Depresyon
Tıbbî Bir Durumdur
Depresyon tıpkı diğer hastalıklar gibi, örneğin kalp ya da mide ülseri gibi tıbbî bir durumdur. Klinik depresyon tıpkı diğer hastalıklar gibi genellikle
benzer fakat kişiden kişiye de değişiklikler gösteren bir grup belirti ve bulgulardan oluşur.
Depresyonu olan herkeste bu belirtiler tümüyle ya da aynı şiddette olmayabilir. Eğer bir kişide aşağıda sıraladığımız bu belirtilerden dört ya da daha
fazlası varsa, kişi kendi çabasıyla bu durumdan çıkamıyorsa ve belirtiler iki haftadan daha uzun bir süredir devam ediyorsa, bir psikiyatriste başvurması
gereklidir.
? Sürekli olarak üzgün ya da “boş” hissetme.
? Umutsuzluk, çaresizlik, suçluluk ya da değersizlik duyguları.
? Madde kötüye kullanımı.
? Halsizlik ya da günlük işlere karşı ilgide, cinsel istekte azalma.
? İştah ve uyku düzeninde bozulma.
? Sinirlilik, kolayca ağlama, kaygı ve korkular.
? Konsantrasyonda azalma, unutkanlık ve karar vermekte güçlük.
? İntihar düşünceleri, intihar planı ya da girişimi.
? Uzun süreli, tedaviye yanıt vermeyen bedensel şikayetler, ağrılar.
Diğer hastalıklar gibi klinik depresyonunda da özgül bir fizyolojik mekanizması vardır. Depresyonun umut verici yanı tedavi edilebilir olmasıdır. Fakat
talihsiz yönü ise, depresyonda olan kişilerin çoğunun tıbbi yardım almayı düşünememeleri ve bunun sonucunda da büyük biracı çekmeleridir.
Depresyon da Beyin Görüntüleme (resimler orjinal web sayfasındadır)
Tedavi Öncesi
Tedavi Sonrası
Yaygın bir hastalıktır
Klinik depresyonu olan çoğu kişi kendini yalnız hisseder. Kendilerinin bu hastalıktan dolayı acı çeken tek kişi olduklarını sanırlar. Aslında klinik
depresyon oldukça yaygın bir hastalıktır.
Yapılan araştırmalar her 5 kadından 1′inin ve her 10 erkekten Tinin yaşamı boyunca bir kez depresyon geçirdiğini göstermiştir.
Klinik depresyon her yaş, ırk, milliyet ve meslekten kişiyi etkiler. Her öğrenim ve gelir düzeyindeki kişi de depresyondan etkilenebilir. Pek çok sağlıklı
görünen ve üretken kişi de buna dahildir.
Ciddî bir hastalıktır
Depresif bozukluk gündelik yaşamınızı bozar ve çok yoğun, gereksiz acı ve ızdıraba yol açar. Duygularınızı, aile ve arkadaşlarınızla ilişkinizi, işinizi ve
yaşama bakışınızı dramatik bir biçimde değiştirir. İhmal edilirse evliliği, arkadaşlıkları, mesleki kariyeri bozabilir.
Depresyon ile ilgili yazılar
Depresyon
? DEPRESYON – BİLİM TEKNİK ARALIK 2003
?
DEPRESYON SORGULANMALIDIR
?
MAJÖR DEPRESYON
?
ÖRTÜLÜ DEPRESYON
?
DEPRESYONDA BEYİN GÖRÜNTÜLEME
?
DEPRESYON TEDAVİSİNDE YENİ YAKLAŞIMLAR
?
DEPRESYON
Depresyon ile ilgili Güncel Haberler
?
Depresyon cinsel yaşamı da olumsuz etkiliyor
?
Depresyon kadınları şişmanlatıyor
?
Depresyon Parkinsonun ilk işareti olabilir
?
Depresyon 21. Yüzyılın hastalığı
?
Depresyon batağı
?
Depresyon bildiğimiz gibi değil
?
Depresyon meğer genetikmiş
?
Depresyon nasıl tanımlanır?
?
Depresyondan kurtulmak için ayrı bir depresyona girmeyin
?
Doktorlar depresyonu tanımada yetersiz mi?
?
Cinsel özgürlük depresyona mı götürüyor?
?
Erken kalk depresyonu yen
?
Küresel Depresyon
?
Modern insanın hastalığı Depresyon
?
Saldırganlık ve öfke depresyon belirtisi
Daha geniş bilgi için aşağıdaki sayfaları inceleyebilirsiniz.
Nöropsikolojik ‘Check Up’
Beyin Haritalaması (QEEG)
Manyetik Uyarım (TMU)
Erişkin Ruh Sağlığı Birimi
Çocukluk Depresyonu
‘Depresyona manyetik şok’ – Tempo Dergisi, Nisan 2003
———————————————–
NOT: DEPRESYON KONUSUN EN GENİŞ VE GERÇEKÇİ OLARAK ELE ALINDIĞINI DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ BU SİTEYİ ZİYARET ETMENİZİ DETAYLI İNCELEMENİZİ ÖNERİYORUZ….
Prof. Dr. Mustafa Tarhan’ın yazılarına bakabilirsiniz
http://www.mcaturk.com/depresyon.htm
—————————————————-
Depresyon
Elif Yılmaz
Bilim Teknik, Aralık 2003
http://www.mcaturk.com/guncel_03120_bteknik_depresyon.htm
Depresyon çağımıza damgasını vuran hastalıklardan biri. Herkes yaşamının en az bir döneminde çok büyük üzüntüler çekmiş, kendisini yalnız ve değersiz
hissetmiş, bu olumsuz duyu ve düşüncelerden kurtulamayacağını düşünmüştür. Acaba, bütün bu duygu ve düşünceler depresyona girdiğimizi mi gösteriyor?
Depresyon her üzüntülü insanın yaşadığı ve kendiliğinden kurtulabildiği basit bir duygu durumu mu? Yoksa, sanıldığının aksine kimi zaman insanın yaşamla olan
güçlü bağlarını bile koparmak isteyebileceği ciddi bir rahatsızlık mı?
“O kadar güçsüzüm ki, içine yuvarlandığım derin çukurdan çıkmak için kolumu bile.:. kıpırdatacak halim yok. Kendimi çok, başarısız ve işe yaramak
hissediyorum. Nedenini tam olarak bilemediğim çok büyük bir üzüntü duyuyorum, suçluluk hissediyorum ve sanki tüm dünya birleşse bana yardım edemezmiş gibi
geliyor. Canım hiç bir şey yapmadan, öylece durmak istiyor; eskiden zevk aldığım hiçbir şey şimdi bana çekici gelmiyor. Geleceğe bakınca hiç ışık
göremiyorum; sürekli uyumak istiyorum hatta belki de uyumak ve bir daha uyanmamak…”
Bunlar depresyondaki birinin ağzından dökülebilecek sözlerden yalnızca bir kısmı. Kimi zaman hepimiz bunlara benzer şeyler hissederiz, özellikle de
yaşamımızı etkileyecek önemli bir olay olduğunda, sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, işsiz kaldığımızda ya da okulda başarısız olduğumuzda. Ancak, bu durum
çok uzun sürmez; zamanla yaşamın olağan akışına geri döner, acılarımızı bastırmaya çalışırız. Bizler bu durumlarla başa çıkabilecek güçte insanlarız. Peki,
ya çıkamayanlar?
Depresyon Nedir?
Depresif bozukluk, hem vücudu, hem düşünceleri, hem de duygu durumunu (mood) etkileyebilen bir hastalık. Kişinin yemek yemesinden uyumasına, fiziksel
dayanıklılığından sağlıklı üşünce üretebilmesine kadar her şeyini etkileyebiliyor. Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü”yle aynı şey değil. Kimi zaman
kendimizi dibe vurmuş gibi hissetmek de, bu her zaman depresyonda olduğumuz anlamına gelmeyebilir. Depresyonda olan kişiler, yalnızca kendilerini yaşamının
akışına bırakarak kendi kendilerine iyileşemeyebilirler. Tedavi olunmadığında belirtiler (semptomlar) haftalarca, aylarca hatta yıllarca sürebilir. Oysa
uygun tedavi, depresyondaki birçok İnsana yardımcı olabilir.
Depresyonda şiddetli üzüntü yada umutsuzluk hissi en az iki hafta sürer ve kişinin çalışmak, yemek yemek, uyumak gibi günlük yaşam etkinliklerini de etkiler.
Depresif kişiler, umutsuz olmaya ve kimseden yardım göremeyeceklerine inanmaya eğilimlidirler. Böyle hissettikleri için de kendilerini suçlarlar. Sosyal
etkinliklere katılmaktan kaçınır, aile ve arkadaşlarından uzaklaşırlar. Hatta kimi zaman ölümü ya da İntihan düşünürler.
Depresif bozukluklar birkaç farklı biçimde görülebilir. En sık rastlanan ve ciddi kabul edilenler, büyük (majör) depresyon dönemi, iki uçlu (bipolar)
bozukluk ve distimi.
Büyük depresyon tanısı için, bu tabloda yer alan semptomların en az dördünün hastada görülmesi ve bunların yine en az iki’ hafta sürmesi gerekiyor. Ayrıca,
kişinin bu hissettiklerinin çalışma becerisini, uykusunu, beslenmesini ya da çeşitli etkinliklere katılmasını kısaca günlük yaşantısını etkiliyor olması
gerekiyor. Depresif duygu durumu ya da her şeye ilgisizlik ve bunlara eşlik eden uyku ve iştah bozuklukları, intihar düşüncesi, psiko-motor ajitasyon ya da
yavaşlama, beden ağrılarında değişiklikler, suçluluk duygusu ya da dikkat sorunları hemen hemen her gün ve neredeyse gün boyunca kişiye egemendir. Büyük
depresyon terimi, bir ya da birkaç kez yaşanmış büyük depresyon dönemlerini kapsar.
Büyük depresyon dönemi kadar ciddi olmayan depresyon türüyse, distimi ya da depresif nevroz. Distimi, en az iki yıl süren ve belirtileri ilk iki yıl içinde
büyük depresyondaki gibi kişinin günlük yaşamını sürdürmesini engelleyecek boyutta olmasa da, kendisini iyi hissetmesini engelleyecek türden bir depresif
bozukluk. Distimide de büyük depresyondakine benzer yan belirtiler görülür. Distimi tanısı için kişinin iki yıl içinde depresyondan çıkabildiği dönemlerin
iki ayı aşmaması gerekir. Birçok distimi hastası yaşamlarının bir bölümünde büyük olasılıkla büyük depresyon dönemiyle de tanışır.
İki kutuplu bozukluklar ya da daha yaygın adıyla manik depresif bozukluğun diğerlerinden farkı, mani denen duygu durumunun yükselmesi ya da kolay
uyarılabilir olması dönemiyle, depresif döneminin birbirini izlemesi. Depresif dönemde kişi diğer depresif bozukluklardakine benzer semptomlar gösterirken,
manî döneminde abartılı bir kendine güven duygusu, büyüklük düşüncelerinin artması, uyku gereksiniminin azalması, hızlı konuşma, dikkatin kolayca dağılması,
psiko-motor ajitasyon, zevk alınan etkinlikleri abartılı biçimde yapma isteği gibi manik sendrom belirtileri sergiler. Bu belirtiler çoğu zaman kişinin
toplumsal ve iş yaşantısını olumsuz etkiler. Duygu durumunun yükselmesi maninin temel özelliği olmakla birlikte, kişi engellenmeye çalışılırsa aşırı uyarılma
ya da ani öfke gibi tepkiler bu iyimser duyguların yerini alabilir. Uzmanlar manik kişinin gerçekte, kendi iç dünyasından kaçmak için bu denli “dışa yönelik”
tavırlar sergilediğini ve maninin tedavi edilmeden bırakıldığında daha kötü psikotik durumlara yol açabileceğini söylüyorlar.
Nedenleri
Kimi zaman hiçbir çevresel etki olmadan, dışsal stres unsurları bulunmadan da depresyona giren İnsanlar olduğunu biliyoruz. Eğer depresyon, yalnızca önemli
bir olay ya da durum karşısında büyük üzüntülere, umutsuzluğa kapılmak değilse, o zaman nedir depresyona neden olan şeyler?
Gerçekte kimi depresyon türlerinin kalıtsal ya da yapısal olduğu düşünülüyor. En azından biyolojik olarak depresyona yatkınlığın anne babadan çocuklara
geçebileceği tahmin ediliyor. Eğer anne babanın her ikisi de depresyon geçirmişse bunların çocuklarının depresyon geçirme olasılıklarının % 50′den fazla
olabileceği söyleniyor. Bu tür savlarda genellikle başvurulan tek yumurta ikizleri, burada da en büyük kanıt olarak kullanılıyor. Yapılan çalışmalar tek
yumurta ikizlerinden birinin depresyon geçirmesi durumunda diğerinin de geçirme olasılığının % 50 olduğunu, çift yumurta ikizleri ve kardeşlerdeyse bu oranın
% 25 olduğunu gösteriyor.
Elbette yalnızca depresyonun genetik bir rahatsızlık olabileceğini bilmek yeterli değil; bunun sorumlusu olan gen konusunda henüz kesin bir bilgi yok. Kimi
araştırmacılar, Ob adı verilen bir genden kuşkulanıyor. Kimi insanlarda, normalden 10 DNA harfi kadar eksik Ob geni bulunuyor ve bunun depresyonla İlişkili
olduğu öne sürülüyor. Bir başka şüpheli gen için, yine genin uzunluğuyla depresyon arasında bağlantı kuruluyor. Bu genin kısa türüne sahip olanlar, sinir
hücreleri arasında sinyal ileten serotonin adlı bir kimyasalı, diğer insanlardan daha az üretiyor ve utangaç ve kaygılı bir kişilik yapısına sahip olma
olasılıkları yüksek. Ancak yine de bunlardan kesin bir sonuç çıkarmak olası değil. Gerçi genler üzerinde yapılan çalışmaların hızı ve kat ettiği yol
düşünülünce, depresyona yatkınlığı sağlayan genin ortaya çıkarılması pek de uzak bir olasılık gibi görünmüyor.
Kendine güveni az olan, kendisine ve dünyaya karşı kötümser bir bakış açısına sahip ve aşırı stresten bunalmış insanların depresyona yatkın olduğu
söyleniyor. Ancak bunun, psikolojik bir yatkınlığı mı, yoksa hastalığın erken evrelerini mi yansıttığı bilinmiyor. Yakın bir geçmişte bilimadamları,
vücuttaki fiziksel değişimlere, düşünsel (mental) değişimlerin eşlik edebildiğini gösterdiler. Felç,kalp krizi,kanser,Parkinson hastalığı ya da hormonal
bozukluklar da depresif hastalıklara neden olabiliyor.
Henüz depresyonu saptamamızı sağlayacak bir DNA testi keşfedilmemiş olduğundan, bilimadamları depresyon konusunda başka fiziksel bulgular elde etme
çabasındalar. Bunların başında da beyinde kimi bölgeler üzerinde yapılan araştırmalar geliyor. Beyinde hipokampus ve sol beyin yarım küresi kabuğunun bir
kısmının depresyondaki hastalarda daha küçük olduğu iddia ediliyor.Bir çalışmada depresyondaki kadınlarda hipokampusun diğer kadınlara oranla % 10 daha küçük
olduğu saptanmış. Hatta,hasta ne kadar çok depresyon geçirirse hipokampus o kadar küçülüyormuş. Ancak,burada da başka bir ikilemle karşılaşıyoruz “Acaba,
depresyon nöbetleri mi hipokampusun küçülmesine neden oluyor, yoksa hipokampus ne kadar küçükse depresyona yatkınlık o kadar artıyor mu?” Depresyonun
hipokampusu küçülttüğünü düşünen bilimadamları bunun nasıl gerçekleştiğini bulmak konusunda araştırmalarını sürdürüyorlar.
Peki, beyindeki kimi bölgelerin boyutları dışında, acaba işlevlerde birtakım değişikliklerin depresyonla ilgisi var mı?Beyinde işler büyük oranda nöron
denilen sinir hücreleri aracılığıyla yürüyor.Beyinde bulunan milyonlarca nöron, konuştuğumuzda, hareket ettiğimizde, düşündüğümüzde ya da bir şeyler
hissettiğimizde etkin hale gelir; aralarında elektrik sinyalleri geçmeye başlar.Beyinle ilgili birçok araştırmada nöronlar arasındaki bu elektrik alışverişi
inceleniyor. Bunun için EEG ve PET (Pozitron Emisyon Tomografi) taramaları gibi yöntemlerden yararlanılıyor. PET taramalarıyla gerçekleştirilen depresyonla
ilgili araştırmalarda, depresyondaki kişilerde daha düşük beyin etkinlikleri gözlenmiş. Bununla birlikte, birtakım başka bulgulara da
rastlanmış.Örneğin,kaygı ve üzüntü anlarında etkin hale gelen beynin ilgili kısmı, depresyondaki kişilerde sağlıklı kişilerdekine oranla daha etkinmiş.
Belirli bilişsel görevleri ve duygusal etkinlikleri yerine getiren beynin başka bir bölümüyse depresyondaki insanlarda daha az etkinmiş.
Beynin kimyasıyla ilgili araştırmalarda hormon ya da sinyal iletici düzeyindeki farklılıklar da araştırılıyor. Sinyal ileticiler (nörotransmitter) genel
olarak, nöronlar arasında sinaps denen çok küçük boşlukları doldurarak elektrik iletiminin sürekliliğini sağlamakla görevliler. Nörotransmiterlerde herhangi
bir sorunun ortaya çıkması, beynin düzgün çalışmasını da etkiliyor.Birçok nörotransmiter salgılarız, ama bunlardan serotonin ve noradrenalin, depresyonla en
fazla ilgisi olduğu düşünülenler. Noradrenalin, kaçma ya da saldırma tepkileriyle, uyanma, kalp atışı ve kan basıncı düzenlenmesi gibi şeylerle bağlantılı.
Serotoninse, öğrenme, iştah, uyku, libido gibi istemsiz etkinliklerle ilgili. Serotonin yalnızca beyinde değil, aynı zamanda kan damarları ya da bağırsaklar
gibi başka yerlerde de bulunduğundan, araştırmacılar bunun kandaki düzeyini ölçebilmek gibi bir lükse sahipler. Kandaki kimyasalların yoğunluğunu ölçmek,
beyindekini ölçmekten çok daha kolay ve eğer, kişinin kanındaki serotonin oranı düşükse, beynindekinin de düşük olma olasılığı yüksek kabul ediliyor.
Serotonin düzeyindeki değişmenin ruh halini de etkilediği düşünülüyor. Yapılan bir testte gönüllülerin serotonin düzeyi düşürülmüş ve bu onların ruh
hallerini depresyon düzeyinde olmasa da etkilemiş. Serotonin düzeylerinin yükseltilmesiyse, korku ve kızgınlık gibi olumsuz duyguları azaltabilirken,
dışadönüklük ya da iyimserlik gibi olumlu duygularda pek de dikkate değer bir değişikliğe yol açmamış. Depresyondaki hastaların serotonin düzeylerini
düşürmek onların depresyonunu artırmazken, serotonin düzeyini çok çabuk yükselten antidepresan ilaçların etkisi en az 2-3 haftada hissediliyor.
Teknoloji toplumu olmanın insanı yalnızlığa sürüklediği, topluma yabancılaştırdığı ve kendisini iyi hissetmesini engellediği konusunda birçok araştırma
yayımlanıyor. 20. yüzyılın başlarında telefon, 1960′larda televizyon ve günümüzde de İnternet insanların yaşantıları üzerinde benzer etkileri olan iletişim
araçları. Bunlar her ne kadar iletişim araçları olsalar da, özellikle aile içi iletişimi azalttıkları ve kişinin toplumsal çevresinin çapını daralttıkları
bir gerçek. Uzmanlar, teknolojinin bizi mahkum ettiği bu yalnızlığın da depresyona yatkın kişilerde depresyonu tetikleyici etkide bulunabileceğini
söylüyorlar.
Tedavisi Var mı?
“Topla artık kendini. Çık, dolaş kafanı dağıt biraz” türünden yaklaşımların ne kadar yüzeysel ve yetersiz kaldığı artık hemen herkesçe kabullenildi.
Depresyon büyük oranda tedavi edilebilir bir hastalık ve tedavi edilmediği sürece yinelemesi ya da intihar gibi ağır sonuçlarla noktalanması olası. Kimi
istatistiklere göre, semptomların yarısının kaybolması anlamında bir iyileşme, ortalama 6 ay İçinde % 60-70 oranında gerçekleşiyor.
Gerçekte, tedavi gören hastaların da dörtte birinde 1 yıl içinde, geri kalanların da 10 yıl içinde yeniden depresyon geçirme olasılıkları yüksek; ama en
azından ağır depresyon durumunda hastaların bir uzman gözetiminde tedavi görüyor olmaları kötü sonuçların meydana gelmesini önleyebilir.
Depresyondan kuşku duyulduğunda öncelikle, tedaviyi gerçekleştirecek olan uzmana kullanılmakta olan başka ilaçlar varsa bunlardan söz edilmeli. Viral
enfeksiyon ilaçları bile kimi zaman depresyon belirtilerine benzer ektiler doğurabiliyor. Ayrıca, alkol ya da kimi uyuşturucu ilaçlar da bu belirtilere
benzer belirtilerin görülmesine neden olabilir.
Depresyon tedavisi olarak uygulanan üç temel yöntem var: Psikoterapi, ilaç tedavisi ve elektroşok tedavi. Bunlardan hangisinin uygulanacağına tedaviyi
üstelenen uzman değerlendirme sonuçlarına göre karar verir. Hafif depresyon geçiren hastalar için yalnızca psikoterapi yeterli olabilirken, daha ağır
durumdakiler psikoterapiyle birlikte antîdepresan ilaç tedavisi de görebilir. Antidepresanlar, kısa sürede etkili olabilirken, psikoterapi hastalıkla başa
çıkmanın yollarını aramak açısından önemli.
Günümüzde kullanılan antidepresanların ilk örnekleri aslında rastlantısal olarak keşfedilmiş ilaçlar. MAOI (monoamino oksidaz inhibitörleri) ve trisiklik adı
verilen antidepresanlar aslında tüberküloz ve Parkinson gibi hastalıkların tedavilerinde kullanılırken, antidepresan etkileri fark edilmiş olan ilaçlar. Son
yıllarda adı neredeyse Batılı toplumların adlarıyla birlikte anılır hale gelen Prozac türü ilaçlar (SSRl-Seçici Serotonin Gerialım İnhibitörleri) beyin sinir
hücreleri boşluklarındaki normal serotonin ernilimini bloke etmek için geliştirilmiş.
Antidepresanların hastalık üzerinde olumlu etkileri kanıtlanmakla birlikte her grubun belirli birtakım yan etkileri var. MAOI’lar küflü peynir, şarap ya da
salamura balık gıdalarla alındığında kan basıncının aniden yükselmesiyle yüksek tansiyona, hatta felce neden olabiliyor. Trisiklikler dışkılama etkinliğine
engelleyici etki gösterebilirken, baygınlık, uyuşukluk, kafa karışıklığı gibi yan etkilere de yol açabiliyor. Aşırı dozda alındığındaysa bu ilaçlar ölüme
neden olabiliyor. SSRI’larsa, mide bulantısı, uykusuzluk, ajitasyon ve ankisyeteye neden olabiliyor. Ancak, bütün bu yan etkiler herkeste görülmeyebilir.
Çok ağır depresyon geçiren ve bu nedenle yaşamı tehlikede olan ya da antidepresanlara yanıt vermeyen hastalar içinse elektro şok tedavisi (EŞT)
uygulanabiliyor. EŞT, daha çok antidepresanların semptomlar üzerinde yeterli etkiyi sağlayamadığı durumlarda etkili. Gerçekte belki de yüzyıllardır
kullanılmakta olan EŞT, son yıllarda bilimadamlarının ve halkın güvenini yeniden kazanmaya başladı. EŞT’de anesteziyle uyutulan hastaya kas gevşeticiler
veriliyor ve oksijen maskesi desteği sağlanıyor. Daha sonra 15 dakika boyunca hastanın kafasında belirli yerlere yerleştirilen elektrotlar yardımıyla
elektrik itmesi veriliyor. EŞT’nin istenilen düzeyde etkili olabilmesi için en az birkaç hafta boyunca, haftada üç kez uygulanması gerekiyor.
Kimlerde Görülür?
Depresyon, kadınlarda erkeklere oranla iki kat daha fazla görülüyor. Menstruyal döngüde değişimler, hamilelik, düşük yapma, doğum sonrası, erken menopoz ya
da menopoz gibi hormonal etkenler kadınlarda depresyon oranın yüksek olmasında etkili.Ayrıca birçok kadın, hem işte hem de evde birçok sorumluluk yüklenmek,
yalnız başlarına çocuk yetiştirmek ve yaşlı insanların bakımını üstlenmek gibi fazladan strese neden olabilecek şeyler de yaşıyor.
Birçok kadın doğum sonrasında da aşırı hassas bir dönem geçirir. Hormonal ve fiziksel değişimlerin üstüne dünyaya yeni gelmiş bir bebeğin sorumluluğunun da
binmesi, kimi kadınlarda doğum sonrası depresyona neden olabilir. Birçok kadında doğumdan sonra mutsuzluk, kaygı, sinirlilik gibi belirtiler görülebilir,
bunlar çoğu zaman geçicidir ve ciddi bir depresif durumu işaret etmeyebilir. Ancak depresif bir bozukluk durumunda tedavi gerekir. Tedaviye ek olarak aile
bireyleri de anneye hem duygusal olarak, hem de fiziksel olarak destek olmalı.
Erkeklerdeyse, depresyon kadınlardan daha az görülmekle birlikte, intihar oranı daha yüksek. Özellikle gelişmiş ülkelerde erkeklerde intihar oranı 70′li
yaşlardan sora artış gösteriyor ve 85 yaşından sonra en yüksek düzeyine ulaşıyor. Ayrıca depresyon erkeklerde kadınlarda olduğundan daha farklı fiziksel
etkilere yol açıyor. Yeni bir çalışma, her ne kadar depresyonun hem kadınlarda hem de erkeklerde kalp damar hastalıkları riskini artırdığını gösterse de,
erkeklerde bu yüzden gerçekleşen ölüm oranının da daha fazla olduğunu ortaya çıkarmış.
Depresyon erkeklerde genellikle alkol, kimi uyuşturucu haplar (drug) ya da toplumsal olarak kabullenilmiş fazla çalışma alışkanlıklarıyla maskeleniyor.Ayrıca
depresyon erkeklerde umutsuzluk ya da karamsarlık hissinden çok, huzursuzluk, sinirlilik ya da cesaret kırılması biçiminde kendisini hissettiriyor. Erkekler
depresyonda olduklarını hissetseler bile, yardım arama çabaları kadınlara oranla çok düşük oluyor.
Yaşlı insanlar ne yazık ki, duyguları konusunda konuşmakta gönülsüz oldukları için, yaşlılıkta rastlanan depresyon daha çok hastaların birtakım fiziksel
şikâyetlerle doktora gitmeleriyle ortaya çıkıyor. Çoğu zaman bu durumun, başka bir rahatsızlık nedeniyle kullandıkları ilaçların yan etkisi olduğu ya da
hastalıklarına eşlik eden başka bir rahatsızlık olduğu düşünülür. Uzmanlara göre, birçok yaşlı insan yaşamı paylaşabileceği bir eşi, ailesi ya da arkadaşları
bulunmadığından bu semptomları gösteriyor ve bu nedenle yaşlılar için en etkili tedavi yöntemi psikoterapi.
Çocuklardaysa, neredeyse 70′li yılların sonuna kadar depresyon diye bir şeyin varlığı kabul edilmiyordu. Belki de “Minicik çocukta da depresyon olur muymuş?”
düşüncesi yüzünden, çevremizdeki mutsuz çocukların rahatsızlığını göremiyoruz. Ama, çocuklarda da depresyon olabiliyor. Depresif çocuklar genellikle
hastaymış gibi davranır, okula gitmeyi reddeder, anne babalarına sıkı sıkı sarılıp bırakmazlar, ailelerinin öleceğinden korkarlar. Yaşları biraz büyük
çocuklarsa, küserler, somurturlar, okulda huzursuzluk yaratırlar, sürekli şikâyet ederler, olumsuz tepkiler verirler ve anlaşılmadıklarını düşünürler.
Gerçekte, normal davranışlar bile bir çocuktan diğerine değişebildiği için bunun çocukta geçici bîr dönem mi olduğunu ya da depresyon mu olduğunu söylemek
uzmanlar için her zaman kolay olmuyor. Tedavinin gerekli görüldüğü durumlarda aileler özellikle olası yan etkileri nedeniyle ilaç kullanımı konusunda
kaygılanıyorlar. Kimi ilaçların çocuklarda depresyona etkileri saptanmış ancak, uzmanlar ilaç kullanımı kesinlikle doktorun düzenli takibi eşliğinde
yapılmalı diyorlar.
Psikoterapi Tedavisi
Psikoterapi Nedir?
Psikoterapi, geleneksel anlamda psikolojik sıkıntıları olan kişilere, sıkıntılarının ne olduğunu anlamalarına, kökenleri hakkında bir iç görü kazanmalarına
ve bunlara uygun çözüm yollan bulmaları için öneriler getiren her türlü yöntem diyebiliriz. Psikoterapiye belli bir kuramın getirdiği, belli bir açıklama ve
bu açıklamayla uyuşan bir çözümleme yolu olarak da bakabiliriz. Günümüzde çok farklı ve çok sayıda psikoterapiler kullanılıyor. Bunları birtakım ortak
yönleri var ve bu ortak yönler de öncelikle kişinin problemini normalleştirmek, yani bu sıkıntıların başka insanlarda da olduğu ve bunlarla ilgili bilgi
sahibi olunduğu söylenerek kişiye umut aşılamak, bu problemi sistemli bir yaklaşımla anlamak ve tedavi etmek diyebiliriz.
Psikoterapi nin moral verici konuşmalardan ya da diğer rahatlatıcı şeylerden farkı ne?
Aile ya da komşular da geçici rahatlamayı sağlayabilir; ama psikoterapiyi uygulayan psikoterapist her şeyden önce eğitimli biri ve sorunu olan kişiyle
bireysel bir yakınlığı olmadığı için tarafsız davranabilir. Ayrıca, kişiye getirdiği iç görüler ve önerdiği çözüm yolları açısından da belli bir kuram ve
araştırmalara dayalı ektin stratejileri uygulayabilir.
Psikoterapi ortalama ne kadar sürer?
Bu, kişiden kişiye ve yaklaşımdan yaklaşıma değişir. Son yıllarda yapılan araştırma bulgularına göre, depresyon tedavilerinde en etkili psikoterapi yöntemi
bilişsel-davranışsal terapiler.Bu terapilerin özelliği, depresyonun en yoğun olduğu, tedavinin başında haftada l ya da 2 kere hastayla psikoterapistin bir
araya gelmesi ve görüşmeler arasında kalan zamanda da ev ödevlerinin uygulanması.Bunlara hasta ve terapist birlikte karar verdikleri için daha yaygın
etkileri olabiliyor bunların. Bu terapiler 14-20 hafta sürebiliyor. Bu, hemen hemen en kısa sürede en etkin terapi yöntemi, diğerleri daha uzun sürebilir.
Birçok araştırmada bu terapilerin bazı durumlarda ilaç kadar etkili olduğu gözlenmiş. Bu alanda çok net sonuçlara ulaşmak zor olsa da, bilişsel-davranışsal
terapiler bittiği zaman ilaçlarla aynı etkiyi veriyor, fakat daha uzun süre etkisinin devam ettiği görülüyor. İlaç alırken belki vücutta kimyasal değişim
sağlanabiliyor ama, bilişsel terapide kişi kendi düşünce sistemini, kalıplarını fark edebilme, sorgulama ve değiştirebilme fırsatı buluyor. Kişinin belki
çocukluğundan beri taşıdığı örneğin, yetersizlik duygusunu sorgulayarak değiştirebilmesi mümkün. Ama, dinamik oryantasyonlu dediğimiz, bilinçaltına itilmiş
bazı anıların, düşüncelerin kişiyi rahatsız ettiği ve kişinin bunları fark edip çözümlemesi gerektiğini kabul eden yaklaşımlar çok daha uzun süren
psikoterapi süreçleri gerektirebilir.
Günümüzde depresyon tedavisinde en yaygın olarak bilişsel-davranışsal psikoterapi kullanılıyor.
Bu farklı yöntemlerin amaçları ya da hedefleri de farklı mı?
Psikoterapiler hemen hemen beş değişik düzey üzerinde çalışır. En üst düzeyde kişinin semptomlarını ya da çevreyi değiştirerek kişinin kendisini iyi
hissetmesini sağlamaya yönelik; ikinci düzeyde, daha çok kişinin düşüncelerini değiştirmeye çalışarak iyileşmesini sağlayan; üçüncü düzeyde aileyi, sistemi
değiştirmeye yönelik; daha alt düzeyde daha genel sistemler üzerine ve en alt düzeyde de derinde yatan çatışmaları çözmeye yönelik yöntemler olarak beş
değişik düzeyde çalışır psikoterapiler. Bu nedenle süreleri de farklı olabiliyor.
Psikoterapi her zaman etkili mi ya da tek başına yeterli olabilir mî?
Psikoterapi her zaman herkese uygun olmayabilir. Bilişsel-davranışsal terapilerin uygun olması için her şeyden önce kişinin motivasyonu yüksek olmalı,
terapistle iyi bir ilişkinin kurulabilmesi, kişinin bu modeli benimseyebilmesi ve içselleştirebilmesi, kendisini sözel olarak ifade edebilmesi gerekli ve
kişinin psikoterapiden beklentileri önemli. Bir de kişiye psikoterapi pahalı gelebilir. Devlet hastanelerinde çok fazla hasta olduğu için uzun uzun
psikoterapi yapılamıyor.
Depresyonda bizim en fazla üstünde durduğumuz şey, ölüm düşüncesi ve intihar riski. Eğer hastada intihar riski varsa, mutlaka tedaviye ilaçla başlamak
gerekir. Semptomlar hafifleyip, kontrol altına alındıktan sonra ve dikkati toparlandığında hasta, psikoterapiden yararlanabilir.
Depresyon yineleyebilen bir rahatsızlık. Hasta psikoterapistine karşı bağımlılık geliştirebilir mi?
Kişi bir psikoterapiden geçmişse, belli bir iç görü kazanmış oiuyor ve yaşamla başa çıkarken belli yaklaşımlarının onu depresyona götürebileceğini ya da
depresyona yatkınlığı olduğunu bildiği için terapiden sonra bir daha depresyona girme eşiğine geldiğinde kendisi bunun daha fazla farkına varabiliyor.
Bilişsel terapiler aslında bir eğitim sürecidir, kişiye çok fazla bakış açısı ve strateji öğretiyoruz. Kişi kendi kendisine de onları uygulayabiliyor. Bu, ev
ödevleriyle de pekiştirilen bir şey. Ayrıca, bilişsel terapilerde depresyonun yenilenmesinin önlenmesi için program yapılır. Diyelim kişi kendisini çok iyi
hissediyor, testler de bunu doğruluyor. Biz o kişiye depresyonunuz geçti gidin demiyoruz; alt ay sonra bir daha görüşelim diyoruz. Böylece kişiyi, eğer nüks
etmeye yatkınlık görürse kendisinde o zaman neler yapabileceği konusunda önceden hazırlayan bir program yapıyoruz. Bunlara aşılama seansları diyoruz ve altı
ay sonra bir daha görüyoruz hastayı. Terapi tamamen kesilmiyor, bir takip sürecine giriyoruz.
Hasta eğer terapistine bağımlı hale gelmişse hem kötü bir terapi yapılmış, hem de terapi beklenen başarıya ulaşamamış diyebiliriz. Çünkü, depresyonda en
önemli şeylerden biri bağımlı olmaya yatkınlık. İşbirliği ilkesi çok önemli modern terapilerde. Belirli amaçlarla verilen ve bu amaçların hastaya doğru bir
biçimde anlatıldığı ev ödevleri de bu işbirliğini, ekip çalışmasını pekiştirir.
Depresyona yatkınlığı etkileyen risk faktörleri olduğunu biliyoruz. Örneğin, kadınların sosyalleşmeyle öğrendikleri başa çıkma stratejilerinin onları
depresyona daha yatkın hale getirmesi ya da küçük yaşta anne baba kaybı, fakirlik gibi etkiler var. Dolayısıyla, önleyici toplumsal çalışmaların yapılması
gerektiği bilincinin yerleşmesi gerekiyor. Bireyleri depresyona karşı dayanıklı hale getirebilmek için neler yapılabilir türünden geniş çaplı çalışmalar
yapılmalı.
Antidepresanlar
Her depresyon geçiren insan mutlaka ilaç tedavisi görmeli mi?
Ortalama yaşam süresi dediğimiz 18-65 yaş arası insanların % 25′i tedaviyi gerektirecek düzeyde bir depresyon atağı geçiriyor. Bir başka yaygınlık göstergesi
daha var o da, belirli bir anda, belirli bir toplulukta 100 kişiden 6-8 ‘inde ciddi ve tedavi gerektirecek bir depresyon durumuna rastlıyoruz. Depresyon
oldukça sık ve yaygın görülebilen bir ruhsal bozukluk. Peki her depresyon belirtisi, depresyon hastalığına mı işaret eder? Hayır, depresyon belirtilerinin
bir bölümü ancak ortalama bir haftadan fazla sürüyorsa, kişinin günlük hayatının kalitesini bozuyorsa, verimliliğini, üretkenliğini etkiliyorsa ya da kişi
kendisini ruh sağlığı anlamında iyi hissetmiyorsa ancak o zaman bir tedavi gerekebilir.
Depresyonu iki ana gruba ayırabiliriz: yapısal, yani doğrudan kişinin çevresel sıkıntı ve streslerinden kaynaklanmayan, daha çok kendi yapısal, genetik ya da
fizyolojik yapı sorunlarından kaynaklanan depresyon. Diğeriyse, reaktif dediğimiz ve stresli yaşam olaylarıyla baş etme sırasında yaşanan bir çökkünlük hali.
Türü ne olursa olsun bunlar tedavi açısından pek fazla fark göstermiyorlar. Elimizdeki en önemli tedavi edici araç antidepresanlar dediğimiz ilaçlar. Bu
ilaçlar konusunda çok büyük gelinmeler, atılımlar var. Değişik gruplara ayrılan antidepresanların da tedavi edici özellik açısından birbirlerine çok büyük
bir üstünlükleri yok. Kabaca söylemek gerekirse, ilaçların başarısı % 65-70 gibi. Değişik antidepresanlar denenmesine karşın, hastaların aşağı yukarı %
25-30′u bu ilaçlara yanıt vermiyor. Modern anlayışta ilaç ve psikoterapi kombinasyonunun en etkili yöntem olduğuna inanıyoruz. Sadece ilaçları verip,
hastanın kendi halinde iyileşmesi beklenmiyor. Antidepresanları verirken hastayla çok olumlu bir hasta-hekim ilişkisinin kurulması, psikoterapi desteğinin
sunulması tedavi başarısını çok artırıyor. Ancak, reaktif tür dediğimiz bazı depresyonlar antidepresan kullanmadan da psikoterapiyle tedavi edilebilir.
Depresyonu doğuran olumsuz koşullar devam ettiği için bu türde, ilaç bu etkileri ortadan kaldıramaz. Yapısal depresyonlarda bile psikoterapi yararlı ve
gereklidir ancak, zorunlu değildir.
İlaçların yan etkileri neler?
Özellikle bu yeni SSRI (Seçici Serotonin Geriahm İnhibitörleri) denen ilaçların yan etkileri klasik anti-depresanlara oranlara çok daha az. Günlük hayatı çok
fazla etkilemeden, bozmadan, uyuşukluk ya da bilinç durumunda değişiklik yaratmadan depresif semptomları azaltmak ya da geriletmek mümkün. Elbette su gibi,
hiçbir yan etkileri yok diyemeyiz ama, terazinin bir kefesine depresyonla yaşamayı, diğerine bu ufak tefek yan etkileri koyduğumuzda depresyonla
yaşamaktansa, ilaç tercih ediliyor. Bu tür antidepresanların avantajı çok uzun süre kullanılmaları. Giderek azalan dozda olmak üzere en az altı ay
kullanılmalı ilaçlar. Hatta bu süre l ya da 2 yıla kadar uzatılıyor. Hastada ilk 1-2 ayda rahatlamanın etkisiyle ilacın bırakılması olayıyla çok
karşılaşılır. Bu da hastalığın nüks etmesinin sık görülmesine yol açıyor. Zaten yeterli süre tedavi edilse bile, depresyonların tekrarlama olasılığı
yüksektir. Nüks etmeyi ya da kronikleşmesini önlemek için ilaç kullanımı uzun tutuluyor.
İlaç kullanımında nelere dikkat edilmeli?
Klasik dediğimiz trisiklik antidepresanlar, yüksek dozda alındığında depresyonda intihar eğilimi riski de yüksek olduğu için bazen ölümcül sonuçlara yol
açabiliyor. Bu klasik ilaçların toksik zehirlenme etkisi yüksek. Modern ilaçlarsa, oldukça güvenli ilaçlar, çok yüksek dozda kullanılsa bile ölüm olaylarının
görülmesi çok nadirdir.
İlaçlar bağımlılık yapar mı?
Hastaların ve yakınlarının en sık sorduğu soru da bu. Klasik olarak bilinen şey antidepresanların fiziksel bağımlılık yapmadığı. Antidepresan kullanımı
sırasında tolerans gelişmez. Tolerans gelişimi, sîze iyi gelen belli bir dozun bir süre sonra yeterli olmamasıdır. Antidepresanlar için bu söz konusu
değildir. Tedavi edici bir doz uzun aylar boyunca artırılmadan hatta azaltılarak aynı etkiyi sürdürür. Ayrıca, yeterli süre kullandıktan sonra bu ilaçlar
kesildiğinde yoksunluk belirtileri görülmez.
Elektroşok tedavisi uygulamaları neye bağlı?
Kolay kolay ilaca yanıt vermeyen ya da intihar riski çok yüksek yapısal depresyonların bazı türlerinde EŞT çok hızlı ve gayet etkin bir yöntem. Sıkıntılı,
zahmetli ve birtakım önyargılara neden olduğu için hemen tercih edilen bir şey değil elbette. Ama, çok değişik tür antidepresanlara direnç gösteren
hastalarda depresyonun şiddeti ağırsa ve intihar riski ya da yaşamsal tehlike varsa EŞT önemli bir tedavi aracıdır. Yan etkiler açısında da ilaçlardan daha
güvenli. Anestezi halinde, kaslar gevşetilerek verilen EŞT’nin yan etkileri yok denecek kadar azdır. Her ne kadar EŞT ile depresyon hızlı iyileşebilirse de,
EŞT depresyonun nüks etmesini önleyemez. EŞT ile depresyon atağı atlatılabilir ama, yine ilaçla takibi gerekir.
Bir de depresyondan insanların öğrenebileceği çok şey olduğunu vurgulamak gerek. Özellikle reaktif depresyonlar, insanların kişiliğini, uyum yeteneklerini,
yaşam planlarını gözden geçirmelerine aracı olabilir. Depresyon geçirmiş olmak, ruh hastası olmak anlamına gelmez. Çökkünlük ve kaygı çok insani duygulardır,
önemli olan bu duyguların belirli bir dönem şiddeti, yoğunluğu ve süresidir. Bunlar organizmanın bir çeşit alarmı da olabilir. Ben taşıyamayacağımdan daha
fazla yük altındaysam ve bunun bilinçli olarak farkında değilsem organizmam bir karşılık verir adeta. İnsan bundan çok şey öğrenebilir. Depresyon içinde
olmak insana acı verir, yaşam kalitesini bozar; ama, bu tüm duygularımızı etkileyen bir şey olduğu için kendi hakkımızda da çok şey öğretebilir bize. Ben
nasıl yaşarsam, nasıl davranırsam, hayatımı planlarsam tekrarlayacak depresyonlardan kendimi koruyabilirimi öğretir en azından.
Nuray Karancı Prof Dr. ODTÜ Psikoloji Bölümü
Prof.Dr. Cengiz Güleç
Kaynaklar:
Baker R., “Kırılgan Bilim”, Güncel Yayıncılık, 2002
Geçtan E., “Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar”,
Remzi Kitapevi, 1993
Güleç C., “Psikiyatri ve Psikoterapil erin ABC”si, hyb Yayıncılık,
2003
http://helping.apa.org/therapy/depression.html
http://www.apa.org.journals/amp/amp5391017.html
http://www.nimh.nih.gov/publicat/depression.cfm
KAYNAK
Bilim Teknik, Aralık 2003
——————————————————
DEPRESYON (Ruhsal çöküntü)
Depresyon her yaşta görülebilen bir hastalıktır. Majör Depresyon ( büyük depresyon) nöbetlerle gelen ve tam düzelen bir özelliğe sahiptir.
Toplumun her kesiminde görülebilir.
Psikiyatrik hastalıklar arasında en sık rastlanan bir tablodur.
Yaşam boyunca her 100 erkekten 10′unun ve her 100 kadından 20’sinin Depresyon geçirdiği araştırmalarla saptanmıştır.
Depresyondaki bir hasta çevresine ve hekime “çok üzgünüm, sanki daha önceki kişiliğimi yapımı kaybettim. Hiçbir şeyden zevk almıyorum. Bu sıkıntı, keder
bitmeyecek. Hayat bana ağır geliyor. Canım hiçbirşey yapmak istemiyor. Kendimi yorgun ve bitkin hissediyorum. Sabırsız, tahammülsüz bir insan oldum. Kimse
gelsin -gitsin istemiyorum. Sessiz – sedasız bir odada yanlız başıma kalmak istiyorum. Çocuklarıma bakamıyorum; bazen onları boğasım bile geliyor. Bazende
artık yaşamanın bir anlamı kalmadı diye düşünüyorum. Bir şey öğrenemiyorum, her şeyi unutuyorum… Zaman zaman sebepsiz ağlıyorum. Çok sıkılıyorum,
daralıyorum, baş ağrılarım sıklaştı. İştahdan kesildim, kilo verdim. Uykuya dalmakta güçlük çekiyorum, bazen erkenden sıkıntı ile uyanıyorum. Ne yapacağımı
bilemiyorum. Karar veremiyorum… ” şeklinde yakınmada bulunur.
Uluslararası Depresyonları önleme ve tedavi komitesinin depresyonlu hastaların tanınması amacıyla hazırladığı tanı ölçütlerinden yola çıkarak hazırlanan
maddelerin 4-5 tanesine evet diyorsanız Depresyonda olabilirsiniz.
Hayattan eskisi kadar zevk almıyorum, hiçbir şey ilgimi çekmiyor.
Son zamanlarda karamsar, ümitsiz, kötümser düşünüyorum.
Kendimi yorgun, bitkin, halsiz hissediyorum.
Uyku düzenim bozuldu.
İştahım azaldı kilo kaybettim.
Bedenimde ağrılar, sızılar başladı, göğsüme baskı oluyor, miğdeme kramplar giriyor.
Son zamanlarda cinsel ilgimi kaybettim.
Hafızam zayıfladı, birşeyi aklımda tutamıyor, öğrenemiyorum.
Zaman zaman intihar etmek istiyorum. Kimseyi görmek istemiyorum.
Depresyon geçiren bir insandan; düşünce ve duygu, davranış, motor faaliyetlerde, biyolojik yaşamsal foksiyonlarda değişiklikler olur.
Duygu durumundaki değişiklikler.
Keder, elem, üzüntü, sıkıntı, karamsarlık
Olağan faaliyetlere karşı ilgisizlik,
Hiç bir şeyin zevk vermemesi, hayatın anlamsız gelmesi
Ağlama isteği veya ağlama,
Konuşmaya dahi isteksiz olma.
Düşünce içeriğindeki değişiklikler:
En başta umutsuzluk, karamsarlık düşünceleri ( Kendisini değersiz, günahkar, suçlu kabul etme, ciddi depresyonlarda kişi bu düşüncelerle intihar eder…)
İntihar fikirleri
Ağır depresyonlarda bazen gerçeği değerlendirme, muhakemede kısmi bozukluklar görülebilir. Şahıs organlarının olmadığını, çürüdüğünü, bu nedenle
yeme-içmesinin anlamsız olduğunu söyler ve kötülük göreceği şeklinde hezeyanları olabilir.
Depresyonda Hafıza
Dikkat toparlanamaz
Konsantrasyon bozulur.
Unutkanlık başlar
Yeni şeyler öğrenilemez
Bu nedenle bir iş performansı ciddi şekilde düşer.
Depresyonda Biyolojik-Vital fonksiyonlar
Uykuya dalmada güçlük
Sık sık uyanma, sabahları erken uyanma
İştahsızlık ( Perhizde değilken 1 ayda kilosunun %5′inden fazlasını kaybetme)
Cinsel istekte azalma
Hareketlerde faaliyetlerde yavaşlama, halsizlik, yorgunluk, bitkinlik.
DEPRESYON TÜRLERİ
Maskeli Depresyon
Sınıflamalarda yer almamakla birlikte klasik kitapların çoğunda yer alır.
Bu durumda klasik depresyon belirtileri yerine: Bedenin değişik yerlerinde ağrılar, sızılar, uyuşma, karıcalanmalar, hissiyet azlığı, karakter bozuklukları,
Sexsüel alanda ve beslenme ile ilgili davranışlarda bozukluklar, alkolizm, madde bağımlılığı gibi sorunlar ön plandadır. Yani temeldeki depresyon bu şekilde
dışa yansımıştır.
A tipik depresyon
Hastada deprestif duygu durum dikkati çekmekle beraber, diğer belirtiler “tipik” depresyon belirtilerine uymaz.
Gün içi değişmeler görülür.
Kişilik yapısı takıntılara saplantıları yatkın insanlarda takıntılar, saplantıar, kuruntular ön plana çıkar. Örneğin; su muslukları, tüpün düğmesi, ütü fişi
sürekli kontrol edilir. Bazen yoldan dönülüp tekrar tekrar bakılır.
Bedendeki fizyolojik değişiklikler organlardaki bozukluğun habercisi gibi değerlendirilir ve bedensel uğraşlar artar.
Çeşitli korkular gelişir.
Dışarıdan gösteri, rol gibi algılanacak davranışlar görülebilir.
A tipik depresyonlu insanlar her zamankinden fazla uyur ve fazla yemek yerler. Aşırı kilo alırlar.
Kollarda ve bacaklarda aşırı güçsüzlük vardır.
Beklenmedik bir şekilde alkole, maddeye, kumara düşkünlük.
Aile ve iş yaşamından uzaklaşma
Açıklanması güç cinsel uyumsuzluklar dikkati çeker.
Çocuklarda ve gençlerde depresyon
Çocuklarda ve gençlerde tipik depresyon belirtileri olmayabilir. Daha çok davranış ve tutum değişiklikleri belirgindir. Aşırı ağlama, hırçınlık, asi
davranışlar, çabuk sinirlenme, alkol ve uyuşturucu kullanımına başlamanın temelinde depresyon olabilir.
Yaşlılarda ve Menapoz Sonrası depresyon
Kadınlarda daha sık görülür.
Depresyonun tipik belirtileri olmakla beraber; ağır bunaltı (anksiyete), sıkıntı, özellikle sabah sıkıntısı, uyku bozukluğu ön plandadır.
Aşırı telaş ve tedirginlik vardır.
Sıkıntıdan dolayı sürekli eller oğuşturulur ve yerinde duramama, dolaşma hali vardır.
Bedensel uğraşılar daha fazladır.
İntihar düşünceleri yoğundur.
Doğum Sonrası depresyonları
Doğumdan sonra annelerde görülen depresif tabloya “puerperal depresyon” denmektedir.
Bazı anneler doğumdan sonra : Gelip geçici ağlama nöbetleri, güçsüzlük , halsizlik, sıkıntı, üzüntü, bebeğe karşı ilgisizlikle karakterize “Bebek hüznü “
denen bir durum yaşar. Destekleyici tedavilerle olumlu yanıt verir.
Doğum sonrası bir ila 3 ay içinde gelişen karamsarlık , üzüntü, yetersizlik , hiçbir şeyden zevk alamama, çocuğa, ev işlerine bakmamak gibi hallerinde tam
bir depresyon geçiriyor denmektedir. Ciddi tedavi gerekmektedir. Hastaların çoğu tedavi ile düzelir. Bazılarında depresyonun belirtileri uzun süre üzerinde
kalabilir.
Distimik Bozukluk
Eskiden nörotik depresyon, depresif kişilik, nevrasteni diye nitelendirilirdi. Hastalarda en az iki yıl süren ve çok ağır olmayan depresyon belirtileri
vardır. Uyku bozuklukları, hiçbir şeyden mutlu olamama, müzmin karamsarlık hali, yogunluk, istek ve ilgi azlığı, güvensizlik hissi, bedensel yakınmalar dile
getirilir. Bu bozuklukta bir kaç gün , bir kaç hafta iyilik dönemleri görülebilir. Ancak bu iyilik dönemleri iki ayı geçmez.
Postpsikotik depresyonlar
Şizofreni gibi gerçeği değerlendirme yeteneğinin bozulduğu, “akıl hastalıklarında da zamanla depresyon gelişebilir.
Organik nedenlere bağlı depresyon
Bir çok fiziksel bozukluğa bağlı depresyonlar görülebilmektedir. Örneğin;
Hormonal sistemdeki bozukluklar, Nörolojik bazı hastalıklarda ( Örneğin Parkinson, Multipl skleroz) kan hastalıklarında, kanserde, enfeksiyon hastalıklarının
bazılarında, kaza ve ameliyetlardan sonra depresyon gelişebilmektedir. Uzun süre kullanılan tansiyon düşürücü, ülser giderici bazı ilaçlar bağımlılık yapan
uyarıcı ve uyuşturucular, kortizollü ilaçlarda depresyon yapabilirler.
Depresyon nedenleri
Depresyona yol açan çok neden vardır.
Kalıtımsal nedenler
Biokimyasal değişiklikler
Hormonal bozukluklar
Tedavide kullanılan bazı ilaçlar
Bazı organik nedenler
Psiko-sosyal olaylar
Sosyo-kültürel etkenler
Bazı yaşam olayları depresyona neden olabilir.
Birçok insanın aynı şartlarda yaşamasına rağmen bazılarının depresyona girdiği, bazılarının girmediği araştırılıp, tartışılmıştır.
Biyolojik-genetik alt yapının depresyona yatkınlık gösterdiği kişilerin dış faktörlerle daha kolay depresyona girdiği ileri sürülmektedir.
Depresyon tedavi edilebilen bir hastalıktır
Depresyon belirtileri 2 haftadan fazla sürüyorsa mutlaka bir psikiyatrise gidip tedavi olmak gerekir. Günümüzde depresyon giderici çok güçlü ilaçlar
geliştirilmiştir. Psikiyatrislerin tedavide bir çok seçenekleri vardır. 2-3 aylık bir tedavi ile ciddi düzelmeler sağlanabilmektedir. Tedavinin süresi
hastalığın ciddiyeti, süresi tekrar edip etmediğine göre ayarlanır. Psikoterapi ile birleştirilen ve sosyal düzenlemeler ile desteklenen tedaviler daha iyi
sonuçlar vermektedir.
DEPRESYON BİR HASTALIKTIR TANIYIN YENİN
Depresyon ruhsal bir hastalıktır.
Depresyon çok yaygın bir sağlık sorunudur. Ülkemizde yaklaşık her on kişiden birinde depresyon görülmektedir.
Ancak halk ve doktorlar tarafından yeterince tanınmamaktadır.
Depresyonlu kişinin iş verimi düşer, çalışamaz, insanlar ile olan ilişkileri bozulur.
Aileye ve topluma getirdiği ekonomik yük çok büyüktür.
Depresyon tedavi edilebilen ve tam olarak düzeltilebilen bir hastalıktır.
Depresyon tedavi edilmezse intahar ile sonuçlanabilir. İntihar olgularının büyük bir bölümü depresyon geçiren hastalardır.
Depresyonun tanınmamasının ve yeterince tedavi edilmemesinin hastaya ve topluma maliyeti çok yüksektir.
Tanınması ve tedavi edilmesi halkın ve doktorların eğitimi ile mümkün olabilir.
http://www.psikolojikdanisman.org/danismanlar_portali/modules/icontent/index.php?page=1032
———————————————————
DEPRESYON
Depresyon kelimesi günlük dilde sık sık kullanılır. Bir çok duygunun bir araya gelişini o anda varolan istenmeyen psikolojik ruh halini betimlemek için
kullanılır.
Depresyon her yaşta görülebilen bir hastalıktır. Majör Depresyon ( büyük depresyon) nöbetlerle gelen ve tam düzelen bir özelliğe sahiptir.Toplumun her
kesiminde görülebilir. Psikiyatrik hastalıklar arasında en sık rastlanan bir tablodur. Yaşam boyunca her 100 erkekten 10′unun ve her 100 kadından 20’sinin
Depresyon geçirdiği araştırmalarla saptanmıştır.
Depresyondaki bir insanda en dikkati çeken özellikler şunlardır; Elem, keder, karamsarlık umutsuzluk duyguları ile; daha önceden zevk aldığı ilgi duyduğu
nesnelere, uğraşılara ilgi duymaması ve hiçbir şeyden zevk alamama halidir.
Depresyondaki bir hasta çevresine ve hekime “çok üzgünüm, sanki daha önceki kişiliğimi yapımı kaybettim. Hiçbir şeyden zevk almıyorum. Bu sıkıntı, keder
bitmeyecek. Hayat bana ağır geliyor. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kendimi yorgun ve bitkin hissediyorum. Sabırsız, tahammülsüz bir insan oldum. Kimse
gelsin -gitsin istemiyorum. Sessiz – sedasız bir odada yalnız başıma kalmak istiyorum. Çocuklarıma bakamıyorum; bazen onları boğasım bile geliyor. Bazen de
artık yaşamanın bir anlamı kalmadı diye düşünüyorum. Bir şey öğrenemiyorum, her şeyi unutuyorum… Zaman zaman sebepsiz ağlıyorum. Çok sıkılıyorum,
daralıyorum, baş ağrılarım sıklaştı. İştahtan kesildim, kilo verdim. Uykuya dalmakta güçlük çekiyorum, bazen erkenden sıkıntı ile uyanıyorum. Ne yapacağımı
bilemiyorum. Karar veremiyorum… ” şeklinde yakınmada bulunur.
Uluslararası Depresyonları önleme ve tedavi komitesinin depresyonlu hastaların tanınması amacıyla hazırladığı tanı ölçütlerinden yola çıkarak hazırlanan
maddelerin 4-5 tanesine evet diyorsanız Depresyonda olabilirsiniz.
Hayattan eskisi kadar zevk almıyorum, hiçbir şey ilgimi çekmiyor.
Son zamanlarda karamsar, ümitsiz, kötümser düşünüyorum.
Kendimi yorgun, bitkin, halsiz hissediyorum.
Uyku düzenim bozuldu.
İştahım azaldı kilo kaybettim.
Bedenimde ağrılar, sızılar başladı, göğsüme baskı oluyor, mideme kramplar giriyor.
Son zamanlarda cinsel ilgimi kaybettim.
Hafızam zayıfladı, birşeyi aklımda tutamıyor, öğrenemiyorum.
Zaman zaman intihar etmek istiyorum. Kimseyi görmek istemiyorum.
Depresyon geçiren bir insandan; düşünce ve duygu, davranış, motor faaliyetlerde, biyolojik yaşamsal fonksiyonlarda değişiklikler olur.
Duygu Durumundaki Değişiklikler.
Keder, elem, üzüntü, sıkıntı, karamsarlık
Olağan faaliyetlere karşı ilgisizlik,
Hiç bir şeyin zevk vermemesi, hayatın anlamsız gelmesi
Ağlama isteği veya ağlama,
Konuşmaya dahi isteksiz olma.
Düşünce içeriğindeki değişiklikler:
En başta umutsuzluk, karamsarlık düşünceleri ( Kendisini değersiz, günahkar, suçlu kabul etme, ciddi depresyonlarda kişi bu düşüncelerle intihar eder…)
İntihar fikirleri
Ağır depresyonlarda bazen gerçeği değerlendirme, muhakemede kısmi bozukluklar görülebilir. Şahıs organlarının olmadığını, çürüdüğünü, bu nedenle
yeme-içmesinin anlamsız olduğunu söyler ve kötülük göreceği şeklinde hezeyanları olabilir.
Depresyonda Hafıza
Dikkat toparlanamaz
Konsantrasyon bozulur.
Unutkanlık başlar
Yeni şeyler öğrenilemez
Bu nedenle bir iş performansı ciddi şekilde düşer.
Depresyonda Biyolojik-Vital fonksiyonlar
Uykuya dalmada güçlük
Sık sık uyanma, sabahları erken uyanma
İştahsızlık ( Perhizde değilken 1 ayda kilosunun %5′inden fazlasını kaybetme)
Cinsel istekte azalma
Hareketlerde faaliyetlerde yavaşlama, halsizlik, yorgunluk, bitkinlik.
DEPRESYON TÜRLERİ
Maskeli Depresyon
Sınıflamalarda yer almamakla birlikte klasik kitapların çoğunda yer alır. Bu durumda klasik depresyon belirtileri yerine: Bedenin değişik yerlerinde ağrılar,
sızılar, uyuşma, karıncalanmalar, hissiyat azlığı, karakter bozuklukları, Sexsüel alanda ve beslenme ile ilgili davranışlarda bozukluklar, alkolizm, madde
bağımlılığı gibi sorunlar ön plandadır. Yani temeldeki depresyon bu şekilde dışa yansımıştır.
A tipik depresyon
Hastada depresif duygu durum dikkati çekmekle beraber, diğer belirtiler “tipik” depresyon belirtilerine uymaz. Gün içi değişmeler görülür. Kişilik yapısı
takıntılara saplantıları yatkın insanlarda takıntılar, saplantılar, kuruntular ön plana çıkar. Örneğin; su muslukları, tüpün düğmesi, ütü fişi sürekli
kontrol edilir. Bazen yoldan dönülüp tekrar tekrar bakılır. Bedendeki fizyolojik değişiklikler organlardaki bozukluğun habercisi gibi değerlendirilir ve
bedensel uğraşlar artar. Çeşitli korkular gelişir. Dışarıdan gösteri, rol gibi algılanacak davranışlar görülebilir.
A tipik depresyonlu insanlar her zamankinden fazla uyur ve fazla yemek yerler. Aşırı kilo alırlar. Kollarda ve bacaklarda aşırı güçsüzlük vardır. Beklenmedik
bir şekilde alkole, maddeye, kumara düşkünlük. Aile ve iş yaşamından uzaklaşma Açıklanması güç cinsel uyumsuzluklar dikkati çeker.
Çocuklarda Ve Gençlerde Depresyon
Çocuklarda ve gençlerde tipik depresyon belirtileri olmayabilir. Daha çok davranış ve tutum değişiklikleri belirgindir. Aşırı ağlama, hırçınlık, asi
davranışlar, çabuk sinirlenme, alkol ve uyuşturucu kullanımına başlamanın temelinde depresyon olabilir.
Yaşlılarda Ve Menapoz Sonrası Depresyon
Kadınlarda daha sık görülür.
Depresyonun tipik belirtileri olmakla beraber; ağır bunaltı (anksiyete), sıkıntı, özellikle sabah sıkıntısı, uyku bozukluğu ön plandadır.
Aşırı telaş ve tedirginlik vardır.
Sıkıntıdan dolayı sürekli eller oğuşturulur ve yerinde duramama, dolaşma hali vardır.
Bedensel uğraşılar daha fazladır.
İntihar düşünceleri yoğundur.
Doğum Sonrası Depresyonları
Doğumdan sonra annelerde görülen depresif tabloya “puerperal depresyon” denmektedir. Bazı anneler doğumdan sonra : Gelip geçici ağlama nöbetleri, güçsüzlük ,
halsizlik, sıkıntı, üzüntü, bebeğe karşı ilgisizlikle karakterize “Bebek hüznü ” denen bir durum yaşar. Destekleyici tedavilerle olumlu yanıt verir. Doğum
sonrası bir ila 3 ay içinde gelişen karamsarlık , üzüntü, yetersizlik , hiçbir şeyden zevk alamama, çocuğa, ev işlerine bakmamak gibi hallerinde tam bir
depresyon geçiriyor denmektedir. Ciddi tedavi gerekmektedir. Hastaların çoğu tedavi ile düzelir. Bazılarında depresyonun belirtileri uzun süre üzerinde
kalabilir.
Distimik Bozukluk
Eskiden nörotik depresyon, depresif kişilik, nevrasteni diye nitelendirilirdi. Hastalarda en az iki yıl süren ve çok ağır olmayan depresyon belirtileri
vardır. Uyku bozuklukları, hiçbir şeyden mutlu olamama, müzmin karamsarlık hali, yoğunluk, istek ve ilgi azlığı, güvensizlik hissi, bedensel yakınmalar dile
getirilir. Bu bozuklukta bir kaç gün , bir kaç hafta iyilik dönemleri görülebilir. Ancak bu iyilik dönemleri iki ayı geçmez.
Postpsikotik Depresyonlar
Şizofreni gibi gerçeği değerlendirme yeteneğinin bozulduğu, “akıl hastalıklarında da zamanla depresyon gelişebilir.
Organik Nedenlere Bağlı Depresyon
Bir çok fiziksel bozukluğa bağlı depresyonlar görülebilmektedir. Örneğin;Hormonal sistemdeki bozukluklar, Nörolojik bazı hastalıklarda ( Örneğin Parkinson,
Multipl skleroz) kan hastalıklarında, kanserde, enfeksiyon hastalıklarının bazılarında, kaza ve ameliyetlardan sonra depresyon gelişebilmektedir. Uzun süre
kullanılan tansiyon düşürücü, ülser giderici bazı ilaçlar bağımlılık yapan uyarıcı ve uyuşturucular, kortizollü ilaçlarda depresyon yapabilirler.
DEPRESYON NEDENLERİ
Depresyona yol açan çok neden vardır.
Kalıtımsal nedenler
Biokimyasal değişiklikler
Hormonal bozukluklar
Tedavide kullanılan bazı ilaçlar
Bazı organik nedenler
Psiko-sosyal olaylar
Sosyo-kültürel etkenler
Bazı yaşam olayları depresyona neden olabilir.
Birçok insanın aynı şartlarda yaşamasına rağmen bazılarının depresyona girdiği, bazılarının girmediği araştırılıp, tartışılmıştır.
Biyolojik-genetik alt yapının depresyona yatkınlık gösterdiği kişilerin dış faktörlerle daha kolay depresyona girdiği ileri sürülmektedir.Depresyon tedavi
edilebilen bir hastalıktır
Depresyon belirtileri 2 haftadan fazla sürüyorsa mutlaka bir psikiyatrise gidip tedavi olmak gerekir. Günümüzde depresyon giderici çok güçlü ilaçlar
geliştirilmiştir. Psikiyatrislerin tedavide bir çok seçenekleri vardır. 2-3 aylık bir tedavi ile ciddi düzelmeler sağlanabilmektedir. Tedavinin süresi
hastalığın ciddiyeti, süresi tekrar edip etmediğine göre ayarlanır. Psikoterapi ile birleştirilen ve sosyal düzenlemeler ile desteklenen tedaviler daha iyi
sonuçlar vermektedir.
DEPRESYON BİR HASTALIKTIR TANIYIN YENİN
Depresyon ruhsal bir hastalıktır. Depresyon çok yaygın bir sağlık sorunudur. Ülkemizde yaklaşık her on kişiden birinde depresyon görülmektedir. Ancak halk ve
doktorlar tarafından yeterince tanınmamaktadır. Depresyonlu kişinin iş verimi düşer, çalışamaz, insanlar ile olan ilişkileri bozulur. Aileye ve topluma
getirdiği ekonomik yük çok büyüktür. Depresyon tedavi edilebilen ve tam olarak düzeltilebilen bir hastalıktır. Depresyon tedavi edilmezse intihar ile
sonuçlanabilir. İntihar olgularının büyük bir bölümü depresyon geçiren hastalardır.
Depresyonun tanınmamasının ve yeterince tedavi edilmemesinin hastaya ve topluma maliyeti çok yüksektir. Tanınması ve tedavi edilmesi halkın ve doktorların
eğitimi ile mümkün olabilir.
http://www.geocities.com/marufbecene/depresyon.htm#_Toc55101383
———————————————–
DEPRESYON
Depresyon bir psikiyatrik hastalık ya da durum olarak tanımlanabilir. Temel belirtileri, kişinin kendini boşlukta, çökmüş ya da üzgün hissetmesi yanısıra
günlük yaşam etkinliklerine ve diğer alanlara karşı isteksizlik, ilgisizlik duyması, bunlardan zevk alamamasıdır. Bu belirtilerin 2 haftadan uzun sürmesi
hastalık kabul edilmesi ve tedavi edilmesi gerektiğini gösterir.
Depresyonda bunların yanısıra değersizlik, işe yaramazlık ve suçluluk düşünceleri, karar vermede güçlük, dikkatini toparlayamama, zihin dağınıklığı,
unutkanlık, uyku, iştah düzensizlikleri, yorgunluk, bitkinlik, enerji azlığı, bedende ağrılar, uyuşmalar ya da değişik bedensel algılamalarda görülebilir.
Bu belirtiler günlük hayatta sıkça görülmez mi?
Bu görünümü ile depresyon günlük hayatta sıkça karşılaşılan hayal kırıklıkları, karamsarlık, kendine güvende düşmelerle karışabilir. Depresyonun bu yaşamsal
olgulardan farlılığı kişinin ”düştüğü çukurdan bir türlü çıkamaması” olarak tanımlanabilir.
Zaten depresyon tanısı yukarıdaki belirtilerin iki haftadan uzun sürmesi halinde konulmaktadır.
Depresyonun tanınmasının önemi nedir?
Toplumda çoğu kez depresyondaki kişi bu konuda deneyimi olmayan kişiler ya da yakınları tarafından yanlış algılanmakta, durumun ciddiyeti tam
anlaşılamıyabilmektedir. Bunun sonucu olarak depresyondaki kişiler çevrelerinden yeterince yardım, ilgi, anlayış göremiyebilirler.
Çoğu kez depresyondaki kişiye ”rahatla, bunlardan kurtul”, ”gez, toz, tatile çık, kendine gelirsin” gibi öneri ya da eleştiriler yapılır. Depresyondaki
kişi ise çektiği sıkıntıların yanısıra anlaşılamama, rahatsızlığını, sıkıntısını aşırı abartıyor gibi görünme gibi güç durumlar yaşar.
Depresyonun türleri nedir?
Depresyon belirtileri ağırlığına göre çeşitli ciddiyet derecelerinde karşımıza çıkar. Yukarıdaki belirtilerin yüksek oranda yaşandığı, acı ve hüznün
derinleştiği melankolik depresyonlarda tabloya ölüm ve intihar düşünceleri eklenir. Hayatın giderek anlamsızlaşması ve hissedilen ızdıraplar koşulları
tahammül edilmez hale getirebilir. Bu tür ağır ve iyileşmesi güç depresyonlar yarattığı çaresizlik duyguları nedeniyle ”psikiyatrinin kanseri” olarak
adlandırılırlar.
Yine bu ağır depresyonlar kişinin realiteyle ilişkisini bozar hezeyan ve halusünasyonlara yol açabilir. Bunların içeriği depresyonla ilişkili olarak
suçluluk, kötülük görme, hiçlik konularındadır. Örn: Tüm kötülüklerden sorumlu olduğunu düşünme, beyninin ya da bedenin çürüdüğü şeklinde hezeyanlar ya da
suçlayıcı sesler duyması şeklinde halusünasyonlar olabilir.
Bir diğer depresyon türü de maskeli depresyondur. Bunda tipik depresyon belirtileri olmayabilir. Huy değişikliği, çevreyle sıkça çatışmalar, huzursuzluk,
ilişkilerde bozulma, başarıda düşme, alkol kullanma eğilimi gibi kolay tanımlanamayan belirtiler vardır. Bunların dışında birçok depresyon türleri de vardır.
Depresyonun sıklığı nedir?
İnsanların hayatlarının bir döneminde depresif belirti gösterme olasılığı % 20′ dir. Depresyon sıklığı kadınlarda erkeklerin iki katıdır. Yaş grubu olarak
farklılık göstermez. Her yaşta görülebilir.
Depresyonun nedenleri nelerdir?
Depresyonun oluşmasında kalıtsal, toplumsal, psikolojik ve biyolojik etmenlerin birlikte rol aldığı düşünülmektedir. Ciddi depresyon geçirmiş anne-babaların
çocuklarının depresyon geçirme olasılığı biraz daha yüksektir.
Depresyon sırasında beyinde biyokimyasal değişimler olmaktadır. Nörotransmitter adı verilen serotonin, noradrenalin vb. maddelerin yoğunluklarındaki
değişimler ve bazı hormonal değişimler ortaya çıkmaktadır. Bu değişimlerin kalıcı olmadığı bilinmekle birlikte bunların sebep-sonuç ilişkileri tam olarak
aydınlatılamamıştır.
Çocukluk döneminde yaşanan bazı deneyimler örneğin anne ya da babanın kaybı, uzun süre ayrı kalma, yetişkinlik döneminde eş ve evlilik ile ilgili problemler,
destek verici bir sosyal çevreden yoksun olma, ekonomik ya da işle ilgili sorunlar, geçimsizlik vb. yaşam olaylarının da depresyonla ilgisi birçok
araştırmacı tarafından gösterilmiştir.
Tedavisi nasıl?
Depresyon büyük oranda tedavi edilebilir bir hastalıktır. İki tedavi yöntemi vardır. İlaç ve psikoterapi. Depresyonun alevli olduğu dönemlerde ilaç tedavisi
gereklidir. Terapi depresyonun gerilediği dönemlerde, hastalığın hasarlarını onarma ve depresyondan korumayı hedefleyici olarak uygulanır. İlaç kullanımı
uzun süreli ve uygun dozlarda olmalıdır. Bir ruh hekiminin kontrolünde verilmesi gereklidir.
Depresyon Konusunda Bazı Öneriler:
- Depresyonun bir hastalık olduğunu kabul edin ve bir psikiyatristen yardım isteyin.
- Her insanın hayatının belli bir döneminde depresyon geçirebileceğini düşünün.
- Depresyonun bir zayıflık ve güçsüzlük belirtisi olmadığını düşünün.
- Çok önemli kararları hemen vermemeye çalışın.
- İnsanlardan uzak kalmamaya çalışın.
- Televizyondaki şiddet ve korku filmlerini izlememeye çalışın. Hobilerinize yönelik ya da komedi programlarını izlemeye çalışın.
- İsteksizlik düşüncelerine rağmen, küçük de olsa faaliyetlerde bulunun (elişi, yemek, tamirat vb.).
Postportum depresyon; doğum sonu depresyon yani çökkünlük demektir. Her ne kadar “doğum sonu” denmekte ise de, doğum öncesi ve sırasında da ortaya çıkabilir.
Depresyonun tipik belirtileri olan üzüntü, moralsizlik, kendine güven de azalma, kötümserlik, ağlama, yakınma şikayetleri ortaya çıkar. Bunlar başlangıçta
dikkati çekmeyebilir. Fakat bu duygu durumunun süresi uzayınca (15-20 gün kadar) çevrenin dikkatini çekmeye başlar.
Bu tablo giderek ağırlaşabilir. Hastanın kötümserliği kötülük görme hezeyanlarına, kendine güven düşüklüğü, kendini suçlama, kendini yararsız görme, giderek
de ölüm intihar düşüncelerine neden olur. Daha ağır şeklinde (sistemsiz, mantıksız) hezeyanlar ve görsel, işitsel halüsinasyonlar tabloya eklenebilir.
Ülkemizde bunun sıklığı ile ilgili araştırma yoktur. Ancak psikiyatristlerin seyrek olmayarak karşılaştıkları bir tablodur. Nedeni kesin olarak
bilinmemektedir. Doğumun neden olduğu fizyolojik, özellikle hormonal değişiklikler, yine hamileliğe bağlı olarak ortaya çıkan psiko- sosyal faktörler ya da
her ikisi birlikte neden oluşturabilirler.
Genellikle genç annelerde ve ilk çocukta daha sık görülmektedir. Ancak yaş sınırı yoktur. Sosyo-ekonomik düzeyle de ilişkisizdir. Eğitim düzeyiyle ilişkisi
belirlenmemiştir.
Psikiyatrik tedavi mutlaka gereklidir. Ve erken başlanması önemlidir. Tablo ağırlaştıktan sonra tedavi güçleşmekte, geri dönüşü güç problemlere yol
açabilmektedir. Bunlardan en önemlisi kalıcı tedavisi zor şizofreni benzeri bir psikotik tabloya yol açabilmesidir. Bu durumda hastanın hezeyanları ve
halüsinasyonları kalıcı olabilmektedir.
Dengeli, anlayışlı yaklaşımlar yararlı olur ancak, hastalık başladıktan sonra mutlaka uzman birinin yardımı gerekir.
Hastalığın süresi için kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bazen 1-2 ayda iyileşebilir. Bazen 5-6 ay ya da daha uzun sürebilir. En önemli kötü sonuç
kalıcı bir psikotik bozukluğa neden olabilmesidir. Bu nadir de olsa görülebilir.
http://www.ruhsagligi.com/depresyon.php
———————————————–
10 Soruda Depresyon
1. Depresyon nedir?
Depresyon ruh halinizi, hislerinizi, davranışlarınızı, ve ruh sağlığınızı etkileyen bir hastalıktır. Depresyonun bir halsizlik kendi kendinize
çözebileceğiniz bir sorun olmayıp, biyolojik temelli ve tıbbi olarak tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunun bilinmesi gerekir.
2. Depresyon (çökkünlük) sanıldığı kadar sık mı?
Genel klinik tıpta, depresyon en yaygın ruhsal bozukluktur. Hastalığın ortaya çıkışına neden olan etkenlerin belirlenmesi çalışmalarında ve klinik
araştırmalar ayaktan izlenen hastaların % 12-36’sı ile, yatarak tedavi gören hastaların % 30-58′inde depresif belirtilerin geliştiğini göstermektedir. Yatan
hastaların % 11-26’sında ise klinik anlamda depresyon tablosu gelişmektedir. Bu hastaların 9ö 25′inde depresyon fiziksel hastalık öncesinde ortaya çıkmakta
iken, % 75′inde depresyon fiziksel hastalıktan sonra, hastalığa ve etkilerine tepki biçiminde gelişmektedir.
3. Depresif belirtiler ile depresyon farklı mıdır?
Depresif belirtiler, genellikle günlük yaşam olayları sonrası kişilerin olumsuz etkilenmeleri ve buna karşı oluşturdukları, kendilerinden ve çevrelerinden
hoşnutsuzluk duygusunun yarattığı belirtilerdir. Genellikle bu belirtilere yol açan neden ortadan kalktığında ya da kişi duruma uyum sağladığında geçicidir.
Depresyon ise kişinin yaşam kalitesini düşüren (insan ilişkilerinde olumsuzluk, iş veriminde düşme vb), adeta yok olma biçiminde ortaya çıkan bir hastalıktır
ve mutlaka tedavi gerekir.
4. Depresyonun ilk belirtileri nelerdir ?
Öncelikle kişinin kendine saygısının azalması, aşırı yorgunluk, kendini suçlayıcı biçimde eleştirme ve uyku bozuklukları (aşırı uyuma, uykuya dalamama,
uykuların bölünmesi gibi) ilk belirtilerdendir. Daha sonraki aşamalarda kişi hiçbir işe yaramadığı, hatta yaşamaya değmeyeceği düşüncesi ile intihar
edebilir.
5. Depresyon kronikleşir mi?
Depresyonun kronikleşme eğilimi saptanmıştır. Depresyon tanısı konduğunda, uygun olmayan tedavi depresyonun kronikleşme olasılığını arttırır. Özellikle kısa
süreli (1 ay ya da daha az) antidepresan tedavi sonrası hastalık belirtileri yatışsa bile, tedavinin sürdürülmesinde (6 ay) yarar vardır ve kronikleşme
olasılığı düşer.
6. Depresyon sıklığında cinsiyetin önemi var mıdır?
Depresyon, kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür.
7. Antidepresanların depresyon dışında kullanımı gerekli midir?
Antidepresanların büyük bir kısmında anksiyolitik özellikler de bulunur. Ancak her durumda, örneğin yakının ölümü, onkolojik bir hastalık, hipertansiyon vb.
kullanımı kişiye yarar yerine zarar getirebilir. Uygunsuz antidepresan kullanımı, yakınını kaybetmiş kişilerde uzamış yas sendromuna, onkolojik hastalıklarda
fizyolojik ruhsal savunuların oluşmamasına ve hipertansiyonda aritmilere neden olabilir.
8. Depresyona yol açan etkenler nelerdir?
Son yıllardaki çalışmalar, depresyonun biyolojik kaynaklı bir rahatsızlık olduğuna işaret etmektedir. Özellikle majör depresyonda, genetik yatkınlık ve
beynin biyolojik dengesindeki bozuklukların, ortaya çıkarıcı faktörler olduğu kanıtlamıştır. Ancak kişilerin yaşamı algılayış biçimleri ve kültürel etkenler
de halen, en azından tetikleyici neden olarak önemini korumaktadır. Kısaca ruhsal hastalıkların hemen hepsinde olduğu qibi hastalığın ortaya çıkışına neden
olan etkenlerde biyo-psikososyal etkenler önemlidir.
9. Depresyon ilaçlara bağlı ortaya çıkabilir mi ?
İlaçlara bağlı, özellikle antihipertansiflerin (rezerpin, metildopa, propranolol, gustetidin, klonidin) depresyona yol açabildiği saptanmıştır. Bunların yanı
sıra östrojen, progesteron, kortizon preparatları ile vinkristin, vinblastin gibi anti tümör ilaçların da depresyona yol açtığı bilinmektedir. O nedenle bu
ilaçlar uygulanırken, depresyon konusunda uyanık olunmalıdır.
10. Her antidepresan, her tip depresyonu tedavi eder mi?
Depresyon tedavisinde antidepresan seçimi önemlidir. Özellikle ayaktan izlenen olgularda, uygun antidepresan seçimi önemlidir. Çünkü uygunsuz ilaç, yan
etkileri nedeniyle kişinin ilacı kullanmasını ve tedaviyi engeller.
http://saglik.tr.net/ruh_sagligi_depresyon.shtml
————————————————————————————
Çocuk ve Gençlerde Depresyonun Gelişimi
Yrd. Doç. Dr. Sibel Kazak Berument
Bu makalede çocukluk ve gençlik dönemlerindeki depresif bozukluklar gelişimsel psikopatoloji açısından incelenmiştir. Bu yaklaşıma göre insan gelişimini
anlamak için, bireylerin yaşam boyu gelişimsel süreçlerini (biyolojik, psikolojik ve sosyal gibi) birden fazla boyutun etkileşimleriyle anlamak gereklidir.
Böylece depresif bozuklukların ortaya çıkmasında rol alan önemli faktörleri göstermek için, gelişim psikolojisi, klinik psikoloji, psikiyatri, epidemiyoloji,
sosyoloji, nörobiyoloji, genetik ve sinirbilimi alanlarında kaydedilen gelişmeleri gelişimsel psikopatoloji perspektifiyle birleştirmek gereklidir.
Bu yaklaşıma göre depresif bozukluklar çeşitli gelişimsel süreçlerin sonucunda ulaşılan heterojen durumlardır ve tek bir risk faktörünün depresif bozukluğa
yol açtığı hemen hemen hiç düşünülmez. Bu makalede depresif hastalıklara olası neden olarak depresotipik gelişimsel organizasyon ileri sürülmektedir. Bu
organizasyon depresif semptomların ve bozuklukların altında yatan, farklı süreçleri düşündürmesi açısından önemlidir. Gelişimsel bakış açısı, depresif
bozuklukların sadece bilişsel, duyuşsal, kişilerarası ve biyolojik yönlerini anlamak yerine, bizi bu yönlerin gelişimsel olarak nasıl değiştiğini ve bu
yönlerin sosyal çevrede bulunan bireyin, biyolojik ve psikolojik sistemleriyle nasıl bütünleştiğini anlamaya zorlamaktadır.
Bu makalede önce depresif bozuklukların doğası tartışılıyor, daha sonra epidemolojik bulgular ile gençlerde ve çocuklarda depresyonun klinik özellikleri
üzerinde duruluyor. Daha sonra gelişimsel psikopatoloji alanının kavramlarından sözederek depresyonun çocuk ve gençlerdeki gelişimi ve görünümü hakkında bir
model sunuluyor. Bu alandaki boylamsal araştırmalar yetersiz olduğundan, epidemolojik araştırma sonuçlarından, ebeveynlerinin depresyonlu olduğu yüksek risk
grubu çocuklarla yapılan çalışmalardan, kliniklere depresyon tedavisi için gelen ya da hastanelerde yatan çocuklarla yapılan çalışmaların bulgularından
bahsediliyor. Bu makalede önerilen model kaçınılmaz olarak spekülatif, çünkü deprosotipik organizasyonun ortaya çıkışı ve zaman içinde değişimini inceleyen
çalışmalar bulunmamaktadır. Pekçok araştırma unipolar depresyon konusunda yapılmış olduğundan, bu makalede çocukluk ve gençlikte depresif bozuklukların
etiyolojisi ve sürecini gelişimsel psikopatoloji perspektifi ile anlamada unipolar depresyon üzerinde duruluyor.
Tanımsal ölçütler ve bozukluğun doğası:
Tipik olarak depresyon, depresif duygu durumu, depresif sendromlar ve depresif bozukluklar olmak üzere üç şekilde kullanılmaktadır (Angold, 1988). Depresif
duygu durumu, disforik duyuşu içeren tek bir semptom ya da semptomlar grubuyla sınırlıdır. Depresif duygu durumunu ölçmek için şimdiye dek daha çok kişinin
kendisinden bilgi alma yöntemleri kullanılmıştır. Depresif sendromlar görgül olarak birlikte görüldükleri kanıtlanmış semptom gruplarını içerir. Depresif
bozukluklar DSM 4 ve ICD 10 da olduğu gibi teşhis kategorileri olarak yansıtılmaktadır.
İki tip duygu durumu bozukluğu bulunmaktadır. Bunlardan biri bu makalede bahsedilmeyen bipolar bozukluk ve depresif bozukluktur. Depresif bozukluğun iki
temel alt çeşidi vardır. Tek veya tekrarlayan depresif ataklarla ortaya çıkan Major Depresif Bozukluk ve kronik duygu durumu bozukluğu ile karakterize olan
distimi. Bu bozuklukların semptomlarının çocuk ve gençlerde yetişkinlerden daha farklı şekillerde ortaya çıkabileceği vurgulanmasına rağmen (APA, 1994;
Birmaher ve ark., 1996; Kovacs, 1996) çoğu zaman yetişkin kriterleri çocuk ve gençlere uygulanmakta, etiyoloji ve ilerlemesini etkileyebilecek gelişimsel
faktörler göz ardı edilmektedir.
Çocuk ve gençlerde depresif bozukluklar:
Çocuk ve gençlerdeki duygu durumu bozuklukları, yetişkinlik dönemine göre daha az araştırılmış olmalarına rağmen son yıllarda bu alanda ilerlemeler
sağlanmıştır. Depresif hastalıkların ergenlik çağından önce görülebilmesini sorgulayan önceki inanışların aksine, yakın zamanlarda teşhiste hangi ölçütlerin
kullanılması gerektiği; epidemolojiye, nedenlerine, ilerlemesine ve sonuçlarına yönelik çalışmalarda daha ileri tekniklerin kullanımı; ayrıca depresif,
distimik ve risk gruplarını oluşturan çocukların tedaviye tepkileri gibi konular üzerinde durulmaktadır.
Epidemoloji ve çocuk ve genç depresyonunun klinik özellikleri
Major Depresif Bozukluğun (MDB) çocukluktaki sıklığının % 0.4 ile % 2.5, gençlikte ise % 0.4 ile % 8.3 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Fakat
çocukların bilişsel, dil, bellek ve kendini anlamalarındaki gelişimsel kısıtlılıkları düşünüldüğünde, Major Depresif Bozukluğun teşhis edilmesinde yanılgılar
olabilir. MDB’nin gençlikteki yaşam boyu görülme sıklığı (%15 ile % 20), yetişkinlerdeki yaşam boyu görülme sıklığına benzerdir. Bu benzerlik yetişkinlikte
görülen depresyonun temellerinin gençlikte bulunduğuna işaret etmektedir. Distimik bozukluğun görülme sıklığı çocuklarda % 0.6 ile % 1.7 ve gençlerde % 1.6
ile % 8.0 dir. MDB çocukluk döneminde kızlarda ve erkeklerde aynı oranlarda görülürken, gençlik döneminde bu oran kızlarda erkeklere göre iki kat daha
fazladır, bu da yetişkinlik dönemindeki oranlarla paralellik göstermektedir.
MDB ile karşılaştırıldığında çocuklarda Distimik Bozukluğun önce görülmesi daha sonraki duygu durumu bozukluklarının görülme riskini arttırmaktadır. Çocuk ve
gençlerde MDB’nin süresi yaklaşık 7 -9 aydır ve sıklıkla tekrarlandığı görülmektedir. Distimik Bozukluk ise yaklaşık 4 yıl sürmektedir. Bu çocuklar
genellikle Distimik Bozukluğun başlamasından 2 yıl sonra MDB gösterirler. Distimik Bozukluk tekrarlanan depresif bozukluklara yol açtığı için, Distimik
Bozukluk konusunda yapılacak erken tanı, tedavi ve önleme çalışmaları önemli stratejiler olmalıdır.
Depresyonda olan çocuk ve gençlerin % 40 ile % 70’i bir başka bozukluk daha göstermektedir, bunların % 20 ile % 50’sinin iki veya daha fazla bozukluk
gösterdikleri tahmin edilmektedir. En sık görülen komorbid bozukluklar, Distimik Bozukluk, Kaygı Bozuklukları, Davranış bozuklukları ve Madde kullanımıdır.
Çocuk ve ergenlerde Kaygı Bozuklukları Depresif bozukluklardan önce gelirken, yetişkinlerde, Depresyon, Kaygı Bozukluklarından önce gelmektedir. MDB
genellikle, alkol ve madde kullanımından yaklaşık 4.5 yıl önce gelir ve depresyonda olan gençlerde bağımlılıkların önlenmesinde önemli bir işaret oluşturur.
Genellikle komorbidite depresyonun tekrarlama riskini, depresyonun süresini, intihar riskini, fonksiyon göstermeyi, tedaviye tepkiyi ve psikiyatrik
servislerin kullanımını etkilemektedir.
Cinsiyet farklılıkları
Araştırmalar ergenliğin ilk ve orta dönemlerine doğru depresyonun genel sıklığında iki cinste de artış olduğunu göstermektedir. Fakat kızlardaki oranlar
erkeklere göre daha yüksektir. Kızlardaki bu artış konusunda fikir birliği olmasına rağmen, bu farklılığı açıklamaya yönelik daha çok çalışmaya ihtiyaç
vardır.
Çocukluk ve gençlik depresyonuna gelişimsel psikopatoloji kavramlarıyla yaklaşma
Depresif bozuklukların gelişimin farklı dönemlerinde görülmesi, çeşitli risk faktörleriyle ve diğer patolojilerle ilişkili olması, bu bozuklukların ortaya
çıkmasına ve devam etmesine neden olan gelişimsel süreçler hakkında sağlambilgi edinmeyi önemli kılmaktadır. Gelişimcilerin depresif bozukluklarla özellikle
ilgilenmesinin nedeni bu bozuklukların temelinde, psikolojik (örn. duyuşsal, bilişsel, sosyal-duygusal, sosyal-bilişsel), sosyal (örn. toplum, kültür) ve
biyolojik (örn. kalıtsal, nörobiyolojik, nörofizyolojik, nörokimyasal, nöroendokrin) gibi karmaşık yapıların etkileşiminin olmasıdır. Depresif bozukluklara
giden farklı süreçler bulunmaktadır ve depresyon için potansiyel risk faktörleri, depresyondan başka davranış problemlerine de yol açabilir.
Duygu durumu bozukluğu gösteren kişilerde bilişsel (bilgi işleme, sosyal biliş vb.), sosyal-duygusal (benlik saygısı, kişilerarası-ilişkiler, suçluluk, duyuş
kontrolü vb.), temsil edici (benlik-şeması, içsel temsil etme modelleri vb.), biyolojik (kalıtsal, beyinde yapısal bozukluklar vb.) sistemlerde farklılaşan
düzeylerde sapmalar görülmektedir. Bu sistemler birbirinden ayrı değil, birbirleriyle çok yakından ilişkilidirler. Normal fonksiyon gösteren kişilerde bu
sistemler arısında tutarlı bir organizasyon vardır. Buna karşıt olarak depresif kişilerde, bu sistemler arasında tutarsız bir organizasyon ya da patolojik
yapıların bir organizasyonu, diğer bir deyişle depresotipik organizasyon vardır. Bu organizasyon gelişimsel olarak ilerler ve yaşamın farklı dönemlerinde
depresif bozukluk olarak sonuçlanabilir. Bu nedenle, bu sistemler arasındaki ilişkileri anlamak, hem depresif bozuklukların doğasını hem de bu sistemlerin
nasıl normal fonksiyon göstermeyi sağladıklarını anlamak açısından çok önemlidir.
Farklı sistemler depresif bozukluklardan etkilendiğine göre, gelişimsel yaklaşım dikkatleri, daha sonra ortaya çıkabilecek ve depresif semptomlarla ilişkili
olabilecek, erken dönemlere yöneltir. Örneğin, duyuşsal kontrol mekanizmalarındaki aksaklıkları, veya depresif kişilerin kendileri hakkındaki negatif
atıfları anlama, bu özelliklerin erken gelişimini inceleyerek olabilir.
Gelişime organizasyonel yaklaşım
Çocuklar gelişimin her basamağında çözümlemek durumunda oldukları farklı problemlerle karşılaşırlar. Bu problemler karşısında olumlu adaptasyon kişinin
yeterliliğine katkıda bulunurken, zayıf çözümler bireyin gelecekte karşılaşacağı gelişimsel problemlere olumlu adaptasyonunu azaltır.
Gelişim çok çeşitli sonuçlara varabildiğine göre, gelişimsel süreçlerde de farklılıkların bulunması beklenen bir durumdur. Çoklu sonuç prensibine
(multifinality) göre tek bir etki farklı sonuçlara neden olabilir. Örneğin, depresyonlu ailelerin çocukları (kalıtsallığı da içine alacak şekilde) riskli
grup olarak görülmelerine rağmen, hepsi depresif bozukluk geliştirmemekte ve adaptasyon gösterenleri de görülmektedir.
Tekli sonuç (equifinality) prensibine göre, aynı sonuç farklı nedenlerden kaynaklanabilir. Örneğin, erkeklerde yetişkinlikte görülen depresyon okul öncesi
dönemdeki zıt ve sosyal olmayan kişilerarası davranışlarla ilişkili bulunurken, kadınlarda ergenlik dönemindeki fazla sosyalleşme ve aşırı içedönüklük,
yetişkinlikteki depresyonu yordayabilen özellikler olarak bulunmuştur.
Çevresel etkileşim modeli
(An ecological transactional model)
Bu model çocukluk ve ergenlikte çoklu faktörlerin nasıl depresyona neden olduğunu anlayabilmek için bir çerçeve sunmaktadır. Bu perspektife göre, bireyin
çevresi bireye yakın veya uzak olan aynı anda var olan düzeylerden oluşmaktadır. Etkinin bireye yakınlığına bağlı olarak, depresotipik organizasyonun ve
depresif bozukluğun ortaya çıkmasındaki rolü farklılaşır. Bireyin özellikleri ve çevrenin her bir düzeyindeki süreçler zaman içerisinde birbirlerini
karşılıklı etkiler ve çocuğun gelişim sürecini şekillendirirler. Depresotipik organizasyonun olup olmaması da buna bağlıdır.
Bireyin çevresindeki en uzak iki düzey, inanç ve kültürel değerleri içeren makro-sistem ile, çocukların ve ailelerin yaşadığı çevrenin özelliklerini içeren
eko-sistemdir. Bireyin adaptasyonunu etkileyebilecek daha yakın faktörler, yakın çevre (mikro-sistem) özellikle aile, ve bireye özgü özellikleri
içermektedir. Değişim modeli çerçevesinde, süregelen risk ve koruyucu faktörlerin çevrenin düzeyleri içinde ve arasındaki geçişleri, depresotipik
organizasyonun gelişimine ve depresif bozuklukların ortaya çıkmasına ya da tekrarlamasına katkıda bulunuyor olarak görülmektedir.
Bireye özgü gelişim
(ontogenetic development)
Depresif bozuklukların ve depresotipik organizasyonun farklı parçalarının gelişmesine teorik ilgilerinden dolayı, bu makalede erken gelişim basamaklarına
özgü dört gelişimsel nokta üzerinde durulmuştur.
homeostatik ve fizyolojik düzenlemenin gelişmesi
duyuşsal ayırım yapabilme ve dikkat ve uyarılmışlığın düzenlenmesi
güvenli bağlılığın gelişimi
benlik sisteminin gelişimi
a. Homeostatik ve fizyolojik düzenlemenin gelişmesi
Yaşamın ilk aylarında bebekler içsel fizyolojik durumlarda dengeyi sağlamak gereksinimindedirler. Homeostatik sistem bir denge noktasında kalmayı arar ve bu
dengeden uzaklaşmak sıkıntı yaratır. Erken fizyolojik düzenleme bebeğe bakan yetişkinden destek arar. Bebekler ihtiyaçlarını ebeveynlerine duyuşsal
tepkileriyle iletmeyi geliştirirler. Duyarlı ebeveynler de bu işaretleri doğru olarak tespit edebilmelidir.
Bebeğin beyni gelişirken, bebek fizyolojik sıkıntının yarattığı uyarılmışlığı düzenlemede kendine artan bir şekilde yeterli olmaya başlar. Bu gelişen
kapasite ön beyin kontrol fonksiyonları ile nörotransmitter sistemlerinin gelişimi sayesinde olur. Sağ beyin aktivasyonu stress ile, sol beyin aktivasyonu ve
sağ beyinin aktivitesini kontrol etmek ise olumlu duygularla ilişkilendirilmiştir. Hemisferler arası bağlantının gelişmesi de bebeğin kendini kontrol
edebilmesini geliştirir. Bu nörolojik gelişme deneyime bağlıdır. Bunun için ebeveynlerden gelecek dış uyaranlar gereklidir.
Ebeveyler, homeostatik düzenlemenin sürekliliğinde bebeklerine verdikleri desteğin niteliğine bağlı olarak, bebeğin beyin gelişimi sürecine dolaylı bir
şekilde etki ederler. Çok sık yeni deneyimler ve sürekliliği olmayan bir çevre, düzenli olarak sağ beyni aktive ederek negatif duyuş gösterimine neden
olabilir. Karşıt bir durumda ise, çevrenin sürekliliği ve tutarlılığı sol beynin baskın olmasını destekleyerek negatif uyarılmışlığın azaltılmasını
güçlendirebilir. Böylece anne babanın bebeğe karşı tutumu, bebeğin hemisferler arası bağlarının ve duygu kontrol becerilerinin gelişimini etkileyebilir.
Annelerin depresyonlu anne rolünü oynadığı çalışmalar dahi bebekler üzerinde yukarıda açıklanan olumsuz etkilerin varlığını göstermişlerdir. Bebeklikten
sonraki yaşlarda ebeveynleri duygu durumu bozukluğu gösteren çocuklarla yapılan çalışmalarda da bu çocukların duyuş kontrol güçlükleri yaşadıkları
gözlemlenmiştir. Bu alandaki çalışmalar, bebeklikten itibaren başlayan düzenleme ve kontrol süreçlerindeki güçlüklerin, depresotipik organizasyonun
değişimine katkıda bulunabileceklerini göstermektedir.
b. Duyuşsal ayırım yapabilme ve dikkat ve uyarılmışlığın düzenlenmesi
İçsel homeostatik düzenlemenin temellerinin atılmasıyla, bebek fiziksel çevresine daha çok dikkat eder ve tepki verir hale gelir. Farklı fonksiyon
alanlarında da hızla beceriler kazanmaya başlar. Bebeğin ebeveynle olan ilişkisinde duyuşsal gösterim önemli bir araç haline gelmeye başlar. Bebek duyuşsal
gösterim ve davranışlarını ebeveynine göre adapte eder, düzenler.
Bebeğin anne babasının desteğine ihtiyacı olduğundan, ebeveynin bebekle nasıl ilişki kurduğu ve ona nasıl baktığı, bebeklerin duyuşsal ayırım yapabilme,
duyuşsal ifade etme ve düzenleme becerilerinde, bireyler arası farklılıkların ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktadır.
Böylece, depresyonlu annelerin çocuklarının olumsuz duyuşsal etkileşimler yaşamaları, çocukların erken duyuş gelişimindeki farklılıklara yol açmaktadır. Bu
erken duyuş farklılıkları, depresotipik organizasyonun gelişme ve değişmesinde itici güç rolünü oynar.
c. Güvenli bağlanma ilişkisinin gelişimi
Bebeğin annesine veya temel ihtiyaçlarını karşılayan kişiye karşı birinci yılın ikinci yarısında geliştirdiği bağlanma ilişkisi, çok önemlidir. Bu ilişki
annenin duygusal ve fiziksel olarak sağladığı ortamın kalitesine bağlı olarak, bebeğin değişen ve gelişen duyuşu, bilişi, ve davranışını organize eder. Anne
dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı güvenli bir nokta sağlamasıyla, bebeğin uyarılmışlığını dengelemeye ve böylece iç güvenliğini sağlamaya yardım eder.
Anneye karşı geliştirilen bağlanma çeşitlerindeki farklılık, sosyo-duygusal, bilişsel, temsil edici ve biyolojik sistemlerdeki farklı organizasyonları
anlamak açısından önemlidir. Bu farklılıklar depresotipik organizasyonla da ilgili olabilir. Bebeklikten itibaren kişinin anneyle olan bağlanma ilişkisi
deneyimi, artan bir şekilde içsel olarak temsil edilmeye başlar.
Ebeveynleri depresyonlu olan çocukların bakımlarında birtakım aksaklıklar meydana gelebilir ve bu daha sonraki güvensiz bağlanmaya yol açabilir. Güvensiz
bağlanma çocuğun ebevenyninin depresyonu ile başa çıkmasını güç hale getirebilir ve çocukta depresyonun görülmesine yol açabilir.
Bütün olarak bakıldığında, çalışmalar depresyonlu kişilerin çocuklarının güvensiz bağlanma geliştirme olasılığının anlamlı şekilde yüksek olduğunu
göstermiştir. Ayrıca çalışmalar, güvensiz bağlanması ileriki çocukluk yıllarında devam eden çocukların daha fazla davranış problemleri sergilediklerini
ortaya koymuştur. Ergenlik çağında ise klinik depresyon tanısı alanların, ebeveynlerine karşı daha az güvenli bağlanma bildirdikleri bulunmuştur.
Özetle, hem depresyon tanısı konulmuş gençlerde, hem de depresyonlu ebevenylerin çocuklarında güvensiz bağlanmanın daha sık olduğu yönünde bulgularda bir
artış görülmektedir. Bağlanma ilişkisinin niteliği, biliş, duyuş ve davranışı organize eden “ben” ve “başkaları” hakkındaki içsel temsilleri etkilemektedir.
Bu modellerde gelişim süreci içerisindeki algı ve deneyimleri etkilemektedir. Güvensiz bağlanma geliştirmiş bireylerde bu modeller psikolojik ve biyolojik
depresotipik organizasyonun gelişimine katkıda bulunmaktadırlar.
d. Benlik-sistemi: Kendinin farkında olabilme ve kendini başkasından ayırt edebilme
Bağlanma ilişkisinin gelişimini takiben, ikinci yılın ikinci yarısında çocuklar kendilerini diğer kişilerden ayrı ve bağımsız varlıklar olarak görmeye
başlarlar. Duygusal ve bilişsel yapıların içsel temsillere eklendiği modellerde benlik, benin bağlanma objesiyle (anne) olan ilişkisine göre temsil edilmeye
başlar. Çocuk büyüdükçe kendini kontrol edebilme becerisinin artmasına rağmen, ebeveyn ilişkisi önemini korumakta ve ebeveynin varlığı, ulaşılabilirliği ve
tepkileri benliğin nasıl temsil edildiğini etkilemektedir. Ebeveynin olumlu tepkiler vermesi, ulaşılabilir olması benliğin kabul edilebilir ve değerli
olduğuna, ebeveynin ulaşılamaz ve dışlayıcı olması benliğin sevilmez ve değersiz olarak temsil edilmesine yol açar.
Araştırmalar, depresyonlu bireylerin çocuklarının benlik gelişimlerinde aksaklıkların olduğunu, bu çocuklarda benliklerine negatif atıfta bulunma riskinin
bulunduğunu ve daha sonra depresyon geliştirme açısından olumsuz etkilendiklerini göstermektedir. Benlik sistemindeki aksaklıklar, depresyonlu kişilerde
intihar olasılığını da etkilemektedir.
Depresyonda gelişimsel biyolojik sistemler
Birçok çalışma depresyonlu kişilerin akrabalarında duygu durumu bozukluklarının görülme sıklığının genel popülasyon oranlarından yüksek olduğunu ve bu oranın
yakın akrabalarda daha da yükseldiğini göstermiştir. İkiz çalışmaları duygu durumu bozukluklarının ikizlerden ikisinde birden görülme oranlarının tek yumurta
ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre daha yüksek olduğunu göstermektedir. Evlat edinilmiş çocukların aileleriyle yapılan çalışmalar ise biyolojik
akrabalarda, evlat edinenlerin akrabalarına göre daha yüksek oranda depresyona rastlandığı bulunmuştur. Genlerin etkilerinin yaşamın farklı dönemlerinde
farklı olması beklendiğinden, bu bilgiler gelişimsel depresyon modeli oluşturulurken göz önünde bulundurulup, değişen depresotipik gelişimsel organizasyona
ilave edilmelidir.
Depresyonlu çocuk ve gençlerle yapılan farklı biyolojik yapıları ve süreçleri inceleyen çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Depresyon riskini artırabilecek
karmaşık gelişimsel organizasyonu anlayabilmek için bütün bu biyolojik bulguların, psikolojik sistemlerle birleştirilmesi gerekmektedir.
Yakın çevre (mikro-sistem)
Kalıtsallık akrabalarda depresyonun görülmesini etkilemektedir, fakat tek başına depresyonun gelişimini açıklayamaz. Bazı çalışmalar da şiddetli depresyon
durumlarında önemli çevresel etkilerin varlığını ortaya koymuştur. Bu durumda, çevresel faktörlerin depresyon üzerindeki etkileri küçümsenemez.
Depresyonlu çocukların çevreleri değiştiğinde (hastaneye yatırılmaları gibi), duygu durumlarında düzelmelerin görülmesi, ailenin depresyon üzerindeki
etkilerini göstermektedir. Çalışmalar ebeveynin psikiyatrik bir bozukluğunun olması, ailenin yapısı, olumsuz yaşam deneyimleri gibi aile ile ilgili
faktörlerin depresyonun gelişimi ve sürekliliği üzerindeki etkisini ortaya koymuştur. Depresyonlu çocukların ailelerinde depresyon, kaygı durumu, madde
kullanımı, antisosyal davranışlar, boşanma, tek ebeveynin olması, düşük sosyo-ekonomik düzey, çocuk istismarının varlığı pek çok çalışma tarafından
gösterilmiştir. Çevresel etkileşim modeline göre bu faktörler, çevrenin farklı düzeylerinde etkileri olan diğer psikolojik, sosyal ve biyolojik
mekanizmalarla birlikte düşünülmelidir.
Eko-sistem (çocukların ve ailelerin yaşadığı çevrenin özellikleri)
Daha önce açıklanan aile etkilerine ek olarak, okul ve çocuğun yaşadığı mahalle, özellikle temel eğitimden orta öğrenime geçiş döneminde çocuğun akademik ve
psikolojik uyumuna katkıda bulunmaktadır. Bu yüzden okul çevrelerinin depresyonun gelişimi konusundaki önemi vurgulanmaktadır. Depresyonun orta öğrenim
yıllarında artış göstermesi, akademik olarak başarılı olduğunu düşünen çocukların duygusal ve davranış güçlükleri çekme olasılığının düşük olması, buna
karşıt akademik olarak kendini başarısız gören çocukların depresyon semptomları göstermesi de çevrenin önemini destekleyen araştırma bulguları arasındadır.
Ergenliğin başlangıç döneminde görülen okul başarısızlığı, ufak çaptaki uygunsuz davranışlar, okulu sevmeme gibi özelliklerin, ergenliğin daha ileri
yıllarında görülen depresyon ve psikolojik sağlık ile ilgili olduğu bilinmektedir.
Okul çevresinin orta öğrenime geçiş döneminde çocuğun gelişimini destekleyici rol oynayamaması, motivasyon ve ruh sağlığı problemlerine katkıda bulunabilir.
Okula uyum, akademik ilgi ve başarının ise ruh sağlığı açısından koruyucu bir rol oynama olasılığı yüksektir.
Makro-sistem
İlk bakışta, kültürel değer ve inançların gelişen deprosotipik organizasyon ve duygu durumu bozukluklarıyla ilişkili olamayacağı düşünülebilir. Fakat makro
sistemin bazı yönlerinin depresyonun ortaya çıkmasında etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bundan başka, toplumsal tutumlar, kaynak ve
destekler, ailelerin arayacağı tedavilerin varlığını etkilediğinden, makrosistem depresyonun görülüp görülmemesini, görüldüğünde ise nasıl sergileneceğini
önemli şekilde etkileyebilir. Bu konuda yapılan araştırmalar oldukça azdır. İntihar riskleri konusundaki araştırmalar bu konuya bir ölçüde açıklık
getirmektedir. Çalışmalar, azınlık grubun üyesi olma, ya da toplumsal değişimin (gelenekselden batıya yönelim gibi) hızlı olduğu yerlerde yaşamanın, intihar
riskini arttırdığını göstermiştir.
Özet ve öneriler
Gelişimsel psikopatoloji perspektifi depresyona dönüşen depresotipik organizasyonun engellenmesi ve depresyon ortaya çıktığında da tedavisi için önemli
ipuçları sağlar. Depresyonlu ebeveynlerin çocuklarının ve depresyonlu çocuk ve gençlerin psikolojik ve biyolojik gelişimsel yapılarının organizasyonunu
anlama, semptomların anlamını kavrama, farklı kişilerin farklı terapilerden nasıl faydalanacağını anlama açısından çok önemlidir.
Depresotipik organizasyon bebeklik döneminde başlayabileceği için, erken döneme yönelik önleme çalışmaları, gelişim basamaklarında ilerlemenin başarılı
olması için önemli olacaktır. Aileye özgü pek çok faktörün depresyonun ortaya çıkmasındaki rolü bilinmektedir. Bu nedenle aile destek programları çocuğun
daha yetkin olmasını sağlayarak depresyonun ortaya çıkmasını engelleyecek ve toplumsal oranlarda düşüş sağlanacaktır.
Depresyonlu ailelere sağlanacak önleyici destek programlarının uygulanabilmesi için, sosyal ve sağlık politikalarında değişiklikler yapılması gerekecektir.
Depresotipik organizasyonun oluşmasında rol alan faktörlere yönelik önleme ve destek programları depresyonun ortaya çıkmasını engelleyebilmesi açısından
önemlidir.
Kaynak: American Psychologist, 53 (3), 221-241.
http://www.psikolog.org.tr/docs/genel/cocdep.html
—————————————————————–
Depresyonla Başa Çıkmanın Yolları, Kaynak: Prof.M.Y.Agargün
1. ADIM: Faaliyet ve Depresyon
Depresyonun en önemli belirtilerinden biri halsizlik ve hareketlerdeki yavaşlamadır. Her şey gözünüzde büyümektedir. En basit işler bile büyük gayret ister
hale gelmiştir. Çabuk yorulursunuz. Üstelik yaptığınız hiçbir işten zevk alamazsınız. Giderek hiçbir iş yapamadığınızı düşünmeye başlarsınız. Bu düşünceler
kendinizi daha kötü hissetmenize ve değersiz, beceriksiz bir insan olduğunuzu düşünmenize yol açar. Bu düşünceler arttıkça işlerinizi yapmak zorlaşır ve bu
durum böyle devam eder gider. İlk olarak bu isteksizlik, hareketsizlikten kurtulabilmek için günlük faaliyetleri artırmak gereklidir. Depresyonun en belirgin
özelliği olan olumsuz düşüncelerimiz faaliyetlerimizi engeller. O halde bu olumsuz düşünceleri değiştirmek gereklidir.
Bu olumsuz düşüncelere aşağıdakileri örnek olarak verebiliriz
Nasıl olsa zevk almayacağım o halde niye yapayım
Nasıl olsa beceremem.
Ne gerek var.
Bunları yapıp da ne olacak sanki.
Bu olumsuz düşünceler daha aktif olmamızı engeller. Bu düşüncelere rağmen, önemsiz olarak görseniz bile günlük faaliyetlerinizi artırmanız gereklidir.
Depresyondaki yorgunluk hissi normal yorgunluktan farklıdır. Depresyondayken dinlenerek ya da bir iş yapmayarak yorgunluk hissinden kurtulamazsınız. Hiçbir
iş yapmamak yorgunluk hissinizi artırır.
2. ADIM: Düşünce ve Depresyon
Depresyonda olumsuz düşünceler kendinizi kötü hissetmenize yol açarak kendinize, çevrenize, geleceğe karamsar bakmanıza neden olur. Bu olumsuz düşünceler
gerçekten ve herkes için kötü olan bir olaydan ziyade sadece sizin kendiniz için kötü olduğunu düşündünüz olaylardır. Depresyondaki kişi düşüncelerinin doğru
olup olmadığını araştırmadan çevresini düşüncelerine uydurur. Bu düşünceler depresyondan çıkmanızı zorlaştırır.
Bu düşüncelere bazı örnekler Kimse beni sevmiyor
Herkesi memnun etmeliyim.
Başarısız olan sadece benim
Başka biri olmadan yaşayamam.
Başaramazsam hayatın anlamı kalmaz.
Zaten herşey beni bulur.
Bu düşüncelerin özelliği Otomatiktirler. Farkına varmadan aklınıza gelirler.
Çarpıtılmışlardır. Gerçeği yansıtmazlar.
Engelleyicidirler. Bazı şeylerin olumlu yönde değişmesini engellerler.
Gerçeğe uygun ve doğruymuş gibi algılanırlar.
Israrcıdırlar. Aklınızdan çıkarıp atmak zordur.
Olumsuz düşüncelerle baş etmenin ilk adımı nasıl düşündüğünüzü ve ve bu düşüncelerin duygularınızı nasıl etkilediğini fark edebilmektir. Bu düşüncelerden
kurtulabilmeniz için bu düşünceleri fark etmeniz ve yerine olumlu düşünceler geliştirmeniz gerekir.
Bu düşüncelerin farkına varmanız için
1. Düşüncelerinizi sayın.
Olumsuz düşüncelerinizi fark etmenin yolu onları tek tek saymaktır. Yanınızda bir kağıt olsun ve her olumsuz düşünce için kağıda bir çentik atın.Zamanla daha
fazla düşünceyi fark edeceksiniz. Çok olumsuz düşünceye sahip olduğunuz için kendinizi suçlamayın. Bu sayının artması sizin bu düşünceleri yakalamakta
ustalaştığınızı gösterir. Bunlar zayıflığın değil depresyonun belirtileridir. Telaşlanmayın. Tedavinin devamı ile bu sayı tekrar azalacaktır
2. Düşüncelerinizi kaydedin
Doktorunuzun size verdiği formdaki olumsuz düşünceleri kaydedin ve bunlara puan verin
3. ADIM: Olumsuz düşünce ve duygularla mücadele edin
Bu adımda amaç olumsuz düşüncelerin yerine mantıklı ve olumlu olanları düşünmeye çalışın Bunun için;
a) Olumsuz düşünce ve duygularınızı sorgulayın.
Kendiniz hakkındaki olumsuz düşüncelere kanıt arayın. Farklı bakış açıları olabilir mi bunu araştırın. Hakkında olumsuz düşündüğünüz bir olaya tarafsız ya da
olumlu bakabilmek için:
Bir yakınınıza ya da arkadaşınıza aynı olay hakkında görüşünü sorun
Soru sormak zor geliyorsa ya da utanıyorsanız. Kendinizi başkasının yerine koyun
Diğer bir yol arkadanızın ya da yakınınızın size aynı konu için akıl danışmaya geldiğini düşünün. Ona ne cevap verirsiniz.
Acaba kendinizi daha iyi hissetseydiniz bu olayı nasıl değerlendirirdiniz. Bir de böyle düşünün.
b ) Olumsuz düşüncelerinizi fark ettiğinizde kendinize şu soruları sorun Acaba düşünce ile gerçeği karıştırıyor muyum?
Farklı yönlerden bakmayı ihmal mi ediyorum?
B aşkası olsa ne düşünürdü.?
Depresyonda olduğum için mi böyle düşünüyorum?
Bu şekilde düşünmenin bana ne yararı var?
Bu şekilde düşünmenin bana ne zararı var?
c) Olumsuz düşüncelerinizin yerin geçen olumlu düşünceleri not edin.
Dikkat
Kendinizi kötü hissederken mantıklı olmaya çalışmak başlangıçta zor olabilir. Bazen kendinizi o kadar kötü hissedersiniz ki hiçbir şey düşünmek
istemeyebilirsiniz. Bu zamanlarda sadece olumsuz düşünceleri not edin. Ümitsizliğe kapılmayın. Olumsuz düşünceleri yazarken bu düşünceleri fark ettikçe
kendinizi eleştirmeyin. Bazen hayal kırıklıklarınız olabilir. Şikayetleriniz tekrarlayabilir. Bu durum da endişelenmeyin. Düzelme yolunda ki aşamalarda bu
tür gerilemeler olabilir.
Öğrendiklerinizi ne kadar uygulamaya koyabildiğinizi düşünün. Depresyonda olsanız da olmasanız da öğrendiklerinizi günlük hayatınızda kullanmanız kendinizi
daha iyi hissetmenizi ve daha olumlu düşünmenizi sağlayacaktır.
Doktorunuzun önerilerine uyun. Büyük ihtimalle doktorunuz size bazı ilaçlar verecektir. İlaçların tedavinin çok önemli bir parçasıdır. Bir hastalıkta ilaç
kullanılması o hastalığın ağır olduğu anlamına gelmez. İlaçların etkin olması için belli bir zamanın geçmesi gerektiğini unutmayın.
http://www.saglikvakfi.org.tr/saglik/ruhsk1y1.asp?id=232
—————————————————————-
Doktorlar farelerde depresyon geni buldu
Doktorlar, farelerde depresyon genini buldu ve bu geni ortadan kaldırarak kemirgenleri depresyona dirençli hale getirdi.
Fransa’daki Nice Üniversitesi Moleküler Farmakoloji Enstitüsü’nden araştırma ekibinin, depresyonu yok etmek için genini yok ettiği farelerin, normal şekilde
beslenip normal şekilde üredikleri kaydedildi. Ekip başkanı Michel Lazdunski, “Yaptığımız deneyler, farelerin değişik türdeki depresyonlara dirençli hale
geldiğini, depresyon ilacı verilmiş gibi davrandıklarını gösterdi.” dedi. Ekibin çalışması, Amerikan “Nature Neurosciences” dergisinde yayımlandı. Farelerden
alınan TREK-1 adlı gen, beynin depresyondaki bütün bölgelerinde “iyonik kanalı” etkiliyor. Depresyon mekanizmasındaki TREK-1 geninin keşfi, depresyonun
tedavisine yönelik araştırmalarda uzmanlara yeni bir kapı açabilecek. Bugün kullanılan depresyon ilaçlarının, hastaların ancak üçte ikisinde işe yaradığını
belirten Lazdunski, genin keşfedilmesi sayesinde geliştirilecek yeni ilacın, “iyonik kanalı” etkileyerek, bütün hastaları daha kısa sürede ve daha etkin
şekilde rahatlatabileceğini vurguladı. Nice, aa
Kaynak : ZAMAN
http://www.ogretmenler.com/haberDetayMiddle.asp?ID=30210
———————————————————————
Sonbahar depresyonuna dikkat
Hastaların yüzde 65’inin, sonbahar ve ilkbahar aylarında başvurduğu bildirildi.
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde geçen yıl “depresyon” tanısıyla tedavi gören hastaların yüzde 65’inin, sonbahar ve ilkbahar aylarında
başvurduğu bildirildi.
Cinsel istek azalması, sıkıntılı, çaresiz, neşesiz ve sinirli ruh halleri, uykusuzluk çekme, yorgun ve bitkin uyanma, davranışlarda yavaşlama, geçmişe dönük
pişmanlık duygusu belirtileri bulunanların bir uzman psikiyatriste başvurmaları öneriliyor.
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Arif Verimli, sonbahar ve ilkbahar mevsimlerinde depresyon görülme sıklığının arttığını
vurgulayarak, ciddi psikiyatrik rahatsızlık olan depresyon belirtileri bulunanların zaman kaybetmeden uzman psikiyatriste başvurarak tedaviye başlamaları
gerektiğini bildirdi. Doç. Dr. Verimli, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde 2002 yılında “depresyon” tanısıyla tedavi gören hastaların yüzde
65’inin, sonbahar ve ilkbahar aylarında başvurduğunu söyledi.
BELİRTİLER
Cinsel istek azalması, sıkıntılı, çaresiz, neşesiz, sinirli ruh hali, boşluktaymış hissi, uykusuzluk çekme, yorgun ve bitkin uyanma, davranışlarda yavaşlama,
geçmişe dönük pişmanlık ve suçluluk duygusunun depresyon belirtileri olduğunu anlatan Doç. Dr. Verimli, özellikle sonbahar aylarında bu belirtilere daha sık
rastlandığını dile getirdi. Doç. Dr. Verimli, “Sıcak, kıpır kıpır, dertsiz, tasasız yaz günlerinin geride kaldığı, sararan yaprakların ağaçlardan döküldüğü,
gökyüzünün puslu olduğu sonbahar mevsiminde depresyon görülme sıklığı artar” dedi.
BİR UZMAN PSİKİYATRİSTE BAŞVURULMALI
Depresyonun ciddi bir psikiyatrik rahatsızlık olduğuna işaret eden Doç. Dr. Arif Verimli, “Halkımızdan beklentimiz, kendilerinde depresyon belirtileri
gördüklerinde bir uzman psikiyatriste başvurarak tedaviye başlamalarıdır. Depresyon, psikiyatrik rahatsızlıklar arasında tedaviye olumlu cevap veren bir
rahatsızlıktır” diye konuştu. Depresyonun tedavisinde iki ana yöntem bulunduğunu belirten Doç. Dr. Verimli, bunların ilaç tedavisi ve psikoterapi olduğunu
bildirdi. Depresyonun tüm belirtilerinin saptanılmasının ardından en az 6 ay süreyle ilaç kullanmak gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Verimli, belli zaman
aralıklarıyla psikiyatristle görüşülmesini de önerdi.
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Verimli, depresyonun uzman tedavisi yapılmadan atlatılması halinde tekrar edeceğini sözlerine
ekledi.
Kaynak : İstanbul
http://www.ogretmenler.com/haberDetayMiddle.asp?ID=30319
———————————————————————-
Depresyona giden yol: ONAYLANMA İHTİYACI, UTANÇ VE SUÇLULUK, Doç. Dr. kemal Sayar
Onaylanma ihtiyacı:
Depresyonda olduğunuz zaman, değişmez bir şekilde değersiz olduğunuza inanırsınız. Bu konuda yalnız değilsiniz. Ünlü kuramcı Dr. Aaron T. Beck tarafından
yapılan bir araştırma açığa çıkarmıştır ki, depresif hastaların %80′inden fazlası kendilerinden hoşlanmamaktadırlar. Bundan da fazlası, Dr. Beck’in
bulgularına göre, depresif hastalar değerli buldukları alanlarda kendilerini yetersiz olarak görmektedirler; zeka, başarı, popülerlik, dikkat çekebilme,
sağlık, güç..gibi.
Eğer şu anda depresyondaysanız ya da hayatınızın bir döneminde depresyona girdiyseniz, hakkınızda kötü ya da olumsuz düşünmenize yol açan düşünce kalıplarını
fark etmekte zorlanabilirsiniz. Gerçekte, kendinizi değersiz ya da yeteneksiz görmeye eğilimlisinizdir. Bunun dışında ya da karşısındaki öneriler size
aptalca ya da dürüst değilmiş gibi görünür.
Maalesef, depresyondayken kendiniz hakkındaki olumsuz düşüncelerinizde yalnız olmayabilirsiniz. Pek çok vakada siz sizin kusurlu olduğunuz ve iyi olmadınız
yönündeki yanlış inançlarınızda o kadar tutarlı ve ısrarcı bir tavır gösterirsiniz ki, bu durum arkadaşlarınızın, ailenizin ve hatta terapistinizin bu
görüşleri kabul etmesine neden olursunuz. Klasik psikanalitik teorinin kurucusu olan Freud’un “yas ve Melankoli” kitabında bu görüşe ait örnekler vardır; bir
hasta değersiz olduğunu, başarısız olduğunu vb. söylüyorsa, mutlaka ki doğru söylüyordur.
Sonuç olarak, terapistin hastanın bu görüşlerine katılmaması imkansız gibi görülmektedir. Freud inanır ki, terapist hastanın yeteneksiz, bencil, zavallı,
dürüst olmayan vb. biri olduğunu kabul etmelidir. Bu nitelikler, Freud’a göre insanın temel niteliklerini oluşturur ve hastalık süreci bu gerçeği daha
görünür yapar. Aslında hasta bu gibi düşünceleri genişletmek için, umutsuzluğun ve kendinden nefret etmenin pek çok duygusal reaksiyonun yaşar. Önce ölmüş
olmayı tercih edebileceğinizi söylerken daha sonra uyuşmuş ya da felç olmuş gibi hissetmeye başlarsınız ve normal yaşam akışına katılmaktan çekinirsiniz.
Bu sert düşünce tarzınızın olumsuz duygusal ve davranışsal sonuçları nedeniyle, yapmanız gereken birinci şey; değersiz olduğunuzu kendinize söyleyip durmayı
durdurmaktır. Bununla birlikte, siz bu cümlelerin gerçek dışı ve yanlış olduğunu kabul edene kadar bunu yapmanız pek mümkün olmayabilir.
Aslına bakılırsa, depresyonda olduğumuz zamanki kişisel endişe ve çatışmaların pek çoğunun temelinde saygı duyulma, değer verilme, takdir edilme, tanınma,,
istenme ve onaylanma arzuları yatar. Mükemmeliyetçilik, hayal kırıklığı, öfke, utanç gibi diğer alanları açıklamaya çalıştığımızda da eğer ön planda değilse,
mutlaka arka planda “başkaları tarafından onaylanma ihtiyacı vardır.
Bazı insanlar depresyona daha yatkın olabilirler çünkü, onlar onaylanmaya aşırı derecede ihtiyaç duyarlar ve bu kimi zaman “onaylanma bağımlılığı” olarak
adlandırılır. Kişi onaylanmanın her zaman iyi ve gerekli olduğuna inanırken, onaylanmama bir felakettir. Bazı insanlar sürekli başkalarını etkileme ihtiyacı
duyar ve özel görünmek isterken, diğer taraftan eleştiriyle yıkılan bireyler vardır. Eğer onaylanmazlarsa, terk edildiklerini ve sevilmediklerini düşünürler.
Aslından onayın kaybı, kimi zaman bizleri oldukça kötü etkileyebilir çünkü başkalarının hakkımızda söylediklerini bütünüyle doğru kabul ederiz. Eğer onlar
bizim işe yaramaz, aptal ya da sevilmez olduğumuzu söylerlerse, biz bunlar sanki doğruymuş gibi hissederiz – yargıları aşırı uç ve bizim olumlu yanlarımızı
reddedici nitelikte olsa bile – ya da aşırı genelleme yaparak, bir kişi hakkımızda kötü düşünüyorsa diğerlerinin de öyle düşüneceğini varsayarız.
Bazı insanlar için onaya duyulan aşırı ihtiyaç, şiddetli utanç ve yetersizlik duygularını örtmek, kapatmak ihtiyacından kaynaklanır. Eğer başkaları beni
onaylıyorsa, ben o kadar da kötü olamam gibi bir inanç vardır.
Aslında onaylanma ihtiyacı insan doğasının büyük bir kısmında olan bir duygudur. Bizim yaptığımız davranışların pek çoğu onay kazanma çabasıyla ilişkilidir.
Bir sınavı geçme, bir yarışmada derece kazanmaya çalışma gibi davranışların hemen hemen hepsi, başkalarının onayını kazanmak ve kendimizi değerli hissetmek
için yapılır. Konumumuzun yükselmesi için, bizleri yeterli ve yeterli görmelerini isteriz. Bir gruba ait olmak, bir ilişkiyi sürdürmek, insanlar tarafından
reddedilmekten kaçınmak ihtiyaçlarımız arasındadır.
Bu da demektir ki, tüm insanlarda temelde bir onaylanmama korkusu vardır; özellikle bu değerlendirme bizim değer verdiğimiz ve bir şekilde kendimizi bağımlı
hissettiğimiz birinden geliyorsa… eğer kişiye değer vermiyorsak onaylamaması daha az sorun olur, ta ki, o kişinin üzerimizdeki gücü artana, mesela
patronumuz olana kadar.
Maalesef, bizim onaylanma ihtiyacımız, biz onu aşırı derecelere ulaştırdığımızda bir tuzağa dönüşebilir. Bu hale geliş ise, değerlendirmelerin sadece
reddedilme korkusu gibi durumlarla sınırlı kalmaması, bizim kendimize yönelik her türlü değerlendirmemizi belirleyen bir konuma gelmesiyle başlar.
Başkalarının onayını ya da onaylamamasını bizim bütünlüğümüze yönelik yargılamalar olarak algılayabiliriz. Onaylanmamış olma duygusuyla baş etmek, temelde
sevgi duygusuyla büyümüş biri için daha kolay aşılabilir bir durum iken, sevgi konusunda yetersizlik yaşamış biri için daha zordur ve onaylanmama ile baş
edebilme ve aşırı derecede olan onaylanma ihtiyacını azaltmak için öğrenebileceğiniz pek çok yol vardır.
Genel olarak, başkalarının sizin hakkınızdaki yargılarına fazlasıyla inanç göstermemenizin doğru olacağını fark etmek faydalı olacaktır. Bu belirli
eleştirilerin hiçbir zaman geçerli olmayacağı anlamına gelmez fakat “aptal”, “güçsüz” gibi yapılan genel etiketlemelerin hakkınızda olduğunuzdan daha
fazlasını söylediği de bir gerçektir.
Bu aşamada hatalı olarak işleyen üç zihinsel süreç vardır;
Ya hep ya hiç düşüncesi
Aşırı genelleme
Kendini eleştirme – kendine saldırma
Onay kazanma sizin kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olan bir duygu olmakla beraber bunu kazanma yollarınız kimi zaman çok çeşitli problemlere neden
olabilir. Örneğin, siz, başkaları sizi nasıl görmek istiyorsa öyle olmaya çalışıyor olabilirisiniz, kendi ihtiyaçlarınızı dile getiremeyebilirsiniz, öfkenizi
saklarsınız, daha uyumlu hale gelirsiniz ve bu yüzden etrafınızdakilerin sizi takdir etmesini beklersiniz. Oysa bu hal giderek umutsuz bir hal alır ve siz
sürekli onay kazanmak için çabalayan bir durumda kalırsınız.
Bunun yerine da yapmanız gereken kendi hayatınızın olumlu taraflarını hesaplamak olacaktır. Neler yapamadığınızdan çok neler yapabildiğinize odaklanın.
Kendinize sürekli onay aramanın zararlı taraflarını ve kendini eleştirmeden onaylanmamış olmayı nasıl kabul edebileceğinizi öğrenmenin avantajlarını
hatırlatın. Onay iyi hissettirir ancak kendinize güveninizi buna dayandıramazsınız. Kendinize bir arkadaşınıza davrandığınız gibi davranın ve başkasının
hizmetçisi gibi olmak zorunda olmadığınızı hatırlayın.
Elbette ki, onaylanma, bir işe girmenize olanak sağladığında ya da bir ilişkiyi sürdürmenizde önemlidir. Ancak onay alamadığınızda kendinize sert eleştiri ve
yargılamalar yapmaya başlamanız ciddi problemler ortaya çıkaracaktır.
Ayrıca başkalarının onayını kazanmak için aşırı çaba gösterip göstermediğiniz üzerine de düşünmeniz gerekir. Eğer böyleyse, bu durum kendi kimliğinize dair
algınızın bozulması ya da kaybolmasıyla sonuçlanabilir, başkalarının onayına aşırı derecede bağımlı olmanın bir büyük zararı da, gerçekten istediğiniz
şeyleri aslında yapamıyor olmanızdır.
Utanç ve suçluluk:
Utanç kompleks bir fenomendir, pek çok açı ve birleşeni içerir. En önemli birleşenleri ise şöyle tanımlanabilir;
İçsel olumsuz benlik düşünceleri: bunlar yetersizlik, değersizlik düşüncelerini ve duygularını içerir kişi kendini beceriksiz, kötü ve başarısız bir olarak
niteleyebilir.
Sosyal ya da asışsal odaklı düşünceler: bunlar başkalarının bizi yetersiz ya da değersiz olarak gördüklerini varsayan inançları içerir.
Duygusal birleşen: anksiyete, öfke, kendinden iğrenme gibi çeşitli öğeler utancım duygusal birleşeni olarak kabul edilir.
Davranışsal birleşen: saklanma, maruz kalmaktan kaçınma uzaklaşma gibi eylemler.
Bedensel ya da fizyolojik birleşen: utanç duygusu streslidir ve bizim sinir sistemimizi aktive eder. Utanç bizim duygu durum belirleyicilerimiz üzerinde etki
eder ve olumlu pozitif duygu durumun sürdürülmesine yardımcı olmaz.
Burada bir noktaya dikkat edilmesi gerekir, insanlar kendileri hakkında olumsuz düşüncelere sahip olabilirler, değersiz, yetersiz ve kötü oldukları gibi…
bu utanç hissetmenin bir kısmıdır. Bununla birlikte, bizler başkalarının eleştirilerine ve küçük düşürmelerine zaman zaman maruz kalabilir ve bu başkaları
tarafından utandırılmadır. Psikolog Kaufman göre, utancın bizde acıya sebep olabilecek en az üç boyutu olduğunu belirtir. Bunlar bedenden, yeterlilik ve
becerilerden utanç duyma ve ilişkilerde utanç duyma olarak belirlenebilir. Bu listeye özellikle depresyonda belirgin bir özellik olan hissettiklerinden
utanma eklenebilir.
Bedenden utanma: bazı kişiler utanç yüzünden doktora gidemezler. Hemoroid, bağırsak hastalıkları, üriner problemler, bulimiya gibi problemlerden dolayı
doktora gidemezler. Utanç, belki de pek çok duygudan daha fazla, bizim dürüst /açık davranmamızı, yardım aramamızı engelleyen duygudur. Ayrıca görüntü
bozukluğu bulunana özellikle insanlar onlara gülüyorlarsa daha fazla utanç yaşamaktadırlar.
Cinsel istismar yaşayan bireylerde akut bir şekilde bedenden utanma duygusu görülebilmektedir. Bedenlerinin kirli ve zarar görmüş olduğu duygusu
yaşayabilirler. Uç vakalarda, bu kişiler bedenlerinden nefret etmeye başlayabilirler. İstismar üzerine konuşmak ise bu durumun pekiştirilmesine neden
olabilir.
Yeterlilik ve becerilerden utanç duyma: bu tip utanç fiziksel ya da zihinsel olarak gösterilen performansla ilişkilendirilir. Burada ana nokta, bir şeyler
yapmaya girişme ve bunlarda başarısız olmadır. Bu bizim kendimizi kötü olarak değerlendirmemizi kolaylaştırır. Bir kural olarak, sadece utançla baş etmek,
eğer başarısızlığımız yüzünden kendimize saldırmazsak daha kolaydır.
İlişkilerde utanç: utanç ilişkilerde yaşanan problemlerden bir tanesidir çünkü kişi çatışma ve eleştirilere kötü şekilde cevap verecektir. Utanca meyilli
bireyler daha kolay öfkelenebilir bir yapıya sahiptir. Eleştiriden uzak durmak ve ilişkilerini kontrol etmek ister gibidirler. Bu yapıdaki insanlar,
başkaların onları fark etmeye başladıklarında zayıf ya da yetersiz olarak etiketleyecekleri korkusunu yaşarlar.
Toplum içinde yaygın olan bir özellik ise, utancın ilişkilerde bağlılığa ait duyguların dile getirilmesi ile bağlantılıdır. Bu sadece erkekler için geçerli
bir kural da değildir. Yine de bu tür davranışlar genelde “yumuşak (soft)” ve erkeksi olmayan şeklinde algılanmaktadır. Bu durum ise onların arkadaşlarına,
ailelerine ve sevgililerine nasıl davranması gerektiğini bilememesine neden olmaktadır. Örneğin, çocukları sıklıkla fiziksel yakınlık isterler ve onlar
yakınlık elde etmek için uğraşırken babaları tarafından uzaklaştırılmaları oldukça incitici bir durum olabilmektedir.
Hissettiklerinden Utanma: Bazen sonuçlarından korktuğumuz için duygularımızı saklama eğilimi gösteririz. Bu duygular endişe, depresyon, öfke gibi
duygulardır. Çünkü bunlar bazı şeylerin yanlış gittiğinin göstergesi olarak algılanırlar. Aynı zamanda utanç, bizim zayıf veya hatalı yanlarımızın ortaya
çıkışında hissettiğimiz bir duygudur. Bu nedenle insanlar olumsuz yanlarının ortaya çıkmasını istemedikleri gibi utanç duygularını da saklamaya çalışırlar.
Derin utanç duyguları kolay unutulan deneyimler değildir. Bizim içimizdeki yerlerini her an ortaya çıkmaya hazır bir şekilde sürdürürler.
Utancın kökenleri:
Utanç hissetmemiz için yeterli kapasitemiz olduğundan bahsedilebilir. “Sonradan üzülüp dışlanmaktansa falanca işi yapmam” gibi değerlendirmeler
yapabiliyoruz.
Çocuklukta bizi büyütenlerin nasıl davrandığı da önemlidir, en azından bunun üç temel sonucundan bahsedilebilir;
yeterli ve iyi bilinmek için aşırı çaba
daima uyumlu olma
direkt saldırılar ve küçümseme
(Bazı insanlar alkış ve beğeni toplayamadıkları zaman utanç hissederler.)
Toplumun çoğunluğuna uyma ihtiyacı duyuyoruz. Erkekler duygularını göstermeyip güçlü görünmeye, kadınlar sıcak, anaç, çekici ama cinselliğe meraklı ve hırslı
olmayan bir tablo çizmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Bir gruba ait olma merakımız var aynı zamanda. Birçok kişi için, sadece kabul edilmeyip,
beğenilmemek değil, direkt sözlü ve fiziksel saldırılara maruz kalmak da büyük utanç kaynağıdır. Birçokları insanoğlunun bu özelliğini kullanır.
Depresyona yakalandığımızda, negatif düşünmeye ve davranmaya daha meyilli oluruz. Çocuklar, gençler ve ilk yetişkinliğini yaşayanlar negatif düşünmeye ve
eleştiriyi bireysel almaya daha meyillidir. Kendilerinin hemen sosyal ortama kaptırırlar ve kısır döngü oluşur. Onlar kapandıkça daha çok dışlanırlar.
Eleştiriyi bireysel almamayı ve kendimizi etiketlememeyi öğrenmemiz gerekir.Utançla başa çıkmanın bir yolu utanca yol açan şeyi uzaklaştırmaktır. Ancak bu
yöntem uzun vadede problem olabilir. Bir başka yol ise, iyi ve yeterli olduğumuzu ispat etmek için devamlı bir uğraş içinde olmaktır.
Tüm bunların dışında, duygularımızı, olanları, eksiklerimizi sürekli saklamak, baskı altında tutmak da bir yoldur. Gülmenin ardına da sığınılabiliyor.
sıkıntıyı şakayla dışsallaştırmak ve kendimizi çok ciddiye almamak iyi ama gülmenin ardına sığınmak “hollow” oluyor. Ayrıca gizlemek uzun vadede asosyalliğe
sebep olabilir. Utancı örtmek için karşı tarafı utandırmak suçu azaltmak için karşı tarafı suçlamak ise sadece bir kısır döngüye sebep olur.
Bu noktada kullanılan en önemli savunma mekanizması yansıtmadır. Birinci türü, düşüncelerinin başkalarının da sahip olduğunu sanma şeklindedir. Siz kendinizi
beceriksiz görüyorsanız, başkalarının da hakkınızda böyle düşündüğüne inanırsınız. İkinci türünde ise, kendinizdeki eksik tarafı kabul etmeyip karşı tarafta
olduğunu iddia etmek. Genelde bunu kendilerinden aşağı konumda olanlara yaparlar. Irkçı ve cinsel ayırımcı şakalarla mesela…
Bu noktada aşağılama ve utanç arasında bir ayırım da yapmak gerekir. Aşağılamayı reddederiz, utançta ise, suçlandığımız noktayı kabul ederiz. Aşağılamayı öç
alma isteği izler. Kimisi için bu ayıptır bu nedenle de bastırılır. Böylesi için birinci adım, sinirlendiğini kabul etmesidir. Bazıları fazlasıyla öç almayı
aklına koyar. Böylesi de aşağılama ile başa çıkmayı öğrenmelidir. Hatta profesyonel yardım alması çok olumlu sonuçlar yaratabilir. Öç alma duygusu yenilmesi
gereken bir olgudur çünkü insanı yalnızlığa iter.
Hatalı olan tarafın cezasını çekmediğini bilmek de insanda yenilmişlik hissi yapar. Bu uyku bozukluğu ve depresyona varabilir. Genelde, bu konuya takılıp
kalmaktan kurtulmamız gerektiğini bilir ama yapmayız. Bu nedenle profesyonel yardıma ihtiyaç duyulur. Suçluluk duygusunu bastırmayız, utançla arasındaki fark
budur. Onun yerine bu duyguyu tamir etmeye uğraşırız. Ama suçumuzdan dolayı aşırı bir suçluluk duyup da kendimizi kötü ilan etmememiz gerekir. İnsanları üzme
gücümüzü ve nedenlerini samimiyetle kabullendikçe, hatalarımızı düzeltmek de daha kolay olacaktır.
Utancın Tedavisi:
A) Bireysel Bilinç:
kendimize fazla odaklanıp, kontrol altına almaya çalışmak yanlıştır. İnsiyatif ele almamızı ve yaşadığımızı anın tadına varmamızı engeller. Bizi suçlayan
içsese kulak aldırmadan her insanın hata yapabileceğini ve önemli olanın hata ile yüzleşmek olduğunu bilmeniz gerekir. Bu nedenle utancı yok saymak yerine
onun nedenlerine inmek gerekir ve onunla yüzleşmek en doğrusudur. Çevrenizdekilere neler düşündüğünüzü anlatın. Ya hep ya hiç demeyin. Tamamını anlamasalar
da yardımları olabilir.
Suçluluk duyarız çünkü karşı tarafı umursarız , tabii samimiysek umursarız. Samimi değilsek utanç kaynaklı bir umursama yaşarız. Yaşadığımız duygu genelde
ikisinin karışımı olmaktadır. Bize ihtiyaç duyulduğunu bilmek doğamızda olan bir durumdur ancak abartılmaması gerekir. Çocukken anne-babası yardıma muhtaç
olanlar erişkinken bu durumu abartıp “kurtarıcı” olmak isterler.
Ama bu rolü oynayamadıklarında depresyona girerler. Çünkü suçluluk veya utanç duyarlar. Bu tipler depresyona meyillidir. Başkalarını düşünecek enerjimizin
kalmadığını fark etmek kendimize verdiğimiz değeri azaltır. Anne-çocuk ilişkilerinde bu durum daha gözlemlenebilir bir hal alır. Diğerleri için bir şey
yapamamak intihar düşüncelerini harekete geçirebilir. Çünkü yük olduklarını düşünürler ya da aslında iyi görünmek için iyilik yaptığını fark edenler de
kendilerini samimiyetsiz ve değersiz bulabilirler. Bazen de hayatın bize çok yük getirdiğini düşünürüz. Kaçmak isteriz. Suçluluk duygusu yaratır bu da.
Kaçmayıp daha çok yük alırsak daha çok sıkılıp kaçmak isteriz, kısır döngü. Bu durum gerçekleri görmemizi engeller. Tam olarak neyin yük olduğunu bulmak
burada temel noktadır.
Güzellikleri hak etmediğimizi, suçlu olduğumuzu düşünmek de depresif bir duygu ya da sahip olduğu tüm güzelliklere rağmen mutlu olamayan ve bunun suçluğunu
yaşayanlar da var. Kötü giden bir noktanın diğer tüm olumlu şeylerin değerini gözümüzde azaltması normaldir. Burada işleyen yine “ya hep ya hiç” mantığıdır
ve bundan kurtulmak gerekir. Ya da bir şeyden daha fazla istediğinizde bunun açgözlülük olarak agılayıp suçluluk duymayın. Diğerlerinden daha iyi durumda
olduğunuz için sevindiğinizde suçluluk hissetmeyin. Buna “kurtulanın duyduğu suçluluk” denir. Ya da başarımı ya da paramı kıskanırlar, yalnız kalırım
duygusuyla kendinizi baltalamayın. “Aşırı sorumluluk duygusundan kaynaklanan suçluluk” var. İnsanların hayatlarıyla ilgili her şeyden siz sorumlu değilsiniz.
Psikotik depresyonda ise kişi çok büyük felaket durumlarında bile bir şekilde üstüne bir sorumluluk alır. Bunun kaynağı bilinçdışındaki agresif duygular
olabilir. Ya da birini terk etmiş olmaktan kaynaklanan suçluluk duyguları olabilir. Örneğin: anne-babadan ayrılış. Öülm durumunda yaşanan suçluluk ise yas
ile başa çıkmayı engeller. Ölene iyi davranmamış olma fikri kötüdür veya ölene çok bakılmışsa ve bu durumdan kişi sıkılmışsa “öldü de rahatladım” düşüncesi
suçluluk verebilir.
Varoluşçu Suçluluk: Kendimize haksızlık ettiğimiz düşüncesi, Özellikle “sigara bana zarar verir” gibi düşünceler, beden bütünlüğe tehdit, varoluşa saldırı
gibi öğeler, bu duyguyu uyandırır. Bir bakıma iyidir çünkü değişimi tetikler. Ama suçluluktan daha pozitif bir tetikleyici bulmak gerekir.
Karşı Tarafa Yüklenen Suçluluk: İstediğimizi kazanmak için karşı tarafın kendini suçlu hissetmesini sağlamak uzun vadede ilişkileri zedeler. ,Suçluluk tolere
edilmesi gereken bir duygudur ancak kimileri bunu yapamadığı için bu duyguyu yok saymayı tercih ederler. Bazen de suçluluğumuzu kabul etmemek için sinirle
üste çıkarız. Bu iletişim sağlamaz. Sakin bir anda suçluluk alanlarınız belirleyin. Objektif olun. Kendinize yüklenmeyin. Kendi kendinizi affetmeyi bilin.
Kendinizi suçlu hissetmenize yol açan ve kendi eksiklerini yansıtan insanlardan uzak durun …
http://www.kemalsayar.com/sectiklerim/sectiklerim23.asp