İslam’ın Çevre Bilincine Katkısı Dr. Muhsin TOPRAK
Son yıllarda çevre temizliği, çevreyi korumak, ekolojik dengeye zarar vermemek gibi konulara basın yayın organlarında çok sık yer verilmekte ve çokça vurgu
yapılmaktadır. Toplumda ise vurgulanan bu hususları hayata geçirebilmek için dernek vakıf gibi sosyal oluşumlar meydana getirilmektedir. Bu organizasyonlar
insanların dikkatlerini konuya yoğunlaştırmak, insanımızda bir çevre bilinci oluşturmak için çeşitli faaliyetler yapmaktadırlar.
Hayatta insanı motive eden ve yapması gereken işleri onun için kolaylaştıran pek çok dinamik vardır. İnsanı motive eden en önemli unsurlardan biri de dindir.
Bu faaliyetleri yaparken dini motivasyondan yararlanmak insanların işlerini kolaylaştıracaktır. Buna bağlı olarak dinî kaynakların mezkur konu hakkında
söylediklerini ortaya koymak, insanımızın bu hususlarda daha duyarlı davranmasına yardımcı olacaktır. Biz de bu yazıda dini kaynakların bu hususlarda neler
söylediğini ve nasıl bir yönlendirme yaptığını ortaya koymaya çalışacağız.
Evrendeki varlıklar birbiriyle bağlantılı hiyerarşik bir düzen meydana getirmektedir. En küçük ve en az karmaşık birimler kendilerinden daha büyük ve
kompleks üst sistemlerle etkileşim içinde çalışırlar. Her düzeydeki birim kendi içinde dinamik bir bütündür ama üstündeki veya altındaki birimlerle
bağlantısı olmaksızın varlığı düşünülmez. (Musa Tosun, “Psikolojik Açıdan Çevre ve İnsan”, İnsan ve Çevre, İstanbul 1992, s.56-57) İnsan da tabii varlığı
itibariyle bu sistemin bir parçasıdır, ancak psikolojik varlığı ve kurduğu sosyal oluşumlarla diğer varlıklardan farklı bir yapıya ve şuur düzeyine erişir.
Tabii ilişkisinin ötesinde diğer varlıklarla bilinçli bir ilişkiye girer.
Kısacası bizler kurulu bir dünyaya doğmakta, fakat sosyal hayatın ürettiği bir bilinçle doğal çevremizle ilişki içine girmekteyiz. Çocukluktan itibaren gerek
ailemiz ve gerekse yakın sosyal çevremizden aldığımız düşünce ve davranış tarzıyla tabii çevremize yaklaşırız. Dolayısıyla sosyal çevremizin görmediği veya
görmezden geldiği pek çok şeyi biz de görmeyiz. Çevremizde farkına varmamız ve korumamız gereken bir çok şey olmasına karşın, çoğunlukla bunların farkında
bile olmayız. Çünkü bunları ya biz kurmamışızdır, ya da her gün göre göre alışkanlık kazanmışızdır. Her an teneffüs ettiğimiz havanın, ışık ve ısısına muhtaç
olduğumuz güneşin, havamıza oksijen üreten ve bize psikolojik bir haz veren yeşilin, içimizi açan berrak mavi gökyüzünün, zümrüt yeşili rengiyle insanları
kendine çeken denizin varlığını ancak bunlar olmadığı zaman, ya da kullanılamaz hale geldiğinde fark ederiz. Fark ederiz de insan için ne büyük bir değer
olduklarını o zaman anlarız.
Bu tabii düzen, Yüce Allah tarafından yaratılmış ve bize bahşedilmiştir. (Bkz. Kur’an, 14/32; 16/12, 14; 22/65; 29/61; 31/20; 35/13; 39/5; 45/13) Bu,
Allah’ın insana verdiği değerin bariz bir göstergesidir. Kur’an-ı Kerim yeryüzü ve gökyüzündeki canlı cansız bütün varlıkların belli bir ölçü ve dengeye göre
yaratıldığından beyan ederken (Hicr 15/16-20; Kamer 54/49), insanın tabiattan faydalanma esnasında bu ölçü ve dengeyi bozmaması gerektiğine de dikkat
çekmektedir (Rahman 55/7-12). Ölçülü ve dengeli biçimde tabiatla ilişki içine girmek, insan türünün mümkün olan en uzun sürede tabiattan faydalanması
sonucunu doğuracaktır. Başlangıcından itibaren kıyamete kadar insanlık tabiatta olanı kullanacak, ondan faydalanacak ve hayatı için gerekli olan şeyleri
elbette ki ondan çıkaracaktır. Ancak tabiattaki maddelerden bir kısmı hemen kullanıma uygun olup, pek çok madde ise ham halde bulunur. Ham halde bulunanlar
ise üretim mekanizmalarından geçirilerek kullanıma uygun duruma getirilir. Bu yüzden insan, ihtiyacı olan pek çok şeyi üretmek zorundadır. Ama üretme, aynı
zamanda tabiatta olanı tüketmek demektir. Bu yüzden tüketirken olduğu kadar üretirken de dikkatli olmak gerekmektedir.
Tabiatta olanı tüketirken dikkat etmemiz gereken çok önemli bir husus vardır ki o da ekolojik denge dediğimiz tabiatın düzenine (ekosistem) zarar
vermemektir. Fakat ne yazık ki insanoğlu çoğu zaman bundan gaflet içindedir. Yapıp ettiği icraatlarda doğal çevreye onulmaz zararlar vermekte, akıl almaz
tahribatlar yapmaktadır. Şu iyice bilinmelidir ki, çevreye zarar vermekle insanoğlu aslında bindiği dalı kesmektedir. Doğanın sorumsuzca tahrip edilmesi,
çevrenin umursamaz bir tavırla kirletilmesi, tabiattaki sınırlı şeylerin hor kullanılması, tam bir mirasyedi tutumudur. Kendi kazanmadığını çarçur eden
mirasyedi nasıl ki bir süre sonra eli boş ve perişan bir durumda kalırsa, çevreyi düşüncesizce tahrip edip kirletenler de kendi yaptıklarının cezası olarak
yaşanmaz bir dünyanın içinde kendilerini bulacaklardır. Kur’an-ı Kerim de insanlara isabet eden bir kısım musibetlerin kendi yaptıklarının bir sonucu (Şuarâ,
42/30), hatta “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettiklerinin bir sonucu olarak yeryüzünde bozulma başladı. Belki dönerler diye Allah (c.c.) yaptıklarının
bazı kötü sonuçlarını onlara tattıracaktır” (Rum 30/41) ayetiyle yaptıklarının bir cezası olduğunu vurgulamaktadır.
İşte hava ve suların kirliliği, dünyanın yeşilsiz bırakılarak çölleştirilmesi, ozon tabakasının incelip delinme tehlikesiyle karşı karşıya kalması bunlardan
bazılarıdır. Fakat bu sonuçlar, insanlar için bir sürpriz değildir. Kendi yaptıklarının doğal bir sonucudur. Nitekim insanlık, sanayi ve teknolojinin baş
döndürücü bir hızla geliştiği 19. Yüzyıldan bu güne geldiğinde bu sonuçlarla karşılaşmıştır. Meşhur Rus düşünürü Tolstoy’un, insanlığın teknolojik alanda
ilerlemeyi gerçekleştirirken ahlak alanında acımasızca yaptığı tahribatı tasvir ederken söylediği şu sözler gerçeği ne kadar açıkça yansıtmaktadır: “Tarihin
hiç bir döneminde 19. yüzyıldaki kadar maddi başarıya ulaşılamadı. Fakat, Tarihin hiç bir döneminde giderek canavarlaşan şimdiki Batı dünyası kadar ahlâksız,
insanın hayvani duygularına hiç bir kısıtlamanın getirilmediği bir hayat da yaşanmadı. 19. yüzyılda ulaşılan maddi ilerleme gerçekten muazzam, fakat bu
ilerleme Neron’un zamanında bile şahit olunmayacak şekilde ahlâkın en temel şartlarını ihmal etme pahasına satın alındı ve halen de satın alınıyor.”
(Tolstoy, Din Nedir?, çev. Murat Çiftkaya, İstanbul 1995, s. 33)
Toprağımızı çoraklaştıran, nehirlerimizi, göllerimizi kurutan, denizlerimizi balıkların bile yaşayamayacağı bir kirliliğe büründüren sanayi atıklarının,
şehirler kurma adına ormanları talan etmenin, medeniyet adına üretilen fakat havaya zarar veren unsurların tedbiri alınmadığı takdirde karşımıza çıkacak olan
manzara bundan başkası değildir. Bir Kızılderili kabile reisinin söylediği gibi biz bu dünyayı atalarımızdan bir miras değil, çocuklarımızdan ödünç aldık.
Bizler bu sorumsuz tavırlarımızla dünyamızı kendi adımıza zararlı hale getirdiğimiz gibi çocuklarımız için de yaşanmaz bir dünya bırakmak üzereyiz.
İnsanlığın önünde bir ışık olan Yüce dinimiz İslam’ın, dinî alan kabul edilen sadece inanç ve ibadet konularında bizlere bir takım görevler yükleyip de
hayatın diğer alanlarını boş bıraktığı düşünülmemelidir. İslam insan hayatının her yönüyle ilgili emirler, tavsiyeler ve uyarılar yapmaktadır. Dolayısıyla
üzerinde durduğumuz bu konuyla ilgili bir takım emir, tavsiye ve uyarılarda da bulunmaktadır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz.
İlk olarak İslam Müslümanlara bütün varlıklara saygı duymayı, onların hayat hakkına ilişmemeyi öğretmektedir. Çünkü her Müslüman, “Yedi kat gök, yeryüzü ve
bunlarda bulunan varlıklar Allah’ı tesbih ederler. Onu övgüyle tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” (İsrâ 17/44) inancını taşır. Buradan hareketle Müslümanların
çevreyi sorumsuzca tahrip etmeyeceğini/edemeyeceğini, tabiatı bilinçsizce kullanmayacağını/kullanamayacağını söyleyebiliriz. Bu husus, çevre bilincinin
oluşması açısından önemli bir noktadır. Bu bilinci alan bir kimsenin çevreyle ilişkisi de ona göre ölçülü olacaktır. En azından çevresindeki varlıkları
kendisinin dost ve yardımcıları görecektir. Onlardan faydalanırken dengeyi bozmamaya dikkat edecektir. Kur’an-ı Kerim’in israfı haram, savurganlığı şeytanın
kardeşliği sayan beyanları (A’raf 7/31; İsra 17/26-27, 29-30; Taha 20/81) ile Peygamber Efendimizin (s.a.s.) akarsu dahi olsa abdest alırken israf edilmemesi
gerektiğine dair uyarıları da (İbn Mace, İkame, 193) Müslümanlarda çevre şuuru oluşturmada önemli bir temel olacaktır.
İkinci olarak Müslüman bir insan kendisinin Allah’ın isimlerine mahzar olduğuna, bu isimlerin kendisinde tecelli ettiğine inanır. Allah’ın isimlerinden
birisi Kuddus ismidir. Kuddus, mukaddes, temiz, pak olan demektir. Bu ismin bir tecellisi olarak Yüce Rabbimiz yeryüzünde sürekli olarak meydana gelen tabii
kirlenmeleri kurmuş olduğu ekolojik sistemle sürekli olarak temizlemektedir. Her mevsim ölen binlerce hayvan leşleri, kurumuş bitki artıkları istihaleye
(kimyevi bir değişime) tabi tutulmakta ve temizlenmektedir. Ayrıca rüzgârlar vasıtasıyla yeryüzü adeta süpürülmekte ve yağmurlarla yıkamaktadır. (Bu hususu
Bediuzzaman nefis bir üslupla 30. Lem’a'nın Birinci Nüktesinde anlatmaktadır.) Bu noktada Müslüman Kuddus isminin bir yansıması olarak kendisini ve çevresini
temiz tutması gerektiği inancıyla hareket eder ve üzerine düşeni yapar. Ayrıca Müslüman’ın Allah’ın ahlakıyla ahlâklanması gerektiğini öğütleyen bir kutlu
söz/birkelam-ı kibar vardır. Bu konu bağlamında düşünülecek olursa, çevre bilincine sahip olma ve çevre kirliliğinin önüne geçmenin de Allah’ın ahlâkıyla
ahlâklanma olarak değerlendirilmesi gerekir.
Üçüncü olarak Kur’an-ı Kerim Allah’ın yeryüzünü imar görevini insana yüklediğini beyan eder. Bir ayette “Sizi yeryüzünde yaratıp, orayı imar etmenizi dileyen
Allah’tır” (Hud 11/61) buyurulmaktadır. Ayette geçen “isti’mar” kelimesine tefsirciler tarafından iki anlam yüklenmiştir. Bunlardan birincisi, “Allah sizi,
yeryüzünü imar ediciler yaptı”, (İbn Kesir, Tefsir, 2/450) ikincisi de, “Allah yeryüzünü sizin imar etmenizi istedi” (İbn’l-Cevzi, Zadü’l-Mesir, Beyrut 1984,
4/133) şeklindedir. Birinci tefsir şekli tekvînî emri; yani Allah’ın insanı dünyayı imar edecek şekilde yarattığını ifade ederken, ikincisi teklîfî emri;
yani Allah’ın insandan dünyayı imar etmesini istediğini beyan eder. İslam uleması yukarıda zikrettiğimiz ayete dayanarak, meskenlerin yapılması, su
kanallarının açılması, ağaçlandırma çalışmaları gibi imar işlerinin topluma farz olduğunu söylemişlerdir. (Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, Beyrut 1992, 6/175)
İnsan tabii veya dini bir görev olarak elbette ki yeryüzünü imar edecektir. Ama bunu, tabiatı tahrip etmeden yapmalıdır. Müslüman ahlakı bunu gerektirir.
Dördüncü olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu konuda Müslümanlara örnek olmuştur. Allah’ın bu emrini çok iyi bilen Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Medine’de imar
faaliyetlerine katılarak yaşadıkları şehrin mamur hale gelmesi için çalışmıştır. Ayrıca Mekke’nin yanında Medine ve Taif bölgelerini de harem alanı ilan
ederek oralarda ağaç kesmeyi ve avlanmayı yasaklamıştır. Adiy b. Zeyd (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Medine’nin her cihetinden 2 beridlik (yaklaşık 30 km.)
bir alanı (yaklaşık 1000 kilometrekare) koruluk (hıma/harem) bölgesi ilan ettiğini ve ağaçların kesilmesini, dallarının kırılmasını yasakladığını rivayet
etmektedir. (Ebu Davud, Menasik, 96) Bundan başka Hz. Peygamber (s.a.s.), Zû-Kard gazvesinden dönerken Medine yakınlarındaki Benî Harise otlağı olan
Zuraybü’t-tavil denilen yerde konakladıklarında onlar buranın, hayvanlarının otlağı, hanımlarının çıktığı yer olarak nitelemişler, Efendimiz (s.a.s.) de “Kim
buradan bir ağaç keserse mutlaka onun yerine bir ağaç diksin” buyurmuştur. (Belazurî, Fütuhu’l-Buldan, Beyrut 1987, 17; İbrahim Canan, İslam ve Çevre
Sağlığı, İstanbul 1987, s59-60) Taif halkı Müslüman olmak üzere Medine’ye bir heyet gönderdiklerinde, Hz. Peygamber’in hazırlattığı anlaşma metnine Taif
bölgesi vadilerinin de koruma altına alındığı ve orada bitki örtüsünü tahrip etmenin, hayvan avlamanın yasaklandığı, bu yasağa uymayanların cezalandırılacağı
bir madde olarak konulmuştur. (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 2003, 1/500; Muhammed Hamidullah, el-Vesaik, Beyrut 1969, s. 236-238, 240; Ali
Rıza Temel, “İslam’a Göre İnsan Çevre İlişkisi”, İnsan ve Çevre, s.77) Hz. Ömer’in (r.a.) hilafeti döneminde Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.) bu emirnameyi esas
tutarak yasağa uymayan birini cezalandırmıştır. (Ebu Davud, Menasik, 96) Yine Hz. Peygamber (s.a.s.) gölgesinde yolcuların, hayvanların gölgelendiği çöl
bitkisi sidr ağacını kesmeyi yasaklamış ve kesene beddua etmiş, lanetlemiştir. (Ebu Davud, Edeb, 159.)
Ayrıca Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadıkları şehrin temiz tutulması yönünde emir ve tavsiyelerde bulunmuş, bitki ve hayvanların korunmasına
özen göstermiştir. Bu noktada Peygamber Efendimizin Mescid’in temizlenip güzel koku ile kokulanmasına, (Tirmizi, Cum’a, 64) avluların temiz tutulmasına,
(Tirmizi, Edeb, 41) durgun sulara idrar yapılmamasına, (Buhari, Vudu’, 68; Müslim, Taharet, 94–96; Ebu Davud, Taharet, 36) içme sularının yakın çevresine çöp
dökülmemesine (Servet Armağan, “İslam Çevre Hukukunun Genel Esasları”, İslam ve Çevre, s. 250) dair emirleri ile susuzluktan ağzı kurumuş, dili sarkmış bir
köpeğe kuyudan ayakkabısıyla su çıkarıp susuzluğunu gideren adamın cennetlik olduğuna, (Buhari, Bed’ü’l-halk, 17, Edeb, 27) kedisini eve hapsedip açlıktan
öldüren yaşlı kadının da cehennemlik olduğuna (Buhari, Ezan, 90) dair haberleri de hatırlanmalıdır.
Bu örnekler göstermektedir ki Yüce Peygamberimiz (s.a.s.) her konuda olduğu gibi çevreyi koruma, temiz tutma hususunda da ümmetine hep örnek oluyordu. Ayrıca
Efendimiz’in (s.a.s.) ağaç dikmeye teşvik eden; “Kıyamet kopmaya yakınken elinizde bir ağaç fidanı var ve onu dikmeye vakit bulabilirseniz onu dikin”,
(Buhari, Edebu’l-müfred, Kahire 1379, s.168) “Kim bir ağaç dikerse onun için ağaçtan hasıl olan ürün kadar Allah sevap yazar”, (Ahmed b. Hanbel, Müsned,
5/415) “Her kim boş, kuru ve çorak bir araziyi ihya ederse bu amelinden dolayı Allah tarafından mükâfatlandırılır. Herhangi bir canlı ondan faydalandıkça
orayı ihya edene sadaka yazılır”, (Münavi, Feyzu’l-kadir, 6/39) “Müslümanlardan bir kimse bir ağaç dikerse o ağaçtan yenen mahsul mutlaka onun için
sadakadır. Yine o ağaçtan çalınan meyve de onun için sadakadır. Vahşi hayvanların yediği de sadakadır. Kuşların yediği de sadakadır. Herkesin ondan yiyip
eksilttiği mahsul de onu dikene ait bir sadakadır ” (Müslim, Müsakat, 7-10, 12; Buhari, Edeb, 27; Hars, 1.) hadis-i şerifleri bu duyarlılığın ve çevre
bilinci oluşturmaya teşvikin tam bir göstergesidir.
Sahabe-i Kiram’ın önderleri de bu şuura sahiptiler. Mesela Hz. Ebu Bekr’in (r.a.) Üsame (r.a.) ordusuna hitap ederken söylediği “Hurma ağaçlarını sökmeyin,
yakmayın; diğer meyve ağaçlarını telef etmeyin; koyun, sığır ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin …” (İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih,
Beyrut 1987, 2/200) sözleri ile Hz. Ömer’in (r.a.) Ebu Musa el-Eş’arî’yi (r.a.) Basra’ya vali olarak gönderirken görevleri arasında sokakların temizliğini de
sayması (Darimî, Sünen, Mukaddime 46) ve Hz. Osman’ın (r.a.) geç bir vakitte ağaç dikerken yanına gelen ve “Ey Müminlerin emiri! Bu vakitte mi dikim
yapıyorsunuz?” diye soran birisine, “Bana uğradığında beni böyle hayırlı bir iş yaparken bulman, bozgunculardan biri gibi bulmandan daha iyidir”
(Aliyyulmuttaki el-Hindî, a.g.e., 3/909) şeklinde verdiği cevap bu bilincin sahabede ne kadar yerleşmiş olduğunu gösteriyor.
Bu ruh atalarımıza da ilham kaynağı olmuştur. Onlar bulundukları yerleri, kurdukları şehirleri en mamur hale getirmenin, insan için yaşanabilir mekânlar
kılmanın çabasını gütmüşlerdi. İşte Fatih’in İstanbul’un fethinden sonra Taşlık mevkiinde satın alıp vakfettiği 136 adet dükkân için yazdırdığı vakfiyede
çevre temizliği için Müslümanların o tarihlerde bile ne kadar önem verdiklerini açıkça göstermektedir: “Bu gayr-i menkulatımdan elde olunacak nemalarla
İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde
bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye 20 akçe alsunlar. Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara
sarıcı tayin ve nasb eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbula çıkalar bilâ istisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var
ise şifası, ya da mümkün ise şifayab olalar. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darulacezeye kaldırılarak orada salah bulalar. Maazallah
herhangi bir gıda maddesi buhranı vaki olabilür. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah, ehl-i erbaba verile. Bunlar ki hayvanat-ı vahşiyyenin
yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar…”. (İbrahim Özdemir, Münir Yükselmiş, İslam
ve Çevre Sorunları, Ankara 1995, s.126-127)
Yine Kanuni’nin Edirne subaşısına yazdığı bir emirnamede Edirne sokaklarının temiz tutulması yönünde ortaya koyduğu; ev ve dükkânların çevrelerinin temiz
tutulması, hamam ve han gibi umuma ait yerlerin temizliğine dikkat edilmesi, çevreyi kirleten esnafın artık maddeleri şehir dışındaki boş yerlere taşıması,
evlerde çamaşır, bulaşık yıkandığında sabunlu suların sokaklara akıtılmaması, at-arabacıların sokaklara pisleyen atlarının pisliklerini kendilerinin
temizlemesi gibi emirleri, (Ahmet Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, İzmir 1991, s.75–76) ve de İstanbul’da Kırkçeşme sularını Sarıyer ormanlarından
uzun bir isale hattı ile İstanbul’a ileten Mimar Sinan’ın boru hattının her iki tarafından 20′şer arşınlık (toplam 40 arşın) bir mesafe içinde bina, mandıra
ve ahır yapımını ve gübre yığılmasını bir ferman ile yasaklattırması (Nevzat Kor, İzzet Öztürk, Mehmet Borat, “Çevre Kirlenmesinin Tarihi Gelişimi”, İnsan ve
Çevre, s.150 (K. Çeçen, “Tarih Boyunca Türkler Tarafından Yapılan Su Tesisleri ve Türk Toplumunda Su Kültürü, İTÜ Vakıf Dergisi, Yıl 1990, S:2, s. 15-26′dan
naklen) yaşadıkları çağ itibariyle onların çevre bilinci ve duyarlılıklarının ne kadar yüksek olduğunun birer göstergesidir. Şimdi ise bizler pis sokaklı
şehirlerde, yeşilden yoksun kasabalarda, dikili bir ağacı bile olmayan köylerde yaşıyor ve devamlı surette tabiatı tahrip ediyoruz. Bunun sonuncunun kötü
olacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktur.
Tabiatı sevmeyi, çevreyi korumayı ve temiz tutmayı bir bilinç haline getirmenin Müslüman için açıkça söylenmiş bir İslam emri olduğu ortadadır. O halde
dindar Müslümanlar çevreciliğe sahip çıkmalı ve bu bilinci yaygınlaştırmalıdır. Bunun için de yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:
1- Basın yayın organlarında konunun dinî yönü sık sık gündeme getirilmelidir.
2- Toplumda sözü sohbeti hüccet kabul edilen kanaat önderleri çevrecilik faaliyetlerine yönlendirme yapmalı, hatta bizzat çevrecilik faaliyetleri
düzenlemelidir.
3- Diyanet İşleri Başkanlığı da camilerde konuyla ilgili hutbeler okutmalı, ayrıca Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinde bu meselenin ele alınmasını
sağlamalıdır.
4- Bunun ötesinde dini hassasiyeti olan sivil toplum örgütleri tarafından konferans, panel ve sempozyum gibi ilmi etkinlikler yapılmalıdır.
http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=394&yumit=bolum2
———————————————————–
TABİATI VE ÇEVREYİ KORUMA İSLÂMİ BİR GÖREVDİR
Dr. Durak PUSMAZ
Haseki Eğitim Merkezi Müdürü
Yüce Allah her şeyi yerli yerince yaratmıştır. Kainatta fevkalade bir düzen, ahenk ve denge vardır. İnsana düşen kainattaki
bu eşsiz düzeni, ahengi ve dengeyi korumak, bunları bozacak ve tahrip edecek tutum ve davranışlardan sakınmaktır.
Kainattaki bu eşsiz düzeni Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtir:
“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye, bir düzen
ve plana göre yarattık.”(1).
“Yeryüzünü düzgün bir şekilde yarattık. Oraya sağlam dağlar yerleştirdik. Orada herşeyi belli bir ölçüde bitirdik. Orada
sizin için ve rızıklarını sizin vermedikleriniz için geçim yolları yarattık. Her şeyin hazinesi bizim katımızdadır. Biz onlardan
ancak belli ölçülerde veririz.”(2).
“Allah göğü yükseltti ve ölçüyü ortaya koydu. Ölçüde aşırı gidip dengeyi bozmayın. Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik
tutmayın.”(3).
Çevreyi kirletip evrenin düzenini ve dengesini bozan insanoğludur. İnsan yaratıkların en şereflisidir, eskilerin ifadesiyle eşref-i mahlûkâttır. Gökler, yer
ve bunlar arasında bulunan her şey insan için yaratılmıştır. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de çeşitli âyet-i kerimelerde şöyle belirtilir:
“Görmüyor musunuz ki Allah göklerde ve yerde bulunan şeyleri size boyun eğdirdi. Üzerinizdeki nimetlerini açık ve gizli
olarak tamamlayıp bol bol verdi.”(4).
“Gemiler, emriyle içinde akıp gitsin, siz de lütfundan nasibinizi arayasınız ve şükredesiniz diye denizleri sizin hizmetinize
veren Allah’tır. O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi tarafından sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz ki bunda
düşünen bir kavim için nice ibretler vardır.”(5).
“Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkaran, buyruğu ile denizde akıp gitmesi
için gemileri emrinize veren, ırmakları hizmetinize hazırlayan Allah’tır. Size devamlı faydası olan güneşi ve ayı hizmetinize
veren, gece ile gündüzü de size hizmet ettiren yine Allah’tır.”(6).
“Sizin için gökten su indiren Allah’tır. O sudan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla biter. Allah onunla sizin için ekin, zeytin,
hurma, üzümler ve her çeşit meyvelerden bitirir. Şüphesiz ki bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret
vardır.”(7).
Görüldüğü gibi gökler, yeryüzü, denizler, güneş, ay, gece, gündüz, yeryüzünde biten ekinler, zeytin, hurma, üzümler ve her
çeşit meyve ve bitkiler insanlar için yaratılmıştır.
İnsanoğlu, emrine sunulan bu nimetlerden ancak çevreyi koruyarak istifade edebilir, çevreyi kirleterek, tahrip ederek istifade edemez.
Çevre
Çevre geniş kapsamlı bir kelimedir. Çevre denilince ilk akla gelen canlı ve cansız varlıklarıyla insanı kuşatan tabii ortamdır.
İçerisinde yaşadığımız mesken, meskenimizi çevreleyen avlu, bahçe, cadde ve sokaklar, etrafımızda bulunan dağlar,
denizler, ovalar, dünyamızı kuşatan atmosfer… evet bütün bunlar çevre kavramının içerisine girer, çevrenin birer parçasıdır.
Günümüzde bütün dünyada gündemde olup üzerinde çok konuşulan ve insanoğlunu rahatsız eden en önemli sorunlardan biri de çevre kirliliğidir. Nedir çevre
kirliliği? İçerisinde yaşadığımız tabiatın, tabii çevrenin dengesinin çevreden katılan birtakım maddelerle bozulması; hava, toprak ve suların kirlenmesi,
insan ve diğer canlılar için zararlı hale gelmesidir.
Çevre kirliliğinin önlenmesi ve temiz bir çevreye sahip olunması insanlık için, hatta bütün canlılar ve dünyamız için hayati
önem arzetmektedir. Zira insanoğlu çevre ile içiçedir. Çevremizi iyi korumadığımız zaman hayatımızı sıhhat ve afiyet
içerisinde devam ettirmemiz zorlaşır.
Çevreyi insanlar kirletmektedir. Dünyamızdaki ve denizlerdeki kirlenme ve bozulmanın sebebi insanlardır. Buna Kur’an-ı
Kerim’de şöyle işaret edilir: “İnsanların kendi elleriyle kazandıkları yüzünden karada ve denizde bozulmalar ortaya
çıktı.”(8).
Güzel bir çevre denilince akla iki şey gelir. Bunlardan biri temizlik, diğeri de yeşilliktir. Yüce dinimiz ikisine de büyük önem
vermektedir.
Temizlik
İslam dininin en bariz vasıflarından biri de temizliğe büyük önem vermesidir. Gerçekten yüce dinimiz İslâmiyet maddi ve
manevi temizliğe büyük önem verir. Öyle ki temizliği imandan kabul eder. Müslümanın her bakımdan içinin ve dışının,
elbisesinin ve etrafının, evinin ve sokağının temiz olmasını ister. İslam dini kadar temizliğe önem veren hiç bir din yoktur.
Kur’an-ı Kerim’de: “Şüphe yok ki Allah tevbe edenleri ve temizliğe dikkat edenleri sever.”(9). buyrulmuştur. Vahyin ilk
yıllarında inen Müddessir sûresinin baş tarafında Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurulur: “Ey örtüsüne bürünen
peygamber! Kalk insanları uyar. Sadece Rabbini yücelt ve elbiseni temiz tut. Azaba götüren kötü şeylerden sakın.”(10).
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’de hadis-i şeriflerinde: “Temizlik imanın yarısıdır.”(11), “Şüphesiz ki Allah temiz
(nazif)’dir ve temizliği sever.”(12), “İslam temizdir. O halde siz de temizleniniz, zira cennete ancak temiz olan girer.”(13)
buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir.
Dinimizde temizlik ibadetten önce gelir. Günde beş vakit kılınan namazın şartlarından biri de gerektiğinde yıkanmak ve
abdest almaktır. İşte bu sebeple fıkıh kitaplarımızla “sünen” denilen hadis kitaplarımızın ilk bölümü taharet/temizlik
konularıyla ilgilidir.
Temizlik, sağlıklı yaşamanın da ilk şartıdır ve her türlü sağlığın garantisidir. Zira sağlık kurallarının başında temizliğe riayet
etmek gelir. Temizliğin olmadığı yerde önce bedeni, sonra da rûhî hastalıklar başgösterir.
Çevre temizliği, insan ve diğer canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için çok önemlidir. Herkes kendi evinin önünü
temizlerse bütün mahalle ve sokaklar temiz olur.
Üzerinde yaşayabileceğimiz başka bir dünya olmadığına göre bize düşen görev elimizden geldiği kadar çevremizi, dünyamızı
daha temiz, daha yaşanabilir bir halde tutmaktır.
Milletimiz temizliğe büyük önem verirdi. Onun için bir atasözümüzde: “Aslan yatağından belli olur.” denilmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul’a gelen bir Alman Rahibi 1560 yılında yazdığı bir eserde: “Buradaki temizliğe
hayran oldum. Burada herkes günde beş defa yıkanır. Sokaklarda pislik yoktur. Satıcıların elbiseleri üzerinde ufak bir leke bulunmaz. Ayrıca ismine “hamam”
dedikleri ve içinde sıcak su bulunan binalar vardır ki, buraya gelenler, bütün vücutlarını yıkarlar. Halbuki bizde insanlar pistir, yıkanmasını bilmezler.”
demektedir. Avrupada yıkanmak ancak, asırlar sonra
öğrenilmiştir.
Müslümanlar camilere, evlere ayakkabı ile girmez. Halılar, döşemeler tozsuz, temiz olur. Onun için mikrop ve hastalık bulunmaz. Fransızların dünyaya
övündükleri Versay sarayında bir hamam yoktu.(14)
Yeşil
Dinimiz ağaç dikmeye ve ormanlarımızın korunmasına büyük önem verir. Yeryüzünü süsleyen çeşit çeşit ağaçlar ve ormanlar
yüce Allah’ın insanlara bir nimeti, bir lütfudur. Yüce Rabbimiz göklerde ve yerde olan her şeyi insanların istifade etmesi için
yaratmıştır. Ağaçlar ve ormanlar da bunlardan biridir. Ağaçların ve ormanların insanlara çok yönlü faydaları vardır. Meyveli
ağaçların her mevsim değişik ve leziz meyvelerinden istifade ederiz. Ormanlarımıza gelince onların faydalarından bazılarını
şöyle sıralayabiliriz:
a) Ormanlar hava kirliliğini önlerler, iklimi değiştirirler, havayı temizlerler. Ormanlar dünyamızın oksijen deposudur. Bir ağaç
saatte iki kilo karbondioksit emerek havayı zehirli gazlardan temizler. Aynı zamanda iki kilodan fazla oksijen vererek hayata
hayat katar.
b) Bulunduğu bölgeye yağmurun yağmasını sağlar.
c) Toprağımızın aşınmasını önler, erozyona mani olur.
d) Yağan yağmurları tutarak sel baskınlarını önler, gövdesi ve dallarıyla şiddetli kasırgalara siper olur.
e) Yakıt olarak, kapı, pencere gibi ihtiyaçlarımızı karşılamada, sanayide, gemi yapımında v.s. yararlanılır.
f) Manzarası ile insanı huzur ve sükûna kavuşturur. Gözümüze güzellik, gönlümüze neşe sunar.
Kısaca ağacından, görünüşünden, gölgesinden, temiz havasından istifade ederiz.
Kur’an-ı Kerim’de Ağaç
Kur’an-ı Kerim’de “şecer”, “şecera” kelimeleri 26 yerde, bahçe anlamındaki “cennet-cennât” 147 yerde, aynı
anlamdaki “firdevs” 2 yerde, hurma ve hurmalık anlamındaki “nahi-nahîl” 20 yerde, meyve anlamındaki
“fâkihe-fevâkih” 25 yerde, aynı anlamdaki “semer, semera-semerât” 22 yerde, üzüm anlamındaki “ıneb-a’nâb” 11
yerde, “zeytûn” 4 yerde ve nar anlamındaki “rummân” üç yerde geçmektedir.
Yüce Allah mü’minlerin ahiretteki yurduna Cennet ismini vermiştir. Cennet bol ağaçlık, yeşillik yer demektir. Bahçelerin en güzeli içerisinde suyu bulunan,
şırıl şırıl suyu akan bahçelerdir. Onun için çeşitli âyet-i kerimelerde âhiretteki cennet tasvir edilirken “altlarından ırmaklar akan cennetler…” ifadesi
kullanılır. Demek ki insan böyle yerde mutlu oluyor, huzura
kavuşuyor. Öyle ise dünyamızı da cennet gibi yeşillendirmeliyiz. Yeşile sahip çıkmalıyız, ormanlarımızı korumalıyız.
Peygamber Efendimizin Tavsiyeleri
Peygamber Efendimiz ağaç dikimine ve korunmasına çok önem vermişler, bizzat kendi mübarek elleriyle hurma ağaçları
dikmişler (15) ve ümmetini buna teşvik ederek şöyle buyurmuşlardır: “Kıyamet koparken sizden birinizin elinde bir hurma dalı bulunur da, kıyamet kopmadan
dikmeye gücü yeterse mutlaka onu diksin, bırakmasın.”(16)
“Herhangi bir Müslüman bir ağaç diker veya ekin eker de ondan insan, kuş kurt yerse mutlaka onun için bu bir sadaka
olur.”(17).
“Ağaç diken hiç bir kimse yoktur ki Allah o kimseye diktiği ağaçtan çıkan meyve ve diğer faydaları kadar sevap vermesin.”(18).
“Kim bir ağaç diker de büyüyüp meyve verinceye kadar bakımını yaparsa elde edilen her meyvesi Allah katında onun için
sadaka olur.”(19).
Sevgili Peygamberimiz ormanların tahrib edilmesinin, gereksiz ağaç kesilmesinin büyük günah olduğuna işaret ederek: “Kim
yolcuların ve hayvanların gölgelendiği bir ağacı boşuna ve lüzumsuz olarak keserse, Allah onu başaşağı Cehenneme atar.”
buyurmuştur. (20).
Ağaçlarımızı, ormanlarımızı lüzumu halinde kesip yararlanabiliriz, tabii yerlerine yenilerini dikmek şartı ile. Peygamber
Efendimiz bu konuda da bize örnek olmuş, kesilen ağaçların yerine yenilerinin dikilmesini emretmiştir. Şöyle ki, Medine’nin
uzak bir yöresini kesime açmış, fakat ağaç kesmek isteyenlerin, yerine yenisini dikmelerini şart koşmuştur. Belâzûrî
“Fütûhu’l-büldân” isimli eserinde şöyle rivayet eder:
Resûlullah (s.a.v.) Zî-Kard gazvesinden dönerken Zuraybu’ttavil’e geldiğinde Ensardan Benî Hârise’ler ona:
“- Ey Allah’ın Resûlu! Burası bizim deve ve koyunlarımızın otlağıdır, kadınlarımızın çıkacakları yerlerdir.” dediler. Onlar
bu sözleriyle el-Gâbe’nin yerini yani ormanlık olacak yeri kasdediyorlardı. Bunun üzerine Allah Resûlu:
“Bir kimse buradan bir ağaç keserse bunun karşılığı olmak üzere bir ağaç diksin.” diye emretti. Bu emir üzerine ağaçlar
dikildi. Bunun bir sonucu olarak burası bir orman haline geldi, el-Gâbe/ormanlık adıyla anıldı.” (21).
Hz. Ömer de ormanların korunmasına çok önem verirdi. Şöyle ki: Ziyad, Osman b.Maz’un’un azatlısıydı. Maz’un
ailesinin Herre’deki toprağı, bu azatlıların idaresinde idi. Ziyad diyor ki: Ömer b.Hattab abasıyla başı örtülü olarak bazen
gün ortasında benim yanıma gelir, yanımda oturur, benimle konuşur, ben ona salatalık ve sebze ikram ederdim. Ömer
günlerden bir gün bana:
“- Yerinden ayrılma, ben seni buraların idaresine memur ettim. Medine etrafındaki ağaçları koparmaya, kesmeye müsade
etme. Her hangi bir kimse ağaçlara dokunursa, o kimsenin ipini, baltasını al.” dedi. Ben:
“- Elbisesini de alayım mı?” dediğimde, Ömer:
“- Elbisesine dokunma.” dedi. (22).
Bütün bu izahlardan anlaşılmaktadır ki çevrenin temiz tutulmasına, yeşilin ve ormanların korunmasına büyük önem
vermektedir. Hatta islam alimleri ekin ve ağaçların susuz ve bakımsız bırakılmasının mekruh olduğunu söylemişlerdir. (23).
Dipnotlar:
1- Kamer Sûresi: 54/49.
2- Hicr Sûresi: 15/19-21.
3- Rahmân Sûresi: 55/7-9.
4- Lokman Sûresi: 31/20.
5- Câsiye Sûresi: 45/12-13.
6- İbrâhim Sûresi: 14/32-33.
7- Nahl Sûresi: 16/10-11.
8- Rûm Sûresi: 30/41.
9- Bakara Sûresi: 2/222.
10- Müddessir Sûresi: 74/1-5.
11- Müslim, Tahare, 1
12- Tirmizî, Edeb, 41.
13- Keşfü’l-hafâ, 1, 288.
14- Türkiye Gazetesi, 1/10/986.
15- bk. Ahmed b.Hanbel, Müsned, V., 354, 440.
16- Ahmed b.Hanbel, Müsned, III, 184, 191.
17- Tecrid-i Sarih Tercemesi, VII, 120.
18- Ahmed b.Hanbel, Müsned, V, 415.
19- Ahmed b.Hanbel, Müsned, V, 374.
20- Ebû Dâvud, Edeb, 158-159.
21- Belâzûri, Fütûhu’l-büldân (Çev., Zâkir Kadri Ugan) İst., 1955, s.15.
22- Belâzûrî, a.g.e., s.12-13.
23- Vehbe Zuheylî, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, (terc. Ekip), X, 77.
http://www.diyanet.gov.tr/diyanet/haz99/gundem3.htm
———————————————-
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’NİN ÇEVRE ANLAYIŞI
Doç. Dr. İbrahim Özdemir 1
Giriş
Bu çalışmanın amacı Bediüzzaman Said Nursi’nin çevre anlayışının/felsefesinin temel niteliklerine işaret etmektir. Böylece, bu sempozyumun konusu olan
“Kur’an’ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım”a da müşahhas bir örnek verilmiş olacaktır. Zira, Said Nursi’nin çağdaş Müslüman âlimlerden daha çok, Kur’an’ın
kainata bakışı, yani kozmolojik yönü ve bunun anlamı üzerinde durduğu görülmektedir. Fakat öncelikle çevre anlayışı/felsefesi kavramından ne anlıyoruz? Bunun
açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Felsefe kavramının anlam ve tarihi kadim geleneklere kadar gitmesine rağmen, çevre felsefesi kavramının yirminci
yüzyılın son çeyreğinde kullanılmaya başladığı görülmektedir. Bu kavramın muhtevası üzerinde bir fikir birliği olmasa da, genelde felsefenin genel tanımının
çevreye uygulanması olarak anlaşılabilir. Başka bir ifadeyle, felsefî bir bakış açısıyla bir yandan çevre sorunlarının ortaya çıkış nedenlerini vurgularken,
diğer yandan da çevreyi bir bütün olarak anlamaya ve anlamlandırmaya çalışma gayretidir. Her ne kadar tarihin her döneminde insanlar kendilerini ve çevreyi
anlamaya çalışmışlarsa da, içinde bulunduğumuz bağlamda, tüm bu eski çabalardan da yararlanarak çevre ve insanın tanımı yeniden inşa edilmeye çalışılma
çabasıdır çevre felsefesi.
Çevre sorunlarının yoğun olarak yaşanmaya başlamasından sonra bir çok düşünür bu sorunların köken ve nedenleri hakkında felsefi sorular sormaya başladığı
görülmektedir. Bunun bir sonucu olarak da, çevre felsefesi (environmental/eco philosophy) kavramıyla beraber çevre ahlâkı (environmental ethics) kavramı
ortaya çıkmıştır. Çevre felsefesi ile daha çok cevap aranan sorular şunlardır:
Kâinat veya Tabiat nedir?
Kâinatın bir anlamı var mıdır?
Kâinattaki estetik boyutun anlamı nedir?
Kâinatın bir bütün ve düzenli olması ne anlama gelmektedir?
Tabiatın insandan bağımsız kedinden değeri (intrinsic value) var mıdır?
İnsan nedir?
İnsanın kâinattaki yeri nedir?
Gelecek nesillere karşı sorumlu muyuz?
Çağdaş insanın 20. yüzyılda gerçekleştirdiği tüm bilimsel-teknolojik gelişmeler ve ekonomik göstergelerden sonra, kâinatın ve hayatın anlamını yeniden
keşfetmeye ve böylece hayatını yeniden anlamlandırmaya çalışması gerçekten de ilginçtir. Bunun bazı pratik nedenleri olsa da, en önemli nedenlerinden
birisinin insanlığın sadece maddî şeylerle tatmin olmayan ruhunun arayışı olduğu söylenebilir. Bu bağlamda çevreci düşünürlerden Skolomoski’nin çevre
felsefesi tanımı dikkat çekicidir: “çevre felsefesi, insanlık projesinin insanlığın anlamını kainatla bağlantılı olarak yeniden keşfetmesidir”. 2 Aynı yazar
çevre felsefesinin temel niteliklerini ise şöyle sıralamaktadır. Çevre felsefesi:
hayat merkezlidir,
insan, tabiat ve hayatın değerine bağımlıdır,
manevi olarak canlıdır,
kapsamlı ve globaldir,
hikmetle ilgilenir/ilgilidir,
çevre duyarlıdır,
hayatın kalitesini esas alır,
politik duyarlıdır [yani çevre bakış açısına sahip bir birey kendisi ve içinde yaşadığı çevreyle ilgili olarak alınan her tür politik karara ilgi duyar ve bu
kararların her aşamasında yer almaya çalışır],
toplumun iyiliğini esas alır,
bireyin sorumluluğunu vurgular,
fizik ötesi aleme hoşgörülüdür,
sağlık duyarlıdır. 3
Bu yeniden keşfin temel niteliklerine baktığımızda şöyle bir varsayımın olduğu görülmektedir: 17. yüzyıldan bu yana, Kartezyen dualizmin öznesi insanın
tabiatı yanlış okuma ve anlamlandırmasının bir sonucu olarak, çevre sorunları ortaya çıkmıştır. Yani, bugün sorun olarak ortaya çıkan şeyler yanlış
davranışlarımızın, bu da tabiatı yanlış veya eksik olarak anlamlandırmamızdan kaynaklanmaktadır. Zira insan toplulukları varoldukları günden bu yana tabiatı
ve kendilerini anlamlandırmalarına göre, bir hayat tarzı ve davranış modeli geliştirmişlerdir. Günümüzdeki çevre sorunlarının felsefi boyutunu ve modern
insanın çevreyle olan ilişki biçimini anlamak için bu nokta önemlidir. 4 Başka bir ifadeyle, insanların sahip oldukları dünya görüşleri (Weltanschauung) ile
davranışları arasında doğrudan bir ilişki vardır. İnsanlar hem kendilerini, hem çevrelerini bu dünya görüşüne göre anlamlandırırlar.
Biz bu çalışma çerçevesinde, çağdaş düşünürlerimizden Bediüzzaman Said Nursî’nin çevreyle (en geniş anlamda) ilgili görüşlerini ortaya koymaya çalışacak;
kısa da olsa bu anlayışın nasıl bir insan-tabiat ilişkisine kaynaklık ettiğine/edebileceğine işaret edeceğiz. Ancak, Said Nursi’nin çevre anlayışına geçmeden
önce bir konunun vurgulanması gerekmektedir. Bu da Nursi’nin telif ettiği 130 parça Nur Risalelerinde modernitenin genelde dinlere, özelde ise İslâm’a
yaptığı meydan okumaların farkında olduğu ve bunlarla bilinçli bir hesaplaşmaya girdiğidir. Bu aynı zamanda, çevreci düşüncenin modern felsefeye yaptığı
eleştiri ile de örtüşmektedir. Başka bir ifadeyle, Said Nursi’nin hayatı boyunca, içinde bulunduğumuz çağda hakim olan “din-dışı, madde-mekanist” 5 Batı
Medeniyetinin meydan okumalarına cevap vermeye; bu medeniyetin neden olduğu belli başlı sorunlara eğildiği görülmektedir. Onun hem bir tebliğci müceddit, hem
bir eylem adamı oluşunun temelinde de bu yatmaktadır. 6 Bundan dolayı, çağımıza damgasını vuran bu iki söylemin kısaca belirtilmesi gerekmektedir.
Modernitenin Meydan Okuyuşu
Çağımızda sadece dine değil, tüm aşkın ve metafizik değerlere en büyük meydan okuma/okumalar başlıca iki kaynaktan gelmektedir. Bunlar:
a) Tabiat sözkonusu olduğunda her türlü aşkın değeri inkar eden Maddeci-Mekanist Alem Anlayışı. (Bu anlayıştan doğan tüm benzer felsefe akımları dahil.)
b) Ahlakiliğin ve moral değerlerin dini ve manevi yönünü yadsıyan ve reddeden varoluşçu anlayış.
Bilindiği gibi, 17. Yüzyıl bilimsel devrimlerinin temelinde Kartezyen dualizm bulunmaktaydı. Daha önceleri bir bütün ve canlı olarak tasavvur edilen kainat,
ilk kez, madde/ruh olarak ikiye ayrılmıştır. Bu yeni ve modern anlayışın en radikal noktası ise, sadece madde/maddi olanın vurgulanması, ruhî ve manevi olan
herşeyin bilgisinin yadsınmasıdır. Önceleri sadece epistemolojik olarak nesnel olanın bilgisinin mümkün olduğu vurgulanırken, J. Locke’la beraber, nesnel
olmayan tüm bilgiler ikincil sayılmış ve muhayyilenin ürünü olarak görülmüştür. 7 Madde dışı olan herşey çağdaş pozitivist felsefe tarafından ise anlamsız ve
boş spekülasyonlar olarak görülerek, red edilmiştir. Prof. Dr. Teoman Duralı’nın ifadeleriyle: Yeniçağ bilimi, temeline “herhangi bir zaman diliminde mekanda
bulunan, gözlemlenebilir, kütlesi ile boyutları tesbit edilebilir” diye tarif edilen maddeyi almıştır. 8
İkinci anlayışa gelince, tabiatın tesadüfen var olduğu, aslında tesadüf ve saçmalığın (absürdite) hayatın en temel gerçeği olduğunu ileri süren çağdaş
felsefi anlayışlardır. K Jaspers, Kierkegaard, G. Marcel vb. Tanrıya inanan varoluşçu filozofları biliyoruz. Ancak Ateist varoluşçulara göre kainatın en
temel özelliği saçma olması ve her şeyin tesadüfün, rastlantının ve zorunluluğun bir sonucu olmasıdır. Bunlara göre, Kainatın var olmasında bir amaç olmadığı
gibi, bir anlamı da yoktur. Bu görüşü en çok vurgulayan varoluşçu (existentialist) 9 filozofların başında ise Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gelmektedir.
Sartre’ın popüler romanlarından birisinin adı Bulantı idi. Evrenin anlamsızlığı ve boşluğu, her şeyin saçmalığı karşısında duyulan bir bulantı. 10
Kainatın anlamsızlık ve saçmalığının tüm çalışmalarına yansıdığı ve saçmalığı ahlaki bir ilke haline getiren Camus’ya göre kainattaki en temel ve açık olan
şey, her şeyin saçma oluşuydu. Geriye tek şey kalıyordu: Bu saçmalığa uygun ve onu tamamlayan bir yaşam tarzı. Bütün geleneksel ve toplumsal değerleri
yadsıyan bir saçma ahlakı öneriyordu Camus. Ona göre, dini, geleneksel ve toplumsal tüm değer yargıları ve normlar geçersizdi. Tüm bunlar, insanın
özgürlüğünün önündeki engeller ve tuzaklardı. İnsan var olmak için özgür olmalıydı. Bunun için de şimdi ve burada ilkesinden hareketle, tüm değerlerden
sıyrılmalı, sadece kendisini gerçekleştirmeyi esas almalıydı. 11
Görüldüğü gibi, bu anlayış tüm ahlâki öğretilerin, dini ve toplumsal değerlerin reddini içermektedir. Günümüzde insanın karşı karşıya bulunduğu sorunları ve
krizleri bu fikrî ve felsefî bağlamın dışında anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu anlayışı şiddetle eleştiren R. Garaudy “Hiçliğin ve saçmalığın
sahte peygamberleri, bu kaosu alt etmeyi denemek yerine, onu önlenemez ve sonu gelmezmiş gibi yansıtarak, gençliğimize hayatın anlamı olmadığını
öğretiyorlar. Eğer hayatın anlamı yoksa, her şey meşrudur, cinayet bile. Ve bizler fertler, gruplar ve milletlerarası bütün hayvanca şiddet gösterilerine
teslim edilmişizdir” 12
Çevre sorunları açısından düşünecek olursak: Tabiatta bir düzen, bir ahenk ve ekolojik bir sistem ve dengenin olduğunu kabul etmeyen; en temel ilke olarak
mücadeleyi ve zayıf olanı ele geçirme olarak gören; 13 ayrıca hayattaki en önemli ilke olarak kendi menfaat ve çıkarını gören, bu uğurda değil çevreyi,
insanları bile feda etmeyi meşru ve haklı gören bir anlayış ve varsayımlar yumağının hakim olduğu bir dünya görüşünü benimseyen birey ve topluluk için çevre
sorunları bir anlam ifade eder mi? Bu dünyaya bir kez gelmiş ve öteki âleme de inanmayan; haklılığın ve gerçekliğin tek ölçütü olarak gücü; hayatın yegane
amacı olarak da nefsinin ve arzularının sonsuz isteklerinin ve ihtiyaçlarının sınırsız bir tarzda yerine getirilmesi olarak gören bir bireyin, çevre
sorunlarına ilgi duyması, gelecek nesillerin hukukuyla ilgilenmesi veya nesli tükenen türleri sorun edinmesi beklenebilir mi? Bu sorular tartışılabilir.
Ancak bu soruya çağdaş düşünür ve tarihçi Arnold Toynbee’nin verdiği cevap olumsuzdur. Toynbee, özellikle batı dünyasında yaygın olan ve ancak tüm çağdaş
toplumları da salgın bir hastalık gibi saran bir olgudan hareket etmektedir: Çağdaş insanın maddî hırs tutkusu ve egoist tutumu… Kendi çıkarı ve zevki için
her şeyi göze alması. Toynbee bunu şöyle ifade ediyor:
Maddi hırsa kapılan insanlar dar görüşlü bir tavırla benden sonra tufan demektedirler. Hırslarını sınırlamayı başaramazlarsa çocuklarını yok olmaya mahkum
edeceklerini bilebilirler. Çocuklarını sevebilirler, yalnız bu sevgi çocuklarının geleceğini güvence altına almak için varlıklarının bir kısmını feda etmeye
yetmeyebilir. Kanımca dinsel bir inanç biçiminde bu hedefe bağlanmadıkça (din kelimesini en geniş anlamında kullanarak) ileri ülkelerin çağdaş kuşaklarını,
kendi pahalarına (ekosistem) için hemen fedakarlık yapmaya yöneltmek mümkün olmayacaktır.” 14
Tüm bu görüşlerin etkisiyle modern toplum, özellikle 19. Yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk yarısında dinden ve geleneksel manevi değerlerden uzaklaşmaya ve
dini değerleri dışlamaya başlamıştır. Nietzsche’inin “Tanrı öldü” sözü hem bu bağlamı göstermekte, hem de modern insan için artık Tanrının buyruklarının ve
manevî değerlerin bir değerinin olmadığını göstermektedir. Bilindiği gibi Nietzsche’nin çağdaşı Rus düşünür ve romancısı Dostoevsky ise şöyle diyordu: “Tanrı
ölmüşse, artık yoksa her şey mubah, her şeye izin var demektir.” 15
Bilindiği gibi, ünlü düşünür bu noktadan hareketle, Tanrı’nın varlığını vurgulamış ve Tanrı’sız bir hayatın anlamsızlığını; kargaşa ve anarşiye neden
olacağını göstermeye çalışmıştır. Bunun en etkili örneklerinden birisi Suç ve Ceza adlı romanıdır.
Bu nedenle Nursi’ye göre nihilist, absürd ve gücü mutlak referans olarak alan bir dünya görüşünden kurtuluşun ve anlamlı bir hayat için “sığınılacak tek
nokta-i istinad ve melce’ yalnız marifet-i Sâni’dir.” 16 Hayatının erken bir döneminde buna şöyle işaret eder:
“Evet herşeyi hikmet ve intizamla gören Sâni-i Hakîm’e itikad etmezse ve alel-amyâ tesadüfe havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i
kifayetini düşünse; tevahhuş ve dehşet ve telaş ve havftan mürekkeb bir halet-i cehennem-nümun ve ciğerşikâfta kaldığından eşref ve ahsen-i mahluk olan
insan, herşeyden daha perişan olduğundan nizam-ı kâmil-i kâinatın hakikatına muhalif oluyor.”
İşte, yukarıda kısaca vurguladığımız bir bağlamda Nur Risalelerini telif eden Said Nursi, bir yandan modernitenin meydan okumalarına cevap vermeye
çalışırken, diğer yandan da kadim kelam anlayışını tecdit ederek, 17 ısrarla kâinat kitabı dediği âlemdeki düzeni, ahengi, ölçüyü, güzelliği vurgulamış;
bundan hareketle de Allah’ın varlığını-bütün esma-ul hüsnası ile beraber- ortaya koymaya çalışmıştır. Bunun bir benzerini İmam- Gazali’de görmekteyiz. 18 Bu
nedenle Said Nursi’nin Esma’ul Hüsna’ya yaptığı vurgu çok önemlidir. Zira tüm bu vurgularda, bireyin kainata Kur’ani bir bakış açısıyla bakması sağlanırken,
diğer yandan da Müslüman bireyin imanı ve inancı adeta yeniden inşa edilmektedir. 19 Böylece çağdaş materyalist felsefenin, imana iliştiği ve şüphe zerk
ettiği aynı yerden hareketle, başta Allah’ın varlığı olmak üzere, ahiret, haşir, nübüvvet ikna edici bir tarzda ortaya konmaktadır.
Çevre Duyarlı Bir Hayat
Said Nursi’nin çevreyle ilgili görüşlerini araştırırken dikkatimizi ilk çeken noktalardan birisinin, daha çocukluğundan itibaren onun çevreyle olan yakın ve
ilgi çekici ilişkisidir. Nursi’nin daha çocukluğunda başlayan tabiat sevgisinin, onun fikri gelişimiyle beraber geliştiğini ve daha sonra tüm görüşlerinin
temelini oluşturduğu söylenebilir. Dikkatimizi çeken bir nokta, onun daha çocukluğundan itibaren tabiata ve tabiattaki tüm varlıklara karşı büyük bir ilgi ve
merak duyduğudur. 20 Dağları, yaylaları, nehirleri, pınarları, ovaları ve tüm bunların içinde yaşayan hayvanları hayret ve merakla incelerken, aynı zamanda
bunlara karşı büyük bir sevgi ve şefkat beslediği görülmektedir. İçinde yaşadığı ve yetiştiği toplumsal yapıya baktığımızda, Doğu Anadolu’da hakim olan
tasavvufî bir derinliğin onda baskın olduğunu görmekteyiz. 21 Çocukluk ve gençliğinden başlayarak çok iyi bir tabiat gözlemcisi olduğunu görmek için
Nursi’nin hayatıyla ilgili kitaplara ve yakın talebelerinin onunla ilgili hatıratına bakmak yeterlidir. Tillo’da kapandığı türbe hücresinde Kamus’u
ezberlerken, köylülerin kendisine getirdiği çorbayı “Cumhuriyetçi olarak” tavsif ettiği karıncalarla paylaşmış, kertenkele öldüren bir talebesine ise,
“Onları sen mi yarattın? Diyerek çıkışmıştır. Barla’ya sürgüne gönderilirken, kendisine eşlik eden kır bekçisinin havalanan kekliklere ateş etmesine engel
olmuş, “şimdi yavrulama zamanıdır” demiştir. Hapishanenin ilaçlanmasıyla sineklerin öldürülmesinden son derece müteessir olmuş ve bunun üzerine “Sinek
Risalesi” olarak bilinen küçük bir eser yazmıştır. 22 Yine başta Barla’da kaldığı evin önündeki Çınar ağacı olmak üzere, kaldığı yerlerdeki varlıklarla adeta
bir ünsiyet ve dostluk bağı kurmuştur. Kısaca, kâinatla ve etrafındaki her şeyle iletişim kurmuş ve çok farklı bir ilişki kurmuş; tüm mahlukatla hikmet,
şefkat ve merhamete dayalı bir ilişki şekli geliştirmiştir.
Başka bir ifadeyle, daha sonraları tamamen Kur’ani bir zemine oturttuğu şu temel soruları sormuş ve cevap aramıştır:
“Kâinatın anlamı nedir?
Bu kâinat ve içindekiler nereden gelmekte ve nereye gitmektedir?
Kâinattaki güzellik, düzen, ahenk ve mükemmelliğin kaynağı nedir?
İnsan nedir?
İnsanın görev ve sorumlulukları nelerdir?
Bu ve benzeri, felsefenin ortaya çıktığından bu yana cevaplamaya çalıştığı en temel sorulara/sorunlara Kur’ani bir bağlamda cevaplar aramak, onun projesinin
temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle onun daha ilk dönem eserlerinde cevap aradığı temel soruları anlamak için şu alıntı önemlidir:
Evet benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve
müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. “Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir?
Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvallerini anlamak üzere hilkat-ı hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. 23
Böylece o, Kur’anın oluşturmak istediği dünya görüşünü ve bu dünya görüşünün müşahhaslaştığı bireyi tanımlamaya ve ortaya koymaya çalışmaktadır. Bunun için
de, kadim geleneklerde olduğu kadar, semavi dinlerin de, vurguladığı canlı bir alem/dünya görüşünü, Kur’ani bir bağlamda ortaya koymaya çalışmış; böylece
insan, kâinat ve Allah ilişkisini Tevhidi bir bağlamda vurguladığı görülmektedir.
Kainatın Metafizik Boyutu
Herşeyden önce, Said Nursi kâinatın metafizik boyutunu ısrarla vurgular ve bu onun dünya görüşünün temelini oluşturur. Bunun özü de, kainat ve içindeki her
şeyin, Allah tarafından yaratıldığıdır. “Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin” 24 âyetinde hareketle şu temellendirmeyi yaptığı görülmektedir:
Herşeyden Cenab-ı Hakk’a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var.
Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı; esma-i İlahiyeye istinad eder.
Herbir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmaya istinad eder.
Eşyadaki sıfatlar, san’atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakikî fenn-i hikmet, “Hakîm” ismine ve hakikatlı fenn-i tıp “Şâfî” ismine ve fenn-i
hendese “Mukaddir” ismine ve hâkeza…
Herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i
İlahiyeye istinad eder.
Sonuç olarak bazı Müslüman Mutasavvıfların: “Hakikî hakaik-i eşya, esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir” görüşüne katıldığını ifade
eder. 25 Ayrıca Hac suresi 18. Ayetten hareketle şöyle der: “Kur’an-ı Hakîm tasrih ediyor ki: Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere,
seyyarattan zerrelere kadar herşey Cenab-ı Hakk’a secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmalara ve kabiliyetlerine göre
ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir.” 26
Kainatın ve tabiatın varlığını böyle tesbit ettikten sonra, kainat ve içindeki varlıkların tek yaratılış gayesinin, insan merkezci (antroposentrik) anlayışın
öne sürdüğü gibi, 27 insan olmadığını, aksine kâinatın insandan bağımsız amaçları ve gayeleri olduğunu şöyle belirtir:
Evet her şeyin vücudunun müteaddid gayeleri ve hayatının müteaddid neticeleri vardır. Ehl-i dalaletin [maddeci-mekanist ve pozitivist felsefe anlayışı]
tevehhüm ettikleri gibi, dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şeyin gayat-ı vücudu
ve netaic-i hayatı üç kısımdır:
Birincisi ve en ulvîsi, Sâni’ine bakar ki; o şeye taktığı hârika-i san’at murassaatını, Şahid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir….. her
şey hayatıyla, vücuduyla Sâni’inin mu’cizat-ı kudretini ve âsâr-ı san’atını teşhir edip, Sultan-ı Zülcelal’in nazarına arzetmek birinci gayesidir.
İkinci kısım gaye-i vücud ve netice-i hayat, zîşuura bakar. Yani herşey, Sâni’-i Zülcelal’in birer mektub-u hakaik-nüma, birer kaside-i letafetnüma, birer
kelime-i hikmet-eda hükmündedir ki; melaike ve cin ve hayvanın ve insanın enzarına arzeder, mütalaaya davet eder. Demek ona bakan her zîşuura, ibret-nüma bir
mütalaagâhtır.
Üçüncü kısım gaye-i vücud ve netice-i hayat, o şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve tenezzüh ve beka ve rahatla yaşamak gibi cüz’î neticelerdir. 28
Kâinatın tek amacının insan merkezli olmadığını belirttikten sonra, birinci ve asıl amaçla ilgili şu örneği verir:
Evet şu eşyanın esma-i İlahiyeye ve âlem-i âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mucize-i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi
var. Kelime-i hikmet olan herbir çiçeğin bir ağaç çiçekleri kadar manaları var ve o hârika-i san’at ve manzume-i rahmet olan herbir meyvenin, bir ağacın
meyveleri kadar hikmetleri var. Bizlere rızık olması ise; o binler hikmetlerinden birtek hikmettir ki, vazifesi biter, manasını ifade eder, vefat eder,
midemizde defnedilir. Madem bu fâni eşya, başka yerde bâki meyveler verirler ve daimî suretler bırakır ve başka cihette ebedî manalar ifade eder, sermedî
tesbihat yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur, fânide bâkiye yol bulur. 29
Daha sonra, kâinatın ve varlıkların Allah’ın isimlerine nasıl ayinelik ettiğini örneklerle açıklayan Nursi, bu anlayışın doğrudan Kur’ani olduğunu şöyle
belirtir:
….hakaik-i eşyanın esma-i İlahiyeye dayandığını ve istinad ettiğini, belki hakikî hakaik, o esmanın cilveleri olduğunu ve herşeyin çok cihetlerle, çok
dillerle Sâniini zikr ve tesbih ettiğini anla. “Herşey O’nu tesbih eder ve över” 30in bir manasını bil ve “Şiddeti zuhurundan gizlenmiş olan Allah’ı her tür
noksandan tenzih ederiz” de. Ve âyetlerin âhirlerinde olan “O Alîm ve Kadîrdir” 31 “O Gafûr ve Rahîmdir.” 32 “O Azîz ve Hakîmdir” 33 gibi zikir ve
tekrarlarındaki bir sırrı fehmet.
Eğer bir çiçekte esmayı okuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan; Cennet’e bak, bahara dikkat et, zeminin yüzünü temaşa et. Rahmetin şu büyük çiçekleri olan
Cennet ve bahar ve zeminde yazılan esmayı vâzıhan okuyabilirsin, cilvelerini ve nakışlarını anlar, görürsün. 34
Said Nursi, kainata bu şekilde bakmanın Kur’an’ın bir özelliği olduğunu belirttikten sonra, bu Kur’ani bakış açısını çağdaş felsefe anlayışından ayıran en
belirleyici özelliklerinden birisi olduğunu şöyle belirtir:
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın bütün kâinattaki âdiyat namıyla yâdolunan, hârikulâde ve birer mu’cize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini
keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-i acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.
Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu’cizat-ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, cahilâne ve lâkaydane üstünde geçer 35
Bu bağlamda, Said Nursi’nin tabiat söz konusu olduğunda kullandığı bir kavram, onun tabiat anlayışını anlamak için önemlidir. Bu da, manay-i harfi ve manay-i
ismi kavramlarıdır. Bediüzzaman’a göre, Kur’an’ın tabiat ve kainata yaptığı vurgunun temel amacı da, dolaylıdır. Yani Kur’an kâinattan kâinat adına
bahsetmiyor. Kainatın Yaratıcısı ve Sahibi olan Allah adına bahsediyor. Kâinat Allah tarafından yaratıldığı gibi, içindeki her şeyde Allah’ın ayetleri ve
belgeleridir. Yani O’nu göstermektedir.
Büyük mutasavvıflar tarafından da kullanıldığını gördüğümüz bu kavramların, 36 Said Nursi’nin ilk dönem eserlerinde de yer aldığını görmekteyiz.
Düşünürümüzün Risale-i Nur için bir çekirdek ve fidelik olarak gördüğü ilk eserlerindeki bu kavramı, daha sonraları tekrar, ancak çok canlı ve etkileyici bir
şekilde kullandığını görmekteyiz. Önce ilk dönem eserlerindeki tanımına bakalım. Eski Said döneminde Arapça olarak telif ettiği ve daha sonra Türkçe’ye
tercüme edilen Mesnevi-i Nuriye’ye yazdığı mukaddimede bu konuya şöyle dikkat çeker:
Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir.
Kelimelerden maksad: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakk’ın masivasına [kâinata] mana-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.
Evet her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya
şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata
bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir. (…) Maddiyata esbap hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah
hesabıyla olursa, marifet-i İlahiyedir. 37
Yeni Bir Bakış ve Okuma Biçimi: Manay-ı Harfi
Kanımca, Said Nursi’nin çevre felsefesinin anlamanın yollarından birisi onun “manay-ı ismi ve manayı harfi” kavramlaştırmasını anlamaktan geçmektedir. Bu
kavramlaştırmanın altındaki temel mantıki yapı anlaşıldığında tüm Risale-i Nur projesinin üzerine bina edildiği temel de anlaşılmış olacaktır. 38
Risalelerdeki bu bakış açısının ilk dönem Nur talebelerinin dikkatini hemen çektiği görülmektedir. Risale-i Nur’ların ilk telif edilmeye başladığı Barla
dönemindeki eserlerde sık sık geçen “manay-ı ismi ve manay-ı harfinin” anlamını merak eden ilk talebelerinden Re’fet Beye verdiği cevap, onun tabiata bakış
açısını da ortaya koymaktadır:
“mana-yı ismî ile mana-yı harfînin bahsi ise; ilm-i nahvin umum kitapları başlarında o mes’ele izah edildiği gibi, ilm-i hakikatın Sözler ve Mektubatlar
namındaki risalelerinde temsilâtla kâfi beyanat vardır. Senin gibi zeki ve müdakkik bir zâta karşı, fazla izahat fazla oluyor. Sen âyineye baksan, eğer
âyineye şişe için bakarsan, şişeyi kasden görürsün, içinde Re’fet’e tebaî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksad, mübarek sîmanıza bakmak için âyineye
baktın, sevimli Re’fet’i kasden görürsün. “Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” 39 dersin. Âyine şişesi tebaî, dolayısıyla
nazarın ilişir. İşte birinci surette âyine şişesi mana-yı ismîdir. Re’fet mana-yı harfî oluyor. İkinci surette âyine şişesi mana-yı harfîdir, yani kendi için
ona bakılmıyor, başka mana için bakılır ki akistir. Akis mana-yı ismîdir. Yani delle alâ ma’nen fî nefsihi “Mânâsı kendi içindedir ve kendine işaret eder”
olan tarif-i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine ise Della alâ ma’nen fî gayrihi “Tek başına bir mânâsı yoktur; ancak başkasının mânâsını gösterir”olan
harfin tarifine mâsadak olur. Kâinat nazar-ı Kur’anî ile, bütün mevcudatı huruftur, mana-yı harfiyle başkasının manasını ifade ediyorlar. Yani esmasını,
sıfâtını bildiriyorlar. Ruhsuz felsefe ekseriya mana-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor. 40
Yine bu bağlamda sorulan diğer bir soruya verilen cevap da konumuz açısından önemlidir. Bu da Nursi’nin, hemen hemen tüm eserlerine, mektuplarına ve hatta
anekdotlara İsra Suresinin 44. ayetiyle başlamasıdır. Cevap ilginç olduğu kadar, Risale-i Nurun metodu ile ilgili önemli ipuçlarını da vermektedir:
Mektubunuzda, benim her mektubumun başında ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdihi “Hiçbir şey yoktur ki, O’nu övüp tesbih etmesin.” yazılmasının hikmetini
soruyorsunuz. Bunun hikmeti şudur ki: Kur’an-ı Hakîm’in hazain-i kudsiyesine, bana açılan en birinci kapı o olduğudur. En evvel hakaik-i âliye-i
Kur’aniyeden, şu âyetin hakikatı bana zahir olmuş ve ekser risalelerde, o hakikat sereyan etmiştir. 41
Bir kitabda yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delalet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delalet eder ve nakkaşını
tarif eder.
Kezalik kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi miktarınca kendini gösterirse de pek çok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâni’ini
gösterir, esmasını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkaliyle, nakışlarıyla âdeta Sâni’ini medh için yazılmış bir kasidedir. 42
Kâinatı bir kâtip gibi görme ve okuma, Yeni Said dönemindeki eserlerinde çok daha canlı ve etkileyici olduğunu ifade etmiştik. Bunun en güzel örneklerinden
bir tanesi, Esma-i Hüsna’dan bahseden 30. Lem’ada bulmaktayız:
İsm-i Hakem’in tecelli-i a’zamı şu kâinatı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahifesinde yüzer kitap yazılmış ve her satırında yüzer sahife
dercedilmiş. ve her kelimesinde yüzer satır mevcuddur.. ve her harfinde yüzer kelime var. ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir
tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette nakkaşını, kâtibini öyle vuzuhla gösteriyor ki; o kitab-ı kâinatın
müşahedesi, kendi vücudundan yüz derece daha ziyade kâtibinin vücudunu ve vahdetini isbat eder. Çünkü bir harf, kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği
halde; kâtibini bir satır kadar ifade ediyor. Evet bu kitab-ı kebirin bir sahifesi, zemin yüzüdür. (…) Bu sahifenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede
bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar adedince manzum kasideler; beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz. O satırın bir kelimesi
çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzun, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Hakem-i Zülcelal’in
medh-ü senasına dair manidar fıkralardır. Güya çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi nakkaşının medîhelerini teganni eden manzum bir kasidedir.
(…) Herbir çiçekte, herbir meyvede bir mizan var. Ve o mizan, bir intizam içinde.. ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde.. ve o tevzin ve
tanzim, bir zînet ve san’at içinde.. ve o zînet ve san’at, manidar kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince
Hakem-i Zülcelal’e işaretler ediyor. Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın
fihristesini, programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkeza.. buna kıyasen kâinat kitabının bütün satırları, sahifeleri böyle İsm-i Hakem ve Hakîm’in
cilvesiyle yalnız herbir sahifesi değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi ve herbir harfi ve herbir noktası, birer mu’cize hükmüne getirilmiştir ki;
bütün esbab toplansa, bir noktasının nazirini getiremezler, muaraza edemezler. Evet bu Kur’an-ı Azîm-i Kâinat’ın herbir âyet-i tekviniyesi, o âyetin
noktaları ve hurufu adedince mu’cizeler gösterdiklerinden, 43
Görüldüğü gibi, Nursi, kainata “Kur’an-ı Azim-i Kâinat” demekte ve bunu bir çok yerde tekrarlamaktadır. Yine burada çevreci bir bakış açısıyla dikkat çeken
nokta, kâinattaki nizam ve mizana yapılan vurgudur. Bu nizam ve mizan bir yandan Allah’ın varlığını gösterirken, diğer yandan insanların dikkatleri bu nizam
ve mizanın korunmasına zimnen de olsa çekilmektedir. Bir yandan “israf, abesiyet, faidesizlik, fıtratta yoktur. İsraf ise, İsm-i Hakîm’in zıddı olduğu gibi;
iktisad, onun lâzımıdır ve düstur-u esasıdır” denilmekte, diğer yandan bundan insanın ders çıkarması istenerek şöyle denilmektedir:
“Ey iktisadsız israflı insan! Bütün kâinatın en esaslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hilaf-ı hakikat hareket ettiğini bil! ‘Yiyin, için,
fakat israf etmeyin.’ A’râf Sûresi, 7:31
âyeti; ne kadar esaslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!.. 44
Said Nursi’ye göre Kur’an’ın kainattan bahsetmesinin asıl nedeni “istitradîdir”. Yani dolaylıdır. Kur’an kâinattan kâinat olarak değil, Allah tarafından
yaratıldığı ve O’nu gösterdiği için bahsetmektedir “Güya herbir masnu’ birer lisan olup Sâni’in hikmetini tesbih ediyor. Ve her bir nev’ parmağını kaldırarak
şehadet ve işaret ediyor.” (…) Bu açıdan bakınca, “meclis-i âlî-i Kur’anî’ye girmiş olan kâinatın her ferdi dört vazife ile muvazzaftır.” Bunlardan konumuz
açısından dikkat çeken birinci ve dördüncü vazifelerdir:
Birincisi: İntizam ve ittifak ile Sultan-ı Ezel’in saltanatını ilân…
Dördüncüsü: Herbiri birer hakikatın nümunesi olduklarından, efkârı hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur’an’da kasem ile temeyyüz
etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Evet kasemat-ı Kur’aniye, nevm-i gaflette dalanlara kar’-ul asâdır. 45
Görüldüğü gibi, burada Kur’an’ın özellikle Mekki surelerinde kâinata yapılan vurguya dikkat çekilmekte ve bunun temel amacının ise insanı gafletten
uyandırmak olduğu belirtilmektedir. 46
Said Nursi’nin erken dönem eserlerindeki bu anlayışın onun daha sonra Risale-i Nur ismini verdiği külliyatının temeli ve nüvesi olduğu söylenebilir. Diğer
önemli bir nokta ise, bu bakış açısının bir yandan Kur’an merkezli olması, yani doğrudan Kur’ani nasslardan hareket ederek temellendirmesi, diğer yandan da
Gazali, İmam Rabbani ve Mevlânâ çizgisine vurgu yapmasıdır. 47
Başka bir ifadeyle, Bediüzzaman Said Nursi’nin erken dönem eserlerinde vurguladığı bazı noktaları, herkese hitap edecek mitik-şiirsel bir üslupla
geliştirdiği söylenebilir. Tüm bunlardaki amaç ise, kâinat ile Allah arasındaki ilişkiyi ortaya koymak, bireyin bu ilişkiden hareketle Allah’la yoğun bir
ilişki kurmasını sağlamaktır. O’na göre:
“herbir zerre kendi başıyla Sânii ilân ettiği gibi, tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kâinatın herbir makam ve herbir
nisbetinde herbir zerre müvazene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza ve her nisbette ayrı ayrı mesalihi intac ettiklerinden Sâni’in kasd ve hikmetini izhar ve
kıraat ettikleri için Sâni’in delaili, zerrattan kat kat ziyadedir.”
Eğer desen: Neden herkes aklıyla görmüyor?
Elcevap: Kemal-i zuhurundan… Evet şiddet-i zuhurdan görünmemek derecesine gelenler vardır. Cirm-i şems gibi. Teemmel sutûra’l-kâinâti fe innehâ
mine’l-melei’l-a’lâ ileyke resâilu. Yani: “Sahife-i âlemin eb’ad-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelî’nin yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak
ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i a’lâdan uzanan şu selasil-i resail, seni a’lâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın.” 48
Kâinatın aşkın bir varlıktan (mele-i aladan) gelen mektup(lar) olarak görülmesi, bu mektubun okunuşu ve bundan çıkarılacak sonuç Said Nursi’nin mesaisinin en
önemli kısmını oluşturmaktadır. Bu, aynı zamanda Kur’anın oluşturmak istediği bireyin temel niteliklerini ortaya koymaktır.
Kâinatın bir mektup/kitap gibi okunmasının en temel sonuçlarından bir tanesi:
“Kalbinde nokta-i istimdad, nokta-i istinad ile vicdan-ı beşer Sâni’i unutmamaktadır. Eğer çendan dimağ ta’til-i eşgal etse de, vicdan edemez. İki vazife-i
mühimme ile meşguldür. Şöyle ki: Vicdana müracaat olunsa, kalb bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi.. kalb gibi kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i
Sâni’ dahi; cesed gibi istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müteşaibeye neşr-i hayat eder; lezzeti içine atar ve kıymet
verir ve bast ve temdid eder.”
Diğer bir sonuç ise, “kavga ve müzahametin meydanı olan dağdağa-i hayata peyderpey hücum gösteren âlemin binler musibet ve mezahimlere karşı yegâne nokta-i
istinad marifet-i Sâni’dir…” Görüldüğü gibi, kuvvetli bir iman bilinci benliğin esasını oluşturmakta; bunun yarattığı psikolojik durum/durumlar bireyin
hayatını düzenlemede her tür olumsuzluklara karşı dayanmada motor işlevi görmektedir. 49
Bu duruşun tersi ise, yukarıda vurgulandığı gibi, Said Nursi’nin tüm hayatı boyunca mücadele ettiği bir felsefi duruşu temsil etmektedir. Bu da, Allah’ı ve
her türlü metafizik değeri dışlayan maddeci-mekanist ve nihilist bakış açılarıdır.
Said Nursi “Allahtan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur” 50 ayetinden hareketle esmaul hüsnayla ilgili görüşlerni serd
etmektedir.
Esma’nın bütüncül bir şekilde anlaşılması gerektiğini vurgulayan Nursi, parçacı ve seçmeci bir anlayışın yanlış sonuçlara ulaşmak kadar, Allah’ın
rububiyetinin tam olarak anlaşılmasını da zorlaştıracağını vurgular Ona göre, örneğin, Kadir ve Halik isminin eserini gören biri, Alim ismini görmezse,
gaflet ve tabiat dalaletine düşebilir”. Yapılması gereken ve ideal olan
onun nazarı, daima karşısında “Hüve, hüvallah” okusun, görsün. Onun kulağı herşeyden “Kulhüvallahü Ehad” dinlesin, işitsin. Onun lisanı “Lâ ilâhe illâ hu,
beraber mîzened âlem” desin, ilân etsin. İşte Kur’an-ı Mübin “Allahü lâ ilâhe illa huve, lehü’l-esmâü’l-hüsnâ” fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlara işaret
eder. 51
Eğer o yüksek hakikatları yakından temaşa etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Ya Celil, Ya
Celil, Ya Aziz, Ya Cebbar” dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan
sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Ya Cemil, Ya Cemil, Ya Rahîm, Ya Rahîm” diyecekler. Semayı dinle. Nasıl “Ya Celil-i Zülcemal” diyor. Ve arza kulak ver.
Nasıl “Ya Cemil-i Zülcelal” diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Ya Rahman, Ya Rezzak” diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl “Ya Hannan, Ya Rahman, Ya Rahîm,
Ya Kerim, Ya Latif, Ya Atûf, Ya Musavvir, Ya Münevvir, Ya Muhsin, Ya Müzeyyin” gibi çok esmayı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak nasıl bütün
esma-i hüsnayı okuyor ve cephesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güya kâinat, azîm bir musika-i zikriyedir. En küçük nağme, en gür nağamata
karışmakla, haşmetli bir letafet veriyor. 52
Said Nursi’nin vurguladığı önemli bir nokta da, herkesin kainatı bu gözle okuyabileceğidir. Bunun önde gelen şartı ise “dikkattir”. Kur’an’ın bir çok ayette
vurguladığı gibi kâinata dikkatle bakıldığında, herkesin esmanın tecellilerini görebileceği ve okuyabileceğine inanmaktadır. 53
Esma’nın kâinatta değişik şekil, tarz, boyut ve yoğunlukta tecelli etmesinden, çoğulcu bir sonuç çıkarır Said Nursi. Ona göre, Esma’nın tecellisi farklı
farklı ve değişik tarzlarda olduğu gibi, insanların da bunları kendi kabiliyetleri, değişik bakış açıları ve içinde bulundukları durum itibarıyla farklı
farklı algılamaları normal karşılanmalıdır. 54
Tabiatın Anlamı
Şimdi, onun tabiatla ilgili görüşlerine kısaca değinmek gerekir. Aslında, Nursi’nin kâinat kavramını daha çok kullandığı ve tabiat ise daha özel anlamlarda
kullandığı görülmektedir.
Ona göre tabiat:
Daire-i mümkinat içinde kader-i İlahînin yazar bozar bir levhası,
kudret-i İlahiyenin kavanin-i icraatına tebeddül ve tegayyür eden bir defteri,
bir mecmua-i kavanin-i âdât-ı İlahiye ve bir fihriste-i san’at-ı Rabbaniye. 55
Tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsız tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-ı hariciye sahibi ise; ancak bir san’at olabilir, Sâni’ olamaz. Bir nakıştır,
Nakkaş olamaz. Ahkâmdır, Hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, Şâri’ olamaz. Mahluk bir perde-i izzettir, Hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, Fâtır bir
fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir; kâdir olamaz. Mistardır, masdar olamaz. 56
Bu şekilde tanımlanan tabiata baktığımızda, “zerrattan, seyyarata kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı lisanlarla şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret
ettikleri bir Sâni’-i Zülcelal’i” göstermektedir. 57
İnsan-Kâinat ilişkisi
Said Nursi’ye göre, kâinat sadece O’nu göstermekle kalmıyor. Tabiat’ın Onu tanıyan ve tanımayanlarla adeta bir ilişkisi, tabir yerinde ise nefret ve
muhabbetinin söz konusu olduğu vurgulanmaktadır. Nursi, kainatta tüm varlıkların insanların yapıp-etmeleri ve davranış biçimleriyle alakadar olduğunu ifade
etmektedir. Mülk Suresi 8. Ayetten hareketle, kâinat ve içindeki unsurların ehl-i dalalete kızdıklarını ve öfkelendiğini ifade eder. Bunun nedeni ise,
Kur’ani bağlamda mevcudatın her birisi birer yüksek vazife ile vazifeli, adeta birer İlahi memur derecesinde hem hizmet ve hem de Rabbini tesbih ederken;
küfür ve inançsızlık vasıtasıyla bu makamdan düşerek, “camid, cansız, fani, manasız bir mahluk durumuna inmesidir:” 58
Ehl-i dalaletin şerrinden kâinatın kızdıklarını ve anasır-ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcudatın galeyana geldiklerini, Kur’an-ı Hakîm mu’cizane
ifade ediyor. Yani: Kavm-i Nuh’un başına gelen tufan ile semavat ve arzın hücumunu ve Kavm-i Semud ve Âd’in inkârından hava unsurunun hiddetini ve Kavm-i
Firavun’a karşı su unsurunun ve denizin galeyanını ve Karun’a karşı toprak unsurunun gayzını ve ehl-i küfre karşı âhirette “Neredeyse öfkeden parçalanacak!”
(Mülk Sûresi, 67:8) sırrıyla Cehennem’in gayzını ve öfkesini ve sair mevcudatın ehl-i küfür ve dalalete karşı hiddetini gösterip ilân ederek gayet müdhiş bir
tarzda ve i’cazkârane ehl-i dalâlet ve isyanı zecrediyor.
Kâinatın inanmayanlara kızdığını ve onların ölmesine üzülmediğini belirten Duhan Suresi 29. Ayetini yorumlarken, yine kâinat- insan ilişkisinin bu boyutuna
vurgu yapar:
“Gök ve yer onlara ağlamadı.” (Duhan Sûresi, 44:29) âyetinin sırrına dikkat et, kulak ver! Bak ne diyor! Mefhum-u sarihiyle ferman ediyor ki: “Ehl-i
dalaletin ölmesiyle insan ile alâkadar olan semavat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlamıyorlar, yani onların ölmesiyle memnun oluyorlar.” Ve mefhum-u
işarîsiyle ifade ediyor ki: “Ehl-i hidayetin ölmesiyle semavat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar, firaklarını istemiyorlar” Çünki ehl-i iman ile
bütün kâinat alâkadardır, ondan memnundur. Zira iman ile Hâlık-ı Kâinat’ı bildikleri için, kâinatın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet ederler. Ehl-i
dalalet gibi tahkir ve zımnî adavet etmezler. 59
Görüldüğü gibi, Nursi’nin çevre felsefesinde her şey canlı, anlamlı ve birbiriyle ilişkilidir. Kâinatın içindeki canlı-cansız tüm varlıklar Allah’ı tanıdığı
gibi, O’nu tesbih de etmektedir. O’ndan gelen emirleri dinlemekte ve uymaktadır. Bu açıdan Kur’an’daki bazı Peygamber kıssaları dikkat çekicidir. 60
Evrensel Bir İlke Olarak Temizlik
Konunun bu yönden temellendirilmesinin yanında, çevre temizliğiyle ilgili de bir kaç noktaya dikkat çekilmelidir. Çevreci hareketin bugün geldiği nokta,
çevre sorunlarının metafizik ve felsefi boyutuna gelse de, çevre ve temiz bir dünyada yaşama hakkının bu tartışmalardaki yeri açıktır. Said Nursi, öncelikle
kâinatta hakiki manada pislik, kir, süprüntü, düzensizlik ve ahenksizliğin olmadığını; daha doğrusu evrensel bir temizlik ilkesinin bulunduğunu vurgular.
Peki tüm tabiatta var olan ve insanların onun için şiirler yazdığı ve adete ona aşık olduğu tüm bu güzelliklerin ve temizliğin temeli nereden gelmektedir?
Zariyat suresinin 48. Ayetini İsm-i Kuddus bağlamında yorumlayan Nursi, kainattaki tabiilik, saflık ve temizlikten hareketle, tüm kainatın İsm-i Kuddusun
cilve-i azamına mazhar olduğunu ifade eder. Ona göre, tabiatta gördüğümüz tüm saf, temiz ve nezih durumlar, kendi kendinden (manay-ı ismi) olmayıp, evrensel
bir ilkeden, yani Kuddus isminin tecellisinden kaynaklanmaktadır (manay-ı harfi).
Bu fabrika-i kâinat ve misafirhane-i Arz o derece pâk, temiz ve naziftir ve o kadar kirsiz ve bulaşıksızdır ve ufunetsizdir ki, bir lüzumsuz şey ve bir
menfaatsiz madde ve tesadüfî bir kir bulunmaz, zahirî bulunsa da, çabuk bir istihale makinesine atılır, temizlenir. Demek bu fabrikaya bakan zât, çok iyi
bakıyor. 61
Bu nedenle İsm-i Kuddüsten gelen temizlik emrini tüm varlıklar dinler ve uyar:
o tanzif-i kudsîden gelen emirleri, değil yalnız denizlerin âkil-ül lahm [et yiyen] tanzifatçıları ve karaların kartalları, belki kurdlar ve karıncalar gibi
cenazeleri toplayan sıhhiye memurları dahi dinliyorlar. Belki o kudsî evamir-i tanzifiyeyi, [temizleme emirlerini] bedende cereyan eden kandaki küreyvat-ı
hamra ve beyza dahi dinleyip, bedenin hüceyratında tanzifat
yaptıkları gibi; nefes dahi o kanı tasfiye eder, temizler. Ve o emri; göz kapakları, gözleri temizlemek ve sinekler, kanatlarını süpürmek için dinledikleri
gibi, koca hava ve bulut dahi dinler. Hava zeminin sathına, yüzüne konan toz toprak gibi süprüntülere üfler, tanzif eder. Bulut süngeri, zemin bahçesine su
serper, toz toprağı yatıştırır. Sonra gökyüzünü çok zaman kirletmemek için, çabuk süprüntülerini toplayıp kemal-i intizamla çekilir, gizlenir. Göğün güzel
yüzünü ve gözünü, silinmiş ve süpürülmüş, parıl parıl parlar gösteriyor. Ve o evamir-i tanzifiyeyi yıldızlar, unsurlar, madenler, nebatlar dinledikleri gibi,
bütün zerreler dahi dinliyorlar ki, hayret-engiz tahavvülât fırtınaları içinde o zerreler nezafete dikkat ediyorlar. Bir yerde lüzumsuz toplanmıyorlar,
kalabalık etmiyorlar. Mülevves olsalar, çabuk temizleniyorlar. En temiz ve en nazif ve en parlak ve en pâk vaziyetleri; en güzel, en saf, en latif suretleri
almak için, bir dest-i hikmet tarafından sevkolunuyorlar.
İşte bu tek fiil, yani tek hakikat olan tanzif; İsm-i Kuddüs gibi bir ism-i a’zamdan, kâinatın daire-i a’zamında görünen bir cilve-i a’zamdır ki, doğrudan
doğruya mevcudiyet-i Rabbaniyeyi ve vahdaniyet-i İlahiyeyi esma-i hüsnasıyla beraber, Güneş gibi geniş ve dûrbîn gibi olan gözlere gösterir. 62
İslâm kültüründe temizliğe verilen önemi anlamanın yolu, böyle bir temellendirmeyle mümkündür. Yani temizlik ve temiz olma arizi ve kişisel bir şey olmayıp,
belki evrensel bir gerçekliktir. Nursi bundan şu sonucu çikarır: “Evet kâinat sarayını tertemiz tutan bu ulvî, umumî tanzif; elbette İsm-i Kuddüs’ün cilvesi
ve muktezasıdır. Evet nasılki bütün mahlukatın tesbihatları İsm-i Kuddüs’e bakar; öyle de bütün nezafetlerini de, Kuddüs ismi ister. Nezafetin bu kudsî
intisabındandır ki “Temizlik îmândandır.” hadîsi, nezafeti imanın nurundan saymış. “Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever.” (Bakara
Sûresi, 2:222.) âyeti dahi, tahareti muhabbet-i İlahiyenin bir medarı göstermiş. 63
IV
Ekolojik ve çevreci bakış açısının en çok üzerinde durduğu diğer önemli bir nokta ise kâinatta çok hassas eko sistemlerin olduğudur. Dahası, kuantum
fiziğinin ve biyolojinin günümüzde geldiği son nokta, tüm kâinatın adeta bir canlı organizma olduğuyla ilgili görüştür. Bilimdeki bu görüşlerin gelişmesiyle,
mekanik âlem anlayışı yerini organik alem anlayışına bırakmıştır. Klasik Fizik ise yerini Yeni Fizik anlayışına bıraktığı görülmektedir. 64 Zaten çevre
felsefesine meşruiyyet kazandıran da bilimdeki bu yeni gelişmeleridir. Kâinatın bir canlı organizma olarak algılanışı beraberinde insanın da bu organizmanın
bir üyesi olduğu fikrini getirmiştir. Böylece Kartezyen felsefenin en büyük ve temel varsayımlarından birisi olan beden-ruh (mind-body) konusu cazibesini
yitirmiştir. Peki, insan-kâinat ilişkisinin mekanik ve materyalist dünya görüşüne göre devam edemeyeceği malum olduğuna göre, yeni paradigma nasıl olacaktır?
Tüm bu konular son yirmi yıl içerisinde yoğun olarak tartışılmaktadır. Bunun detaylarına girmek, bu çalışmanın hacmini aşmaktadır. Vurgulamak istediğimiz
nokta, kâinatın bir bütün olduğu, çok hassas bir denge ve ölçüye sahip olduğu ve tüm bunların da yine Allah’a dayandığını vurgulayan Nursi’nin görüşlerine
işaret etmektir.
Said Nursi, kâinattaki denge, nizam ve mizana[ölçü] dikkat çekerken, yine Kur’an’dan hareket eder. Hicr suresinin 21. Ayetinden hareketle, kâinatta
gözlemlediğimiz tüm ekolojik sistemlerin; denge, ahenk ve mizanın, başka bir ifadeyle herşeyin herşeyle bağlı ve bir bütün oluşturmasını Allah’ın Adl ve
Kadir isimlerinin tecellisine bağlar.
Cesed-i hayvanînin hüceyratından ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzadan ve zerratın tahavvülâtından ve cihazat-ı bedeniyenin tenasübünden tut, tâ denizlerin
vâridat ve masarıfına.. tâ zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına.. tâ hayvanat ve nebatatın tevellüdat ve vefiyatlarına.. tâ güz ve baharın
tahribat ve tamiratlarına.. tâ unsurların ve yıldızların hidemat ve harekâtlarına.. tâ mevt ve hayatın, ziya ve zulmetin ve hararet ve bürudetin
değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar o derece hassas bir mizan ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer
hiçbir yerde hakikî olarak hiçbir israf, hiçbir abes görmediği gibi; hikmet-i insaniye dahi, herşeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir mevzuniyet
görüyor ve gösteriyor. Belki, hikmet-i insaniye o intizam ve mevzuniyetin bir tezahürüdür, bir tercümanıdır. 65
Buna göre, kâinat “umum eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hâlık-ı Adl- ü Hakîm’in mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare oluyor.”
66 Görüldüğü gibi, Nursi, kâinattaki bu düzen ve mizanın Adl ve Kadir isimlerinin tecellisi olduğunu ve onlara dayandığını ifade ederken, diğer yandan da
başta Ekoloji ve Biyoloji olmak üzere konuyla ilgili bilim dallarının da kainattaki bu olgunun sonucu olarak ortaya çıktıklarını vurguluyor. Böylece Şükran
Vahide’nin ifade ettiği gibi, Said Nursi’ye göre “İslâmiyet ile ilim arasındaki bu mutabakatın kaynağı Kur’an-ı Kerimdir. Yine Bediüzzaman göre, Kur’an
kitab-ı kâinatın tercümanıdır. Dolayısıyla hayatının tanzimi için ortaya koyduğu prensipler, kainatta cari olan kanunlar (şeriat-ı fitriyee-i İlahiyye) ile
mutabık olduğu ve bir birine uyduğu için, Kur’an insanın gerçek ilerlemesinin yegane kaynağıdır.” 67
Nursi, bununla da yetinmez. Ona göre insan kainattaki bu evrensel ilkeden ders çıkarmalı; düzenli, amaçlı ve iktisatlı bir hayat yaşamalıdır. Bu nedenle,
kâinattaki denge, ahenk ve mizanı görüp ondan bireysel ve toplumsal hayat için gerekli dersi çıkarmayanları şöyle eleştirir:
Ey israflı, iktisadsız.. ey zulümlü, adaletsiz.. ey kirli, nezafetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisad ve
nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, manen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki; umum
mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun? Evet İsm-i Hakîm’in cilve-i a’zamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisad
ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor; iktisadı emrediyor. Ve İsm-i Adl’in cilve-i a’zamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın müvazenelerini
idare ediyor ve beşere de adaleti emrediyor. Sure-i Rahman’da “Gökyüzünü yükseltip nizam ve ölçü verdi. Tâ ki ölçüde sınırı aşmayın. Ölçüyü ve tartıyı
adaletle yerine getirin ve âhiretteki mizanınızı ziyana düşürmeyin.” (Rahmân Sûresi, 55:7-9) âyetindeki dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden dört defa
“mizan” zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde
de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur. Ve İsm-i Kuddüs’ün cilve-i a’zamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor.
Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor. 68
Ona göre, “iktisat ve israfsızlık üzerine hareket eden bir kâinatta, insan savurgan ve ölçüsüz bir hayat yaşayamaz/yaşamamalıdır. Başka bir ifadeyle, anlamlı
ve ölçülü bir hayatın temeli ve kalkış noktası tüm kainatta gözlemlediğimiz ve Allah’ın adl ve kadir isimlerinin cilveleri olan düzen, intizam ve mizan
olmalıdır. Said Nursi’nin kainatta olan esma-i İlahiye’nin tecellilerinin üzerinde bu kadar ısrarla durmasının nedeni “Allah’ın iki kitabı arasında bir
ayrılık olmadığını” göstermektir. Daha sonra bu anlayışın Risale-i Nurun en temel ve ayırtedici özelliği olduğu yine düşünürümüz tarafından farklı bir
bağlamda şöyle belirtilmektedir.
İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in hazır
ve nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek 69
Burada dikkat çeken noktalar etrafımızdaki herşeyden hareketle yapılan imani bir tefekkürün Yaratıcının marifetine götürmesi, bu marifetten de Allah’ın
heryerde hazır-nâzır olduğu bilincine (huzur) ulaşma ve bu bilincin tüm eylemlerimiz ve davranışlarımızın için temel belirleyici olmasıdır. O’na göre
varolanlarda gördüğümüz tüm güzel ve olumlu sıfatların kaynağı Allah’tır: “Masnu’da olan feyz-i kemal, Sâni’in kemalinden iktibas edilmiş bir zıll-i
zalilidir. Demek kâinatta ne kadar hüsün ve cemal ve kemal varsa, umumundan lâyuhadd derecede yüksek tabakada evsaf-ı Cemaliye ve Kemaliye ile Sâni’
muttasıftır.” 70
Sonuç
Sonuç olarak, Said Nursi’nin çevre felsefesi Kur’ani bir temele dayanmaktadır. Buna göre kainat Allah tarafından belli bir düzen, denge, ölçü, güzellik,
estetik yapıda yaratıldığı gibi, bu şekildeki kâinat Yaratıcısının en açık ve kesin delilidir. Kur’an’ın kozmolojik ve metafizik boyutun vurgulayan Nursi,
İslâm’ın boyutunu
Kâinatın yaratılış amacı sadece insan merkezli değildir; kâinat her şeyden önce Yaratıcısını gösteren bir belge, bir kitap olduğundan insanı aşan bir boyutu
vardır.
Kainattaki tüm canlıların bir yaratılış gayesi vardır. İnsan öncelikle bunu anlamada ve buna uygun hareket etmek zorundadır.
Kâinatta israf ve savurganlık olmadığı gibi, insan da hayatında israfa yer vermemelidir.
Sınırsız büyüme ve sınırsız tüketme modelleri Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. İnsan Yaratıcının kâinatta koyduğu ekolojik dengeleri ve sistemleri dikkate almak
zorundadır.
İnsan, bu dünyada yaptıklarının hesabını âhirette verecektir. Buna, kâinattaki canlı ve cansız varlıklara nasıl davrandığı da dahildir.
İnsanın, barış, huzur, refah ve mutluk içinde yaşaması; Yaratıcısını tanımasına, O’na bağlanmasına ve O’nun koyduğu ilkelere uygun hareket etmesine bağlıdır.
Yaratıcıyı inkâr eden ve O’nun tabiatta koyduğu düzeni dikkate almayan insanın sonu mutsuzluktur. Bu dünyada dahi, cehennemî bir ruh halini yaşamaktır.
Böylece, 18. Yüzyıldan bu yana hâkim olan ve aslında tüm dinlere meydana okuyan mekanik, materyalist ve modern dünya görüşüne meydan okuduğu görülmektedir.
Çevre Felsefesinin, çevreyi yeniden anlamlandırma çabasında, Said Nursi’nin yukarıda özetlemeye çalıştığımız görüşlerinin daha da bir önem kazandığı
görülmektedir. İslâmi bir çevre felsefesi ve çevre ahlakı oluşturmada bu görüşlerin yapacağı katkı büyüktür. Aslında bu anlayış, Gazali, İmam-ı Rabbani,
İbn-i Arabi ve Mevlânâ gibi, İslâm geleneğinin büyük dehalarının anlayışlarına benzemesine rağmen, düşünürümüzün de sık sık ifade ettiği gibi Kur’an
merkezlidir. Tasavvufun ve içinde bulunduğu ortamdan aldığı mefhumları Kur’ani bir bağlamda yorumlamış ve yeniden tanımlamıştır.
Kısaca, Said Nursi kâinatın anlamını vurgularken, aynı zamanda insanın anlamını ve bu kâinattaki konumunu da ortaya koymuştur. Bu insanın en temel görevi ve
hayatının amacı, istediği gibi ve hiçbir ahlâki endişe taşımadan yaşaması değil; belki baştan başa hikmetlerle yaratılmış ve âdeta Kur’anın mücessem bir
şekli olan kainat kitabını yine Kur’an’ın ışığında iyi incelemek ve anlamlı bir hayat yaşamaktır. Hayatını, bu iki kitaptan aldığı ilham ve ilkelerle
anlamlandırmaktır. Bu anlamlandırmanın insani boyutunu unutmamaktır. Bunun anlamı, alem ve tüm canlılarla uyum içinde yaşarken, yaptığı tüm olumsuz davranış
ve hareketlerin hesabını vereceğini insanın unutmamasıdır.
————————————————————
Çevre ve Din
1 1985 yılında Ankara Universitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1988 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü mastır yaptı. 1996 yılında
aynı bölümde doktorasını verdi. Halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Çok sayıda makaleleri vardır.
Yayınlanmış eserleri:
Çevre Sorunları ve İslam, 1995. (Münir Yukselmiş’le beraber).
The Ethical Dimension of Human Attitude Towards Nature, 1997
Çevre ve Din, 1997
2 Henryk Skolimowsky, Eco-philosophy-Ideas in Progress, (Boston-London: Marion Boyars, 1981), s.1.
3 Bkz. Skolimowski, a.g.e. , s. 28-52. Çevre Felsefesi kavramı (Environmental philosophy, Ecophilosophy veya environmental philosopher ve eco- philosopher
kavramlarının ilgili literatürde sıkça ve bazen yekdiğerinin yerine kullanıldığının görmekteyiz. Çevre felsefesi kavramının kendisi, çevre sorunlarını anlama
ve onları aşmada felsefe/felsefi bakış açısının büyük rol oynayacağına inanmaktadır. Zira öncelikle sorunların gerçek nedenlerini anlamak ve daha sonra
bunları aşmada ortaya konacak yeni fikir yöntemlerin belirlenmesinde felsefeye büyük görevler düşmektedir. Bununla beraber, çevre felsefesinin en temel
karakteristiğinin, konusunu ve sorularını bütüncül bir bakış açısıyla anlamaya çalışmak olduğu belirtilmelidir. Ayrıca bkz.: William Blackstone, “The Search
for an Environmental Ethics,” Tom Regan (ed.,) Matters of Life and Death, (Philadelphia: Temple University Press, 1980) içinde, s. 229; Arne Naess, Ecology,
Community, and Life Style- Outline of Ecophilosophy, trans. David Rothenberg, (Cambridge: Cambridge University Press, 1992), s. 36. Rothenberg, D., Does the
ecology movement have a philosophy? Social Policy, Winter, 1992.
4 A.g.e..,s. 1. Ayrıca çevre sorunlarının temelindeki felsefi fikirler için bkz. Dr. İbrahim Özdemir, The Ethical Dimension of Human Attitude Towards Nature,
Çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997; Neil Evernden, The Natural Alien: Humankind and Environment, (Toronto: University of Toronto Press, 1985); Lynn
White, “The Historical Roots of Our Ecological Crisis”, Man and The Environment, (eds.) Wes Jackson and Kansas Wesleyan, (Dubuque, Iowa: WM. C. Brown Company
Publishers, 1971) içinde; Carolyn Merchant, The Death of Nature: Women, Ecology and the Scientific Revolution (San Francisco: Harper and Row, 1980)
5 Prof. Dr. Teoman Duralı, Biyoloji Felsefesi, (Ankara: Akçağ, 1992), s. 160.
6 Bkz.: Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç, Îlim Anlayışı ve İlimlerin Sınıflandırılması Açısından Risale-i Nurlar’ın Bir Değerlendirmesi” Uluslararası Bediüzzaman
Sempozyumu- 3, (İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1996), s. 485-490.
7 Locke’un kuramını ve içerdiği sonuçları en iyi anlayan ve bunu eleştirenlerden birisi hiç şüphesiz çağdaş düşünürlerden A.N. Whitehead’dir. Bkz.: A. N.
Whitehead, Science and the Modern World, (Cambridge: University Press; New York: Macmillan Company, 1926), s. 79-80. Yine bu kuramın yeni bir yorumu ve
eleştirisi için bkz.: David Ray Griffin, God and Religion in the Postmodern World: Essays in Postmodern Theology, (Albany: SUNY Press, 1989), s.16-17.
8 Duralı, Kartezyen anlayışın yaptığı bu temel zihniyet değişikliğini şöyle ifade eder: “Maddeyi esas alan Yeniçağ fiziği, varlık alemini özden ikiye bölen
Descartes’in “Res Cogitans”-“Res Extansa” aykırılığının “Res Extansa” kesiminde karar kılmış, buna karşılık “Res Cogitans”ı saf dışı bırakmıştır. Fiziğin bu
keskin tavrı, sonuçta, özellikle XVIII. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Avrupa’nın düşünce hayatını, giderek, dünyagörüşünü temelden belirleyip
biçimleyecekti. Gaye bildirir, nitel Eskiçağ Fiziğini de kapsayan ilmin yerine; nedensel, nicel, biçimsel Yeniçağ Fiziğinin özelliklerine uygun tarzda
kurulan bilim artık, ölçülüp biçilebilen, niceleştirilip tekrarlanabilen görünürdeki varolanları kendisine konu kılabilirdi.” Bu anlayışın sonucu ise, “
…alışılmış gözlem ile ölçüm araç ile gereçlerine vurulamayan maddeötesi, öyleki maddedışı cümle varlıklar, ‘kuruntu’, ‘uydurmaca’ yahut ‘dil cambazlıkları’
diye damgalanır oldular. “Res Cogitans’la ilgili tekmil dile getirmeler, öne sürmeler, iddialar, en hafif deyimle, ‘spekülatif’ yahut ‘konstruktiv’ diye
istiskal ve istisgar olunmuşlardır.”. a.g.e., s.144.
9 “Absürd” yada “Saçma” kavramı farklı alanlarda sıklıkla kullanılmış olsa da kendisinden söz edildiğinde bize ilk planda varoluşçuluğu hatırlatır. Zira
varoluşçu filozofların her biri, absürd kavramından şu ya da bu biçimde söz etmişlerdir. Hatta kavrama varoluşçuluğu karakterize eden bir rol bile
yüklenmiştir. Paul Foulquire’nin varoluşçuluk tanımı- varoluşçuluk “Saçma felsefesidir”- sözü edilen duruma güzel bir örnek teşkil eder. Bkz.: Yrd. Doç. Dr.
Emel Koç, “ J.P.Sartre ve A. Camus Felsefelerinin Absürd (Saçma) Kavramı Açısından Değerlendirilmesi”, Felsefe Dünyası, s.27, Yaz, 1998, s. 54.
10 Sartre göre, bu alem Tanrı tarafından yaratılmadığı gibi, kendi kendisinin sebebi de olmayan, herhangi bir varolma prensibi de bulunmayan, bir varlığı
izah etme imkanımız yoktur. Bu sebepsiz varlık Sartre’a göre Saçma’dır. Hiç bir dayanağı olmadan varolduğu için o aynı zamanda “fazladan”dır. Bkz.: Koç,
a.g.e., s. 57. Bunu “Bulantı” romanının kahramanı Roquentin şu sözlerinde görmek mümkündür: “ Benliklerinden sıkılan, rahatsızlık duyan bir sürü varlıklardık
biz… Ne birimizin, ne öbürümüzün orada olmasına hiçbir neden yoktu. Utanan, için kaygılanan her varlık öbürleri karşısında fazla görüyordu kendini. Fazla.
Bu ağaçlar, bu parmaklıklar, bu çakıl taşları arasında kurabildiğim tek ilişki buydu.” Sartre, Bulantı, çev. S. Tiryakioğlu, (İstanbul: 1983), s.141. Sartre
felsefesinin neden olduğu felsefi sorunlar için bkz.: Kenan Gürsoy, J.P. Sartre Ateizmi’nin Doğurduğu Problemler, (Ankara: 1987).
11 Bkz.: Albert Camus, The Stranger, (New York: Vintage Books, 1996. Camus’un aynı konudaki görüşleri ve absürdite felsefesi için bkz.: The Myth of Sisyphaus
and Other Essays, trans. J. O’Brain, (New York: Vintage Books, 1960), s. 5, 21, 36-38,45; The Rebel. An Essay on Man in Revolt, trans. A. Bouet, (New York:
Vintage Books, 1956), s. 21, 100-103. Ayrıca bkz: Glynn, Patrick, “Beyond the Death of God”, National Review, c. 48 (May 6 1996), s. 28. Dostoevsky’nin
Absürd felsefenin sonuçlarıyla ilgili vurgusu için bkz: The Brothers Karamazov, trns. C. Garrnett, (New York: The Modern Library, 1942), s. 299-301. Ayrıca
yine Camus’un farklı bir değerlendirmesi için: Prof. Dr. İsmail Tunalı “ Kurtarıcı Olarak Çağdaş Felsefe ve Çağdaş Sanat”, Türkiye’de 1. Felsefe Mantık Bilim
Tarihi Sempozyumu Bildirileri, yayına Haz: Kenan Gürsoy – Alparslan Açıkgenç, (Ankara: Ülke Yayın Haber, 1992), s.131.
12 Roger Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, ter: Cemal Aydın, (İstanbul: Pınar Yayınları, 1990), s. 29. (vurgu eklenmiştir.)
13 Bu bağlamda, hayatı bir mücadele ve özellikle de güçlünün hayatta kalma hakkını vurgulayan Darwin’in teorisi hatırlanmalıdır. Bu teori sadece, tabiatı ve
evrimi bu şekilde temellendirmekle kalmamış, Sosyal Darwinizm ile, güçlü ve kudretli batılı ülkelerin, zayıf ülke ve milletleri sömürme ve onlara hükmetme
anlayışına fikir analığı etmiştir. Bu neden Darwinizm, hem teori hem de sosyal sonuçları gözönüne alınarak çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır. Firitjof
Capra, Turning Point, s. 44-45. David Pepper, Roots of Modern Environmentalism, s. 100-103.
14 Arnolda Toynbee- Daisaku İkeda.Yaşamı Seçin, Çeviri:Umut Arık, (Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi, 1992), s. 45. (Vurgu eklenmiştir.) Ayrıca bkz. Dr.
İbrahim Özdemir, Çevre ve Din, (Ankara: Çevre Bakanlığı yayınları, 1997), s. 74-75. Japon Düşünür İkeda’da bu konuda benzer görüşlere sahip olduğu
görülmektedir. İkeda daha da ileri giderek : “Çağdaş bilimsel-teknolojik uygarlık insan hırsının dizginlerini hemen hemen tamamen salıvermiştir- gerçekte
kendisi serbest bırakılmış maddî hırsın ürünüdür- ve hepimiz bu olguyu açıklıkla anlayıp yargımızı bu anlayışa dayandırmadıkça, doğal çevremizin bozulmasını
durdurmayı ve insanoğlunun olası yok oluşunu engellemeyi başaramayacağız.” Yaşamı Seçin, s. 42.
15 Fromm, s. 282. Dostoevsky bir başka eserinde yine “ eğer Tanrı yoksa, o zaman ben Tanrıyım. Eğer Tanrı varsa, her şeyin O’nun iradesiyledir ve O’nun
iradesinden kaçamam. Eğer değilse, o zaman her şey benim irademdir [dilemem/istememdir] ve kendi irademi göstermek durumundayım.” diyerek Tanrı’nın varlığı
ile ahlaki değerler arasındaki ilişkiyi irdeler. Fyodor Dostevsky, The Possessed, trans. C. Garnett, (New York: E.P. Dutton & Co. Everyman’s Library, c.II,
1931), s. 253 ve devamı. Dostoevsky’nin Absürd felsefenin sonuçlarıyla ilgili vurgusu için bkz: The Brothers Karamazov, trns. C. Garrnett, (New York: The
Modern Library, 1942), s. 299-301.
16 Muhkemat, s. 119-120.
17 Bkz.: Muhsin Abdulhamid, “Bediüzzaman Said Nursî: Modern Asrın Kelam Alimi”, Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu- 3, (İstanbul: Yeni Asya Yayınları,
1996), s. 741
18 İmam-ı Gazali İhyasından sonra yazdığı Cevahiru’l- Kur’an adlı kitabında, Kur’an’ın kâinata Allah’ın varlığı ve esma’ul hüsnasının teccelisi bağlamında
yaptığı vurgunun üzerinde durur. Özellikle Mekki surelerde karşılaştığımız bu vurguyu yapan ayetlerin 763 kadar olduğunu ve Kur’anın kalbi mesabesinde
bulunduğu ifade eder. Zira diğer ayetler bazen bireylere ve özel durumlarla ilgili olabilirken, Allah, mebde ve meadla ilgili ayetler evrensel olup, herkesi
ilgilendirmektedir. Bkz.: İmam Gazali, Cevahir-ul Kur’an.; Varlıkların Yaratılış Hikmetleri,ter: Hasan Aksu-Mürsel Sıradağ, (İstanbul: Dede Korkut yayınları,
1971); İhyau Ulumui’d-din, ter: Ahmed Serdaroğlu, (İstanbul: Berir Yayınevi, 1975)[/col