gereği açılması gereken yer, ayakları ise, doktorun hastanın başını açmasını zorlaması hukuka aykırıdır.

Hastaneye gelen hastadan, ön şart olarak başını açmasını istemenin kesinlikle kamu düzeni veya laiklikle ilgisi yoktur. Başörtüsü sağlık hizmetinin verilmesine engelse o zaman açılması istenebilir. Sayın Erdoğan Teziç’in ikinci ilginç görüşü mahkeme kararları ile ilgidir. Hoca, başörtüsü sorunun mahkeme kararları ile çözüldüğünü (yani yasaklandığını) ve artık tartışmanın çok anlamsız olduğunu ifade etmektedir. Başörtüsü ile ilgili mahkeme kararlarının Danıştay’ın denetiminden geçmiş olması, Anayasa Mahkemesi’nin karar vermesi ve hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin karar vermesi dahi konuyu bütünüyle kapatmaz veya nihai sonucu belirlemez. Çünkü mahkeme karaları şartlara ve zamana göre, toplumsal, bilimsel ve düşünsel gelişim paralelinde değişkenlik arzeder. Bu bir nakısa değil, tam tersine bir gelişim ve olgunlaşmadır. Başörtüsü ile ilgili mahkeme kararlarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Bugün verilen kararlar objektif bilimsel ve insani kriterlerden uzaktır. Genellikle ideolojik önyargılarla verilmektedir. Nitekim bu kararların oybirliği ile alınmaması da düşüncemizi doğrulamaktadır. Eminim ki zamanla bu kararların hepsi değişecek ve olgunlaşacaktır.

Başörtüsü ve laiklik

Laiklik, devlet yönetimin ve kamu hizmetinin dinsel kurallara göre yapılmamasını emreder. Başörtüsü ise, kişisel bir haktır ve sadece bireyi ilgilendirir. Kamu düzeni ve laiklikle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü başörtüsü ne kamu düzenini sarsmakta ve ne de devlet yönetimin dini esaslara göre yönetilmesini mecbur kılmaktadır. Eğer başörtüsü fiili, kamu düzenini engelleseydi (örneğin, yolların yapılmasını, kanalizasyon hizmetinin verilmesini vs.) veya tüm kadınların başlarını örtmesini mecburi kılsaydı, işte o zaman laik rejim tartışmaları gündeme gelebilirdi ve laiklik ihlal edilmiş olurdu. Bugüne kadar herhangi bir kamu hizmetinin başörtüsünden dolayı engellendiği görülmemiştir. Anlaşılan şu ki, Türkiye’de başörtüsü ile laiklik ayrı iki kurumdur ve çakışma pozisyonları da asla ve asla yoktur. Üniversitelerde okuyan kız çocukları başlarını örtmesi de laiklik ve kamu düzeni ile ilgisi yoktur. Çünkü bu hak, her iki kurumun işleyişini engellememektedir. Örneğin üniversitede eğitim ve öğretimin yapılmasına engel olamamaktadır. Eğer eğitim ve öğretime engel olsaydı o zaman diğer öğrencilerin haklarını engellediği için kısıtlanması yoluna gidilebilirdi.

Başörtüsü sosyolojik, ideolojik bir vakıadır. Örtüden, iffetten bu memleket ve bu toplum hiçbir zaman zarar görmemiştir, bundan sonra da göremez. Bu nedenle tarihi bir değerimizi savaş malzemesi yapıp toplumu germenin ve sınıflara bölmenin kimseye hiçbir faydası olamaz. Başta Fransa olmak üzere AB ülkelerinde başörtüsünün yasaklanması da anlaşılır bir şey değildir.

http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/OCAK/13/dusunce.html

——————————————–

MEHMET MURAT KARAKAYA

Siyasal simge mi, dinsel eylem mi?

Simge, bir şeyin herhangi bir şeye ait olduğunu gösteren, bir fiilin, bir eylemin rumuzu ve belirtisi olan, yani varlığı bir eyleme ve bir duruma işaret eden, gözle görülür ve anlamı bilinir bir göstergedir. Simgenin en önemli özelliği onun görülmez bir gerçekliği canlandıran bir imge olması, çağrıştırıcı bir yapıya sahip olması, karmaşık, kaotik olan fiilleri ve durumları küçük bir rumuzla dolaysız ve öz olarak belirtmesidir. Dolayısıyla simge pratik ve işlevsel bir yapıya sahiptir.

İki kişi arasında var olan aşkı uzun uzadıya dinleyip onlar arasında bir sevginin olduğuna kanaat getirmek mümkün olduğu gibi, daha kısa bir yolla bir kalp simgesi çevresine yazılmış iki isimle, o iki kişinin arasında bir aşk ilişkisinin olduğu fikrine varılabilir. Dolayısıyla kalp simgesi iki kişi arasında cereyan eden karmaşık bir aşk olayını kısa ve öz olarak ortaya koymaktadır. Bir ülkede hilal simgesinin varlığı o ülkede İslam medeniyetinin varlığını çağrıştırdığı gibi, haç simgesi de hristiyan varlığını, egemenliğini hatırlatır, çağrıştırır. O halde simge, bir sembol olarak bir eylemin, bir fiilin hatırlatıcısı ve göstericisidir. Simgenin en önemli özelliği budur. Simge, bir eylemin, bir fiilin veya durumun bizatihî kendisi değildir. Sadece gösterenidir. Dolayısıyla simgenin yokluğu veya ortadan kaldırılması, o simgenin gösterdiğinin, hatırlattığının ve çağrıştırdığının da yokluğunu veya ortadan kaldırıldığını göstermez. Kalp simgesinin yokluğu, aşkın yokluğu anlamına gelmediği gibi, hilal simgesinin yokluğu da orada İslam hakimiyetinin yokluğuna işaret etmez. O halde simgenin yokluğu eylemin yokluğu anlamına gelmiyorsa, simge, aslî/zatî bir unsur değil arızî bir unsurdur, mertebe olarak birinci değil, ikinci derecede bir hüviyete sahiptir. Aslolan eylemdir, simge değil. Simge ortadan kaldırılabilir, yok edilebilir, ama bir eylem, o eylemi yapan kişi veya kişiler karar vermedikçe ortadan kaldırılamaz.

Şimdi bu bakış açısından yola çıkarak başörtüsünün/türbanın bir simge mi, yoksa bir eylem mi olduğunu tartışabiliriz.

Kur’an’ı Kerim’de açık bir şekilde kadınların örtünmeleri istenmektedir. Nitekim aşağıdaki ayetler bunu göstermektedir.

“Mümin kadınlara da söyle; gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar, (el, yüz gibi) görünen kısımları müstesna, ziynetlerini göstermesinler ve başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar…” (Nur, 24/31)

“Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve (öteki) bütün mümin kadınlara (toplum içine çıktıklarında) dış kıyafetlerini üzerlerine almalarını söyle. Bu, onların (temiz kadınlar olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini temin eder…” (Ahzab, 33/59)

İslam düşüncesinde cumhur-u ulemanın görüşü (İslam’ın resmî görüşü), bu ayetlerle başörtüsünün farz (dinî vecibe) kılındığı yönündedir. (Günümüzde bazı yorumcular, “Bu ayetler başörtüsüne delalet etmez, dolayısıyla Kur’an’da başörtüsüne yönelik bir emir yok”, deselerse de bu, onların indî görüşü olmaktan öte gidemez. Bunlar subjektif değerlendirmelerdir, kişiye özel görüşlerdir.) Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da resmî görüşü bu yöndedir. Yani bir devlet kurumu olan Diyanet’in başörtüsü konusundaki resmî görüşü, onun Allah’ın bir emri olduğu şeklindedir.

O halde başörtüsü takmak, yani başı örtmek Allah’ın bir emrini yerine getirmek anlamında bir eylemdir (dini vecîbe), bir fiildir. Allah Teala, mümin kadınlardan başlarını örtme eylemini gerçekleştirmelerini istemektedir. Dolayısıyla başörtüsü takma fiili mümin kadınların üzerlerine düşen önemli görevlerden bir tanesidir, bu görevi yerine getiren mümin kadın da Allah’ın örtünme emrine riayet ediyor demektir. Bu durumda başörtüsü bir simge değil bir eylemdir, İslam’ın arızî değil aslî/zatî bir unsurudur. Zira başörtüsünü bir simge olarak değerlendirirsek; onun yokluğu, eylemin de yokluğunu beraberinde getirmektedir. Halbuki yukarıdaki kaidemize göre simgenin yokluğu aynı zamanda eylemin de yokluğunu gerektirmiyordu. Ortada simge yoktur ama bir eylem var olabilir. Ama başörtüsü eğer bir simgeyse onun yokluğu durumunda doğal olarak örtünme eylemi de ortadan kalkmakta, örtünmenin zıddı olan açılma fiili zuhur etmekte, açık olma hali meydana gelmektedir. O halde başörtüsü, bir eylemin bir göstereni, işaret edeni değil eylemin bizatihî kendisidir. Şayet bir simge olsaydı, yokluğu durumunda örtünme eylemine bir zarar gelmemesi, örtünmenin ortadan kalkmaması gerekirdi. Dolayısıyla bir eylem olan başörtüsünü bir simge olarak değerlendirip mümin kadından (Allah’ın emrinin tersine) başörtüsünü çıkarmasını istemek onun dinî inancına büyük saygısızlık, dinî inancını yaşama özgürlüğünü kısıtlamak olur.

Şu örnek konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır: Mesela bir kısım mümin erkekler başlarına takke takmakta ve sarık bağlamaktadırlar. Mümin erkeklerin başlarına takke takmaları veya sarık bağlamaları ise, bir eylem olmasına rağmen dinî bir emir değildir. Dolayısıyla takke veya sarığın dinî bir simge olarak değerlendirilmesi, bunun sonucunda da yasaklanması durumunda erkeklerin başları açık hale gelecektir. Ancak mümin erkeğin başının açık olması hali onun inancını yaşamasına bir engel çıkarmamakta, yani erkeğe Allah’ın isteğini yerine getirme konusunda vicdanî bir rahatsızlık vermemektedir. Zira mümin erkeğin takke takması veya sarık bağlaması Allah’ın bir emri olmadığına göre, bir simge olarak değerlendirilebilir. Yasaklanması, totaliter bir tutumun olduğunu simgelemesi ve çağrıştırması dışında bir sakınca oluşturmaz.

Şayet başörtüsü emredilen ve yerine getirilmesi gereken bir eylem ve bir fiilse (ki biz bunun bir simge değil bir eylem olduğuna kanaat getiriyoruz), o zaman, mümin kadının bu eylemi bir şekilde yerine getirmesine izin verilmesi gerekir. Bir eylem olan namaza Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde resmî olarak nasıl izin veriliyorsa (namaz kılanın namaz kılmasına nasıl karışılmıyor ve namaz kılmak yasaklanmıyor ise), namaz gibi bir eylem olan başörtüsüne de resmî olarak izin verilmesinde bir sakınca yoktur. Hatta, bundan daha doğal bir şey olamaz. Dolayısıyla mümin kadından açılması istenmektense onun farklı bir biçimde örtünmesine imkan verilmelidir. Nitekim günümüzde başörtüsünün yasaklanması taraftarı olanlar, -söylemlerine bakılırsa- mutlak anlamda bir örtünme karşıtı değillerdir. Zira onlar, bugün üniversite öğrencisinin taktığı başörtüsüne karşı Anadolu kadının örtünme biçimine (örtüsüne) saygı duyduklarını ifade etmekte, Anadolu kadınının örtünme biçimine karşı çıkmadıklarını söylemektedirler. Yani bu örtünme biçimini siyasal bir simge olarak değil, dinsel bir eylem olarak değerlendirmektedirler. O halde Anadolu kadının örtünme biçimi de başın açık olma halini ortadan kaldıran bir tesettür şekli olduğuna göre, bugünkü üniversite öğrencisi başörtülü kızlardan başlarını açmalarının istenmesi yerine, en azından onlara, kamusal alanda örtünme eylemini ortadan kaldırmayan Anadolu kadınının örtünme biçimi (daha çağdaş bir görünüm kazandırılarak) tavsiye edilebilir. Sonuçta başörtüsü mağduru kızları mağdur etmeyen bir formül bulunmuş olur.

Buradan hareketle diyebiliriz ki, başörtüsünü bir simge olarak değerlendirenler yanlış bir zemin üzerinde hareket etmektedirler. Yani onlar inanan kadınlardan başörtülerini çıkarmalarını istemekle onları vicdanî açıdan rencide etmekte, inanan kadının Allah’ın emrini yerine getirmesine engel olmakta, başörtüsünü simge olarak değerlendirerek toplumu manipüle etmektedirler. Halbuki yaptığımız çalışmaya göre başörtüsü arızî bir özellik taşıyan bir simge değil, mümin kadının örtünmesi farz/aslî olan dinî bir vecibedir. Dolayısıyla yasaklanması yerine -eğer örtü şekli beğenilmiyor ise- farklı bir biçimde uygulamasına izin verilmelidir.

http://www.ilkadimdergisi.com/188/dusunce-mkarakaya.htm

———————————————————

Avrupa’da Tesettür Tartışmaları

Mustafa Özcan

Yeni Asya Gazetesi yazarı

İslam Avrupa’daki tartışmaların odağında yer alıyor. Avrupa kimliği bağlamında yapılan tartışmalarda ister istemez İslam da gündeme geliyor. İslam’ın bu yaşlı kıtanın yeniden inşasında oynayacağı rol ve kazanacağı konum sürekli tartışılıyor.

Şimdi çeşitli Avrupa ülkelerinde başörtüsüyle ilgili gelişmeleri incelemek istiyoruz.

Fransa

Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet’le birlikte 9 Aralık 1905’de kilise ile devlet arasında din devlet ayrımını esas alan kanun kabul edilmiştir. Bu ayrım sonucu kilisenin sahip olduğu sivil otorite belediyelere intikal etmiş, dini nikahın yerini resmi nikah almıştır. Kilise, evlenme ve boşanma gibi konulardaki selahiyetlerini belediyeler lehine terketmiştir. Devlet dini alandan tamamen ayrılmış ve dini hizmetleri finanse etmekten tamamen çekilmiştir. Üçüncü Cumhuriyet, liselerde laik eğitimi empoze etmiştir. 28 Mart 1882’den itibaren de liselerden din dersleri tamamen kaldırılmıştır. 1886’da liselerde papazların yerine laik hocaların din dersi vermesi sağlanmış, din eğitimi ise özel okulların ihtisasına bırakılmıştır. Devletin laik karakteri özel okullara ve onların dini alanlarına yardım yapmayı bile yasaklamıştır.

Belirli bir din lehinde propaganda amacı taşımadıkça, dini sembol ve kıyafetlerin giyilmesine de müsaade ediliyordu. Başörtüsü tartışmasının gerisinde bu husus var. Yasakçılar başörtüsünün zımni propaganda amacını taşıdığı görüşünü savunuyorlar. Onlarda bu, saplantı halini almış. Olayın bir başka boyutu da Müslüman kızların spor derslerinin bir kısmını boykot etmeleri. Özellikle mecburi olan yüzme dersine katılmak istememeleri.

Fransa’da eğitim toplumun değer yargılarına aldırmadan ilim öğretmek olarak telakki ediliyor. Bu bağlamda başörtüsü buna mani bir dini kimlik ve aidiyet olarak görülüyor. 19. yüzyılın laikçiliği kilisenin gölgesinden kurtulmayı amaçlarken Chirac laikliği ise, Cumhuriyetin değerlerini korumayı amaç edinmiş görünüyor. İslami kimliği cumhuriyetin değerlerine bir saldırı olarak değerlendiriyorlar. Türkiye’deki bazı laik çevreler gibi başörtüsünü Cumhuriyet’in ilkelerine bir başkaldırı ve meydan okuma olarak görüyorlar.

Fransa’da yeni teşekkül eden İslam Konseyi, okullardaki başörtüsü yasağı konusunda sessiz kalıyor. Sol ve sağ bu yönde bir kanuna evet derken Le Pen’in Milliyetçi Cephesi kanun konulmasına karşı çıkıyor. Bu meselede kanun arayışı yasak lehinde gelişiyor. Fransa’da da Başbakan Raffarin, kanun olduğu görüşünü savunuyor. Ancak bunun da hesap edilemez yan tesirleri var. Sözgelimi dindarları yeraltına itebilir. Lille’deki gibi özel okullar furyasını hızlandırabilir. İçişleri Bakanı Sarkozy bu okullara “tefrikaya medar okullar”, yani bir manada bölücü okullar gözüyle bakmaktadır. Bu durumda kontrol haricindeki okulların “aşırılık yuva”ları haline geleceği endişesini taşıyanlar var.

6 milyona yakın Müslüman’ın yaşadığı Fransa’da başörtüsü meselesi ilk kez 1989’da ortaya çıktı. Creil kentinde Gabriel Hovez Koleji’nde okuyan 3 Faslı öğrenci başörtülü olmaları nedeniyle okula alınmadı. Okul müdürünün, derslere başörtülü girmenin “laikliğe ve devlet okullarının tarafsızlığına aykırı” olduğu gerekçesiyle başlattığı yasak, kısa sürede ülke gündemine yerleşerek laiklik tartışması haline geldi. Fransız medyasının da yön vermesiyle birlikte giderek alevlenen tartışmalar dönemin, sosyalist hükümetini zor durumda bıraktı. Zor anlar yaşayan Milli Eğitim Bakanı Lionel Jospin konuyu Danıştay’a (Conseil d’Etat) havale etti. 27 Kasım 1989’da kararını bildiren Danıştay, başörtüsü dahil küçük dini sembollerin açıkça başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde öğrenciler tarafından takılmasının laiklik ve cumhuriyet ilkeleriyle çelişmeyeceğine karar verdi. Danıştay söz konusu kararında, “baskı, provokasyon ve propaganda” amaçlı durumların dışında “özgürlük” ilkesinin başkalarının haklarına saygılı olmak şartıyla öğrencilere okullarda dini inançlarını ifade edebilme ve yerine getirebilme hakkını verdiğini bildirmiştir. Danıştay kararı konuya hukuki bir düzenleme getirerek tartışmaları bir nebze olsun dindirdi. Fransız ilk öğretim okullarında isteyen Müslüman kızlar derslerine başörtülü olarak girebiliyorlar. Fakat Danıştay kararındaki “başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde” kaydının düşülmesi, yorum farklarına neden oluyor. Bazı yorum farklılıklarından dolayı, aynen Türkiye’de yaşandığı gibi bazı okullarda yöneticilerin yasaklama taraftarı tavırlarını sürdürmeleri nedeniyle münferit hadiseler hiç eksik olmuyor. Mahkemeye taşınan olayların tamamına yakınında, öğrenciler Danıştay kararı referans gösterilerek haklı bulunuyor.

1994 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı François Bayrou’nun başörtüsünü hedef alan, “dini semboller genelgesi” okul müdürlerinin yorumuna açık bir durum ortaya çıkardı. Bu genelge, müdürleri keyiflerince ve dilediklerince yasak getirmeye adeta teşvik etti. Genelgenin ardından okullarda yaşanan münferit hadiseler bir dalga halini aldı. Tartışmaların alevlenmesi üzerine Milli Eğitim Bakanlığı, Hanifi Şerifi’yi mağdur öğrenciler ve okul yöneticileri arasında aracı olması için görevlendirdi. Görevlendirildiği tarihten itibaren yaşanan münferit hadiselerin sayısının yarı yarıya azaldığını açıklayan Şerifi, vakaların bıçak gibi kesilmesini, okul yöneticilerinin “konuyu” daha iyi gözlemlemesine ve anlayışla yaklaşmasına bağlıyor. Devlet içinde meselenin çığ gibi büyümesi meselenin yeniden üst düzeyde ele alınmasını bir nevi mecbur hale getirdi. İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, başörtüsü konusunda yeni bir kanunun ülkedeki dinler savaşını yeniden kızıştıracağını söyleyerek mevcut yasanın sertleştirilmesine karşı çıkmıştı. Ortada olmayan bir metin için gerilim çıkarmanın ülkeye fayda sağlamayacağını ve zarar vereceğini açıklayarak duruma el koyan Chirac, bakanları ve milletvekillerini sağduyulu olmaya davet etti. Konuyu çözmek için de laiklik komisyonu kurulması talimatı verdi.

Başörtüsü nedeniyle Fransa laik köklerinden çözüm bulmaya çalışıyor. Bernard Stasi’nin başkanlığında 20 üyeden müteşekkil Laiklik Komisyonu okullarda başörtüsünün geleceğine dair çözüm üretmeye çalışı. Laiklik Komisyonu görüşlerini açıklayan Fransa İslam Konseyi (CFCM) Başkanı Delil Ebubekir, okullarda başörtüsü yasağı için yasa çıkartılmasına muhalefet ediyor. Bunu şık ve uygun bulmuyor. Cezayir asıllı bir Müslüman olan Delil Ebubekir: “Müslümanlar yaşadıkları ülkelerde yasalara saygı göstermeliler. Ancak Fransa’da başörtüsüyle ilgili yasa yapılmasını arzu etmiyorum. Başörtüsü dini bir öğüttür. Ancak dini siyasete çeken akımlar tarafından saptırılarak kullanılıyor” diyor. Başbakan Jean-Pierre Raffarin, laikliği ve cumhuriyet değerlerini korumak için yasa hazırladıklarını ve dinin gösterişe alet edilmesine izin vermeyeceklerini söylüyor. İçişleri Bakanı Sarkozy ise, “aşırı dinci” imamları geri göndermek, camileri kapatmak ve kökten dincilere vize vermeyerek, Fransa’ya sokmamakla tehdit ediyor. Bunlardan bazıları fiilen de uygulanıyor. Özellikle Fransa ve İtalya gibi ülkeler bazı göçmenleri ve “sivri” konuşan imamları geldikleri yere geri gönderiyor. Görüldüğü gibi, Fransız yetkililer dini kıyafet yerine laik üniformaya dönüşü savunuyorlar.

Halk ve Kiliseler Daha Hoşgörülü

BVA tarafından yapılan bir komuoyu yoklaması Fransız halkının % 68’inin Müslüman kadınların başörtüsü takmalarının Hıristiyan haç işareti ve Yahudilerin kippa giymelerinden farksız olduğu görüşünü taşıdıklarını ortaya koymuştur. Ankete katılanların % 73’ü de başörtüsünün diğer dinlerin sembolleri gibi inancı gösteren bir işaret olduğuna inandığını belirtmiştir. Almanya’da yapılan benzeri bir anketten de aşağı yukarı aynı sonuçlar alınmıştı. Liselerin hilafına Fransa’da üniversitelerde başörtüsüne dönük herhangi bir kısıtlama yaşanmıyor. Liselerdeki gerilime bir çözüm ve çare bulabilmek için Lille kentindeki İbn-i Rüşd Müslüman lisesi faaliyete geçti. Yasağın devamı halinde bu medrese veya okul tarzının yaygınlaşabileceği söyleniyor. Bununla birlikte Sarkozy gibi Fransız yetkililer bu modelin ayrımcı bir model olduğunu ve yaygınlaşması halinde kontrol harici bir eğilime ve akıma dönüşebileceğini savunurlar.

Kilise ricali (clergy) genel anlamda Türkiye’nin AB’ye alınmasına soğuk yaklaşsa bile dini özgürlükler konusunda, Müslümanlarla dayanışma içinde görünüyorlar. Sözgelimi Fransa hükümetinin başörtüsünü yasaklama sinyallerine din adamlarından itiraz ve tepki sesleri yükseliyor. Lourdes’ta toplanan Fransız piskoposlar, başörtüsünü yasaklayacak bir kanuna karşı olduklarını samimi bir şekilde deklare ettiler. Din adamları Fransa’nın herkesin dini inançlarının serbestçe yaşayabileceği bir insan hakları ülkesi olduğunu belirttiler.

Başörtüsünü yasaklamanın sosyal barışa hizmet etmeyeceğine inandığını belirten Lyon Piskoposu Kardinal Philippe Barbarin, “Fransa bir insan hakları ülkesidir. Fakat aynı zamanda şiddetin kısa zamanda yayılabileceği patlamaya hazır bir ülkedir. Eğer hükümet başörtüsü yasağını kanunlaştıracaksa ortaya çıkacak risklere de katlanmalıdır” şeklinde görüş beyan etmiştir. Angouleme Piskoposu Claude Dagens ise, okullarda dini sembollerin yasaklanmasını öngören bir kanunun eski çatışmaları ve karşılıklı dışlamaları beraberinde getirebileceğine dikkat çekiyor. Okullarda az sayıda yaşanan başörtüsü meselesini çözmek için hayali ve genel bir İslam imajından hareket edilerek bir kanun yapmanın tehlikesine işaret eden Lille Piskopos Yardımcısı Jean Luc Brunin de “yasakçı zihniyete devam edersek sosyal bölünme artar” uyarısında bulunuyor.

İbn-i Rüşd Lisesi’nin sınırları içinde bulunduğu Lille Piskopos Yardımcısı Brunin, İslam-Hıristiyanlık ilişkilerinin geleceği açısından endişeli olduğunu belirtiyor. Brunin derhal İslam aleyhtarlığına ve nefretine son verilmesi gerektiğini söylüyor. Aksi taktirde bundan cemiyet ahenginin yara alabileceğini söylüyor. Fransa ve Batı’da Müslümanların köklü bir şekilde dinlerine dönmelerinin iki kesimde de tedirginlik meydana getirdiğini belirtiyor. Birinci kesim geleneksel haçlı kafasını aşamamış Batılılar; ikincisi de ılımlı Müslüman olarak anılan gruplar. Şimdi mutaassıp Hıristiyan kesimlerin diyaloğa inanmadıklarını ifade eden Brunin, Müslümanlarla Hıristiyanları birbirine bağlayan zayıf bağların kopmak üzere olduğuna dikkat çekerek bunun çarelerinin aranması gerektiğini belirtiyor. Brunin az da olsa kendilerini ümide sevkeden gelişmelerin başında Ammar Asfar’ın kurmuş olduğu İbn-i Rüşd Lisesi ve burada Hıristiyanlık tarihinin de okutulacak olmasını gösteriyor. Brunin’i en çok rahatsız eden şey ise karşılıklı müsamahasızlıktır.

Brunin, Müslümanların bazı tavırlarından rahatsız olduğunu da saklamıyor. Bu, bazı Müslümanların, Hıristiyanların Avrupa’da bittiklerine dair söyledikleri sözlerdir. Bu yaklaşım, işbirliği yerine çatışma zeminini körüklüyor. Bununla birlikte Hıristiyanlığın yaşlı kıtada gerilemesi rakamlara dayalı bir gerçek. Ancak, dinin zayıflaması dünyevileşmenin daha da armasına zemin hazırlıyor. Le Nouvel Obsevoteur dergisinin 22 Ekim 2003 tarihli sayısında Ursula Gauthier ve Marie le Monnier’in ortaklaşa hazırladıkları “Kiliseler boş, gönülleri aydınlatan ilahi çağrı azaldı, Tanrı zemin kaybediyor” başlıklı dosya, insanların Pozitivizm, Materyalizm ve Kapitalizm’den bunalıp manevi boşluk içine düştüklerini, bundan kurtulabilmek için de akıl dışı, irfan dışı alanlara yöneldiklerini ortaya koyuyor. Her şeyi bilimle açıklama boyunduruğundan ve her şeyi pazar ekonomisinin diktatörlüğüne teslim etmekten kurtulmak, tek kelimeyle insanları bunaltan dünyaya anlam kazandırabilmek için “yeni tanrı” arayışlarının başladığını ve Kilise’nin boşalttığı yeri, astrolojinin, falcılığın, büyücülüğün, ilkel dinlerin, Budizmin, Şamanizmin ve Ezoterizmin doldurmaya başladığını belirtiyor.1

Bu da gösteriyor ki, Kilise ancak İslamiyet’e tutunarak mevkiini muhafaza edebilir ya da ayağa kalkabilir. Brunin Hıristiyan fanatiklere de sitem ederek onların “toplumun İslam boyası ile boyanmasının önüne ancak, yeni bir haçlı seferi ile geçebiliriz” dediklerini aktarıyor.2 Bu gafil Hıristiyan ve Müslümanların günümüzde unuttukları gerçek şudur: Cepheleşme ve tezad zemin kaybeden manevi dinamiklerde değil; manevi alanla dünyevileşme arasındadır. Taraflar buna göre, hesaplarına yapmalı ve buna göre davranmalıdır.

Fransız piskoposlar doğrultusunda Fransız Rahibi Theophano başörtülü Müslüman kızlara ve kadınlara destek vermiştir. Milli Gazete’nin gerçekleştirdiği görüşmede: “Ben ne zaman bir başörtülü kadın görsem ‘işte o Müslüman’dır’ diyorum. Bana göre başörtüsü, Müslüman kadını diğer kadınlardan ayıran en önemli hususiyettir. Başörtüsü takmaları onların inançlarına bağlılıklarını gösterir ki, bana da saygı duyulmalıdır. Ben şahsen başörtülü Müslüman hemşerilerimi çok seviyorum.”3 Kilise ricalinin bu hoşgörüsüne rağmen, kimi Müslüman çevreler başörtüsü yasağına şiddetle taraftar. Müslüman asıllı Fransız Kalkınma Bakanı Tokya Seyfi, RTL Kanalı’nda yaptığı değerlendirmede başörtüsü yasağını desteklediğini söylemiştir. Bunu dini kurallara karşı Cumhuriyet kurallarının bir vecibesi ve gereği olarak değerlendirmiştir. Hatta yasakları eşitlemek için, Davud yıldızının da haç’ın da yasak kapsamına alınmasını istemiştir. Bu da jakoben Müslümanların veya ideolojik azınlık mensuplarının her yerde aynı yaklaşımı sergilediklerini gösteriyor.

1990’lı yıllarda İran’dan kaçıp gelmiş bulunan Shahdrot Djafman, ganimet bilerek 50 sayfalık bir anti-başörtüsü bildirisi neşretmiştir. “Down Hicap/Kahrolsun Hicap” adlı kitapçığını yazmıştır. Bu kitabı daha sonra bazı Türk kadınları Türkçe’ye tercüme ederek dağıtmışlardır. Bernard Stasi Komisyonu, Eylül ayında faaliyete başlamadan önce Shahdrot Djafman Fransız devlet okullarında başörtüsünün kanunla yasaklanmasına şiddetle destek verdiğini ilan etmiştir. Buna mukabil Dania Buzar ile Sagda Kada 300 sayfalık yine başörtüsüyle alakalı olarak ortak bir kitap yazmışlar. Kitabın adı, “Biri Kapalı/Diğeri Değil”, adını taşıyor. Kitapta başı kapalı kadını temsil eden bu zat örtünmenin şahsi bir tercih olduğunu ve kimsenin baskısının sözkonusu olmadığını söylüyor.4

Avrupa Fetva ve Araştırma Konseyi dini bir vecibe olan başörtüsü takma konusunda kızların haklarına saygılı olunmasını istemiştir. Hatta Fransız Müslümanların en liberallerinden olan Delil Ebubekir bile, yasak için kanun çıkarılmasına muhalefet etmiştir. Lille Camii İmamı ve İbn Rüşd okulunun banisi Ammar Asfar da kanuna karşı çıkanlar arasında yer almıştır. Ammar Asfar seküler aşırılığın hiçbir uzlaşma zemini tanımadığını ve orta bir formüle uzak durduğuna dikkat çekmiş ve kanundan önce de bazı okulların yasak uyguladığını hatırlatmıştır. Tihami İbriz de kimi parti ve çevrelerin uzlaşma taraftarı olan İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy’i sıkıştırdıklarını belirtmektedir. İbriz, başörtüsü yasağının laikliğin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını ifade eder. İbriz, Fransa’nın ve bazı Avrupa ülkelerinin bu hususta Türkiye modelini izlemekten de endişe ettiğini saklamamaktadır.5

Fransa’da Lila ve Alma Kardeşler

Fransa’da Lila ve Alma kardeşlerin başörtüsü mücadelesi önemli bir örnek olmuştur. Fransız kardeşler başörtüleriyle gittikleri okulda, ilk önce uyarı almışlar, ardından okulla ilişikleri kesilmiştir. Babalarının devreye girmesiyle ilk uzaklaştırma kararı tashih edilmiş ancak, daha sonra re’sen Eğitim Bakanlığı’nın devreye girmesi ve müdahalesiyle kızlar okuldan atılmıştır.

Ateist bir babanın çocukları olan bu kızlar, babalarıyla oldukça iyi anlaşırlar. Kardeşlerin hukuk mücadelesinde babaları MRAP(Fransız Irkçılığa Karşı Hareket)’ta avukat olarak çalışan Laurant Levy, duygularına şöyle anlatır: “Tek arzum kızlarımın eğitimlerini diğer akranları gibi tamamlamaları. Olay ayrımcılıktır. Bu kararın düzeltilmesi için her türlü üst mercie başvuracağım. Kararın arkasında İslam fobisi ve nefreti var. Kızlarım İslamcı radikal değil. İkisi de inandıkları için başörtüsü takma kararı aldılar. Bunun ardında köktendinci amaç ve düşünceler aramak çok yanlış olur…”

(MRAP) adlı örgüt de bu kararı: “Laikliğin, zeka ve diyaloğun korkunç yenilgisi” diye tavsif eder. MRAP Başkanı Mevlüd Aounit, “Biz başörtüsünü savunmuyoruz. Ama bu İslam fobisinin güç kazandığının alametidir” diyor. Voltaire’in memleketindeki bu hoşgörüsüzlük girdabına düşülmesine inanamayan baba Levy, yasağı hem sağ ve hem de sol politikacıların savunmasına dikkat çeker. “Laiklik ilkesinin amacı devletin tek bir dini, yani Katolikliği koruyarak, diğer dinlere baskı uygulamak değildir. Laiklik, bireylerin din ve vicdan hürriyetini temin etmenin yoludur. Resmi ateizmi savunmak değil” der.

Buna mukabil okul idaresi geri adım atmaz. Okuldan uzaklaştırılmalarını, eğitimde laikliğin bir pratiği olarak yorumlar. Lisede eğitim danışmanlığı yapmakta olan Remi Duloguin, kızları “militanlık”la suçlar. “Varlıkları, başörtüsü takmaları okuldaki dengeleri altüst ediyordu. Fransa’da eğitim laiktir. Okullarda muayyen bir kıyafet mecburiyeti var. Başörtüsü kim aksini iddia ederse etsin dini bir boyuta sahiptir. Biz de bu yüzden kızların okullarından uzaklaştırılmasına karar verdik” der. İnsan hakları Örgütü’nün Başkanı Michel Tabyon ise, esas olanın kızların eğitimlerini tamamlamaları olduğunu söyleyerek, “İnsanların kıyafetleri yüzünden okuldan atılmaları sadece ve sadece daha kötü ve istenmeyen sonuçları ortaya çıkarır” der.

Bu olayla birlikte başörtüsü yasağına karar verebilmek için ve belki de yeni bir kanuni düzenleme için Laiklik Komisyonu oluşturuldu. Bununla bu mesele ülkenin gündeminin başköşesine oturdu. Okul yetkilileri başörtüsü takma biçiminin beden eğitimi dersi açısından uygunsuz olduğunu ifade ettiler. Buna mukabil Henri Wallon Lisesi tarih ve coğrafya öğretmeni Philippe Darrıulet, taraflara “başörtüsü uzlaşması” önerdi. Bu öneriye göre, baş tamamen değil, kısmen kapatılacak. Okul idaresine göre, diğerleri buna uyuyorlar ama Lila ve Alma kardeşler bu karara direniyorlar.

Gazete haberlerine göre, Fransız okullarında yaklaşık 1250 başörtüsü vakası bulunuyor. Bunlardan 20’si oldukça ileri aşamaya gelmiş durumda. Bunlardan dördünde de kızların okullarıyla ilişiği kesilmiş bulunuyor.6 Kız kardeşlerden Alma, başörtüsü pazarlığını red gerekçelerini şöyle izah ediyor: “Kıyafetlerimizi biraz olsun değiştirmeyi göze aldık. Renkli fular dediler kullandık, motifli kumaşlar kullanın dediler onu da yaptık. Ama daha da ileri giderek bizden başörtüsünü saç diplerimiz ve kulak memelerimiz ve boynumuzu açıkta bırakır şekilde örtmemizi istediler. Bu, başörtüsü takmamakla eş anlamlıdır. Biz de direndik…”

Devlet, Lila ve Alma kardeşlerin reddettiği formülü “bandana usülü” olarak tanımlıyor ve gelecekte okullarda bunu yaygınlaştırabileceğinin sinyallerini veriyor. Sözgelimi İçişleri Bakanı Nicholas Sarkozy, okullarda “bandana” takmayı bir çözüm yolu olarak görüyordu.

Fransa’da, başta Milli Meclis Başkanı Jean-Louis Debres olmak üzere bazı parlamenterler, özel okulların da devlet okulları gibi kamu hizmeti gördüğünü ileri sürerek kanunlaştırılacak yasağın onları da içine alması gerektiğini savunmuşlardır. Buna karşılık, iktidar partisi UMI milletvekillerinin çoğunluğu, özel okullara giden öğrencilerin dini aidiyetlerini açıkça sergileme hakkına sahip olmaları gerektiğini ifade ederek, ‘yasak sadece Müslüman öğrenciler için mi çıkarılacak?’ sorusunu yönelterek diğer dinlere mensup insanların da özel okullarının bulunduğuna dikkat çekmişlerdir.7

Fransa’da bütün bunlar olurken, Marsilya Saint Mauront Katolik Okulu Müdürü Jean Chamoux, Fransız devlet okullarına karşı daha hoşgörülü bir alternatif olarak Müslüman çocuklarını okullarına kabul ettiklerini söylüyordu. Chamoux, Avrupa’daki Müslümanlardaki değişiklikleri de şöyle anlatıyor: “İki dönem önce (20 yıl) Müslüman liderler, Müslüman mezarlığı tahsisi, ibadet mahalli izni ve Ramazan etkinliği ve başörtüsü takmak için müsaade alırlardı. Bu talepleri için neredeyse bize yalvarırlardı. Şimdiki nesil ise değişti. Köprülerin altından çok sular aktı. O babaların ve liderlerin çocukları şimdi rica ve minnetle iş görmüyorlar; müsaade istemiyorlar. Adeta haklarını söke söke almaya çalışıyorlar. Talep ediyorlar. Avrupa vatandaşı olarak dini özgürlüğün hakları olduğunu düşünüyorlar ve bunu talep etmekten hiç gocunmuyorlar…” Bu ifade İslâm’ın artık Avrupa’da içeriden bir değer halini aldığını ve yerleşik hale geldiğini göstermektedir.

Almanya’daki Gelişmeler

Fransa’daki tartışmalara benzer tartışmalar Almanya’da da yaşandı. Almanya’da, Anayasa Mahkemesi görünüşte özgürlükçü, özünde yasakçı bir karar aldı. Bu karara göre, Müslüman öğretmenler sınıflarda başörtüsü takabileceklerdi. Aynı karar içinde 16 eyaletin başörtüsü konusunda gerekli yasal düzenlemeyi hazırlamakta serbest olduklarına da hüküm verildi.

Ancak bu durum özgürlüklerin sınırlandırılması için de bir zemin hazırladı. Şimdi Almanya’da, Fransa’da olduğu gibi yasa hazırlamak istiyor. Bazı eyaletlerde yasağı yasa ile kayıt altına almaya çalışsa da bazı eyaletler de serbestlik eğilimi ağır basıyor. Bunlar, Hamburg, Saarland, Sachsen, Sachsen-Anhalt, Thüringen, Mecklenburg-Varpomen, Nordrhein-Wastfalen, Rheinland-Pfaiz eyaletleri. Konunun eyalet meclislerine taşınması, şu anda görevde bulunan ve başörtüsüyle ders veren bayan öğretmenler tarafından büyük bir tepkiyle karşılanırken, konuya baştan beri karşı olanlar da seviniyorlar.

Derste başörtüsü takmak istediği için 1999 yılında Baden-Würtemberg Eyaleti’nde devlet okulu öğretmenliğine kabul edilmeyen Afgan kökenli Alman öğretmen Ferişta Ludin, İdari Mahkeme’de açtığı davayı kaybetmiş, ardından dini özgürlüklerinin kısıtlandığı teziyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu. Federal Anayasa Mahkemesi de Ludin’in itirazını değerlendirerek, başörtüsü takmanın ders vermeyi engellemediği kararına varmıştı. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin bu lehteki kararı Baden-Würtemberg eyaleti yerel meclisinin çıkardığı bir yasa ile yasak lehinde bozulmuştur. Baden-Wartemberg eyaletinde 5 yıldan bu yana hukuk mücadelesi veren Ludin, bu arada Berlin İslam Federasyonu tarafından ders verilen bir okulda görev yapmaya başlamıştı.

Karlsruhe kentinde bulunan Federal Anayasa Mahkemesi’nin, Baden-Warttember eyaletinde başörtüsünü yasaklayan bir kanun olmadığı gerekçesiyle Afgan kökenli Alman vatandaşı Fereşta Ludin’in başörtüsüyle okulda çalışmasına 24 Eylül’de izin verdi. Bilahare Baden-Württemberg eyaletinin Hıristiyan Demokrat Birlik Partili (CDU) Eğitim ve Kültür Bakanı Anette Schavan tarafından hazırlanan, kamu kuruluşlarında ve okullarda öğretmenlere başörtüsü yasa tasarısı 11 Kasım 2003 tarihinde eyalet meclisinde yapılan oylamada kabul edildi. Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanı Erwin Teufel (CDU) Stuttgart kentinde yaptığı açıklamada, yasanın amacının siyasi bir işaret/sembol olarak algılanabilecek nesnelerin yasaklanması olduğunu söylemiştir. Okullarda öğretmenlerin başörtüsü taşımalarını yasaklayan; ancak Hıristiyan sembollerin bulundurulmasına izin verilen yasa, tarafsızlık ilkesini ayaklar altında çiğnediği gerekçesiyle tepkiye neden oldu.

Almanya’da bazı eyaletlerde rahibeler çarşafları ile devlet okullarında ders verebiliyorlar. Sınıflarda da Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş resimleri asılı.8 Bayern eyaletinde sınıflarda haç asılı. Der Spiegel’in de temas ettiği gibi, Almanya’da kilise vergisini devlet topluyor ve bunları Kilise’ye aktarıyor. Devlet ricali, “Allah’ın inayetiyle” diyerek göreve başlama yemini yapıyor. Almanya Şansölyesi Schröder deist olmasına rağmen, o da görevine başlarken ‘Allah’ın adıyla’ diye başlamıştır. Federal İçişleri Bakanı Otto Schily, eyalet parlamentolarına çağrıda bulundu ve yeni kanun yapılırken dinlere eşit davranılmasını istedi. Çağrının anlamı şu: Rahibeler çarşafla ders verdiğine göre Müslüman öğretmenler de vermelidir; aksi taktirde, bu ülke laik bir ülke olmaktan çıkar ve Hıristiyanlığın uygulandığı bir ülke haline gelir. Eyaletler farklı yasalar çıkarırsa konu yine Anayasa Mahkemesi’ne intikal edecektir. Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily’nin yaklaşımı da esasen Fransa İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy’nin yaklaşımından pek farklı değildir.

Kendisinin Katolik kökenli olduğunu söyleyen ve İranlı bir bayanla evlendiği bilinen Alman Dışişleri Bakanı Jorga Fischer de başörtüsünün tehdit olarak algılanmasını doğru bulmadığını söylemiştir.

“Türkiye Laikliği Bizi Bağlamaz”

Bütün bunlar olurken, Alman hükümetinin göç, mülteci ve uyum sorumlusu Marieluise Beck, okullarda başörtüsü yasağının yanlış bir uygulama olacağını söylemiştir. Beck Berlin’de 15 Ekim 2003 tarihinde Berlin eyaletinin göç ve uyum sorumlusu Günter Piening ve eyaletin eski yabancılar danışmanı Barbara John ile birlikte başörtüsü konusunda basının karşısına çıkarak, “Burada Türkiye’deki laikliği tartışmıyoruz, ülkemizdeki yaşayan Müslümanlar için yasaların çerçevesinde neler yapabileceğimizi düşünmemiz lazım. Bende kapanılmasını sevmiyorum, ancak başörtüsü yasağı yanlış sinyal olacaktır. Başörtüsünü yasaklayarak, Müslümanları dışlamış oluruz.’ demiştir. Birçok kişinin ‘yasa olmadan yasak olmaz, o halde yasak çıkartarak yasaklayalım’ dediklerini hatırlatan Beck, burada din özgürlüğünün gözardı edildiğini, yasak yerine ülkedeki farklı dinlerle nasıl münasebet kurulabileceğinin araştırılması gerektiğini savunuyor. Başörtüsü tabii hukukun gereği olarak serbest olmalıdır. Dolayısıyla serbestlik için yasa getirilmesi bile zaittir. Başörtüsünün birçok kişi tarafından ‘köktendincilik’, ‘terörizm’ ve ‘kadınların baskı altına alınmasının aracı’ yaftalarıyla anıldığını ve eş tutulduğunu kaydeden Beck: “Bazı Müslüman kadınlar başörtüsü taşımak için zorlanırken birçoğu da özellikle kimliklerini önplana çıkarmak amacıyla kendi isteğiyle başörtüsü taşıyor. Özellikle 2. ve 3. kuşak Müslüman nesiller, artık Müslüman olduklarını gizlemek istemiyorlar’ ifadesini kullanıyor. Aslında bu Lille piskopos Yardımcısı Brunin’in teşhisiyle aynı istikamette seyrediyor.9

Beck, hoşgörülü demokratik bir toplum olarak, diğer din ve kültürlerden gelen insanlarla diyalog aramak yerine, bunların dışlanmalarına izin vermeyeceklerini söyler. Berlin eyaleti uyum ve göç sorumlusu Piening ise, başörtüsü takan bir kadının köktendinci olarak görülmesinin yanlışlığına temas ediyor. Devamla, “Bunu böyle görenler İslamiyet’i genel olarak anayasa düşmanı bir din olarak kabul etmektedirler” diyor. Berlin’de 220 bin Müslümanın yaşadığına dikkat çeken Piening, bu nedenle başörtüsü meselesinin Berlin açısından hayati ehemmiyete haiz olduğuna işaret ediyor. Piening, “Okullarda tarafsızlık ilkesine uyulacak olursa, kiliseler de din dersi vermemeli. Bu da bir yarar sağlamayacağı için, diğer din ve kültürlere barışçı şekilde birarada yaşamanın yollarını aramalıyız” diyor.

Diğer Avrupa Ülkelerindeki Gelişmeler

Anglikanlığın resmi mezhep olduğu İngiltere’de okullarda ve resmi dairelerde başörtüsü takmayı yasaklayan herhangi bir kanun bulunmuyor. Üniversitelerde Müslüman öğrenciler için mescid de açılıyor. Ancak, 11 Eylül’den sonra İngiltere’de din özgürlüğü konusu çıkmaza girdi. İnanç gruplarının okullarına daha fazla serbesti konusunda, İşçi Partili bir milletvekili Tony Wright, “11 Eylül öncesinde kötü bir fikir gibi gözüküyordu, şimdi ise delice bir fikir” demişti.10 Dahası, Müslümanlar açısında en rahat ülke sayılan İngiltere’de bile yasal engellerin olmadığı yerde kültürel önyargılar, toplumsal engeller sık sık devreye giriyor, Aisa Khan takma adıyla yazan Müslüman bir Britanyalı, ‘Başınız örtülü ise iş bulamayacağınız için, başörtünüzü çantanıza tıkmak zorundasınız’ diyor.11

Önemli bir olay da İtalya’da meydana gelir. İtalyan Müslümanları Birliği Başkanı Adil Smith, Avrupa’da dinler arasında çifte standart uygulandığını iddia ediyor. Smith 1987 yılında Katoliklikten ayrılarak İslam’a girmiş ve bilahare Hıristiyanlara karşı iki kitap kaleme almıştır. Smith girdiği polemiklerle dikkat çeken bir kişidir. Bir canlı TV programında, dışarıdan gelen bir grup izleyici Adil Smith’e stüdyoda saldırmıştır. Adil Smith, oğlunun din özgürlüğünü kısıtladığı gerekçesiyle, sınıfında asılı duran haç’ın indirilmesi için mahkemeye başvurmuştur. Mahalli bir yargıç başvuruyu haklı bularak haç’ın sınıftan kaldırılmasına karar vermiştir. Ancak hükümet ve İtalyan halkı bu karara karşı çıkmışlardır.

İtalyan halkının ülkelerinin Katolik inancı ve değerleri üzerine müesses olduğunu savunmaları üzerine Adil Smith, İtalya’da tarihi Katolik fundamentalizminin yeniden hortladığını ileri sürmüştür. İtalyan İçişleri Bakanı Pisanu, haç’ın 2000 yıllık dini bir sembol olduğunu söyleyerek haç asılmasının yanında yer almıştı. Bütün bu tepkilerden sonra, re’sen tashih-i karara yoluna gidilmiştir.

Liberalizmin anavatanı Hollanda’da da başörtüsüne sıcak bakan ve hatta dini sembollerin kamusal alanda yaşatılmasını güvenceye alan Avrupa ülkelerinden birisi. Kantonlardan oluşan İsviçre’de de sadece Cenevre kantonu, ilkokul öğretmenlerinin okulda dini sembol taşımasını yasaklıyor. Belçika’da Flemenk bölgeleri Hollanda’yı; Fransız bölgeleri ise Fransa’yı izliyor.

İskandinav ülkelerinde Müslümanlar herhangi bir yasakla karşılaşmadığı gibi özel ve kamusal kuruluşlar başörtülü çalışanları için, üzerinde logo bulunan başörtüler imal ediyorlar. Danimarka’da da ordu yetkilileri: “Askerlerimizden isteyenler başörtüsü takabilir’ şeklinde açıklamalar yapıyorlar. Bunun tek istisnası “burka” takılması. Halen Pakistan ve Yukarı Mısır’ın (Said bölgesi) bazı bölgelerinde istimal edilen burka, bazı İskandinav ülkelerinde sorun oldu.

19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarına kadar en liberal İslam cemiyetlerinden olan Bosna’da bile vaktiyle kullanılan burka meselesi bugün dışlanan bir kıyafet olmuştur. Bugün durum oldukça farklıdır. Burka değil, diğer “light” olarak tanımlanabilecek kıyafetler bile bazı ülkelerde kamusal alanlarda yasak kapsamına girmektedir. Durumun ciddiyeti bu merhalede iken Müslüman kökenli bazı kız öğrenciler, hoşgörüsüzlük ortamında döneme göre kışkırtıcı addedilen burka ile okula devam etmek istiyorlar. Bu sınırları zorlamak olarak da görülebiliyor. İsveç’te böyle bir vaka yaşanmıştır. Göteborg’da iki Somalili kız Burfardens Lisesi’ne burkalarıyla devam etmek isteyince okulla sorun yaşamışlardır. Okul müdürü Staffan Hallström, yüzlerin görülmesi gerekli olduğunu belirtiyor.

Aslında Mısır gibi ülkelerde de burka da ısrar edenler için benzeri yöntemler uygulanıyor. En azından yüzün görünmesi isteniyor. Upsala Nya Tidningen gazetesinde bu konuyla alakalı şöyle bir yorum yer alıyor: “İsveç’te din özgürlüğü anayasanın teminatı altındadır. Ancak burka kullanılması İslam dininde de mecbur değildir. Kültürel bir gelenektir. Bu durumda, okulun öğrencilerini, yüzlerini göstermeye zorlaması halinde anayasanın ihlal edildiği ileri sürülemez. Müslüman öğrenciler başörtüsü veya şal kullanarak saçlarının bir kısmını veya hepsini örtmesi aynı şey değildir. Çünkü bu gelenek, kültürel bakımdan daha çok yaygındır. İslamiyet belirli bir kıyafet öneren ve gerekli gören tek din değildir…”

Yunanistan’da da başörtüsü hiç problem değildir. Bunda dindarlık geleneğinin güçlü olmasının ve Ortodoks kıyafetlerinin Müslümanların kıyafetine benzemesinin de rolü vardır. İspanya’nın durumu ise Hollanda ve Belçika gibidir. Yasakta başı çeken ülkeler ise ne yazık ki Katolik geleneğin güçlü olduğu ülkelerdir; İtalya, Almanya ve Fransa gibi.

Son zamanlarda ilgi çeken konulardan birisi de AB’nin başörtüsü yasağına karşı takındığı lakayt tutumdur. En küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmayan AB raporu, başörtüsü yasağından bir tek satırla bile bahsetmemiştir. Rapor için önce “objektif” değerlendirmesinde bulunan Abdullah Gül, daha başörtüsü konusunun “unutulan bir eksiklik” olduğunu söylemiştir.12

Sonuç

Buraya kadar yazdıklarımızdan anlaşıldığı gibi, başörtüsü tartışmaları sadece bize münhasır bir tartışma değildir. Bütün Avrupa’da, özellikle de Fransa ve Almanya’da yapılıyor. Avrupa’daki gelişmeler Türkiye’yi de etkiliyor. Ancak, Avrupa’da başörtüsü serbestliği olduğu zaman yeterince gözlenmediği halde çıkan yasak kararına hemen sahip çıkılıyor. Bu faaliyeti en çok yapanlardan birisi de konuyu siyasete alet eden CHP’dir. Son zamanlarda Avrupa’da başörtüsü aleyhine çıkan bazı kararlardan sonra, CHP’li İnal Batu bir açıklama yaparak, başörtüsünün bir simge olarak Avrupa’da kullanılmasına izin verilmediğini belirterek, bizde de izin verilmemesi gerektiğini savunmuştur. Halbuki, temel hak ve hürriyetler insanın doğuştan getirdiği evrensel haklardır. Bütün dünya da karşı çıksa, bu haklara sahip çıkmak bütün demokrat kişilerin görevidir.

Dipnotlar

1. Bekir Karlığa, “Kilise’nin sarsılan prestiji”, Dünden Bugüne Tercüman, 13 Kasım 2003.

2. El Kuds el Arabi gazetesi, 30/10/2003.

3. Yeni Asya International, 14-20 Kasım 2003.

4. A Secularist view of Hicab in the French Press-Hadi Yahmed, IOL, 12/10/2003.

5. What if hicab ıs Banned in France, IOL, 12/102003.

6. El Kuds el Arabi gazetesi, 22/11/2003.

7. Zaman gazetesi, 15 Ekim 2003.

8. Der Spiegel, 29/09/2003.

9. Mine Kırıkkanat, Milliyet, 30/11/2003.

10. The Guardian, 8 Ocak 2002

11. The Guardian, 18 Haziran 2002

12. AB Raporu’nda türban yasağı yok, Sedat Ergin, Hürriyet, 7 Kasım 2003.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=563

———————————————————————-

[Yorum] AİHM kararında muhalif üyenin çarpıcı gerekçeleri (II)

Çoğunluk başörtüsü takmanın sekülerizm ilkesiyle çeliştiğini düşünmektedir. Böyle yapmakla, çok tartışılan bir konuda, başörtüsü giymenin önemi ve onun sekülerizmle ilişkisi hakkında, bir pozisyon almaktadır. Bu tür bir yaklaşım en azından üç zorluk doğurmaktadır.

Karar davacının laikliğe karşı çıkmak gibi bir niyetinin olmadığını dikkate almamaktadır. ii) Davacının tavrıyla, tarzıyla, davranışlarıyla laikliğe karşı çıktığına dair hiçbir delil yoktur; oysa mahkeme bunu hep dikkate almıştır önceki davalarda. iii) Karar öğretmenlerle öğrenciler arasında hiçbir ayırım yapmamaktadır. Öğrencilerin ve öğretmenlerin durumu bana farklı görünmektedir.

8. Dinini ifade etme özgürlüğü herkese bu hakkı bireysel olarak veya toplu olarak, özel veya alenî olarak tatbik etme hakkı verir ve iki şarta tabidir: i) Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermemek. ii) Kamu düzenini bozmamak. Başörtüsü, baskı uygulamak, din değiştirmek, tahrik etmek, propaganda yapmak veya diğerlerinin inaçlarının altını oymak için davacı tarafından giyilseydi ilk şart karşılanmış olurdu. Oysa, Şahin davasında Türk hükümeti bunun böyle olduğunu ve bunu ispatlayan deliller bulunduğunu ileri sürmedi. İkinci şart açısından, davacının başını örtmesi yüzünden üniversitedeki günlük hayatta veya öğretimde bir aksama, bir davranış düzensizliği olduğuna dair bir iddiada bulunulmadı, delil sunulmadı. Davacı hakkında hiçbir disiplin işlemi yapılmamıştır.

9. Çoğunluk, “Türk konteksinde İslamî başörtüsü meselesi tetkik edildiğinde mecburi veya zorlayıcı bir dinî sembolü giymenin onu giymemeyi seçenler üzerindeki etkisi dikkate alınmalıdır.” demektedir. Din özgürlüğü hakkını koruma seviyesi, konteksi hesaba almaya indirgenmezse, başörtüsü giymenin giymeyenler üzerindeki muhtemel etkisi, bana mahkemenin emsal-hukuku ışığında zorlayıcı sosyal ihtiyaç şartını karşılar görünmemektedir. Mahkeme ifade özgürlüğüne, ifade edilen görüşler çoğunluk tarafından paylaşılamayacağı veya bazılarını rahatsız ettiği gerekçesiyle müdahaleyi asla kabul etmemiştir. Dinî nefreti körükleme sayılabilecek ifadeler bile ifade özgürlüğü içinde sayılırken (Gündüz v. Turkey) barışçıl şekilde dinini ifade etmek için başörtüsü giymek yasaklanabilmektedir.

10. Mahkeme, Refah Partisi kararında, “çoğunluğu aynı dine bağlı olan Türkiye’de belirli fundamentalist dini hareketlerin dini pratiklere uymayan veya başka bir dine bağlı öğrenciler üzerinde baskı kurmasını önlemek için tedbir alınması haklılaştırılabilir” demiştir. Radikal İslâmizmin önlenmesi gerektiğinde herkes hemfikir olmakla birlikte sadece başörtüsü takmak fundamentalizm olarak görülemez ve sadece başörtüsü takanlarla diğer dini semboller gibi onu da empoze etme peşinde koşanlar arasında bir ayrım yapmak gerekir. Başını örten herkes fundamentalist değildir ve davacının fundamentalist olduğunu gösteren bir şey yoktur.

11. Çoğunluk kadın haklarının korunması ve cinsel eşitlik üzerinde odaklanmaktadır. Başörtüsünü yasaklamanın kadınlar ile erkekler arasında eşitliği teşvik etmek anlamına geldiği kabul edilmektedir. Ancak, yasakla cinsel eşitlik arasındaki ilişki nedir? Karar bunu söylemiyor. Başörtüsü takmanın anlamı, gerçekten, nedir? Alman Anayasa Mahkemesi’nin 24 Eylül 2003’te ifade ettiği gibi, başörtüsü takmanın tek anlamı yoktur. O, çeşitli sebeplerle takılır; kaçınılmaz olarak kadının erkeğe tabiiyetini göstermez ve hatta bazı durumlarda onun, kadının kurtuluşunun bir aracı olabileceğini söyleyenler vardır.

12. Mahkeme dinle (İslâm’la) ve dinî pratikle ilgili değerlendirmeler (bu kararda tek taraflı ve negatif değerlendirmeler) yapma rolüne sahip değildir. Başörtüsü takmanın önemini soyut bir şekilde belirleyerek kendi görüşünü davalıya dayatamaz. Davacı, genç bir üniversite öğrencisi, başörtüsünü kendi isteğiyle giydiğini söylemiştir, buna inanmamak için bir sebep yoktur. Bu çerçevede, bir kadının serbestçe yapmış olması gereken bir tercihi izlemesinin yasaklanmasının cinsel eşitlik ilkesi tarafından nasıl haklılaştırılacağını anlamıyorum. Eşitlik ve ayrımcılık yapmamak ondan yararlanacak olanların kontrolünde kalması gereken sübjektif haklardır. Bu tür “paternalizm” mahkemenin emsal hukukuna aykırıdır. Eğer başörtüsü takmak bir olayda kadın-erkek eşitliğine tersse, devlet, ister özel ister kamusal alan olsun, onu her yerde yasaklama mükellefiyetine sahip olacaktır.

13. Başörtüsü yasağı yeterli ve ilgili sebeplere dayanmadığından, “bir demokratik toplumda gerekli” kabul edilemez. Bu durumda davacının sözleşme tarafından garanti edilen din özgürlüğü hakkı ihlâl edilmiştir.

14. Eğitim hakkı herkesin eğitim imkânlarından yararlanması hakkı demek olduğundan, Büyük Daire, yüksek eğitim kurumlarını kuran devletin “(Bu imkânlara) ayırımsız etkili ulaşılmasını temin etme göreviyle yükümlü olduğunu” not etmektedir.

15. Büyük Daire, demokratik bir toplumda eğitimin insan haklarını geliştirmek için vazgeçilmez olduğunu vurgulamasına rağmen, hayret verici bir şekilde, bu haktan mahrum bırakmaktadır. Davacı, yalnızca, üniversiteye girdiği yıldaki ve ilk eğitim yıllarındaki -başörtüsünü bir problemle karşılaşmadan giyme özgürlüğüne sahip olduğu yıllardaki- şartlarda tamamlamak istemektedir. Fakülteye devamına izin verilmemesiyle, üniversiteye devam etme ve sonuç olarak eğitim hakkından mahrum edilmiştir.

16. Eğitim hakkının tahdit edilmesiyle ilgili görüşlerinde Büyük Daire’ye yakın duruyorum. Ancak, ne olursa olsun, dini özgürlükle ilgili muhakemenin eğitim hakkına “açıkça uygulanabilir” olduğuna tam olarak ikna olmadım. Eğitim hakkı mutlak değildir ve sınırlamalara konu olabilir, bu sınırlamalar o hakkın özünü ortadan kaldırmadığı veya etkinliğini yok etmediği takdirde.

17. Davacının eğitim hakkı üzerinde daha az zararlı olacak yollar denenmedi. Davacıya (zor) şartlar yükleyerek, otoriteler, onu ülkeyi terke zorladı. Davacıya hiç alternatif bırakılmadı. Mahkeme yarışan menfaatleri karşılaştırmadı.

18. Eğitim hakkının ihlâl edilmesinin, davacıya dinî temellerde ayrımcılık yapılmasının dolaylı kabulü anlamına gelip gelmediği sorusu ortaya çıkar.

19. Davacının üniversiteden dışlanmasını kabul ederek, çoğunluk, onun serbest bir çevreden, bu değerlerin şekillenebileceği ve gelişebileceği bir çevreden dışlanmasını kabul etmiştir. Üniversiteler bütün otoritelerden bağımsız bilgiye pratik ulaşma imkânı sunar. Bu çeşit tecrübe sekülerizm ve eşitlik ilkelerinin farkına varmayı yükseltmede gönüllü benimsenmeyen, empoze edilen bir yükümlülükten çok daha etkilidir. Kadınlar için özgürlük ve eşitliği savunmak onları gelecekleriyle ilgili karar verme şansından mahrum bırakmak değildir. Yasaklar ve dışlamalar bu tedbirlerin mücadele etmeyi hedeflediği fundamentalizmi yankılandırmaktadır.

20. Bütün bu konular, Haziran 2005’te, Irkçılık ve Müsamahasızlığa Karşı Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan yıllık faaliyet raporunun ışığında ele alınmalıdır. Tekrar edilmesi gereken mesaj şudur: Fanatizmi ve ekstremizmi önlemenin ve onlarla mücadele etmenin en iyi yolu insan haklarına sahip çıkmaktır.

Bu mütalaaları, muhakemeleri okuyunca insanın içini bir ferahlık kaplıyor. Çünkü, anlıyorsunuz ki, hukukun temel görevinin insan hak ve özgürlüklerini korumak olduğunu bilen hukukçular var. Sayıları belki az, ama varlar ve onlar var oldukça umutlarımız da var olmaya devam edecek. Bu yargıcın açıklamaları ışığında hepimiz, özellikle yerli hukukçular, cumhuriyet, laiklik gibi şeylerin ancak bir araç olabileceğini, kendi başına korunması gereken değerler teşkil edemeyeceğini, hak ve özgürlükleri koruma aracı olarak işledikleri sürece bir kıymet taşıyacaklarını görmelidir. Çağdaşlık, modernlik, uygarlık vs. gibi kavramların da insan hak ve özgürlüklerini geçersizleştirme gücü yoktur. Onlara bu tür fonksiyonlar atfedenler, çoğu zaman, kafalarındaki totaliter modeli topluma dayatmaya çalışmaktan başka bir şey yapmamaktadır.

http://www.zaman.com.tr/?hn=229479&bl=yorumlar&trh=20051116

——————————————————————————

PROF. DR. ATİLLA YAYLA
16.11.2005 ÇARŞAMBA

[YORUM] AİHM kararı ve totaliter kafalar (I)

Türban-başörtüsü konusunda yazılması gerekli her şeyi veya çoğu şeyi yazdığım için uzunca bir süre bu konuya dönmemeye karalıydım. Bu yüzden, AİHM’nin Büyük Daire’sinden çıkacak kararla da pek ilgilenmiyordum.

Zaten bu kararın yasakçılığa yol veren bir karar olacağı belliydi. Bir dairesi hukuk, adalet, akıl ve ahlâk dışı bir karara imza atabilen bir mahkemeden bu hatayı düzeltecek bir adım beklemiyordum. Nitekim, beklemeyişim boş çıkmadı ve Şahin kararı onandı. Kararın onanması Türkiye’deki laikçi kesimi öylesine mutlu etti ki, sevinç naraları birden ortalığı kapladı. “Bu defter kapandı”, “Türban bitti”, “Avrupa’da içtihat oluştu”, “Türban baskısına karşı AİHM”, “Türbana son nokta” gibi manşetler-başlıklar laikçi medyayı işgal etmeye başladı. Adalet duygularımı ve vicdanımı rencide eden bu tavır beni tekrar bu konuya dönmeye zorladı.

Yazıya bir noktanın altını bilhassa çizerek başlayacağım. Hem Türkiye’deki laikçi kesimin hem de AİHM’nin yasağa destek veren bütün argümanları gerek benim gerekse başka liberal, özgürlükçü, demokrat yazarların yazılarında tamamen çürütülmüştür. (meselâ, bkz.: Atilla Yayla, “Ahlâk, hukuk ve başörtüsü yasağı”, http://www.liberal.org.tr) AİHM’nin son kararı bu gerçeği değiştirmemiştir. Bu karar hukukun ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, eğitim hakkı, ayrımcılık yapmama, tolerans, eşitlik gibi bütün medenî ilkelerin reddi anlamına gelmektedir. Bu ret sadece biz Türkiye vatandaşları (ve tüm Müslümanlar) için yapıldığından Avrupa’da gerekli ve yeterli ilgiyi ve tepkiyi görmemektedir. Ama, kararın mantığı Avrupa’ya doğru uzatılırsa, Avrupa’nın içine düşeceği durumun adı medeniyet değil barbarlık olacaktır.

Avrupalıların bazılarının tavrı ve Müslümanları neredeyse kendilerinden ayrı bir beşeri tür olarak kategorilendirmeleri belki bir dereceye kadar anlaşılabilir. Tuhaf olan, Türkiye’deki laikçilerin tavrıdır. Neye seviniyorlar, niye seviniyorlar, anlamak zor. Laikçilerin sevinç manzaraları beni işin psikolojik boyutunun daha önemli olduğu kanaatine itiyor. Şimdiye kadar, onlar, kendilerini bir üst sıraya yerleştirerek, türban takanların psikolojilerini tahlil etmeye çalıştılar. Bana öyle geliyor ki, asıl psikolojik tahlile tabi tutulması gerekenler, yasakçı laikçilerdir. Bir insan, bir başka insana haksız yere yasak getirilmesini niçin ister? Bunda ne etkili olur? Fikrî altyapı veya alt-yapısızlık mı, kendisi gibi olamayan insanlara duyulan nefret mi? Bir insanın hakkı gasp edilince, hayatı karartılınca, meslekî faaliyeti engellenince bir başka insan sevinebilir mi? Psikologlar dikkatlerini yasakçılara çevirseler, eminim, çok zengin bir laboratuvar bulacaklar ve bu laboratuvarda çok verimli çalışmalar gerçekleştirebileceklerdir.

AİHM’nin kararını etkileyen faktörler

Mutlaka araştırılması gereken bir konu da AİHM’nin nasıl olup da böylesine hukuk dışı ve şöhretine zarar verecek bir karara imza atabildiğidir. Bu kararın alınmasında birkaç faktörün etkisi açıktır. İlk olarak, mahkeme, içtihat oluşturan bir karardan ziyade Türkiye’ye özgü bir karar verdiği kanaatinin rahatlığına sahiptir. Türkiye hakkında sahip olduğu bilginin eksiklik ve yanlışlığı da onu bu konuda yanıltmaktadır. Mesela, başörtüsü yasağının kanunla getirildiğini sanmaktadır. Biliyoruz ki, böyle bir kanun yoktur. Keza, mahkeme kararında aktarılan, Türkiye’nin modernleşmesiyle ilgili bilgiler eksiklik, yanlışlık ve çarpıtmalarla doludur. Mahkeme, bütün bunlara dayanarak Türkiye’nin iç hukukunu-mevzuatını esas alan bir değerlendirmeye yönelmektedir. Oysa, ondan beklenen, davayı kendi müktesebatı ve Konvansiyon açısından değerlendirmektir. İkinci olarak, raportörlerin durumu etkili olmaktadır. Türkiye’yle ilgili davaların raportörleri, genelde Kemalist dünya görüşüne sahip, bürokratik egemenliğin tezlerini içselleştirmiş Türk vatandaşlarıdır. Sadece bu davada değil, başkalarında da -mesela YAŞ davalarında- ülkenin devletçi resmi tezinin lehine bilgi ve raporları hakimlere ulaştırmaktadırlar. Onların dertleri adaletin tesisi değil, hatalı da olsa resmi pozisyonun savunulmasıdır. Üçüncü bir faktör, konjonktürdür. Batı’da, bilhassa 11 Eylül’den sonra, İslam’dan ve Müslümanlardan duyulan korku artmakta ve reaksiyoner davranışlar gelişmektedir. Mahkeme sanki reaksiyoner bir davranış içindedir. Ancak, bütün bunlar, mahkemenin kararının hukuk dışı olmasına mazeret teşkil edemez. Nitekim, edemeyeceği, muhalif üyenin karşı oy gerekçelerinin açıklık ve berraklığından anlaşılmaktadır. Demek ki, hukuka saygı gösteren ve önyargılı olmayan bir yargıç pekala gerçekleri görebilir, konjonktüre ve korku ve vehimlere göre değil, adalet ve hakkaniyete göre karar verebilir.

Muhalif hukukçunun tezlerinden seçmeler

Bu yazıda, defalarca tekrarladığım için, kendi görüşlerimden bahsetmek yerine AİHM kararına muhalif kalan yargıcın görüşlerini özetleyerek okuyucuya aktarmak istiyorum. Yargıç Tulkens özetle şunları söylüyo :

A. Din Özgürlüğü

1. Plüralizm, tolerans, açık fikirlilik bir demokratik toplumun gerekleridir. Bunun çeşitli sonuçları vardır. İlki şudur: Bir demokratik toplumun idealleri ve değerleri, diyalog ve uzlaşma ruhuna dayanır ve bu da bireylerin birbirlerine karşılıklı anlayış göstermelerini gerektirir. İkincisi; bu gibi durumlarda otoritelerin rolü plüralizmi yok ederek gerginliğin sebeplerini ortadan kaldırmak değildir. Mahkemenin yakınlarda belirttiği gibi, yarışan grupların birbirine müsamaha göstermesini sağlamaktır.

2. Çoğunluk, üniversitede başörtüsü takmanın yasaklanmasının Konvansiyon’unun 9. maddesindeki dinini ifade etme özgürlüğüne müdahale teşkil ettiğini ve yasağın kanunla koyulduğunu ve meşru bir amacının olduğunu -bu davada başkalarının özgürlüğünün ve kamu düzeninin korunması- kabul edince ana mesele bu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı” olur. Mahkemenin görüşü üç kriter açısından değerlendirilmelidir:

i) Risk altındaki meşru yararları-çıkarları koruma kapasitesine sahip olması gereken müdahalenin uygun olup olmadığı, ii) Seçilen tedbirin söz konusu hakkı veya özgürlüğü en az sınırlayan tedbir olup olmadığı, iii) Tedbirin oranlı olup olmadığı ki, bu, yarışan menfaatleri dengeleme sorununu açığa çıkarır. Mahkemenin takdir marjı sınırlıdır ve milli otoritelerin Konvansiyon yükümlülüklerini yerine getirmek açısından daha iyi bir konumda oldukları kabul edilir. Mahkeme ancak ikincil konumdadır ve onun rolü, özellikle kilise-devlet ilişkilerinde tek biçim çözümler empoze etmek değildir. Bu yüzden mahkemenin üniversalliği farklılıkla bağdaştırmaya çalışması gerektiği ve onun rolünün bir dini model üzerinde görüş ifade etmek olmadığı görüşünde tamamen hemfikirim.

3. Mahkemenin değerlendirme marjının dar olduğuyla ilgili görüşüne de iki şart yerine gelseydi uyabilecektim:

i) Eğitim kurumlarında dinî sembolleri takmayı düzenleme meselesinde ülkeler arasında farklılık olması ve dolayısıyla Avrupa’da bu konuda bir konsensüs olmaması. Hukuk mevzuatı böyle bir yoruma izin vermez, hiçbir üye devlette üniversite öğrencilerini kapsayacak şekilde bir dini sembol yasağı yok. İkincisi, ulusal otoritelerin dahil olduğu durumlarda daha az olmakla beraber, el ele giden, Avrupa gözeticiliği ve değerlendirme marjıdır. Dava konusu Türkiye’yi ilgilendiriyor gibi görünse de bütün Avrupa’nın meselesidir. Dolayısıyla, mahkeme meseleyi marjinalleştirerek karar veremez.

4. Çoğunluk, kararını sekülerizm ve eşitliğe dayandırıyor. Ben de bu prensiplere bütünüyle bağlıyım; fakat, onların burada uygulanma ve başörtüsü takma pratiğiyle ilişkilendirilme biçimine karşıyım. İnanıyorum ki, demokratik bir toplumda bunların birini diğerine tercih etmek değil, harmanlanmak gerekir.

http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&trh=20051116&hn=229039

———————————————————–

Gani Gönüllü

BAŞÖRTÜSÜ VE İNSAN HAKLARI

Ülkemizin Avrupa Birliği (AB)’ne aday ülke olmaya davet edilmesi ve nihayet adaylığının Helsinki’de ilan edilmesiyle çeşitli tartışmalar başladı. Abdullah Öcalan’ın idamından kokoreç yasağına kadar AB standartlarının Türkiye’yi nasıl etkileyeceği merak konusu…

Türkiye’nin Avrupa ülkelerinden ağır eleştiriler aldığı konuların başında “insan hakları” geliyor. Şimdiye kadar insan haklarını hep devlete karşı öne süren, ama başta PKK olmak üzere terörist örgütlerin katliamlarını insan hakları ihlali saymayan Batılılar, yine mutat taleplerini ileri sürmekteler. Türkiye içinden de malum çevrelerin katılımıyla, insan hakları bakımından AB standartlarına uyum göstermek adına Öcalan’ın idam edilmemesi, Kürtçe TV yayınlarının serbest bırakılması ve azınlık hakları öne çıkarılıyor.

Esas ilginç olan, Ülke içinde insan hakları adına bu talepleri seslendirenler başörtüsü konusunda taviz verilmeyeceğini ve irtica ile mücadelenin süreceğini söylemekteler. Anlaşılan meşhur çifte standart devam ediyor; bizden olanlara insan hakları, bizden olmayanlar insan sayılmaz. Bütün bu çifte standartlı yaklaşımlara karşılık, insan hakları bakımından başörtüsünün durumunu ele almak da bize düşüyor.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne göre gerek üniversite öğrencileri, gerekse kamuda çalışanlar bakımından başörtüsünün durumunu başlıklar halinde ele alacağız.

Bütün insanlar eşittir

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin birinci maddesi “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar” demektedir. İkinci madde ise; “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayırım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün hürriyetlerden yararlanabilir” hükmünü getirmektedir.

Bu hükümler insan hakları bakımından çifte standart olamayacağını kesin bir biçimde ortaya koymaktadır. Ülkemizde, 28 Şubat sürecinde yaşanan pek çok olay başörtülülerin “eşit yurttaşlar” olarak kabul edilmediklerini gözler önüne sermiştir.

Dini inançları sebebiyle başörtüsü takan insanlar, üniversitelerde eğitim haklarından, mahkemelerde avukatlık yapma haklarından, kamuda öğretmen, hemşire, doktor, öğretim görevlisi vb. gibi çalışma haklarından mahrum edilmişlerdir. Bu uygulamaya başörtülü oldukları için eşit kabul edilmemeleri sebebiyle muhatap kılınmışlardır.

Başörtüsü takanlar sadece kadınlar olduğundan, yapılan ayırıcı uygulamalar bir “cinsiyet ayırımı” anlamına da gelmektedir. Çünkü aynı inanç ve kanaate sahip erkekler bütün hak ve hürriyetlerini kullanırken, sadece kadınlar engellenmektedir.

Din ve vicdan hürriyeti

Beyannamenin 18.maddesi; “Herkesin düşünce, din ve vicdan hürriyetine hakkı vardır. Bu hak, tek veya topluca, açık olarak yahut özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dini törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir” şeklindedir. Buna göre düşünce hürriyeti gibi, din ve vicdan hürriyeti de temel hürriyetlerdendir ve dini eğitim, ibadet, dinin emirlerini uygulama hürriyetini de içerir.

Başörtüsünün dinin emri olduğu bizzat bir Devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 03.02.1993 tarih, 1993/0221 sayı ve 6 numaralı kararı ile ilan edilmiştir. Bu kararda Nur Suresinin 31. ayeti ile Ahzab Suresinin 60. ayetine atıfta bulunularak; kadınların “Başörtülerini, saçlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin kitap, sünnet ve İslam alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dini bir vecibedir” denilmektedir.

Bu durumda insanların başörtüsü takmayarak günah işleme hakkı olduğu gibi, başörtüsü takarak günahtan sakınma ve dini vecibeyi yerine getirme hakkı da vardır. Başörtüsü takma hakkı, insan haklarının temel ilkelerinden biri olan ve dini uygulama hakkını da içeren din ve vicdan hürriyetinin gereğidir.

Ülkemizde başörtülü üniversite öğrencileri ve kamu çalışanlarının tabi tutuldukları uygulamalar din ve vicdan hürriyetine aykırıdır. Din eğitimi konusunda getirilen kısıtlamalar; İmam-Hatip Liselerinin tabi tutuldukları baskılar ve özel muameleler ile Kur’an kursuna gitmeye yaş sınırlaması getirilmesi de dinin öğrenilmesi hakkını ihlal etmektedir.

Herkes eğitim hakkına sahiptir

Beyannamenin 26.maddesi eğitim hakkını düzenlemektedir. Buna göre; “Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.”

Eğitim hakkı böylece temel ve vazgeçilmez insan hakları arasında yerini almış olmaktadır. Özellikle yüksek öğretimin “tam bir eşitlikle” herkese açık olması kuralı ülkemizde maalesef açık biçimde ihlal edilmektedir. Başörtülü öğrencilere üniversite kapılarının kapatılması ve eğitim haklarının ellerinden alınması tam bir insan hakları ihlalidir ve bir ilkellik örneğidir.

Ülkemizde başörtüsü yasağı bakımından devlet okulları ile özel okullar arasında bir fark olmadığından, başörtüsü sebebiyle okula alınmayanların eğitimlerini başörtüsü zorunlu olmayan okullarda sürdürme imkanları da bulunmamaktadır. Hatta, daha çok yetişkinlere yönelik olan Açık Lise ve Açık Öğretim Fakültesi de kapılarını başörtülülere kapatmakta ve onları sınavlara kabul etmemektedir. Bu sebeple eğitim sahasındaki başörtüsü yasağı, başörtülülerin eğitim haklarından tamamen mahrum edilmeleri sonucunu doğurmaktadır.

Üniversite kapılarının başörtülülere kapatılması, insan haklarının bir başka bakımdan daha ihlali anlamına gelmektedir. O da kamu hizmetlerinden eşit yararlanma ilkesidir. Beyannamenin 21. maddesinde; “Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır” denilmek suretiyle, kamu hizmetlerinde eşitlik kuralı getirilmiştir. Buna göre bir kamu hizmeti olan eğitimde eşitlik kuralını ihlal ederek başörtülülere ayırıcı davranmak insan haklarına bu bakımdan da aykırı olmaktadır.

(..Çalışma hakkı

Çalışma hakkı Beyannamenin 23. maddesi ile teminat altına alınmıştır. Bu maddede; “Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır” ifadesi mevcuttur. Böylece çalışma hakkı insan haklarından sayılmış ve kimsenin işsizliğe mahkum edilemeyeceği ortaya konulmuştur.

Ülkemizde avukatlık yapmak için bütün şartları yerine getirdikleri halde başörtülülere çalışma hakkı verilmemektedir.

Öğretmenler ve diğer kamu görevlileri, başörtülü oldukları gerekçesiyle işten atılırken özel okullarda ve dershanelerde de görev yapmaları engellenmektedir. Hatta bilgisayar kursu ve sürücü kursu gibi tamamen özel olan işlerde de başörtülü olarak görev yapmak engellenmektedir. Demek oluyor ki, bir öğretmen veya avukat başörtülü olarak mesleğini yapma hakkından mahrum edilmekte ve işsizliğe mahkum edilmektedir. Bu ise insan haklarına aykırıdır…)

Kültür hayatına serbestçe katılma

Beyannamenin 27. maddesi; “Herkes toplumun kültür hayatına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir” demektedir.

Ülkemizde öğretim üyesi iken başörtüsü sebebiyle işine son verilenler vardır ve çalışma hakları yanında bilim yapma hakları da ellerinden alınmıştır.

Yapılan bilimsel toplantı ve konferanslara başörtülü olarak katılanlar, (yakın bir tarihte Çanakkale Üniversitesi’nin düzenlediği Osmanlı Devleti konulu konferansta olduğu gibi) bu toplantılara ya hiç alınmamakta veya salondan çıkarılabilmektedirler.

Yine ev kazalarına karşı, ev kadınlarını bilgilendirmek maksadıyla yapılan toplantıya başörtülü olarak katılanlar, Trabzon İl Milli Eğitim Müdürü tarafından İstiklal Marşı söylenirken başlarını açmak veya salonu terketmek arasında tercih yapmaya zorlanmışlardır.

Bu örnekler de gösteriyor ki, Ülkemizde başörtülüler bilimsel ve kültürel hayata serbestçe katılma ve bunlardan yararlanma hakkına da tam olarak sahip değildirler.

Ülkemizdeki mevzuat

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki haklar genel olarak bizim mevzuatımızda da vardır. Anayasa’nın 10. maddesine göre; “herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.” Anayasa’nın 24. maddesi de din ve vicdan hürriyetini güvence altına almıştır. Eğitim-öğrenim hakkı da Anayasa’nın 42. maddesinde “kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” denilmek suretiyle teminat altına alınmıştır.

Uygulamalara bakarak, bu hakların Anayasa’da bulunduğuna insanın inanası gelmiyor. Evet bütün bu haklar Ülkemizde “kağıt üstünde” mevcuttur. İnsan hakları genel olarak tanınmış ve sonra bunlara sınırlamalar getirilmiştir.

İnsan Hakları Evrensel beyannamesinin 29. maddesine paralel olarak, Anayasa’nın 13. maddesi de insan haklarına ancak kanunla sınırlama getirilebileceğini belirtmektedir. Ülkemizde halen yürürlükte olan hiçbir kanunda yüksek öğretim öğrencilerinin başörtüsü takamayacaklarına ilişkin bir hüküm yoktur. Kıyafete ilişkin ise; YÖK Kanununun Ek 17. maddesindeki “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile, Yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir” hükmü vardır. Bu açık hükme rağmen, bir Anayasa Mahkemesi kararı gerekçesine dayanılarak üniversitelerimizde başörtüsü yasağı uygulanmaktadır.

Anayasa Hukuku Profesörü Mustafa Erdoğan’ın belirttiği gibi; “Anayasa Mahkemesi kararlarının gerekçeleri bakımından bağlayıcılık değil “yol göstericilik” söz konusudur ve bu da sadece yasama organına yöneliktir.” Demek oluyor ki, başörtüsü yasağı Anayasa Mahkemesi’nin karar gerekçesine dayandırılamaz. YÖK tarafından çıkarılan yönetmeliklerin dayandıkları bir kanun da yoktur ve insan hakları, yönetmelik gibi idari düzenlemelerle sınırlandırılamaz.

Prof. Erdoğan’a göre; “Devlet Memurlarına yürüttükleri hizmet bakımından zorunlu olması ve insan hakları ile demokratik devlet ilkelerine aykırı olmaması kaydıyla, kılık kıyafet düzenlemesi getirilebilir.” Ancak, kılık kıyafet düzenlemesinin dayandığı tek kanun maddesi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na eklenen Ek 19. maddedir. Bu madde, “devlet memurları için ‘kılık kıyafet kurallarına uymak mecburiyetine yer vermekle beraber, bu konuda belirli ve açık bir kriter koymamış olan bu hükme dayanarak düzenleyici işlemlerle (tüzük, yönetmelik veya genelgelerle) kılık-kıyafet yasağı getirilemez.”

Kanunda kılık kıyafet kurallarına uyma mecburiyetinden genelde bahsedilmekte, insan haklarını sınırlayan özel bir hüküm getirilmemektedir. Dolayısıyla bahsedilen kıyafet mecburiyetini, görülen hizmet bakımından gerekli olan; doktor-hemşire önlüğü, polis-bekçi üniforması veya avukat cüppesi vb olarak anlamak lazımdır. Kanunda, başörtüsü gibi insan hakları konusu olan bir hususta, özel bir sınırlama olmadığından yönetmelikle getirilen yasak dayanaksızdır. Kaldı ki, Kılık Kıyafet Yönetmeliğine aykırı hareket etmenin cezası “uyarma” ve tekerrüründe “kınama” olduğu halde bunun çok ötesinde uygulamalar vardır.

Mevzuatta düzeltilmesi gereken hususlar olmakla beraber, Ülkemizdeki sıkıntının mevzuattan ziyade uygulamadan kaynaklandığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Öyle ki Prof. Erdoğan, üniversite öğrencilerinin öğrenim özgürlüklerini engelleyen yöneticilerin Türk Ceza Kanununun 188/6 ve 228/1. maddelerine göre cezalandırılabileceğini belirtmektedir.

Kopenhag kriterleri

Avrupa Birliği’ne girmenin ön şartı olarak uyulması mecburi olan Kopenhag Kriterleri, ekonomik ve sosyal hayata ilişkin bazı ölçüler getirmektedir. Konumuzla ilgili olan sosyal hayata ilişkin kriter; “Aday ülkelerin bütün organlarıyla demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlık haklarını korunmayı garanti altına alacak bir yapıya sahip olmaları” gerektiği şeklindedir.

Türkiye’nin özellikle insan hakları konusunda yetersiz olduğu AB belgelerinde açıkça dile getirilmektedir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi kağıt üstünde kriterlere uymak yeterli olmamakta, insan haklarının fiilen hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ilişkin dokümanlarında, ordunun MGK vasıtasıyla siyaset üzerinde yarattığı etkiye dikkat çekiliyor ve bu durum eleştiriliyor.

İnsan Hakları Mahkemesi Kararı

Türkiye’de başörtüsü konusu tartışıldığında Laikçi kesim tarafından ileri sürülen bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı mevcuttur. 3 Mayıs 1993 tarihli kararda “laik bir okulda okumayı tercih edenlerin bu okulun kurallarına uymak zorunda oldukları” belirtiliyor ve başörtülü öğrencinin aleyhine karar veriliyordu.

Bu kararda yapılan iki büyük hata vardır ve Türkiye’yi Mahkeme nezdinde temsil eden avukatın yanıltması ile, Mahkeme, Avrupa şartlarına göre düşünüp Türkiye için karar vermiştir. Yapılan hatalar şunlardır:

1-Türkiye’de laik olan ve olmayan şeklinde iki ayrı tip okul mevcut değildir. Özel okullar mevcut olsa dahi onlarda da aynı kurallar yürürlüktedir. Dolayısıyla başörtülü öğrencinin tahsilini devam ettirebileceği ikinci bir okul olmadığından, başörtüsü yasağı doğrudan doğruya kişinin “eğitim hakkının elinden alınması” anlamına gelmektedir. Türkiye’de Avrupa’daki gibi rahibelerin gideceği Kilise okulları benzeri okullar mevcut olmadığı halde Mahkemece varmış gibi kabul edilerek karar verilmiştir.

2-Hıristiyanlıkta örtünme sadece kendini dine veren rahibeler için sözkonusudur ve onlar da zaten kendi kilise okullarına sahiptirler. Müslümanlıkta ise, örtünme emri sadece din görevlilerine değil bütün kadınlara yöneliktir. Dolayısıyla din-dışı sahalarda eğitim alan kadınlar da dinlerini uygulama noktasında başörtüsü takmak ile yükümlüdürler. Dini emir ve kurallara uymama hakkı olduğu gibi, uyma hakkı da vardır ve “dini uygulama hakkı” kapsamına girmektedir. İslam’da başörtüsü sadece din görevlilerine has olmadığından, başörtülülerin sadece din okullarına gitmelerini mecburi kılmak onların eğitim haklarını bir başka biçimde engellemek anlamını taşır.

Bu iki sebeple, başörtüsü konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yanıltılarak hatalı bir karar verme durumuna düşürülmüştür. Bundan sonra da gerek eğitimin yapısı gerekse dinin emirleri bakımından Müslümanlığın ve Türkiye’nin özel durumu dikkate alınmalıdır diye düşünüyoruz.

Başörtüsü modernleşmedir

Sosyolog Nilüfer Göle’nin “Modern Mahrem” adlı kitabında açıkça ortaya koyduğu gibi, başörtüsü geriliği değil “kadının modern dünya içinde konumlanmasını” temsil etmektedir. Çünkü Anadolu kadını başörtüsü ile sosyal hayata katılmakta, meslek sahibi olmakta ve mesleğini icra etmektedir. Başörtülü kadınların toplumdaki yerleri ve rolleri incelendiğinde kesinlikle modernleşmeyi temsil ettikleri ortaya çıkmaktadır.

Yazar Taha Akyol, 13 Aralık 1999 tarihli yazısında daha da ileri giderek şöyle demektedir: “Bizde de 28 Şubatçılar, derin bir komplo duygusuyla, ‘irticai kanıtlar’ı toplayarak laikliğin elden gitmek üzere olduğunu sanmışlardır. Oysa, irtica zannettikleri türban ve ‘yeşil sermaye’ bile modernleşme ve sekülerleşme tezahürleridir.”

İbn Haldun’u çıkarmış bir medeniyet mensupları, sosyolojik yaklaşımlardan böylesine habersiz olunca paranoya ve komplo duyguları ağır basıyor. Toplumsal gelişmeleri doğru okumayı bilen aydınlar bize doğruyu göstermektedirler.

http://www.sakaryadayanismaplatformu.org/basortusu/hukuk/g-gonullu.htm

————————————————————–

Yeni nesil tesettür

Çoğunluğunu lise ve üniversite öğrencilerinin oluşturduğu genç tesettürlüler, hem kuralına göre örtünmek hem de özgün giyinmek istiyor. Kamusal alan tecrübesi onlara çok şey öğretti; sempatik ol, iletişime geç, rahat hareket et! Tek mesele; yozlaşmanın önüne geçebilmek.

Tesettürün modası olur mu olmaz mı tartışmaları eski heyecanını yitirdi. Vitrinler, bıkkınlık verecek kadar birbirine benziyor, modanın esiri olmamak için terzilere kaçanları rengiyle deseniyle o yılın moda kumaşı bekliyor. Hâl böyleyken, yani bütün dünya belli başlı moda merkezlerinin etkisi altındayken, mütesettir kadınların ‘kurtarılmış’ bir alanda bütün akımlardan uzak yaşamasını istemek beyhude olur. Kaldı ki şimdiki genç kızların pek rağbet etmediği pardösüler bile düğme sayısından yaka ve kol biçimine, kumaş renginden darlık ve bolluğa kadar dünya modasının etkisi altında. Gömlek yakasında moda hâkim yaka ise, pardösüde de öyle. Sadece kumaş boyu uzuyor, o kadar…

Tesettür modası ile yan yana anılan ikinci mesele, genç kızların tesettür çizgisinden sapması. Bilkent Üniversitesi doktora öğrencisi Ertan Keskinsoy, Radikal 2’de yayımlanan makalesinde “İkinci kuşak başörtülüler ortaya çıkmaya başladı.” diyor. “Metropol/kozmopol yaşamına ayak uydurmanın bir işareti olarak sokaklarda artık başörtüsü ile birlikte daha tuhaf kombinasyonlar görmeye başladık.” Keskinsoy’un ‘tuhaf kombinasyon’dan kastı, başörtünün gömlek altı pantolonla ve ağır makyajla oluşturduğu tezat. Tesettürdeki sapmadan rahatsız olanların hep eleştiregeldiği, türban karşıtlarının da istihzayla bahsettiği bu ‘yoz’ giyim, iki arada bir derede kalmışlığı ile giyineni hilkat garibesine benzetiyor, bu doğru; ancak gençlerin tesettür giyimdeki arayışlarını ve çoğu zaman el yordamıyla oluşturdukları yeni tarzları, tümüyle tehlikeli bir gidişata işaret saymak ne kadar doğru olur?

Tesettürden taviz vermeden özgün giyinmenin peşine düşen genç kızların ‘farklı olma’ çabası, vaktiyle, alternatifi olmayan bir örnek pardösülerin verdiği gizli mesajdan sıyrılmak şeklinde açıklanabilir. Robadan büzgülü, kahverengi, koyu yeşil, lacivert renkli bol pardösüler, kimilerinin gözünde, ‘tek tip’leştiriyordu onları. Oysa kamusal hayat görünür olmayı, giyim tarzıyla kişiliğin uyum içinde olmasını gerektiriyordu. Sosyolog Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun neredeyse özlemle andığı, kamusal alana çıkmaya tenezzül etmeyen, evlerinin en kuytu köşesinde Müslümanca bir hayat içinde varolmaya devam eden kadınlar da çoktan çekilmişti aramızdan. Yeni arayışların bir nedeni de, ‘öteki’ olmanın, ‘uzaydan düşmüş bir yaratık’ muamelesine maruz kalmanın verdiği yorgunluk. Kabul görmek, iletişime açık olmak ve rahat etmek için seçtikleri yeni tarz, bir aferini de beraberinde getirdi. ‘Sen diğer örtülülerden farklısın.’ Tesettürlü kızlar bu iltifatı buruk bir gülümsemeyle karşıladı; çünkü zaten hepsi bir diğerinden farklıydı…

‘Genç tesettür’ ne vaat ediyor?

Peki, yeni nesil tesettürlüler nasıl ve nereden giyiniyor? Değişimi fark eden tesettür firmalarının bundan beş yıl önce cılız da olsa seslendirdikleri; ancak içi hâlâ doldurulamayan ‘genç tesettür’ kavramı ne vaat ediyor? Gelinen noktada, çoğu tesettür firmasının gençlere hitap etmediği ortada. Deseni, kumaş kalitesi, rengi ve modeliyle itici buldukları giysileri, ‘hanım teyzelere’ lâyık bulan gençler, tesettüre uygun koleksiyon hazırlayan diğer markalara yöneliyor. İpekyol’dan uzun ve yırtmaçsız bir etek, Zara’dan diz altına inen tunik, Mango’dan bol pantolon. Toplama işlemi kimi zaman Kadıköy’deki Salı Pazarı’na, İstiklâl caddesi üzerindeki Terkos Çıkmazı, Atlas Pasajı, Uğurböceği’ne kadar uzanıyor. Özgün tasarımlarıyla dikkat çeken Uğurböceği, bol pantolonları ve uzun elbiseleriyle fabrikasyon giyinmekten bunalmış genç tesettürlüleri cezbediyor.

Tesettüre uygun giysi arama çabasının geliştirdiği yeni tarz üst üste, kat kat giyinmeyi gerektiriyor. Önceki yıl pek moda olan etek altı pantolon pek tutmadı; ama elbise altı pantolon hem tesettüre uygunluğu hem de rahatlığıyla çok revaçta. Bu arada, kısa kollu gömleklerin altına giyilen uzun tişörtler, gömlek üstü yelekler, basenleri örten püsküllü şalların tesettür kaygısı gütmeyen gençleri de etkilediğini söylemek gerek. Bir tarafın mecburiyetten oluşturduğu salaş tarzı, diğer taraf, entel görünüm için benimsedi. Belli bir giyim zevki gerektiren bu tarz, kimi modacılar tarafından beğeniliyor; ancak her mekanda giyilmemesi şartıyla.

Bundan 15 yıl önce, pardösü dışında alternatifi olmayan üniversiteli genç kızlara giysi tasarlayan Perihan Mataracı, “Okulda rahat etmek için salaş giyinebilirler; ama mezun olduklarında daha sade giyinmeliler.” diyor. Kalıpları olmayan, yeni fikirlere açık gençlerin, giyimde de arayışa girmesini doğal karşılayan Mataracı, şimdilerde Yeşilköy’deki atölyesinde varlıklı tesettürlüler için çalışıyor; ancak üniversiteli kızlar için spor giysiler tasarladığı o günleri hâlâ özlüyor: “1992-93 altın çağımızdı. Çoğunluğu Cerrahpaşa Fakültesi’nden 100’ün üzerinde genç kızla çalıştım. Yaşlarına uygun, sosyal hayatlarını kısıtlamayacak rahat giysiler dikiyordum.” Aradan yıllar geçti; ancak o kızlar tesettüre uygun giysi bulmakta hâlâ zorlanıyor. ‘Perihan Abla’ları ise onlar için ulaşılmaz bir yerde artık; çünkü tasarım arttıkça maliyet artıyor ve takdir edersiniz ki bir pardösüye 700 YTL vermek her üniversitelinin harcı değil.

Tesettür giyimdeki değişimde anahtar kelimelerden biri de rahatlık. Bugün pardösülerin tamamen terk edilmesi ya da boylarının kısalması, eteğin rafa kaldırılması hep sokakta rahat edebilmek için. Otobüse binip inerken, araba kullanırken hatta rüzgara karşı en iyi çözüm elbise, tunik ya da kısa pardösü altına giyilen pantolonlar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin meslek edindirme kursu İSMEK’i bitirdikten sonra aynı kurumda öğretmen olarak çalışmaya başlayan Züleyha Arslan, iş yerinde rahat etmek isteyen genç kızları giydiriyor. Tercihler, diz altı elbiseyle giyilen pantolondan yana. Modeller ise vitrinlerin verdiği ilhamla çiziliyor. Tesettürlü kızlar sıradan bir giysiyi zihinlerinde uygun forma sokabilme becerisi geliştirdi; yap-boz’daki eksik parçayı bulur gibi: “Şu ceketin daha uzunu dikilebilir, gömlek tuniğe çevrilebilir, eteğin yırtmacı, elbisenin yakası kapatılırsa dışarıda giyilebilir.”

‘Genç tesettür’ konseptine uygun giysiler tasarlayan Reyhan Yazıcı da etek altına pantolon ya da elbise altına pantolon giyinmenin geleneğe dönüşle ilgisi olduğunu düşünüyor. Ona göre tesettürlü kızlar, şalvar üzerine üç etek giyen Anadolu kadınının rahatlığını, çalışma hayatına girince keşfetti. Yetmişli yılların başında lise öğrencisi olan annelerimizin pilili mini etek altına niçin pantolon giydiğini de şimdi anlıyoruz. Aile albümlerindeki siyah-beyaz fotoğraflara bakıp ‘Ay ne komikmiş!’ diye kikirdediğimiz bu tarz, meğer mecburiyettenmiş. Mini etek modasını pantolonla delmeyi başaran annelerimiz muzaffer bir edayla mı bakıyor ne yüzümüze! Moda nasıl delinir? Ona körü körüne uymayarak.

Spor pardösüler revaçta

Reyhan Yazıcı, tasarımlarında moda olanı asla bire bir uygulamıyor. Nitekim kendi için çizdiği uzun ceketin kumaşı koltuk döşemecisinden, yaka ve kol ağızları ise Kapalıçarşı’da satılan Orta Asya işi nakışlı kumaştan. Örtü bağlama tarzlarına gelince, o da, yasaklardan, eleştirilerden hatta aferinlerden bunalmış bütün tesettürlü kızlar gibi, “Bir dolu anlam yüklemeleri ne saçma!” diyor. “O gün canım nasıl isterse öyle bağlıyorum. Giydiğim kıyafete uygun olmasını istiyorum. Ama ne şekilde bağlarsak bağlayalım, hepsi de tesettür sonuçta.” Reyhan Yazıcı’nın genç tesettür koleksiyonu kış sonunda vitrinlerde görülebilecek. Bu iyi haber, bir diğeri ise Ankara merkezli Kayra Tekstil’in gençlerin taleplerini dikkate alarak koleksiyonunu gençleştirmesi. Kayra’nın tasarım ekibinden Serap Cebeci, çoğunlukla etek-ceket ve diz altı manto-pantolon çalıştıklarını; ancak spor pardösüyü de ihmal etmediklerini söylüyor. Büyük şehirlerde satışı yavaşlayan pardösü ancak spor olduğu zaman gençlerin ilgisini çekebiliyor.

Bursa’da ise ezber bozduracak bir rağbet var pardösüye. Ulu Cami’nin hemen dibindeki kırk yıllık Kardeşler Mağazası’nda sadece pardösü ve manto satan Murat Tunçak, alanında iddialı. “Biz pop tesettür satıyoruz.” diyor. Pardösünün ‘pop’u nasıl olur demeye kalmadan, firmalara sipariş usulü diktirdiği düşük belli, apoletli, militar düğmeli, asker yeşili pardösüleri gösteriyor. Tunçak, gençlere uygun tesettür için epey kafa yormuş görünüyor, hatta seyretmeyi hiç arzu etmediği müzik klipleri bile ona ilham verebiliyor: “Gülben Ergen’in ‘Uçacaksın’ klibine gözüm takıldı. Üzerinde çapraz düğmeli pardösü vardı. Hemen firmamı aradım, modeli anlattım. Evde televizyonları yokmuş; ama tarifle aynısından diktiler.” ‘Gülben Ergen’ modeli mağazanın o sene en çok satan ürünü olmuş. Tunçak, hoşlanalım ya da hoşlanmayalım insanın olduğu yerde modadan kaçılamayacağını düşünüyor. Hele işin içinde kadın varsa.

Şüphesiz her kültür diğeriyle etkileşim içinde. Öyle ki sonunda ortaya çıkan ürün için hiç kimse ‘Biz bunu kendi iç dinamiklerimizle ortaya çıkardık.’ diyemiyor. Böyle bakıldığında Türkiye’deki giyim dünyadaki giyimden bağımsız değil, tesettür giyim de tesettür olmayan giyimden bağımsız değil. ‘Pop tesettür’ kavramının ortaya çıkması da dünyadaki eğilimlerle yakından ilgili. Dünyada dar kot modaysa pardösüde de dar moda oluyor. Etek ve pantolondaki düşük bel modasını pardösüye uygulamaya cesaret edemeyen firmalar, Murat Tunçak’ın yönlendirmesiyle kolları sıvamışlar. Düşük kemerli pardösü Bursalı üniversitelilerin ve imam-hatiplilerin en çok talep ettiği model şimdilerde. Yazlıkların siparişi çoktan verilmiş, kışlıklarda ise dört yüz genç kızın talebi karşılanmayı bekliyor. Kısa ceket giymek istemeyen ve çoğunlukla uzun pardösü tercih eden Bursalı genç kızların tek isteği modellerin spor olması. Kot pantolonlarda olduğu gibi büyük arka cepler yine Tunçak’ın ısrarıyla kot pardösülere de konmuş; ancak tesettür firmaları kısa pardösü üretmekte nazlanıyor. Öyle olunca da tamirat terzisi Burhan ustaya çok iş düşüyor. Kısa giyinmek isteyen gençler, 200 YTL değerindeki uzun pardösüyü acımadan kestiriyor. Bir de daraltma işlemleri var tabii; yeni neslin daha uzun ve daha ince olması pardösü bedenlerinin de 34’ten başlamasını gerektiriyor.

Tesettür giyim nereye?

Murat Tunçak, tesettür giyimdeki değişimin, örtünenlerin sayısını artırdığını düşünüyor. Spor modeller, tesettürlü olmayanların da ilgisini çekiyor ve örtünmenin daha kolay olduğu mesajını veriyor. Burada bir ikilem var aslında. Tunçak, bele oturan çok dar kesim pardösüleri tasvip etmese de müşteri istediği için mağazasında bulunduruyor. Bir yandan da dünya modasının kimi modellerine ‘dur’ demek ve tesettür modasının gidişatını yönlendirmek istiyor: “Tesettür firmalarıyla konuşalım istiyorum. Neler üreteceğimizi belirleyelim. Kimileri modeli göstermek için bile bayan manken kullanmıyor. Kimi de defile düzenliyor. Akıntıya kapılmak yerine, gideceğimiz yolu belirlemeliyiz. Modellerin sporlaşması normal bir gelişme; ancak yozlaşmanın önünde durmalıyız.”

DEĞİŞİMİN ÖNCÜLERİ

Tesettürdeki değişimin 1980’lerden sonra başladığı söyleniyor; ancak daha eskiye, Meşrutiyet dönemine kadar inmek gerekiyor. Kadınlar Dünyası adlı derginin yazarları, ilk defa kadının sosyal hayatta yer alması ve kıyafetlerin değişmesi gerektiğini söylüyor. O dönem tartışılan konu, bugünkünden farklı değil: “Çarşaf giymeyelim; ama Avrupa modasını da bire bir takip etmeyelim.” ‘2. Meşrutiyet’te Osmanlı Kadın Hareketi ve Kadınlar Dünyası’ adlı kitap, ‘Milli kıyafetimizi bulmalıyız’ tartışmasına da yer veriyor. Milli kıyafeti destekleyenlerin başında Halide Edip Adıvar geliyor. Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye ise tesettüre riayet etmek şartıyla kimi zaman alafranga kimi zaman da alaturka giyilebileceği görüşünde.

GENÇ TESETTÜRLÜLER KIYAFET BEKLİYOR

‘Genç tesettür’ üzerine kafa yoranlardan biri de N-Value Tekstil’in sahibi Kadir Gençoğlu. Tekstilci olmasına rağmen, eşinin ve kızının kendilerine uygun giysiler bulmakta zorlandığını fark eden Gençoğlu, hazırladığı modelleri henüz piyasaya sunmamış. Hedefi, 15-25 yaş arası gençleri yaşıtlarına benzer şekilde ama tesettürü ihlâl etmeden giydirmek. Koleksiyonun gözde parçası, uzun etekler, özellikle de büyük cepli, fermuarlı, parçalı kot etekler.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=22963

————————————————

Kadın kadına başörtüsü konuşmaları

Başörtüsü üzerine çok konuşuldu. Karşı olan-sahip çıkan, azarlayan-yüreklendiren, suçlayan-hak veren, kadın-erkek… Sonra, dillere pelesenk olan her kelime gibi çaptan düştü, güç kaybetti, içi boşalmış, pörsümüş bir balon gibi kalıverdi bir köşede.

Yazmak pek akla gelmedi. Üç—beş hikâye, mağdurların gözyaşlarıyla sulanmış birkaç metin. Konuyla ilgili en güzel kitaplardan biri Nazife Şişman’ın Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ile yaptığı nehir söyleşiler sonucu ortaya çıkmış ‘Kamusal Alanda Başörtülüler’dir. Şimdi bir kitap daha var: ‘Yemenimde Hâre Var.’

Fadime Özkan’ın ‘dünden yarına başörtüsü’ alt başlığıyla yazdığı kitaba uygun görülen isim de, “Kitabın kapağında başörtüsü kelimesi kullanmayalım. İnsanlar bu kelimeyi duymaktan sıkıldı artık.” endişesinin ürünü. Kitabın ana omurgasını röportajlar oluşturuyor. Akademisyen, sanatçı, siyasetçi, gazeteci, müzisyen, yazar, psikiyatrist, kimya mühendisi, din hizmetleri uzmanı 41 kadına mikrofon uzatmış Fadime Özkan. Listede ‘Aaa bu da mı konuşmuş!’ diyecekleriniz kadar ‘Üfff yine ne söylemiş!’ diyecekleriniz de var. Aklı başında üç-beş kelam edenlerin yanında ‘evlere şenlik’ beyanatlar verenler duruyor. Cevaplar Özkan’ı bağlamıyor elbette; o, sorusunu, kimi vakit başörtülülerin safında durduğunu saklamadan ‘paşa paşa’ sormuş. Kitapta yayımlanan röportajların hepsinden bahsetmek zor; fakat en azından katılımcıların isimlerinden bazılarını sayabiliriz: Merve Kavakçı, Nurcan Akad, Nuriye Akman, Gülay Göktürk, Kezban Hatemi, Ferai Tınç, Vivet Kanetti, Ayça Şen, Necla Nazır, Meral Akşener, Münevver Arınç vs…

Kadınların çözüm önerileri

Fadime Özkan’ın temel sorularından biri, ‘Başörtüsünün mesele olmaktan çıkması için bir çözüm öneriniz var mı?’ Gazeteci Ece Temelkuran, bir çözüm önerim yok dese de, kadınların aynı saflarda durdukları erkeklerle hesaplaşması gerektiğini düşünüyor. Temelkuran kendisini başörtülü kızların yerine koyamama gerekçesini de inançsız olmasına bağlıyor. Araştırmacı-yazar Nazife Şişman ise sorunun köküne inebilmek için muhatabını yüzyılın başlarına götürüyor. Kadın yüzünün traktörden ya da fabrikadan daha fazla modernleşme alameti sayıldığı yıllara… Reddedilmeye çalışılan Osmanlı mirasının çağrışımları örtü üzerinde toplandığı sürece tesettürlü kadınların işi zor.

Özkan’ın soruşturması için seçtiği isimler arasında sadece bu alanda söz söyleyenler değil, mağdurlar da var. Üniversiteden ilk uzaklaştırılan başörtülü öğretim görevlisi Dr. Nebahat Koru, başörtülüleri ‘tek tip’ görmeye alışkın zihniyetlere cevap veriyor sanki: ‘Güneş enerjisi enstitüsü kurmuştuk, çalışmalar yapmak istiyorduk.’ Prof. Necla Pur, dekanın okul girişine koyduğu aynanın kızlar tarafından minnetle karşılanmasını istiyor. ‘Sevinmelisiniz, saçınızı düzeltebileceksiniz.’ Şu bir gerçek ki herkes meseleye kendi durduğu noktadan bakıyor. Mesela Pur’a göre başörtülü kızlar örtü için verdikleri mücadeleyi başka alanlara kaydırsalardı daha müreffeh bir ülkede yaşıyor olacaktık. Çözüm ise oldukça basit: ‘Ne olacak, açıp okursun ve Allahım beni affet dersin. İslam öyle toleranslı bir din ki…’

Enteresan açıklamalardan biri de, Prof. Fatmagül Berktay’dan geliyor. Türbanı bireysel bir hak gibi gören kadınlar bunun aynı zamanda bireysel haklarının yok edilmesi anlamına gelebileceğini de fark etmeli. Berktay’a göre kadın, başını örttüğü an erkekle eşit olmadığını kabul etmiş oluyor ki bu anlayışa göre kadının erkekle eşit olabilmesi için onu kadın yapan diğer unsurlardan da vazgeçmesi gerekiyor.

Ve çetrefil sorulardan biri daha: Başörtü mü, türban mı? Soruşturmaya katılanlardan kimi, yöresel isimlerden yana, dastar gibi… YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’nın bir öneri olarak gündeme getirdiği türbanın Şule Yüksel Şenler tarafından icat edildiğine inananlar da var. Yazarın, ‘Dönemlerle Başörtüsü Yasağı’ başlığıyla okuru bilgilendirdiği kitaptan, kadınların böyle bir yasağı onaylamadığı yönünde iyimser bir sonuç çıkarmak mümkün; fakat karşımıza yine o malûm ‘kamusal alan’ çıkıyor. Yasak üniversitelerden kaldırılsın; ama…

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=20727

——————————————————-

Başörtüsünün içi boşaltılıyor, Ayşe Adlı – Tuba Özden

Tesettür denince zihinlerde nasıl bir görüntü oluşuyor? Bol pardösüler, büyük başörtüler mi? Dar ceketlere uyumlu küçük eşarplar mı? Yoksa gazetelerde alternatif olarak sunulan şapkalı örtü kombinasyonları mı? Çoğu zaman ideolojik tartışmalarla gündeme gelen tesettür kavramı, son dönemde modayla tanımlanmaya çalışılıyor. Örtünün işaret ettiği mana ise bu tartışmalar arasında unutuluyor

Türkiye’nin hızla kendini yenileyen gündeminde değişmeyen konular var. Dış politikadan ekonomiye doğru sıralanan bu maddeler arasında farklı isimlendirmelere göre tesettür, başörtüsü ya da türban da kendine yer buluyor. İslam’ın Müslüman kadınlara farz kıldığı tesettür, yıllardır akademisyenlerden modacılara, siyasetçilerden gazetecilere pek çok kişi tarafından tartışılıyor. İlk elde öne sürülen gerekçe tesettürün çağa uygun olmadığı. Uzun süredir politik amaç ifade ettiği iddia edilen başörtüsü son dönemde moda ile bir arada anılır oldu.

Tartışmaya katılan taraflar konuya yeni açılımlar getirmekten de geri kalmıyor. ‘Toplumsal uzlaşmayı’ sağlamak amacıyla Parisli modacılara başvurmak bu öneriler arasında en akılda kalanlardan biri. Son öneri ise eski İstanbul Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın eşi Reyhan Gürtuna’dan geldi. Gürtuna’nın başörtüsü yerine renk renk şapka alternatifleri geliştirmesi, tartışmaları başörtüsünün formu ve ifade ettiği anlam üzerine kaydırdı. Yükselen seslere kulak verildiğinde sembolik anlam ifade etmenin ötesinde bir yaşam biçiminin ifadesi olan tesettürden herkesin farklı bir anlam çıkardığı görülüyor. O halde, modernite tartışmasının yanında kimlik sorgulamasına da dönen tesettür kavramı ne anlam ifade ediyor ve modayla bir arada anılması ne kadar doğru?

Moda mı, siyasi simge mi?

Modacı Yasemin Babayiğit, modayı kadın giyiminin tek ölçüsü haline getirme çabasını anlamsız buluyor ve örtünün moda ile özdeşleştirilmesinin yanlış olduğuna dikkat çekiyor. Babayiğit’e göre bir şey modalaştırılırsa bir süre sonra demodeleşir. “Başörtüsünü moda gibi ortaya koymak, tüketim davranışını geliştirmeye yönelik bir tavır.” diyen Babayiğit, tartışmaların başörtülüleri diğer kadınlardan ayrı düşünmekten kaynaklandığını ifade ediyor. Tesettürlü kadınların eskiye nazaran sosyal ortamlarda daha çok bulunduğunu söyleyen modacı, bu nedenle kadınları başörtülü ya da başörtüsüz diye ayırt etmek yerine, toplumun genelinde yaşanan değişimi gözlemek gerektiğini söylüyor: “Bundan 20 yıl önce, örtüsüz kadınlar da daha muhafazakar giyiniyorlardı. Hızla yükselen özgürlük söylemi zamanla kıyafetlere rahatlama şeklinde yansıdı. Yani toplum ne kadar dönüştüyse başörtülüler de o kadar değişti.”

Peki, başörtüsüne neden bu kadar farklı anlamlar yükleniyor? Hukukçu Sibel Eraslan, başörtüsünün siyasi simge niteliği taşıdığı gerekçesiyle çeşitli yasaklamalara konu olmasını ucuz bir taktik olarak görüyor. “Başörtülü kadın da her birey gibi politik tercih yapabilir ve bu görüş doğrultusunda hareket edebilir. Bir partiye, sivil toplum kuruluşuna üye olabilir. Bundan politik bir anlam çıkarmaya çalışmak sağlıksız bir yaklaşım.” diyen Eraslan’a göre, başörtüsünün politize edildiği iddiaları da, tıpkı tesettür modası oluşturma çabası gibi haksız ve içi boş bir ithamdan öteye geçmiyor.

İslam’ın kadın tasavvurunun temelinde, şüphesiz, adı ve şekli değişen ama işaret ettiği mana sabit kalan tesettür kavramı bulunuyor. Yüzlerce yıldır kimliğini bu kavram üzerinden tarif eden Müslüman kadın, bugün ‘modern’ dünyanın sunduğu hayat karşısında kendini konumlandırma sorunu yaşıyor. 70’li 80’li yılların genç kızları sosyal hayattaki yerleri gibi dini anlamlandırmak konusunda da annelerinin dünyasının uzağında bulunuyordu. Dün, bu kuşağın tesettürlü kızlarının neden başlarını örttükleri sorusuna verecekleri bir cevapları vardı. Fakat bugün yaşıtlarından, arkadaşlarından hiçbir farkı olmadığı iddiasındaki kızların bu soruya verecek net bir cevabı yok.

1960’lı yıllarda, başını Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti, Şule Yüksel Şenler gibi isimlerin çektiği muhafazakar söylemdeki yükseliş, gençlerin yaşam tarzlarında dönüşümü de beraberinde getirmişti. Özellikle 60’lı yılların sonlarında Şenler’in yazdığı Huzur Sokağı romanı, bu rüzgârın arkasındaki önemli unsurlardan biriydi. Roman, çok kısa zamanda onbinlerce baskı yaptı ve adından en çok söz edilen kitap haline geldi.

“Kişi savunduğu değerlerin hakkını vermeli”

Henüz 20’li yaşlarda olan Şenler, romanında şehirli, eğitimli aynı zamanda hayatını İslami kurallara göre şekillendiren alışılmışın dışında genç kadın ve erkek tipleri tasvir ediyordu. Huzur Sokağı, toplum üzerinde yazarın da beklemediği bir etkiye neden oldu. Kitabını, gençlerin hayatlarına uygulayacakları bir örnek olması amacıyla yazan Şenler, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen o günleri heyecanla hatırlıyor. En büyük sıkıntının hayatı inançlarına göre şekillendirmek olduğunu söyleyen Şenler’e göre, kişi savunduğu değerlerin hakkını vermek zorunda.

Şule Yüksel Şenler, o günlerden bugüne uzanan tesettür konusunu, “Eğer bir Müslüman, üzerinde İslam’ı temsil eden bir kisve taşıyorsa, vebalini de yüklenebilmeli.” sözleriyle özetliyor. Son yıllarda toplumdaki tesettür algısının değiştiğini ve uygulamanın da bu değişikliğe paralel olarak esnek bir hâl aldığını söyleyen Şule Hanım, tesettür üzerinde gerçekleştirilen tartışmaları anlam kayması olarak tanımlıyor. Önceleri başörtüsünden ibaret kabul edilen örtünün, zamanla moda ile birlikte anılmasının düşündürücü olduğunu ifade ediyor.

Tek fark örtü mü?

“Yaşanabilecek en büyük kayıp Müslüman kimliğindeki aşınma olur. Sahip olduğumuz tüm gücü bilincimizden alıyoruz. Bunu unutmak ayağımızı sabit tutma imkanını kaybettirir.” diyen Şenler, Müslümanların taşıdıkları emanetin değerini göz ardı etmelerinin bindikleri dalı, beslendikleri damarı kesmek anlamına geleceğini düşünüyor.

“Geçmişte başörtüsü bir kabuk gibi algılanıyor ve bu nedenle içinin doldurulması gerekiyordu. Başörtülü kadından aynı zamanda dürüstlük, ahlâk ve zarafet de bekleniyordu. Tesettür, Müslüman kadının kimliğinin dışa yansıması olmaktan çıkıp bir sembol haline dönüştü ve bu haklı beklentiler zamanla aşındı. Bunu yaşayan başörtülü kızlar, zamanla şöyle bir söylem geliştirdi: Bizim başkalarından tek farkımız başörtümüz!” Bu sözler, kadın konusunda çalışmalar yapan Sosyolog Nazife Şişman’a ait. Başörtüsünün modern hayatla uyumsuz olduğu gerekçesiyle kamusal alandan dışlandığını ifade eden Şişman, bu ön kabulden yola çıkılarak tesettürün daha estetik bir hal almasına çalışıldığını söylüyor. Böylece sadece farklı bir kimlik göstergesi olarak anlamlandırılan başörtüsünün dini nedenleri de ortadan kalkıyor.

Şişman’a göre tesettür, anlamından uzaklaştırıldıkça örtünmenin de bütünlüğü eksiliyor ve temsil değeri azalıyor. Artık bir mekanda başörtüsü ile bulunuyor olmak, o ortamın İslamî, caiz, mübah olduğu manasına gelmiyor. Şişman, dini bir nitelik taşıyan örtünün açık bir mesaj olduğunun gözardı edildiğine işaret ederek tesettürün bir bütün olarak algılanması gereğini vurguluyor: “Bugün tesettürlü bir kadının her şeyden önce Müslüman olduğu gözden kaçırılıyor. Buradan yola çıktığımızda bakış açımız netlik kazanıyor. Ona Müslüman bir kadın gibi davranılmasını ve onun da Müslümana yakışır bir hayat tarzı geliştirmesini bekliyoruz.”

“Başörtüsü kavramının içi doldurulamıyor”

Tartışmanın derinleştiği alanlardan biri de kadının sosyal yaşamdaki varlığı. Tefsir, felsefe ve mantık alanında çalışmalar yapan Dücane Cündioğlu, Müslüman kadının probleminin başörtüsünden ibaret olmadığını, zaman içinde evinden çıkmak zorunda kalarak kimlik sorunu da yaşadığını söylüyor.

Başörtüsü tartışmalarının, büyük anlam yükleme ya da anlamsızlaştırma arasında gidip geldiğini ifade eden Cündioğlu’na göre, örtünmenin iffeti temsil etme değeri zaman içinde azaldı; “Modern dünya, kendini haz ve fayda üzerinden inşa ediyor. Bunun karşısında duran İslam dünyası ise haz ve faydaya direnen son kalelerden biri. Müslüman kadının kendini ifade etme problemi de burada başlıyor.”

Başörtüsünün kurgulanan düzen içinde iyi ve doğruyu hatırlattığını söyleyen Cündioğlu, bugünkü kullanılış biçiminin bu yargıyı geçersiz kıldığını düşünüyor. “Başörtüsü hayrın sembolü olmaktan uzaklaştırılıyor. Böylelikle kimlik inşasında da gittikçe daha az ağırlık teşkil ediyor. Örtü, süs haline getirilir ve temsil ettiği dünya ile bağı koparılırsa kadınların başlarını örtmeleri, ahlâkî bir tercih değil alışkanlık değeri taşıyacak.”

TALEPLER DEĞiŞTi

Aker Eşarp Halkla İlişkiler sorumlusu Emine Işık gardıropların son yıllarda oldukça renklendiğini, bu değişikliğin tesettürün en sembolik parçası olan başörtüsüne yansımasının normal olduğunu söylüyor. 28 yıldır eşarp üreten Aker’in müşterileri, büyük ölçüde başörtüsünü tesettür amaçlı kullanan insanlardan oluşuyor. Işık bu nedenle üretim esnasında belli hassasiyetleri göz önünde bulundurduklarını belirtiyor. Önceki yıllara kıyasla başörtüsü boyutları küçüldü ve kullanılan renkler de büyük ölçüde değişti. Emine Işık’a göre, gardıroplarda görülen değişikliğin kıyafetin tamamlayıcısı olan başörtüsüne de yansıması normal. Bunun yanında Aker Eşarp’ın müşterilerin kısmî taleplerine de cevap vermeye çalıştığını kaydeden Işık, ince malzeme kullanmaktan kaçındıklarını ve beklentileri karşılamak amacıyla her koleksiyonda büyük boy ve pastel renkli tasarımlara yer verdiklerini dile getiriyor.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=20745

————————————————

Başörtüye ruhsal taciz, Ebru Nida Bilici

Süpermarkete girdiklerinde alışveriş yapmak dışında amaçları yoktu. İki arkadaş kısa zaman içinde öte—berilerini alıp ayrılacaklardı.

Daha rafların önüne geçmeden bağrışmalar duydular. Birileri slogan atıyordu. Acaba süpermarketin çalışanları grevde miydi? Ya da kürk karşıtı çevreci bir gösteri mi vardı? Sloganların kendilerini hedef aldığını anlamaları fazla sürmedi. ‘Modern’ bir kaç bayan, iki arkadaşa dönmüş, “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye bağırıyorlardı.

Aldırış etmediler, alışverişlerine devam ettiler. Ama düşünmeden de edemediler, başörtülü olmaları neden bazı kimselere “laikliğin tehlikede olduğu” hissini veriyordu? Manipüle edilmiş önyargı tesettüre laiklik karşıtlığı ve sistem düşmanlığı gibi bir rol biçiyordu belli ki. Diğerleri ise vatandaşlık bilinci içinde laikliğe, cumhuriyete bağlılığın gereğini yapıyordu.

Geçtiğimiz yıl İzmir’de yaşanmış bu olayın bir insan üzerindeki etkisini ancak yaşayanlar bilebilir. Dışlanmanın, horlanmanın, düşman muamelesinin, alçaltıcı bakışların ne anlama geldiğini ancak bunlara muhatap olanlar bilebilir.

Malum süreçte düğmeye basıldığı günden bu yana, dindar insanlar özellikle dindar bayanlar büyük şehirlerde kalabalıklara kendilerinden emin olarak karışamaz duruma geldiler. Hakaretleri, laf atmaları göze alanlar ise eve sinirleri ve psikolojileri sağlam olarak dönemiyorlar.

Ya benim gibi ol ya da…

Herşey, Müslüm Gündüz’den Fadime Şahin’e, Kalkancı ailesinden tüm marjinal gruplara ait sayısız sevimsiz görüntünün, günlerce ana haber bültenlerinde gösterime sunulmasından sonra başladı.

Bu, cübbeli—sarıklı herkesin Müslüm Gündüz, başörtülülerin ise Fadime Şahin benzetmelerine maruz kaldığı günlerdi. Döneme adını veren 28 Şubat’ın etkileri gelip geçecek ve bu suni kaos dönemi sona erecek diye düşünülürken yaşananlar dayanak gösterilerek kamusal hayatta roller edinmiş ya da edinmeye çalışan tüm inançlı insanları etkileyen uygulamalar başlatıldı. Kimi işinden oldu bu kasırga operasyonu sonrasında, kimi okulundan, kimi de başörtüsünden. İşlerinden, okullarından atıldıkları yetmedi başka alanlarda da çalışma ya da okuma imkanları kasıtlı olarak kısıtlandı bu insanların ve kolu kanadı kırılmış kuşlar gibi yaşamaya terkedildiler neredeyse. Resmi bir kurumda işine son verilen biri belediyelerde dahi iş bulamasın istendi örneğin. Ya da Türkiye’deki üniversitelerde okuma imkanları elinden alınan başörtülü öğrencilerin yurtdışına gidişleri bile tahammül dışı bulundu.

Oysa yaşamak zorunda oldukları düşünülmedi bile. Onlara çizilen “standartlar içinde yaşamak”la “yaşamamak” arasında bir tercih yapmaya zorlandılar neredeyse. İnandığı gibi yaşamaya çalışmak suç; bunu gerçekleştirmeye çalışanlarsa suçlu ilan edildi. Ya bizim istediğimiz gibi yaşayacak ya da yaşamayacaksınız noktasına getirildi binlerce insan. Kendilerine aslolma ötekilere ise tutunma çabası içindeki azınlık rolünü biçme cüretini gösterdiler hiç çekinmeden. Tüm dünyanın gözü önünde cereyan eden hak ihlalleri insan hakları mahkemesine kadar ulaştıysa da hakların sahiplerine iadesine yetmedi.

Sevmediğine hayat hakkı yok

Ancak malum sürecin üzerinden geçen üç buçuk yıl gösterdi ki yaşananlar belki de yaşanacaklar bunlarla sınırlı değilmiş. Sadece kamu kurum ve kuruluşlarında başörtüsü ve inancı ifade eden giyim türlerini yasaklayanlar, medyanın desteğiyle marjinal gruplara ait görüntüleri tüm inançlı kesime malederek bir çeşit “hedef gösterme” politikası başlattı. Olayların tuzu biberi olan Hizbülvahşet olayları ise birçok insanın artık inançlı kişiler hakkında tüm düşüncelerini bir anda değiştirmeye yetti. Çeşitli suni vehimler yıllarca aynı iş yerinde çalışmış ya da aynı okulda okumuş insanların arkadaşlarına farklı gözlerle bakmalarına hatta onlardan korkmalarına sebep oldu. Korktuğu ya da sevmediği varlıklara hayatiyet hakkı tanımama psikolojisi ise İslamı yaşamaya çalışan masum insanların dışlanması ve çeşitli sözlü tacizlerle rahatsız edilmesi gibi sonuçları doğurdu.

Örneğin Nişantaşı’nda kendisi gibi başörtülü arkadaşıyla yürürken yaşlıca bir adamın yanlarından geçmesiyle birlikte “Gericiler!” şeklindeki ithamına şaşkınlık içinde maruz kalan Esra Çatkal bu tür tavırlara sıkça rastladığını ifade ediyor: “Bir keresinde Bostancı sahilinde arkadaşlarla yürürken karşı yönden gelen bir arabanın camından beline kadar dışarıya sarkan yaşlı bir adam yanımızdan geçerken “Atatürk ilkelerini koruyacağız!” diye bağırdı. Biz neye uğradığımızı şaşırmıştık. Moralimizi bozmaya, keyfimizi kaçırmaya çalıştıkları belliydi. Bunu başardılar da. Ancak zaman içinde bu ve benzeri olayları sıkça yaşadığım için o tür insanlarla karşılaşma ihtimali olan yerlere gitmemeye özen gösteriyorum.”

Ancak bu durumda olan kadınların sayısı hiç de az değil. Hemen her başörtülü hanım en az bir kere böyle bir tacizle yüzyüze gelmiştir desek yalan olmaz. Bazı başörtülü meslektaşlarımızın haber yapma amaçlı olarak girmeye çalıştıkları üniversite ya da bir kısım kurumlara alınmamaları da başörtüsü yasağının yakında sokaklara taşacağı sinyallerini veriyor. Çünkü ne öğrenci ne de o kurumun çalışanı olmadığı halde başörtülü birini kurumun içinde görmeye tahammül dahi edemeyenler sokakta da aynı tahammülsüzlüğü göstermekten kaçınmayacaklar ve kaçınmıyorlar. İşte başörtüsü sorunları başladığından bu yana çeşitli bahanelerle psikolojik baskılara maruz kalan hanımlardan örnekler.

Gamze Polat başörtülü bir öğretmen. Öğretmenliğinin ilk yıllarını Karadeniz’in küçük bir kasabasında geçirmiş. Ancak başörtüsünden dolayı yaşadıkları ona daha işin başında umutsuzluk yaşatmış. Onun yaşadığı duygusal tacizin baş kahramanı meslektaşlarından biri. Bu bayan meslektaş okuldaki diğer öğretmenleri de etkisi altına alarak bütün öğretmenlerin Gamze Hanımla değil arkadaş olmak konuşmasını bile engellemiş. Kendisinin tüm diyalog girişimleri sonuçsuz kalmakla birlikte tüm bunlara sebep olan meslektaşının sık sık inançlarına saldırı ve ithamlarına da maruz kalan Polat, o dönemini tamamen dışlanmış ve savunma halinde geçirmiş. Cevapsız bırakılan soruları ya da hiç bir konuşmasına muhatap bulamaması kadar, hararetli konuşmaların o odaya girince bitirilmesi de onu yaralayan, üzen, hatta canını sıkan davranışlardanmış. Gamze Öğretmen’in öğrencilerini sık sık sorguya çekerek derste neler anlattığını, neler konuştuğunu ayrıntılarıyla öğrenen ve düşmanca tavırlar sergileyen meslektaşı bunu onun yüzüne söyleyecek kadar da cüretkar davranıyormuş. Öğrencilere “insanların din, dil, ırk ve mezhep ayrımı olmaksızın eşit haklara sahip olduğu”nu öğretmesi gerekirken kendisi bunun tam aksini yapan ve öğrencileri de bu yönde etkileyen bu meslektaşına o zamanlar nasıl sabrettiğini anlayamayan Gamze Öğretmen ancak o öğretmenin okuldan ayrılmasıyla nefes alabilmiş. Diğer öğretmenler ve öğrencilerle artık sıcak ilişkiler kurabilen Gamze Öğretmen onların pişmanlık dolu “Biz seni farklı tanımışız” yollu itiraflarıyla karşılaşmış. Polat İstanbul’a tayini çıkınca aynı baskı ve dışlanma duygusunu yaşamamak için başını açarak okula devam etmiş. Ancak velilerin ve bazı öğrencilerin onun başörtülü olduğunu öğrenmeleri sonrasında gösterdikleri tavır değişikliklerini şimdi de yaşamaya devam ediyor. Okulda başörtüsünü hiç takmadığı halde öğretmenler toplantısında müdürün irtica ile ilgili sayfalarca yazı okumasından da rahatsız olan Polat bu yolla ona suçluluk hissi verilmeye çalışıldığına inanıyor.

“Tartışmadan kendilerini ifade etsinler”

Yaşanan bu tür olayların anlamsızlığını dahi tartışmaya gerek yok aslında. Aynı otobüse binen, aynı restoranda yemek yiyen ya da aynı iş yerinde çalışan insanların hiç bir uyum problemi yaşamadığı halde birbirinin varlığından rahatsız olmasını ne açıklayabilir ki… Bu patalojik durumun maruz kalana psikolojik sıkıntılar yaşatması bir yana bu tavır içine girenlerin de pek sağlıklı olduğu söylenemez. Başörtüsü yasaklamaları yüzünden bazı ruhsal problemler yaşayan kız öğrencilerin problemlerini dile getirirken karşılaştıkları bu tür tacizlerden bahsettiklerini söyleyen Psikolog Farika Teymur televizyonda dindarlar aleyhine çıkan haberler yoğunlaştıkça inançlı insanlara sözlü ya da bakış yollu tacizlerin de artabildiğini söylüyor. Bazı başörtülü hanımların gerçekten sıkıntı duyup mecbur kalmadıkça dışarı çıkmaktan bile kaçındıklarını söyleyen Teymur, taciz davranışlarını ‘önyargıları doğrultusunda davranan insanların maksatlı tavırları’ olarak nitelendirirken şu önerilerde bulunuyor: “Böyle bir tavırla karşılaşanlar eğer ikna etme imkanı varsa görüşleriyle karşısındakinin tavrını eleştirmeli. İletişim becerileri önemli, ortamı gerecek durumlarda bile sağduyu korunarak örneğin bir gülümsemeyle başlayıp kendini ifade etmeye çalışmalı.” Ortada haksızlık varsa hakkını almanın tartışma dışındaki yollarının denenmesi gereğine de işaret eden Teymur zayıf kalmamanın kendine güvenle ilgili olduğunu vurguluyor. Teymur’a göre güçlü olup kendine güven içinde karşısındakinin hatasını ortaya koyarak cevap vermeli ki onun da içinde bir şey kalsın. Teymur, vur kaç yoluyla, söyleyeceğini söyleyip giderek karşısındakine cevap hakkı tanımayanlar fikirlerinin sağlamlığına güvenmeyenlerdir, diye düşünüyor. Konuşarak fikirlerini eleştirenler ya da karşısındakine kendini ifade etme hakkı tanıyanlar yanıldıklarını anlıyorlar sonra da “Aaa, sen farklısın!” diyebiliyorlar. Teymur’a göre kendine güven problemin en önemli çözüm yolu. Kalabalık yerlere gitmekten kaçınmak ya da kendisine söylenen sözler karşısında susarak içine atmaksa daha büyük problemlere yol açabilir.

“Zanlarıyla hüküm veriyorlar”

Başörtülülere yönelik sözlü saldırılar ile dışlama davranışını cinsel tacizden farklı görmeyen Psikiyatr Mustafa Güveli bu tavırları ruhsal taciz olarak nitelendiriyor. İnançlı kesimin “ben buyum” tavrına karşılık “hayır sen öyle olamazsın, benim istediğim gibi olacaksın” demenin başka bir yolu olarak değerlendiren Güveli, bilinçaltında yatan korkuların insanları bu şekilde davranmaya ittiğini söylüyor. Güveli: “Kendilerine zarar verileceğinden korkuyorlar. Zanlarıyla hüküm veriyorlar. Kendi bütünlüklerini korumak adına, çeteleşerek yönetimi ele geçirmeye çalıştığını düşündüğü insanları, ortadan kaldırma ve potansiyel tehlikelerden korunma duygusu taşıyorlar. Tamamen vehimlerinden kaynaklanıyor bunlar” diyor

Girdiği ortamlarda zaman zaman bu tür ruhsal tacizlerle karşılaşması inançlı insanları travmatize ediyor olacağından sosyal fobi gibi problemlerin de tetikleyicisi olabilirmiş. Ülkemizde özellikle kız çocuklarının fobik yetiştirildiğini söyleyen Güveli sık sık bu şekilde taciz edilen hanımların yatkınlığı varsa ileride yaşadıklarının sosyal fobiye sebep olabileceğini de ifade ediyor. Sosyal fobiyi “topluluk içine girememe, ya da kalabalıklar önünde konuşamama, böyle birşey sözkonusu olunca bile heyecan ve korkudan titreme ve soğuk soğuk terleme” şeklinde özetleyen Mustafa Güveli sosyal fobiye girmese de ruhsal tacizlerle karşılaşma ihtimali olan yerlere gitmekten kaçınan kişilerin durumunu “durumsal anksiyete” şeklinde tabir ediyor. Güveli durumsal anksiyete yaşayanlara problemin üstüne yürümelerini, kendisini rahatsız edeceğini düşündüğü insanların bulunduğu yerlerden kaçmak yerine bilakis gitmelerini tavsiye ediyor. Kendine güvenmelerini ve tartışmaya girmeden sözel olarak problemleri halletmelerini öneriyor bir de.

“Amerika’ya da ulaştılar…”

Farklı düşünce ve inanca sahip insanların inançlı olanlara verdiği rahatsızlık bazen inancını yaşamak için başka ülkelere gitmeyi cazip hale getirebiliyor. Ancak dinini daha rahat yaşamak için yurtdışına gitmek de her zaman çözüm olmayabiliyor çünkü orada da yine kendi insanımızdan aynı tavırları görmek mümkün. Türkiye’de görmeye tahammül edemediği insanları başka ülkelerde görmekse çılgına çevirebiliyor bazılarını. İşte Süheyla Acar’ın ABD’ye adım atar atmaz başından geçenler: “Eşimle birlikte Amerika’ya gidiyordum. Vize, Green Cart kontrolleri için bütün yolcular birbirlerine paralel uzanan şeritlerdeydik. Ben eşimle heyecanımı ve merakımı gidermek için çeşitli konulardan bahsederken bizden iki—üç arkadaki paralel şeritten bize doğru bakışların ve mırıltıların olduğunu farkettim. Bakışlarımı o yöne yönelterek olup bitenleri anlamaya, çalıştım. Birbirleriyle aynı kafadan oldukları anlaşılan gruptan genç bir hanımın alaylı tavırlarıyla bana haşince bakarak, “…Türkiye’yi bitirdiler buraya da ulaştılar…” sözleri şimşek gibi çaktı beynimde. Bu arada kılık kıyafetimi tepeden tırnağa kadar süzüp alaycı tavırlarını da ihmal etmediler. Bütün bunlardan emin olmak için eşime “Bunlar bize mi diyorlar” diye sordum. Oysa eşim olayı önceden farkettiği halde moralimi bozmamak için “Sanmıyorum, sen önüne dön” dedi. Ama mırıltılar, gülüşmeler hâlâ devam ediyordu. “Bu kıyafetle nasıl Amerika’ya geliyorlar, hayret bir şey” diye bana acıdı birisi de. “Evet hayret bir şey. Peki bunlar nasıl geliyorlar bu kafayla Amerika’ya” diye söylendim ben de. Hadi kendi ülkemizde alay edildik, hor görüldük, aşağılandık, onurumuz kırıldı, bari elin ülkesinde rahat bırakın bizi.” Daha insanca bir yaşam umuduyla gittiği bu ülkede, kendi insanı tarafından böyle bir hakarete maruz bırakılan Acar “Amerikalılar kimbilir neler yapar, bana burada da rahat yok” karamsarlığına düşmüş bir anda. Oysa sonradan bu düşüncelerinde ne kadar haksız olduğun anlamış.

Elbette ki inançlı kesime gösterilen bu saygısızlığı herkese atfetmek doğru olmaz. Son derece saygılı insanların varlığı sevindirici. Herkesin aynı inanç ve görünümde olması sözkonusu bile olamayacağı gibi insanların birbiri üzerindeki en önemli hakkı da saygı beklentisi. Saygı göstermeyenin ise saygı beklemeye hakkı olmayacağına şüphe yok. Önyargı, vehim ve potansiyel tehlike tahminlerinin karşıdakini suçlu ilan etmeye yeterli olamayacağını bilmek kadar herkesin fikri hür, vicdanı hür olarak dünyaya geldiğini de kabullenmek daha insanca ve huzurlu yaşamayı sağlayacaktır. Nasıl bir tavır görmek istiyorsak öyle davranmalıyız.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=13868

————————————————-

Başörtülü beyın göçü, Meral Yılmaz-Ebrı Nida Bilici

Gözleri ağlamaktan kızarmış bir anne, Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Salonu’nda gözbebeği, biricik kızı Nilgün’ü ilk yurtdışı yolculuğuna göndermeye hazırlanıyor.

“Gidecekler. Burada okuyamadılar, oralarda okuyup mezun olacaklar” diyor ağlamaklı bir sesle Sabriye Hanım. Biricik kızı Nilgün İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Bölümü’nde okurken, başörtüsünü açmadığı için okuldan uzaklaştırılmış. Doktor olmayı kafasına koyan Nilgün, aralarında bilgisayar mühendisliği bölümü ve başka tıp öğrencilerinin de olduğu bir grupla Azerbaycan’da bir üniversiteye kayıt yaptırmayı başarmış. İlk kez yurtdışına çıkmaya hazırlanan bu öğrenciler de, tıpkı Sabriye Hanım gibi, şaşkınlıkla sevinç arası duygular içerisindeler. Sevinçliler, çünkü onlara başörtüleri ile birlikte kucak açan bir Türk ülkesi bulmuşlardı. Kaygılıydılar, tekrar dönmek ve buralarda hizmet etmek istiyorlardı. “Ben muhakkak döneceğim” diyordu öğrencilerden Hatice. “Ya değişen hiçbir şey olmazsa?” diye sorunca, gözleri donuklaşıyordu hepsinin. Yoksa dönüşü olmayan bir yola mı giriyorlardı…

Türk cumhuriyetlerine gitmek üzere Atatürk Havaalanı’ndan hareket eden tıp, bilgisayar mühendisliği gibi alanlardan bir grup başörtülü öğrenciyle görüşmek ve ruh hallerini gözlemleyebilmek için gittiğimiz havaalanında, bu hüzünlü ayrılış sahnesine şahit oluyorduk. Biz gözlemledik, tekrar dönüp geldik ama onlara “gitme kal” diyemedik…

Bu iç parçalayan dramatik sahnenin oluşması, ilk olarak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi Nilüfer Pehlivan’la başlamıştı. Başörtü yasağının son haliyle yaşanmaya başladığı 1998’in ilk mağduruydu Nilüfer. Dördüncü sınıftaydı. Cerrahi bölümü hocası, başörtülü olduğu için onu sınıfa almamıştı. Böylece tıp fakültelerinden diğerlerine doğru halka halka tüm fakülteleri sarmaya başlamıştı İstanbul Üniversitesi’nin örtü yasağı. Tabii bu yasakları, YÖK desteği ile diğer üniversitelerdeki yasaklar izledi. Ardından binleri aşkın başörtülü öğrenci ya okula alınmadı, ya da disiplin cezaları ile okuldan uzaklaştırıldı.

Yasakçı kervan yola koyulmuştu bir kere. Son günlerin çok konuşulan af yasası da yetişti bu kervana. “Kurallara uymak koşuluyla okullara devam edilebilecek…” Bir genelgeye dayanan ve yasal dayanakla açıklanması zor olan kıyafet kargaşası, artık af kanununda ‘kural’ olarak zikredilebilecekti. Başını açmayı kabul eden öğrencileri dışarıda tutarsak, yasanın teğet geçtiği yani başlarını açmak istemeyen öğrencilerin önünde artık iki seçenek vardı. Ya okula devam etmeyip mücadelelerini hukuk alanında sürdürerek yasakların kalkmasını bekleyeceklerdi, ya da inançlarından dolayı başlarını kapatanlara eğitim yasağı koymayan demokratik ülkelere gideceklerdi.

Geçtiğimiz sene üniversiteye dönme ümidi kesilen öğrencilerin bir kısmı yurtdışında eğitim almayı denemişti. Ancak bunu başaranların sayısı çok azdı. Maddi poblem yaşayanların bir kısmı da bir süre sonra geri döndü. Ancak yeni af yasası ile ümitlerin iyice yok edilmesi, yurtdışına başörtülü öğrenci göçünü hızlandırdı. Bazı öğrenciler bunu kendi imkanı, bazıları da sivil inisiyatiflerin girişimleri ile gerçekleştirdi. Kesin olmayan rakamlarla bu yıl Avusturya’ya 20, Almanya’ya 2, İrlanda’ya 3, Macaristan’a 25, Hollanda’ya 10, Azerbaycan’a ise 40 kadar öğrenci gitti. Ancak bunlar ailesinin onayını alabilen ve burs bulabilen öğrencilerin sayısı. Gitmek istediği halde maddi sebeplerle gidemeyen yüzlerce öğrenci daha var sırada.

Dış görünüşe bakmayız

Peki Türkiye’nin “siyasal sembol oldu” veya “irtica” gibi anlamsız sebeplerle eğitim haklarını ellerinden aldığı bu öğrenciler, nasıl oluyor da dünyanın dört bir yanından kabul görüyordu. Bu sorunun cevabını en iyi, öğrenci başvurusu fazla olduğu için teamüllerin aksine yerinde mülakatlar yapması için İstanbul’a gönderilen bir Macar üniversitesinin öğretim görevlisi özetliyor: “Biz dış görünüşe bakmayız. Bizim için önemli olan sizin bilgi düzeyinizdir. Ayrıca çok farklı dinlerden ve bir çok ülkeden öğrencilerimiz var…” Bu mülakata katılan, daha sonra yurtdışına gitmek için gerekli parasal desteği bulamadığından vazgeçen Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencisi Zehra Bilgin, bu insancıl bakış açısı karşısında mutlu olduklarını belirtiyor. Gerçekten de Macar akademisyenin İstanbul’daki mülakatta problem yaptığı konu öğrencilerin başörtüleri değil bilgi düzeyi olmuş. Çünkü yapılan testlerde ülkemizdeki üniversitelerde başarı göstermiş öğrenciler başarısız bulunmuş. Kabul edilen onlarca öğrenci içinden de sadece –okulun haricinde özel gayretleriyle kendisini yetiştirmiş– bir öğrencinin asıl sınıfı olan 6’dan başlaması uygun görülmüş. Çapa Tıp Fakültesi’nde okuyan Feyza Açıkuzunoğlu adındaki bu öğrenciye asistanlık da teklif edilmiş ayrıca.

Macar akademisyenlerin bu manidar sözleri sadece onlara has bir duygunun ifadesi değil. Türkiye dışındaki Avrupa’dan Asya’ya, hatta Uzakdoğu’ya kadar geniş bir alanda akedemik dünyanın görüşünün yansıması. İngiltere’deki Oxford, Cambridge ve Kent, İsrail’deki Hebrew, Almanya’daki Schiller, ABD’deki sayısız üniversite başörtülü öğrenci kabul edip, onlara hiçbir inanç baskısı uygulamadıklarını beyan ediyorlar. Hatta üniversite yetkilileri üniversitelerinde ulusları ve kültürleri farklı öğrencilere evsahipliği yapmaktan onur duyacaklarını ısrarla ifade ediyorlar.

Avustralya ise kendisine Türkiye’den yapılan başvuruları kabul etmekle kalmıyor, öğrencilere ücretsiz bir eğitim imkanı sunuyor. Ancak, Üçüncü Dünya ülkeleri için açılmış böyle bir kontenjanı bir çok Türk öğrenci, Türkiye’ye ‘Üçüncü Dünya ülkesi’ sıfatı verildiği gerekçesiyle reddediyor.

Gerçi başörtülü öğrencilerin sorunları sadece yurtdışına çıkmaları ile çözülmüş olmuyor. Yıllarını verip kazandıkları üniversitede eğitim hakları ellerinden alınmıyor ama, sayısız yeni problemle boğuşmak zorunda kalıyorlar. Adaptasyon problemlerini saymazsak aşılması gereken sorunlardan birincisi, maddi güçlükler. Okul harcının en az olduğu ülke Almanya. Ancak kaçıncı sınıfta olursa olsun başvuranları 1. sınıftan başlattığı için, çok fazla tercih edilmemiş şu ana kadar. 40’a yakın öğrencinin tercih ettiği Macaristan’ın ise bir yıllık okul harcı yaklaşık bin dolar. İngiltere ve Amerika’da bu rakam 25 bin dolara kadar çıkıyor. Hatta Kuzey İrlanda’yı okul harçlarından dolayı tercih etmek isteyen bir öğrenciden 5 yılın masraflarını garantilemesi istenmiş. Bu da yaklaşık 40 milyara tekabül ediyor. Fiyatlar bu kadar fahiş olunca, talep olsa bile finansman bulunamadığı için gidemiyor birçok öğrenci.

Başörtülü öğrencilerin karşılaştığı ikinci önemli problem ise, Türkiye’de okudukları yılların bir çok üniversite tarafından kabul edilmemesi. Bırakın en gelişmiş ülkeyi sıradan bir ülke dahi bizim üniversitelerimizdeki eğitimi kaale almıyor. Çok fazla göz önünde olmayan bir ülke durumundaki Macaristan dahi burada Tıp Fakültesi son sınıfa gelmiş bir öğrenciyi kendi ülkesinde en fazla 4. sınıftan başlatabiliyor. İngilizce hazırlık sınıfından da 1 yıl daha eklendiğini düşünürsek burada 1999’un dönem sonunda doktor olacak bir kişi Macaristan’da en az 4 yıl sonra mezun olacak. Almanya ve İngiltere ise hangi şartlar altında ya da hangi sınıfta olursa olsun başvuran öğrencileri birinci sınıftan başlatıyor. Peki Almanya ve İngiltere 1. sınıfı reva görüyorsa bizim 6. sınıfa gelmiş doktor adaylarımıza acaba Amerika ne tür bir uygulamayı öngörüyor?… Amerika’nın bizim eğitim düzeyimize biçtiği değer keşke 1. sınıftan başlatsaydı dedirtecek türden. Bizdeki fakülteleri tümden tanımıyor Amerika. İsterse bitirmeye bir kaç ay kalmış olsun önce biyoloji gibi ön hazırlık olabilecek bazı bölümleri bitirmeleri isteniyor.

YÖK peşlerini bırakmıyor

Öğrencilerin yüzyüze geldiği bir başka problem de üniversiteler arasındaki denklik meselesi. Bunu YÖK’ün bir türlü peşlerini bırakmaması olarak da değerlendirmek mümkün. İlk olarak Mısır’daki El—Ezher Üniversitesi ile Orta Asya’daki üniversitelerin denkliğinin düşürülmesinin ardından, bugün Macaristan ’daki üniversitelerin de denkliğinin düşürülmesi durumu yaşanıyor. Üstelik Macar üniversitelerinin denkliği, başörtülü öğrencilerin İstanbul’da mülakata alındıkları gün düşürülüyor. Bosna’daki üniversitelerin de aynı durumu yaşaması sözkonusu olabilir. Bunu bilen öğrenciler de maddi külfeti diğerlerinden kat kat fazla olsa da mümkün oldukça denkliği düşürülemeyecek olan ABD, İngiltere, Almanya gibi ülkeleri tercih ediyorlar. Ancak öğrencilerden hep bir adım önde giden YÖK denklik düşürme işiyle bir sonuç alamayacağını görünce, çareyi konuyla ilgili yeni bir düzenleme getirme şeklinde çözmüş. Alınan son karara göre öğrenci Harward mezunu bile olsa döndüğünde, ‘birebir denklik’ diye bir engel bekliyor kendisini. Yani YÖK tarafından tabi tutulacağı denklik sınavına yine başörtülü öğrenciler giremeyecek, dolayısıyla denk bulunmayan diploma Harward’dan bile gelmiş olsa Türkiye’de hiç bir kurumda kabul görmeyecek.

Bunca maddi zorluk ve kayıp yılların ardından ülkeye geri dönüp, iş alanında yeniden başörtüsü yasağıyla boğuşmaktansa uygun ülkelerde kalmayı ve o ülkede hizmet etmeyi düşünmeye başlamış birçok başörtülü kız öğrenci. Bu ise Türkiye için önemli bir problemi, beyin göçü problemini gündeme getiriyor. Köprüleri yakarak eğitim özgürlüğü vadeden bir ülkede öğrenim görmeye hazırlanan öğrenciler, zor da olsa bu gidişin ciddiyetini göğüslemiş bulunuyorlar. Peki biz bunu göze alabilir miyiz? Yıllardır yabancı ülkelerde eğitim aldıktan sonra Türkiye’de birikimlerini kullanacak ortam bulamadığı için ülkesine dönmeyen öğrencilerden sonra, şimdi de başörtüsü mağduru olan zeki öğrencilerimizi yabancı ülkelere kaptırmaya hazır mıyız? Ya da buna değer mi? Sahip olduğumuz bu beyin gücünü değerlendirmek yerine, onlara ülkeyi dar ederek kaçmasına sebep olmak kimin işine gelir? Bu hem onlara hem Türk insanına reva mı? Kaldı ki bu genç beyinler, Türkiye’nin iyi eğitim almış, bir üniversite kazanacak kadar zeki bir nevi seçkin sınıfını da teşkil ediyorlar.

Gidenler dönmez…

Hatice Keskin yurtdışında eğitim alma hakkını elde etmiş bir tıp öğrencisi. Okuldan atıldıktan sonra iki yıl kanuni yollarla okuluna geri dönme imkanını aramış. Ancak bundan sonuç alamayınca bir Avrupa ülkesinde okumak üzere Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış. O “Türkiye’de bizim için tüm yollar tıkandı” derken kısa vadede kendisiyle aynı durumda olan öğrenciler için çıkar yol olmadığına inanıyor. Oysa mümkün olsa, mevcut görünümüyle okuma hakkı tanınsa Türkiye’ye hemen dönmek istiyor. Çünkü o hem Allah’a hem de halkına karşı duyduğu sorumlulukla hizmet etmek istiyor. Aslında bulunduğu yerde mutlu. Kimsenin kıyafetiyle meşgul olmadığı bir ortamda eğitim almak ona keyif veriyor. Aynı okulda başka ülkelerden öğrencilerin de var olduğunu ve onların da kendi inanç ve gelenekleri doğrultusunda özgürce giyinebildiklerini söyleyen Hatice, o öğrencilerin Türkiye’den gidenlerin gidiş sebebini öğrenince bunu bir türlü anlayamadıklarını ifade ediyor. Hatice Türkiye’deki okulundan transkript alırken okul yönetiminin bunu bir beyin göçü olarak değerlendirip “Biz aslında sizin gibi zeki öğrencileri kaybetmek istemiyoruz…” dediklerini ifade ederken, YÖK’ün düşmanca tavrına yine YÖK’e ait bir ifadeyle dikkat çekiyor: “Onlar dünyanın neresinde okurlarsa okusunlar döndüklerinde onlara doktorluk yaptırmayacağız”… Bir devlet okulu olduğu halde yabancı uyruklu öğrencilerden para alınan bu okulun yıllık harç miktarı beş bin dolar. Hatice ve diğer arkadaşları durumlarının Türkiye’de öğrenilmesinin tehlikeli olabileceği tedirginliğini yaşarken kendileri adına değil yurtdışına gitmek isteyen başka öğrenciler adına kaygılanıyorlar. Gerekçe olarak ise YÖK’ün konsolosluklara gönderdiği uyarıyı gösteriyorlar. YÖK’ün konsolosluklara yaptığı uyarıda, “Yurtdışına giderek eğitim almaya çalışan bu öğrenciler irticacıdır. Ülkenize girmelerine izin vermeyin” şeklinde bir ifade yer aldığını iddia ediyorlar.

Nurcan Sümer de yurtdışına tıp eğitimi almak üzere giden öğrencilerden biri. Eğitim fuarlarını gezerek kendisini kabul edecek; makul şartlarda okumasına elverecek ülke aramış durmuş. Bazı ülkeler kabul ettiği halde istediği ücretler yüksek gelmiş, bazı ülkelerse Türkiye’den yapılan başvuruları istisnasız reddediyormuş. Sonunda gidebileceği bir ülke bulmuş ve gitmiş ama yaşadığı durum onu üzüyor. Nurcan üzüntüsünün sebebini şöyle açıklıyor: “Bu devlet ve millet bize yıllarca emek verdi, para harcadı. Ailelerimiz görülmemiş fedakarlıklara katlandı. Tam okul bitiyor, artık yük olmaktan kurtulup memleketimize hizmet edeceğiz derken hem okuma, hem de çalışma imkanlarımız elimizden alındı. Bunu hazmedemiyorum. Bu kadar emek verdikten sonra bizi neden bir başka ülkede hizmet etme zorunda bırakıyorlar?”

Burada 5. sınıfta olması gerekirken yurtdışında 3. sınıftan başlayan Aylin Aksu ise, yeni okulunda kendilerine gösterilen hassasiyetten oldukça memnun. Bir asistanı neden örtündüğünü sormuş. Aylin’in bunu tepki olarak algıladığını fark edince, hemen soruş gayesinin tahkir veya küçümseme amacıyla olmadığını, gerçekten merak ettiği için sorduğunu ifade etmiş. Uygulamalı derslerde özel olarak bayan öğretmenler verildiğini söyleyen Aylin, kaybolan yılları için “Ne yapalım kısmet” diyor. Geriye dönüş ümidiyle gitmiş Aylin, ancak gelecek onun için de oldukça belirsiz.

Geçtiğimiz yıl başörtüsü problemi yaşayan İTÜ’lü Rümeysa Ünal da yurtdışına gitme girişiminde bulunmuş öğrencilerden biri. Bu yıl dördüncü sınıfa gidecek olan Rümeysa, geçen yıl okuldan uzaklaştırmaya kadar varan cezalar almış. Başka bir deyişle YÖK kararları ile sırf inançları yüzünden okuldan uzaklaştırılan, binlerce genç kızdan birisi olmuş. Ağustos ayında ABD’de eğitim almak için uğraşan Rümeysa’nın önündeki en önemli engel, yabancı ülkelerdeki eğitim sisteminin farklı oluşu ve yaşayacağı sene kaybı. Ancak başını açarak okumaktansa sene kaybını göze alan Rümeysa, bu seneki eğitim dönemi başladığı için bahar dönemini bekleyecek.

Devlet kendi ile çelişiyor

Süheyla Yatkın da başörtüsü problemi yaşayan öğrencilerden biri. Tıp fakültesi 3. sınıf okuyacaktı bu yıl. Geçen yıl yaşadığı problemlerin bu yıl da devam etmesi eğitimini aksatacağı endişesiyle yurtdışına gitmek istiyor. Ancak yabancı ülkelerin çoğunda eğitim sisteminin bizimkinden farklı olması sebebiyle bu okulları eleyen Süheyla Yatkın, İngiltere’deki sistemi yakın bulmuş ve başvurmuş. Kabulünü bekleyen bu başarılı tıp öğrencisi ailesinin kendisini dışarda okutma gücüne sahip olmadığını belirtirken burs bulma arayışında olduğunu söylüyor ve hayırseverlerin yardımını bekliyor.

Muzaffer Çoğan kızı yurtdışında gitmek zorunda kalmış bir veli. Başörtülü öğrencilere yapılan haksızlığa tahammül edemiyor. Duygularını şöyle ifade ediyor: “Ben kızımı okusun memleketine hizmet etsin diye yetiştirdim. Kızım doktor olacak. Bizim zamanımızda kızlar okutulmaz, cahil bırakılırdı. Devlet kızların okutulmasını yıllarca teşvik etti. Biz de imkanlarımızı zorlayarak onu yaşadığımız şehrin dışında okuttuk. Şimdi yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Orda okutmaya gücümüz yetmez. Çocuk burs bulmak için çalmadık kapı bırakmadı. Hadi bu sene halletti seneye ne olacağı belli değil. Okul bitince de geri dönemeyecek. Bizi evlatlarımızdan ayırmaya kimin hakkı var?”

Türkiye’de üniversitelere kız öğrencilerin yoğun olarak girişi cumhuriyet tarihimizin son yirmi yılına rastlar. Kız öğrencilerin okuması taraftarı olmayan bir çok aile, başörtüsünün problem edilmediği yıllarda kızlarının üniversitede okumasına devletin teşvikiyle karşı çıkmadı. Oysa bugün bu aileler çocuklarına ait olan bu özgürlüğün ellerinden alınmasını ve onların tekrar evlerine kapatılmasını öngören devleti anlamakta güçlük çekiyor. ‘Eskiden kızlarımız okusun diye uğraştıklarından daha fazla bugün onları evlerine kapatmak için çabalıyorlar’ diyen birçok veli, durumdan rahatsız. Üstelik Türkiye’de okumasına izin verilmeyen bu öğrencilerin yurtdışında okumalarına da engel olunmaya çalışılması hem öğrencileri hem velileri şaşkına çeviriyor. Tıpkı başörtüsü yasağında olduğu gibi anlamsız bulunuyor. Ama ne çare…

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=15273

————————————————

Başörtüsünün Psikolojik Boyutu

Nihat Kaya, Psikiyatr

Makalemizde aşağıdaki konulara değinerek, sıralanan sorulara cevaplar bulmaya çalışacağız. Bu yazının bütünü tamamen kendi gözlem ve düşüncelerimle ulaştığım tespitleri ifade etmektedir.

1. Neden bazı kadınlar örtünüyor?
2. Neden farklı örtünme şekilleri var?
3. Zorla ve kendi iradesiyle örtünen kadınlar nasıl bir psikolojiye sahipler?
4. Örtünmeyen kadınların örtüye farklı bakış ve tepkilerinin nedenleri nelerdir?
5. Örtüye verilen anlamlar ve örtünün bazı kadınlarda oluşturduğu psikolojik etkiler nelerdir?
6. Bazı olaylar/durumlar sonucu örtünenler ve bunun sonuçları nelerdir?
7. Başörtüsü yasağının bireylerde ve toplumsal yaşamda psikolojik ve sosyal yansımaları nasıldır?

1. Neden Bazı Kadınlar Örtünüyor?

Örtünme davranışı, daha çok Müslüman ülkelerdeki kadınlar arasında yaygındır. Örtünen bir kadına, “Niçin örtünüyorsun?” diye sorarsanız size, “inancımın gereği”, “geleneklerim gereği”, “ailemin isteği üzerine”, “kocamın/abimin zoruyla”, “ortamın gereği…” gibi cevaplardan birini verebilir. İster isteyerek, isterse baskıyla örtünsün ortaya bir davranış biçimi çıkmaktadır.

İnsanların davranışlarını neler belirler?

1. Genetik yapı,
2. Fiziki/coğrafi çevre ve şartlar,
3. Yaşadığı toplumun gelenek ve görenekleri,
4. İnançlar ve din anlayışları,
5. Günümüzde kitle iletişim araçları ve popüler kültür,
6. Aldığı aile-toplum-okul eğitimi ve öğretimi

Bir kadının kendi iradesi ya da başkasının zorlamasıyla örtünmesinin arkasında bir düşünce/inanç/gelenek/anlayış yatmaktadır.

Dini inanç gereği örtünen bir insanın kişiliği ağırlıklı olarak din eksenli oluşur. Dinin öğretileri yaşamında belirleyici temel unsurlardır. Dolayısıyla, “İnancım gereği örtünüyorum.” diyen bir insanın inancını sorgulayamazsınız. Çünkü, o inanç ve inancın pratik yaşama yansıyan davranışları, o insana bir kimlik/kişilik kazandırmıştır. Örtüsü sorgulanan, reddedilen bir kadın, kişiliğini koruma güdüsüyle hemen savunmaya ve kendisini korumaya çalışacaktır. Örtü, kişiliğin ayrılmaz parçasıdır. Örtüye de, kişiliğe de yapılan eleştiriler inancına yapılmış olarak algılanabilir.

Diğer yandan, özgür iradesiyle giyim tarzını belirleme hakkını kullanmak temel bir insanî haktır. Örtünen ya da örtünmeyen bir hanıma tercihi konusunda eleştiri yapmak, yadırgamak, baskı yapmak, dışlamak, tercihini değiştirmeye zorlamak insan hakları ihlalidir. O kişinin kişilik haklarına, psikolojisini bozmaya yönelik bir müdahaledir.

İnsanların iradeleriyle yaşam biçimlerini belirlemeleri doğal bir durumdur. Nitelikli, özgüvenli, girişimci, sorgulayıcı insanların çoğalması için özgürlükçü ortamlara ihtiyaç vardır.

Örtünen insana yapıldığı gibi, örtünmeyen insana da baskı yapılması antidemokratiktir; kişilik haklarına saldırıdır. Biliyoruz ki, özgür iradeyle ortaya çıkmayan bir ibadet/davranış biçimi muteber değildir. Böyle durumlarda zorlama/ikiyüzlülük sözkonusu olacağından bireylerde psikolojik tahribatlar yapar. Tercihlerinin hangi şekilde olacağına bireyler kendileri karar vermelidirler.

Başlangıçtaki “Neden bazı kadınlar örtünüyor?” sorumuza dönersek, amacı ne olursa olsun bu, onun tercihi veya davranışıdır. Kişi kendisini nerede konumlandırıyorsa oradadır. “Hayır yerin orası değil, bizim göstereceğimiz yerdir.” demek ilkel ve çağdışıdır.

Başkalarını örtünmeye zorlamamak şartıyla, nasıl örtünürse örtünsün bana ne, sana ne, ona ne, kime ne?

2. Neden Farklı Örtünme Şekilleri Var?

İnancın gereği olarak örtündüklerini söyleyen bayanların hepsi aynı tarzda örtünmüyorlar. Yöresel, coğrafi, hatta ülkelerarası farklılıklar dikkat çekiyor. Bunu nasıl izah edebiliriz? Şöyle ki;

a. Bireysel olarak, ana kaynakları, öğretileri yorumlamak ve kendisine uygun gelen biçimi oluşturmak.
b. Yaşadığı ortam ve kültürden etkilenmek.
c. Kendisine “dayatılan” formata bürünmek (İran, Taliban örneği).
d. Mensup olduğu dini cemaat veya tarikatin öngördüğü tarzı benimsemek.
e. Coğrafi-fiziki iklim durumlarına göre örtünmek.
f. Egemen kültürün etkisinde kalmak (buna popüler kültür de dahildir).

Farklı örtünme şekillerinin olması da çeşitlilik ve çoğulculuktur. Bu aynı zamanda “dini dogma”ların da değişik algılandığının bir göstergesidir. Diğer yandan örtünün şekli, o kişinin değer yargılarını, kişiliğini, sosyo-ekonomik-kültürel seviyesini de yansıtabilir. Örnekler:

a. Siyah çarşafa bürünmek:

Bilinçli bir tercih olabilir.
Ekonomik nedenlerle tercih edilmiş olabilir.
Kıskanç kocanın isteğiyle örtünmüş olabilir.
Çoğunlukla sosyo-ekonomik-kültürel seviyesi zayıf çevrelerde rağbet görmektedir.
Mensubu olduğu tarikat/cemaatin katı şekilci boyutunu yansıtır.

b. Renkli çarşafları tercih etmek ne anlama gelir?

“Ekonomik ve sosyal durumum iyi”
“Çok katı değilim”
“Çarşaf dışında da örtünme şekillerim olabilir”
“Çarşaflıyım, ama renkliyim.”
“Karafatma’ demesinler diye renkli çarşaf giyiyorum.”
“Tesettür anlayışım bu.”
“Öcü değilim, benimle iletişim kurabilirsiniz.”
“Zorla örtündüm, ama siyah çarşaf giymektense renkli olanını tercih ederim. Bu da benim bir kazanımım.”
“Dışım gibi içim de renklidir.”

c. Koyu renkli pardösü ve koyu renkli başörtüler tercih etmek ne anlamlara gelir?

“Tesettür anlayışım bu.”
“Dikkat çekmemeliyim, cazip olmamalıyım.”
“Tacizlerden bu şekilde sakınabilirim.”
“Kendimi böyle daha özgür hissediyorum.”
“Renk uyumundan ve estetik zevklerden bihaberim.”
“Kadınlığımı ve cinselliğimi baskılamalıyım.”
“Bana böyle yakıştığı için tercih ediyorum.”
“Depresifim, içim karanlık”

d. Farklı canlı renklerde eşarp ve pardösüler ne anlamlar içerir?

“Tesettür anlayışıma bu şekil uygundur.”
“Açık renklerle daha rahat ediyorum.”
“Örtünüyorum, ama renkleri ve desenleri uyduruyorum, estetik değer ve zevklerim var.”
“Canlı ve dışa dönüğüm.”
“Benden çekinmeyin benimle iletişim kurabilirsiniz.”

e. Başörtülü/türbanlı, fakat diğer giysilerini çoğunluğun giysilerinden tercih edenler. (Pantolon, üstü bluz, gömlek, kot)

“Sizlerden farkım sadece saçlarımın örtülü olmasıdır.”
“Bana göre baş örtüldükten sonra gerisi önemli değil.”
“Başım kapalı, ama her yerimi kapatmak istemiyorum, zorlanıyorum, daha hazır değilim.”
“Eşim, ailem vs… istedi diye örtünüyorum. Başörtüm dışındaki kıyafetim, zaten böyle olduğunu size söylüyor.”
“Bu şekilde sizlere daha yakınım, beni farklı görmeyin, dışlamayın, her ortamınızda bulunabilirim.”
“Hayatın içindeyim, dışa dönüğüm.”

f. Başörtülü/türbanlı diğer giysileri ne olursa olsun, fakat makyajlı süslü hanımlar:

“Örtülü de olsam kadınım, kendimi güzel görmek/göstermek istiyorum.”
“Örtülü olduktan sonra makyaj yapmanın bir mahzuru yoktur.”
“Örtülü hanımlar makyaj yapamaz diye bir kural tanımıyorum.”
“Makyaj yapma, süslü olma arzumu bastıramıyorum/istemiyorum.”
“Başörtülüyüm, ama süsü makyajı biliyorum.”
“Benden korkmayın sizlerden biriyim.”

3. Örtünen Kadınların Psikolojisi

a. İradesi dışında örtünen kadın psikolojisi:

Bir kadın istemediği halde, kararsız olduğu durumlarda da bazı nedenlerle örtünebilir.

Aile, eş baskısı ve zorlamasıyla,
Sevdiği evleneceği insan ya da ailesi onu örtülü görmek istiyor ve başka türlü kabul etmiyorsa.
Bulunduğu ortamda örtülüler çoğunlukta ve kendisine manevi baskı yapılıyor ya da kendisi kendini baskı altında hissediyorsa örtünebilir.
Herhangi bir çıkarı için de örtünenler olabilir.

İradesi dışında örtünen bayanların farklı tepkileri olabilir. İçinde örtünme arzusu olup da bunu evleneceği zamana veya başka bir döneme bırakanlar; “zaten örtünecektim.” deyip kabullenir ve içselleştirir. Fakat örtünmeye hazır olmayan bir bayanın psikolojisi bozulabilir.

Kendisini kişiliksiz aşağılanmış hissedebilir.
Özgüveni sarsılabilir.
İradesi ve karar verme süreçleri elinden alınmış insan halet-i ruhiyesini yaşayabilir.
Dışarı yaşamda sanki herkes kendisine bakıyormuş gibi “izlenme” psikolojisine kapılabilir.
Kendisine baskı yapanlardan uzaklaştığında örtüsünü çıkarabilir. Bir taraftan da çelişkili suçluluk duygusu yaşar. Depresyona girebilir.
Örtüsüyle bağdaşmayacak, “tesettür ruhuna” aykırı tarzda giyinme ve davranmaya başlayabilir. Lisan-ı haliyle “başımdaki örtüye bakmayın zorlamayla takıyorum, benim içim farklı…”

Bu beyanların bir kısmı daha da abartılı ve çelişkili davranışlarda bulunabilir. Bulunmaması gereken ortamlara girebilirler.

Modern kıyafetler, aksesuarlar, makyajlar; modern mekanlarda bulunmak, popüler kültür içinde olmak gibi davranışlar geliştirebilirler.

b. Özgür iradesiyle örtünen kadın psikolojisi ve davranışı:

Okuduğu kaynaklardan ve aldığı eğitimden; gördüğü telkinlerden, örnek aldığı modellerden etkilenerek bir insan örtünebilir. İnanarak, iman ederek tesettüre giren bayan, ne yaptığından emin ve özgüvenli olur.

Her türlü eleştiriye, baskıya rahatlıkla karşı koyabilir. Gerekiyorsa, tesettürü için fedakarlıkta bulunabilir.

Örtünme şeklinde “tesettürün ruhuna” uygun neyse onu kabul eder. Bunun estetik bir hale gelmesine de dikkat eder. Olumlu veya olumsuz bir aşırı dışavurumdan kaçınır.

Davranışlarında “tesettür” anlayışını göstermeye gayret eder. Bulunması gereken ortamlarda olur. Başka arayışlara girmez.

Tesettürün aynı zamanda bir ibadet olduğu inancıyla hareket eder.

4. Örtünmeyen bayanların örtünenlere farklı bakış ve davranışları

Örtünmeyen, ama ailesinde örtünen bayanların olması durumunda sıcak karşılama olabilir. Şayet kendisine örtünme konusunda baskı yapılmışsa, tepki duyup karşı durabilir. İçinde günün birinde örtünme meyli olanlar, genelde çok ılımlı ve sıcak yaklaşırlar. Örtünen bayanlarla aynı ortamda olan ve olumlu etkilenenler de pozitif düşünebilirler.

Örtünme olayına “kişisel”, “insani tercih”, “demokratik hak” olarak bakanların bir kısmı tesettüre karşıdır, fakat onun kullanılmasına karşı değillerdir. Yasaklamaya karşıdırlar. (Örn: Gülay Göktürk, Canan Barlas)

Tesettürü Arap giysisi ve çağdışı bulan bayanlar şiddetle karşıdırlar. Yasaklanmasını savunurlar.

Dini inancı olmayan ya da zayıf olan bayanların bir kısmı, tesettürün hatırlattığı dini mesajlardan rahatsız olurlar. “Gerçekten din varsa, bazı kurallar varsa”nın çelişkisiyle yüzleşmek rahatsız ettiği için tesettürle karşılaşmak istemezler.

Kendisini kadın hakları savunucusu olarak tanımlayan bayanların bir bölümü bunu demokratik, inanç eksenli bir hak olarak görür. Diğer bölümü ise, “çağdışı anlayışlarla” “baskı altında kalan, kuşatılan, beyni yıkanan, zorla örttürülen” bayanları “esaretten” kurtarmak için tesettüre karşıdırlar ve yasaklanmasından yanadırlar.

Siyah çarşafı, estetik olmayan bazı örtü biçimlerini sırf estetik açıdan hoş bulmadıkları için karşı olan bayanlar da vardır.

Örtünün bir “simge, sembol” ve yaşam biçimi, ideoloji dayattığına inanan bayanlar da şiddetle örtüye karşıdırlar.

Örtünün kadını geri plana attığına, baskıladığına, erkeğe “kul” yaptığına inanan bayanlar da şiddetle örtüye karşıdırlar.

“Beni zorlamadıkça, karışmadıkça nasıl giyinirlerse giyinsinler” diyenler de vardır.

5. Örtüye/Örtünmeye Verilen Değişik Anlamlar ve Psikolojiler

Ailesinde dini yoğunluk yaşayan ve doğal sonuç olarak örtünen bayan, geleneksel yapının davranışını sürdürür; “anormal durum yoktur.”

Araştırarak, içselleştirerek örtünen bayan sonucu “olması gereken” sıradan bir olay olarak görür.

Bazı bayanlar örtünerek Allah’a daha çok yaklaştıklarını düşünürler, manevi bir iklim yaşarlar. Bir kısmı, örtünmenin bir “ayrıcalık”, “nitelik” olduğuna inanır. Örtünmeyen bayanlara acıyarak bakanlar olduğu gibi, onlar için dua edenler de olur.

Kendi yaşadıklarını, elde ettiklerini hemcinsleri de yaşasın diye onlara telkinde bulunan, “tebliğ” yapanlar da vardır.

Örtünün kesin bir “farz/emir” olduğunu kabul eden bayanların bir bölümü, hemcinslerine baskı yaparlar, Cehennemle tehdit ederler. Örtünmeye zorlarlar. Böylesi bir devirde örtünerek “büyük bir görev” yaptığına inanan kadın kendisini büyük mükâfatların beklediğine inanır. Allah’ın kendisini Cennete göndereceğini düşünür.

İdeolojik “siyasal bakışlı” bayanların bir kısmı örtüyü aynı zamanda bir sembol, “irşad” ve “tebliğ” aracı olarak görebilir.

6. Bazı Olgular/Durumlar/Ani Gelişmeler Sonucu Örtünen Kadınlar ve Davranışları

İnsan hayatında ani kayıplar, kazalar, hastalıklar, aşklar, ihanetler, terk edilmeler gibi beklenmedik olaylar meydana gelebilir. Bunlar gibi zayıf, aciz, çaresiz duygulanım içerisindeki bir çok insan “dine yönelir.” Kadınların bazıları bu durumda örtünmeye ve dini vecibelerini yerine getirmeye başlarlar.

Örneğin, ebeveynlerinden birini kaybeden bir bayan, onların hayattayken örtünme yönündeki telkinlerine uyarak, onları “mutlu” etmek için örtünebilir. Veya ölüm gerçeğiyle yüzleşen bir insan aniden örtünebilir.

Ayrıca, eşiyle ciddi problemleri olan bazı hanımlar, çaresizlik ve mutsuzluklarını, dine yönelip örtünerek gidermeye çalışırlar. Bu gelişme karşısında eşler ya daha da şiddetli geçimsizlik içine girer, ya da herkes kendi dünyasını kurup birbirine bulaşmadan yaşayıp giderler.

Ciddi kişilik bozukluğu olan (antisosyal-borderlayan-histrionik) bazı kadınlar; aniden örtünebilir, aniden açılabilirler. Birçok insan buna bir anlam veremez.

Manik-depresif (iki uçlu mizaç bozukluğu) denen rahatsızlığı olan bazı bayanlar, hastalığın etkisiyle aniden tesettürden çıkabilir, açılıp saçılabilir ya da birden dine yönelip örtünebilir. Bir süre sonra hastalık geçince tekrar eski haline döner.

Kadınlar arasında daha çok görünen “panik-atak” durumunda da ciddi ölüm korkuları yaşandığı için, kişiler örtünebiliyor ve dine yönelebiliyorlar. Bu bayanların bir kısmı panik atakları düzelince örtülerini çıkarıp eski yaşamlarına dönerler, bir bölümü de örtüsüyle yaşamaya devam ederler.

Başörtülü insanlara, özellikle öğrencilere getirilen yasaklar ve baskılara tepki olarak örtünen birçok bayan da vardır.

Ailesiyle ciddi çatışmaları olan bazı genç kızlar; aileye olan tepkilerini göstermek ve kendilerini kanıtlamak, ayrı kişilik olduklarını göstermek için örtünebilirler. Bu kızları aileleri psikiyatrlara getirmeye çalışırlar.

7. Başörtüsü Yasağının Bireylerde, Toplumsal Yaşamda, Psiko-sosyal Yansımaları

Özellikle, 28 Şubat 1997’den sonra; ciddi ve kararlı bir şekilde başörtüsü birçok alanda yasaklandı. En büyük yasaklama üniversite öğrencisi kızlara uygulandı. Kamuda ve özel sektörün birçok kolunda bu yasaklama uygulamaları tatbik edildi. Öğrencilerin büyük çoğunluğu okullarını bırakmak zorunda kalırken, bir kısmı başını açarak ya da peruk takarak okuluna devam etmeyi tercih etti.

Maddi durumu iyi olan bazı kızlar da yurtdışında başörtüleriyle eğitim görebilecekleri ülkelere gittiler.

Diğer yandan toplumda daha önce olmadığı kadar kutuplaşmalar/ayrışmalar başgösterdi. Toplum, başörtüsü/türban takanlar ve takmayanlar, türbandan yana olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye bölündü.

28 Şubat’ın gerek teorisyenleri, gerekse uygulayıcıları “toplumsal mühendislik” yöntemleriyle çalıştılar. Medyanın büyük çoğunluğu sivil toplum kuruluşlarının ekseriyeti, üniversite öğretim görevlilerinin çoğunluğu bu projede yer aldı. 28 Şubat öncesi iktidarda olanların da, gerek bazı özellikleriyle gerekse davranışlarıyla bu sürece zemin hazırladığı dikkat çekti.

Bütün propaganda araçları aynı anda devreye sokularak “türbanın laikliğe aykırı olduğu” tezi işlendi. Sosyo-ekonomik-kültürel seviyesi yüksek kesimlerde bu tez büyük ölçüde makes buldu. Gerçi, yapılan bütün kamuoyu yoklamalarında toplumun % 70-75’lik ekseriyeti yasağa karşı olduklarını hep beyan etmişlerdi. Lakin, sivil-askeri bürokrasi kararını “yetkilerine” dayanarak vermişlerdi ve anketleri dikkate alacak durumda değildi.

Bu sürecin başörtülü kızlarda, onların ailelerinde ve toplumsal hayatta önemli etkileri olduğu görüldü.

Kutubun diğer yanında olanlarda, başörtülüleri rejim için tehlikeli “mahluklar” olarak görmeye başladılar. Yolda, değişik mekânlarda tesettürlü/türbanlı bayanlar yer yer aşağılanır oldu. Lüks araba kullanan tesettürlü hanımların arabaları tekmelendi, laflar atıldı. Kaliteli mekânlarda görülmeleri yadırgandı. Bazı askeri mekanların önünde diğer sivil halkla beraber balık tutmalarına müsaade edilmeyen durumlar yaşandı.

Kendilerine ait özel plajların muhafaza perdeleri, ayıraçları kaldırıldı.

Neticede, başörtülülerin yaşamı, geleneksel “ataerkil” anlayış çemberine sokulmaya çalışıldı.

Bazı başörtülü kızların aileleriyle ciddi çatışmaları/sorunları oldu. Maddi, manevi büyük emek vererek okuttukları kız evlatlarının eğitimlerini yarım bırakmamalarını istediler.

Kimi aile, “başını aç”, “şeriatın kestiği parmak acımaz”, “günahı onların boynuna” anlayışıyla hareket etti. Bazı kızlar ya başını açtı, ya da perukla okula devam etti. Bir kısmı da ailesine direndi. Önemli çatışmalar/gerilimler yaşandı. Kimisi evi terk etti. Kimisi ciddi depresyonlar yaşadı, intihara kalkıştı. Bazı aileler ise kızlarının kararının yanında yer aldı.

Başını açarak ya da perukla okula giden kızlar da rahat olamadılar. Yeni durumlarından dolayı, herkesin dikkati onların üzerinde oldu. Bazen hiç kimselere görünmeden sessiz sedasız okullarına gidip en arka sıralarda ders dinlemeye çalıştılar.

Başörtüleri çıkmış olsa da “kafa yapıları” aynı olduğu düşüncesiyle bazen dışlananlar, izole edilenler de oldu.

Bazı kızlar “onlardan” olduklarını göstermek ve kendilerini “onlara” sevdirmek için “onlar” gibi makyaj yapmaya, süslenmeye başladılar. Bir süre sonra bu yeni yaşam daha cazip geldi ve artık böyle “mutluydular”.

Başörtüsünü çıkarmadığı için okulundan ve işinden olanlar büyük bir boşluk yaşadılar. Güven duygusunu kaybedenler oldu. Devletine, milletine olan güven ve bağlılıkları ciddi yara aldı. Bir kısmı kızgınlık, öfke, agresif duygular beslemeye başladı. Vatanlarında çaresiz, kimsesiz, güvensiz, yalnızlık çeken insanlar oldular. Dışlanmışlık, değersizlik duygusu bir çoğunda depresyonlar, panik-ataklar ve diğer psikolojik sorunlar ortaya çıkardı.

Başörtülerini çıkarmadıkları için okulundan, işinden olan kızlar muhafazakar kesimden bekledikleri ilgi ve desteği yeterince göremediler. Bu durum onlarda ikinci bir şoka neden oldu. Yıllarca kullanıldıklarını düşünenler oldu.

Bazı işverenlerin kendilerine, “ikinci hanımlık” teklifi dünyalarını daha da altüst etti. Erkeklere olan güvenleri sarsıldı. Bir kısmı çaresizlikten; isteyerek ya da istemeyerek, ikinci, üçüncü hanımlık pozisyonuna düştü. Zamanla isyan eden, intihara kalkışanlar, ciddi psikolojik bunalımlar yaşayanlar oldu.

“Erkek milletinin dinlisi de dinsizi de aynı” yargısı oluşmaya başladı. Evliliği kafasından silip atanlar, korkanlar oldu.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=568

—————————————————–

Başörtüsü Savunmasının Yöntemi ve Haklılık Delilleri

Doç. Dr. Nuri Çakır

Başörtüsü, çok eski tartışmalara konu olmakla birlikte, son yirmi yılda üzerinde en çok konuşulan konulardan birisidir. Bu kadar yoğun tartışmalara konu olduğu için başörtüsünü birçok açıdan inceleyen çalışmalar yayınlanmıştır. Ancak, hâlâ tartışılmaya devam edilmektedir. Bütün bunlara rağmen, toplumsal bir konsensüse ulaşabilmek için hâlâ seviyeli tartışmalara ihtiyaç vardır.

Başörtüsünü gündelik hayatlarının bir parçası olarak gören insanlar, karşılaştıkları sıkıntılar üzerine, tabii olarak kendilerini savunma ihtiyacı hissetmektedirler. İşte, bu noktada bazı problemler yaşanmaktadır. Çünkü, bazen insanlar kendilerini savunurken, yanlış yöntemler kullanabilmektedirler. Bu durumlar sıkıntıların devam etmesine neden olmaktadır.

İşte, bu makalede, insanların yaşama biçimlerini savunurken düştükleri bazı hatalara dikkat çekilecektir. Bu durum yeni yöntem önerilerini de beraberinde getirecektir. Bütün bunların yanında bu çalışma, otoriter eğilimlerle insanın en tabii hakkı olan kıyafet özgürlüğüne yasak getirmenin ne kadar tutarsız bir davranış olduğunu da ortaya koymaktadır.1

A. Başörtüsü Namus İlişkisi

Başörtüsü takmanın, “namus” kavramıyla doğrudan bir ilişkisi vardır. Yani edep, haya, doğruluk ve güvenilirlik gibi faziletlerin sonucu olan ve yüksek değer taşıyan hasletler ve ahlaki ölçülerle ilgilidir. Bu durum, başörtüsü kullananlar için, çoğu kez unutulmaktadır. Üstelik, bu unutmada sadece devletin değil, kamuoyunun da katkısı vardır.2 Şöyle ki, başörtüsü namus ilişkisini gündeme getiren bir kişi, “başı örtülü olanlar namuslu da başı açık olanlar namussuz mu!” gibi bir bakış açısına sahip olabilmektedir. Aslında, bu bakış açısı tutarlı değildir. Çünkü, herkes için farklı da olsa, kıyafete ilişkin bir namus ölçüsü mutlaka vardır. Kimisi için saçının görünmesi, kimisi için omzunun görünmesi namusuna zarar verir iken, bir başkası için de sadece avret yerinin görünmesi namus anlayışına aykırı olabilir. Ama her halde, kıyafetin/örtünmenin namus ile ilgisi gözardı edilemez.3

Bütün bunlardan dolayı, başörtüsü sadece temel hak ve hürriyetler açısından değil, aynı zamanda namusun korunması için de savunulması gerekmektedir.

B. Otoriter Devlete Karşı Hürriyet Mücadelesi

Başörtüsüne karşı çıkanların önemli bir kısmı, başörtüsünün siyasal simge olarak kullanıldığını savunmaktadır. Peki böyle bir yaklaşım çok mu yanlıştır? Bu tutumu sorgulamak amacıyla bir an için bu iddianın doğru olduğunu varsayalım ve anlamaya çalışalım.

“Başörtüsü takanların çoğu, bunu belli bir siyasi görüşü ve bu görüştekilerin partisine desteği ifade etmek üzere takıyorlar. Sokakta dilediklerini yapsınlar, ama kamusal alanda siyaset yapmak olmaz, bu nedenle memura da öğrenciye de başörtüsü yasaklanmalıdır.”4

Başörtüsü takanlar bir partiye oy verdikleri için başörtülü değillerdir. Aksine başörtülüler, son on beş yıl içinde başörtüsü hürriyetini getireceği ümidiyle birçok partiye oy vermişlerdir. Başörtüsü yasağının kalkmasını önemli gören dindarların oy verdikleri partilerin kendilerine göre ortak özelliği, bu yasağın, devlet tarafından “muhafazakâr millete” dayatılan bir yasak olduğu ve milletin de iktidara gelerek bu yasağı kaldıracağı ümididir.

Dindarlar ve başörtüsü yasağının kalkmasını isteyenler farklı partilere de oy verseler, aslında bunların ortak özelliği devletin başörtüsüne karşı takındığı tavrı değiştirebilme çabasıdır. Bundan dolayı başörtüsüne hürriyet isteyenler, başka savunma sebeplerinden önce, bu temel sebebi açıkça nazara almalıdırlar. Diğer ifadeyle başörtüsü, bir taraftan, din ve vicdan hürriyetinin sonucu olarak, diğer taraftan da devletin resmi ideolojisine karşı durma hakkının bir gereği olarak savunulmalıdır.

Aslında, demokratik devletlerde devletin resmi ideolojisi olmaz, devrimle bir hayat biçimi de dayatılmaz. Bundan dolayı, resmi ideolojiden farklı görüşlere sahip olan insanların sindirilmeye çalışılması, demokrasinin en genel tanımlarına göre yanlış ve çağdışıdır.

Burada bireysel hürriyetlerle başörtüsünü savunmak ile “devlet otoritesinin dayattığı dünya görüşüne muhalefet edebilme hakkı” açısından başörtüsünü savunmak arasındaki farka dikkat çekmek istiyoruz.

Din ve vicdan hürriyeti bireysel hürriyetlerdendir. Gelişmiş ülkelerde dahi, kamu düzeninin ve din seçme hürriyetinin korunabilmesi için, başkalarına dinî telkin yapma hakkının sınırlandırılması yoluna gidilmiştir.5 Oysa, devlet otoritesinin dayattığı dünya görüşüne muhalefet edebilme hakkı, demokrasinin ta kendisidir ve insan haklarının başlangıcıdır. Demokratik devletin “ideolojik devlet” olamayacağı prensibi nedeniyle, ideoloji dayatmaya başlayan her devlete karşı hak aramak ve bu anlamda siyasal hürriyet istemek, din hürriyetinden daha geniş bir hak ve hürriyettir.

O halde, başörtüsünün “karşı-ideolojik bir tavrı” yansıttığı kabul edildiği takdirde; bu tavır, din hürriyetine dayalı tavırlara nazaran daha kesin ve daha korunmaya layıktır. Zira, ikincisi birincisinin sonucudur. Muhalefet hakkı olmayan bir ülkede din hürriyetinden bahsedilemez. Diğer ifadeyle, başörtüsünün otoriter devlet tarafından baskı nedeniyle bilinçli olarak siyasallaştırılmış olması, otoriter devletin savunduğunun aksine, başörtüsünün savunulmasını zorlaştırmamakta, aksine daha kolaylaştırmaktadır.

Bu durumda akla şu soru gelebilir: Otoriter devlete muhalefet etme hakkının, “kamusal alana” yönelik bir sınırı olmayacak mıdır? Okulda ya da devlet dairesinde bu hakkı savunmaya kalkmak, okula ya da devlet kurumlarına siyaset sokmak anlamına gelmez mi?

Elbette hayır. Başörtüsünün memurlar ve öğrenciler için serbest olması, ideolojik ayrımcılık değil, aksine, devrimlerle başlatılmış çağdaş-çağdışı ayrımın sona erdirilmesidir. Yanlışlık nerede ve kimin üzerinde yapılıyorsa, doğrusu da önce orada uygulanmalıdır.

C. Başörtüsü ve “Mini Etek” Hürriyeti

Başörtüsü müdafaası sırasında sık duyulan savunma mekanizmalarından birisi de, “Devlet mini etek giyene karışmadığı gibi, başörtüsü takana da karışmasın.” cümlesidir. Bu cümle mini etek giyen bir bayan tarafından söylendiğinde, “benim dilediğim kıyafeti seçme hakkım varsa sizin de bu hakkınız olmalı” anlamına gelen, anlaşılabilir bir cümledir. Ve başörtülülere, muhtemelen insan hakları namına verilmiş bir destektir.6

Buna karşılık, salt bir hürriyet talebi gibi görülmesine rağmen, dindarlar tarafından söylendiğinde, başka bir anlama gelmektedir. Gerçekten dindarlar için, mini etek günahkarca ve ahlâken zayıflık ölçüsü olan bir kıyafeti temsil eder. Çünkü, dinen yasaklanmıştır. Savunma için, mini etek-başörtüsü karşılaştırması yapan bir dindar, aslında zihnindeki bu kayıt nedeniyle şunu söylemek istemektedir: “Devlet ahlâksızlık yapana karışmadığı gibi, dinî inancının gereğini yerine getirmeye çalışana da karışmasın.” Böyle bir karşılaştırma doğru değildir. Karşılaştırmada mini etek yerine başka bir kıyafet konulmuş olsaydı, daha sağlıklı bir karşılaştırma olurdu. Mesela, “isteyen sarı kazak giyebiliyorsa, başörtüsü de takabilmelidir” ya da “devlet toka takana karışmadığı gibi başörtüsü takana da karışmasın” denilseydi yanlış olmazdı. Çünkü, dinî kıyafetle ahlaka aykırı kıyafeti mukayese etmek çelişkili ve yanlış bir savunma yöntemidir.

Zira, başörtüsü “takma davranışının” ahlâki standartlarla hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen ve sadece kültür ve din hürriyeti ile ilgilidir. Devlet açısından da olsa olsa devrimlerle ve laiklik ilkesiyle ilişkilendirilebilir. Oysa, mini etekle/açık-saçık kıyafetle sokağa çıkmanın din hürriyeti ile ilgisi yoktur; insanlar benimsedikleri herhangi bir inancın gereği olarak mini etek giymemektedirler. Bilakis, bu davranış, devletin korumaya çalıştığı kamu düzenini ihlal eder. Bu nedenledir ki, “alenen hayasızca hareket” her ülkede ve ülkemizde suçtur.

O halde, mini etek adı altında ahlâka aykırı kıyafete hürriyetle, başörtüsü hürriyetini karşılaştırmak ve birbirine eş görmek, başörtüsünü savunmayı daha da zorlaştırmakta ve bu yoldaki hak aramalarını yanlış yöne sevketmektedir.

Mecelle’nin, “Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır” kuralı, burada uygulanmalıdır. Kötülüğü önlemek de iyiliği sağlamak da önemlidir, şayet bir öncelik gerekiyorsa, kötülüğü önlemek önce gelmelidir. Oysa, başörtüsü-mini etek kıyaslamasıyla bu kural çiğnenmektedir. Halbuki, dindarlar yukarıdaki savunma biçimiyle, kötülüğü/ahlâksızlığı önlemeyi geriye bırakıp, hatta görmezden gelip, iyiliği/din hürriyetini ön plana almaya yönelmektedirler. Kanaatimizce böyle bir öncelik zorunlu değildir. İnsanlar bir yandan ahlâksızlığı önlemek için çalışmalı, diğer yandan da devletin her türlü hürriyeti ve başörtüsü hürriyetini kabul etmesini istemelidir. Ahlâksızlık hürriyet değil, suçtur; suç işleme hürriyeti şeklinde bir hürriyet ise hiç bir zaman olmamıştır.

Kıyafet tercihleri arasında mukayese yapılacaksa cümle şu şekilde olmalıdır: “Devlet başını açana karışmadığı gibi, başını örtene de karışmamalıdır.”

D. Diğer hususlar

Başörtüsü savunması sırasında yapılan, ama zaten basında çok işlendiği için burada ayrıntılarına girmeye gerek duymadığımız diğer bazı yanlışlıklarla ilgili değerlendirmelerimiz ise şunlardır:

1. Başı örten örtünün adı, rengi, boyu önemli değildir. Önemli olan örtünmenin ruhudur. Yani kişinin emrolunduğu gibi örtünebilmesidir. Zira, başörtüsü hürriyetine karşı olanlar için, başörtüsünün her türlüsü “çağdışı”dır.

2. Başörtüsünü yasaklayan bir kanunun olup olmadığı da nihai planda önemsizdir. Zira, herhangi bir biçimde, başörtme hakkını sınırlandıran bir kanun çıkarılmış olsa dahi, bu yasağın meşruiyeti sonucunu doğurmaz. Aksine, mücadelenin biraz daha şiddetleneceği anlamına gelir.

Bununla birlikte bu bilgi, otoriter devletin bu amaçla bir kanun dahi çıkaramamış olduğunu göstermek bakımından faydalı olabilir.

3. Anayasa’da ve kanunlarda tanımı bulunmayan “kamusal alan” kavramına, başörtüsüne hürriyet arayışları kapsamında ihtiyaç yoktur. Dinin yaşanması neticesinde, dini teamüllerin toplumsal hayatın her safhasında kendini hissettirdiği Türkiye gibi ülkelerde, dar bir kamusal alan tanımlaması yapmak, toplumun dinsizleştirilmesini gerekli kılacağından bu tekliflerin pratik değeri yoktur. Kamusal alan yaklaşımlarıyla dini yaşama biçimlerini sınırlamaya kalkmak, din hürriyetini sınırlayacağından demokrasiyle bağdaşmaz.

Hukukun temel ilkelerinde, başörtüsü hürriyeti zaten korunmaktadır. Buna rağmen, savunmada, “kamusal alan” kavramına ve “hizmet alan, hizmet veren” ayrımına güvenmek ya da bu ayrımı geçerli saymak yanlış bir tercihtir. Zira, otoriter devletin baskı için kullandığı bir çok kavram gibi kamusal alan kavramı da hukuki/anayasal kavram değildir.

4. “Kamusal alan” kavramı çerçevesinde yapılan tartışmalarda gündeme gelen, öğrencilerin ve hastaların başörtüsü takabileceği, ancak öğretmen vb. kamu görevlilerinin takamayacağı yönündeki görüşler de tutarsızdır.

Kamu hizmeti veren öğretmenin başörtülü olması halinde tarafsızlığın bozulacağı görüşü, öğrencinin başörtülü olması halinde sözkonusu değil midir? Yani öğrencinin başörtülü olması halinde tarafsızlık bozulmayacak mıdır? Bu açıdan bakılınca, öğretmen öğrencisinin başörtüsüne “karşı” olabilir, başı açık bir doktor başörtülü hastasına karşı yanlı davranabilir.

Yanlı davranış gösteren kamu görevlilerini, bu tutumlarından dolayı cezalandırmak mümkün iken, niçin toptancı bir yaklaşımla bütün başörtülü kamu görevlileri töhmet altında bulundurulmaktadır. Bu durum büyük bir haksızlıktır.

Aslında, başörtülülerin tarafsız olamayacağı tezi, otoriter devletin toplumun bir kısmından yana olduğunu gösteren işari bir manaya da sahiptir. Hür ve demokratik bir ortamda böyle bir ihtimal sözkonusu değildir. Çünkü, devlet halkının hepsine eşit uzaklıkta bir hizmetle sorumludur. Zira, devletin tarafsızlığı sayesinde, başörtmenin ya da örtmemenin bir avantaj olmaktan çıktığı bir toplumda, başörtülü ya da başörtüsüz olmak bir siyasetin değil, salt bir dinin ya da dünya görüşünün ifadesi olarak ortaya çıkacaktır.

5. Mustafa Kemal’in ve yakın arkadaşlarının başörtüsüne karşı olmadıklarını savunmak başörtüsünü savunmanın doğru bir yolu değildir. Zira, yapılmış devrimlere objektif bakıldığında, aslında başörtüsüz toplum projesinin de yapılacak devrimler sıralamasına konulduğu sonucuna varılacaktır. Gerçekten de Tek Parti döneminin ve sonrasının bütün ders kitaplarındaki resimlerde, toplumda yapılmak istenen bu devrim, aile fertlerinin görüntüsüne kadar götürülmüştür. Resimlerde büyükanne başörtülü, anne başı açık, çocuk başı açık/”çağdaş” olarak tasvir edilmiştir. Bu tarz yaklaşımlar, aslında, safların netleşmesini önlemekte ve dolayısıyla problemin kangren haline gelmesine yol açmaktadır.

6. Dinin başörtüsü konusundaki emrinin mahiyetinin, kapsamının ve sınırlarının bu tartışmada önemi yoktur.7 Devletin, başörtüsü yasağını, başörtüsünün farz olmadığını ileri süren bir din yorumuna dayanarak sürdürmesi ne kadar yanlışsa, dindarların devletin bir kurumunun vereceği fetvaya dayanarak başörtüsü savunması yapması da o kadar yanlıştır. Bu alan, “güya laik” devletin içtihat alanı değil, kişilerin inanç ve kültür alanıdır. Ayrıca devletin, bu fetvayı verecek resmi bir “alimler kurulu” kurmayacağını da kimse garanti edemez.

7. Başörtüsü mücadelesinde hürriyetten yana olanların, hangi dünya görüşüne sahip olduğu, hangi partiye mensup olduğu, yasak karşısında fiilen hangi tavrı takındığı/başını açıp açmadığının da önemi yoktur. En önemlisi, şayet aktif siyasetin içindelerse yasağın kalkmasını isterken bunu siyasi bir malzeme olarak kullanmayı düşünüp düşünmedikleri önemli değildir. Dinin siyasallaştırılması ve siyasete alet edilmesi, zannedildiği gibi, toplumun dinî taleplerini dile getirmek ve bunlar üzerinden siyaset yapmak değildir. Aksine, demokraside her siyasi hareket, kendi şablonu içinde, toplumun dinî taleplerini de düşünür, tartışır ve iktidar olursa uygulamaya geçirir ve bununla halkın karşısına çıkıp oy ister.

Bu nedenle bu mücadelede, mücadele niyetinin, mücadele saikinin ve mücadele sebebinin fazlaca bir önemi yoktur. Önemli olan, doğru taraftakilerin, kendince doğru yöntemleri uygulayarak ve doğru deliller yardımıyla hareket edip etmediklerdir. Hatta aslolan, buğzu küllendirmeden mücadeleye devam etmektir.

Tevekkül zorunlu olduğuna göre, netice alıp almamanın da bu mücadelede fazla bir önemi yoktur. Diğer ifadeyle, müsbet hareket etmek ve vazife-i İlahiyeye karışmamak en önemli prensiptir.

8. Problemin çözümü için, “devleti ele geçirmek” gibi tepeden inmeci yöntemlerin faydası yoktur. Zira aslolan, salt başörtüsünü takmak değil, onu belirli bir dinî şuur ile takmaktır. Bu şuurun edinilmesi için ise, devletin, hürriyetleri genişletmesi yeterlidir. Diğer ifadeyle devletin tam demokratik devlet olması yeterlidir ve toplumun muhafazakârlığı arttıkça devletin de muhafazakâr demokratik bir devlet olması kaçınılmazdır.

O halde bize düşen asıl görev, Bediüzzaman Said Nursi’nin 13. Mektup’ta dediği gibi, toplumun halinden şikayetçi (mütehayyir) olan % 80’lik kesimine nur göstererek, selametli bir yolu bulması için yardımcı olmaktır. Devletten istememiz gereken ise, başı kapatma yasağını ve nasihatin önündeki diğer her tür yasağı kaldırarak (bu arada başı açma yasağı da koymayarak), hürriyetin, sırr-ı teklifin ve insaniyetin, yani İslamiyet’in önünü açmasıdır. Zira, bir devletin bir dine hürmeti, aslında o dine en iyi hizmetidir.

Dipnotlar

1. Bu yazıda “başörtüsü” kavramını başı örten örtülerden sadece biri için değil, genel olarak “başörtüleri” için kullanacağız.

2. Başörtüsünün çeşitli yasaklardan dolayı aç-kapa usulüyle kullanılması da ilk bakışta bu olumsuzluğa katkı yapıyor gibi görünebilir. Zira, bunlar başlarını açmaktan rahatsızlık duymakla birlikte, başlarını açmak zorunda kaldıklarında kendilerini “namusu zedelenmiş” kişiler olarak gördüklerini söylemek zordur, namus daha ağır bir kavramdır. Ancak kanaatimizce bunlar özgür bırakılsalar bu uygulamadan vazgeçeceklerine göre, kendi özgür iradelerinin ürünü olmayan bu uygulamanın olumsuz sonuçlarından sorumlu tutulmaları, kanaatimizce ahlâken doğru değildir.

3. Nitekim başörtüsü takan, ancak bunu namusu ile ilgili görmeyen bayanların hemen hemen hepsi, plaj kıyafetiyle yabancılara görünmeyi, hiç tereddütsüz, kendi namus anlayışına aykırı bulur. Aynı şekilde, plajda yabancı erkeklere görünmeyi namus anlayışı yönünden mahzurlu görmeyen bayanların hemen hemen tümü, kendi evinde plaj kıyafetine yakın kıyafetle otururken bir yabancının perdenin açık kalan kısmından kendisini gözetlemiş olmasını namusuna sataşma olarak görür.

4. Bu görüşü kabul edenlerin bu teorisine göre, memurların ve öğrencilerin siyasal görüş ifade etmeleri yasak ise bunun tabii sonucu olarak, milletvekillerinin, siyasal görüşlerini ifade etmek üzere, -hatta TBMM dışında takmıyor olsalar dahi- TBMM’de başörtüsü takmaya hakları olmalıdır. Ama, onlar görüşlerinde böyle bir çelişki görmemektedirler. Çünkü, bu kişiler, kendileri tam farkında olmasalar da aslında TBMM’nin adının, “Türkiye Büyük Devlet Meclisi” olması gerektiğini, milletvekillerinin de devlet memuru olması gerektiğini savunmaktadırlar. Zaten, otoriter devlet, 1923’te yapılan baskın seçimle ve merkezden listelemeyle oluşturulan İkinci Meclisinden itibaren, meclisi, gerçekte devletin meclisi olarak görmüştür. Başörtüsü mücadelesi ise, otoriter devlet-muhafazakar millet mücadelesinin, bu güne yansıyan ve bayanlar üzerinden sürdürülen bir biçimidir.

5. Nitekim, Fransa’da başörtüsü yasağı, şayet konulacaksa, bu nedenle ve sadece öğretmenler için konulacaktır. Zira onlar, Müslüman olmayan çocukların, Müslüman olan ve başörtüsü takarak bunu gösteren öğretmenlere özenerek Müslümanlığı seçebileceğini düşünerek, bu durumun, küçüklerin ve onlar adına anne babalarının özgürce din seçme hakkının elinden alınması anlamına geldiği sonucuna varmaktadırlar. Dolayısıyla, çocukların din seçme hürriyeti ile öğretmenlerin dini yaşama hürriyeti arasında bocalamaktadırlar.

6. Başörtülülerin böyle bir desteğe ihtiyaçlarının olup olmadığı ve bu desteğin, başörtülüler yönünden mini etek giyenlere karşı lüzumsuz bir yumuşamaya yol açıp açmadığı hususları, muhtemelen ilginç olabilecek ayrı bir tartışma konusudur.

7. Aşırı bir görüşe göre, başörtüsü ile saçı kapatmak farz değildir, asıl farz olan, bu örtü ile yakanın kapatılmasıdır. Gariptir ki, bir yandan, -başörtüsünün saçı örtmesinin gerekmediğini düşünenler de dahil olmak üzere- bütün din adamları başörtüsünün yakayı örtmesi gerektiğini söylemekte, ama diğer taraftan, başörten gençler, başörtüsüyle saçlarını kapatmakla birlikte -gittikçe çoğalan biçimde- yakalarını açmaktadırlar.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=575

—————————————————–

İslam Kaynaklarında Örtünme

Prof. Dr. Hayreddin Karaman

Giriş

Müslümanların takvimine göre Medine’ye hicretten bu yana on dört asrı geride bıraktık. Bu uzun zaman dilimi içinde Müslümanlar Kur’an’ı okudular, Sünnet ve Sîret’in (Hz. Peygamberin açıklamaları ve uygulamalarının) da yardımıyla onu anladılar, hayatlarına uyguladılar; bir hidayet, bir rehber olarak gönderilen Kur’an bu vazifesini yerine getirdi. Hicretten sonra uzunca bir süre (yedi, sekiz yıl) içinde parça parça indirilen Nur sûresinde iki âyet örtünme ve iffeti koruma vazifesi ile ilgili idi. Bu sûre iner inmez İslam kadınları başörtülerini, boyun ve gerdanlarını da örtecek şekilde bağladılar, on dört asır hiçbir âlim örtünme emrini farklı anlamadı; yüz, eller ve ayaklar dışında bütün vücudun, uygun giysilerle örtülmesinin farz olduğu hükmünde ittifak edildi (icmâ meydana geldi). Son birkaç asırda oryantalizm, sömürgecilik ve kültür istilası bazı Müslümanların kafalarını karıştırdı; kendi değerlerinin evrensellik veya geçerliğinden şüphe etmeye başladılar; bunları başka düşünce ve kültürlerin değerleriyle değiştirmenin zorunlu olduğuna inandılar; bunu yapabilmek için yine dine dayanmak gerektiğinden usule uygun olmayan, zorlamalara ve saptırmalara dayanan içtihatlara(!) kalkıştılar. Bu yeni, zorlama ve uyarlama (kitabına uydurma) amacına yönelik içtihatların son yirmi, otuz yıl içinde yöneldiği hedeflerden biri de örtünme oldu. Yeni yorumcular on dört asırlık uygulamayı, Kur’an âyetlerini, hadisleri, fıkıh âlimlerinin icmâını bir yana bırakarak önce “madem ki, uygar dünya örtünmüyor; güzel ve doğru olan budur, biz de böyle yapmalıyız” fikrine geldiler, sonra bu fikri zorla uygulamaya koyanların işini kolaylaştırmak için mûteber olmayan okuma ve yorumlama yollarına saptılar.

Türkiye altmışlı yılların sonlarına doğru başörtüsünü üniversitelerde (önce Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde) yasakladı, sonra bütün fakülteler yasak kaplamına alındı, derken sıra İlahiyat Fakültelerine ve İmam Hatip okullarına geldi. Buralarda okuyan ve dini uygulamalar bakımından daha hassas olan kızlarımız yasağa karşı direnmeye başlayınca bir yandan ceza uyguladılar, öğrenim haklarını ellerinden aldılar, “ya kırk katır, ya kırk satır” dediler, insanları en tabiî iki hak ve taleplerinden birini diğeri için feda etmek (ya örtünmeyi, ya okumayı ve çalışmayı seçmek) durumunda bıraktılar, bir yandan da örtünmeyi dini bir gereklilik olmaktan çıkarmak için ilahiyatçılardan yetkisiz, bilgisiz, duyarsız, uyumlu olan bazı kimseleri devreye soktular. Şimdi onlar her gün yeni bir şey bulduklarını zannederek (veya iddia ederek) yirmi otuz yıl önce söylenmiş ve cevaplandırılmış “argümanlarını” tekrarlıyorlar. Biz bu yazıda, sekiz on yıl önce bana, Ezher Üniversitesi’ne ve Diyanet’e, (bir dergi adına Dr. Fahri Demir tarafından) sorulmuş sorular ile bunlara tarafımdan verilmiş cevapları okuyacaksınız. Sonunda göreceksiniz ki, bugün söylenenler yeni değildir ve insaflı olanlar için ikna edici açıklamalar yapılmış, cevaplar da verilmiştir.

Hollanda’da neşredilen Arayış ve İslâm Dergisi, T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı’na, Mısır Müftülüğü’ne ve şahsıma 17 (on yedi) sorudan oluşan bir yazı göndermiş, bu yazıda özellikle yurtdışında bulunan Müslümanların örtünme anlayış ve uygulamalarından kaynaklanan güçlükleri ve olumsuzlukları dile getirmiş, örtünme emrinin dindeki yerinin incelenmesini, eğer bu emir kesin, olmazsa olmaz kabilinden değil ise -ki, yazıda bu hüküm, üstü kapalı olarak benimsenmiş gözükmektedir- bu hususun ilgililer tarafından ortaya konulmasını istemiştir.

“Bölüm-I”de, Arayış ve İslâm Dergisi’nin ileri sürdüğü görüşlere yer verilecek ve bunlar hakkında değerlendirmelerde bulunulacak, “Bölüm-II”de sorulara özlü cevaplar verilecek, görüşler tartışılacaktır.

Bölüm-I:

“İçinde yaşadığımız toplumda, “İSLAM” adı, “Şerîat Devleti” ve “Başörtüsü” gibi bazı kavramlarla özdeşleştiriliyor. Ayrıca, değişik kültür çevresinde yaşayan ve millî ve manevî değerleri korumayı hayatî bir mesele olarak kabul eden vatandaşlarımızdan önemli bir kısmı da başörtüsünü, namazdan da zekâttan da önde bir namus meselesi olarak görüyor; çocuğunun, büyüdükten sonra başörtüsünü takmayacağını, dolayısıyla temel dinî değerlerinden kopmuş olacağını düşünerek, çocuğunun okul çağından, hattâ ilkokul sıralarından itibaren başını örtmek istiyor ve onu buna zorluyor. Buna ilaveten, Hollanda’daki okullarda okuyan çocuklarımızın din dersine, burada görevli dinî öğrenim görmüş resmî din görevlilerinin ders verme istekleri, kısmen kabul ediliyor ise de, ilkokul için gerekli pedagojik formasyon ve dil (Hollandaca) eksikliği sebebiyle çoğunlukla reddediliyor. Bu konuların, kuruluşlarımız çapında müzakere edildiği bir toplantıda şöyle bir tecrübe intikal etti: Hollanda’nın Tilburg kentindeki kuruluşumuz, resmî din görevlilerinin okuldaki din derslerine girebilmesi için gereken teşebbüslerde bulunmuş. Önlerine çıkan engelleri aştıktan sonra, isteği kabul durumuna gelen okul yönetimi demiş ki; “peki madem öyle istiyorsunuz, hocanız okulumuza din dersine gelsin; fakat bir şartla: Uzun görüşmeler sırasında bizim edindiğimiz intiba odur ki, çocuklarınız hocanızın din dersine gelmesini istemeyeceklerdir. Çocuklarınıza soralım. Onlar arasında bir anket yapalım. Şayet çocuklarınız, hocanızın derse girmesini isterlerse, biz de yönetim olarak bunu kabul edeceğiz.” Buradaki kuruluşumuz sekreterinin naklettiğine göre, çocuklarımız arasında anket yapılmış, camideki hocalarının kendilerine din dersine gelmesini isteyip istemediklerini sormuşlar. Alınan sonuç çok ilginç. Çocuklarımız demişler ki: “Hoca bizim kılık-kıyafetimize karışmayacaksa, hoca bizim başörtümüze karışmayacaksa, hoca bizim sporumuza karışmayacaksa, hoca bizim bazı haklarımızı engellemeyecekse gelmesini isteriz. Değilse gelmesin.” Bir diğer husus da, bu ülkede bir çocuk başını örter de okula giderse, okul arkadaşları ona “dilenci” gözü ile bakmakta, hattâ bazan ona “dilenci” dedikleri bile olmaktadır. Bu tecrübe de, camiye Kur’an Kursu niteliğindeki öğrenim için gelen çocuklara, hocalarının başörtüsünün gereğini anlatmaları sırasında çocukların anlattıkları olaylardan elde edilmiştir. İşin diğer yönü ise, Avrupa insanınca, örf ve âdetin tesiri ile olacak ki, başörtüsünün “dinin vazgeçilmez gereği (zarûrat-ı dîniyyeden)” sayılmasının sebep ve hikmeti anlaşılmamakta, dolayısıyla İslâm’ın, mânâsı anlaşılmaz, pratiği olmayan bir din olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır. Eğer başörtüsü, maslahat-ı dünya gereği olarak emredilmemiş de ahiret sevabına müteallik vazgeçilemez dinî bir emir (zarûrat-ı dîniyyeden) ise, her şeye rağmen, onu, bizzat dinimizi nasıl savunuyorsak öylece savunmak boynumuzun borcudur. Şayet, Kur’ân-ı Kerîm’deki başörtüsü emri, örf ve âdet şartlarına bağlı, maslahat-ı dünya gereği bir irşad emri ise o zaman: a) Bir yandan, vatandaşlarımızı, içinde yaşadıkları değişik kültür muhitinde karşılaştıkları zorluklardan kurtarmak, b) Öbür yandan gayr-i müslimlere mübîn olan Kur’an emirlerini “anlaşılmaz” olarak göstermiş olmamak için, konuyu dergimiz vasıtasıyla herkese bildirmek istiyoruz. Eğer sonuç bu son şıktaki gibi tecelli ederse, bu ülkemizde nerede ise içinden çıkılmaz halini alan “başörtüsü” problemine de bir ışık tutmuş olur.”

***

Soru-cevap kısmına geçmeden önce yukarıda ileri sürülen görüşler ve tesbitler konusunda bazı açıklamalar yapmayı faydalı buluyoruz:

a) İslâm adının, şerîat devleti ve başörtüsü ile özdeşleştirilmesinden maksat “İslâm eşittir başörtüsü ve şerîat devletidir.” demek ise, başka bir ifade ile şerîat devleti ve başörtüsü yoksa İslâm da yoktur denmek isteniyorsa, bu anlayış isabetli değildir. Sünnî anlayışa, ehl-i Sünnet Müslümanlığına göre, gerek başörtüsü ve gerekse şerîat devleti “amel”e dahildir; bunlar dinin iman kısmı değil de amel, uygulama kısmı içinde yer alırlar. Amel imandan cüz olmadığına göre, “Başını örtmeyen kimse, şerîat devletini gerçekleştirmeyen toplum mü’min değildir, Müslüman değildir.” denemez. Nitekim, namaz kılmayan, oruç tutmayan, farz olduğu halde zekât vermeyen, hacca gitmeyen, haram olduğu halde faiz yiyen, alkollü içki kullanan kimselere de, eğer imanları varsa, bütün bunların dinî hükümlerine inanıyor, farzı farz, haramı haram olarak biliyor ve kabul ediyorlarsa kâfir denemez. Bunların vasfı “fâsık mü’min”dir; yani bunlar imanı olan, fakat ameli olmayan, amel bakımından kusurlu ve günahkâr sayılan Müslümanlardır. Ancak yukarıda sayılan hususların imanın bir parçası, vazgeçilmez bir unsuru olmaması, önemsiz olduklarını ifade etmez. Amel bir yandan imanın güçlenmesini ve korunmasını sağlamakta, diğer yandan, iman edenlerin en yüce emelleri olan Allah rızasını kazanmaya vesile teşkil etmektedir. Bu iki yönüyle amel, İslâm’da vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Bunları korumak, bir bakıma İslâm’ı korumak, dinin hayatiyetini sağlamak mânâsına gelmektedir. Çünkü, uzun süre amelsiz olarak gayr-i müslim bir çevrede yaşamak, önce imanın zayıflamasına, sonra da sönüp gitmesine sebep olabilmektedir.

b) Bir kısım vatandaşımızın başörtüsünü, namazdan ve zekâttan önde bir namus meselesi olarak görmesi tartışılabilir; ancak ilk nazarda yanlış görülmez. Kişinin iman ve kimliğinin korunmasında bazen kılık-kıyafet, namaz ve zekâttan önemli olabilir. Bu, “Namaz kılmayalım, zekât vermeyelim, yalnızca başımızı örtelim.” demek değildir. “Onları da yapalım, ancak öncelikle başımızı örtelim” demektir. Öncelik değerlendirmesi de içinde yaşanan şartların zorlamasıyla oluşabilir. Başörtüsü ile namusun ilgisine gelince; şüphesiz başını örtmeyen kadınlarımıza namussuz demek mümkün ve caiz değildir; ayrıca her başını örten kadına da namuslu demek isabetli olmayabilir. Cinsî hayatta namusu, “meşrû olmayan cinsî tatminden kalben ve bedenen uzak kalmak” mânâsında alırsak; bunun, başörtüsü ile “birbirinden ayrılmaz” bir ilişkisi yoktur. Başını örten ve örtmeyen kadınlar arasında namuslu ve iffetli olanlar bulunduğu gibi, namus ve iffetten yoksun olanlar da bulunabilir. Ancak meseleye İslâm ahlâkı ve ahkâmı açısından bakarsak, hüküm bir ölçüde değişmektedir. İslâm, ileride isbat edileceği üzere, kadın ve erkeğin vücudunda bazı yerlerin avret olduğunu, bunların yabancılara (nâmahrem olanlara) gösterilmemesi gerektiğini bildirmiş, insanların gözleri ve elleri ile de zina yapabileceklerine işaret etmiştir. (Buhârî, İstîzân, 12; Müslim, Kader, 20) Gözün zinası kadına ve erkeğe şehvetle, cinsî arzu ile bakmaktır; elin zinası da cinsî arzu ile dokunmaktır. Toplum içinde kadının ve erkeğin avret yerlerine şehvetle bakacak insanlar her zaman ve her yerde bulunabileceğine göre, bunu bilen bir Müslümanın avret yerlerini açarak dışarı çıkması, İslâmî namus ve iffet kavramını zedeleyen bir davranış olmaktadır. Çocuğunun ileride örtünmesi gerektiğine inanan bir Müslümanın, küçük yaşında onu örtünmeye alıştırması, örtünme eğitimi vermesi de yadırganacak bir husus değildir.

Burada yanlış olan zorlamadır. Henüz örtünme ve ibadet ile yükümlü olmamış çocukları, ibadet ve örtünmeye zorlamak, eğitim kaidelerine aykırıdır ve caiz değildir. İleride çocukların, örtünme ve ibadetten nefret etmelerine sebep olabileceği için bu davranıştan mutlaka uzak durulmalı, zorlama yerine teşvik ve sevdirme çarelerine başvurulmalıdır.

c) Hollanda’da anılan okulda yapılan anket sonucu çocukların, cami hocasını ancak “kılık kıyafetlerine ve sporlarına karışmaması” şartıyla din derslerine kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Bu sonuca bakarak hemen başörtüsünü suçlamak, bu gelişmeye başörtüsünün sebep olduğunu îmâ etmek uygun olmasa gerektir. Burada bir kusur vardır; ancak bu kusur başörtüsü emrine değil, taraflardan birine aittir; ya cami hocası iyi niyetli olmasına rağmen ehliyetsizdir, öğretmenlik formasyonu eksiktir, kaş yapayım derken göz çıkarmıştır, çocukların nefretini kazanmıştır; yahut da çocuklar İslâmî eğitim açısından uygun olmayan bir çevrede olumsuz yönde şartlandırılmışlardır, peşin olarak İslâmî hayat onlara itici gelmeye başlamıştır. Ayrıca, çocukların ileri sürdükleri şartlar içinde ilgi çekenleri, üzerinde durulması gerekenleri var. Hiçbir hoca çocukların normal, İslâmî âdâb ve ahkâm ile çalışmayan sporlarına karışmaz, kimsenin meşrû haklarını da engellemez. Fakat, Batı’da, bazı ülkelerde ve okullarda spor dersi içinde yüzme de vardır. Okullardaki veya okul dışında bulunan spor salonlarındaki yüzme havuzlarına çocuklar ve gençler, kızlı erkekli mayolar giyerek girmekte, yarı çıplak bir vaziyette yüzmektedirler. Bunu hangi Müslüman caiz görür ki, cami imamı, yahut din bilgisi öğretmeni caiz görsün! Gençlerin mahrum edildiklerini söyledikleri hakları, kızlarla düşüp kalkmak, İslâm’ın haram kıldığı bazı davranışlarda bulunmaksa, din bilgisi hocasının bu konuda onları uyarması, bunların günah olduğunu söylemesi hâtâ mıdır? Hakları engellemek midir? Hür ve demokrat ülkelerde kanunları, nizamları çiğneyen kimseler uyarılmıyor mu, bu davranışlarında ısrar edenler engellenmiyor mu? Bir Müslüman’a göre ilâhî emir ve yasaklar kanun kuvvetinde olduğundan, bunlara riâyet etmek, bunları korumaya çalışmak niçin hak engellemek şeklinde değerlendirilmekte ve kınanmaktadır?

d) Eğer bir çevrede dilenciler başlarını örtüyorlarsa ve bu sebeple başlarını örten çocuklara, gençlere dilenci gözü ile bakılıyorsa bunun, örtünme karşısında bir zorluk, hattâ bir engel oluşturacağı düşünülebilir. Ancak buna karşı alınacak tedbir, başörtüsünden vazgeçmek değil, başını inancı gereği örtenleri, dilenmek için örtenlerden ayıran modalar, şekiller, renkler, kıyafetler bulmaktır. Ben, Batı’da gördüğüm yerlerde dilenci kızların başlarını örttüklerine şahit olmadım. Bunun çok yaygın bir âdet olduğunu sanmıyorum. Bu sebeple “başörtüsü-dilencilik” ilişkisinde bir hile, bir propaganda seziyorum. Hepimiz biliyoruz ki, günümüzde, İslâm’ı içlerine sindirememiş çevreler, dinini yaşayan Müslüman’a gerici, helal-haram konusunda titiz davranana mutaassıp ve bağnaz, faiz yemeyene, rüşvet kabul etmeyene ahmak, kadın-erkek ilişkilerinde İslâm’ın koyduğu sınırlara riayet edene hasta… diyorlar. Onlar böyle diyorlar diye Müslümanların da kendilerini öyle sanmaları, yahut aşağılık duygusuna kapılmaları beklenemez; Müslümanlara yakışan davranış ve tavır alış, makul, dengeli ve faydalı davranışları ile aksini isbat etmek, başkalarını kendilerine imrendirmektir.

e) Avrupa insanının, başörtüsünü dinin vazgeçilmez bir gereği olarak anlamakta güçlük çekmeleri tabiîdir. Çünkü, onların modern gelenekleri, âdetleri, felsefeleri ve hayat görüşleri içinde “dinî bir emir olarak başörtüsünün” yeri yoktur. Eğer, Avrupa insanına başörtüsünün dindeki yerini anlatmak gerekiyorsa, işe, bir bütün olarak İslâm’ı anlatmakla başlamalıdır. Batı, İslâm’ı, İslâm’da kadın-erkek ilişkilerinin sınırlarını, bu sınırların dayandığı gerçekleri anlayınca başörtüsünün dindeki yerini de anlamakta, makul karşılamakta, İslâm bütünü içinde tutarlı bulmaktadır. Meseleye bizim problemimiz açısından bakıldığında, Avrupa insanının başörtüsü emrini anlaması gerekmemektedir. Onlara göre önemli olan, bu konuda Müslümanların neye inandığı, nasıl davrandıklarıdır. Laik, hür ve demokrat Avrupalı, bir insanın belli bir davranışı, inancı gereği yaptığını bilirse, bunu anlarsa ona saygı duyar, imkân ve hürriyet tanır; bu davranışın kendi inanç ve kafasına sığıp sığmadığına bakmaz. Eğer meseleye tebliğ açısından bakılıyor ve başörtüsünün bu bakımdan Avrupalı için itici, caydırıcı olduğu düşünülüyorsa, bu “itici ve caydırıcı davranışlar” listesine daha birçok vazgeçilmez dinî davranışı eklemek gerekecektir. Avrupalı muhtemelen domuz, içki, reşitlerin rızalarıyla yaptıkları zina, faiz, usulüne göre öldürülmemiş hayvan etini yeme yasaklarının da hikmetini anlamayacak, bunların dinin vazgeçilmez talimatı olmasını kafasına sığdıramayacaktır. Onların Müslüman olmalarını sağlamak için bunlardan vazgeçilemeyeceğine göre, Müslümanların yapacağı, dinlerini bir bütün halinde yaşamak, İslâm’ın âlemlere rahmet olduğunu davranışları ile ispat etmek, gayr-i müslimlere sevgi, merhamet, anlayış ve iyilikle yaklaşmak, şahıslarında İslâm’ın sevilmesini sağlamaktır. Anlaşılan sayısız kural ve talîmatı ile İslâm benimsendikçe, anlaşılmaz sanılan kısımlar da anlaşılır olacaktır.

f) Bize göre, İslam’ın örtünme emri ve bu arada başı örtmek, “maslahat-ı dünya gereği bir irşat emri” değildir; örf, âdet ve fayda-zarar (maslahat) anlayışı değişti diye değiştirilemez bir dinî emirdir. Başını, kol ve bacaklarını, boyun ve gerdanını örtmeyen kadınlar Müslüman olsalar dahi bu davranışları ile günah işlemiş olurlar, şüphesiz günah ve kusur sahibi Müslümanlar da Allah’ın kullarıdır; Allah dilerse onların günahlarını bağışlar, dilerse cezalandırır. İslâm âliminin vazifesi insanları Cennet veya Cehenneme göndermek değildir; onun görevi İslâm gerçeklerini insanlara ulaştırmak, anlatmak, yani tebliğ etmektir. Biz de karınca kararınca bunu yapmaya çalışacağız.

Bölüm-II:

— Gazzâlî’ye ait ifadeden (el-Mustasfâ, c. I, s. 434-435) delile, emrin tavsiye için olduğunu değil, vücûb için olduğunu söyleyenin muhtaç olduğu anlaşılmıyor mu? Gazzâlî’nin koyduğu bu ölçüde ilmî bir tereddüt var mı? Gazzâlî’nin koyduğu bu ölçüde mutabık isek, başörtüsü emrinin vücûb ifade ettiğinin delili nedir?

— Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîslerde geçen emirlerin bağlayıcı olup olmadıkları (vücûb ifade edip etmedikleri) hükmünü Gazzâlî’nin açıklama ve anlayışına dayandırmak istiyorsak, “bu hüküm, açık ve kesin olarak tevakkuftur; yani emrin gereklerinden birini belirlemek için başka delil ve işaret (karîneler) aramaktır; bunları bulmadıkça da durmak, bir hükme varmamaktır.” Buna göre “emrin tavsiye için olduğunu” söyleyen de buna delil bulacak, “bağlayıcı olduğunu” söyleyen de buna delil bulacaktır. Gazzâlî’nin görüşü tevakkuf olduğuna göre, bunu tek taraflı alıp “emrin bağlayıcı olduğunu söyleyenin, Gazzâlî’ye göre, delil bulması gerekir” demek yanılgıdır; bu yanılgının sebebi de peşin hükümdür; önce bir şeyi hissî veya gayr-i dinî sebeplerle benimsemek, sonra da buna akıl ve nakil yönlerinden delil aramaya kalkışmaktır. Eğer, Gazzâlî taklit olunacaksa onun kitaplarına bakarak, doğrudan bu konuda (başı örtme, başörtüsü kullanma konusunda) ne dediğini araştırmak gerekmez mi? Biz Gazzâlî’nin bu konuda ümmetin icmâından ayrılmadığını, hür kadınların başlarının ve saçlarının avret olduğu görüşünde olduğunu biliyoruz ve bu sebeple de kadınların başlarını örtmeleri gerektiğini savunuyoruz. Bunu gereksiz bulanların, örtünme emrinin (bu emir bir bütündür, başı diğer yerlerden ayırmamıştır) tavsiye için olduğunu ileri sürenlerin buna delil bulmaları gerekecektir. Örtünme emrinin bağlayıcı olduğunu gösteren delilleri ise biz aşağıda diğer sorulara cevap verirken sunmuş olacağız.

— Başörtüsü emrinin (mutlak tesettür başka), vücûb için olduğunu Cumhûr nerede söylüyor? Cumhûrun bu görüşü nerede naklediliyor? 20’nci asırdan önce, herhangi bir devirde bu emrin vücûb mu nedb mi ifade ettiği tartışılmış mıdır? Kim ne demiştir?

— “Mutlak tesettür (örtünme)” ile başörtüsü aynı âyetlerde ve aynı üslûb içinde hükme bağlanmıştır. Örtünme emrinin kadının başını da içine alıp almadığı bütün devirlerde konuşulmuş ve hür Müslüman kadının baş ve saçlarının avret olduğunda, örtülmesi gerekli bulunduğunda, örtünme emrinin bu uzuvları da içine aldığında ittifak edilmiştir. Bu hüküm, bütün fıkıh kitaplarının namaz bahsi ile helal-haram konularına ayrılan “kerâhiye, hazr ve ibâha” bahislerinde yazılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîslerde baş dahil olmak üzere avret yerlerinin örtülmesi ile ilgili emir ve talîmatın bağlayıcı (vücûb için) olduğunda ittifak edildiğini, “özellikle ittifaklı meseleleri toplayan” icmâ kitaplarında da görmek mümkündür. Burada birkaç icmâ kitabından nakiller yapmakta fayda görüyoruz: “Ergenlik çağına gelmiş hür ve Müslüman bir kadının namaz kılarken başını örtmesi gerektiğinde ve başı tamamen açık olarak namazını kılmış olması halinde namazı iade etmesinin gerekli bulunduğunda müçtehitler ittifak etmişlerdir.” (İbnu’l-Munzir, el-İcmâ’, s. 41) Bu ifadede “namaz kılarken” kaydı vardır, bu kayıt bizi yanılgıya düşürmemelidir; çünkü meselemiz, kadının avret yerlerinin tesbitidir, namazda örtülen yerler avret yerleridir ve yukarıdaki ifade başın avret olduğunu açıklar ve kesin olarak ortaya koymaktadır. (Ayrıca bak. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, c. III, s. 316) “Kadının eli ve yüzü müstesna olmak üzere bedeni ve saçının avret (kapatılması gerekli uzuv) olduğunda fıkıh âlimleri ittifak etmişlerdir. Kadının yüzü, elleri, hattâ tırnaklarının avret olup olmadığı konusunda ise görüş farkları (ihtilâf) vardır.” (İbn Hazm, Merâtibu’l-icmâ, s. 29) “İlim sahipleri, namaz kılarken kadının başını örtmesi gerektiği, başı tamamen açık olarak kıldığı namazı yeniden kılması icabettiği hususunda ittifak etmişlerdir.” (İbn Kudâme, el-Muğnî, c. I, s. 633) “Alimler, avret yerlerinin mutlak olarak (namaz dışında ve içinde) örtülmesinin farz olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak bu örtünmenin namazın sıhhat şartı olup olmadığı konusu ile avret yerlerinin sınırlandırılması konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. … Kadının el ve yüzü hariç bütün vücudunun avret olduğu ulemâ çoğunluğunun görüşüdür. (Geriye kalan müçtehitlerden) Ebû Hanîfe’ye göre ayakları da avret değildir, Ebû Bekr b. Abdurrahman ve Ahmed b. Hanbel’e göre kadının bütün vücudu avrettir.” (İbn Rüşd, Bidâye, c. I, s. 98-90) Bu nakillerde, kadının saçları avret değildir diyen bir âlimin bulunmadığı, başka bir deyişle kadının başının örtülmesi gerektiğinde ittifak ve icmâ bulunduğu açıkça görülmektedir. Bu icmâ ve ittifakın dayanağı âyet olsun, hadîs olsun fark etmemektedir; icmâ bu nasların delâlet ve hükmüne kesinlik kazandırmaktadır. Hicrî üçüncü asrın ikinci yarısında yaşayan Taberî (v. 33210/992), dördüncü asırda yaşayan Ebû Bekri’r-Râzî el-Cessâs (v. 370/980), beşinci asırda yaşayan Şâfiî mezhebinden el-Keyâ el-Herrâsî (v. 504/1110), çağdaşı, Mâlikî mezhebinden İbnu’l-Arabî (v. 543/1148) gibi birinci veya ikinci dereceden müçtehit veya mezhebe bağlı âlimlerin, ahkâm âyetleri ile ilgili tefsirleri elimizdedir. Bu tefsirlerde örtünme ile ilgili âyetlerin mânâ ve hükümleri incelenmiş, üzerinde birleşilen noktalar ile ihtilâf edilen hususlar açıkça kaydedilmiştir. Bunlara dayanarak, konunun ne zamandan beri tartışıldığını ve kimin ne dediğini tesbit etmek kolaylıkla mümkün bulunmaktadır. Bizim tesbitlerimize göre Sahâbe müfessirlerinden günümüze kadar her asırda yapılan ve kısmen yazılan tefsirlerde “hür, Müslüman kadınların, el, yüz ve ayakları hariç, bütün vücutlarının avret olduğu, örtülmesi gerektiği” konusunda sözbirliği ve görüş beraberliği vardır. Nûr ve Ahzâb sûrelerinde yer alan âyetleri ile bunları açıklayan hadîslerin, “yüz, el ve ayaklar” dışında kalan yerlerin örtülmesi gerektiğini kesin ve bağlayıcı olarak ifade ettiğinde birleşilmiştir. Hiçbir fakîh “Başın veya örtülmesi gereken diğer yerlerin, dünya hayatında faydası bulunduğu için ve âdete dayalı olarak örtülmesi tavsiye edilmiştir, fayda ve âdet değişirse örtülmeyebilir.” şeklinde bir görüş ileri sürmemiş, müçtehitler bu konudaki talîmatın devamlı ve bağlayıcı olduğunda birleşmişlerdir. (Örnek olarak bak.: Taberî, Câmi’u’l-beyân, c. XVIII, s. 82 vd; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, c. III, s. 314 vd.) Kadının saçı ve başı dahil olmak üzere örtünmesinin gerekli ve bu konudaki emir ve talîmatın bağlayıcı olduğunu müfessir ve fıkıhçılar nereden çıkarmışlardır? Bir kere “Emir vücûb içindir, bağlayıcıdır; aksine bir işaret bulunmadıkça böyle yorumlanır.” diyen usulcülere göre ortada bir problem yoktur; Allah ve Rasûlü kadın ve erkeğin belli yerlerinin örtülmesini emretmiş ve istemişlerdir; baş ve saç da örtülmesi gereken yerler içindedir, bu emirler de bağlayıcı olduğuna göre örtünmek (başörtüsü, türban… kullanmak) gereklidir, farzdır, dinin vazgeçilmez bir isteğidir. İmam Gazzâlî gibi “Emrin bağlayıcı olup olmadığı belli değildir, bunun için ayrıca bir delil, karîne ve işarete ihtiyaç vardır, meselâ oruç emri bağlayıcıdır; çünkü seferde ve hastalık yüzünden tutamayanların nasıl tutacakları anlatılmış, böylece bağlayıcı olduğuna işaret edilmiştir…” diyenlere göre de bu konuda bir kapalılık ve problem yoktur. Çünkü, Allah Teâlâ örtünme ile ilgili âyetlerde şöyle bir seyir takip etmiş ve arka arkaya açıklamalar getirmiştir:

a) Erkeklerin gözlerini haramdan korumalarını, iffetlerine sahip olmalarını istemiş, ancak bu davranışın onları ruhen temiz kılacağını bildirmiştir.

b) Kadınların da gözlerini haramdan (cinsî arzuyu uyandıracak yerlere bakmaktan) sakınmalarını, iffetlerini korumalarını emretmiş, hemen bunun arkasından zarûrî olarak açıkta kalanlar (eller, ayaklar ve yüz) müstesnâ bütün vücudu kapatmalarını, güzel ve çekici yerlerini (zînet) nâmahreme açıp göstermemelerini istemiştir.

c) Başörtülerini boyun ve göğüslerini örtecek şekilde bağlamalarını emretmiştir.

d) Örtülecek ve açıkta bırakılacak yerleri sınırladığı gibi vücudunu kimlere karşı örteceğini ve kimlere karşı açabileceğini ayrıntılı olarak açıklamıştır.

e) Son âyetin sonunu “Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz!” şeklinde getirmiştir; bu ifade, gerek daha önceki davranışlar ve gerekse bu âyet geldikten sonra ona uymayan hareketlerin günah olduğuna, bunlardan kurtulmak için Allah’a tövbe edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. (Nûr: 24/29-31)

f) Bu âyetler nâzil olunca Müslüman kadınlar, bulundukları yerden ayrılmadan, etekliklerinin uygun yerlerini yırtarak başörtülerini bununla bağlamışlar ve bundan sonra hiç aksatmadan bu emri yerine getirmişler, Hz. Peygamber (s.a.) de bu âyetin uygulanmasını titizlikle takip etmiştir. Bütün bu karîne, delil ve işaretler, konumuz olan örtünme emrinin bağlayıcı olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu emir âdete de bağlı değildir; çünkü o zaman cârî olan âdeti olduğu gibi bırakmak için değil, değiştirmek ve ıslâh etmek için gelmiştir, başörtülerini omuzlarından arkaya atarak boyun ve göğüslerini açıkta bırakan cahiliye kadınlarına yeni bir örtünme şekli öğretmiş, İslâmî örtüyü tarif etmiştir.

— Bir âyette aynı sîgalarla ifade edilen her konunun hükmü, aynı mertebede mi kabul edilmek icab eder? Böyle bir prensip hangi usul ve kavaidde mevcuttur? Usul ve kavâidde olması şart değil, âlim olmak da şart değil, akıl var yakîn var diyecek isek, o takdirde, Bakara, 177. âyetinde, birr-ü takva’ya ermenin şartları olarak iman, ibadet ve infak konuları aynı sîgalarla yan yana zikredilmektedir. Bu durumda iman konularının hükmü ile ibadet konularının hükmü; iman ve ibadet konularının hükmü ile infak konularının hükmü aynı mertebede mi kabul edilecektir? Meselâ, zekât’ın dinî hükmü ile akraba, yetim ve yoksula infakın dini hükmü aynı mertebede mi kabul edilecektir?

— Bir âyette, aynı şekil ve üslûb içinde arka arkaya sıralanmış emir ve talimatın aynı hükümde olması şart değildir. Bakara sûresinin 177. âyetinde olduğu gibi iman, ibadet, infak arka arkaya sıralanınca, ibadet ve infakın da iman derecesinde önemli ve gerekli olduğu mânâsı çıkarılmaz. Ancak bu hususların bizim konumuzla alâkası yoktur. Örtünme ile ilgili âyetlerde namus ve iffetin korunması ile belli yerlerin örtülmesi arka arkaya zikredilmiştir. Fukahâ örtünme gereklidir derken bu hükmü, âyetlerin sıralanışından çıkarmamışlar, hüküm çıkarmanın açık ve kesin kaidelerinden faydalanmışlardır. Buna göre, zina etmek de haramdır, çıplak yerlere şehvetli (hattâ bazı yerlere şehvetsiz) bakmak da haramdır. Şimdi, zinanın haramlığı ile avret yerlerini açmanın ve buralara bakmanın haramlığı aynı derecede olmayabilir; fakat aynı derecede olmamak, birinin çiğnenebileceğini, buna uyulmasa da olabileceğini ifade etmez, bağlayıcı olma, riayet gerekli bulunma, çiğnenmesi caiz olmama bakımından haramlar arasında fark yoktur.

— Endonezya ve Malezya çok eski birer İslâm ülkesidir. Bu ülkelerdeki Müslümanlar tesettür emrini Hicaz veya Anadolu Müslümanları ile aynı şekilde mi algılamış ve tatbik etmiştir? Uygulamanın farklı olduğu, Endonezyalı Müslümanın, değil sadece başını açmak, göğsü açık dolaştığı tarihen bilindiğine göre, tesettür emrini tatbik etmekte örf ve âdete bağlı maslahat-ı dünya mülahazasının rolü olmak icab etmez mi? Daha dün, 60’lı yıllara kadar şehirlerimizde erkeklerin bile başları açık gezmeleri, dinî tepki ile karşılanmaktaydı. Hâlâ bugün bile dünyanın pek çok yerinde, hattâ Anadolu’nun bazı yörelerinde tepki ile karşılanmaktadır. Bu tepkiyi, dinî kaynaklı değil de örfî kaynaklı kabul etmek mecburiyetinde olduğumuza göre, kadınların başlarını örtmelerindeki uygulamayı da bu açıdan değerlendirmek icab etmez mi?

— Endonezya veya Malezya Müslüman kadınlarının baş ve göğüslerinin açık bulunmasını, bunun caiz olduğuna delil sayabilmek için, Allah Rasûlü’nün (s.a.) bunları görmesi ve sesini çıkarmaması, yahut oralarda yaşayan âlimlerin, baş ve göğüsleri açmanın caiz olduğuna dair, delile dayalı fetvâ vermiş olmaları gerekir. Bunlar bulunmadığına göre, şurada veya burada İslâm’ın yasaklarını çiğneyen erkek ve kadınların bu davranışlarını delil kılmaya, bunları Kitap ve Sünnete göre değerlendirmek gerekirken, Kitap ve Sünneti bunlara göre yoruma tabi tutmaya kimsenin hakkı ve salahiyeti yoktur.

Erkeklerin başlarını örtmeleri gerektiğine dair hiçbir dinî talimat yoktur. Bu sebeple İslâm ulemâsı, baştan beri bunun caiz olduğunu söyleyegelmişlerdir. Mübah olan bir sâhada örf ve âdete, benimsenen âdâba uyulması tabiîdir. Bu sebepledir ki, fukahâ, erkeklerin başlarını açmalarının saygısızlık olarak kabul edildiği bölgelerde, namaz kılarken başın örtülmesi gerektiğini, böyle bir telakkinin bulunmadığı bölgelerde, namazın açık baş ile kılınabileceğini ifade etmişlerdir. Kadınlara gelince, yukarıda sıralanan delillere dayanılarak baştan beri kadının başını örtmesinin bağlayıcı bir dinî emir olduğuna hükmedilmiş ve bu hüküm uygulanmıştır. Bu bir inkılâb hükmüdür, örfü, âdeti devam ettirmeye değil, değiştirmeye yöneliktir, değişebileceğine dair hiçbir delil ve görüş mevcut değildir.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=574

——————————————————

İlahi Dinlerde Tesettür

Tesettür, kadın ve erkeğin namazda ve namaz dışında avret mahallini örtmesi demektir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:
“Ey Ademoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek bir elbise, bir de giyinip süsleneceğniz elbise indirdik. Takva elbisesi ise, o hepsinden daha hayırlıdır. Bu Allah’ın ayetlerindendir. Ta ki iyice düşünsünler.”
(Araf Suresi 26)

“Şeytan Adem ile Havvanın avret yerlerini açmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: Rabbinizin size bu ağaca yaklaşmanızı yasaklamış olması yalnızca sizin iki melek olmanız ve ebedi yaşayanlardan bulunmamanız içindir ve “Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim “diye yemin etti. Böylece onları aldattı, ağaca tattıkları anda ise avret yerleri kendilerine beliriverdi ve üstlerine cennet yapraklarından yamalar örtmeye başladılar. Rableri seslendi: “Bensizi bu ağaçtan menetmemişmiydim? Ve şeytanın da size düşmanınız olduğunu söylememişmiydim?” Dediler ki “Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız.”
(Araf Suresi20-23)

“Ey Adem Oğulları! şeytan ana ve babanızı, avret yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini soyarak nasıl cennetden çıkardıysa, sakın size de bir fitne (tuzak) kurmasın. Çünkü o da, kabilesinden olanlar da sizi, sizin kendilerini görmeyeceğiniz yerlerden muhakkak görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları yaptık”
(Araf suresi 27)

Allah, Hz.Adem ve Hz.Havva’nın çıplaklığını örtmüştü, yasağın ihlalinden sonra ise örtüyü kaldırmış, çıplaklıklarının utancını gidermede onları kendi çabalarıyla bırakmıştı. Kur’an’a göre Hz.adem ile Hz.Havva, örtünme güdüleri ve bu yüzden örtünme çabalarıyla birlikte yeryüzüne indirilmişlerdi.
İnsanlar yeryüzündeki görevlerini unutarak dinlerinden saptıkça, kadının örtünme olgusuda saptırılmıştır.
Yahudiler, tesettürü kadına zulmetme ve buyurma aracı olarak gördüler. Talmut’a göre, başına örtü örtmeden sokaklarda dolaşan bir kadını kocası mehir ödemeden boşama hakkına sahiptir. Talmut müfessirleri kadının kaburga kemiğinden yaratıldığı kabulünü olduğu gibi, onun örtülü oluşunu da mütevazi, alçakbaşlı ve haddini bilir olması gerekliliğiyle açıklıyorlardı. Böylece kadının örtünmüşlüğü bu inanışla ezilmişliği ifade eden bir araç olmaktan ileri geçmiyordu.
Tahrif edilmiş İncil’de ise, “Kadınların örtünmelerini, erkeklerin kadınlar karşısındaki üstünlüğünü ifade etmesiyle açıklamıştır. “Pavlus’a göre, son derece alımlı bir şey olan kadının uzun saçı, ona örtülmesi için verilmiştir.” (İncil, Korintoslulara Mektuplar : 39)
Bu konudaki görüşlerini Korintoslular’a yazdığı bir mektupta açıklayan Pavlus, Tarsus’lu ve yahudi kökenli bir havaridir. Pavlus’a göre her erkeğin başı Hz.İsa’yı, bir kadının başı ise kocasını temsil etmektedir. Bu yüzden, başına bir şey koyarak ibadet eden erkek ile başına bir şey koymadan ibadet eden kadın, başlarını kirletmektedir. “Çünkü böyle bir kadın, sdaçları kökünden kazınmıi bir kadının ta kendisidir. bir kadın başını örtmüyorsa, saçını kestirsin. Ama saçını kısa kestirmek veya kazıtmak, bir kadın için aynı şekilde utanç verici bir şeydir. Kadın başını da örtmelidir. Erkek tanrının kopyesi ve onun yansımış ışığı olduğu için, başını örtmez. Ama kadın örtünmeli, çünkü o erkeğin yansımış ışığıdır. Başlangıçta erkek kadından yaratılmadı, tersine kadın erkekten yaratıldı. Kadın, erkek için yaratıldı. Ama, erkek kadın için yaratılmadı. Kadın bu sebepten de başının üzerine bir şeyler örtmelidir. Meleklerden ötürü, onlara karşı koruyucu bir güç olarak ve şimdi siz kendinizi yargılayın, kadının örtünmeden tanrıya ibadeti yakışır mı? (İncil, Korintoslulara Mektuplar : 393)
Başörtüsü Yahudiler için, putperest kadınlarda olmayan bir ar ve namus simgesi idi. ayrıca, ibadet ederlerken de başlarının örtülü olmasına dikkat ediyorlardı. Hatta sabah duasını tallit denilen, ipek ya da yünden yapılmış kenarları püsküllü dörtgen biçiminde özel bir kumaş örtüyü örtme geleneği Yahudiler de devam etmektedir.
Baş örtüsü Hristiyan kadınlar arasında yaygındı. Başörtüsünün dindar Hristiyanlar için taşıdığı anlam, Hristiyan bilgini, Tetulinin kadınlarrın başlarını örtmeye çağrısında tanımını bulmaktadır. “Bakire yalvarırım başını bir örtüyle ört! İffetli edep silahına sarıl, etrafını hicab duvarıyla çevir, cinsiyetine ne kendi bakışlarının, ne de glip geçen bakışlarının sızmayacağı bir duvar ör, kadınlara ait bu giysiyi bakireliğini korumak için taşı.
Hristiyan toplumlarda başörtüsü, asırlar boyu kadının evli olduğunu gösteren işaretti. Evli olan bir kadının başı şöyle örtülürdü: saçını içine toplamış olduğu ağın üzerine, yüzünü de kapatan bir baş örtüsü örter, bu baş örtüsü kalçaya kadar iner, bazen önden açık bırakılır veya çene altında bir iğne ile tutturulurdu.

İslamda Tesettürün Temelleri

İslam’da kadının konumuyla ilgili olarak çağımızda en çok tartışılan konu, kadının örtünme meselesidir. Kur’an’da :
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”
(Ahzab: 59),

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüzkadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”
(Nur: 31)

Gerek bu ve gerek benzeri ayetler ifade tarz ve üslubu gerekse Hz.Peygamber zamanında uygulamalar, kadınların örtünmesinin, tavsiye kabilinden veya örf-adete veya sosyalkültürel şartlara bağlı ahlaki çerçevede bir hüküm olmaktan öte dini ve bağlayıcı bir hüküm olduğunu göstermektedir. Çağımıza kadar bütün İslam bilginlerinin anlayışı ve asırlar boyu İslam ümmetinin uygulaması da bu yönde olmuştur.

Örtünme konusnda kadınlara ağır bir sorumluluk yüklendiği ortadadır. Bu kadını koruma, yüceltme ve ona toplumda saygın bir yer kazandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Utanma ve örtünme, canlılar içinde sadece insana has bir özelliktir.

İslam bilginlerinde ortak görüş, kadınların el, yüz ve ayak hariç örtünmeleri gerektiği üzerinde ağırlık kazanmıştır. Ancak örtünmenin renk, üslup ve şeklinin toplumların gelenek, zevk ve imkanları ile bağlantılı olacağı, bu sebeple de bölge ve devirlere göre farklılık gösterebileceği açıktır.

Cahiliyet devrinde Arap kadınlarının iki adeti vardı :

Başörtülerini başlarına örtüp iki omuzları arasında arkaya doğru sarkıtarak boyunlarını tamamen, göğüslerininde bir kısmını açık bırakırlardı.
Süslendikten sonra evlerinden çıkıp yabancı ereklerle karışık gezip otururlardı.
İslam’dan sonra, Medine’de hicab ayeti gelene kadar bu iki adet devam etti. Hz.Aişe hicab ayet-i geldikten sonra müslüman hanımların durumunu şöyle anlatır:
“Vallahi ben Allah’ın kitabını tasdik, Onun indirdiğine iman açısından ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nur suresinin örtünme ayeti gelince erkekleri kendilerine varıp Allah’ın indirdiği ayetleri okumaya başladılar. Hanımların hepisi Allah’ın emrine uyarak yünden ve pamuktan yapılmış örtülerine büründüler, Resulullah’ın arkasında sabah namazı kılmaya geldiler.”

Hicab ve tesettür ayetleri geldikten sonra iki çeşit tesettür farz kılındı.

Erginlik çağına girdiği andan itibaren her kadının bütün vücudunu örtmesi, mahremlerin dışında hiç kimseye göstermemesi
Meşru bir ihtiyaç olmadıkça evlerinden dışarı çıkıp namahrem erkeklerle karışık dolaşıp oturmak
Bu konuda haremlik-selamlık müessesini İslam getirmiştir.

Zinet İki Kısımdır

Güzellik, boy-pos, cilt, çehre, kaş, göz, gibi esas yartılışta olan fiziki güzellik.
Takılar, gerdanlık,bilezik, tac, kına, sürme ve bütün suni güzelliklerdir. Bu tip zinetlerin mahremlerin göstermek caizdir.
Şehvetten emin olmak şartıyla Kur’an-ı Kerim’de tesbit edilen mahremlere gösterilmesi caiz olan zinetler; kol, pazu, bacak, baş, saç, yüz, kulak, boyun. Bunların dışındakilerini göstermek helal olmaz. Caizdir demek de mutlaka açılacak manasına gelmez. Örtmek takva ve azimettir, açmak ise ruhsattır. Hanımların, bulaşık, çamaşır, yemek gibi hizmetleri esnasında sayılan organlarını açmalarına ancak ruhsat verilmiştir.

http://www.esselam.net/modules.php?name=content5&pa=list_pages_categories&cid=26

———————————————————-

Diyanet bildirileri-fetvaları

15. İbadetlerin yerine getirilmesinde, kadınların başlarını örterek ibadet etmeleri veya kadınların erkeklerle farklı saflarda ibadet etmeleri kuralını, kadınların aleyhine hükümler olarak yorumlamak; dinin bireysel, toplumsal ve evrensel gayelerini bilmemekten kaynaklanan önyargılı bir yaklaşımdır. Din konusunda, dinin aslî kaynaklarında yer alan hükümleri, Müslümanların on dört asırlık dinî tecrübe ve uygulamalarının ortak çizgisini göz önüne almak, sübjektif ve temelsiz yorumlardan olabildiğince kaçınmak ve bunlara itibar etmemek gerekmektedir.

16. Diyanet İşleri Başkanlığı, İslâm’ın içindeki her türlü farklı inanış, dinî hayat tarzı, tutum ve davranışlara karşı eşit mesafede bulunmakta, aralarında hiçbir derecelendirme ve kıyaslama yapmaksızın ortak paydada bütünleşmeyi ve toplumsal huzuru temine yönelik bir hizmet sunmayı hedeflemektedir. Anayasal bir kurum olan Başkanlığımızın her kademedeki mensupları, Cumhuriyetimizin temel ilkelerine ve laikliğe bağlılık içinde görevini yerine getirmekte, bütün siyasi görüş ve tartışmaların dışında kalmaya özen göstermekte, toplumu din konusunda sağlıklı bir şekilde aydınlatmakta, topluma din hakkında doğru bilgi vermeyi görev ve sorumluluğunun bir parçası olarak görmektedir. Bu ilkenin bir parçası olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı mensupları ülke gündemini işgal eden ve medyada yer alan güncel tartışmalara sadece dini bilgi açısından bir açıklama gerektiğinde katılmakta ve açıklamalarını da dini bilgi alanıyla sınırlı tutmaktadır. Diğer konularda olduğu gibi başörtüsünün dinî boyutu konusunda izlenen yol da böyledir.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/baciklama.asp?id=1149

——————————————————————-

kurul kararı: Kadınların Başı Açık Namaz Kılmaları, 06.02.2003

Din İşleri Yüksek Kurulu, 07.11.2002 tarihinde Kurul Başkanı

Doç.Dr.Şamil DAĞCI’nın başkanlığında toplandı.

Dini Soruları Cevaplandırma Komisyonunca hazırlanan “Kadınların Başı Açık Namaz Kılmaları” konusundaki rapor görüşüldü. Yapılan müzakereler sonunda:

Son zamanlarda, başın abdest organlarından olduğu, bu organların ise örtülmesinin farz olmadığı ileri sürülerek, kadınların baş açık olarak namaz kılabilecekleri iddia edilmektedir.

Namazda örtülmesi gereken yerler dinî kaynaklarda setr-i avret başlığı altında incelenmiştir. Setr-i avret, namazın şartlarından biri olup, namazda avret yerlerinin örtülmesi anlamına gelmektedir. Avret kavramı ise, bir zaruret bulunmaksızın insan vücudunda açılması helal olmayan, namazda ve namaz dışında örtülmesi farz ve başkalarınca bakılması haram olan yerleri ifade etmektedir.

Avret mahallinin kapsamı, erkeğe ve kadına göre farklılık arz eder. Erkeğin avret yeri, Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelîlerin oluşturduğu cumhuru fukahaya göre göbekle diz kapağı arasıdır. Hanefîler diz kapağını da avret mahalline dahil etmişlerdir. Hz. Peygamber bir hadisinde, “Müslüman erkeğin uyluğu avrettir.” buyurmuştur (Ahmed, III/478). Diğer bir hadiste de, erkeğin örtülmesi farz, bakılması haram olan yerlerinin “göbeği ile diz kapağı arası” olduğu belirtilmiştir (Ebû Davûd, “Libas”, 37; Dârekutni, I, 230,231).

Hanefî, Malikî ve Şafiîlerle, Hanbelîlerdeki hakim görüşe göre, kadının el ve yüz dışında kalan bütün bedeni örtmesi gerekir. Hanefî mezhebindeki bir görüşe göre ayaklar da avret kapsamı dışında tutulmuştur. Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde kadının namazda örtmesi gereken yerlere ayak da dahil edilirken Hanefî mezhebinde kadının çıplak ayaklı olarak namaz kılması caiz görülmüştür. Bu görüş ayrılıklarının sebebi “Onlar (kadınlar), kendiliğinden görünenler hariç, zinetlerini göstermesinler” (Nûr, 24/31) ayetindeki “kendiliğinden görünenler hariç” ifadesiyle ilgili farklı yorumlardır.

Bütün mezheplere göre, kadınların namazda başlarını örtmeleri gerekir. Hz. Aişe’nin rivayetine göre Ebû Bekir’in kızı Esma, üzerinde ince bir elbise olduğu halde Rasûlullah’ın huzuruna girmiş, Hz. Peygamber de ondan yüzünü çevirerek, “Ey Esma! Kadın ergenlik çağına ulaşınca, -el ve yüzünü işaret ederek- şurası ve şurası müstesna artık onun –yabancılar tarafından- görülmesi doğru olmaz.” buyurmuştur (Ebû Davûd, “Libas”, 34). Başka bir hadiste de, “Allah ergenlik çağına ulaşan kadının başörtüsüz olarak kıldığı namazını kabul etmez.” buyurmuştur (Hakim en-Neysabûrî, Müstedrek, I, 251; Ebu Dâvûd, Salat, 85, No: 641, I, 422; Tirmizî, Salat, 277, No: 377, II, 215; İbn Mâce, Tahâre, 132, No: 655, I, 214; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 150, 218, 259. İbn Huzeyme, hadisin sahih; Tirmizî, Hasen; Hakem ise Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir). Bu hadisler buluğ çağına ermiş Müslüman bir hanımın namaz kılarken saçlarını ve diğer avret mahallini örtmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Ayrıca hadis kaynaklarında Peygamber eşlerinin evlerinde baş örtüsü ile namaz kıldıklarını (Malik, Salat, 10. No: 35-36), Hz. Peygamber’in başı açık namaz kılan genç kızlara müdahale ettiğini ve buluğa eren kadınların başlarını örterek namazlarını kılmaları gerektiğini bildiren hadisler yer almaktadır (Ahmed, VI, 96, 236, 238; Tirmizî, Salat, 84, No: 640, I, 420; Ebu Davud, Salat, 85, No: 642, I, 422). Hz. Peygamber zamanından günümüze kadar uygulama böyle olduğu gibi, İslam toplumunun ortak görüşü de bu yöndedir.

Yukarıda zikredilen açıklamalar ışığında;

Namazda ve namaz dışında örtülmesi gereken avret mahallinin erkeklerde diz kapağı ile göbek arası, kadınlarda ise, el, yüz ve ayaklar dışındaki bütün beden olduğu ve namaz kılarken, bu uzuvların vücut hatlarını belli etmeyecek ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtülmesi gerektiği anlaşıldığından,

Kadınların baş açık olarak namaz kılmalarının caiz olmadığına,

Karar verildi.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/karar.asp?id=35&sorgu=1

———————————————————————

Kadınlar çorapsız ve başı açık namaz kılabilirler mi?

Buluğa ermiş müslüman bir hanımın namaz kılarken saçlarını ve diğer avret mahallini örtmesi gerektiği Hz. Aişe’den rivayet edilen bir hadis ile sabittir. Peygamberimiz (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah buluğ çağına ulaşmış kadının başörtüsüz namazını kabul etmez.” (Hakim en-Neysabûrû, Müstedrek; I, 251. Ebu Dâvûd, Salat, 85. No: 641. I, 422. Tirmizî, Salat, 277. No: 377. II, 215. İbn Mâce, Tahâre, 132. NO: 655. I, 214. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 150, 218, 259. İbn Huzeyme, hadisin sahih, Tirmizî, Hasen, Hakem ise Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir.) Ayrıca Peygamberimizin eşlerinin evlerinde baş örtüsü ile namaz kıldıklarını (Malik, Salat, 10. No: 35-36) ve Peygamberimizin başı açık namaz kılan genç kızlara müdahale ettiğini ve buluğa eren kadınların başlarını örterek namazlarını kılmaları gerektiğini bildiren hadisler mevcuttur. (Ahmed, VI, 96, 236, 238; Tirmizî, Salat, 84. No: 640. I, 420; Ebu Davud, Salat, 85. No: 642. I, 422) Peygamber zamanından günümüze kadar ki uygulama da böyledir. Bu konuda İslam toplumunun ortak görüşü hasıl olmuştur.

Buna mukabil, kadınlar ayakları avret mahalli olmadığından, çorapsız namaz kılabilirler.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/sorular.asp?id=91

——————————————————–

“Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor”, Bediüzzaman Said Nursi

On Beşinci Notanın İkinci ve Üçüncü Meseleleri iken, ehemmiyetine binaen Yirmi Dördüncü Lem’a olmuştur.

(ilâ âhir) âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, bir esarettir diyor.

Elcevap: Kur’ân-ı Hakîmin bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız dört hikmetini beyan ederiz.

Birinci Hikmet

Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.

Malûmdur ki, insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve serîü’t-teessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek, medeniyetin ref-i tesettürü hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.

Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı, fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten, tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettürle, nâmahremin iştahını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmûâtıma göre, merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!

İkinci Hikmet

Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.

Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette, ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celb etmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocası, sırr-ı imana binaen, onunla alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsus, muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi, mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.

Şer’an koca, karıya küfüv olmalı, yani, birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimi, diyanet noktasındadır.

Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklit eder; refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.

Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diye takvâya girer.

Veyl o erkeğe ki, saliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer.

Ne bedbahttır o kadın ki, müttakî kocasını taklit etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.

Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefahetini taklit ediyorlar, birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar.

Üçüncü Hikmet

Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:

İnsan, hemşire misilli mahremlerine karşı fıtraten şehvânî his taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin simaları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle, nefsî, şehvânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer’an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!

Dördüncü Hikmet

Malûmdur ki, kesret-i nesil, herkesçe matluptur. Hiçbir millet ve hükümet yoktur ki, kesret-i tenasüle taraftar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: (ev kemâ kàl.) Yani, “İzdivaç ediniz, çoğalınız. Ben kıyamette sizin kesretinizle iftihar edeceğim.”

Halbuki tesettürün ref’i, izdivacı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü, en serseri ve asrî bir genç dahi refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhşa sülûk eder.

Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının-aile hayatında müdir-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan-en esaslı hasleti sadakattir, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz, başka kadınları da nikâh edebilir.

Memleketimiz Avrupa’ya kıyas edilmez. Çünkü orada, düello gibi çok şiddetli vasıtalarla, açık saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani âlem-i İslâm kıtas¨, ona nispeten memâlik-i harredir. Malûmdur ki, muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvâniyeyi tahrik etmek ve iştahı açmak için açık saçıklık belki çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta medar olmaz. Fakat seriütteessür ve hassas olan memâlik-i harredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemadiyen tehyiç edecek açık saçıklık, elbette çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta ve neslin zaafiyetine ve sukut-u kuvvete sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından tecennüp etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûp ise fuhşiyata da meyleder.

Şehirliler, köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü köylerde, bedevîlerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nispeten nazar-ı dikkati az celb eden, mâsûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi tehyice medar olmadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz Öyleyse onlara kıyas edilmez.

Lem’alar, 255-258

Ehl-i iman âhiret hemşirelerim olan kadınlar taifesi ile bir muhaveredir

Bazı vilâyetlerde taife-i nisâdan samimî ve hararetli bir surette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyade, onların Nurlara ait derslerime itimadlarını bildiğim sıralarda, mübarek Isparta’ya ve mânevî Medresetü’z-Zehrâya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki, o mübarek âhiret hemşirelerim olan taife-i nisâ, benden bir ders bekliyorlarmış. Güya vaaz suretinde camilerde onlara bir dersim olacak. Halbuki, ben dört beş vecihle hastayım. Ve hem perişan, hattâ konuşmaya ve düşünmeye iktidarsız bulunduğum halde, bu gece şiddetli bir ihtarla kalbime geldi ki:

“Madem on beş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi’ni onlar için yazdın ve pek çok istifade edildi. Halbuki hanımlar taifesi, gençlerden daha ziyade bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar.”

Ben de bu ihtara karşı gayet perişan ve zaaf ve aczimle beraber, Üç Nükte ile, gayet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübarek hemşirelerime ve mânevî genç evlâtlarıma beyan ediyorum.

Birinci Nükte

Risale-i Nur’un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisâ taifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyade Risale-i Nur’la fıtraten alâkadardırlar. Ve lillâhilhamd bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlâsı ve mukabelesiz bir fedakârlık mânâsını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var.

Evet, bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibarıyla kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez. Veyahut sû-i istimal edilir. Yüzer nümunelerinden bir küçük numunesi şudur:

O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.

Eğer hakikî şefkat sû-i istimal edilmeyerek, biçare veledini haps-i ebedî olan Cehennemden ve idam-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli, validesinin defter-i amâline geçeceğinden, validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil dâvâcı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlât olur.

Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:

Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.

Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.

Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.

Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.

Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur. Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar. Fakat maattessüf biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyâkârlığa giriyorlar.

İkinci Nükte

Bu sene inzivâda iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. “Eyvah!” dedim. “İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış?” dedim. Sebebini aradım. Bildim ki, nasıl İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefahete sevk etmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, biçare nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâtlarıma katiyen beyan ediyorum ki:

Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de, bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur. Rusya’da o biçare taifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur’un bir parçasında denilmiş ki:

Aklı başında olan bir adam, refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli-tâ ki, o biçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhametle birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten sonra ebedî bir mufarakate mâruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.

Hem Risale-i Nur’un bir cüz’ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki, sefahete girmiş zevcesine ittibâ eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki, zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklit eder. Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.

İşte, Risale-i Nur’un bu mealdeki cümlelerinin mânâsı budur ki: Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir. Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki, kadın, kocasında fenalık ve sadakatsizlik görse, o da kocasının inadına, kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askeriyedeki itaatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa, o da kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeye ve sevdirmeye çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünkü hakikî sadakati bırakan, dünyada da cezasını görür. Çünkü nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekilir. Nâmahrem yirmi erkeğin on sekizinin nazarından istiskal eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından, ancak birisinden istiskal eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azap çektiği gibi, sadakatsizlik ithamı altına girer, zaafiyetiyle beraber; hukukunu muhafaza edemez.

Elhasıl: Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta, şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar. Öyle de, o mâsum hanımlar dahi, sefahette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için, fıtratlarıyla ve zayıf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini mecbur bilirler. Çünkü, erkek sekiz dakika zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar birey zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefahetteki zevkin cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmisiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için, sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker.

Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki, mübarek taife-i nisâiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe olduğu gibi, fısk ve sefahatte dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mesut bir aile hayatını geçirmeye mahsus bir nevi mübarek mahlûkturlar. Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar! Allah, bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin. Âmin.

Hemşirelerim, mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maişet derdi için, serseri, ahlâksız, frenkmeşrep bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisat ve kanaatle, köylü mâsum kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nevinden kendinizi idareye çalışınız, satmaya çalışmayınız. Şayet size münasip olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. İnşaallah, rızanız ve kanaatinizle o da ıslah olur. Yoksa, şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i milliyemize yakışmaz.

Üçüncü Nükte

Aziz hemşirelerim, katiyen biliniz ki, daire-i meşruanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde, on derece onlardan ziyade elemler ve zahmetler bulunduğunu, Risale-i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hadisatlarla ispat etmiştir. Uzun tafsilâtını Risale-i Nur’da bulabilirsiniz.

Ezcümle, Küçük Sözler’den Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi benim bedelime sizlere tam bu hakikati gösterecek. Onun için, daire-i meşruadaki keyfe iktifâ ediniz ve kanaat getiriniz. Sizin hanenizdeki mâsum evlâtlarınızla mâsûmâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.

Hem katiyen biliniz ki, bu hayat-ı dünyeviyede hakikî lezzet iman dairesindedir ve imandadır. Ve amâl-i salihanın herbirisinde bir mânevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefahatte, bu dünyada dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer katî delillerle ispat etmiştir. Adeta imanda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefahatte bir Cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hadiselerle aynelyakin görmüşüm ve Risale-i Nur’da bu hakikat tekrar ile yazılmış. En şedit muannid ve muterizlerin eline girip, hem resmî ehl-i vukuflar ve mahkemeler o hakikati cerh edememişler. Şimdi sizin gibi mübarek ve mâsum hemşirelerime ve evlâtlarım hükmünde küçüklerinize, başta Tesettür Risalesi ve Gençlik Rehberi ve Küçük Sözler benim bedelime sizlere ders versin.

Ben işittim ki, benim size camide ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim perişaniyetimle beraber hastalığım ve çok esbab, bu vaziyete müsaade etmiyor. Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabul eden bütün hemşirelerimi, bütün mânevî kazançlarıma ve dualarıma Nur şakirtleri gibi dahil etmeye karar verdim. Eğer siz benim bedelime Risale-i Nur’u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o vakit, kaidemiz mûcibince, bütün kardeşleriniz olan Nur şakirtlerinin mânevî kazançlarına ve dualarına da hissedar oluyorsunuz.

Ben şimdi daha ziyade yazacaktım. Fakat çok hasta ve çok zayıf ve çok ihtiyar ve tashihat gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifâ ettim.

Lem’alar, 259-263

Çünkü Risale-i Nur, ekser âlem-i İslâmın mühim merkezlerinde, bu yirmi sekiz senede bu vatanda ulemaların elinde gezdiği halde, hiçbir âlim, hiçbir filozof itiraz etmemiş. Mahkemeler ve siyasiyunlar yalnız bir tesettüre, diğeri de “Âhir zamanda bir kumandan başına şapka koyacak ve cebren giydirecek” gibi iki meseleye ilişmişler. Sonra da bu meseleler için, dört beş mahkeme, o meseleler dahi dâhil olduğu ve beraat verildiği halde, o bir iki sayfa için yirmi bin sayfayı mes’ul ve mahkûm etmek hükmünde Risale-i Nur’u müsadere etmek, aynı bu misale benziyor:

Emirdağ Lahikası, 342

Üçüncüsü : “Tesettür ve terbiye-i İslâmiye taraftarıdır” diye suç göstermiş.

Bu ise hem Eskişehir, hem Denizli, hem Afyon’da, hem Afyon’un mahkemesinin kararnamesinde de neşredildiği gibi, on beş sene evvel Eskişehir’de tesettür taraftarlığım için mahkeme bana ilişmiş. Ben de hem mahkemeye, hem Mahkeme-i Temyize bu cevabı vermişim:

“Bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon Müslümanların kudsî bir düstur-u hayat-ı içtimaîsi ve üç yüz elli bin tefsirin mânâlarının ittifaklarına iktidaen ve bin üç yüz elli senede geçmiş ecdatlarımızın itikadlarına ittibaen tesettür hakkındaki bir âyet-i kerimeyi tefsir eden bir adamı itham eden, elbette zemin yüzünde adalet varsa, bu ithamı şiddetle reddeder ve o ithama göre hüküm verilse nakz ve reddedecek.”

Bu âyet-i kerimenin tesettür emri kadınlara büyük bir merhamet olduğunu ve kadınları sefaletten kurtardığını, Risale-i Nur kat’î ispat ettiği gibi, Sebilürreşad’ın 115. sayısındaki “Ehl-i iman âhiret hemşirelerime” ünvanı olan bir makalem ispat eder.

Emirdağ Lahikası, 361

İşte o müfteriler, yaşı sekseni bulmuş, zehirlerden şiddetli hasta, dinî hizmetinden dolayı ömrü hapishanelerde çürütülmüş bir İslâm kahramanınız, şimdi bütün münevverlerin ve çok ediplerin ve terbiyecilerin vatan ve milletperverlerin şikâyet ettikleri ahlâksızlığın ve fuhuş tehlikesinden muhafaza için gençlere iyi ahlâk, yüksek namus, iman ve fazilet dersi veren, vatana millete bir uzv-u nâfi hâline gelmelerini temin eden, adalet ve âsâyiş lehinde en birinci kuvvet olarak memleket ve milletin saadetine hizmet eden Gençlik Rehberi adlı eserinin müsaderesine ve müellif-i muhtereminin mahkûmiyetine sebep olmak için diyorlar:

“Bediüzzaman tesettür taraftarıdır. Kadınların yarı çıplak, açık dolaşmalarına, İslâmiyete karşı muharebede şeytan kumandasına verilen fırkalar olarak tasvir etmekte, kadınların bugünkü içtimaî hayatta açık bacak ve yarım çıplak giyinmelerini günah saymakta, Bediüzzaman halihazır bu açık, yarım çıplak giyinişleri evlenmelere mâni olup fuhşa teşvik edici mahiyetinde görmektedir. Ve yine Bediüzzaman’a göre, kadını güzelleştiren şey ve kadının hakikî ve daimî güzelliği içtimaî hayatta yer alan süslenmek, vücutlarını teşhir etmek olmayıp, terbiye-i İslâmiye dairesinde âdâb-ı Kur’âniye ziynetidir. Bediüzzaman dinî tedrisat taraftarıdır. Risale-i Nur adı verdiği dinî tedrisat sayesinde mahkûmların on beş haftada ıslah olacaklarını-ki, Denizli ve Afyon hapishaneleri, adliyenin, gardiyan ve müdürlerin şehadetiyle sabittir-söylemektedir. Bediüzzaman, câzibedar bir fitneye esir olan gençlerin din hakikatleriyle ve Nurun imanî dersleriyle kurtulacaklarına kanidir.”

İşte “Bu fikirleriyle suçludur, kanunen mahkûm edilmesi lâzımdır” diyorlar. İşte bunlar güya ehl-i vukuf namında memleket gençliğine adalet ve hak ve hürriyet derslerini verecek profesörler veya hukuk doçentleridir!

İşte, ey adalet-i hakikiyenin mümessilleri sıfatıyla hukuk-u umumiyeyi ve haysiyet-i milliyeyi muhafaza eden hâkimler! Gençlik Rehberi’nin imanî dersleri ve ahlâkî telkinleri, ehl-i vukuf raporundaki gibi bir suç mevzuu olarak kabul ediliyorsa, bu müellifi bu büyük hizmetinden dolayı mes’ul tutuluyorsa, eğer öyleyse, o zaman yukarıda arz ettiğimiz bu millete, bin yıllık tarihine, an’anesine idarî ve örfî kanunlarına, bu milletin ebedî medâr-ı iftiharı olmuş mukaddes dinine, mukaddes İslâmiyet hakikatlerine, kudsî Kur’ân derslerine ve o kudsî hakikatlere sarılarak İslâmî medeniyeti kemâl-i şâşaa ile dünyaya ilân eden bir aziz ecdada ve onların haysiyetine, hukukuna, mâneviyatına savrulan tahkir ve tezyifleri, indirilen darbeleri ve söylenen iğrenç iftiraları kabul etmeniz lâzımdır. Bu büyük, mânevî cinayetleri hoş görüp kabul etmekle, ismî ehl-i vukufların, suç isnad ettikleri Gençlik Rehberi suç sayılabilir. Ve ancak o cihetle müellifi mahkûm ve Rehberi neşreden talebeleri muahaze olunabilir. Yoksa, adalet-i kanun ve hürriyet-i fikir ve vicdan düsturuyla mahkûmiyeti ve muhakemesi mümkün değildir. Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdan düsturunu en geniş mânâsıyla tatbik eden cumhuriyet idaresinin demokrasi kanunlarıyla asla kabil-i telif değildir.

Emirdağ Lahikası, 364-365

Sünnet-i Seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: -1- Yani, “Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.”

Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, katiyen anlar ki, edebin envâını, Cenâb-ı Hak, Habibinde cem etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder. -2- kaidesine mâsadak olur, hasâretli bir edepsizliğe düşer.

SUAL: Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey Ondan gizlenemeyen Allâmü’l-Guyûba karşı edep nasıl olur? Sebeb-i hacâlet olan hâletler Ondan gizlenemez. Edebin bir nev’i tesettürdür, mucib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâmü’l-Guyûba karşı tesettür olamaz.

Elcevap: Evvelâ, Sâni-i Zülcelâl nasıl ki kemâl-i ehemmiyetle san’atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celb ediyor. Öyle de, mahlûkatını ve ibâdını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Lâtîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edep oluyor. İşte, Sünnet-i Seniyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınmaktır.

Saniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında, bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir, hilâf-ı edep denilmez. Belki, edeb-i tıp öyle iktiza eder denilir. Fakat o tabip, recüliyet ünvanıyla yahut vâiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz, ona gösterilmesini edep fetvâ veremez. Ve o cihette ona göstermek hayâsızlıktır. Öyle de, Sâni-i Zülcelâlin çok esmâsı var; herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ, Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusûrâtın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, Cemîl ismi de çirkinliği görmek istemez. Lâtîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm gibi esmâ-i cemâliye ve kemâliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esmâ-i cemâliye ve kemâliye ise, melâike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle göstermek isterler. İşte, Sünnet-i Seniyyedeki âdâb, bu ulvî âdâbın işaretidir ve düsturlarıdır ve numuneleridir.

Lem’alar, 106

Hâmisen : Katiyen size beyân ediyorum ki; hiçbir cemiyetçilik ve cemiyetler ile ve siyasî cereyanlarla hiçbir alâkası olmayan Nur Talebelerini cemiyetçilik ve siyasetçilikle itham etmek, doğrudan doğruya, kırk seneden beri Islâmiyet ve îman aleyhinde çalışan gizli bir zındıka komitesi ve bu vatanda anarşîliği yetiştiren bir nevî Bolşevizm nâmına bilerek veya bilmeyerek bizimle bir mücâdeledir ki; üç mahkeme cemiyetçilik cihetinde bütün Nurcuların ve Nur Risâlelerinin berâetlerine karar vermişler. Yalnız Eskişehir Mahkemesi tesettür-ü nisâ hakkında bir küçük risâlenin birtek meselesini, belki bu gelen cümleyi, “Mesmuâtıma göre, merkez-i hükûmette, bir kundura boyacısı, çarşı içinde, bir büyük adamın yarım çıplak karısına sarkıntılık edip, o acîb edepsizliği yapması, tesettür aleyhinde olanın hayâsız yüzüne şamar vuruyor” diye eskiden yazılmış cümle sebebiyle, bir sene bana ve yüz yirmi adamdan onbeş arkadaşıma altışar ay ceza verdiler. Demek, şimdi Risâle-i Nur’u ve şâkirtlerini itham etmek, o üç mahkemeyi mahkûm etmek ve itham ve ihânet etmek demektir.

Tarihçe-i Hayat, 493

Dördüncü esas: Sanemperstliği şiddetle, Kur’ân, men ettiği gibi; sanemperestliğin bir nevi taklidi olan sûretperestliği de men eder. Medeniyet ise, sûretleri kendi mehâsininden sayıp, Kur’ân’a muâraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz sûretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riyâ-i mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyâya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. Hem Kur’ân, merhameten, kadınların hürmetini muhâfaza için, hayâ perdesini takmasını emreder; tâ hevesât-ı rezîlenin ayağı altında o şefkat mâdenleri zillet çekmesinler, âlet-i hevesât, ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. Hâşiye 2 Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Halbuki, âile hayatı, kadın-erkek mâbeyninde mütekàbil hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki, açık saçıklık samimi hürmet ve muhabbeti izâle edip, âilevî hayatı zehirlemiştir. Hususan, sûretperestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve sukùt-u ruha sebebiyet verdiği, şununla anlaşılır: Nasıl ki, merhûme ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder; öyle de, ölmüş kadınların sûretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine hevesperverâne bakmak, derinden derine, hissiyât-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrip eder.

İşte şu üç misâl gibi binler mesâil-i Kur’âniyenin herbirisi saadet-i beşeriyeyi dünyada temine hizmet etmekle beraber, hayat-ı ebediyesine de hizmet eder. Sâir meseleleri mezkûr meselelere kıyas edebilirsin.

Sözler, 374

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=562

————————————————-

Şekilcilik İslam’ın Ufkunu Daraltır1 (fgülen)

— Kadın tecrit edilerek örtünmesi isteniyor. Kezban Hatemi, Kur’an’da baş örtme yoktur diyor. Örtünme var mı, yok mu? Bu konudaki dayatma nedir?

— Kezban Hanım’ı ben de dinledim. Kur’an’da örtünmeden bahsedilir, ama nasıl örtünüleceği, şekli açıklanmaz. İran’daki gibi çarşaf mı giyilecek, peçe mi takılacak, bunlar net değildir. Şekil üzerinde durmak, İslam’ın geniş ufkunu daraltmak olur, zevksizlik olur. Hatta İslam dinini bir kostüm dini haline getirmek olur ki, bunlar yanlıştır. Başörtüsü de aynı şekilde üzerinde durulacak usul, yani imanın ve İslam’ın esaslarından, şartlarından değildir. Bunlardan dolayı, insanın adeta dinin dışında tutulması dinin ruhuna aykırıdır. Bu konuda dayatmalar, ısrarlar ifrattır ve zorlamadır. Hatta nefret ettirmedir. Gönülde sevgi önemlidir, sevdirme önemlidir. İşin kaynağıyla irtibat önemlidir. Herkes hoşgörü ister, ben de kendi telakkilerim, kabullerim içinde hoşgörü isterim. Benim de buna ihtiyacım vardır. Ancak böyle olursa, toplumun değişik parçaları bir araya gelebilir. Aynı ölçüde ben de herkesi bağrıma basmalı ve kabullenmeliyim. O kadar çok müşterek yanımız var ki, teferruatta bölünüp parçalanmamalı. Caminin içinde birbirimize düşeceksek, şekilden önce ruh veya muhtevayı öne alıp avluda barışacaksak, orada barışı sağlamalıyız.

Türban Meselesi2

“Okullarımızdaki başörtüsü sorunu, çok hassas hale geldi. Ancak şu kadar söyleyeyim, okumayı istemek ile okumamak arasında kalan bir insan ne yapmalı’ Ülke ve millet adına okumak mı yararlıdır, okumamak mı’ Dinin füruata ait bir meselesinde bu denli hassas olmak mı, yoksa tercihini başka istikamette kullanmak mı gerekli’ Kişi kanaatı vicdaniyesi ile bu mevzuda hükmünü verip öyle davranmalıdır. Bana göre okumayı tercih etmelidirler.”

Başörtüsü Eylemleri3

Üniversitelerde devam eden başörtüsü direnişini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genç kızlarımızın zorlanmaları halinde tercihlerini eğitim gören hedefinden yana yapmalarını arzu ederim. Tabii ki dini mülahazalarla başlarını örten hanımlara müdahale edilmesine karşıyım. Onların dinin detayına ait bir konuyla tahsilleri arasında tercih yapmak zorunda bırakılmalarına üzülüyorum. Ama toplumumuz hassas bir dönemden geçiyor. Herkesin bunu göz önüne alması lazım. Bir taraf bunu kavga sebebi yapmamalı, diğer taraf da tepkileri kavga başlatıldı diye görüp üzerine gitmemeli… Hukukçu bir dostumuz yazdığı kitaba “Müntesiplerinin Cehaleti, Hasımlarının Kör Düşmanlığı Arasında Talihsiz Müslümanlık” adını koymuş.. Çok doğru.. Durumumuzu özetliyor kitabın ismi. İki taraf da cehalete yenik düşüyor.

Kadınların Başını Örtmesi Şart mıdır?4

-Kadının başını örtmesi meselesi bir iman meselesi ölçüsünde önemli değildir. Allah’a karşı kulluk, umumi manada kulluk meselesi ölçüsünde önem arz etmez bunlar. Teferruata ait meselelerdir. Nitekim, yani Allah’a iman meselesi ta Mekke’de efendimize tebliğ edilmiş. Namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra zekat farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum peygamberliğin 16’ncı, 17’ncı senesinde Müslüman kadınların başları açıktır.

Ama geçmişte türban meselesi yüzünden toplum neredeyse birbirine girecekti. Siz bu tartışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Temel meseleler varken, teferruatın kavgasını vermek zannediyorum üslup bakımından yanlış. Onları öne çıkartmak bir yönüyle diğer meselelerin önemsizliğini bir yönüyle ifade etmek gibi bir şey olur. İnsanlar yine işin başına geçsinler, başlarını açsınlar, belli bir dönem sonra kapatsınlar demek de değildir bu yani. Ondan da farkı bir meseledir. Dindeki başörtüsünün nereye konacağı meselesi çok iyi karlaştırılmalı evvela. Bir diğer yanı da birileri de bundan çok rahatsız olmamalı bence. Bu mozaik içinde toplumun bir kesimi olarak kabul edilmeli.

Yanlış hatırlamıyorsam ben, 1990’da falan bu türban olayı toplumu gerginleştirdiği zaman sizin mesajınız bu doğrultudaydı.

-Belki aynı şeyleri söylemişimdir. Teferruata boğulmayalım. Küçük şeylere büyük şeyleri feda etmeyelim. Yani başörtüsü eğer İslami öğretiler, İslami esaslar arasında dördüncü beşinci sırada bir meseleyse, bununla kavga ederek bir yönüyle belki imana müteallik meseleleri çok geri plana atıyoruz. Yani birinin imanı vardır. namazı da vardır, belki hacca da gidiyordur. Fakat bu meselede farklı düşüyorsa, bu insan bunu hiç kabul etmemezlik demek, işte dördüncü plandaki bir meseleyi birinci plandaki meselenin önüne geçirme demek gibi bir şeyler oluyor.

Başörtüsü ve Müslümanlık5

-Size göre Türkiye’deki Allah’a gerçekten bağlı Müslümanların çoğunluğu demokratik ve laik bir devlette yaşamak istiyor mu? Bu Müslümanların pek çoğu cumhuriyeti idare eden laik kurumlarda değişiklikler görmek arzu ediyor mu? Bir başka ifadeyle onlar mesela başörtüsünü, İslami elbise veya İslami eğitimin yeniden gözden geçirilmesini istiyorlar mı? Türkiye’de şu andaki durumun demokrasi ile İslamın yan yana yaşayabileceği şeklinde midir? Yani yaşayabileceği doğru mudur, mümkün müdür? Eğer mümkünse Türkiye bu noktada dünyanın kalan kısmına örnek olabilir mi? Yani demokrasi ile İslamın beraber yaşaması konusunda neler söyleyebilirsiniz?

-Evet. Şimdi Türkiye’de demokrasi ve laiklik senelerden beri yani bir manada hatta denebilir ki, Osmanlılarda kısmen vardı. Cumhuriyetin kurucuları Osmanlılardan mücmel üzerinde durulabilir şekilde aldılar, laisizmi. geliştirdiler. Daha sonraki yıllarda da bu doğrudan doğruya anayasaya giren bir kavram oldu. Ne var ki, tarifi üzerinde bunun çerçevesi üzerinde çok fazla bir şey konuşulmadı. Çerçevesi ile alakalı bir bilgi verilmedi. Onun için büyük ölçüde laiklikten rahatsızlıktan duyma değil de demokrasiden rahatsızlık duyma değil, bunların ifade ettiği kavramların çerçevesinin belirsizliğinden oldu. Mesela Türkiye’de bazıları laiklik derken, dine hakkı hayat tanımama gibi düşündüler. Tabi Türkiye’deki Hıristiyanlara ve Yahudilere karşı böyle diyemezlerdi. Çünkü onların arkasında Avrupa vardı, Amerika vardı, dünya vardı. Türkiye’deki garip Müslümanların hakkını müdafaa edecek yoktu. Onlara karşı bir çevre diyorlardı ki, laiklik Türkiye’de farklı olmalı, bu gazetelerde vardır, hatta zabıtlarda vardır bu. Hukukçuların toplantı yapıp da bildiriler halinde verdikleri bildirilerde vardır. Türkiye’de laiklik dinsizlik şeklinde anlaşılmalı, işte buna karşı rahatsızlık oldu. Demokrasi insanların ferdi ailevi içtimaî veya ibadetle muamelatla alakalı her şeylerini baskı altında tutsun, onlara rahat kendilerine göre inançlarına göre düşüncelerine göre hareket etme imkanı fırsatı vermesin şeklinde algılandı. Buna karşı rahatsızlık oldu.

Bununla beraber milletimizin geçmişten gelen genel terbiyesi var. Bundan ötürü, bugüne kadar laiklik karşıtı veya demokrasi karşıtı zümrelerin devlete başkaldırdığına hiç şahit olmuyoruz. Hatta şu siyasi parti teşekkül edeceği ana kadar kimsenin ne ibadet ü taatına karışılıyordu, ne de kimse ibadeti taatına karışılıyor diye bundan rahatsızlık duyuyordu. Dolayısıyla başkaları ortaya çıkaracağı ana kadar millet çoğunluk, % 80 diyebiliriz, ne laiklikten rahatsızlık duydu ne de demokrasiden rahatsızlık duydu. Belli bir zümre bunları problem yaptı. Bunlar olmaması lazım veya işte belli mülahazalarla Batıdaki ölçülerle gelsin, biz de evet deriz filan dediler. Bunlar idareye geçince bunlar da esasen herkesten laiğiz dediler, herkesten daha demokratız dediler, herkesten ziyade cumhuriyetçiyiz dediler. Ve buna halkın tepkisi olmadı. Kendilerini tutanların da tepkisi olmadı. Demek bu mesele milletin çok fazla problemi değildi. Hatta dinini diyanetini rahat yaşaması açısından çevresine de bakarak Türkiye’yi daha rahat buluyordu. Mutlaka bir kısım antidemokratik şeyler vardı ama fakat Türkiye Asya’daki devletlerle, Afrika’daki devletlerle, mağrip ülkeleriyle mukayese edilmeyecek kadar demokratik hak ve hürriyetlerden istifade ediyor ve yaşıyordu onu. Kimsenin de problemi değildi bu. Sonradan zannediyorum bu meseleyi suni olarak problem haline getirdiler. Ve bazı kimseler de siyasi mülahaza açısından sadece bu işe sahip çıktılar. Öylece Müslümanlığı adeta demokrasinin ve laisizmin karşısına diktiler. Çünkü onların bir gelişme zemini vardır. Ordu öyle olabilir ama Türkiye’de zaten çok mesele kaynağı İslam inancı olmak üzere çok mesele onlarla uyum içinde olabiliyordu. Sadece belki hani bir iktidar miktidar mevzuu, iktidara meraklı olanlar ne var ki o Kuran-ı Kerimin bize öğretileri içinde bildiğiniz gibi % 3 nispetinde bir şey tutar. % 97 nispetinde ferdin şahsen dini, dini düşüncesi, ruhani hayatı, Allah’la irtibatı, münasebeti, ailesinin terbiyesi, çocuklarını okutma hak ve hürriyeti, kazanma hak ve hürriyeti, bu meselelerin hiç biri İslamla çelişmediğinden ötürü millet de laiklikle ve demokrasiyle hiçbir zaman çelişkiye düşmedi.

-Ben geçenlerde İran’dan geldim. Seçimlerden sonra orda gençlerin pek çoğu mollalardan bıkmış durumda. Molla rejiminden bıkmış durumda. Örtünmeden bıkmış durumda zorla örtünmeden bıkmış durumda. Ve çoğu bu şikayetlerini dile getiriyor. Fakat Türkiye’de insanlar tam tersine çarşaf giyme ve başını örtme mücadelesi veriyor. Böyle bir tezat nasıl açıklanabilir?

-Aslında zannediyorum böyle bir tezat var başta. şimdi insanlar bir şeye inanırlar inandıkları ölçüde onu yaşarlar. İnandıkları ölçüde duygularını temsil ederler. Hatta dinin esasları gibi olmasa bile esasatı gibi kabul ederek kılık ve kıyafette de bir hususiyete gidebilirler. Şimdi iki şey var. Biri, gerekir ki demokrat düşünen insanlar bu da galiba demokrasinin gereği deyip onlara bazen müsamaha ile baksınlar. Bir tarafa düşen şey budur. Bir diğer tarafa düşen şey şudur. Bunlar Allah’a iman gibi haşre, neşre iman gibi, hatta namaz gibi asıl sayacağımız temel meselelerden olmadığı için bir toplum içinde bunları toplumun değişik kesimleriyle kavga etmeye vesile haline getirmemelidirler. Yani karşılıklı yaşanıyor bu. İran’daki durumla Türkiye’deki durum çok farklı yani. Türkiye öyle bir kaç tane çarşaf giyen insanın bir kaç tane şöyle böyle kılık-kıyafeti olan insanın İran’a özenmesi şeklinde alınmamalı bence. Yani temelde İran İslam dedi, burada da deniyor biraz biraz da bilememeden meseleyi. Orada insanlar inançlarına göre bir hayat tarzı içine çekilmediler. O ölçüde inanmadıkları bir hayat tarzının içine itildiler. Yani Humeyni idaresi gelinceye kadar orada sokaklar aynı Türkiye’deki gibiydi. Gelince birden bire herkes çarşaf giyecek dediler yani Taliban’ın hareketi gibi. Herkes sakal bırakacak dediler, herkes şunu yapacak bunu yapacak dediler.

Aslında bu tehlikeli bir şeydi, çünkü dine ait meseleler gönül rızasıyla yapılırsa iradeyle yapılırsa sevabı vardır. Bunların tepelerine binerek bunları yaptırsanız sevap olmaz orda o meselede sevap olmaz. Ve o iş devam da etmez bir yerde patlar aksi zuhur eder. O şiddettir, baskıdır o açıdan insanların iradesine saygılı olunması lazım. Ama bir diğer taraftan da insanlar kendi iradeleriyle benim inancımın gereği ben bunu yapmalıyım diyorsa şayet gayet maruf, onunla kimseyi tahkir etmiyorsa kimsenin kanaat-i vicdaniyesine baskı yapmıyorsa dince mukaddes sayılan şeyleri birilerine baskı yapmak için alet olarak kullanmıyorsa bir zaman 163. maddenin fıkralarından birisiydi bu. Yapmıyorsa bence böyle masumane duygusunu düşüncesini yaşayan insanlar da herhalde nazar-ı müsamaha ile ele alınması lazım. Yani her iki tarafın ifratı tefriti var denebilir ki iki tarafta da hoyratlık yaşanıyor. İran’da idare tarafından ciddi bir hoyratlık yaşandı. Bizde de bazı idareciler tarafından öyle oldu. Ve genelde halk tarafından da işte bazı hususlar itibariyle öyle bir hoyratlık yaşandığı söylenebilir.

1. Yeni Yüzyıl, Fethullah Gülen’le New York Sohbeti, 20 Temmuz 1997

2. Akşam, Orhan Yurtsever’in Fethullah Gülen’le Yaptığı Röportaj, 13 Mart 1998

3. Radikal, Avni Özgürel, 21 Haziran 1998

4. Hürriyet, Ertuğrul Özkök’ün Röportajından Bir Bölüm, 23 Ocak 1995

5. Time Dergisi, 30 Mayıs 1997

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kavramlar/a3098.html

——————————————————————–

Yeni Yüzyıl Gazetesi’nin 16 Eylül 1998 Tarihli Nüshasında Yayınlanan “Fethullah Hoca Türban Attırdı” Başlıklı Haberine Açıklama
Samanyolu TV, 16.09.1998

Fethullah Gülen, cemaate bağlı okul ve dershanelerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Kılık kıyafet yönetmeliğinin geçerli” olduğunu belirterek hiçbir okulun sahibi veya ortağa olmadığını bu nedenle de “türban attırmasının” söz konusu olamayacağını söyledi. Önceki günkü Yeni Yüzyıl’da “Fethullah Hoca Türban Attırdı” başlığıyla yayımlanan haberle ilgili Gülen’in avukatları Orhan Erdemli ve Hasan Günaydın, Gülen adına bir açıklama yaptılar: Müvekkilimiz hiçbir okul ve dershanenin sahibi, ortağı veya yöneticisi değildir. Bu okul ve dershanelerin sahipleri ilgili tüzel kişilikler olup, bu durumun bağlı bulundukları kurumlardan basit bir araştırma ile öğrenilmesi mümkündür.

Haberde belirtilen okul ve dershaneler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olduğuna ve aynı Bakanlıkça ilgili yerler için Kılık Kıyafet Yönetmeliği öngörüldüğüne göre, bu uygulamanın Fethullah Gülen ile irtibatlandırarak bir takım suçlamalara konu yapılmasının basın özgürlüğü ve meslek ahlak ve ilkeleri ile bağdaşmadığı inancındayız.

Başörtüsü Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun açıklamalarında da yer aldığı üzere dini bir vecibe olup, dini konularda kişilerin baskı altında tutulmaması gerekir. Fethullah Gülen din ve vicdan özgürlüğünden yana olup, kamuoyunda hoşgörü, uzlaşma ve diyalog yönündeki düşünce ve çabaları ile tanınmaktadır.

Başörtüsü konusunda da tercihi kişilerin vicdani kanaatlerine, kişinin sorumluluk duygusuna ve kalplerin takvasına bırakmak gerektiğini düşünmektedir. Bunun aksine olarak “okumak veya görev yapmak için kızlar başını açabilir veya açamaz” şeklinde bir görüş de beyan etmiş değildir.

http://tr.fgulen.com/a.page/hukuk.kosesi/basin.aciklamalari/a2644.html

————————————————————–

TESETTÜR

Yirmi üç senelik bir uygulama müddeti içinde tedricen indirilen Kur’an-ı Azimüşşan; muhatab olarak kabul ettiği toplumun öteden beri alışageldiği ve sürdürdüğü adet, gelenek ve değerlerinin olduğunu, bütün bunların da bir anda terk edil¬mesinin mümkün olamayacağı gerçeğini göz önüne alarak, teşri’de (hüküm koyma hususunda) buna muvafık bir usul tercih etmiştir.

İlahi hükümlerde ehemmiyet sırasını gözönünde bulundurarak insanların ihtiyaçlarını gözetmiş ve kolaydan zora doğru bir yol ta’kib etmiştir. İşte bu hikmetlere binaen, tedricen farz kılınan emirlerden biri de “Tesettür-i şer’i ” emridir.

Müfessirlerin beyanına göre, hususan Muhammed Ali Sabuni’nin tesbitine göre; “tesettür” emri, Müslümanlar tarafından daha kolay kabul edilmesi ve toplumda daha rahat uygulanması için bir kaç merhalede nazil olmuştur. En son ve en mükemmel şeklini ise” cilbab” da, yani “çarşaf” ta bulmuştur. Şimdi bu merhaleleri kısaca öğrenmeye çalışalım:

Birinci Merhale: Cenab-ı Hak (cc), kadınların tesettürü hak¬kında ilk merhalede Ahzab Suresinin gelecek 33. ayet-i kerimesini inzal buyurmuştur;

Ey Nebi (sav)’in hanımları ve Müslüman hanımları! Hanelerinizde karar kılın (oturun) ve kendinizi süsleyerek sokakta erkekler içine karışıp cahiliyye-i ûlâda olduğu gibi açılıp saçılmayın.” (Ahzab, 33)
Ayet-i kerimede geçen “cahiliyye-i ûlâ” ta’biri, bir görüşe göre; İbrahim (as)’ın veladetleri devri olmakla; o zaman kadınlar elbiselerini çeşitli zînetlerle donatarak başları, yüzleri, boyun ve bacakları açık olarak erkekler arasında gezerlerdi. Ahzab Süresi 33. ayet-i kelime ile kadınların böylece dışarı çıkmaları yasaklanmış ve yuvalarında oturmaları emredilmiştir.
“Cahiliyye-i uhra” ise; Hz. Isa (as) ile Hz. Muhammed (asm) arasındaki devredir. Bu devirde ise, kadınların baş, bacak ve kolları örtülü olup üzerlerinde başörtüleri ve elbiseleri vardı. Sadece yüzleri, boyunları ve göğüsleri açıktı ve zînetleri görünüyordu.

İkinci Merhale: Kur’an-ı Mu’cizü’I-Beyan, ikinci merhalede Nur Süresinin 31. ayetiyle kadınların yüz, boyun ve göğüslerinin de zînet olduğunu ve bunların setredilmesi gerektiğini emretti. Şöyle ki:

“Ve (kadınlar) zinetlerini izhar etmesinler. Onlardan zahir olanı müstesna. Ve başörtülerini yakalan üzerine sarkıtsınlar ve zinetlerini açmasınlar.” (Nûr, 31)
Demek bu ayet-i kerime, ‘kadınların ihtiyaç durumunda dışarı çıktıklarında, “yüz, boyun ve göğüslerini’ de örtmeleri gerektiğini emretmektedir. Bu konu ile ilgili tafsilatlı bilgi ileride gelecektir.

Üçüncü Merhale: Bu merhalede Ahzab Süre-i Celilesinin gelecek 59. ayet-i kelimesi nazil olmuştur:

“Ya Muhammed! Zevcelerine ve kızlarına ve mü’minlerin zevcelerine söyle ki; sokağa çıktıklarında cilbablarını (çarşaflarını) üzerlerine örtsünler!” (Ahzab, 59)

Nazil olan bu cilbab ayeti ile de kadınların namahrem erkeklere karşı çarşafla baştan ayağa kadar kapanmaları farz kılınmış ve zinetten sayılan başörtülerini ve elbiselerini de örtmeleri emredilmiştir. Böylece bu ayet-i kelime ile, kadınların baş örtülerini ve elbiselerini yabancı erkeklere göstermeleri yasaklanmıştır.

Dördüncü Merhalede: Ahzab Süresinin 53. ayet-i kelimesi nazil olmuştur. Şöyle ki:

“Peygamber (sav) ‘in zevcelerinden bir şey istediğinizde, onu perde arkasından isteyin, Bu, sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir.”

Şafii Mezhebine göre, yukarıda zikredilen ve “hicab ayeti'” denilen Ahzab Süresinin bu 53. ayet-i kelimesi Peygamberimizin zevcelerine hastır. Bu sebeple ezvac-ı tahirat dışındaki mü’mine kadınların, evin içinde çarşaflı bir surette erkeklerin huzuruna çıkması caizdir.

Bir kısım Fukaha-yi İslam ise şöyle buyurmuştur: Bu Ayet-i kerime, ezvac-ı tahirata (Peygamberimizin zevcelerine) has değildir. Belki ezvac-ı tahirat dâhil, umum mü’mine kadınların ev içindeki hicablarını beyan etmektedir. Bu görüşe göre, kadınlar, evin içinde namahrem erkeklerle ancak bir perde veya duvar veyahut kapı arkasından konuşabilirler. Böyle bir hicab olmadan evin içinde erkeklerle karşılıklı konuşamazlar. Âlem-i İslam’ın tatbikatı bu halde devam edegelmiş, haremlik ve selamlık muhafaza edilmiştir. Mü’mine kadınlar dışarı çıkınca da her iki mezhebe göre, Ahzab suresinin 59. Ayet-i kerimesinin delaletince çarşaf giyeceklerdir.

İHTAR: Hazret-i Peygamber (asm) başta olmak üzere Sahabe-i Kirâmın erkeklerinin tesettürsüz kadınlarla konuşmaları ve başta ezvac-ı tahirat olmak üzere Sahabe-i Kirâmın hanım¬larının tesettürsüz erkeklerle konuşmaları ile alakalı hadis-i şerifler ve tarihi vak’alar, daha tesettür emri nazil olmadan önceki devreye aittir ve bu hüküm, tesettür ve hicab ayetleriyle mensuhtur

Abdullah İbn-i Mes’ud (ra)’ın rivayet ettiğine göre Nebiyy-i Muhterem (sav) şöyle buyurmuştur:

“Kadın avrettir. Dışarı çıktığında şeytan onu gözetler (Fitneye sevk eder.) Kadının, Rabbinin rahmetine en yakın olduğu hâl, evinin içinde bulunduğu vakittir.” (Tirmizî, İbn-i Hibbân)

Yukarıda bahsi geçen Ayet-i kerimeler ve Tirmizi ve İbn-i Hibbân rivayet ettiği hadis-i şerif gibi bu konudaki sair Ehadis-i nebeviyye; kadınların yuvalarında kalmalarını, zaruret ve ihtiyaç olmadıkça erkeklerin içine karışmamaları gerektiğini ve dışarı çıktıklarında namahrem erkeklere karşı çarşafa bürün¬melerini emretmektedir.

İşte Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu Ayet-i kerimelerin ve Ehadis-i nebeviyyenin hükmüne dayanarak, “Lemâat” adlı eserinde ve daha başka risalelerinde, “Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış, yuvalarına dönmeli” deyip ve “Tesettür Risalesi”nde kadının “siperi ve kal’ası çarşafı” olduğunu beyan buyurup, kadının namahrem erkeklere karşı çarşafa bürünerek örtünmesinin hem emr-i İlahi, hem de kadının fıtratının muktezası olduğunu izah etmiştir. Hem kadınların hürmetleri, sıyânetleri, dünya ve ahiret saadetleri ancak evlerinde karar kılmaları ile mümkün olduğunu; tebezzül ve teberrüc suretiyle erkeklerin içine karıştıkları takdirde iffet ve namuslarının pâ-yi mâl olacağını, bu suretle sû-i ahlâka ve fuhşiyyâta sebeb olacaklarını ilmen ve hikmeten izah ve isbat etmiştir. Bugünkü hM-i Alem ve bilhassa memleketimizdeki açık saçıklık ve bunun neticesi olarak meydana gelen sukut-ı ahlak örnekleri bunun şahididir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Ehl-i Sünnet ve ehl-i sünnet olmayan (Mu’tezile, Şia, Vehhabîlik gibi) mezhebIerin ittifaken “şer’î tesettür’ olarak kabul ettikleri “çarşafın” farziyyetini, hikmetleriyle beraber eserlerinde izah ve isbat etmiştir. Manto ve başörtüsünü tesettür-i şer’i olarak kabul etmeyen Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kadınların manto giyip başörtüsü takmak suretiyle daha cazibedar bir hale gelip erkeklerin bulunduğu meclislere, sempozyum ve konferanslara katılmalarına da asla fetva vermemiş; haremlik ve selamlığı ortadan kaldırmamış; bilakis kadınların yuvalarında kalmalarını, dışarıya çıktıkları zaman ise” “hicab-ı şer’î” olan “çarşaf” a bürünmelerini müdâfaa etmiş ve Kur’an’ın bu farz hükmünü isbat etmiştir.

Ma’lûm olsun ki; kadınlara çarşafı farz kılan cilbab ayeti nazil olunca, başta Peygamber Efendimiz (asm)’ın ezvac-ı tahiratı olmak üzere, bütün sahabe-i kiramın hanımları ve on¬lardan sonra gelen bütün Müslümanların hanımları, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, bin üç yüz elli sene bo¬yunca bilfiil çarşafa bürünmüşlerdir. Ancak, kılık-kıyafet inkılâbı ile beraber, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın kadınlara farz kıldığı bu tesettür-i şer’i olan çarşaf kaldırıldı. Onun yerine, şer’an zinet sayılan ve üzerleri çarşafla örtünmeleri gereken manto ve başörtüsü ikame edildi. Üstad Bediüzzaman Hazretleri hayatta iken ve Tesettür Risalesi”ni yazdığı devirde resmen baş açıklık yoktu. Çarşaf yerine manto ve başörtüsü getirilmişti. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, açık saçıklık ile değil; manto ve başörtüsü ile yüzü açık bırakma bid’ası ile mücadele etti. Çünkü kılık kıyafet inkılâbı, çarşafa karşı yapılmıştı. Bu kıyafet, yani manto ve başörtüsü, 1960 Cemal Gürsel inkılâbına kadar devam etti. Daha sonra açık saçıklık yayıldı. Hattâ okullarda okutulan ders kitablarında, Kur’an’ın farz emri olan çarşafın kadınlar için bir esaret alameti olduğu, onun yerine ikame edilen manto ve başörtüsünün ise güya kadınlar için hürriyet ve serbestiyyet alameti ve medeniyyet-i sefihenin mehasini olduğu fotoğraflarla gösterilmiş; böylece bin üç yüz elli seneden beri devam edegelen Kur’an’ın bu hükmüne karşı muaraza edilmiştir. Dolayısıyla, sadece ders kitablarındaki fotoğraflara bakılsa bile, tesettür-i şer’inin çarşaf olduğu, manto ve başörtüsünün ise onun yerine ikame edildiği bedaheten görülecektir.

Tesettür Risalesi”nde Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Kur’ân-ı Azimüşşân’ın emrettiği tesettür-i şer’i olan çarşafa bürünmelerinin kadınlara hem farz olduğunu, hem fıtratlarının muktezası olduğunu, hem de onları tecavüzattan koruyan bir kal’a ve siper olduğunu ilmen ve hikmeten isbat ederek müdâfaa etmiştir. Yoksa hâşâ, o zat, manto ve başörtüsünü tesettür-i şer’i yerinde kabul edip müdâfaa etmemiştir. Belki eserlerinde açık ifade ile kadının siperi ve kal’ası çarşafı olduğunu ifade etmekle beraber, el ve yüzün de kapanması gerektiğini yine aynı eserin şu cümlesinde, “Çünkü, mahremin siması, mahremiyyetten haber verir ve namahreme benzemez” buyurmak suretiyle, yüz ve el mahremlere karşı ka¬panmaz, ancak namahremlere karşı onların da kapanması gerektiğini açıkça ifade etmişlerdir. Evet, bu cümle ifade eder ki; “yüz” mahremiyyetten haber veriyor ve namahreme benzemiyor. Bu sebeble kadın, yüzünü mahreme karşı açabilir, namahreme karşı açamaz.

Bediüzzaman Hazretleri, “Tesettür Risalesi”nde, bin üç yüz elli sene zarfında her asırda üç yüz elli milyon insanın içtimâî hayatında kudsi bir düstur olarak yer alan ve üçyüzelli bin tefsirin tasdik ve ittifaklarına ve geçmiş ecdadımızın i’tikad ve uygulamalarına istinad eden tesettür-i şer’înin çarşaf olduğunu izah; ve kadınların baştan ayağa kadar, yüz ve eller dahil olmak üzere cilbâb (çarşaf)’la örtünme¬lerinin Kur’an’ın kesin bir emri olduğunu isbat etmiştir.

Hem dellâl-ı Kur’an olan Bedîüzzamân Hazretlerinin, Kur’ân’ın kadınlara yönelik bir emri olan çarşafı müdâfaa etmesi; mahkemelerde ve yirmi sekiz senelik hapis müddetinde en mühim bir suç ve ceza unsuru olarak kabul edilmiş ve mahkûmiyetinin en mühim sebeblerinden biri olarak gösterilmiş olduğu unutulmamalıdır.

Demek, manto ve başörtüsünü kadının şer’i tesettürü yerinde kabul edip müdâfaa eden bir kimse; hem Kur’an’ın “cilbab” (çarşaf) emrine karşı muaraza etmiş, hem üç yüz elli bin müfessirin ve fukaha-yı İslam’ın ittifakıyla sabit olan” Müslüman kadının şer’i tesettürü çarşaftır’ hükmünü tekzib etmiş, ve bin üçyüz elli senelik Âlem-i İslamın uygulamasını reddetmiş, aynı zamanda bu hükm-i Kur’ani’yi kaldıran ecnebi ve bid’atçi komitenin fikirlerine ve uygulamalarına destek ve revaç vermiş ve onlara tabi’ olmuş olur.

Hem Ahzab Suresi 59. ayet-i kerimesindeki cilbab ayeti; tesettürün keyfiyetini, manto ve başörtüsünün şer’i bir tesettür olmadığım gayet açık bir şekilde beyan ettiği halde; bu asırdaki ekser insanlar gaflet, iğfal, gelenek, görenek ve cehalet gibi sebeblerle böyle bedihi bir mes’elede bile aldanmakta; hatta geniş bir mantonun da tesettür yerine geçebileceğini iddia etmektedirler. Onların temeldeki hataları, ayetin sadece” setr-i avret”i emrettiğini zannetmeleridir. Hâlbuki ayet, setr-i avretle beraber, asıl setr-i zîneti emretmektedir. Ayetin ma’nasını anlamak için, nazil olduğu zamana fikren gitmek lazımdır. Şöyle ki;

Bu ayet-i kerime Medine’de nazil olmuştur. O zamanki Arap kadınları, setr-i avrete riayet etmekteydiler. Yani, başörtüleri ve elbiseleri vardı. Cilbab ayeti, Müslüman kadınların başörtülerini ve elbiselerini örtmeleri için nazil olmuştur. Demek, cilbab ayetinin nüzul sebebi, sadece setr-i avret için değil belki kadının -yüz dahil- baştan ayağa kadar bütün bedenini ve başörtüsü, elbise ve zinetlerini setretmek içindir.

Böylece cilbab ayeti; Müslüman kadınların, giydikleri elbiseler cinsinden olmayan başka bir örtü ile örtünmelerini ve Kur’ an nazarında zinet kabili edilen elbiselerini de o örtüyle örtmelerini emretmektedir. Üstteki örtünün alttaki elbise ile aynı cinsten olmasıyla, yani bir elbisenin üstüne bir başka elbise giymekle tesettür emrinin yerine gelmeyeceği açıktır. Eğer Kur’an’ın tesettür emri bu şekilde olsaydı; bu durumda Kur’an-ı Hakîm’in bu emri -haşa- abes olurdu. Manto ise; bluz, kazak, ceket ve etek gibi bir elbisedir. Çünkü “elbise”; giyilen ve süs sayılan ve onunla setr-i avret yapılan şeydir. “Örtü” ise; giyilmeyip, başın üstünden sarkıtılarak, bütün beden ve elbiselerin onunla saklandığı şeydir. Bu mevzuun daha iyi anlaşılması için şöyle bir izahat getirilebilir: Bir kadın manto giyse, setr-i avret tahakkuk etmiş olur ve onunla namaz kılabilir. Fakat namahrem erkeklere onunla tesettür etmiş sayılmaz. Ancak, baştan ayağa kadar bütün vücudu örten, şeffaf ve ince olmayan, vücud hatlarını belli etmeyecek derecede geniş olan, zinet özelliği taşımayan, erkeklerin nazar-ı dikkatini celbetmeyen ve erkeklerin elbiselerine de benzemeyen bir örtü ile örtünürse tesettür etmiş sayılır.

Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’de erkek elbisesi konusunda detaylı açıklama bulunmadığı halde, kadın kıymeti konusunda te¬ferruatlı emir ve yasaklar vardır. Bunlardan birkaçını şöyle sıra¬layabiliriz:

a) Kadınlara evlerinde oturmaları ve zinetlerini izhar ederek sokağa çıkmamaları,
Zinetlerini ve zinet yerlerini açmamaları,
c) Başörtülerini yakalarım kapatacak biçimde üzerlerine sarkıtmaları,
d) Zinetlerini izhar için ayaklarım yere vurmamaları,
e) “Cilbab”larını üzerlerine örtmeleri emredilmiştir ki; bütün bunlar kadının tesettürü hususunda Kur’anın ne kadar tafsilat verdiğinin açık delilleridir.
Bunlara bir de Rasulullah (asm) Efendimizin açıklamaları eklenirse, kadın kıymetinin üzerinde ne kadar ehemmiyetle durulduğu akl-ı selim sahipleri tarafından anlaşılmış olur.
Allah (cc), Nur Suresi 31. ayet-i kerimesinde,
“Kadınlar, başörtülerini, yakalarını örtecek biçimde başlarına örtsünler” emrini vermiştir.

Bu ayetten daha sonra gelen Ahzab Süresi 59. ayeti ile de Allah,
“Mü’minlerin kadınlarına da söyle, cilbablarını(çarşaflarını) üzerlerine sarkıtsınlar, yaklaştırsınlar’ (Ahzab, 59) emrini vermiştir.

İşte daha sonra gelen bu “cilbab” ayeti, önceki ayet ile aynı şeyi anlatmış olmayacağına göre, birincisinde anlatılan başörtüsüne ilave olarak başka bir örtüyü emrediyor demektir. İşte ulema-i İslam, bu ince noktadan ve bu ayetin başta Asr-ı Saadet olmak üzere bin dört yüz sene zarfında uygulanma biçiminden hareket ederek, “cilbab” hakkında çeşitli izah ve ta’rifler getirmişlerdir. Biz de o izah ve ta’riflerden numune olarak bir kısmını nakledip tafsilatını inşallah gelecek bölümlerde ele alacağız.

Ahzab Suresi 59. ayet-i kerimesinde geçen “Cilbab” nedir? Tefsirlere ve Arapça sözcüklere baktığımızda, “cilbab” için şu değişik ta’riflerin yapılmış olduğunu görürüz:

Milhafe, yani çarşaf, vücudu baştan ayağa kadar örten bir örtü;
mikna’a, yani peçe, başörtünün üzerinden örtülen rida; kadının elbisesinin ve başörtüsünün üzerinden büründüğü çarşaf. (Bu açıklamalar, ” cilbab” kelimesinin pek çok tefsirden çıkarılan ta’rifinin özetidir.)
Görüleceği gibi bu ta’riflerde umumiyetle belirlenen ortak özellik, “cilbab”ın, “giyilen” den çok, ”bürünülen” ve normal elbisenin üzerine örtülen bir “örtü” olduğudur.

Cilbabın giyiniş şekli:

Müfessirler, bize cilbabın nasıl giyildiğini ve uygulama biçimini de arılatırlar. Mesela:
İbnü’l Cevzi, “Başlarını ve yüzlerini örterler’ demiştir.
Ebu Hayyan, “Ahzab Suresi 59. ayet-i kerimede geçen “Cilbab”larını üzerlerine örtsünler’ ifadesi, bütün bedenin örtülmesini anlatır. ‘üzerlerine’ ifadesiyle de yüzlerini örtmeleri kastedilmiştir. Çünkü, cahiliyye devrinde kadınların açık olan yerleri yüzleri idi” demiştir.
Ebu’s-Suud, “Kadın cilbabı başına atar ve kenarını da göğsüne sarkıtır. Bu ayet, ‘Kadınlar herhangi bir sebeble dışarı çıkarlarsa, yüzlerini ve bedenlerini örterler ma’nasına gelir’ demiştir.

Süddi, “Bir gözleri hariç, bütün yüzlerini kapatırlar’ demiştir. İbn-i Kuddame, “Cilbab giyilmeyerek en tari üzerinden kuşa¬nılır’ demiştir.
İbn-i Abbas, “Kadınlar, hür olduklarının bilinmesi için tek gözleri hariç, başlarını ve yüzlerini örterler’ demiştir.

İbn-i Sîrîn diyor ki: “ Ubeyde es-Sem’ani’ye cilbabın nasıl örtüldüğünü sordum. Bir çarşaf alıp kuşandı. Başının tamamını kaşlarına kadar örttü. Sol gözünü açık bırakarak yüzünü de örttü; ‘İşte cilbab böyle kuşanılır’ demiş oldu.”
(bk. Zadü’l-Mesir, c. 5, s. 250; Ebu’s-Suud, c. 6, s. 81; İbn-i Kuddame, el-Muğni, c. 1, s. 602; Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, c. 5, s. 250; Sabuni, Ruhu’l-Beyan, c. 2, s. 283, 381)

Elmalılı Hamdi Yazır, Ahzab Süresi 59. ayet-i kerimede ge¬çen, “Cilbablarını sarkıtsınlar, yaklaştırsınlar” ifadesini anlattıktan sonra şunları ekler:
“Bu açıklamada da iki şekil vardır:

“Birisi, kaşlarına kadar başlarını örttükten sonra, büküp yüzünü de örtmek ve sadece tek bir gözünü açık bırakmak. (Bizler yetiştiğimiz zaman validelerimizin tesettür tarzı bu idi.)

“İkincisi de, alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra burnunun üzerinden dolayıp, gözlerinin ikisi de açık kalsa bile, yüzünün ekserisini ve göğsü tamamen örtmüş bulunmaktır. (1310 ‘da İstanbul’a geldiğim zaman, İstanbul hanımlarının, bir peçe eklemek ve elde açık bir şemsiye bulunmak şartıyla tesettür tarzları da bu idi.)” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 6, s. 351)

CİLBABDA RENK MÜHİM MİDİR?

Ümmü Seleme Validemiz şöyle demiştir: “Cilbab ayeti nazil olduğu zaman, Ensar kadınları siyah çarşaflara büründüklerinden ötürü, başlarında siyah kargalar varmış gibi çıktılar.”
(Cessas, Ahkamü’I-Kur’an, c. 1, s. 372; Sabunî, c. 2, s. 382)Demek, başta ezvac-ı tahirat ve

Peygamberimizin kızları olmak üzere sahabe-i kiramın hanımları siyah çarşaf giymişler ve uygulama ekseriyetle günümüze kadar” siyah çarşaf şeklinde gelmiştir. Cilbabın verdiğimiz ta’rifIerinden de anlaşılacağı gibi, cilbabın asıl vazifesi kadının zinetlerini örtmesi ve dışarıda kadının çekiciliğini azaltmasıdır bunu ise siyah renk daha iyi te’min eder. Müfessir Alusi şöyle der:

“Sonra bilesiniz ki, bana göre günümüzde ileri düzeyde (müreffeh) hayat süren birçok kadının, evlerinden çıkarken, üst elbise olarak giydikleri şeyler, cilbab olamayacakları gibi, gösterilmesi yasaklanan zinetler türündendir. Çünkü bunlar nakışlı, desenli ve göz alıcı giysilerdir. Bana göre erkeklerin, kadınlarına dışarıya bu şekilde çıkma izni vermeleri, bundan hoşlanmaları ve ka¬dınlarının yabancı erkekler arasında bu şekilde dolaşmaları gayret azlığındandır. Bu, yaygın bir musibet halini almıştır. Böyle yaygın musibet haline gelen şeylerden biri de, kadınların, kayınbiraderlerinden sakınmamaları, kocalarının da buna aldırmamaları, hatta çoğu zaman da bunu bizzat kendilerinin emretmeleridir. Bütün bunlar Allah ve Rasulü’nün müsaade etmediği şeylerdir. La havle ve la kuvvete illa billah…” (Alusi, c. 17, s. 146)

CİLBABTA ARANAN ÖZELLİKLER:

Fukaha-yi İslam, kadının avreti ve tesettürü ile ilgili olan bütün ayet ve hadisleri gözönünde bulundurarak, kadının tesettürü için aşağıdaki özelliklerin şart olduğunu belirlemişlerdir:

1. “Cilbab’ bütün bedeni örten bir örtüdür. Cilbabın farz kılınmasının asıl hikmeti, fitneyi ortadan kaldırmak için yüz ve eller dâhil bütün bedeni örtmektir, sadece avret mahallini örtmek değildir. Çünkü avret mahalli elbise ile örtülmektedir.

2. Cilbab, ince ve şeffaf olmamalıdır. Çünkü tesettürden maksat, bedeni göstermemektir. Hâlbuki şeffaf bir örtü vücudu gösterir, hatta ba’zan daha cazib hale getirir. Dolayısı ile, bu tür bir örtü ile örtünen bayan, “Zinet yerlerini göstermesinler’ emri¬ne uymuş olmaz. Rasulullah (sav) Efendimiz, ince bir örtü ile ya¬nına giren baldızı Esma’dan yüzünü çevirmiştir (Ebu Davud). Aişe validemiz, ince bir başörtüsü ile gördüğü Abdurrahman kı¬zı Hafsa’nın başörtüsünü yırtmış ve ona kalın bir başörtü ört¬müştür. (İbn-i Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 71-72; Muvatta, Libas, s. 6)

3. Cilbab, dar olup vücud hatlarını belli etmemelidir. Hz. Ömer (ra) halife İken halka dağıttığı bir çeşit örtünün, vücud hatlarını belli edeceği için kadınlara giydirilmemesini emretmiştir. (Beyhaki, s. 234-35; Serahsi, Mebsut, c. 10, s. 155)

Kadının vücud hatlarını dışarı vuran bir elbiseye bakmak, fukaha-yi İslam’ca o uzuvlara bakmak sayılmıştır.

İbn-i Abidin, “Kim bir kadını arkadan hayale dalar ve kemiklerinin şekli belirecek derecede elbisesini görürse, Cennet’in kokusunu duyamaz’ hadisini dem tutarak, “Uzuvların şeklini belli eden elbise, kalın olsa ve cildi göstermese bile yasaktır’ demiştir (İbn-i Abidin).

4. Kokusunu yabancılar duymamalıdır. Allah Rasulü (sav) Efendimiz, kokuyu çok övmek ve tavsiye etmekle beraber, başkalarının duyacağı şekilde koku sürünüp dışarı çıkan kadının zina etmiş gibi günah alacağını bildirmiştir. Yani, koku sürünüp camiye giden kadının namazının kabul olunmayacağını haber vermiştir. (Ebu Davud, Teraccul 7; Tirmizi, Edeb 35; Nesai, Zi¬net 35; Darimi, İsti’zan 18.)

5. Kadının tesettür-i şer’ isi erkek elbisesine benzememelidir: Rasulullah (sav) Efendimiz, “Erkeğe benzeyen kadına ve kadına benzeyen erkeğe Allah lanet etsin” buyurmuş ve “Böyle olanları evlerinize sokmayın” diye emir vermiştir. (Buhari, li¬bas 62; Ebu Davud, Edeb 53; Tirmizi, Edeb 34)
6. Kadının şer’i tesettürünün kendisi de süslü olmamalıdır. Çünkü kadınların yabancılara zinetlerini göstermeleri ayetle yasaklanmıştır. Allah Rasulü (sav) kendisine biat eden kadınlardan, cahiliyye kadınları gibi zinetlerini göstererek çıkmamaları üzere biat almıştır (Taberi, c. 1, s. 79; Heysemi, Mecmau’z-Zeva¬id, c. 6, s. 42). Kadının namahremlere göstermediği elbisesi ise istediği kadar süslü olabilir.

7. Kadının bürünmekle emrolunduğu şer’i tesettür, gayrı müslimlerin özel elbiselerine benzememelidir. Çünkü Efendimiz (asm), “Kim, bir kavme benzerse, o da onlardan olur’ (Ebu Davud, Libas 4; Müsned 50; benzer bir hadis için bk. Tirmizi, Isti’zan 7) buyurmuş ve Müslümanları devamlı, başkalarından ayrı olmaya çağırmıştır.

8. Ayakkabılar, dikkat çekecek derecede ses çıkaran türden olmamalıdır. Allah (cc) bu konuda; “Kadınlar, gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar’ (Nur, 31) buyurmuştur.

İslam dini, sanıldığı gibi kadının süslenmesini ve güzel giyinmesini yasaklamamış, aksine buna izin vermiştir. Hatta altın ve ipek gibi değerli takı ve kumaşları erkeğe yasaklarken, kadınlara serbest etmiştir. Çünkü kadınlar fıtraten süslenmeye eğilimlidir. Ancak, kadın, süslü elbiselerini namahrem olmayan yerde, evinde, özellikle kocasının yanında giyecektir.
Bu ta’rifler muvacehesinde anlaşıldı ki, “cilbab”, yüz ve eller dâhil baştan aşağı bütün vücudu örten ve beden hatlarını belli etmeyen bir örtüdür.

Elhasıl: Tesettür ikidir:
Biri: “Avretin tesettürü” dür ki; bu, “elbise ve başörtüsü” ile olur. Diğeri: Fitne ve fesaddan mahfuz kalmak için” kadının na¬mahrem erkeklere karşı olan tesettürü” dür ki; bu da çarşaftır.

Tesettür-i şer’i olan çarşafın farziyyetine ve kadının başörtüsü, elbisesi, yüzü ve eli zinet ve sebeb-i fitne olduğundan onların da örtünmesi gerektiğine dair Kitab, sünnet, İcma-i ümmet (sahabe ve müctehidin-i izamın icmaı) ve kıyas-ı fukahanın tafsilatlı delilleri eklenecektir.

http://www.islamiforum.com/Risalei-Nur-Ekseninde-Hakiki-Tesettuer-i-erand39i-Nasldr-t15286.html

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.