ene nlp gelişim

ENE (Benlik) fgülen

Ene, insanın benliği demektir. Ona, terbiye ve tezkiye ile nefs-i emmareden levvameye, oradan mülheme, ?mutmainne, râdıyye, merdıyye ve sâfiyeye kadar
terakkiye açık olan “hayvanî nefis” de diyebiliriz. Üstad ?Bediüzzaman, bu meseleye 30. Söz’de tasavvufçuların yaklaşımına benzeyen bir anlayışla açıklık
getirmiş ve bir ?yönüyle sofilerin düşüncelerini çağa göre daha derli-toplu hâle getirmiştir. ?
Buradaki ifadelerden de hatırlanacağı üzere benlik kazanma sırları, her şeyden önce insanın kendi mahiyetini ?idrak ederek, “Benim de bir iradem var.”
demesiyle başlar. Çünkü irade, esas olarak benliğin rükünlerinden birisidir. ?Zaten Üstad “irade”yi, lâtife-i Rabbâniye denilen kalb, şuur ve hisle birlikte
“vicdanın dört rüknü”nden biri olarak da ?zikreder. Bu lâtifeler, kâinatı duyma, hissetme ve onu değişik unsurlarıyla ele alıp hallac ederek yorumlama.. gibi
?insana değişik düşünceler ilham eder. İrade, insanı muhabbetullah; kalb, mârifetullah; şuur, müşahedetullah; his de ?cennet ufkuyla buluşturur. Bunlar, aklı
aşkın olan sistemin, birer parçası olarak insanın mahiyetine dercedilmişlerdir. ?Biz, çok defa farkına varmadan, o sistemle hedeflenen gâyelere karşı arzu ve
istek duyarız ki o da, içimizde böyle bir ?sistemin bulunmasına delâlet eder. Descartes da: “Bende nâmütenahi bir düşünme hassası var. Ben, nâmütenahi
?olmadığıma göre, bana verilen bu hassa, nâmütenahi olan bir Zat’tan gelmektedir.” mülâhazasıyla bu hakikati ifşâ ?eder.?

Evet insanın, her şeyden önce kendi benliğinin çerçevesini belirlemesi gerekir. Yani o, “Bende bir irade, duyma, ?bilme, düşünme, yorumlama, azim, cehd..
gibi hassalar var.” diyerek bunları tespit edip, sonra bir kısım mukayeseler ?yaparak bunları kendisine ihsan edeni bulabilir. Meselâ insan, yemek yerken,
sadece ağzına lokmayı götürüp ?boğazından midesine gönderene kadar, kendisine verilen iradeyi kullanır. Artık bundan sonra, insanın elinde ?olmayan ve
müdahele imkânı da bulunmayan bir dizi sistem devreye girer. Buradan hareketle insan, “Gücümün ?yetmediği, kudretimle halledemediğim, benimle alâkalı olduğu
hâlde farkına bile varamadığım, tamamen benim ?iradem dışında cereyan eden birçok hâdise var ki, bütün bunlar, beni çok iyi bilen ve tanıyan birisi
tarafından idare ?ediliyor.” diyerek eşya ve hâdiseleri evirip çeviren sonsuz Kudret Sahibi’ni bulabilir. ?

Netice itibarıyla bu tefekkür seyahatini tamamlayan insan, Yunus misali benliğini âdeta bir kristal gibi taşa ?vurarak kırar.. kırar ve benlikten vazgeçmenin
meyvelerini devşirmeye başlar. Böylece insan, fenafillaha giden ?yolda, vuslatın her an biraz daha artan cazibesiyle mest ve sermest olarak adım adım hedefe
doğru yaklaşır.?

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.4/ruhi.hayat/a1048.html
———————————————————————————-

ENANİYET EGOİZM, M. Fethullah Gülen, Sızıntı, Mayıs 2005, Cilt 27, Sayı 316

Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş bir kelime.. insanın kendisi, özü, şahsiyeti mânâları yanında, ona, varlık,
eşyâ ve hâdiseler hakkında tefrik, temyiz, okuma ve değerlendirme imkânı da veren “ene”; aynı zamanda bilme, inanma ve bu çerçevedeki ferdî ve içtimaî
sorumluluklar karşısında insanı bir muhatap durumuna yükselten unsurdur. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek
kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaikı ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık
tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu
anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşyâ ve esrâr-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” –ben ve ego da diyebilirsiniz¬–
insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur.

Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice
herkülleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hânümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar
da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır. O, imanla doğru okunmadığı, mahiyetine acz u fakr esaslarına göre bakılmadığı veya kendini kendine
mâlik saydığı, sayıp aynadaki sureti hakikat sandığı durumlarda kibre girmiş, gurur mırıldanmış, bencillikle gürlemiş, kini, nefreti ve hiddetiyle hayvanları
aratmamış, şehevânî istekleriyle hep bohemler gibi yaşamış, çalım, caka ve başkalarını hafife alma türünden komplekslerden kurtulamamış ve kendi kendinin
meshûru olmuş, çeşit çeşit illetlerle mâlûl bir özürlü; şahsî hazlarından gayrı bir şey düşünmeyen/düşünemeyen hodbîn bir gurur âbidesidir. Kendini güçlü
hissettiği ve fırsat da yakaladığı zamanlarda, gözünü kırpmadan herkesi ezip geçen bir tiran bozması, hak ve hürriyetler konusunda saygısız bir nemrut ve
Allah, Peygamber tanımayan bir nankördür. Zayıf ve güçsüz olduğu ya da ihtiyaçlarla kıvrandığı durumlarda ise o, kapıkulu saydığı kimselerin bile ayaklarına
kapanacak kadar zelillerden zelil zavallının tekidir.

Aksine o, Allah’a imanla tenevvür edip acz u fakrını kavradığı, beden ve cismâniyetin uydusu olmaktan sıyrılıp kalbî ve ruhî hayat ufkuna yöneldiği, şevk u
şükürle şahlanıp Hak rızasına kilitlendiği takdirde de âdeta müzekkâ bir ruha dönüşür ve öteki yanı itibarıyla bütün fena huyların menşei olmasına mukabil bu
derinliği açısından güzel ahlâkın (mehâsin-i ahlâk) en temel unsuru hâline gelir.

Şimdiye kadar pek çok mutasavvıf ve kelâmcı, bazen “ene” unvanıyla, bazen de “nefis” namıyla bu konu üzerinde durmuş ve önemli açıklamalarda bulunmuşlardır.
Mevzuun tafsilatını onlara havale ederek, burada birkaç cümle ile de olsa Üstad Bediüzzaman’ın bu hususla alâkalı mülâhazalarına temas etmek istiyorum:

O, Kur’ân-ı Kerim’deki emanet hakikatinin(1) pek çok yönlerinden birinin de “ene=ego” olduğunu ifade sadedinde; “ene”nin Âdem (aleyhisselâm) zamanından
günümüze kadar insanlık âleminin etrafında dal-budak salmış hem nuranî bir Tûbâ-i Cennet hem de müthiş bir Zakkum-u Cehennem çekirdeği mahiyetinde olduğunu
vurgular ve ona bu iki âlemin de kapılarını açacak bir anahtar nazarıyla bakar. Ona göre “ene”nin bu birbirinden ayrı derinliklerinin temsilcileri ve bu
temsilcilerin teşkil ettikleri cereyanlar da vardır. Bunlardan biri silsile-i nübüvvet cereyanı, diğeri de diyaneti kabul etmeyen felsefe akımıdır. Din
tanımayan ve diyanete baş kaldıran felsefî cereyan/cereyanlar bir zakkum ağacı gibi çevrelerine her zaman şirk ve dalâlet zulmetleri neşretmiş ve insanlığın
ufkunu karartmışlardır. Onlardan, aklı biricik esas kabul edenlerin dünyasında dehriyyûn, maddiyyûn ve tabiiyyûn… gibi kimseler yetişmiş ve bunlar saf
yığınların baştan çıkarılmalarına sebebiyet vermişlerdir. Kuvvet ve şiddeti öne çıkaranların atmosferinde Nemrut’lar, Şeddad’lar, Firavun’lar boy atıp
gelişmiş ve kitlelere kan kusturmuşlardır. Hayatı, cismânî ve bedenî arzulara, isteklere bağlı götürenlerin çizgisinde insanın süflî hislerini gıcıklayan
tanrıçaları, totemleri ve putlarıyla bohemliğe açık ruhların başlarını döndürmüş ve yığınları akla-hayale gelmedik sapıklıklara sürüklemişlerdir.

Nübüvvet cereyanına gelince o, “kuvve-i akliye” dalında enbiyâ, mürselîn, evliyâ ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirmiş; “kuvve-i dâfia” dalında âdil hakimleri,
melek gibi melikleri semere vermiş; “kuvve-i câzibe” dalında da suret ve sîret güzellikleriyle serfiraz ismet kahramanlarının gelişmesine ortam
hazırlamıştır. Bu açıdan, peygamberlik ufku itibarıyla “ene”nin bir kulluk unvanı ve esrâr-ı ulûhiyetin de bir aynası olduğunu söylemek mümkündür. Öyle ki,
bu yörüngede “ene” kendini bir abd bilir, Yaratan’ın hizmetinde olduğunu düşünür; O’na karşı hâlisâne kulluğa yönelir ve hemen her zaman O’nu hoşnut etme
arkasından koşar. Aklına aldanıp nefsine yenik düşenler, güzeli, çirkini birbirine karıştırıp egoyu sabit bir hakikat şeklinde mütalâa edenler, dolayısıyla
da, Hakk’a kul olacaklarına değişik mâlihulyalara dalarak cismânî hazlarından başka bir şey düşünmeyenler, varlık ve hâdiselere insanca bakıp onu muhteva
enginliğiyle duyamayanlar, duyamayıp kendi bencilliklerinin darlığında heba olup gidenler egoizm gayyaları içinde boğuladursunlar, “ene”deki sırrı anlayanlar
yürürler Hakk’ın inayet gölgesinde O’nun rıza ufkuna doğru…

“Ene”nin olumsuz yanıyla alâkalı bir derinlik sayılan Frenkçe “egoizm” de dediğimiz “enâniyet”, kendine düşkünlük, yalnız kendini düşünme, her faaliyetini
bir kısım şahsî çıkarlara bağlı götürme, her işi bencillik mülâhazasıyla ele alma ve o mülâhaza ile bitirme de diyeceğimiz bir ruh hastalığının unvanıdır.
Böyle bir karakter, başkalarından söz edildiği, onlara teveccühte bulunulduğu hemen her yerde feveran eder, kıskançlıklara girer –üzerinde durulabilir–
hırsla kıvranır; hızını alamaz gıybete, iftiraya başvurur ve “onlar” dediği kimseleri karalamak için elinden gelen her mel’aneti irtikâp eder.

Bazı kimselerde, bunun bir iki adım daha ötesinde, kendini mutlak üstün ve eşsiz görme, hatta kendine “gaye insan” nazarıyla bakma, aptalca hüsnüzan ve
teveccühlere takılarak bir görüntü sergileyebilmek için maskaralık diyebileceğimiz fantezilere girme ve “ben” merkezli bir dünya kurarak kendini anlatma,
meziyetlerini sayıp dökme cinneti söz konusudur ki, bunu da muzaaf enâniyet anlamında “egosantrizm” sözcüğüyle ifadelendirebiliriz. Böyleleri her hâdiseyi
kendi bakış açılarına göre yorumlar, herhangi bir konuyu, onun enginliği ve derinliği çerçevesinde değil de, kendi egoizminin darlığı içinde ele alır,
değerlendirir; sonra da, kendince çıkardığı hükümleri başkalarına da dayatmaya çalışır. Aslında, bu tipler kendi heva ve heveslerine öylesine kilitlidirler
ki, kendilerinden başkasını görmez/göremez, kendi hülyaları dışında hiçbir şey bilmez, bilmek de istemez; kimseyi sevmez ve hayırla da yâd etmezler.
Kendilerini insanî fazilet ve meziyetlerin merkezine oturttukları için her zaman redd-i müdahale hissiyle gergin ve kavgaya hazır bir hâlleri vardır. Hele
bunların arasında nefsine âşık ve taparcasına ona bağlı bir kısım narsisler bulunmaktadır ki, bunlar tıpkı çocuklar gibi, gördükleri her nesneye sahip olmak
ve başkalarına ait şeyleri elde etmek için sık sık onlarla kavgaya tutuşur ve mütemâdi hır-gür çıkarırlar.

Böylelerinde hiç mi hiç içtimaî sorumluluk hissi gelişmemiştir; onlar, hemen her zaman heva ve heveslerine göre hareket ederler. Olabildiğine kibirli ve
gururludurlar; herkesi hafife alır ve âleme tepeden bakarlar. Bir de bu hasta ruhlar, çevrelerindeki saf yığınlar tarafından alkışlanıyor, ferdî
bencillikleri herhangi bir cemaate mensubiyetle besleniyorsa –buna “cemaat enâniyeti” de denebilir– daha bir derinleşir, nemrutlaşır ve akla-hayale gelmedik
fenalıklara sebebiyet verebilirler. Firavun böyle bir ruh haletiyle “Ben sizin en yüce rabbinizim.”(2) sözleriyle hırlamış, bir başkası “Ben de ihya eder ve
öldürürüm.”(3) deme cür’etinde bulunmuş; bir diğeri ise “Ben bu serveti kendi imkân ve kendi bilgimle elde ettim.”(4) hezeyanlarıyla gürlemiştir. Günümüzde
çokça bulunduğu gibi, kimileri de mânâ âleminin devasa kametlerinin dahi telâffuz etmediği/edemediği “Ben Mehdiyim.”, “Ben Mesihim.”, “Ben kutbum, kutb-u
irşadım”, “Ben gavsım”… türünden saçmalıklarda bulunmuş; sürekli ben merkezliliğin karakteristik hırıltılarıyla kibrini, ucbunu, fahrini, makam sevdasını
ve nefis muhabbetini seslendirmiş ve kulluğun esası olan acz u fakr, tevazu, mahviyet ve hacâlet… gibi hususlardan habersiz cahil kitleleri iğfal
etmişlerdir.

Aslında bunlardaki sefalet ve ruh sukutuna sebebiyet veren hep aynı şeylerdir: Şeriat mantığından habersizlik, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde bulunma,
şöhretperestlik ve bohemce yaşama arzusu… gel gör ki, bu zelil insanlar, her zaman kendilerini farklı yaratılmış gibi görüp gösterir ve çevrelerine birer
misyon insanı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Böyleleri herkesi sıradan, hor ve hakir varlıklar sayar ve onların da bir şeyler yapabileceklerini
kat’iyen kabul etmezler. Hele bir de etraflarında bu duyguyu sık sık tetikleyen bir kısım müdâhinler varsa –ki her zaman var olmuştur– bunlar öylesine bir
büyüklük hissine kapılırlar ki, herhalde bu ölçüdeki bir enâniyeti ifade için “mük’ap bencillik” sözü bile yetmeyecektir. Zannediyorum böylelerinin hâline en
uygun isim “megalomani” olacaktır.

Pöhpöhe açık ve alkışa teşne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının iddiaları da inzimam edince ortaya en tipik bir narsis çıkar. Sever kendini
Allah’ı gerçekten sevenlerin sevdiği kadar.. tapar hevasına putperestlerin tanrıçalarına taptığı seviyede.. yanında Peygamber’den bahsedildiğinde dahi
rahatsızlık duyar; “O’nun temsilcisi ve izdüşümüyüm.” gibi hezeyanlarla –kendi inanmasa da– çevresini bir kısım muğlak ve müphem şeylere inandırmaya çalışır.
Bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindedir. Damlasının derya, zerresinin güneş gösterilmesini arzu eder. Dahası, etrafını
kendisine karşı çok derin bir medyuniyet içinde görmek ister; ister ve herkesin her şeyine gözünü dikerek, meşru ve gayri meşru bütün arzularının yerine
getirilmesi beklentisine girer. Bekledikleri gerçekleşmeyince de çevresini yakar-yıkar, şuna-buna gönül koyar, en yakınlarını bile vefasızlıkla suçlar ve
altından kalkılamayacak, is’âf edilemeyecek hak iddialarında bulunur. Zaten başkalarıyla da her zaman kavga içindedir; hasetle kıvranır durur.. gıybetle,
iftira ile boşalır.. kinle, nefretle sürekli hafakanlar yaşar; “Ne kendi eyler rahat ne halka verir huzur.” (Anonim) Yıkılıp gitse de cihandan mirasçıları
onu kabre kadar götürür.

[1] Ahzâb sûresi, 33/72
[2] Nâziat sûresi, 79/24
[3] Bakara sûresi, 2/258
[4] Kasas sûresi, 28/78

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/a13356.html
————————————————————–

“Ben” Diyen İki Kişi, M. Fethullah Gülen, herkul.org, 17.07.2004

Kur’an’da Allah’tan başka “ben” diyen iki kişi vardır. Birisi Kârun… O şöyle diyor: “İnnemâ ûtîtühû alâ ilmin indî – Bu zenginlik bana ilmimden dolayı
verildi.” (Kasas, 28/78). Diğeri ise Firavun. O da “Ene rabbükümü’l-a’lâ – (Haşa!) Ben sizin yüce rabbinizim, efendinizim!” (Naziat, 79/24) der. Kendilerine
ihsan edilen nimetleri kendilerinden bilen ve apaçık şirkin içinde bulunan bu ve benzeri kişilerin dünyevî âkıbetlerinin ne olduğunu, nasıl yerin dibine
batırıldıklarını yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Uhrevî cezalarını ise Allah bilir.

Efendimiz (sav) “ben” kelimesini sadece Huneyn ganimetlerinin taksiminde bazı ileri-geri şeyler söyleyen Ensar’ın gençlerine cevaben yaptığı konuşmada
kullanmıştır. Sadece Ensar’dan olan insanların katıldığı o meşhur konuşmasında “Ey Ensar topluluğu! Duydum ki, gönlünüzde bana karşı bir kırgınlık hasıl
olmuş. Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor
muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalplerinizi telif
etmedi mi?” Dikkat ederseniz buradaki “ben” kelimelerinde bile nihaî iradeyi Allah’a havale etme ve kendisinin bu işlerde bir aracı olarak kullanıldığını
ilan ve i’lâm var.

“Ben, ben!” demek her zaman söylenildiği gibi şeytanın mırmırları ve hırıltılarıdır. İhsan olunan nimetlerde “lâyık olmadığımız halde Allah lütfediyor”,
başarılan, işlerde “Allah bizleri güzel ve hayırlı işlerde istihdam ediyor” demek daha selametlidir. Bu hususu çok iyi kavrayan tasavvuf erbabı, yeme, içme,
gelme, gitme gibi insanın en tabii hallerinde bile ben kelimesini kullanmamış ve Allah’ı bir ân-i seyyâle dahi olsa unutarak şahsın kendi iradesini öne
çıkaran “yedim, içtim, geldim, gittim…” gibi şeyler dememiş, dememeye özen göstermiştir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12689.html
————————————————————————–

Beklentisiz ve Benliksiz Olma

Kendimizi rükün gibi görmemeliyiz. Size teveccüh olabilir; Allah’ın verdiği kabiliyet, istidat ve bu istidatları kullanmanız ölçüsünde iltifatta
bulunulabilir. Fakat siz bu teveccüh ve iltifatı asla beklememelisiniz; ayrıca başkalarından da saygı beklememelisiniz. Başkalarının saygı göstermesi onların
vazifesidir. Ne var ki, bu saygı ve teveccüh kat’iyen beklenmez. Hele bir insan kendisini rükün görüyor, ben turnikeye önce girdim, ben rükünüm diyor ve
beklentiler içinde bulunuyorsa, bu, en hafif ifadesiyle muzaaf, hattâ mük’ab küstahlıktır. Peygamberler için bile en zor şey, kendilerine inanılması
gerektiğini tebliğ etmek olmuştur. Efendimiz (sav) gibi, tevazu, mahviyet ve hacâletin en üstün ve zirvedeki temsilcisi olan bir insan, eğer mecbur
olmasaydı, “Ben Rasûlüm, bana inanmanız gerekiyor” demezdi. Fakat peygamberler, onlara inanmak imanın gereği olduğu için, Musa Rasûlüllah, İsa Rasûlüllah,
Muhammedün Rasûlüllah (sav) demek, imanın ikinci büyük rüknü olduğu için, kendilerine rağmen böyle bir tebliğde bulunmuşlardır. Fakat görüyoruz ki, şeytan
bugün germiş yayını, yerleştirmiş okunu, vuracak sineler bekliyor. Ona av olmamak için, kendimizi hergün birkaç defa sıfırlamalı, bir hiç olduğumuzu
nefsimize kabûl ettirmeliyiz. Sıfır (0) çok güzeldir, nokta (.) ondan da güzeldir. İşte, biz de kendimizi böyle görmeliyiz. Gerçi yeni 0 da halka gibi, o da
boyna takılabilir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/f.gulenle.amerikada.bir.ay/a2436.html
—————————————————————————

Enaniyet ve Aidiyet Hisleri, M. Fethullah Gülen, herkul.org, 07.01.2003

Bediüzzaman Hazretleri işlenecek günahlarla insanda var olan bazı latîfelerin söneceğinden veya öleceğinden bahsederek Lem’alarda şöyle der: “Hem senin
mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı
kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ
bazan söner ve ölür.”

Her latîfenin bir gaye-i hilkati vardır. Hilkat gayesine uygun biçimde o latîfenin kullanılmaması elbette onun dumûra uğramasına veya ölmesine neden
olacaktır. Burada işin en önemli noktası söz konusu latîfelerin tekrar dirilip dirilmeyeceği veya daha doğru bir tabirle Allah tarafından tekrar diriltilip
diriltilmeyeceğidir. Kanaatim o ki, eğer Allah’ın fevkaladeden bir lutfu ve inayeti olmazsa onların tekrar dirilmeyeceği ve diriltilmeyeceğidir. Bu açıdan
Bediuzzaman’ın, Lem’alardaki aynı yazının devamında söylediği “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork- bir lokmayla, bir daneyle, bir bakmakla o latîfelerini
batırma” nasihatine iyi kulak kesilmek gerek.

Ancak iman başta olmak üzere marifetullah, muhabbetullah, mehafetullah ve zevk-i ruhaniye erip, hakikat yolcusu insanın asıl hedefi olan rıza-yı ilahiye
ulaşabilmesi adına verilmiş olan latîfeler eğer küfür ve dalaletle ölüyor ve bir daha dirilmiyorsa, sonradan hidayete eren insanlar hiç bir yere varamazlar.
Oysa ki, mühtediler içinde seyr-i sülûkta nice mertebeleri kat’ etmiş insanlardan söz etmek mümkün olduğu gibi, cahiliyye insanlarından mucize denilebilecek
bir toplum da çıkmıştır. Demek burada Allah’ın hususi bir iltifatı, fevkalade bir inayeti var.

Bizim hamuru müslümanlıkla yoğrulmuş insanlar olarak, inayete güvenmekle beraber, irademizi esas alarak davranışlarımızı ayarlamamız gerekir. Zira adet-i
ilahi günahlara girme durumunda o latîfelerin sönmesini ve ölmesini netice veriyor.

Bu çerçevede iki önemli tehlikeye dikkatlerinizi çekmek istiyorum; çoklarımızın içki, kumar, hırsızlık türü günahlar kategorisi içine girmediği için belki
dikkat etmediği ama işin aslına bakılırsa bir çok latîfelerin ölmesine neden olan iki yanlış his ve duygudur bunlar. Aslında ikisini bir başlık altında da
toplayabiliriz: enaniyet. Ama biri şahsi enaniyet, ikincisi yaptığı yararlı işlerle başarılı gözüken ve halk nezdinde öyle kabullenilen bir cemaate mensup ve
aid olmanın verdiği cemaat enaniyeti.

Birincisi; şahsi enaniyet. Şahsi enaniyet az veya çok, külli veya cüz’i herkeste vardır. Günümüzdeki Kur’an mesleği, Bediuzzaman Hazretlerinin enfes
tespitleri içinde acz, fakr, ihtiyaç, şevk, şükr, tefekkür ve şefkat gibi umdeler üzerine müessestir. Bu hasselerin her biri bir bütünün parçaları olmasının
yanı sıra, aynı zamanda birbirinin lazımıdır. Dolayısıyla zincirde halka veya halkalar eksik kalacak ve insan kamil mertebeye hiç bir zaman çıkamayacaktır.
Şimdi hem bu halka içinde bulunup, hem bu Kur’an mesleğine intisap edip, hem de onun gereklerini bilmeme ve kurallarını uygulamama insanı farkına varmadan
daireden uzaklaştırır. Onun için meslek kurallarını bilme ve onlara riayet etme, o meslekte başarılı olmanın yegane yoludur.

Evet, benlikte öyle bir özellik var ki, insanı merkezden, kendisinden uzaklaştırır, “men ittehaze ilâhehû hevâhu (kendi heva ve heveslerini tanrı edinen
kimse..Furkan Suresi 25/43, Casiye 45/23)” sırrınca anlatılan derekeye düşürür. Sadece kendini, kendi yaptıklarını beğenen bir seviyeye, daha doğrusu böyle
bir seviyesizliğe düşürür insanı. Bazan da başkalarının güzel yaptıkları şeyleri, sırf kendisi yapmadığı için çirkin bulur böyleleri.

İkincisi ise bir cemaate mensup olmanın verdiği bir başka türlü enaniyet. Çok açık ve net bir ifade ile “kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız”a bedel,
“Dünyanın dört bir yanında eğitim-öğretim faaliyetleri ile ülkemizin adını bayraklaştıran, saadet asrı hariç İslam ve belki de insanlık tarihi boyunca
eşi-menendi görülmemiş bir hızla faaliyet alanını genişleten, insanlığın geleceği adına asırlardır ihmal edilen ahlaki temelleri atan bir hareketin gönüllü
fertleriyiz” şeklinde bir yaklaşım. Halbuki bizleri bu yola hidayet eden de, o yolları lütuf ve ihsan eden de sadece O. M. Akif’in deyişi ile bugün biz neye
malik isek hepsi O’nun vergisi ve biz sadece O’na medyûnuz. Üstad Hazretleri ne güzel söyler; “Bilmeyerek bu yolda istihdam ediliyoruz.” Kendisini
sorguladığı bir baska yerde; “Hem deme ki ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.’ Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun. Hem deme
ki, halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Aynı hakikatı diğer bir misal içinde şöyle anlatır; “Hem
nasıl ki yeryüzünde bulunan parlak şeylerin, güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkların, ziyanın lem’alarıyla parlayıp sönmeleri,
arkalarından gelen kabarcıklar yine hayalî güneşçiklere aynalık etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki, o lem’alar, yüksek birtek güneşin cilve-i in’ikâsıdırlar.”
Yani senin güneşle irtibatın budur. Güneşe müteveccih olman Ondandır diyor. 26. Sözde de “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma,
‘inne’llâhe leyüeyyidü heze’ddîne bi yed-i racüli’l-fâcir’ sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini,
ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîze-î hilkat ve netice-i san’at bil, ucb ve riyadan kurtul.” diyor.

Evet, bu zat, haşa! estağfirullah’a yatırım yapmıyor, kendine nasıl bakıyorsa öyle konuşuyor, mazhariyeti söylemiyor, hatta ona memerriyet diyor. Kendini
vahdet-i vücutçulardan farklı olarak bir ayna misali tecelligah olarak görüyor. Onlar malum, tüm varlığı cansız akisler olarak kabullenir. Cami gibi bazıları
açıktan açığa evham ve hayalat der varlığa. Yani bakış açınıza göre değişiyor eşyanın mahiyeti. Netice itibariyle insanın bu şekilde bakması lazım kendine.
Halbuki biz tam aksini yapıyoruz, Cenab-ı Hakk lütfediyor, biz kendimize malederek söylüyoruz. Ve bazan meseleyi, karşı tarafı aldatmak için inşaallah ile,
maşaallah ile süslüyor ve besliyoruz. Bunlar da riyanın koruyucu serası, mahfazası, kabuğu oluyor. Bana göre bu Allah adına yapılan gizli bir saygısızlık.
Yani “Ben yaptım, ben ettim” deme açık, “Allah’ın izniyle, inşallah, maşaallah” gibi koruyucu seralar içinde konuşma tarzı da gizli saygısızlık. Tabii bunlar
gerçekten kalpte yer bulmayıp, sadece dilin ucundan zahiri kurtarmak için söylenen sözlerse.

Bu açıdan Kur’an dairesi içinde bulunan herkes ciddi bir tehlike sath-ı mailinde bulunuyor. Onun için herkesin bir muhasebe ve murakabe ile nefsin oynadığı
bu oyundan sıyrılması, bunun icin de başkaları ile konuşurken, kendi kendine düşünürken, yazarken, çizerken hasılı sürekli O’nun kudretini, O’nun inayetini,
O’nun riayetini, O’nun hıfzını, O’nun kelaetini, O’nun vekaletini öne çıkarması lazım.

Evet, ferdî enaniyet, cemaat enaniyetine inzimam edince kırılmaz bir hâl alıyor. Aslında herkesin malumu olduğu üzere eserlerde ‘ene(ben)’yi kırmak için
‘nahnu(biz)’ye müracaat etmek tavsiye ediliyor. Ama burada ‘nahnu’ de işe yaramıyor. Onun için ‘nahnu’yü de aşıp ‘Hüve(O)’ye sarılmak gerektiğine inanıyorum.
Zira, hepimizin sürekli rehabilitasyona, nasihata; bu ölçüleri zihnimizde canlı tutmaya ihtiyacımız var. Harun Reşid’in defalarca Fuzayl ibni Iyâz’ın
dizlerinin dibinde hıçkıra hıçkıra ağladığını biliyoruz biz. Selâhaddîn-i Eyyubi’nin Izz ibni Abdüsselâm’ın dizlerinin dibine kapanıp ağlaması da az
değildir. Ya Zembilli’nin yanında hıçkırıklara boğulan koca sultan Yavuz Selim’e ne demeli.

Evet, ‘ve’l-muhlisûne alâ hatarin azîm’ deniliyor hadiste. Yani “..İhlasa erenlere gelince, onlar da büyük tehlike içindedir.” Menkıbe kitaplarında
anlatılır, Hazreti Musa Cenab-ı Hakka diyor ki: “Ya Rabbi! Hayret ediyorum, Sana gelmiş, ulaşmış insanlar nasıl oluyor da başka mülahazalara kapılıyorlar.”
“Ya Musa” diyor Cenab-ı Hak; “Onlar bana gelip ulaşanlar değil, yoldakiler.” Allah hepimizi muhlisin basamağını da aşıp muhlas olan yani ihlasa erdirilmişler
zümresine ilhak eylesin.

Allâhümmec’alnâ min ibâdike’l-muhlisîne’l-muhlasîn el-veriîne’z-zâhidîn el-mukarrabîne’r-râdîne’l-merdiyyîn es-sâfîne’l-muhibbîne’l-mahbûbîn.

Amin Ya Rabbi!

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12615.html

Bu yazıyı sesli olarak dinleyiniz
http://www.m-fgulen.org/a.page/multimedya/badisaba/a13967.html

Enaniyetten kurtulmak için ben yerine biz demeli dinleyiniz
http://www.m-fgulen.org/a.page/multimedya/badisaba/a13353.html
——————————————————————————

Benlik Bir Ölçü Birimidir, M. Fethullah Gülen, Akademi, 04.06.2004

Soru: Benlik sırlarını kazanma nasıl olur?

Tasavvuf erbabı arasında benlik sırlarını kavrama veya kazanma mevzuu meşhurdur.

İnsanın kendi şahsını ve kendi egosunu hissetmesi önemli bir husustur. Önce kendi benliğini duymak, sonra bir vahid-i kıyasi (birim) olarak onunla zâtî
şeinleri, sıfât-ı sübhaniyeyi hudutlarıyla duyup hissetmeye çalışmak; belli ölçüde de olsa bu muhatla O muhiti duyduktan sonra O’nu kıymet-i harbiyesine göre
bir yere koyup nâmütenâhiye yönelme, mecazdan hakikate ve hakikatü’l-hakaike ulaşmada bir yoldur. Bazı hakikat ehli bu yolda yürümüş, bazıları da bunu biraz
daha farklı olarak ele almışlardır. Şah-ı Nakşibendi Hazretleri’nin bu mevzudaki mülahazaları şu çerçevede bir farklılık arz eder, O: “Der tarik-i Nakşibendi
lâzım âmed çâr terk: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hesti, terk-i terk – Nakşibendi anlayışıyla hakikate ulaşmak için her şeyi terk etmek lazımdır:
Dünyayı, ahireti, kendini ve hatta bütün bu terk ettiği şeyleri dahi terk etmek icab eder.” der.

İbrahim Ethem Hazretleri’nden, bütün ağyar mülahazalarından kalbini arındırmış olmasıyla alakalı şöyle bir hadise naklederler: Onun Belh’te hükümdar olduğu
söylenir. Hakikat yoluna süluku sırlı; bir üstada hizmeti de sâdıkâne ve vefalıdır. Hizmetleri esnasında bir gün üstadı onu imtihan etmek için birisini
gönderir. O da gider sakalık yapan İbrahim Ethem’in ayaklarını mahmuz gibi şeylerle hırpalar. Ayaklarından kanlar akarken bize göre tavrı, sözleri
kâmilânedir: “Dostum, biz onları çoktan Belh’te bıraktık, beyhude uğraşıyorsun.” der. İmtihanı uygulayan zat üstadına gelir ve ne dediğini ifade eder. Cevabı
öğrenen Üstad: “Biz onları çoktan Belh’te bıraktık” diyorsa demek hâlâ Belh’i unutmamış. Belki bunu söylemekle Belh’i de bıraktığını ifade ediyor ama bu,
henüz terkin terk edilmediğini gösteriyor. Evet, insan bu seviyeye ulaşmak için sağını solunu ve her şeyini unutacak ve sonuçta da “Bu cismim cümle can
oldu.” diyecektir.

Hakk’a vuslatta dört ana esas

Hazreti Nakşibendi anlayışındaki terk de işte böyle bir şey. Ancak “Usulü’d-din” ulemasının “Hakaiku’l-eşyai sâbitetün – Eşyanın varlığı, hakikatleri
sâbittir” düsturları ve günümüzde benliğin çok öne çıkması karşısında: “Der tarik-i aczmendî lâzım âmed çâr çiz: Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak,
şevk-i mutlak ey aziz – Ben bîçarenin yolunda dört şeyi esas tutmak lazımdır: Mutlak acz ve mutlak fakr içinde bulunma felsefesi, mutlak şükür yani Allah’a
her hal ü kârda hamd ü sena ve hiçbir an hizmet adına fütura maruz kalmadan daima şevk içinde bulunma.” diyen zatın yeğlediği yöntem daha umumi ve herkesin
uygulayacağı bir yöntem gibi görünmektedir. Sofilerin, evvela insana seyr ü süluk veya çilelerle bir benlik kazandırma, sonra da sırasıyla önce şeyhte, sonra
Allah Rasulü (salallâhu aleyhi vesellem)’de, en sonunda da Allah’ta fani olma dedikleri fani olma çizgisini takip etme ki, “fena fişşeyh”, “fena firrasûl”,
“fena fillah” ıstılahları buradan gelmektedir. Ayrıca mebdeden müntehaya bu yoldaki yolculuk da “seyr ilallah”, “seyr fillah”, “seyr minallah” unvanlarıyla
yad edilmektedir ki, bu da, Allah’a doğru gitme, sonra tamamen maiyet ufkunda seyrine devam etme ve sonra da halkın içine dönüp halk içinde Hak’la beraber
olma gibi vetire takip eder. Bu makam bazılarına göre, “sâfiye” makamını temsil edenlerin makamıdır. Böyle bir insanda oturma, kalkma, düşünme, konuşma..
yani onun her şeyi tamamen Allah adına olur.

Biz O’nunla güçlüyüz

Günümüzün insanının realite anlayışına daha uygun olan husus, insanın kendini bütün bütün nefy ve inkar etmeyip, onun yerine şu mülahazalar içinde olmasıdır:
Benim hiçbir servetim yok, fakirin tekiyim; ama büyük işlere muvaffak oluyorum. Bu benden olmadığına göre Rabbimin servetiyledir. Öyle ise ben bu güçle
dünyayı peyleyebilirim. Aynı zamanda ben çok acizim; iktidar dairem elimin ulaştığı yere kadar ya uzanabiliyor ya da uzanamıyor. Bununla beraber yıldızlarla,
göklerle uğraşıyorum.. insanlığı içine düştüğü çukurdan çıkarmak istiyorum. Böyle geniş ve çaplı bir gayretim, bir azmim var. Hiç denecek kadar bir kudretle
bu işler yapılamaz. Ama ben sonsuz bir kudrete dayanmışım, o öyle sonsuz bir kudret ki, ona dayanan karınca Firavun’un sarayını yerle bir eder; o kudrete
dayanan bir sinek Nemrud’u yere seriverir. Nihayet o kudrete dayanarak mikroplar nice cebbarları yerle bir edebilirler…

Binaenaleyh bir insan “O’nun sonsuz kudretine dayandıktan sonra dağları yerinden sökebilirim.” dese mübalağa yapmış olmaz. Bugün, bütün acziyetimize rağmen
Rabbimin bizi muvaffak kıldığı hususlara bakınca bunu çok daha iyi anlıyoruz; hatta her gün kim bilir kaç hadise ile O’nu açık ve net görebiliyoruz; evet,
Rabbim bizleri güzel işlerde istihdam ediyor, sevk edip yürütüyor ve geçtiğimiz yerlerde bir kısım filizler beliriyor. Şimdi böyle bir noktada insan yanılıp
da bunlar bizim sa’yimize terettüp etti derse bir manada aldanmış olur. İmanda ileriye gidip hakiki tevhide ulaşanlar ise, bizi buraya getirip burada bir
şeyler yaptıran, -eğer ediyorsa- sa’yimize terettüp eden bu semereleri de yaratan Allah’tır, der ve tevhid soluklar. Biz bu kadar fakirken çok büyük şeylere
sahip gibi görünüyoruz.. öyleyse bütün bunlar O’ndandır. Binaenaleyh, her zaman “Lehü’l-hamd velehü’l-mülk” demeliyiz ki, bu da bir şükür ifadesidir. “Bizi
böyle kendi iktidar ve kudretiyle coşturup şaha kaldıran Rabbim, bu kadar nimetleri başımızdan yağdırıp bizi şükürlerle kanatlandırdıktan sonra niçin şevk
ile hizmet etmeyeceğiz ki!” diye heyecana gelip hizmete koşmak lazımdır. Evet, niçin artık bununla bütün küfür dünyasına meydan okumayalım ki.. çünkü biz bu
meydan okumayı kendi kuvvetimizle yapmıyoruz. Bu meydan okuma, kendimiz olma, kendimiz gibi yaşama demektir. Böyle küfre karşı sapasağlam durma Rabbimizin
sonsuz gınâsıyladır. Elimizdeki silah ise “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”tır. “Kâinattaki bütün tahavvülâtı yapan, enerjiye muhtaç her şeyi var edip
hareket ettiren, evirip çeviren, Allah’ın sonsuz kudret ve kuvvetidir” diyen biri, “Benim ümitsizliğe düşmeme gerek yok; zira yaptıklarımı kendi iktidarımla
yapmıyorum. O’nun kudretiyle yapıyorum.” diye düşünür. Kendi iktidarıyla yaptıklarını zannedenler, her şeyi kendi güçlerine bağlayanlar, kendilerinden güçlü
biri karşılarına çıktığında ümitsizliğe düşüp şevkleri sönebilir. Ne var ki, bu yolun âdâb ve erkanını öğrenmişlerin ümitsizliğe düşmesi bahis mevzuu
değildir. Buradaki incelik işte budur ve “acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak”ı da böyle anlamak icap etmektedir.

Benlik anlayışımız

Evet, bizim benlik sırlarını kazanma anlayışımız, eskilerin anlayışından farklı olduğu gibi, o benlikten vazgeçmenin sırları da daha farklı bir yolla
gerçekleşmektedir. Bunu ifade ederken anlayışımız, benim elimin yetiştiği kadar bir iktidar dairem var, şeklindedir. Sonra bunu da nefyediyoruz. Çünkü
biliyoruz ki, bize o şuuru, o eli veren ve şu anda da elimizi idare eden yine O’dur. Ama oraya gitmeden diyoruz ki, elimizin yetiştiği daire kadar bir
iktidarımız görünüyor. Bu dairenin dışında kalan da belli ki Rabbimizin kudret ve kuvvetiyle oluyor. Rabbimiz vermese hiçbir iş yapamayacağımız gibi,
gönülleri temayül ettirmese temayüllerimizden de söz edilemez. Öyle ise bu mevzuda ben küçük bir şey yapıyor, önemsiz bir teşebbüste bulunuyorum. Sonra
Rabbim bütün gönüllerde birer meşale yakıyor, tutuşturuyor bizi de coşturuyor, diyoruz. Mebdede kendime bir irade sınırı çiziyorum ki, işte bu, benliğimizi
kabulün ifadesidir. Fakat ben bütün bunları kudretim ve irademle yapıyorum ve biliyorum ki, ben bütün bunları ancak Rabbimin sonsuz kudret ve kuvvetiyle
yapıyorum. Bunun farkındayım ve benliğimi Cenab-ı Hakk’ın varlığına bir vahid-i kıyasi (ölçü birimi) olarak görüyorum.

Binaenaleyh, evvela kendimize bir daire çiziyoruz ve kendimize ait kabul ettiğimiz şeylerin bile mebde ve menşe olarak O’na bağlı olduğunu görüyoruz. Bizde
bize ait hiçbir şey yoktur; şayet var görünüyorsa bunlar da yine O’nun eliyle bize verilen güzelliklerdir, diyoruz. Bunu biliyoruz ve önce muvakkaten bir
“ben”den söz ettikten sonra dönüp onu da hakiki sahibine iade ediyoruz.

ÖLÇÜ VEYA YOLDAKİ IŞIKLAR

Bencillik girdabı

İnsana bahşedilen benlik emaneti, en büyük gerçeği tanıyıp bulma yolunda ona verilmiş mukaddes bir armağandır; vazife biter bitmez de taşa çalınıp kırılması
gerekli olan bir armağan. Böyle yapılmadığı takdirde o, kabarır, şişer ve sahibini yutacak bir ifrit hâline gelir. Fert, onunla Yüce Yaratıcı’yı, O’nun
kudretinin, ilminin, iradesinin sonsuzluğunu; eksiklik ve kusurların O’nun semtine sokulamayacağını idrak edecek, sonra da sînesinde tutuşturduğu mârifet ve
muhabbet ateşiyle benliğini eritip bitirecek; sadece Yüce Yaratıcı’nın varlığıyla bakıp görecek, O’nunla düşünüp O’nunla bilecek ve sadece O’nunla
soluklanacaktır.

Hep bencil olarak kalıp gitme, Hakk’ı görüp bilememenin, sonsuzluk yolunda mesafe alamamanın ve gözleri bağlı, aynı yerde dönüp durmanın ifadesidir. Devamlı
benlik hesabına düşünenler, benlikle oturup kalkanlar ve aradıklarını “ego”nun karanlık atmosferinde arayanlar, yıllarca dere-tepe demeden aşıp gitseler de,
bir çuvaldız boyu yol alamazlar.

Yapılan işler, işlerin en ağırı, en yorucusu dahi olsa, benlik hesabına yapıldığı takdirde kat’iyen fazilet vadetmez ve İlâhî Dergâh’ta kabul göremez.
Kendini aşamamış, benliğine bıçak çalıp parçalayamamış, basireti bağlı kimselerin ötelere doğru her hamlesi bir avunma ve aldatmaca, her fedakârlığı da bir
akılsızlıktır.

Bencillik, şeytanî bir sıfat olduğundan, ona kapılanları, şeytanın âkıbetine uğratacağından şüphe edilmemelidir. Şeytanın mazeret ve müdafaaları bile, güm
güm birer benlik melodisidir. Âdem Nebi (aleyhisselam), ufkunun karardığı bir anda, gözyaşlarından yepyeni bulutlar meydana getirerek onunla gönül ateşini,
hasret ateşini söndürmeye çalışmasına karşılık; İblis, her kelimesi gurur ve inat, her ifadesi küstahlık sayılan mazeretler sayıp döküyordu…

Benliğin ilimden kaynaklananı, servet ve iktidarla ortaya çıkanı, zekâ ile, cemâl ile şişip büyüyeni ve daha birçok çeşidi vardır… Bu sıfatlardan hiçbiri,
insanın zâtî malı olmadığından, bu husustaki her iddia, hakikî Mal Sahibi’nin gazabına bir vesile ve dâvetiye sayılmış ve bu mağrur ruhların helâkiyle
neticelenmiştir.

Ferdin şahsî dünyasını tesir altına alan “ego”, bir cemaat benliğiyle de omuz omuza verince, bütün bütün devleşir ve mütecaviz bir ifrit hâline gelir. Artık
böyle azgınlaşmış bir ruhun elinde en hayırlı şeyler dahi simsiyah bir bulut kesilir ve etrafa gülle, bomba yağdırmaya başlar. Evet, böylelerinin elinde
ilim, bir yalancı ışık; servet, çalım ve cakaya vesile; gönül, bir çıyan yatağı; cemâl, çevreye ekşilik saçan bir gam sayfası; zekâ, başkalarını hafife alan
uğursuz bir şaklaban hâlini alır.

Öteden beri maddeci felsefe, benliği; peygamberlik de, hakkı ve mahviyeti temsil etmiştir. Evvelkilerin yolunda şüpheler, tereddütler, aldatmalar, şiddet ve
hiddetler; aysberglerin birbiriyle çarpışmaları gibi korkunç müsademelerle dağılıp parçalanmalarına karşılık; ikincilerin yolunda aydınlıklar, gönül
inşirahları, birbirinin imdadına koşmalar ve birbirini desteklemeler vardır.

Her fırsatta kendini etrafa anlatma ruh hâleti, o kimsede bir eksiklik ve aşağılık duygusunun ifadesidir. Böyleleri, iyi bir ruh terbiyesiyle varlıklarını
gerçek Mal Sahibi’ne feda edecekleri güne kadar da bu durum sürer gider. Bunların her işi bir çalım, her ifadeleri gürül gürül benlik, her mahviyet tavrı ve
tevazuları da ya bir riya ya da kendilerini başkalarına anlattırabilme yatırımıdır. Bin nefrîn hak bilmez bencillere!

Bencilin hakikî dostu olmadığı gibi, vicdanî huzuru da yoktur.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/akademi.yazilari/2004.akademileri/a13599.html
—————————————————————-

RİSALE-İ NUR’DA ENE-EGO-BENLİK KAVRAMI… (drmavi)

Tılsım-ı kâinatı keşfeden Kur’ân-ı Hakîmin mühim bir tılsımını halleden

OTUZUNCU SÖZ

Ene ve zerre’den ibaret bir elif, bir nokta’dır.

Şu Söz İki Maksattır. Birinci Maksat ene’nin mahiyet ve neticesinden, İkinci Maksat zerre’nin hareket ve vazifesinden bahseder.

Birinci Maksat

ŞU ÂYETİN büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir veçhi ene’dir.

Evet, ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir.
———————
ENE-BENLİK, NURLU BİR AĞAÇ ÇEKİRDEĞİ VEYA ZEHİRLİ BİR ZAKKUM ÇEKİRDEĞİ OLABİLİR…
———————
Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:

Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi,
———————
ENE-BENLİK, GİZLİ SIRLI HAZİNELER GİBİ OLAN ALLAH’IN İSİMLERİNİ AÇAN BİR ANAHTAR OLABİLİR.
———————
kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır.
———————
ENE-BENLİK, KAİNATIN KAPALI SIRLARINI AÇAN, MUAMMALARI ÇÖZEN HAYRET VERİCİ SIRLI BİR ANAHTARI OLABİLİR.
———————
O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garip muammâ, o acip tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künûzunu dahi açar.

Şu meseleye dair, Şemme isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:

Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır.
———————
İNSANIN ELİNDE, ALEMLERİN BÜTÜN SIRLARINI VE KAPILARINI AÇAN ENE-BENLİK ANAHTARI VARDIR.
……………………..
Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır.

Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar.

Ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinatın künûz-u mahfiyesini onunla keşfeder.
———————-
İNSAN, ELİNDEKİ ENE-BENLİK ANAHTARIYLA KAİNATIN BÜTÜN HAZİNELERİNİ AÇABİLİR.
———————-
Fakat ene, kendisi de gayet muğlâk bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi
kâinat dahi açılır. Şöyle ki:
———————–
ENE-BENLİK DE KAİNAT GİBİ SIRLI, ESRARLI VE MUAMMALIDIR.
———————–
ENE’NİN MANASI, MAHİYETİ, YARATILIŞ GAYESİ BİLİNİRSE, HEM KENDİSİNİN HEM DE KAİNATIN SIRLARI ÇÖZÜLÜR.
———————–
Sâni-i Hakîm, insanın eline, emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârat ve nümuneleri câmi bir ene
vermiştir-tâ ki, o ene bir vahid-i kıyasî olup, evsaf-ı Rububiyet ve şuûnât-ı Ulûhiyet bilinsin.
————————
İNSANA VERİLEN ENE-BENLİK BİR EMANETTİR.
————————
ENE-BENLİK, ALLAH’IN RUBUBİYETİNİN SIFATLARININ VE ŞE’N'LERİNİN (işlerini) HAKİKATLARI ANLAŞILSIN VE GÖRÜLSÜN DİYE VERİLMİŞTİR.
————————-
ENE-BENLİK, ALLAH’IN SAFATLARININ İŞARETÇİLERİ OLAN NUMUNELERE SAHİPTİR KILINMIŞTIR.
————————-
ENE-BENLİK ALLAH’IN SIFATLARININ BENZERLERİNİ KENDİNDE TOPLAMAKTADIR.
————————-
ENE-BENLİK, ALLAH’IN SIFATLARINI VE İCRAATINI TANIMADA BİR VAHİD-İ KIYASİ’DİR, BİR MİHENK VE ÖLÇÜDÜR.
————————-
Fakat vahid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vahid-i kıyasî teşkil edilebilir;
ilim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir.
————————-
ENE-BENLİK DIŞARDA GÖRÜLEN ELLE TUTULAN VE HAKİKİ VARLIĞI OLAN MUŞAHHAS-SOMUT BİR VARLIK DEĞİLDİR. FAKAT ONA HAYALİ BİR VARLIK VERİLEBİLİR BİR MİSYON
BELİRLENEBİLİR.
————————-
ENE-BENLİK ALLAH’IN TANINMASINDA VE VARLIĞIN ANLAŞILMASINDA BİR ANAHTAR VE ÖLÇÜDÜR…
—————————————

ZAMAN AKADEMİ 04.10.2005 SALI

Benliğin mahiyeti

İnsan benliği, bir bakıma Cenab-ı Hakk’ı bize sıfatları ile aksettiren bir menşur (prizma)’dur. Çünkü Zât-ı Ulûhiyet, sıfatlarıyla muhattır. O’nu, “Esmasıyla
malum, sıfatlarıyla muhat, Zâtıyla mevcud u meçhul” diye tarif ediyoruz; O böyle tarif ediliyorsa şayet bizim de her şeyi bu çerçevede değerlendirmemiz icap
eder.

Soru: Benliğin mahiyeti nedir?

Latincesi “ego”, Arapçası “ene” olan benlik, -kısaca- iyi ve kötü yanlarıyla mahiyet-i insaniye demektir. Allah (celle celaluhu) insanın mahiyetine hem iyi
hem de kötü duygular koymuştur. Bu itibarla da insan, melek de olabilir, şeytan da. O, iradesiyle melekleri geride bırakabilecek bir ruhanilik kazanabileceği
gibi, şeytana bile rahmet okutturacak duruma da düşebilir. Bu, “İnsanı ahsen-i takvimde (en güzel surette ve çok güzel şeylerle donatılmış olarak) yarattık”
(Tîn, 95/4) ayetinde çok açık ve net olarak görülmektedir. Evet en güzel şekilde yaratılan insanın, aynı zamanda kendisini aşağıların aşağısına götürücü
-belli maksat ve hikmetler için mahiyetine konulan- kötü duygulara da açık bir yanı vardır. O her zaman bu duyguların tesiriyle esfel-i sâfiline gidebilir.
İnsanın esfel-i sâfiline gitmekten kurtuluşu, -hem Tîn, hem de Asr sûrelerinde ifade edildiği üzere- iman edip salih ameller yapmasından geçer. İnsan, iman
ve salih amel sayesinde kendisindeki melekleşme duygu ve istidatlarını geliştirirken, şeytanlaştırıcı his ve duygularını da köreltip kökünü kurutmuş olur.

İnsan mahiyetinde, çekirdek gibi hem iyi hem de kötü duyguların fideliği olan bir merkez vardır. Bütün insanlar bu dünyaya bu iki merkeze ait duygularla
mücehhez olarak gönderilmişlerdir. Dolayısıyla insan, iyi bir ailede doğar, iyi muallimler vasatında yetişir ve daha sonra da iradesini meleklik
istikametinde kullanırsa, -Mevlana’nın ifadesiyle- mahiyetini, yaratılış gayesi istikametinde inkişaf ettirerek bu istikamette bir fıtrat-ı sâniye
kazanacaktır.. evet o, mahiyetinde gizli yazılar bulunan bir kağıt gibidir. Onun ikinci bir fıtrat kazanması, işte bu kağıda, niyet, irade, amel, ihlas,
azim, cesaret ve gayret eczasını sürmek suretiyle tahakkuk eder. Böylelikle onun mahiyetinde mündemiç olan o gizli yazı açığa çıkacak ve o semâvî bir varlık
haline gelecektir. Asıl benliği ile ortaya çıkan böyle bir insan, aynı zamanda bütün kötü duygularını da baskı altına almış olacaktır. İhtimal bir zaman
gelecek, insanda, nefse ve şeytana ait duygulardan, onu ömrünün sonuna kadar vazifesini devam ettirsin diye sadece sinir sisteminin tesir ve baskısı
kalacaktır. Böyle bir noktaya gelen insanın artık erkan-ı imaniye ve ibadet ü taatin sıhhati mevzuunda hiçbir tereddüt ve şüphesi kalmayacaktır. Karşısına
elli bin şeytan bile çıksa -Allah’ın izniyle- vicdanındaki o çok derin ve çok aydın hakikati asla sarsamayacaklardır. Ancak âhir ömre kadar mücadelenin
devamı için, nefs-i emmâre veya a’sâb hassasiyet, şiddet, hiddet, öfke türünden bazı şeylerle onun ruh dünyasında bir kısım şerâreler meydana getirebilir.
Çünkü bu, insanın mahiyetidir ve bunun içinde insanın benliği, nefsi, ruhu, aklı, iyiye-kötüye meyyal olan istidatları ve maddi-manevi cismaniyetinin
mevcudiyeti söz konusudur.

Zannediyorum bu sualle öğrenilmek istenen şey, insan benliğinin, esrar-ı Hakk’ı aksettirici bir ayna olmasının mahiyetiydi. Evet, mahiyet-i insaniye hem
karanlık hem de aydın ise, insanın kendi benliği ile Cenab-ı Hakk’a, O’nun isim ve sıfatlar âlemine ışık tutması ve Zat-ı Ulûhiyet’i tam ve kusursuz bilmesi,
bilip tanıma imkanına ulaşması nasıl mümkün olmaktadır?

Şöyle ki, insan, “Ben, ben”, “Benim iradem”, “Benim kudretim”, “Benim iktidarım”, “Benim hayatım” demek suretiyle kendisine bir mahiyet çizer. Bu mahiyetin
çizilmesinde bir yönüyle fayda vardır; çünkü insanın, bir yanıyla karanlık benliği, Cenab-ı Hakk’ın varlığına bir ayna, insan da o aynada müşahit
durumundadır. Buna biz, tasavvufi ifadesiyle esrar-ı hôdî (benlik kazanma sırları) diyoruz. Benlik kazanma sırlarıyla kendimize bir tasarruf sahası
belirliyoruz. Benlik adına bu dairenin çizilmesi için insanın bütün mahiyetini iyice gözden geçirmesi lazımdır. Bu sayede insan, bilmesi, görmesi, duyması ve
dilemesine bakmak suretiyle kendi ef’al-i ihtiyariye (cüzî irade) aynasından hayat, sem’ u basar, irade, kelam, kudret, tekvin gibi sıfât-ı ilahîyi
görebilir. Çünkü bu sıfatların hepsi birer zıll mahiyetinde insanda da vardır. İnsan, bunlara sahip çıkmakla, kendisine bir mahiyet sınırı çizer; sonra kendi
dairesine baktığında görür ki, hayat dediği şey tamamen başkasına ait; onda var olan şeyler bütünüyle emanet.

Sonra bakar ve anlar ki hayatı gibi diğer evsafı da kendine ait değil. Nasıl ona ait olur ki? Ne doğumuna hükmedebiliyor, ne gelişmesine! Dünyada kendi
isteğiyle durmadığı gibi gidişine de asla engel olamıyor. Önce, “Kulağım var, işitmek bana ait” der, sonra görür ki haddizatında ne o mekanizmayı koyan
kendisi ne de onu hayat santraline bağlayan. “İşte gözüm; gören benim” deyiverir, fakat sonra biraz düşündüğünde, ne gözü bu şekilde yerleştirenin, ne de
görmeye müsait şekli verenin kendisi olmadığını hemen anlayıverir. Zira, göze o tümsekliği veren kendisi olmadığı gibi, gözün tabakalarının oluşmasında da
bir dahli yoktur onun. İşte insan, bu şekilde kendine ait saydığı âzâ ve duyu organlarını, zâhir ve bâtın latifelerini düşünerek, bunlar üzerinde kendisinin
hiçbir etkisinin olmadığının farkına varır. Ve sonuç itibariyle bu sıfatların hepsinin Zât-ı Ulûhiyet olduğunu itiraf etme mecburiyetinde kalır. Böylece,
daha evvel “benim” deyip kendi nefsine izafe ettiği benliğinden sıyrılır ve benlikten vazgeçme sırlarını kavrar. Neticede benliğine ait her şeyin O’nun mülkü
olduğunu düşünür ve hâlis tevhide erer.

Bu mahiyetiyle insan benliği, bir bakıma Cenab-ı Hakk’ı bize sıfatları ile aksettiren bir menşur (prizma)’dur. Çünkü Zât-ı Ulûhiyet, sıfatlarıyla muhattır.
O’nu, “Esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, Zâtıyla mevcud u meçhul” diye tarif ediyoruz; O böyle tarif ediliyorsa şayet bizim de her şeyi bu çerçevede
değerlendirmemiz icap eder.

Bir yönüyle de biz, mahiyetimiz içindeki hakikatlerle, mahiyetimizdeki muhtelif sıfatları kullanarak Zât-ı Ulûhiyet hakkında değişik malumatlar elde
edebiliriz.

Şöyle ki, biz, bizde bulunan bu sıfatlar, -biraz evvel de arz ettiğimiz gibi- bize ait olmamasıyla, bunların gerçek sahibi olan Zât-ı Ulûhiyet hakkında bir
malumata sahip oluyoruz. Bir filozof, “Bende nâmütenâhîlik düşüncesi var, halbuki ben mütenâhîyim, çünkü doğuşum bellidir ve öleceğim. Bende, sonsuzluk
düşüncesi olmaması lazım; çünkü ben sonsuzluğu bilemiyorum. Öyleyse bu, bende bir nâmütenâhînin tecellisidir.” diye düşünür. O bu sözleriyle mütenâhîden
nâmütenâhîye intikal ediyor. Hz. Pîr-i Mugân da meseleyi benzer şekilde değerlendirir: Gördüğümüz-göremediğimiz eşya var olmasıyla Cenab-ı Hakk’ın varlığına;
kaybolup gitmesiyle de O’nun bekasına delalet eder. Nasıl ki bir ırmak üzerindeki su kabarcıkları sermedî bir güneşin mevcudiyetini gösterir, akıp giden o
ırmağın gelip geçen bütün kabarcıkları bir ayna gibi güneşi gözbebeğinde saklamak suretiyle onun varlığına delalet ettiği gibi bütün eşya da varlığa
ermesiyle Allah’ın varlığına, sonra kaybolup gitmesiyle de O’nun bekâsına delalet eder. Bütün varlık hayatta kalıp burada durdukları sürece hep O’nun var
etmesiyle, sonra da Kayyûmiyetiyle ayakta durur ve O yok edince de yok olur giderler. Evet O’nun sona erdirmesiyle her şey ve herkes son bulur. Zira bâki
kalacak olan sadece O’dur: “Yeryüzünde ve kâinatta bulunan her şey fena bulacak, sadece Zât-ı Ulûhiyet’tir ki baki kalacak.” (Rahman, 55/26-27) mealindeki
ayet-i kerime de bu hakikati dile getirmektedir.

Evet biz, bizdeki bu sıfatların fenâsı ve zevaliyle, Allah’a ait sıfatların kemaline intikal ediyoruz/edebiliriz. Bizdeki sıfatlar eksik ve kusurlu
olmalarıyla, asıl sahibindeki sıfatların tamam olduğunu göstermektedirler. Bunu şöyle açabiliriz: Mesela, bizde, mahiyetimizi devam ettirme, bir yönüyle
“kayyum”luk var. Mahiyetimizi devam ettirmek de, hayat için gerekli olan levâzımatı tedarik etmeye bağlıdır. Bunlardan bir tanesi de bizim ef’âl-i
ihtiyariyemiz içine giren yeme içme gibi şeylerdir. Ancak yine Hz. Pîr’in beyanıyla, insan ef’âl-i ihtiyariyesinden yeme içme gibi şeylerin öşr-ü mi’şârına
(yüzde bir) bile sahip değildir. Nasıl sahip olabilir ki? Mesela, yediğimiz buğdayın yetiştiği toprağı yaratan Allah’tır; buğdayı yaratan Allah’tır; toprakla
buğday arasında münasebeti yaratan, buğday içinde ukde-i hayatiyeyi var eden de Allah’tır. Dahası onun nemâlanması için toprağı nemlendiren, tohum başını bir
rüşeym halinde dışarıya çıkarınca güneşle münasebet kurmayı yaratan Allah olduğu gibi daha sonra bize onu tımar fikrini veren de Allah’tır. Sıralayıp sonuna
kadar gelelim ve onu bir lokma yapıp ağzımıza götürelim. İhtimal işte biz sadece bu işi yapıyoruz.

Evet bu kadar iş içinde bizim ef’âl-i ihtiyariyemiz onu alıp ağzımıza atmaya yetiyor ancak. Eğer buna da sahip çıkılıyorsa, deriz ki, kolumuza kuvveti veren,
yiyeceğimiz şeyin vücudumuza faydalı olmasıyla bizim onu ağzımıza götürmemiz arasındaki münasebeti kuran da Allah’tır. Aslında bir lokmayı ağzımıza
koyduğumuzda bile, sanki bizim onda hiçbir dahlimiz yok gibi görünüyor. Zira ağzımıza koyduğumuz bir lokma, eğer Allah, işlettiği bir mekanizma ile tükürük
bezlerini çalıştırıp tükürük ifraz ettirmese, ağzımızda taş gibi olur ve yuttuğumuz zaman boğazımızı deler. Tükürük bezlerini çalıştıran Allah’tır. Yemek
borusuna gönderen, mekanizmayı ayarlayan ve kuran da Allah’tır. Ara sıra nefes borusuna bir şey kaçtığı zaman, meselenin ne kadar komplike olduğunu hepimiz
çok iyi biliriz. Daha ağızdayken mideye şifreler gönderilip ona bir kısım üsâreler ifraz ettirilmesi, bağırsaklarda ve karaciğerde birçok vazifenin
gördürülmesi.. gibi meseleler üzerinde durmak da mümkündür. Dolayısıyla insan “yedim” derken bütün bunları düşünebilse “yedirildim” demesi daha uygun
düşecektir. “Yedim” diyen mümin de esasında bunu mecazi olarak söylemekte ve “yedirildim” ifadesini kastetmektedir.

Görüldüğü gibi insanın ef’âl-i ihtiyarisinden sadece bir tanesi dahi ele alındığında, onun bir kısım kusur ve eksikliklerinin var olduğu görülecektir. İşte
insanın mahiyeti budur ve o, bu çerçevedeki mahiyetiyle vardır. Öyleyse bu işleri insanda var eden kâmil-i mükemmel, kusurdan münezzeh, aczden mukaddes bir
Zat-ı Ecell-u A’lâ’nın var olduğunu göstermektedir. Bu suretledir ki, insan, mahiyetindeki her eksiklikle, eksiği olmayan Zât’ı tanıyacaktır. Binaenaleyh,
mahiyet-i insaniye, Zât-ı Ulûhiyet’in sıfatlarının parlaklığını nazarımıza arz eden bir ayna mahiyetindedir. Biz her zaman bu mahiyet aynamıza bakarak, pırıl
pırıl Zât-ı Ulûhiyet’in sıfatlarını görürüz. Vâkıa sıfatları görmek, makam-ı hayrettir; herkese mukadder olup olmayacağını bilemeyiz ama, Zât-ı Ulûhiyet’i
tanımanın yolu da budur.

Bu arada, marifetimize yarayan benliğin bir yanı, biraz evvel arz ettiğim gibi, her hareket ve her davranışta, Cenab-ı Hakk’a ait yönleri düşünerek aczimizi,
fakrımızı idrak edip Rabb’in nimetleriyle perverde olduğumuz düşüncesiyle şükrümüzü, tefekkürümüzü, araştırmalarımızı, daha da derinleştirerek, meselelerin
içinde dört erkâna (acz, fakr, şefkat, tefekkür) tam riayet etmek suretiyle, Rabb’imiz hakkındaki malumatımızı artırabiliriz. Aslında böyle bir yolla, a’lâ-i
illiyyîne yükselmek ve insan-ı kâmil mertebesini ihraz etmek her insanın hedefi olmalıdır. Nebilere ait yolda yürüme ve nebiliğe ait bir manayı temsil etme
insanın girebileceği en önemli bir kapıdır; herkes Allah’ın inayetiyle bu kapıyı zorlayıp açmaya çalışmalıdır.

Benliğin bir dalında peygamberler ve onların sadık takipçileri vardır. Onlar, yaptıklarını Rab hesabına yapmış, Allah namına işlemiş, Allah namına başlamış
ve Allah namına yemiş içmişlerdir. O’nun mübarek adıyla, her şey O’na dayandırılarak yapılmış ve her işe ayrı bir aydınlık kazandırılmıştır.. ve neticede de
Allah marifeti artmıştır.

Benliğin bir diğer dalında da zenginlik, hodfuruşluk, kendini satma, kendi menfaatlerine iş yapma vardır; orada da birer zakkum gibi nemrutlar, firavunlar
meydana gelmiştir. Böyleleri, “Ben ettim”, “Ben yaptım”, “Ben çattım” der, hep aynı nakaratı tekrar edip dururlar; belli bir dönemden sonra Zât-ı Ulûhiyet’e
feda edilmesi gereken istidatlar artık feda edilmez. Bu arada, Zât-ı Ulûhiyet’i tanıyanlar arasında dahi Cenab-ı Hakk’a benzeme gibi yanlış bir felsefeyle
hareket edenler vardır.. ve bunların bazıları, “İnsanın gâyesi, gâyetül-gâyesi, teşebbüh bil-Hâlık’tır” der kendi hezeyanlarıyla temiz düşünceleri
bulandırırlar. Biz onu mülahazaya almak isteyince:

“Yemez, içmez; zaman geçmez, berîdir cümleden Allah,

Tebeddülden, tagayyürden, elvan ü eşgâlden

Muhakkak ol müberrâdır, budur selb-i sıfatullah”

der tevhid soluklarız.

http://www.zaman.com.tr/?bl=akademi&alt=haberler&trh=20051004&hn=206834
————————————

ENE PSİKOLOJİSİ, Ömer Baldık

“İşte, ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen [çekinsen], âciz mahlûkata zelil bir
abd olursun.” Said Nursi

İMAM GAZALÎ, insanın manevî yapısını tarif ederken kalbe en yüksek makam olan padişahlığı, akla ise vezirliği yakıştırır. Ona göre duyguları yöneten gadap ve
şehvet kuvveleri daha alt kademede yer alırlar, almalıdırlar.

Onbirinci asrın büyük İslâm düşünürüne göre, kişinin ruhî dengesini bulması için iç âlemini bu hiyerarşiye uygun şekilde düzenlemesi gerekir. Aksi durumda,
yani duyguları yöneten kuvveler aklı ayartıp kalbi bertaraf ederek yönetimi ellerine geçirirlerse, o ‘ruh ülkesi’nde dirlik düzenlik kalmaz. ‘Kin’ gibi bir
gadap duygusu ya da ‘sahip olma’ gibi şehvetten yana bir duygu, tüm ruh ülkesini baştan başa kuşatır ve akıl dahil her şeyi kendisine amade eder, kendi
hesabına çalıştırır.

İşte bu yüzden, ruhun ideal yapısı içinde kendisini yaratan Rabbin vaz ettiği hak ve hakikati duyan, ona abd olma niyeti taşıyan bir kalbin iş başında olması
şarttır. Sanki bir motorun dinamosu gibi, ruh böylesi bir kalp ile ancak, yol alır ve yüksek menzillere ulaşır. Tersi durumda, denetimsiz ve başıboş kalmış
duygular koca bir ruh âlemine patinaj yaptırıp dururlar.

Öte yandan, bu hâl uzun süre devam etmez. Duygular çok kısa bir sürede kendilerine yeni merkez olarak ‘ene’yi seçer ve onun etrafında öbeklenirler. Amaçları,
psikolojide benlik yani kişinin benlik algısı olarak geçen ‘ene’yi yüceltip kalpten boşalan tahta onu oturtmak ve oraya lâyık olduğunu göstermek için sürekli
onu yüceltmek ve değerli göstermeye çalışmaktır.

Enenin de duygularla arası iyidir. Onları kendisine yakın bulur, en azından bulmak ister. Ama içlerinde en çok onur ve gururdan hoşlanır. Mutluluğu onlarda
bulacağına inancı tamdır.

Ne ki Rabbi ile rabıtasını kesmiş bir ene, koca bir okyanusta olası tüm tehlikelere açık küçük bir sandal gibidir. Okyanusta meydana gelen küçük bir
dalgalanma dahi, ona “Neler oluyor battık mı?” sorusunu sordurmaya yeter. Üstelik yanından, sağından solundan irili ufaklı pek çok gemi geçer. Bunlar onun
kendisini daha da kötü hissetmesine yol açar.

Enesini yücelten ve duygularını onun istek ve arzularına amade kılan kişi, tuttuğu yolu inatla ve onurla sürdürme çabasına rağmen, hakikatte hangi konumda
olduğunun farkındadır. Bu farkında oluş, onu kaygılandırır. Lâyık olmadığı halde baş köşeye kurulmuş enesine ne zaman, nereden bir darbe gelecek diye kaygılı
bir bekleyişe girer. Ama önceki hâle geri dönmeyi asla düşünmez. Onu kendisi için bir zillet sayar.

Bu ruhsal durum içinde, ruhî göstergelerin tümü çevreden eneye atfedilen değerleri ölçmeye ayarlıdır. Tüm ruhî alıcıların gözü kulağı, bu noktaya yoğunlaşır.
Bu sürece “Biz bir iş yaptık, ama iyi mi yaptık kötü mü yaptık?” türü bir suçluluk ve tereddüt psikolojisi eşlik eder.

Kişi yaşamına sanki her an elinde bir tartı varmış gibi devam eder. Borsada alınıp satılan hisseler gibi enenin değeri sürekli gözetim ve denetim altındadır.
Yine borsadaki gibi, enenin değerinin yükselip düşmesi hissedarların teveccühüyle orantılıdır. Ene değerini kendinden değil, hissedarların teveccühü ve
takdirinden alır.

Bu süreçte enenin değerini düşürebilecek pek çok tehlike ve tehdit vardır. Yapılması muhtemel bir hata, bunların başında gelir. Kişi bir gaflet anına denk
gelip de hata yaptığı takdirde, hissedarların (çevresindekilerin) gözünden düşeceğini düşünür. Ona göre bu bir zayıflık işaretidir. Bir nevi aptallığının
tescil edilmesidir. O yüzden, hata yaptıysa bile hemen hatasını örtmelidir.

Kişinin tek derdi, hangi koşulda olursa olsun ‘ene değeri’nin yüksek çıkmasıdır. Her yerde ve her koşulda sınanmayla yüz yüzedir. Yaptığı iş, tuttuğu yol
sürekli olarak sınanmaktadır. Her şey, rastgele üzerine değen bir çift göz bile, bir anda ciddi bir tehdide dönüşebilir.

Bu sürekli sınanmadan başarılı çıkması için kişi her şeyden azamî derecede anlaması gerektiğini düşünür. Geniş bir yetenek repertuarına sahip olmalıdır.
Herhangi bir konuda başkalarına yenik düşmemelidir. Herhangi bir şeyi bilmediğini kabul etmemelidir. Böylesi durumlar onu yeteneksiz ve aptal biri konumuna
düşürür ki, onun için bundan daha kötü bir kâbus yoktur.

Ene, Allah’a abd olmadığı için kendisi gibi yaratılmış insanların teveccühüne abd olur. Onların gözünde büyük görünmek için çırpınır. İşin içine bir de
şöhret girerse, çırpınma daha da artar. Şöhreti onun değil, o şöhretinin güdümüne girer. Örümcek ve sinekten daha zayıf düşer.

Bu hâldeki enenin aklî melekeleri de zaafa uğrar. Olayları ya da kişileri belirli bir bütün içinde değil de, tek bir öğeye dayalı olarak değerlendirir. Aynı
kişi kendisine pek çok övgüde bulunsa ve sonra bunlara küçük bir eleştiri eklese, onun için “Benim hakkımda iyi düşünmüyor, kuyumu kazmaya çalışıyor” diye
düşünür. Düşünme biçimi, dengesiz bir şekilde ‘abartma’ ve ‘aşırı genelleme’ tarzlarına kayar. Aklî olmaktan ziyade, ‘duygu-yoğun’ bir niteliğe bürünür.

Öte yandan, enenin kendi şefliğinde bir orkestra gibi yönetmeyi istediği duygular da isyandadır. Huzur, sükûnet gibi orkestrayı rahatlatacak esas duyguların
sesi duyulmaz. Kaygı gereğinden çok ses çıkarır. Hırs, öfke, kıskançlık gibi keskin ve uç duygular, değişik zamanlarda öne çıkıp orkestranın harmonisini
baltalar. Duygular bir orkestraya değil, savaş alanına benzer.

Velhasıl, işte ihtilâlci enenin hâli budur. Ne kafada akıl bırakır, ne insanda huzur. ‘İstinad noktası’ olarak kendisinden başkasını tanımaz. Halbuki zatında
zayıftır, asla insan gibi bin odalı bir sarayın üzerine bina edilebileceği bir ‘temel’ değildir, olamaz.

Öyleyse sen sen ol; kendin gibi acizlere bir rububiyet verip başına musallat etme. Enâniyetine ve iktidarına güvenme.

Bil ki, Allah’a abd olana herşey musahhardır. Olmayana her şey düşmandır; kendi duyguların bile.

Sen Ona abd ol; bütün mahlûkatın üstünde bir mevki kazan. En küçük bir şeye ibadet eden zelil bir firavun olacağına; cenneti bile ibadet maksadı görmeyen
aziz bir abd ol.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1408[/color:d1df9ff7fe

-----------------------------------------------------------------

“Ene” anahtarını kullanabiliyor muyuz?

Ankara’dan okuyucumuz: “Otuzuncu Söz’de geçen, ‘Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinâtın tılsım-ı muğlakının dahî anahtarı
olarak bir muammâ-yı müşkülküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır’ cümlesini açıklar mısınız?”

Otuzuncu Söz’ün Birinci Maksad’ı, “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar. Ondan korkup titrediler. Onu
insan yüklendi. İnsansa çok zâlim ve çok câhildir”1 âyetinin tefsîri sadedinde “ene”nin bir anahtarı mahiyetindedir.

Ene sözlükte ben ve benlik mânâsındadır. İnsanın ben’ini, rûhî kimliğini, iç âlemini, duygularla sarılmış fizik ötesi varlığını tarif eder.

“Ene”yi emânetin çeşitli yönlerinden bir yönü olarak takdim eden Saîd Nursî Hazretleri, bu yönün Hz. Âdem (as) zamanından beri insanlığın etrafına dal budak
salmış nûrânî bir Tûbâ ağacı ile, müthiş bir Zakkum ağacının çekirdeği hükmünde geliştiğini, Peygamberlerin ene’ye kul ve ibadet zîneti takarlarken, şirk
dünyâsının da ene’ye rab ve ilâh mânâsı yüklediklerini; bir diğer ifâdeyle peygamberlerin elinde ene’nin Allah’ın kulu, ehl-i şirkin elinde ise–hâşâ—Allah’ın
şerîki ve ortağı unvânı kazandığını kaydeder. Peygamber irşâdı hâricinde şirkten başını kaldıramayan ene’nin, hem her defasında bu irşâddan uzak düşmesi, hem
de hayalî bir ilâhlık dâvâsına en büyük hakîkatmış gibi sarılması cahilliğinin ve kendine zulmedişinin resmi olsa gerektir ki, Kur’ân bu yönüyle onu “çok
zâlim ve çok câhil” îlân etmiştir. Kur’ân “ahsen-i takvîm” sûretinde yaratıldığını beyan ettiği insanın, îmânı ve sâlih ameli olmadığı takdirde, “esfel-i
sâfilîn” (aşağıların aşağısı) derekesine düşeceğini de haber vermiştir.2

Peygamberler insanlığın ahsen-i takvîm sûretini, yani yaratıldıkları güzel sûreti korumaları için birer rehber hüviyetindedirler. Kulun ilâhlık dâvâsına
sapması aşağıların aşağısında olduğunun göstergesi; kulluk vasfını bürünmesi ise, en güzel makamda (ahsen-i takvîmde) oluşunun alâmetidir. Çünkü
insan—hâşâ—ilâh değil; Allah’ın kuludur. Allah’ın kulu olduğunu anladığında kâinât üstünde bir kıymete erişen insan, ilâhlık dâvâ ettiğinde aşağıların
aşağısına inmektedir.

Allah nasıl tanınır? Allah bütün sıfatlarıyla mutlak, bütün sıfatlarıyla muhît, yani kâinâtı kuşatmış, bütün sıfatlarıyla hudutsuz ve sonsuz, bütün
sıfatlarıyla kayıtsız ve sınırsız! Sınırsız ve nihayeti olmayan bir şeye belli bir şekil verilemez, sûret biçilemez, mutlak ve muhît olduğundan hakkında
belirleyici bir hüküm konulamaz, mâhiyetinin ne olduğu da tam olarak anlaşılmaz.

İşte kulluk vasfını bürünmüş ene, kendisine verilen vehmî ölçücüklerle Kâinât Sultan’ının sınırsız ve sonsuz sıfatlarını, isimlerini ve şuûnâtını tanıma
imkânı elde eder. Meselâ, eğer ene’de cüz’î bir ilim olmasaydı, Kâinât Sultân’ının Alîm olduğunu bilemezdi. Eğer ene’de cüz’î bir kudret olmasaydı, Kâinât
Sultân’ının Kadîr olduğunu; ene’de cüz’î bir şefkat olmasaydı, Kâinât Sultân’ının Rahîm olduğunu; ene’de cüz’î bir hikmet olmasaydı, Kâinât Sultân’ının Hakîm
olduğunu... ve hâkezâ bilemezdi.

Allah’ın herşeyi kuşatmış olan, sonsuz, kayıtsız, hudutsuz, şeriksiz, eşsiz ve benzersiz isim ve sıfatlarını tanımak ve kavramak için ene’ye birer anahtar
koymak gerekiyordu. Tâ ki ene, bu anahtarlar mârifetiyle birer gizli hazîne olan Allah’ın isimlerini tanıyabilsin ve kâinâtın kapalı sırlarını açabilsin. Ama
ene kendisi de bir bilinmeyen, kendisi de hayret verici bir sırdır. Böyle bir anahtar hakîkî olmamalı; hayalî ve farazî bir hattan öteye geçmemelidir. Çünkü
ene ilâhlık dâvâ etmemesi için hayalî ve farazî olması gerekir. Allah’ın varlığından haberdar olması için de sanki gerçek bir anahtarmış gibi gizli sırları
açması gerekir.

Bu meseleyi On Birinci Söz’de de ele alan Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, ene’nin bir birim ölçüsü değeriyle kendisinde bir hayalî mâlikiyet, bir kudret, bir
ilim varsaydığını, böylece bir hayalî sınır çizdiğini, sınırsız İlâhî isim ve sıfatları ancak bu hayalî sınırlarla tanıyabildiğini kaydeder. Bu hayalî
sınırlarla ene, “Buraya kadar benim; ondan sonrası Allah’ındır” diye hayalî bir taksimat yapar. Kendindeki hayalî ölçücükler ile Allah’ın sınırsız ve gerçek
sıfatlarını anlar. Cüz’î ilmiyle Allah’ın sınırsız ilmini; küçük sanatçığıyla Allah’ın mutlak sanatını, hayali mâlikiyetiyle Allah’ın hakîkî mâlikiyetini ve
hâkezâ, binler sırlı duygular, sıfatlar ve hislerle ene bir anahtar gibi Yaratıcısının isimlerini, sıfatlarını ve şuûnâtını tanıma imkânı elde eder.

Ene hayır ve hak yoluna bu yönüyle girer. Bu yönüyle yalnız feyze kâbildir. Vereni kabul eder. Kendi îcad edemez. Fâil değildir. Mâhiyeti harfiyedir; yani
Allah’ın varlığını bildirir. Rubûbiyeti ve mâlikiyeti hayâliyedir. Vücudu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzat kendinde hiçbir şeye tahammülü yoktur. Bu
sıfatlarıyla ene, ancak ve ancak Allah’ın mutlak, sınırsız ve hudutsuz sıfatlarını bildiren bir ölçücük olur.

Mâhiyetini bu tarzda bilen ene, “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir”3 müjdesine ulaşır. Emâneti hakkıyla edâ eder. Kâinâtın ne olduğunu ve ne
vazîfe gördüğünü böylece görür ve anlar.

Sonunda hayalî varlığını da elinin tersiyle itmeye ve terk etmeye râzı olan ene, “Mülk Allah’ın, Hamd Allah’ın, Hüküm Allah’ındır; ve ben Allah’a döneceğim”
der, hakîkî kulluğa ulaşır ve Allah’ın izniyle, yaratıldığı biçim ve şekle lâyık olarak ahsen-i takvîm makâmına, yani Allah katında makamların en yücesine
yükselir.4

Dipnotlar:

1- Ahzâb Sûresi, 33/72.
2- Tîn Sûresi, 95/4-6.
3- Şems Sûresi, 91/9
4- Sözler, S. 496, 118

http://www.fikih.info/
-------------------------

Risâle-i Nur’da ene ve zerre

Isparta’dan Murad Kurt: “Üstad Hazretlerinin, ene ve zerre bahislerini aynı risâlenin iki bölümünde izah etmiş olmasının hikmeti nedir?” Isparta’dan Mahmut
Özdemir: “Ene ne demektir? Bediüzzaman’ın görüşü nedir? Bu zamanda enenin tahribâtından nasıl kurtulunur?”

Risâle-i Nûr’dan Otuzuncu Söz “ene”ye ve “zerre”ye tahsis edilmiştir. Birinci Maksad’da ene’nin mâhiyeti ve gizli bilinmeyenleri, İkinci Maksad’da ise
zerre’nin mâhiyeti ve gizli bilinmeyenleri hârika bir biçimde keşfedilmiştir.

Üstad Hazretleri ene’yi, “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi.
Gerçekten insan çok zâlim ve çok câhildir.”1 âyetinin tefsîri mâhiyetinde ele alır; zerre’yi de, “İnkâr edenler, ‘Kıyâmet başımıza gelmez.’ diyorlar. Sen de
ki: ‘Evet, gaybı bilen Rabb’ime yemin olsun ki, başınıza gelecektir. Ne göklerde ve ne yerde zerre kadar bir şey O’ndan uzak kalamaz; bundan küçük veya büyük
ne varsa hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.”2 âyetinin tefsîri sadedinde inceler.

Bediüzzaman Hazretlerine göre göklerin, yerlerin ve dağların yüklenmekten çekindiği ve korktuğu emânetin bir ferdi ene’dir, yani benliğin sorumluluk rûhudur.
Öyle ki ene (benlik), Hazret-i Âdem’den (as) şimdiye kadar insanlık âleminin etrafına dal budak salan hem nûrânî bir Tûbâ ağacının, hem de dehşetli bir
Zakkum ağacının çekirdeği hükmündedir. Birer gizli hazine olan Allah’ın isimlerinin anahtarlarını uhdesinde taşıyan ene, kâinâtın gizli bilinmeyenlerini de
açabilecek hüviyette iken; başına buyruk bırakıldığında vahşetin, canavarlığın ve dehşetin resmini çizebilen bir yüz karası olabilmektedir. Yâni insanın
mâneviyât ağacı hayırda “ene” üzerinde yükselmekte; şerde de “ene” nedeniyle kurumakta, sönmekte ve dökülmektedir. Yâni insan “ene” ile hem kazanmakta, hem
kaybetmektedir: Kendine güvenen kaybetmekte, kendini Allah’a veren kazanmaktadır. Benliği ile gururlanan kaybetmekte, benliğini Allah’a kulluk makamında
eriten kazanmaktadır. Kendisine var diyen gerçekte yokluğu, kendisini Allah için yok sayan gerçek varlığı bulmuş olmaktadır.

Üstad Said Nursî’ye göre kâinâtın anahtarı insanın elindedir, yani nefsine takılmıştır. Kâinâtın kapıları görünüşte açık gibi zannedilmekte ise de, hakikatte
kapalıdır. Cenâb-ı Hak, insana emânet cihetiyle “ene” nâmında öyle bir anahtar vermiştir ki, insan onunla âlemin bütün kapalı kapılarını açabilmekte, öyle
sırlı bir enâniyet vermiştir ki, Allah’ın gizli hazînelerini onunla keşfedebilmektedir. Fakat ene’nin kendisi de müşkül bir bilinmeyendir, dehşetli bir
anlaşılmayan denklemdir. Ene’nin hakîkati, mâhiyeti ve yaratılış hikmeti bilinse, kendisi açıldığı gibi, kâinâtın gizli kapıları da açılabilecektir. Bu
bahis, ene’yi bize açıp keşfetmektedir.
Zerre ise; kâinâtın maddî plânda en küçük yapı taşıdır, baş döndürücü hareketiyle var oluş sırrını mâhiyetinde barındırmaktadır. Üstad Bediüzzaman’a göre
zerrelerin hareketleri, Allah’ın kudret kaleminin kâinât kitabına yaratılış âyetlerini yazarken çıkardığı titreşim ve cızırtıdan başka bir şey değildir. Gayb
âleminden olan herşeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamlara kaynaklık edecek ölçüde, Allah’ın emirlerinin imlâsından ve yazılımından gelen
hareketler ve heyecânlar, zerreleri sür’atle dönmeye ve titreşime sevk etmektedirler.3

Ene’nin, insanın mânevî varlığının en küçük yapı taşı; zerre’nin de kâinâtın ve insanın maddî varlığının en küçük yapı taşı olduğunu dikkatimizden uzak
tutmamalıyız. Ene bir “elif” olarak aynı dersin birinci bölümünde; zerre de bir “nokta” olarak ikinci bölümünde ele alınmış, Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleriyle
kâinâtın tılsımı ve var oluşun gizli sırları her iki bahiste farklı açılardan keşfedilmiştir.

Dipnot:

1-Ahzâb Sûresi, 33/72;
2-Sebe’ Sûresi, 34/3;
3-Sözler, s. 494-513

http://www.fikih.info/
-------------------------

Benlik-Nefis-Ruh Münasebeti ve Kamil İnsan, Üzerine Bazı Düşünceler, Dr. Selim AYDIN

Her insan, yaşadığı çağın birikimleri ve geçmişin mirası ışığında kâinatı ve hayatı anlamlandırır. Yirmi birinci yüzyılın bilim anlayışı, insan ve kâinatın
içiçe geçmiş bir sistemler ağı kabullenmesi üzerinde gelişecektir. İnsan, kâinat ve hayat üçgenini; Kuran-ı Kerim'in mesajları doğrultusunda birbirine
bağlamamızı ve bu üç hakikatin bütüncül bir resminin çizildiğini görmemizi mümkün kılacak bilgi parçaları, yeterli seviyede, ancak dağınık parçalar halinde
üretilmiş bulunmaktadır. İhtiyaç duyulan şey, "bütüncü-sistemci" düşünebilmeyi öğrenmek, muradımızı ve gayretimizi bu sentezi yapmaya yoğunlaştırmaktır.
Kur'ân perspektifinden insan, kâinat, hayat üçgenini anlamaya çalıştığımızda, Kur'ân'ın, bu üç hakikatin çekirdeklerini içerdiğini ve "insan, hayat, kâinat"
üçlemesinin, kâinat kitabında, kudret kalemiyle detaylı şekilde resmedildiğini görürüz.

İnsanın özünde var olan iyilik (hissî potansiyel), güzellik (fizikî potansiyel) ve doğruluk (zihnî potansiyel); büluğ çağına girildiğinde aktif hale geçen
nefis ve güçleri tarafından bencillik maskesiyle gizlenmeye başlar, insanın ruhu ile bedeni arasında bir perde oluşturan nefis güçlendikçe, kötülük yeşerir.
Nefsanî isteklerin sınırsızca karşılanması ruhun kendi güzelliklerini sistemde ifade etmesine engel olur. İnsanın nefis-akıl-kalp üçgeninde cereyan eden
imtihanında; nefis, kötülüğün ve negatif kuvvetlerin merkezi ve şeytanın kullanabileceği bir santraldır. Şeytanî özellikler nefis üzerinden insana hâkim
olurken, melekî-insanî özellikler, kalp ve vicdan üzerinden insana yayılır. Akıl ise; iyilik ve kötülüğü, doğru ile yanlışı, faydalı ile zararlıyı ayırt eden
bir âlettir. Dolayısıyla akıl; nefse de, kalbe de hizmet edebilir. İnsan nefsinde üç temel his olan; öfke, şehvet ve akıl, "akleden kalbin" kontrolüne
verilirse, insanın kötülüğe meyli azalır. Akleden kalbin kontrolündeki nefsin üç gücünden öfke gücü, yiğitliği; şehvet gücü, iffeti; akıl gücü de hikmeti
üretir.

Kur'an'da nefsin yedi mertebesinden bahsedilir. Nefs-i emmare, levvame, mülhime cismanî merkezli hayata hâkim olan nefis çeşitleri iken; nefs-i mutmainne,
zekiyye, raziyye, safiyye ise, ruhî hayata hâkim nefis çeşitleridir. Bazı İslâm âlimleri nefsi, üçlü motif üzerinde de gruplamışlardır. Bu perspektiften
insandaki nefis, nefs-i emmare (arka beynin ve limbik sistemin kumandasında olan nefis); nefs-i levvame (önbeynin devreye girdiği ve arka beyni ve limbik
sistemi kontrol edebildiği ve şuurî farkındalığın oluştuğu nefis) ve nefs-i mutmainne (gelişimini tamamlamış, kendini kontrol edebilen ve hakka teslim olmuş
nefis) şeklinde üçe ayrılır.

İnsan; hayra, iyiliğe ve güzelliğe yatkın yaratılmıştır. Bediüzzaman, Kur'ân penceresinden bakıldığında, kâinatta hayır ve güzelliğin esas, şer ve
çirkinliğin de zahiri olduğunu belirtir. Ancak insan, bu dünyaya imtihan için gönderildiğinden, insanın bu imtihanı kazanması ve fıtratındaki hayır ve
güzellikleri temsil edip, kendini Yaratan'a ayinedârlık edebilmesi, nefsini terbiye edebilmesine bağlıdır. Bir başka deyişle, nefisteki şehvanî ve gadabî
güçlerin isteklerinin, aklın kontrolünde, meşru çizgide karşılanmasına bağlıdır. Ancak kontrol altına alınmamış nefsin, O'na ayinedârlık etmesi mümkün
olmadığından, İslâm'da nefis terbiyesi ve insanın kendini tanıması önemli yer tutar. Nefsin veya benliğin mahiyetini oluşturan zihnî (akıl), hissî (his) ve
fizikî (mide-beden) kapasitelerin; az yemek, az konuşmak, az uyumakla kontrol edilmesi, İslâm'ın önemli bir terbiye metodudur. Nefsin terbiyesine tefekkür ve
okumakla da katkıda bulunarak, kalbin yolculuğunda denge gözetilmiş olur. Bediüzzaman'ın "akleden kalp" ifadesinde buna işaret vardır. Nefsî güçlerin üç
faziletinin (iffet, yiğitlik ve hikmet) ortaya çıkışını ve devamını sağlayan adaletin gerçekleşmesi de, akleden kalbin sisteme hâkim olmasına bağlıdır.

Kâmil insan olma nefsin ve benliğin terbiyesiyle mümkündür. İnsan-ı kâmil olma yolculuğu, nefse hizmet eden aklı, nefsin kumandasından çıkarmaya; istekleri
meşru daire ile sınırlandırıp, aklı kalbin kumandasına vermeye bağlıdır. Yolculuk esnasında da ifrat ve tefrite düşmemek için, kalbî hayatı; akıl, mantık ve
adaletle dengelemek gerekir. Kişi, bu nefis terbiyesini, ya velâyet yolu ile (az konuşma, az yeme, az uyuma) ya da zikir, fikir ve şükürle veya ikisinin
birleşimi olan "akleden kalp -reşha" ile yapabilir. Şeytan, nefsin isteklerini kullanarak insanın kalbine fısıldar ve ona fesatlık eker.

İnsanı bir gemiye benzetirsek, tayfa personeli, nefsi ve nefsin arzularını temsil eder, geminin tertip ve düzeninden sorumludur. Kaptan da ruhu ve onun tahtı
olan kalbi temsil eder; gidilecek hedefe gemiyi götürmekten sorumludur. Akıl, hem tayfaya hem de kaptana hizmet eden, ihtiyaçları gideren ve hayatın
sırlarını çözen bir unsurdur. İslâm'da nefis, terbiye edildikten sonra, benlik hapishanesinden çıkılır. Kâmil insan olmak için kalbin zümrüt tepelerine
yolculuk başlar. Ruhî ve kalbî hayat yaşandığında, nefsin ihtiyaçları meşru dairede karşılanır. Ancak beden merkezli hayat sürdürüldüğünde de çoğu kez, kalp
ve ruhun kendini ifade etmesi ve tekâmülü engellenir. İnsan, nefsini ıslah ettiğinde, kalp ve nefis arasındaki zıtlaşma da sona erer; kalp ilhama açık hale
gelir. Kalpten beslenen akıl da, ilham ve sezgilerden beslenme imkânına kavuşur. İslâm'da nefis öldürülmez ancak ıslah edilip, ruhun inkişafına mani
olmayacak seviyede arındırılır. Ve kendine özgü varlık mertebelerine doğru yükselir. Nefsin ölmesi demek, biyolojik sistemin çökmesi ve ruhun ahiret âlemine
göç etmesi anlamına gelir. Vicdan, ruhun bir alt bileşeni olarak, insana doğruyu, iyiyi ve güzeli hatırlatır. Ruhun sözcülüğünü vicdan yaparken, nefsin
sözcülüğünü, insî ve cinnî şeytanlar yapar.

Kişi, dikkat ve enerjisini ön beyniyle kontrol edip şuurlu şekilde yönlendirmek isterse (nefs-i emmareden, nefs-i levvame derecesine) kendi üzerinde gözlem
yapması, kişilik ve benlik hapishanesinin motiflerini keşfetmesi gerekmektedir. Normalde hayatını arka beynin kontrolünde sürdürmeye yatkın olan insanın asıl
vazifesi, şuurlu bir hayat sürmek, ülfet-gaflet tuzağına düşmeden şükür ve tefekkür çizgisinde Allah'a ayinedârlık yapmaktır.

Özetlersek, insanın kendini tanıması, her işin başlangıç kısmını oluşturur. Eski çağlarda filozofların kapısında "Kendini bil!" yazılı imiş. "Kendini bilen,
Rabbini bilir; kendini unutan, Rabbini de unutur." sözü de bu açıdan çok anlamlıdır. Kur'ân'da tefekkürün enfüsî ve afakî olmak üzere iki tarzda
gerçekleştiği belirtilir. Bediüzzaman, enfüsî tefekkürü tamamlamayan veya buna girmeyen bir insanın afakî tefekkürde muvaffak olamayacağı üzerinde durur.
Enfüsî tefekkür; insanın kendi mahiyetini keşfetmesi, iç gözlem ve iç sorgulama yapması, üstün ve eksik taraflarının farkına varması ve bunları şuurlu bir
şekilde kontrol edebilmesi gibi faaliyetleri kapsar.

------------------------------------------------------

NLP´nin Gerçek Yüzü

Özet

NLP’nin tarihçesi ve esasları tanıtıldıktan sonra, yaygınlaşması hakkında bilgi verilecektir. Bilahare Avrupa’ya taşınması ve orada ne tür tepkiyle
karşılandığına değinilecektir. Beşinci bölümün konusu ise, NLP’nin Türkiye’ye idhalidir.

NLP’nin köklerine dair

Bugün aktüel bir şekilde konuşulan NLP’nin tarihçesiyle yaptığımız çalışmalar hadisenin zamanın derinliklerine doğru ilerlediğini müşahede ediyoruz. Freud ve
zamanını, toplumun sosyal ve manevi bağlarını parçalayan düşüncelerini ve o¬nun Avrupa genelindeki cemaatileşmesini anlamadan, Perls ve Perls’i ilham kaynağı
edinen NLP hareketini anlamak mümkün değildir. İnsanı tanıma, insana hakim olma, insanı yönlendirme, insandan istifade etme gibi maksatları esas alan NLP’nin
köken olarak meşhur Yahudi asıllı ruh bilimcisi Freud’a dayandığını görüyoruz. Bu meseleyi daha iyi anlamamız için, Freud’dan zamanımıza gelen kalın
çizgileri birlikte takip etmemiz gerekir. Freud’u ve Freud’dan zamanımıza bu fikirleri taşıyan materyalist psikiyatristleri tanımadan NLP hakkında konuşmak
çölde su aramaya benzer.

Freiberg’te 1856 tarihinde bir yün tüccarının çocuğu olarak dünyaya gelen ve o gündeki Yahudi halkı hareketleri ile birlikte önce Leipzig’e ve daha sonra
Viyana’ya taşınan Freud’un asıl ismi Şlomo Freud’dur [19]. Tıp tahsilini bitirdikten sonra önce Viyana hastanesinde çalışır ve daha sonra Paris psikiyatri
kliniğinde psikiyatri çalışmalarına devam eder. Psikiyatrist olarak Viyana’ya döner. Doçent ünvanını aldıktan sonra çocuk hastalıkları enstitüsünde çocuk
psikolojisi ile ilgilenir. Fransa’da Hippolyite Bernheim’dan manyetizma dersleri aldıktan sonra “şuuraltı” meselesi üzerinde durur. 1900 yıllarında rüya
meselesinde kendisine göre teoriler geliştiren Freud’un bütün çalışmalarında semavi din karşıtı unsurlar dikkatimizi çeker. Daha sonra meşhur olacak
“psikoanaliz” metodunu da bu günlerde ilan eder. Cinsiyet nazariyesini geliştirirken bütün yollar cinsel tatminsizliğe çıkar [19].

Freud ve ekibinin temel düşüncüleri bir kaç noktada merkezileşir: Evvela otoriteye karşı çıkarlar. Bilhassa semavi dinlerden gelen Allah ve ahirete imanın
psikolojik hastalıklara sebep olduğunu ve vicdanın tahakkümünden ruhun mutlaka kurtarılmasının şart olduğuna inanırlar [4]. Vicdan ve vicdanın sürüklediği
Allah inancının, toplumsal hayattaki faşizm kadar kişinin hürriyetini selb ettiğinden dolayı mutlaka fert hayatının dışına çıkarılmasının lüzumuna inanırlar
[4]. İnancın ve geleneğin, cinsel hürriyeti engellemesiyle tatmin olamayan insan hastadır bunların nazarında. Yani hiçbir sınır tanımaksızın cinsel hürriyete
sahip ve tüm inançlardan kurtarılmış bir insanın mutlu olacağına inanırlar.

Bu istikametteki – hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girmeleri gibi – ilk laboratuvar çalışmalarını Sovyet Rusya’da Troçki’nin (bkz. 5. Şua, 14. Mesele)
gözetimi altında tatbike koyarlar [1], [2]. Bu çalışmalarında kendisine yardımcı olan ve takipçisi durumunda bulunan bir çok başka Yahudi alimi de
dikkatimizi çekiyor. Bilhassa Viyana Rusya arası mekik dokuyan ve Troçki Rusyası’nda Freud’un çalışmalarını cinsel çerçevede enstitülerde sistemleştirmeye
çalışan sözde psikiyatristler dikkatimizi daha fazla çekiyor. İlginç olan tarafı psikiyatri ile ilgilenen bu insanların hiçbiri tıp tahsili görmemiş ve
temelde insan bilimi ile ilgisi olmayan kişilerdir.

Freud’un çalışmalarını yeni bir ahlâk, yeni bir insan, yeni bir dünya ve daimi bir ihtilalde kullanmaya çalışan bu grubun başında meşhur Leon Troçki ve
çevresindeki filozoflar gelir. Semavi ve geleneksel ahlâkı dışlayan insanı maddileştiren ve o¬nun ruhunu molekül ve partiküllere indirgemeye çalışan bu
grubun amacı dinsizlik ve ahlâksızlıktır. Bunlara göre cemiyet hayatını menfi etkileyen en büyük amil dini ahlâk ve ailedir [1], [2], [3]. Bilhassa ailenin
ortadan kaldırılmasına yönelik Troçki’nin nezaretinde Vera Schmidt’in açtığı enstitüde Stalin’in oğlu Wassiliy’nin oluşu çok ilginçtir [1]. En büyük
hedefleri tüm hayallerinin önünde engel gördükleri aileyi ortadan kaldırmaktır. Bu noktada Freud gerek Avrupa’da ve gerekse Sovyet Rusya’da ahlâksızlığın
teorisyeni olarak çıkar. Cinsel ahlâksızlığı kitap olarak genel ahlâkı tahrip etmeye başladığı bu dönemde baş aktör Freud ve Freud’dan ilham alan meşhur
“Cinsel İhtilal” kitabının yazarı Wilhelm Reich’tır [3].

Meşhur Mordehay Marx Levi, yani Karl Marx’ın talebeleri de Freud’un psikoanaliz metoduyla insana yaklaşmışlardır. Psikoloji ve psikoanaliz noktasında
20.yüzyıl dinsizliğin rehberi olan Freud’un fikrini yaymak için tüm Avrupa ülkelerinde enstitüler açtırması ve beş defa üst üste uluslar arası psikoloji
konferansı düzenlemesi o¬nun bu yoldaki cehdini gösterir. Fert olarak ortaya attığı, dinsizlik ve ahlâksızlık doğuran teorisini kısa zamanda
cemaatileştirmesi o¬nun bu yolda yalnız olmadığını gösterir [19]. Günümüz psikiyatrist alimlerinin “sapık psikolojik mezhep” diye nitelendirdikleri Freud’u;
dinsiz, ahlâksız ve kilise karşıtlarınca hala müdafaa edilmesi toplumun cehaletinden başka bir şey değildir. Veya organize olmuş materyalistlerin
karşısındaki dindarların dağınıklıklarıdır.

1938 yılında kanser hastalığına müptela Freud’un İkinci Dünya savaşı arefesinde apar topar Londra’ya giderek, hastalığının şiddetine dayanamaz ve orada
intihar eder [19]. Freud’dan insan, ruh, insanın terbiyesi ve cinsel hürriyet meselesinde Freud’dan ilham alanın sayısı pek çoktur. Bunlar arasında Berlin
doğumlu Yahudi asıllı Friedrich Salomon Perls (Fritz Perls) konumuz açsından dikkat çekicidir.

Perls “Protestan” bir Freudçu sayılmaktadır.

Psikoanalizde “Ortodoks” kalmamış, tahribat noktasında geliştirmiştir. Temelde Freud’un ürettiğı kavramları ve fikirleri kullanmakla beraber teferruatta
ayrılıklar olmuştur. Perls’e göre insan bir organizmadır ve sürekli çevreyle ihtiyaçlarını tatmin için alışverişte bulunmaktadır [4]. Bir insanda bir noktada
tatminsizlik olduğunda o tatmin insanın ruhunda tamamlanmamış bir bütünün eksik parçasıdir [4]. O vakit, adeta herşeyi ile o insan tatminini hedeflemektedir
ve tatmin başarı ile sağlandığında bunu Perls Gestalt’ın tamamlanması olarak ifade etmektedir [4].

İkinci Dünya Savaşı öncesinde ABD’ye kaçan bir çok Yahudi alimi gibi bu Perls de Yeni Dünya’ya taşınmıştır. Bu çerçevede hadiseyi tüm boyutlarıyla
anlayabilmek için Perls’in dava arkadaşları; Erich Fromm, Wilhelm Reich ve Laura Perls gibi şahsiyetleri de bilmek gerekir.

Avrupa’daki projelerini daha geniş bir coğrafyada yeterli imkânlarla yenilik iştahına kapılmış insanlara kabul ettirmeye çalışan Galiçyalı psikiyatristler
zaman zaman kilisenin itirazlarıyla karşılaşırlar. Hatta şehevani duyguları tahrik ile hürriyet perdesi altında insanları yoldan çıkaran cinsel ihtilalin
mimarı hapishanelerde sürünür ve orada can verir. Hırıstiyanlık ahlâkını ve Avrupa geleneğini temelden sarsan bu ekibin eserleri büyük tüccarlarca yüksek
sayıda basılmış ise de Avrupa ve ABD hükümetleri kısmen yakmıştır [20].

Fakat buna rağmen, semavi ve geleneksel ahlâka karşı hayvani bir hürriyet peşinde koşan Perls, heva ve hevesin tatminini Gestalt terapi olarak 1950’lerde
ABD’de ortaya koymuştur ve 1968 öğrenci olaylarında öğrencilerin nazarında bir idol konumunu korumuştur [5]. Bilhassa gençleri her türlü otoriteye karşı
kışkırtmak için “Gestalt Duası” adını verdiği şiirini 1960’larda neşretmiştir (Perls: “Gestalt Prayer”) [5]:

“Benim yaptığım bana,
Senin yaptığın sana.
Bu dünyaya gelmedim
Ta senin beklentilerine cevap vereyim.
Sen de bu dünyaya gelmedin
Ta bana göre hayat süresin.
Ben benim ve sen sensin
Eğer tesadüfen anlaşırsak ne güzel,
Eğer anlaşamazsak da yapılacak bir şey yok.”

NLP’nin şekillenmesi ve “Yeni Şimal Cereyanı”

NLP’ye gelince Fritz Perls’in Gestalt oturumlarını 1972’den itibaren Richard Bandler incelemiş ve bilahare kendisi de Gestalt terapi gruplarını yönetmiştir
[5]. Bandler’in NLP’ye yönelmesi de ilginçtir. Yahudi asıllı psikiyatrist ve yayıncı ve 1970’lerde ABD’de eşcinselliği normal olarak savunan Robert Spitzer
oğlu için davul öğretmeni ararken kabiliyetli Bandler ile karşılaşır [5]. Daha sonra Bandler’i o anda ölmüş bulunan Perls’in video filmlerini ve ses
bantlarını çözmede yanına yardımcı alır. Bu çalışmalar esnasında NLP’nin bazı temel fikirleri Spitzer tarafından Bandler’e telkin edilir.

Yine çok gariptir ki Bandler’i meşhur bir nevi sihir psikoterapisti sayılan Virginia Satir ile tanıştıran da Robert Spitzer’dir [5]. Zengin olan Spitzer
ailesi NLP’nin teşekkülündeki masrafları karşılarken birlikte bazı projeleri gerçekleştirirler. John Grinder ile meşhur sihirbaz Virginia Satir’i
modelleştirdikleri kitabı neşreden ikiliden Grinder’in hikâyesi de ilginçtir: ABD CIA’sında Almanya, İtalya ve Yugoslavya ülkelerinde ajan olarak çalışan bu
genç dilci meşhur ilim adamı Noam Chomsky’nin transformasyon grameri üzerine çalışır. Bandler ile tanışdıktan sonra tamamen NLP’ye döner [5].

Burada size ilginç gelecek bir anekdot aktarmak istiyoruz. Bandler ile Grinder gecenin geç vakitlerinde Kaliforniya şarabıyla sarhoşlarken bugünlerde
Milyonlarca kişi tarafından konuşulan NLP kavramını bulacaklardır [5]. İlginçtir ki şerde muvaffak olmuş bir çok kişiye bu tür fikirler sarhoş hallerinde
gelir. NLP, İngilizce Neuro Linguistic Programming kelimelerinin kısaltılmış şeklidir, meali ise lisan-ı hal ve kal ile proğramlama, yani karşısındakine
tesir etmektir. O¬ndan önce ise yaptıkları daha ziyade bir nevi modern “sihir” (İngilizce magic) olarak nitelendirmişlerdir (Bkz.: The Structure of Magic).

NLP’de, ruhun doğru iletişimle tedavi edilebileceği esas alınır. Sağlıklı iletişimin nasıl olacağını keşfetmek için de NLP’ciler, tedavide ve dolayısıyla
iletişimde başarılı kabul ettikleri terapistlerin iletişim tarzlarını araştırmışlar ve buna modelleme demişlerdir. Başta Fritz Perls, Virginia Satir ve
meşhur manyetizmacı (yani hipnotizmacı) Milton H. Erickson olmak üzere Gregory Bateson, Moshe Feldenkrais ve Linus Pauling gibi kişilikleri hatta
Hindistan’daki yogileri ve Afrika’daki şamanları dahi model ittihaz etmişlerdir. En mühim modellerden biri Erickson ise, terapide manyetizmanın (hipnotizma
veya hipnoz) faydalı olduğuna inanmış ve lisandaki üstün kabiliyeti ile insanları transa geçirebilmiştir [10].

İletişimde karşısındakine tesir etmek için aşağıdaki NLP teknikleri esas alınan modellerden süzülmüştür [5], [6]:

Anchoring – demir atmak: Dinleyicide arzu edilen hissiyatı uyandıracak kelimeler sarf etmektir.

Pacing – eşitleme: Hal ve etvar noktasında dinleyicilere uyum sağlamaktır.

Rapport – ses uyumu: Eşitlemeden sonra iletişimin gidişatını belirlemektir.

Hipnotik dil: Dinleyicileri lisan ile transa geçirmektir.

Reframing – tevil: Bir kelimeye başka bir vurgu yapmak, yani başka bir manasını çağrıştırmakla iletişimin gidişatını değiştirmektir.

Özet olarak diyebiliriz ki, NLP Gestalt terapi, hipnoterapi vs.’ye yeni bir şey katmamıştır [5].

Sadece kendilerinie göre ortak noktalarını tespit ve Perls ve Satir gibi kişileri gözetleyip hal ve hareketlerine modelleme adı altında bir mana kazandırmak
istemiş ve bu manalara dilbilimden kavramlar uygulamışlardır. Seriü’s-seyr zamanın evladının kulaklarına hoş gelecek kelime oyunları ile eski tası yeni tas
gibi satmışlardır.

Sonra sırf terapi için değil, hayatta başarılı olmanın ve kariyer yapmanın yollarını keşfetmek ve adeta başarı reçeteleri sunmak için genel manada başarılı
kabul edilen ünlüler modellenmiş ve NLP, geniş kitlelerin ilgisini çekebilecek bir hal almıştır ve dolayısıyla ekonomik gelir elde etme niyetiyle geniş çapta
kurumsallaşmayı da beraberinde getirmiştir.

Fakat kanaatimizce NLP’nin kökünden ve uluslar arası boyutta bazı çevrelerce aldığı destekten anlaşılıyor ki NLP Yeni Şimal cereyanı’nın nesh-i insaniyet
kolunun mühim bir silahıdır:

Bu silahlar her devirde evvela psikoterapistlerin metodu olarak sunulmuş ve geliştirilmiş ise de bilahare toplumun her tür problemine ve bilhassa eğitimde
her sorunu çözer harika bilimsel veriler olarak, yani “hikmet” olarak sunulmuştur. Klasik Şimal cereyanına karşı insanlık müteyakkız hareket etmişken, Yeni
Şimal cereyanı hususunda aynı teyakkuzdan bahsetmek mümkün değildir. Bunun baştaki sebebi de Sovyet Rusya’nın dağılması ve Şimal cereyanın suyun buhara
inkılabı gibi yıpranmış tabirleri bırakıp yeni kavram ve kılıflarla ortaya çıkması ve teknolojiyi gayet iyi kullanmasıdır. Fakat kılıflar değişse de manalar
değişmediğinden manalar üzerinden bu cereyanı tanımak mümkündür.

Bu bölümü Virgina Satir’in “Ben benim” (“I am me”) şiirinden alıntılar ile noktalıyoruz [5]:

“Ben benim.

Aynen benim gibi dünyada başkası yok. [...]

Bende olan her şey benimdir: vücudum ve yaptığı her şey, aklım ve fikirleri, gözlerim ve resimleri, hislerim [...]

Ben kendime malikim. Öyle ise kendimi idare edebilirim.

Ben benim ve ben iyiyim“

NLP kurumsallaşıyor

Bandler ve Grinder 1970’lerde birçok kitap neşretmekle parlak dönemlerini yaşarken, 1980’lerde talebeleri tarafından da düzenlenen NLP kurslarında patlama
olmuş ve Bandler ve Grinder’in kontrolünden çıkmıştır. 1984’te Bandler mahkeme yoluyla bunun önünü kesmeye çalışmışsa da muvaffak olamamış, dolayısıyla
birçok NLP tarzları ve kurumları ortaya çıkmıştır. Terapist ve pedagoglardan başka bilhassa ekonomistler müşteriyi etkilemek için NLP teknikleri
geliştirmişlerdir.

1993’te Wyatt Woodsmall, Bert Feustel ve Marvin Oka uluslar arası standardlar oturtma ve bu çerçevede NLP eğitmenleri yetiştirme maksadıyla INLPTA’yı
(International NLP Trainers Association) kurmuşlardır [10]. Şu an beş kıtada Türkiye dahil değişik ülkelerde temsilcilikleri vardır. Bundan başka, Richard
Bandler ve diğerleri birbirinden bağımsız ve kısmen uluslar arası boyutta faaliyetlerini halen sürdürmektedirler.

NLP trainer, yani eğitmen, olmak için NLP practitioner, master practitioner ve trainer eğitimini başarı ile tamamlamış olmak gerekir. Ayrıca, birkaç safha ve
gayretlerden sonra NLP master trainer, yani bir nevi kıdemli eğitmen, olmak da mümkündür [10].

Avrupa’da NLP

1980’lerde NLP Avrupa’ya da taşmıştır. Yayılmakla ve kısmen hüsn-ü kabul görmekle beraber özellikle Almanya ve Avusturya’da, evvela ilim adamları ve o¬nları
takiben kilise bu cereyanın zararlarını konuşmaya başlamış. Tüm Avrupa’ca merdut sayılan batıl bir hareket kabul edilen Scientology’cilerin NLP’cilerin
ifadeleri örtüşünce [8] birçok Avrupalı entelektüel NLP zararlarını konuşmaya başladılar. NLP’nin reframing gibi tabirleri Scientology çevrelerince
kullanılageldiğinden Almanya’da bazı NLP kuruluşları bu tabirleri kullanmaktan vazgeçmişler, hatta NLP ismini dahi silmişlerdir. 1999’ta Almanya’da dört
psikoloji profesörü ortak bir bildiride [21] NLP gibi tekniklerin zararlı olduğunu ve bilim değil, esoterik (gizbilim) olduğunu ifade etmişlerdir. EAP
(Avrupa Psikoterapi Cemiyeti) NLP’yi Psikoanaliz gibi metotlara eşdeğer kabul etmişse de, Almanya’daki hastalık sigortaları kabul etmiyor. Avrupa’da, NLP
hala tartışma konusudur.

27.07.1994 tarihli Zeit gazetesindeki Jochen Paulus’un makalesinden [7], Bandler ve Grinder’in yalanla hareket ettiklerinin bizzat kendileri itiraf
ettikleri, ancak kendilerine göre gerçeğin sadece bir haritasını veya modelini teklif ettikleri ve bununla başarılı bir özaldatma hedefledikleri anlaşılıyor.
Erickson’un NLP’nin kurucularına verdiği öğütü de buradan öğrenebilirsiniz [7]:

“Eğer sanki öyle imiş gibi tavır takınmada başarılı olursan, seninle beraber çalışan insanlar değişiyorlarmış gibi hareket edeceklerdir. Ve aslında sadece
rol yaptıklarını unutacaklardır… hayatları boyunca. Burada mühim olan senin aldanmamandır.”

08.03.1997 tarihli Stuttgart gazetesindeki Markus Heller’in makalesinde [8] ise, NLP’nin Scientology ile olan kavram benzerliğine dikkat çekilmiştir.

Türkiye’de NLP

Temmuz 1998’te, Cengiz Eren’in Tempo dergisinde yayınlanan ”4 saatte kendinizi değiştirin“ makalesi ile NLP Türkiye’deki etkinliğini hissetirmeye başlamıştır
[14]. Eren, 1980’lerden itibaren bizzat Bandler tarafından ders görmüş ve NLP trainerliğine terfi etmiştir. Türkiye’nin ilk NLP enstitüsünü Ocak 1998’de
kurmuştur. Hipnotizma / manyetizma usulünü saklamayan Cengiz Eren, M. Kemal’i NLP’de model ittihaz ederek ortaya çıkmıştır. Risale-Nur’u tanıdığı anlaşılan
Eren, cemaatlerin ve tarikatlerin insanlara NLP’ye benzer fakat menfi tarzda tesir ettiklerini iddia etmiş ve buna Nur’o Linguistik Proğramlama demiştir.
İnsanların NLP ile cemaatlerden kopacaklarını, yani – kendisine göre – kurtulacaklarını öne sürmüştür [15]:

“Zira kişisel gelişim modelleri ile kendi geleceğini kendisi belirlemeye başlayan kişi doğal olarak tarikat kontrolundan da çıkmaya başlamakta ve istediği
sonucu bir veya birkaç içerikte elde ettiği takdirde bağlarını bütünüyle kopartabilmektedir.“

Kigem (Kişisel Gelişim Merkezi) kurucusu Mümin Sekman ise Nur’o Linguistik Proğramlama tabirine sahip çıkmıştır [16]. Daha sonraki zamanlarda ABD’deki NLP
hareketinin ilk zamanlarında olduğu gibi dini cemaatlerde, sivil toplum örgütlerinde ve hatta bazı kamu kuruluşlarında bu modelin kabul gördüğünü müşahede
ediyoruz. Ancak zamanla otoriteyi reddeden, fertlerin arasındaki sosyal bağları koparan ve kişiyi ferdiyet noktasında enaniyetli konuma götüren NLP’den bazı
cemaatlerin kaçmaya başladıklarını görüyoruz. Örneğin Sızıntı dergisinin sayfalarında, NLP mevzusuyla evvela müspet ve sonraki zamanlarda menfi olarak
karşılaşıyoruz (Bkz. Sızıntı, Ağustos 2002 ve Nisan 2003).

Evvela ferdi; enaniyetini şişirerek bulunduğu sosyal çevreden koparan NLP; „kariyer“, „etkileme“, „liderlik“ ve „tesir etme“ saikalarıyla o¬nu boşluğa
uçuruyor. Kendisinde olmayan istidatlara sahip, kazanmadığı maddi manevi derecelere vehmen ulaşan insanın çevresiyle yaşayacağı sıkıntıyı az çok tahmin
edebilirsiniz. Haddini bilmeyen fertlerden meydana gelen sivil toplum örgütleri ile enaniyetin toplumsal harekete dönüşmesinden ancak anarşi ve kaos peşinde
koşanlar istifade edeceklerdir. Dünya çapında parayla kendisiyle irtibatlandırdığı sivil toplum örgütlerinde yoğunca işleyen meşhur Yahudi asıllı Dzjchdzhe
Shorash’ın (George Soros) bu örgütlere yaptığı desteklerle zayıf iktidarları değiştirdiğini birlikte müşahede ediyoruz (bkz. Soros’un Bulgaristan’daki açık
toplum enstitüsü [11]). Tirana’daki “Activism Festival” adeta senaryoya göre sahnelenen ihtilal hazırlıklarının son örneği.

Ayrıca başta Türkiye olmak üzere dünyanın birçok üniversite ve sivil toplum kurumunda verilen NLP derslerinin kaynağının dışarıdan gelmesi bu istikametteki
şüphelere kuvvet veriyor. INLPTA, NLP Değişim gibi kuruluşlar Türkiye’de NLP faaliyetlerinde bulunmakta¬dırlar. 17 Nisan 2005’te Woodsmall, Soros’ça finanse
edilen KA.DER, Tarih Vakfı gibi STK’lara hizmet veren Marjinal’in organize ettiği 4. Ulusal Eczacılık Kongresi’nde NLP hakkında bilgi vermiştir [17].

NLP’nin bir hedefi de otoriteye karşı ferdi hür kılmaktı. Bu otorite inanç, fert iktidarı, toplum baskısı ve gelenek de olabilir. Mesela AKP’li aileden
sorumlu bakan Nimet Çubukçu’nun meclis kürsüsünde itiraf ettiği gibi George Soros Güneydoğu kadınını lider olarak yetiştirmek için 300.000 Dolar’ı kendisine
yakın fonlara aktarmıştır (bkz. Hürriyet Gazetesi, 23.08.2005). Yukarıdaki tespit Gestalt terapisi ve NLP’nin toplum içindeki bir uzantısı veya yansıması
olarak kabul edilebilir.

Psikoanalistler dinsiz felsefenin yardımı ile metotlarını Rusya’da önce küçük laboratuvarlarda ve daha sonra Troçki’nin gölgesinde eğitim yoluyla tüm
cemiyette uygulamaya koymuşlardı. Aynı cereyanın modern takipçisi sayılan NLP’cilerin de bu metotları ABD’de dar çerçevelerde ve laboratuvarlarda kendilerine
göre tekâmül ettirdikten sonra, okullarda, medya vasıtasıyla global olarak tüm insanlığa ve bilhassa sivil toplumu oluşturan fert ve cemiyetlerdeki tatbikatı
hiç dikkatlerden kaçmıyor. Hatta geleneğin ölümüyle boşalan yerleri din ve insanlığı dışlayarak doldurmaya çalışan bu cereyanın aileyi, sivil toplumu, okulu,
kamu iktisadi teşekküllerdeki personeli ve hatta medya mensuplarını kendi istikametinde eğitmek üzere neşriyatta bulunduklarını ortada gezen kitaplardan
anlıyoruz. 2000 yıllarındaki Türkiye’de üniversiteye hazırlık kurslarında motivasyon adı altında Oğuz Saygın’ın yardımı ile bir zamanlar NLP’nin havalarda
uçuştuğunu hepiniz hatırlarsınız.

Başarmak, öğrenmek, meşhur olmak ve kariyer yapmak isteyen her gencin elinde NLP kitapları geziyordu. Çok ilginçtir ki Türkiye’de hala asıl maksadı
anlaşılmadığından gerek özel sektör ve gerekse devletin birimleri yüksek paralar ödeyerek elemanlarını bu kurslara gönderiyorlar. Netice ise malum…
Bunlardan Diyanetimizin imam ve müftülerinin dinsizlikten kaynaklanan bu cereyanın kurslarına göndermeleri bir Müslüman için yüzkarasından başka bir şey
olmasa gerek.

Avrupa’da NLP’ye karşı çıkan ilk müessesenin kilise olması ve bir çok ilim adamının NLP’nin maksadını deşifre etmesi inşallah bu zındıka cereyanının İslam
ülkelerinde de anlaşılmasına sebep olacaktır. Bilhassa Türk üniversitelerinin ilim yolu ile, insanın mahiyetini bozan ve ilim adına insanın kimyasını tahrip
eden bu hareketin karakteristik özelliklerini, iğfal noktalarını, sihir ve hipnotik oyunlarını ilmî olarak izah etmeleri ile dünya çapındaki bu belayı defe
vesile olurlar. Teessüf ettiğimiz bir nokta da cehaletin girdabından bir türlü kurtulamayan İslam ülkelerindeki halkların bu musibete düçar olmalarıdır.
————

Kaynakça:

[1] http://www.wsws.org/de/1999/jul1999/freu-j07.shtml
[2] Martin A. Miller. Freud and the Bolsheviks. Yale Univ. Press, New Haven, 1998.
[3] Wilhelm Reich. The Sexual Revolution. Welcome Rain Publ., New York, 2000.
[4] http://homepage.ruhr-unibochum.de/Michael.Luetge/perls1.htm
[5] Susanne Klein. Trainingstools. Gabal, Offenbach, 2005.
[6] Susanne Haag. NLP. Eine Einführung. Schirner, Darmstadt, 2002.
[7] http://www.nlp.de/presse/deutschland/zeit-0794.htm
[8] http://www.nlp.de/presse/deutschland/stz-0397.htm
[9] http://en.wikipedia.org/wiki/Neuro-linguistic_programming
[10] http://www.inlpta.com.tr
[11] http://sapa-sofia.org/1997/leaders.html
[12] http://www.newschool.edu/gf/academics/summer05.htm
[13] http://www.shef.ac.uk/~psysc/group/chap10.html
[14] http://www.erenlp.com
[15] http://www.erenlp.com/haftalikvesizinti.htm
[16] http://www.erenlp.com/kigem.htm
[17] http://www.marjinal.com.tr/2005/eczacilikfuar/sunum/17/wyatt_woodsmall.pdf
[19] http://de.wikipedia.org/wiki/Sigmund_Freud
[20] http://en.wikipedia.org/wiki/Wilhelm_Reich
[21] http://www.nlp.de/presse/deutschland/ph-0999.htm

http://www.saidnursi.de/tr/detay.php?index_id=201

——————————————————

Kişisel gelişim dedikleri

HAYATIN ANLAM TEMELİNİ oluşturan inanç, ahlak, adab-ı muaşeret ve metafizik boyutunu yitiren günümüz modern insanı, yaşadığı sıkıntılı, karmaşık, dengesiz
hayatını bir şekilde yeniden düzenlemek ve sisteme sokmak istemektedir. Özellikle son yıllarda ülkemizde de hakkında sıkça konuşulan ve “kişisel gelişim”
denilen sistemin nasıl oluştuğunu, nasıl bir gelişim süreci takip edip bu günlere geldiğini, nasıl bir sektöre dönüştüğünü tartışmak gerekmektedir. Anadan
doğma muhalif değilim. Körü körüne kabullenip bir anlayışın savunucusu olacak zihinsel yapıya da sahip değilim. İnsana yakışan neyse onu gün yüzüne çıkarmaya
çalışmalı diyorum.

Bugünkü konumu itibariyle kişisel gelişim kültürünün sınırlarının tam olarak çizilemeyişi sebebiyle motivasyondan, başarı stratejilerine, özgüvenden liderlik
becerilerine, kurumsal stratejilerden ruhsal arınma temrinlerine hatta ve hatta bilgelik ritüellerine kadar çok geniş bir alanı işgal ettiğini
söyleyebilirim. Kişisel gelişimin temelinde dört temel disiplinin bulunduğunu belirtmekte fayda var:

1- Felsefe: Özellikle Yunan ve çağdaş Batı Felsefesi. Son yirmi yıldır uzakdoğu ve İslam Düşüncesi’nden de çok yoğun istifade edildiği gözlenmektedir.
Türkiye’deki kişisel gelişimle uğraşan, bu alandan ekmek yiyenlerin pek çoğu bu durumdan habersizdir. Kitlelere mutluluk reçeteleri verirken çoğu kere ünlü
stoiklerden Epiktetos’un öğretisini anlattıklarını bilmiyorlar. Kişilik çözümlemeleri yaparken Arthur Schopenhaure’dan istifade ettiklerinin farkında
değiller. Bu örnekleri fazlasıyla serdetmek mümkün.

2- Sosyoloji: Kurumsal analizler yapılırken, kurum için yapısal öneriler ve reorganizasyon kaideleri aktarılırken çağdaş sosyolojinin imkanlarından
faydalanılmaktadır.

3- Piskoloji: Modern psikoloji tüm dallarıyla ve ana paradigmalarıyla kişisel gelişimin omurgasını oluşturmaktadır.Örneğin psikolojinin klasik insan tanımı,
davranış tanımı, material tutumu, Freudyen yaklaşımı fazlasıyla hakimdir. Kendine NLP uzmanı diyenlerin pek çoğunun dilinde “bilinçaltı” kavramının ne kadar
kullanıldığına bakın. İnançlar, şartlanmalar, bilinçaltı kodlanmalar vs. Halbuki bilinçaltı kavramı ve yaklaşımı fazlasıyla tartışmalıdır. Bizzat Freud’un
öğrencileri tarafından bu kavram eleştirilmiş hatta reddedilmiştir.

4- İktisat ve İşletme bilimleri: Vizyon ve misyon oluşturmadan tutun da verimlilik oluşturmaya kadar pek çok noktada iktisat ve işletme bilimlerine müracaat
edilmektedir.

Bu alandaki çalışmaların kökü somut anlamda 1900’lü yılların başlarına kadar inmektedir. Örneğin, Türkiye’de kendini kişisel gelişim uzmanı, NLP uzmanı [ki
“uzman”lık sıfatı pozitivist modern bilimin ikonlarından biridir, bilimin sunduğu bilgileri tartışmasız kılmak için uydurulmuş bir kılıf, ardına saklanılan
bir zırhtır, uzmanlar diye bir ruhban sınıfından bahsedilebilir. Oysa bana göre özellikle insanla ilgili alanlarda uzmanlıktan bahsedilemez, insan ve hayat
karşısında daima amatörüz] olarak takdim edenler çoğu, bu işin duayenlerinden ünlü Fransız filozofu Chartier Alain’in, öğrencisi Andrea Moureaus’nın adını
bile duymamışlardır. Kişisel gelişimin çıkış noktası, teorik felsefi ve bilimsel bilginin pratikleştirilerek bir uygulanabilir bir yaşam bilgisine
indirilmesi, daha işlevsel hale getirilmesidir.

Burada kişisel ve kurumsal gelişimden söz ediyoruz. Bu arada, 1940 ve 1950 yıllarından itibaren Dale Carnegie kişisel gelişim alanına damgasını vurmuştur.
Anthony Robbins 1970 ve 1980 lerde etkili bir biçimde adından söz ettirir. Kurumsal gelişimin en büyük gurularından biri de Peter Drucker’dır. Richard Gray
ise kadın erkek ilişkilerinin öncü temsilcilerinden biridir. Üretken düşünme ve zeka alanlarında Edward de Bono, Tony Buzan gibi isimler en başta
sayılabilir. Türkiye’de 1930’lardan itibaren isimlerini zikrettiğimiz ilk yazarların tercümeleri var. 1980’li yıllar kişisel gelişim kültürünün Türkiye’ye
daha canlı, daha hareketli intikal ettiği zamandır.

Ülkemizdeki birinci kuşak kişisel gelişimciler Üstün Dökmen ve Doğan Cüceloğlu ve Baltaş çifti gibi akademisyen kökenli isimlerdir. Dünya ile birlikte
ülkemizde de 1990’lar ve sonrasında bu alan müthiş hareketlenmiştir. Akademisyen olmayan, alaylı diyebileceğimiz “uzman”lar, NLP’nin dünya çapında şöhreti ve
uzman yetiştirmeye yönelik [bana kalırsa fasulye, maydanoz yetiştirebilirsiniz ama insana dair bir ‘uzman’ asla yetiştiremezsiniz] yaygın eğitimlerinin de
etkisi ile çoğalıyor. Günümüzde, neredeyse elini sallasan uzmana çarpıyor. Maalesef belli noktalarda kişisel gelişim standartlarının belirsizliği nedeniyle
ayağa ve ranta düşmüş bulunuyor. Milli Gazete, 03.07.2005

http://1111.karakalem.net/?article=1393
———————————————–

NLP MEYDAN MUHAREBELERİ…

Yazan: Esin Gedik

http://www.kigem.com/content.asp?bodyID=2215

Bireysel gelişim pazarının gözdesi NLP”ye olan ilgi bir süre daha sürecek. Ancak taraftarlar ve muhaliflerin ortak tezi, iki haftada yetişen uzmanların
yarattığı sakıncanın büyüklüğü.

NLP son yılların yükselen trendi. NLP ile yabancı dil öğrenin, NLP ile zayıflayın, NLP ile başarıyı yakalayın, NLP”nin iş dünyasına katkıları vs… Liste
uzayıp gidiyor. Her derde deva olduğu iddia edilen NLP, sihirli bir değnek mi, başarı iksiri mi, iddia edildiği kadar etkili mi yoksa ismi bizde saklı
bankanın artık şüphelendiği gibi şarlatanlık mı? Aslında NLP”nin ne olup ne olmadığı konusunda kafa karışıklığı sürüyor.

Bazı psikiyatrist ve psikologlar NLP”yi bir terapi tekniği olarak kabul ederken, bazıları tamamen bilim dışı buluyor. Tıp kökenli olmayan ”NLP uzmanları”
ise bu işi bir modelleme olarak nitelendiriyor. Kısaca, NLP konusunda farklı yaklaşımlar, değerlendirmeler söz konusu.

Her ne kadar Batı”nın gündeminden düşmüş olsa bile NLP, Türkiye”de hala canlılığını koruyor. Bu canlılık talebin yüksek olmasından çok, NLP konusu ile
ilgili tüm tarafların uzlaşmaz bir çatışma yaşıyor olması. Öyle ki bu çatışma, ”NLP gerçekten de işe yarıyor mu” sorusunun ötesine geçmiş, şarlatanlık mı
değil mi noktasına ulaşmış durumda. Bu tartışma oldukça geniş bir alana yayılıyor: NLP uzmanları, psikiyatristler, psikologlar, terapistler, yönetim
danışmanları, İK uzmanları, bireysel gelişim uzmanları ve hatta kariyer danışmanları…

Sözkonusu bankanın yaşadığı tecrübeden ve ortalıktaki belirsizliklerin yarattığı tartışmalardan yola çıkarak NLP taraftarları ve anti NLP lobisine danıştık.
Oldukça tartışmalı olan bu konunun tozu dumanı arasında, “NLP gerçekten nedir?” sorusuna yanıt aradık. Aşağıda bu konudaki tartışmaları ve görüşleri
okuyacaksınız; bizim vardığımız sonuç şu: Talep devam ettiği sürece NLP”ye olan ilgi de sürecek.

Bu işi akademik platforma taşıma çalışmaları belki de ”iki haftada yetişen NLP uzmanları”nı ortadan kaldıracak. Yani en azından yeni bir trend çıkıp
ortalığı yeniden kasıp kavurana dek. Hal böyle olunca, NLP”ye biraz daha yakından bakmak, güçlü ve zayıf yönleri, riskleri konusunda donanım sahibi olmak
gerekiyor.

Kazazede bankamızın haline düşmemek ve sahte uzmanların elinde oyuncak olmamak için işte NLP etrafından dönen tartışmanın ayrıntıları. Açılımı “Neuro
Linguistic Programming” olan NLP, insanları anlamak ve etkilemek için oluşturulan psikolojik yetiler olarak özetleniyor. İlk olarak 1970”li yılların başında
psikolojiye ilgi duyan matematikçi Richard Bandler ve dilbilimci John Grinder”in “Herhangi bir uzmanlık becerisine sahip bir kişi ile aynı beceriye sahip
olmasına rağmen konusunda daha üstün olan birisi arasındaki farkın nedeni nedir?” sorusu ile temeli atılan NLP, uzun yıllar ABD”de konuşulup tartışıldıktan
sonra Avrupa”ya ardından da çevre ülkelere sıçramış.

Taraflar uzlaşamıyor!

ABD”nin ardından diğer kıtalara yayılan ve oldukça popüler olan NLP konusunda iki ayrı kamp bulunuyor: NLP taraftarları ve anti NLP”ciler. Her iki kampında
çok sayıda argümanı ve taraftarı bulunuyor. Anti NLP”ciler de kendi arasında ikiye ayrılıyor. Bir bölümü NLP”nin hiçbir bilimsel yönü bulunmadığını, farklı
terapi tekniklerini bir araya getirdiğini söylüyor; bir diğer taraf ise NLP”nin aslında bir terapi olduğunu, terapistler tarafından uygulanması gerektiğini
belirtiyor.

Bu grup, “NLP, psikoloji dünyası tarafından desteklenmediği için iş dünyasına pazarlandığı” düşüncesinde. Psikiyatrist Alp Karaosmanoğlu, NLP”de var olan
tekniklerin farklı davranış okulları tarafından 1950-60”lı yıllarda kullanıldığını söylüyor. Karaosmanoğlu, “NLP varolan tekniklerin birleştirilmesidir.
Farklı öğretilerin tekniklerini kullanıyorlar, ancak bu öğretiler sürekli yenileniyor; o nedenle NLP”nin temelini sağlam görmüyorum” diyor.

NLP”nin ”modern din” haline dönüştüğünü de belirten Karaosmanoğlu, “NLP”ciler bu işin özünü bilmedikleri için mutluluk veren bir yol bulduklarını sanarak
kendilerine başvuranları mürit haline getiriyorlar. Psikiyatri dünyasında etik kurallar çerçevesinde bu işle ilgilenen çok az, bazı isimler var ancak
psikiyatri ve psikolog camiası NLP”ye sıcak bakmıyor” diyor. NLP taraftarları ise bu sistemin içinde terapi yöntemleri ve psikolojik yaklaşımlar
barındırmasına karşın, asla tek başına terapi olmadığı düşüncesinde. Sistemi ”modelleme” olarak değerlendiren bu grup, terapi gerektiren kısmın mutlaka tıp
kökenliler tarafından icra edilmesi fikrinde buluşuyor.

Batı ilgisini yitirdi

Bir başka grup var ki, deyim yerindeyse, dünya umurlarında değil. NLP ile hayalleri gerçekleştirme, üniversite sınavını kazanma, türban sorununu çözme gibi
iddiaları var. Uzun yıllardır bu iş ile uğraşan ve bu işe bilimsel bir kimlik kazandırma çabasında olan NLP”cilerin en büyük düşmanı işte bu kesim. Gün
geçtikçe prestijini yitiren ve deyim yerindeyse ”ayağa düşen” NLP, aynı süreci ABD”de de yaşamış. Türkiye”nin en eski NLP uzmanlarından olan Tamer Dövücü
ise “ABD”de de bir haftalık kursa katılanlar NLP uzmanı oldu ve NLP prestij kaybetti” diyor.

NLP’CİLER KEPENK İNDİRMEYE BAŞLADI!

http://www.kigem.com/content.asp?bodyID=1838&G=1

Bir süredir New York”ta yaşayan Melih Arat, kişiselbaşarı.com adlı sitenin sorularını cevaplarken NLP hakkında şunları söyledi:

Kişisel Başarı: Kişisel gelişim denince ilk akla gelen kavram NLP oluyor. Sizce NLP kişisel gelişimin neresindedir?

Melih Arat: Nöro Linguistik Programlama-NLP, birçok araçtan bir tanesi. Açıkçası sadece Türkiye’de Kişisel Gelişim dendiğinde NLP akla geliyor. Son bir
haftadır ABD’de değişik şehirlerde ona yakın kitapçı gezdim.

Bu kitapçıların kişisel gelişim raflarındaki kitapları inceledim ve sizleri şaşırtacak bir sonucu tespit ettim. Barnes and Noble gibi ABD’nin en büyük
kitapçıların Kişisel Gelişim raflarında 2004 yılı Kasım ayı itibariyle bir tane bile NLP kitabı yok!
———————————————————————-

NLP”nin peygamberi olarak tanımlanan Anthony Robbins kitaplarında sık sık “kendimi karıma NLP teknikleri ile şartlandırdım, aşkımız sonsuza kadar sürecek”
diyordu ama

ŞOK GELİŞME YAŞANDI, ROBBİNS EŞİNDEN BOŞANDI!!

Robbins kendisini karısına NLP ile nasıl şartlandırdığını Sınırsız Güç adlı kitabında anlatıyor. Oğuz Saygın bu kitabı okumuş ve hayatı değişmişti!

TÜRKÇEDE İLK DEFA VERİLEN BİR HABER. KİGEM.COM ANALİZİYLE …

Robbinsin boşanması ABD’de NLP teknikleri ile alınan sonuçların “kalıcılığını” tartışma konusu yaptı. Daha doğrusu tartışmayı bitirdi. Artık NLPnin işe
yaramadığına inananlar çoğunlukta, NLPciler kısık sesle fikirlerini anlatıyorlar.

Aslında NLPnin bu son durumu kigem.com ziyaretcileri için şaşırtıcı değil. Çünkü 6 yıllardır NLP’nin yararlı birkaç tarafı olsa da, temelde bir “abartı”
sistemi olduğunu anlattık. Suçun çoğu NLPden çok NLPcilerdeydi ama sonuçta insanlar NLP öğrenmek için NLPcilere gidiyordu.

NLPciler “müşteri çekebilmek” için NLP’nin faydalarını abarttıkça abartıyorlardı. Pipet kola içmeye yarar ama pipet satıcıları onunla savaş uçağı da
düşürebileceğinizi iddia ederlerse, biz de onları eleştirir, dürüst olmadıklarını söyleriz.

NLPcileri de bu nedenle eleştirdik ama kendilerini düzeltmek yerine tipik bir taşralı gibi davranıp “niyetimizi” sordular! Taşra politikacıları gibi bizi
suçlayarak, “Başka niyetlerle” yaptığımız söylediler. Hatta sitedeki kötü yayınları kaldırmamız karşılığında “reklam” (rüşvet) vermeyi teklif edenler bile
oldu!

kigem.com olarak bunu yaptık, tüketicileri uyardık. Çünkü NLpcilerin insanlarda yarattığı hayal kırıklığının enkazında kişisel gelişim itibarının da
kalacağını gördük. Türkçede NLP”ciler konusunda insanları ilk ve sistematik şekilde uyaran site kigem.com dur.

Geçen hafta ilk defa Türk medyasında Sabah gazetesi de “iş yaşamı” ekinin manşetinden NLPcileri eleştiren bir yazı yayınladı. Bu haberi “NLP teknikleri”
bölümünde “NLP meydan muhabereleri” başlığıyla bulabilirsiniz. Haberin hazırlanmasında kaynak olarak kigem.com kullanılmıştı.

Aslıda Tony Robbins tipik bir NLPciden bekleneni yaşadı! Abartılı cümlelerle insanları etkiledi ama zamanla akıl etkinin yerini aldı, büyü bozuldu,
“motivasyoncu” prens bal kabağına dönüştü.

Robbins NLP”ciler içindeki “motivasyoncu” ve “abartanlar” ekolunun lideriydi. onu da anlamak lazım, Lise mezunuydu ve bir şekilde “yırtması” gerekiyordu:))
dikkat çekmek için abarttıkça abarttı, Tıpkı Türk NLP”ci Cengiz Eren”in yaptığı gibi.

NLPciler arasında bizim de saygı duyduğumuz, gerçekten araştırmacı ve insanlara faydalı olmaya çalışan, fikrini abartmadan anlatan, pazarlamacı değil fikir
adamı gibi davranabilen, “aklı motivasyonundan yüksek” insanlar da var ama maalesef çok çok çok “az sayıda”.

Robbins”in başına gelenler bu kadarla da sınırlı değil.

Ama biraz Reha Muhtarlık yapıp parça parça anlatacağız:))
Asıl gelişmeyi ileride anlatacağız:))

Şimdi düşünün:

Aşkın ömrü üç yıl ise NLP nin ömrü kaç yıldır?

http://www.kigem.com/content.asp?bodyID=2235
———————————————————

Kişisel Gelişim Tuzakları Dr. Ahmet ERTUĞRUL

NLP (Neurro-Linguistic Programming) beyin dili programlaması? anlam?ında kullanılan ve dünyada çok yayg?ın olan bir ki?şisel geli?şim alan?ıd?ır. Ülkemizde
son y?ıllarda kurs, seminer ve sertifika programları?yla yay?ılan kiş?isel geli?şim faaliyetleri, esasen ? önemli bir kalite arayışı???n?ın eseridir. Ancak
ne yazı?k ki Türk insanı?, bir çok konuda olduğu gibi, “NLP” ve “Kişisel Geliş?im” alanları?nda da “bilgi mağduriyeti”ne uğramıştır..

NLP (Neuro-Lenguistie Progra?ming), “Sinir Dili Programlaması” anlam?ındadı?r. Richard Bandler ile John Grinder tarafindan psikoterapi ile retorik
alanlar?ının ilkelerinden yararlanarak geliştirilen bu y?öntem, Batı’da genellikle psikoterapi, psikoloji, antropoloji vb. alan uzmanları?nın kontrolünde
geli?şmi?ştir.

Birer NLP uzmanı olan? Joseph O’Connor ile lan McDermott’un yazdığı “NLP’nin İkeleri” adl?ı eserde NLP konusunda ş?u bilgiler verilmektedir : “Nö?ro
s?özcüğü, zihinle ve düş?ünsel yaşam?ımı?zı? nas?ıl düzenlediğimizle ilgilidir. Linguistik s?özcüğü, dili nas?ıl kullandığımı?z ve dilin bizi nası?l
etkilediği hakkı?ndad?ır. Programlama ise, tekrarlanan davran??ış dizilerini ve hangi amaçla hareket ettiğimizi açı?klar. Bu anlamda, NLP bağlantılarla
ilgilidir, yani bizi diğer kiş?ilerle, dünyayla ve mânevî boyutla iliş?kilendiren düşüncelerimiz, konuşmalarımız ve davranışlarımızla ilgilidir.” (O’Connor,
2001: XIII)

NLP ilkelerine g?öre, insan davran??ışları amaçl?ıdı?r. İnsanları?n bedenleri, zihinleriyle birlikte hareket etmektedir. İnanc?ın davran??ışlara yans?ıyan
yö?nünün ?önem?i üzerinde duran NLP uzmanları?, çoğu doğrudan dinî bilgi ve inançla yorumlanabilecek sorulara da cevaplar aramaktad?ırlar. Ba?şarılı? ve
olumlu telkinler de ihtiva eden NLP kitaplarında bile bilgi kaynaklar?ını?n, felsefî veya ş?ahsî yorumlarla s?ını?rlı? olduğu görülmektedir.

Endi?şe, şüphe, korku, başarı, sorun ç?özme, tutum ve davran??ışlar gibi pek çok konu, subjektif yaklaşımlarla yorumlanmakta ve denebilir ki, insanların bu
konulardaki arzu, talep ve hedefleri bir bakıma istismar edilmektedir. NLP kitaplarının belirlediği temel ilkeler ve ba?şarı?ya ula?şma konusundaki
telkinler, bazen dinî nasslarla çeliş?ebilmektedir. Sadece dinî nasslarla çelişmemekte, insan için de aldatıcı olmakta, âdeta onu kandırmaktadır. “Aklınız,
sınırsız bir güç kaynağıdır”; “İçinizde sınırsız bir güç vardır” gibi ifadeleri bunlar içinde sayabiliriz.

Bunun yanında NLP kitaplar?ında, dinî muhtevadan bahsedilmeden ve dinî bir referans verilmeden “duanın gücü” veya “inancı?n sağlığa yararları” (Peale, 1998)
gibi konularda tavsiyeler yer almaktad?ır. Buralarda da genellikle herhangi sahih bir inançtan ve bu inanca bağlı duadan söz edilmediği söylemeye herhalde
gerek yoktur. Aslı?nda NLP, Kiş?isel Gelişim alan?ını?n sadece bir bölümünü oluş?turmaktad?ır. Ki?şisel Gelişim, toplant?ı sanatından, sağlıklı ya?şamaya,
beslenmeden, ders çalışmaya, mutlu olmadan, zaman? kullanmaya kadar birçok konuyu kapsamaktad?ır.

Türkçe’de bu alanda yazı?lmış olan Ki?şisel Geli?şim, Motivasyon, Ruhsal Gelişim, NLP gibi kitapların yerli versiyonlarında yazar, önceden nası?l baş?arısı?z
ve yeteneksiz olduğunu ve bu kitaplar sayesinde mutluluğu nası?l yakaladığını anlatırken, seminerlerine kat?ılan dinleyicilerin görüş-lerinden de al?ıntı?lar
yapar. Bu tür eserlerde “Kentucky Fried Chicken efsanesi” ve Sanders’in hikâ- yesi ile, Abraham Lincoln’ün hayat hikâyesi gibi hikayeler ibret nazarlar?ına
sunulur. Kiş?isel gelişim kitaplarında hemen her uzman, kendine g?öre say?ısal ve simgesel teoriler oluşturur: 7A kural?ı, 5D Kural?ı, 3 İlke Kuralı?, 8
Yetenek Kural?ı, Ustalığın 5 Anahtarı vb…
Kaba bir genelleme ile, bu kitapların zararlı, hattâ faydasız olduğunu ve her açıdan bilimsel temellerden mahrum olduklarını iddia edecek değiliz.

Fakat, her bir zararlı veya faydasız şeyde faydalar görmek mümkündür. Önemli olan, herhangi bir şey gibi, bu kitapların hey’et-i umumiyesidir. Ayrıca, bu
kitaplarda yaşanmayan süreçlerin aynen aktarılması, bu süreçleri, kendileriyle alâkasız zeminlere aktarma, başka atmosfer ve şartların ortaya çıkardığı
problemleri herkes için şahsîleştirme ve “millîleştirme” gibi tavırların doğru olmadığını söylemeliyiz.

Bu kitaplarla ilgili olarak burada üzerinde durulması gereken bir başka husus, bu kitapların okuyucu farklı bir alana çekmesi ve yönlendirmesidir.

“Ki?şisel Geliş?im” Üzerinden Uzakdoğu İnançlar?ı Telkin Ediliyor!…
Bilgi kaynaklan, tamamen şahsî, felsefî veya sübjektif yorumlardan oluş?an bazı? Kişisel Gelişim kitapları?, yeni bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor.
Ki?şisel Geli?şim pazarının bereketini gö?ren baz?ı Uzakdoğu kö?kenli inanç grupları, bu alan?ı kendi hesaplar?ına en iyi bir biçimde kullanmaya
çalışmaktadırlar. İsimleri Hintçe, Çince veya daha başka Uzakdoğu kültürlerini çağrıştıran bazı? yay?ınevleri, Taoculuk, Budizm ve Hinduizm gibi inançları?
hı?zla bu alanda kullanmaya başlamış bulunuyorlar. Günümüzde, baş?ta Amerika olmak üzere, pek çok Batı ülkesinde lüks otellerde meditasyon seansları?
düzenlenmektedir. Egzersizin sadece bedeni değil ruhu da rahatlattığını savunan bazı? sözümona uzmanlar, Budizm öğretilerindeki “Sukhasana”, “Siddhasana” ve
“Padmasaya” oturuş?ları?nı? telkin etmektedirler. (Brunel, 2001: 93). Türkçe’ye kontrolsüz bir biçimde tercüme edilen bu tür eserlerde, atasözleri, deyimler
ve sloganlar Budist karakterlidir: “Tann’yı? bir ı?sı?rgan otunda da bulabilirsiniz.” der bir Japon atas?özü; peki bir kedinin gözlerinde de rastlayabilir
miyiz?” gibi… (Brunel, 2001:105)

Bazı? Ki?şisel Geli?şim kitaplar?ında dağını?k halde olan veya dikkat çekmeyecek derecede gizlenen Budizm kaynaklı? gö?rüş?ler, yeni buluşlar ve okuyucunun
ilk defa duyduğu kavramlar olarak ileri sürülmektedir. S?özgelimi, sağduyuyu, “buddhi” kavram?ı?nın açılımı olarak telkin eden bu gö?rü?şler, ıst?ırabı? da
“dukka” kelimesinin anlam kapsamı?yla tanı?tmaktad?ırlar. Her iki kavram da Budizm ?öğretisine aittir. “Şimdi’nin Gücü”nden bahseden masum g?örünüş?lü bir
Ki?şisel Gelişim kitab?ında bile, “mutluluğu ıstıraba bağlayan” bir Budist telkin dayat?ılmaktadı?r. (Tolle, 2001)

Bu konuda dikkat çekmemiz gereken önemli bir nokta da, gerçek insanî huzur ve mutluluğun asıl reçetesini sunan İslâm Tasavvufu’nu Budizm ve Hinduizm gibi
mistik akımlarla özdeşleştirilmeye ve dolayısıyla gayr-ı sahih gösterilmeye çalışılırken, aynı Budizm ve Hinduizm kaynaklı tavır ve felsefelerin birer reçete
gibi takdimi, bir çelişki olmaktan da öte, altında daha başka maksatlar taşıyor olsa gerektir.

Baz? çevreler, Ki?şisel Geli?şim ve NLP konuları?yla paralel bir biçimde ve tabiî bir süreç g?özeterek Dalai Lama’y?ı “dünyan?n en büyük ruhsal lideri”
olarak tanı?tmakta ve Budist meditasyonu, “mutluluğun yegâne yolu” olarak telkin etmektedirler. Toplumda bilinçsizce yay?ılan s?özüm ona bir tak?ım “Kişisel
Gelişim Kitaptarı”, ruh, kö?tülük, benlik, sevgi, güzellik, sonsuzluk gibi temel kavramlara, Budist, Maniheist, Brahmanist, Tao Öğretisi, hatta Şamanist
bak??ış açılarıyla yaklaşmakta ve dinî bir yeterliliğe sahip olmayan insanımızın zihnini iyice karıştırmaktadır. Aynı çevrelerden pek çoğunun, sıra İslâm
tarikatlarına gelince nasıl bir tavır ortaya koyduklarını hatırlamak, belki meselenin bir başka önemli veçhesini açıklamaya yetecektir.

Şimdi de, piyasaya yüzlercesi sürülen bu tür kitaplardan bir kaçını?n isimlerine bakalım: Ruhun Yasaları?, Tanrı? İle Sohbet, Üç Dakikalı?k Meditasyon,
Sessizliği Dinlemek, Işık Elçileri, Kahuna Şifacılığı, Hipnoz ve Meditasyon, Mutluluk Sanatı (Dalai Lama’nın görüşleri), Sadhana Yaşamın Kavranışı… vd.

Yüzyı?llar boyunca tasavvuf terbiyesiyle “kendini tanı?ma” tecrübesi yaş?amış?? bir toplumun ruhunu besleyen kaynaklarla teması? kesilince, baş?ka bilgi
kaynakları?na yönelmesi, sosyo-psikolojik bir olgudur. Klâsik eserlerindeki mânevî beslenme kaynaklarıyla olan irtibatını? koparan insanlarımızdan bazıları,
tıpkı dünyadaki emsalleri gibi, bir kısmı itibariyle çaresizlik içerisinde yeni tecrübeler yaşama aray??ışı?na girmekte, bir kısmı itibariye fantezi
aramaktadır. Ne yazı?ktı?r ki, Uzakdoğu mistisizmine ait olup, Batı dillerinden Türkçe’ye tercüme edilen kitaplar, Bat?ı insanı?n?ın mistik arayış??lar?ını?n
bize ithal edilmesi anlamı?na da gelmektedir.

Uzakdoğu dü?şünce ve inançları?nı?n yayı?lması? maksad?ıyla kaleme alı?nan ve Budizm, Hinduizm, Taoizm, Dalai Lama öğretileri ihtiva eden eserlerin genelinde
İslâm’a ve diğer semavî dinlere aykırı dü?şünce ve bâtıl inançlar yer almaktad?ır. Allah, peygamber, melekler, âhiret, ö?lüm vb. inanç unsurlarıyla ilgili
?şüphe ve tereddütlerle bir kısım insan?ımı?zı?n zihnini bulandıran bu eserler, ne yazı?k ki denetimsiz bir biçimde yayg?ın olarak okunmakta ve temel
değerler hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan insanlar?ım?ızı? etkilemektedir. Bazıları da, son zamanlarda benzer maksatlar ve Uzak Doğu mistik akımlarıyla
çok noktada kesişen Orta Çağ Hıristiyan Mistisizmine, büyüye, efsanelere dayalı muhtevalarla çevrilen filmler gibi, bu kitapları da, maddeci dayatmalar
karşısında sanki manâya yer ve önem veren birer eser gibi algılayabilmektedir. Şimdilik sayıca az da olsa, bir kesim artı?k büyük otellerin salonları?nda
meditasyon seanslar?ına katılmakta, bir insanı tanrı derecesine çıkarıp ona secde etmekte ve reenkarnasyon (ruhların değişik cesetlerde dolaşması) gibi sapık
inançlara kapılabilmektedir.

Önce, insanlık manevî temellerinden mahrum bırakıldı ve bunun yerine ikame edilmeye çalışılan bilimin ve bilimselliğin, insanın bütün ihtiyaçlarını
gidereceği gibi vehimlerle aldatıldı. Bunun bir serap olduğu görülünce, bu defa ona manâ ve manevî-ruhî tatmin adına başka seraplar sunulmakta ve o, bugün
dünya insanlığının karşısında tek alternatif olarak duran İslâm’dan ne pahasına olursa olsun uzak tutulmaya çalışılmaktadır.

Söz konusu yayın ve akımların altında şüphesiz bu türden maksat olduğu gibi, Uzak Doğulu bazı merkezlerin, maneviyattan tecridin meydana getirdiği boşluktan
faydalanma arzu, plan ve teşebbüsleri de yatmaktadır. Oysa, insanı? Yarat?ıcı’?dan koparan, onun Yaratıcı’ya mutlak surette muhtaç olduğu gerçeğini yok sayan
inanç yahut düşünceler, doğrudan insan fıtratına ters anlayış??lardı?r. İnsana hak etmediği ve kaldıramayacağı bir yükü yükleyerek, onun her? şeyi
yapabileceği ve bu gücün onda var olduğu varsay?ımı?yla yola çı?kan dünya gö?rüş?leri, insanı? mutlu k?ılmak yerine, ona daha çok istek ve talep yükü
yükleyerek, onun mutsuzluğunu derinleştirecektir. Nasıl bir zaman bilime böyle bir fonksiyon yüklenmiş ve insanlar, bilimin, fennin her problemi çözeceği
büyüsüne kapılmışsa, bugün de benzer maksatlı bir büyü karşısında olduğumuz açıktır.

Modern dünyanı?n mutsuz insan?ı, kendisini mutlu kı?lacak kaynakları ararken, çare diye önüne konan her şeyin peşine düşebilmektedir. Eğitim sisteminden
kaynaklanan arızalardan ve bilgi kaynaklar?ından yoksun olman?ın da verdiği boşluklardan istifade eden bir takı?m çevreler de, aray?ış içerisindeki
insan?ım?ızı? yoğun bir yay?ın ve bilgi bombardı?manı?na maruz b?ırakmaktadır??lar. Dinî inanç ve kabulleri dış??layarak ve insana arad?ığı her ş?eyin
kendisinde bulunduğu vehmiyle, batıl anlayış ve ritüelleri dayatanlar, “yaln?ız insan”ı?n zihnini buland?ırmayı?, her geçen gün daha büyük bir iştahla
sürdürmektedirler.

Bu hususta bize düş?en en önemli vazife, öncelikle insanımızı millî ve mânevî değerlerinden kaynaklanan ve tamamen kendi kültürümüze ait bulunan bilgilerle
donatmaktır. Bu maksatla, temel İslâmî esaslar ekseninde, insanı?mı?za muhtaç olduğu ahlâkî ve manevî değerleri kazandı?rmak büyük önem arz etmektedir.
Ülkemizde gerçekleş?tirilecek kişisel gelişim çal??ışmalar?ında, Batı? kaynakl?ı ve Uzakdoğu k?ökenli yayınları?n ş?ablonlar?ına itibar etmeden, her kültürün
kendine özgü telâkkilerinin bulunduğu gerçeğinden de hareketle, bize has ve bize ait değerler üzerinde durulması bir zarurettir. Bu tür çal??ışmaları?
geliş?tirmek ve bunlar?ı, mant?ığını? ve ?şematik yapı?sı?nı? kendi gerçeklerinden alan bir alternatif arayış?? olarak ortaya koymak, insan?ımızın öz güven
duygusunu da pekiş?tirecektir.

İnsanı zübde-i âlem olarak gören, hattâ âlemi, bir açıdan insanın kendi benliğini keşfetmesi adına değerlendiren anlayış bizdedir; insanın gerçek manevî
anatomisi bizde çıkarılmıştır; onun gerçek mutluluğunun şaşırtmaz yolu bizde çizilmiş ve bu yol, asırlarca yüzbinler tarafından izlenen bir şehrah halini
almıştır. Önümüzde kaç asra dayanan tecrübeler birikimi vardır. Öyleyse, evimizin temelindeki hazineyi binlerce kilometre uzakta aramak ve sonra da hazine
adına kalp, sahte ve yanıltıcı, hem de çürümüş gömülere takılmak niye?

Kaynaklar

Brunel, Henri (2001), Kedi Metodu, çev: Birsel Uzma, Çiviyazı?ları Yay.
O’Connor, Joseph; McDermott, lan (2001), NLP’nin İlkeleri, Sistem Yay., İst.
Peale, Norman Vincent (1998), Olumlu Düş?ünmenin Gücü, Çev: Şahin Cüceloğlu, Sistem Yay. İst.
Tolle, Eckhart (2001), Şimdi’nin Gücü, Çev: Semra Ayanba??, Akasa Yay., İst.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=26&yumit=bolum2
—————————————————————————–

Kişisel Gelişimin Dünü ve Bugünü Dr. Selim AYDIN

Kişisel gelişimin son yıllarda hayatımıza oldukça yerleşmiş bir kavram olduğunda şüphe yok. Niçin elli sene önce böyle bir kavram yoktu? Kişisel gelişim
insanların hangi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik? Örgün eğitimin hayatta başarı için gerekli donanımları kazandırmadığı dikkate alınırsa, kişi ya kendi
gelişmesinin mesuliyetini üzerine alacak ve okul eğitiminde verilmeyen eksik yönlerini karşılama gayretine girecek, veyahut, “Ne yapalım, sistem, devlet bizi
böyle yetiştirdi, bu eksik donanımımızla hayatı kucaklamaya ve verilen ömrü tüketmeye devam edeceğiz?” şeklinde kendi kendine söylenmeyi sürdürecektir. İşte
kişisel gelişim eğitimleri, seminerleri ve kitapları, kendi mükemmelleşmesinin mesuliyetini vicdanında duyanlar için, sistemin, devletin ve kurumun harekete
geçmesini beklemeden şahıslar için alternatif bir eğitim modeli ve hayat okulu oluşturmanın bir tercihidir. Doğumdan ölüme kadar devam edecek bir öğrenme
sürecini ifade eden bu kavram, öğrenen fert, öğrenen kurum ve öğrenen sistemlerin çoğalmasını sağlayan, hayatın içinde eğitim modeli ve paradigmasıdır. Bu
kavram bize Batı dünyasından geldiği için, önce kişisel gelişimin Batı’daki serüvenine bir göz atalım:

Kişisel gelişimin Batı’daki serüveni

Batı’da ve dünyada kişisel eğitim, resmi (formal) ve resmi olmayan (informal) hayatın her alanında, (okul dışı) şeklinde oluşturulan iki kanaldan
yapılmaktadır.
Resmi (mecburî eğitim); merkezî plânlamalı, statik, ayrıntılı müfredatlı ve konuların parça parça ve hayattan kopuk şekilde anlatıldığı, genelde tek yönlü
bir eğitim olup, öğrenilen şeylerin çoğu içinde yaşanılan coğrafya ve sosyal çevrenin meselelerini çözmekten ve o çevrede kullanılabilir yapıda olmaktan
uzaktır. Resmi eğitimde modelin işleyişi, fabrika türüdür. Bilgi; mekanik ortamlarda değiş-tokuş edilir. Sanayi toplumunun ihtiyaçlarını karşılayan bir
modeldir. Duyguların eğitimi ve yönetimi, bilgi aktarımına duyguların ve isteklerin eşlik etmesi, öğrencinin duygu ve düşünce olarak bilgi transferine hazır
olup olmadığının ölçülmesi mecburi değildir.

Mekanik, parçalı ve sekülerleşmiş bir eğitim anlayışı ile bu klasik eğitimden mezun olan kişilerin çoğu, hayata atıldıklarında, ya istenilen verimi
gösterememekte yahut hayat maratonunu göğüslemede kendini yetersiz hissetmektedir. Bu yapıyı besleyen üniversite ve araştırma merkezlerinde insanın yapısına,
işleyişine dair muazzam bilgiler elde ediliyor; fakat bu bilgiler sağlıklı bir şekilde resmi eğitim sistemine aktarılamıyor. Bu problemlerin belirlenip
çözümlerinin üretildiği üniversiteler de bu parçalı ve kopuk işleyen eğitim modelinden dolayı, buldukları çözümleri istenilen şekilde ve hızda resmi eğitimin
müfredatına aktaramıyor. Dolayısıyla insana dair üretilen bu bilgilerle, resmi eğitim içerisinde kabul edilen “mekanik insan” modeline göre verilen eğitim
arasındaki farklar hızla belirginleşirken, mekanik insan modelinin yetersizlikleri de görülmeye başlanıyor. Bilhassa iş dünyasında her türlü biyolojik ve
fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanması ve her türlü imkânın sağlanmasına rağmen, insanlardan yeterli verim alınamadığı görülüyor. Bu durum resmi eğitimin
eksiklerinin “kişisel gelişim, insan kaynakları, işe ve hayata uyum sağlama seminerleriyle” verilen eğitimler ve yazılan kitaplarla tamamlanması gibi bir ara
çözümü gündeme getirmiştir.

Resmi olmayan (okul dışında verilen) eğitim; 10-12 yıl süren resmi eğitim eksikliklerini gidermeye matuf eğitimlerin hepsine verilen umumi isimdir.

Resmi eğitimin eksiklikleri 1980′li yıllarda çok daha şiddetli şekilde Batı’da hissedildiğinde, bir grup entelektüel ve bilim insanı, üniversiteler ve
araştırma merkezlerinde üretilen insanın yapısı ve gelişimi hakkındaki bilgileri popülerize ederek iş dünyasına ve geniş halk kesimlerine aktarmaya başladı.
İşyerlerinde ve kurumlarda insanı ön plâna çıkaran ve onun bir mekanik ve robot varlık olarak algılanmasını önlemek maksadıyla insan kaynakları bölümleri
kurulmaya başlandı ve buralarda insanın bütün olduğu anlayışı içerisinde iş ve iş dışı sosyal hayatın da çalışan kişinin verimliliğine tesir ettiği dikkate
alındı. Söz konusu eğitim ihtiyacı bu şekilde ortaya çıktı. Artık insanlara sadece maaş teklif edilmiyordu. Ailesiyle ve çocuklarıyla huzurlu bir hayat
sürebileceği sosyo-kültürel firsat ve imkânlar da sunulmaktaydı. İnsanın verimliliğini artırmanın gerçekçi yolu, onu çevresiyle bütün bir sistem olarak ele
almaktan geçtiğine inanılıyordu.

Buna paralel olarak üniversitede üretilen insana dair bilgiler, teknik dilden kurtulup popülerize edilmeye, ayrıca tasnife tâbi tutulup eğitim paketlerine
dönüştürülmeye başlandı. Popüler hale getirilmiş, nükteli ve eğlendirici bir formatta biçimlendirilmiş, insana yönelik bu bilgiler, akademisyenlerce ve/veya
takdim kabiliyeti güçlü, gösteri ve sahne sanatlarında tecrübeli şahıslar tarafından “kişisel gelişim serileri” altında piyasaya sunuldu. Bu kişiler insan
kaynakları şirketleri halinde müessese kimliği kazandılar. Zaman içinde, kişisel gelişme sahasındaki kitap ve seminerlerin hacmi hızla arttı. Çeşitli meslekî
alanlardan kişisel gelişime alâka duyan insanların bu sektöre transfer olmasıyla, insan kaynakları sektörü oldukça renkli hale geldi. Bu sahada doldurulması
gereken boşlukları fark eden insanlar da kişisel gelişim ve insan kaynakları alanında özelleşmeye gidip, problem çözmeye endeksli yeni şirketler kurdular. Bu
durum hızlı ve yaygın bir şekilde 1980′den 1990′lara kadar devam etti ve günümüzde de yüzlerce ekol ve yayınevi hep bu konular etrafında yayınlar
yapmaktadır. Bu faaliyetler, Batı dünyasında arz-talep sonucu ciddi bir sektör haline gelmiş bulunmaktadır.

Bugün için gelinen noktada Batı’da ciddi seviyede bir kişisel gelişim bilgileri enflasyonu, entropisi (işe yaramayan ve kullanılmayan bilgi) ve kirliliği
yaşanmaktadır. Bunu önlemek için kişisel gelişim sektöründe yeni bir anlayış gerekiyor. Zaten doksanlı yıllarda bu sektörde çalışan bazı kişiler, bu konuda
üretilen bilgilerin son derece bütünlükten uzak, derinliksiz ve pansuman tedavi nevinden çalışmalar olduğunu fark etmişlerdi. Aynı yıllarda insanın beyin
yapısı ve mâhiyeti üzerine yapılan araştırma ve elde edilen bilgilerin, 19. ve 20. yüzyıl insan modellerini ve teorilerini geçersiz kılacak yorumlara yol
açtığı, eğitimde ve insana bakış açısında paradigma değişimlerinin mecburi hale geldiği görüldü ve kişisel gelişimde yeni bir safha başladı.

Bu yeni anlayışa geçişin önemli bir sebebi, Rönesans’la temelleri atılan dünya görüşü ve içindeki insan modelinin tüketilerek, o model üzerinden
üretilebilecek ne kadar bilgi, buluş ve icat varsa ortaya konulmuş olması ve bu insan modelinin çıkmaza girdiğinin sinyallerinin hızla çoğalmasıdır. Bu
noktadan da Newton mekaniğine ve Öklidyen geometrisine dayalı kâinat görüşü ve bilim anlayışının da sonuna gelinmiştir. Ayrıca bu modeli tüketmek için de
izlenen aşırı uzmanlaşma, ihtisaslaşma ve tek boyutlu yaklaşımların doğurduğu eksiklik ve körlükler de toplumda ve sistemde rahatsız edici boyutlara
ulaşmıştır. Bilimdeki ve insan modelindeki bu tıkanmalar, Amerika ve Avrupa eksenli medeniyetin ihtiyarladığının ve inişe doğru geçtiğinin sinyalleri olarak
yorumlanmaktadır. Bu yaşlanmayı yavaşlatmak ve Batı eksenli medeniyet anlayışına gençlik aşısı yapmak için, dünyadaki antik kültürler, farklı medeniyetler,
yeniden incelemeye alınmakta ve bilimdeki son gelişmelerle eski kültürlerin bilgelikleri sentezlenmektedir. Bilhassa gelinen noktadaki birikimler
kullanılarak, Batı’da ikinci bir rönesansın başlayıp başlamayacağı sorusu ve bunu mümkün kılacak yapı taşlarının nasıl yerleştirileceği konusunda, fert ve
müessese temelinde çözüm arayışları hızla devam etmektedir.

Böyle bir ikinci rönesansın kavram çatısını hazırlayan bilim teorileri arasında;

l-Kuantum teorisi,
2-Kuantum rezonans teorisi,
3-Harmonik teori,
4- Öklidyen olmayan geometriler,
5-Fraktallar geometrisi,
6-Kaos teorisi,
7-Komplekslik teorisi,
8-Ekolojik paradigma teorisi,
9-Sistem dinamiği ve düşüncesi, ilk sıralarda yer almaktadır.

Bu teorilerin sosyal bilimlere taşınmasıyla Batı’da kişisel gelişim ve insan kaynakları sektörü, iki farklı anlayış ortaya çıkaran bir kırılma göstermiştir.
Birinci anlayışı; parçalı ve mekanik insan modeline göre şekillendirilmiş Avrupa insanının eksik yönlerini doldurmaya yönelik olarak 1980′li yıllarda
başlatılan, derinliksiz eğitimlerin hâlâ geçerli bir pazar olduğuna inanan ve bu tip eğitimleri sürdürenler temsil eder. Buna göre her bir eğitim paketi
insan isimli makinenin bozuk parçalarını iyileştirme veya arızalı parçaları değiştirme fonksiyonu üstlenmiş her paket, bir veya birkaç seanslık sihirli
çözümler olarak sunulmaktadır.

İkinci anlayışı temsil edenler, bu tarz eğitimlerin her insanda aynı neticeyi ve verimliliği sağlamadığını görmüşler ve sistemde bir şeylerin gözden
kaçırıldığını hissetmişler. İnsanın bir makine olmadığını ve onun farklı kişilik dinamiklerinden yaratıldığını ve her kişilik sisteminde farklı algılama,
öğrenme ve iletişim motifleri bulunduğunu fark etmişlerdir. Birinci anlayışa göre verilen eğitimlerin her kişilik dinamiğinde farklı netice verdiği
bulununca, yeni bir insan modelinin kurulması gerektiği, verilecek olan eğitimlerin de bu modele göre düzenlenmesinin mecburi hâle geldiği ortaya çıktı.

En önemlisi, insanın mekanik bir varlık değil, iç içe geçmiş alt-sistemlerden inşa edilmiş (biyolojik, psikolojik, hissî, zihinsel, ruhî, enerji-beden (aura)
kompleks, adaptif (uyum sağlayıcı) esnek, öğrenen bir ağ sistemi olduğu fark edildi. Bu model, insanın anlaşılmasında, mekanik insan modeli için üretilmiş
olan siyah-beyaz mantığının, (Aristo mantığı) yeterli olmadığını ve eksik yanlarının yeni de olsa eklemelerle tamamlanamayacağını, bunun yerine ancak gri
mantık, sistemci yaklaşım ve tamamen yeni kaotik bir ağ yaklaşımıyla, günümüz insanının problemlerinin çözülebileceğini gösterdi.

Bu ikinci anlayış, tıp dünyasında da bakış açısını değiştirmiştir. Bu açıdan rahatsızlıklar da iki gruba ayrılmaktadır:

1. Spesifik, parça bozukluğu (molekül, hücre, doku, organ bozuklukları) olup, mide ağrısı ve böbrek rahatsızlıkları gibi hastalıklarla temsil edilir. (Bu
birinci anlayışa karşılık gelir.)

2. Network (ağ) veya sistem bozukluğu olup, insanın içinde bulunduğu alt-sistemlerin kendi içlerinde ve çevreleriyle münasebetlerinden kaynaklanan arızalarla
temsil edilir. Stres çok tipik bir sistem dinamiği bozukluğudur. Ümidini kaybetme, yalnızlık sendromu, öğrenilmiş çaresizlik sendromu, depresyon, anksiyete
(endişe) gibi hastalıklar sistemin sağlıklı işleyişini bozar. Bunlar ise kişisel gelişim sektöründeki ikinci anlayışla teşhis ve tedavi edilebilecek
rahatsızlıklardır. Bunlar tedavi edilmezse, parça hastalıklarına yol açabilmekte ve/veya bunların çabuk iyileşmesini engellemektedir. Son yıllarda özel
hastahaneler tarafından yapılmaya başlanan hasta ziyaretleri veya tedavinin evde devam ettirilmesi sistemi besleyen bir tedavi tarzıdır. İnsanın sevdiğinden
haber alması, telefonda sesini duyması, sevdiklerinin yanında olması, ona çok olumlu yönde tesir etmekte ve tedaviyi hızlandırmaktadır. İnsandaki bütün
alt-sistemler birbirini etkilemektedir; dolayısıyla parçanın sistem, sistemin parça üzerinde tesiri vardır. Biyolojik sistemin parçaları olan organ, doku ve
moleküllerdeki bozukluklar bütün sistemin işleyişini etkilediği gibi, sistemdeki arızalar da her bir parçayı etkileyebilmektedir.

Bu örneklerden açıkça görülmektedir ki, insan dinamik bir sistem şeklinde yaratılmıştır. Onun üzerinde yapılacak herhangi bir tıbbî tasarruf gibi, kişisel
gelişime yönelik faaliyetler de bu gerçeği göz önünde bulundurmalıdır. Meselâ kişisel gelişim sektöründe öne çıkarılan başarı kavramı tek başına değil, ancak
insanın maddî-manevî bütün dinamiklerinin nazara alındığı bir yaklaşım çerçevesinde anlam kazanmaktadır.

Yeni insan modeli oluşturma faaliyetleri ışığında bizim durumumuz

Batı, üretilen parçalardan yola çıkarak 21. yüzyılda bütüncül bir kâinat anlayışı ve bununla uyumlu bir insan modeli inşa etme çalışmalarını sürdürmekte, bu
şekilde İkinci Rönesans olarak nitelendirilebilecek yeni bir insan modeli inşa etmek istemektedir. Bu yeni rönesans insanının en önemli özelliği, parçalar
halinde üretilmiş uzmanlık bilgilerini, bir bütün içerisinde anlamlı hale getiren ve bölük-pörçük bilgileri bir tevhide ulaştıran, sonuçta hem ormanı, hem de
ağacı gören çok boyutlu fert olmasıdır. Bu bakımdan, bizler daha şanslıyız.

Çünkü bizim onlarda olmayan Kuran ve Sünnet gibi sağlam kaynaklarımız, insana dair çok şey söyleyen bir tarihî mirasımız var. Ayrıca internet gibi bilgi
erişim teknolojilerini kullanarak onların sahip olduğu parça bilgilere kolayca ulaşma ve kullanma imkânına da sahibiz. Hattâ varlık, insan ve hayata dair
bilgi parçalarına baktığımızda bunların insan ve kâinat kitabındaki sünnetullaha ait olduğunu açık bir şekilde görürüz. Bu kader-denk noktada, ya biz de
kainat ve insana ait bilgi parçalarını kullanarak kendi insan modelimizi kaynaklarımız ve kültürel mirasımız ışığında yeniden inşa edeceğiz veya Batı’da
üretilen insan ve kişisel gelişim modellerini kullanarak onların hesabına çalışan işçiler olacağız.

Şu anda 21. yüzyılı şekillendirecek bütüncül insan modelleri, dünyanın değişik yerlerinde değişik kültür ve milletler tarafından inşa edilmektedir. Kâinatta
boşluk olmadığına göre, bizler ya başkaları tarafından üretilen insan modellerini ve onlara ait eğitimleri kullanan kopyacılar olacağız veya kendi
senaryomuzu ve modelimizi, dünyanın değişik yerlerinden gelen bilgi parçalarını kullanarak inşa edeceğiz. Kişisel gelişim ve insan kaynakları sektörü bize
böyle bir imkânı kullanabilme şansımızın olduğunu söylüyor. Çünkü insana dair en doğru şeyler, ancak Yüce Beyan’da bulunmaktadır. Bizler böyle bir kitaba
sahip insanlarız.

http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=480999b61e&k=67&178548266

—————————————————————-

HAYATA DÜNYAYA İNSANA BAKIŞTA DENGE (drmavi)

DÜNYA GÖRÜŞÜNDE DENGE

Hayat çok hızlı ve hareketli akıyor. Çabuk gelişip büyüyoruz, ihtiyaçlarımız ve ilgi alanlarımız da o oranda değişiyor, genişliyor ve çoğalıyor. Dış
varlığımızla öylesine yakından, istekle ve yoğun ilgileniyoruz ki, çoğu zaman, iç dünyamıza yönelme fırsatı bulamıyo ruz. Deniz altı ya da uzay yolculuğu
gibi; ruh dünyamızda, kalbimizin yamaçlarında, düşünce ufuklarında ciddi bir yolculuk yapamıyo ruz. Yaşadığımız dünyanın ve kendimizin anlam ve amacını
sorgulayamıyoruz. Oysa geçici olarak bulunduğumuz bu hayat sahnesinin perdesi bir gün, istemesek de kapanacak ve sonsuza kadar sürecek gerçek bir sahne
kurulacaktır. Ve o sahnede buradaki sahnede ol duğu gibi, çoğu yönüyle rol belirleme ve yenileme şansımız da olmayacaktır.

Dünya!.. Sonsuz gibi görünen uzay boşluğundaki minicik evimiz!..insan!..Kocaman görülen dünya içindeki küçücük varlığımız!..

Ve bu dünyada yaşayan insanın kendisine sorması gereken en mühim soruları ve en önemli problemi: Bu dünya nedir? Nasıl ol muştur? Kim yapmıştır? Neden
yapmıştır? Benden ne istemektedir? Ben kimim? Neyim? Neciyim? Nerden gelip nereye gidiyorum? Beni kim gönderdi ve neler istiyor?”Hem bu dünya da mutlu
olmanın, hem de mutlaka göreceğimiz o sonsuz hayatı kazanmanın bir yolu yok mudur” sorularının cevabını arayacağız!..

Aslında kestirmeden şöyle cevaplamak mümkündü: “Seni ve dünyayı Allah yarattı, Peygamberle İslam Dinini ve Kur’an’ı gön derdi. Oralara ve getirdiklerine iman
et, farzları yap, haramları terk et, güzel ahlaklı ol!..Kesin Cennet yolundasın!” Fakat insan kalbi, vic danı ve duyguları da; aklı, mantığı, ve düşünceleri
de ikna olması, doyurucu şekilde cevap bulması gerekmektedir. Biz konuyu, baş harf lerden yola çıkarak (akrostiş) akılda kalıcı şekilde şu maddelerle takdim
edeceğiz: Z.A.T.. .İ.S.A.. .M.E.S.İ.H…..Akılda kalıcı bu yöntem le bu konuları özlü olarak sık sık hatırlamak, her gün iman tazeler gibi bilinç
stratejicimizi yenilemek, bilinçaltımızı müspete kurmak fay dalı olacaktır diye düşünmekteyiz. Bu bize, müspet gerilim ve şevk de kazandıracaktır. a-Dünyanın
anlamı ve değeri:

Z…zehir… Ballı zehir… Dünya, bir yönüyle ballı zehir gibidir. Bu yönüyle doğrudan, zevklere düşkün nefsimize hitap etmektedir. Özellikle cinsellik ve
dil zevkleri olan yeme içmeler, alkol vb maddeler, lüks yaşama ve israfa düşkünlük, dinimizce günah sayılan bütün yönlerini sunması yönüyle dünya dikkat
edilmesi gerekli bir yerdir. Dünya zevklerine tamamen dalmış, inançla, ibadetle güzel ahlak ve iyiliklerle ilgisi olmayan kimseler için dünya, hayat dolu
zevk ve eğlence dakikaları son erdikten sonra, bir ölü kent sayılabilir, ve insanın ruhuna hicran bırakır ve ruh dünyasını karartır…

Bu yönüyle dünya sevilmemeli, ilgiye layık görülmemeli, tuzaklarına karşı dikkatli olunmalıdır. Meşru zevklerine itibar edilmeli dir. Dünyanın bu yönü,
Kur’an’ın ifadesiyle geçici bir oyun, oyalanma ve eğlenceden ibarettir ve nefsin fani zevklere düşkün yönüne ba kar. Daha çok nefsi, ve nefsin zevk aracıları
olan bedeni ve duyuları ilgilendirir. Oysa dünya zevklere müptela olmuş bedenimize karşı hiç de vefalı değildir. Ecel gelince arkasını döner gi- der,
yıllarca sırtlanıp özenle taşıdığımız o güzelim organlarımızı bir bir çürümeye terk eder!..

A…ayna… Dünya bu yönüyle bakılmaya doyulmayan mükemmel, tatlı bir ayna gibidir. Çünkü Allah’ın güzel sıfat ve isimlerine aynalık yapar.Bu yönüyle
dünyaya, Allah’ın sanat eserlerinin teşhir edildiği, sergilendiği bir sanata galerisi gözüyle bakılmalıdır. Çiçek ler, balıklar, kuşlar, kelebekler, gök
tarlasının çiçekleri yıldızlar; başımızı nereye çevirsek Allah’a ait bir sanat mührü görmemek müm kün değil.

İşte Allah’ın sanatlarını göstermesi adına ,dünyaya atılan her bakış, sevap bile kazandırır. Üstelik Ayetler de yeryüzünde gez memizi, etrafa Allah namına
ibretle bakmamızı istemektedir. Bu yönüyle dünya alabildiğine kucaklanmalı ve sevilmelidir.

Bu yönü, Allah’ın güzel isimlerine bakar. Daha çok aklı ilgilendirir, düşündürür; kalbi ilgilendirir hislendirir. Allah’ın Rezzak ismi ni, mevsim mevsim,
vagon vagon gelip boşalan yiyecek çeşitleriyle anlayabiliriz. Kudüs ismiyle evren çapında temizlik yapıldığını göre biliriz. Dünya bir saray gibi rüzgarla
süpürülür, yağmurla yıkanır, atmosfer meteorları ve zararlı ışınları temizler, ağaçlar fotosentezle te mizlik yapar. Karıncalar ve bazı böcekler sıhhiye
memurları gibi toprak üzerindeki hayvan cenazelerini toplar temizlerler. Adeta Allah’a tam aynalık yapsın diye dünya aynasını pırıl pırıl yaparlar!..

T…tarla… Dünya ahiretin tarlası gibidir. Bir ekim yeridir, ahirette hasat edilir. Bir hizmet yeridir mahşerde ücret verilir. İbadetler, Allah’ı anmalar
ve yapılan bütün iyilikler, hatta sıradan işler bile, birer çekirdek gibi dünya toprağına gömülür, cennet ağaçları olarak meyveler verir. Bu tarla, aynı
zamanda bir eğitim yeri gibidir, terhis tezkeresiyle, bambaşka sonsuz bir hayata başlanır. Bu tarla bir kere liğine hizmetimize sunulmuştur. Bu yönüyle
dünyayı çok sevmeli ve bu fırsatı kaçırmadan, alabildiğine ibadet, iyilik ve insanlığa hizmet tohumları saçmalıdır. Bu yönü ahirete, sonsuz cennete bakar. Da
ha çok kalbi ilgilendirir, Allah’a ibadetlere yönlendirir, akla bakar gü nahlardan uzak kalmanın gereğini düşündürür…

İNSANA BAKIŞTA DENGE

İnsan olarak maalesef, çevremize gösterdiğimiz ilgiyi kendimize gösteremiyor, dünyanın bir taraftan cezp edici güzelliklerine kapılıyoruz bir taraftan da
dertlerine mağlup oluyoruz. Kimimiz sağlık problemi yaşıyor, kimimiz ekonomik problem! Bazımız anne babasından çekiyor bazısı da evlatların dan! Gençlik
fırınında sevda ateşinde yananlar da var, beyazlaşmış saçlarıyla kefen bezine mendil sallayanlar da! Bir tarafta ölüm sehpası kurulmuş, in- sanlar birer
birer çağrılıyor; bu ne duyarsızlık! Beri tarafta, baklava börek arka arkaya yutuluyor! Niceleri dağlar gibi günahları, sırtında kambur olmuş iki büklüm
dolaşıyor; niceleri de günah yangınlarında ev latlarım yanıyor diye ciğerini dağlıyor, Eyyüb gibi ağlıyor!..

Benzeri duyguları az çok her insan, vicdanının derinliklerinde hissetmektedir zannederiz. Evde, işyerinde, sokakta, çarşı pazar da; yaşadığımız olaylar,
birer stres paleti olmuş, ruhlarımızı eziyor. Üzüntülerimiz, öfkelerimiz, korkularımız, kaygılarımız birer kemirgen gibi sanki, yaşam dinamiklerimizin
gövdesini kemiriyor!..Yalnızlık girdabına kapılmışız, ortalık yabancılarla dolmuş! Sanki hipnoz olmuş yığınlarla dolaşıyoruz, vitrin mankeni kadar, yüzümüze
bakılmaz olmuş!..

Bir dertli büyük derdi ki: “Dertli söylegen olur!”. Söylediğimiz çok oldu, derdimiz ise yok!..En büyük dert, dertsiz olmaktı, olduk! Kendimizi ve Rabbimizi
unutmaktı, unuttuk!..Süslü dünyanın dertlerinde boğulmaktı, boğulduk!..Dertsiz kalp taşları yosun tuttu, kuru duk!…Derde derman diye hep dert kapılarını
dövdük durduk!..Kitaplar okuduk, tabiplere sorduk, kıyamlara durduk, sloganlar savurduk, kitlelerle coştuk; ama döndük yine şu ten kafesine hapis olduk!..ve
solduk!..

Ben insan olarak neyim, kimim?..Ben niçinim!..Beni bana nasıl anlattılar; ben gerçekten öyle miyim?..Şu küçülmüş büyük dün yada ben nasıl bir
kimliğim?..Gelen gidiyor, giden dönmüyor!..Şu acılar, dertler, sona ermeler bir türlü son bulmuyor!..Kimse bana bur da neler olduğunu anlatmayacak mı? Annem,
babam, öğretmenim!..Hani arada bir görüştüğüm o psikiyatristim!..Söyleyin Allah aşkına ben nasıl bir kişiliğim?..

Elimdeki ışık yüklü kitabım bari sen anlat!..Beni bana anlat!..Bismillâhirrahmânirrahîm…”Oku!…Seni yaratan Rabbinin adıyla. Kendini oku!…”

“Allah seni sana nasıl anlatıyorsa sen osun ve öylesin!..Seni O, yoktan var etti. Bildi de var etti!..Var etti ve seni sana anlat tı!..Anlattı ve kendini,
O’nun adına okumanı emretti…Her şeyi, seni ve her şeyi yaratan Rabbin namına okuyup anlaman için Kitap ve Rehber gönderdi. Daha ilk gelen ayetlerle,
kendini okumanı, yazmanı, öğrenip düşünmeni, ama mutlaka secde etmeni istedi. Çünkü O, seni huzuruna gönderdiği gibi, tertemiz bir insan olarak geri almak
istedi!…”

Her insan kendisini okumakla yükümlüdür. Çünkü bu okuma, insanı hem kendine, hem de Rabbe götürecektir. Okuma yazma sını öğrendiği an da her çocuğa, “Kendini
okuma” alışkanlığı mutlaka kazandırılmalıdır. Kendini okuyup anlamanın iki kaynağı vardır: Bi rincisi Allah’ın anlatmasıdır, ikincisi de bütün diğer
anlatımlardır. Birisi Kur’an kitabıdır, diğeri insanı anlatan bütün kitaplardır. Bir su kay nağına ulaşmak istersek, en yakın ve uygun arazi de sondaj yapar
suya ulaşırız. Bir de zahmetli ve masraflı bir yöntemle, dağları aşa rak, borularla suyu başka kaynaklardan elde etmeye çalışırız.

Kur’an ve Kur’an’ı çağımız insanının kalp ve kafa yapısına göre açıklayan eserler, dünyanın mahiyetini ve insanın gerçek kim lik ve kişilik haritasını bize
en kısa yoldan, en güzel ve ruhlara İsa nefesi gibi gerçek şifa olacak bir şekilde açıklamaktadır.

Hz.İsa, Rûhullah’dır, babasız, ilahî nefha ile varlık kazanan, Hz,Adem sonrası ikinci müstesna hayat mucizesidir (3/59) Aldığı kudret nefesi, körelen gözleri
açmış, ölen ruhları ihyâ etmiştir. Ahir zamanda Mesih ruhuna sahip aydın ve aydınlık insanlar, bilgi ışı ğıyla kör kalmış gözleri açacak, ölü gönülleri iman
nuruyla aydınlatarak ihyâ edeceklerdir. Hz.İsa Peygamberimizi ve O’nun Kutsilerini müjdelemişti. Müjde anlamına gelen inciliyle, Hıristiyan dünyası, bu
gerçek Mesih ruhlularla bir kere daha; ama gerçek bir Aydınlanma Dönemi yaşamaya başardıklarını düşünüyor ve O Büyük Nebi’nin adına insanın okunması konusunu
takdim etmek istiyoruz.

İ…insan en şerefli varlıktır.

Bu bir ödül töreninde, bir projeye, bir filim ya da şarkıya verilen ödül ve madalya gibi değildir. Bu şe ref madalyası, öncelikle bitki ya da hayvan değil
de, akıl ve irade sahibi düşünen bir insan olarak yaratılmakla peşinen verilmiş olmakta, sayılamayacak kadar çok değerli nimetlerle donatılmamız da bununu
teyidi yerine geçmektedir.

Şerefin büyüklüğü, ödül verenin büyüklüğü ile ölçülür. Bu payeyi bize, Allah vermiştir. Varlıkların en güzeli olarak tanımlanmış, meleklerden tebrik ve övgü
secdesi almışız. Cennetlerin, cennetlere giriş kapısı olan, şu dünyanın kurulmasına temel sebep olmuşuz. Aynı zamanda Allah’a en önem li bir muhatap olmuşuz.
O’nun Habîbine ümmet olmuş, turnayı da gözünden vurmuşuz!..Değerimiz bu kadar büyüktür!..

S…Sermayemiz sonsuzdur.

Akıl, kalp ve nefis, duygu ve duyularımız, sonsuz cenneti kazanacak özellikte verilmiş. Bunları, bunları verenin yolunda kullanır harcarsak, diğer
mahluklardan ayrılmış olacak ve cenneti kazanacağız. Fakat sadece dünya zevkleri için harcarsak, işporta malı gibi ucuza satmış oluruz cezayı da hak ederiz.
Bir profesörle çobana verilen parasal yardım ve sermaye farklı olur. Profesör büyük araştırma işlerine yatırım yapmaz da çoban gibi koyunlarla ilgili işlere
yönelir büyük ve değerli sermayesini çarçur ederse, yanlış yapmış olur, makamına göre de ceza verilir. İsterseniz biri bize sermaye olarak verilen dilimize
bakın, bir de otla yıp süt üreten (affedersiniz) sığırların, kasap vitrinlerinin kancalarında sarkan koca dillerine bakın…Büyük dil sadece saman yer, küçü
cük insan dili nelerden zevk almaz ki!..Demek ki cennet lezzetlerine göre, bir amaçla verilmiştir!..

A…Aynayız biz!..

Diğer mahlukattan farklı olarak Allah’ın güzel isimleri, en güzel ve mükemmel şekilde bizde tecelli eder.Yer içeriz” Yâ Rezzâk” deriz, hasta oluruz “Ya
Şâfî!”, günah işlesek “Ya Tevvâb!”, üzülsek “Ya Fettâh!”, sıkılsak “Ya Kâbıd! deriz…Her hali miz Allah’a ayna olacak şekilde güzel hale getirilmeli ve öyle
hep güzel tutulmalıdır. Böylece Cennete de aynalık yapacak hali de kazan mış oluruz.

M…Mizanız biz,

Mihenkiz, mikyasız biz! Acizliğimize zayıflığımıza bakarız, her çeşit düşmanımıza gücümüz yetmez ve Rabbimizin sonsuz gücünü anlar, tespih söyleriz.
Fakirliğimize bakarız, onca ihtiyacımız var deriz, Rabbimizin sınırsız zenginliğini düşünür, ondan nimetler ister, hamd ederiz.

Sınırlı “Ben”i ölçü yaparız, O’nun sınırsızlığını düşünürüz; ilmimizle ilmini, gücümüzle kudretini, gözümüzle görmesini, kulağı mızla işitmesini, vb. ölçer,
O’nu takdis ve tenzih ederiz. İnsanda idol belirleme, karizmatik adam tutma ve taklit etme meyli vardır. Doğru su insan kendisini karşılaştıracaksa ve
birinin huylarını ve davranışlarını taklit edecekse, bu duygusunu öncelikle kendisini Yaratan Rab bisine yöneltmelidir. İnançta istikametle, ölçülü ve
dengeli bakışla insan, Allah”ın isimlerini kendisini ölçü yaparak anlayabilir ve O”nun isimlerini taklit ederek en güzeli yaşayabilir.

E…Evren biziz!..

Biz evreniz!.Evrenin hem çekirdeği hem de meyvesiyiz. Büyüsem evren olurum, o küçülse ben olur! Gökleri kuşatan çekim gücüyle sevgi cazibemiz özdeştir.
Öfkemiz fırtınayla, gözyaşımız yağmurla, neşemiz baharla kardeştir. Ben evrensem, evren kadar büyüksem; o kadar büyük düşünmeli, evren ötesine uzanabilecek,
sonsuzluğu avuçlayabilecek ibadetler ve büyük hizmet ler yapmaya çalışmalıyım. Hedefimi uzak, geniş, dikey boyutlu ve büyük tutmalıyım, himmetim milletim,
çapım insanlık olmalı. Melekler le maratona çıkmalıyım. Meleklere imrenirim, çünkü ben de evrenim!

S…Sultanız biz!..

Yer gökler, bitkiler hayvanlar hizmetimizde yarışıyorlar. Her ihtiyacımızı zamanında yetiştiriyorlar. Güneş ısı ve ışığıyla şefkat gösteriyor, ağaçlar
tablacı buyur ye! diyor. Toprak ve hayvanlar ürünleriyle besliyor, bulut suluyor, bahar sevindiriyor. Pek çok teknik cihazımız için bitki ve hayvan
mühendisler gibi çalışıyor. El birliğiyle çevremizde pervane gibi dönüyorlar. Aklımıza bo yun eğiyor hizmetkarımız oluyorlar.

İ…intisabla biz,

sonsuz bir anlam ve değer kazanmışız! Resim ressamla, heykel mimarıyla anlam ve değer kazanıyor. Antika eser sanat değeri ile kıymetini birden bine
çıkarıyor. Biz bilimsel olarak madde yönümüzle, demirimizle onluk bir çivi, yağımızla bir ban yo sabunu, kalsiyomumuzla bir tavuk kümesinin badanası,
fosforumuzla bir kutu kibrit kadar bir değer tutuyoruz. Yamyamlar hariç, eti miz budumuzla, bir koyun kellesi kadar kasaplık değerimiz yok!

Öyleyse biz, sadece et-kemik yığını, hücre torbası, gübre fabrikası, mezarda solucanlara yem servisi ve et konservesi bir canlı değiliz. Biz, kainatı
keşfeden göze, evrenin sırlarını çözen dile, medeniyetler kuran ele, Yaratıcısı ile buluşan akla ve iman ve ibadetle buluşan ve sonsuzlaşan bir kalbe sahip
bulunmaktayız. Rabbimize bağlanmışız, bu sonsuz güç ve bereket kaynağımızla, kai nata meydan okuyacak kadar sonsuzlaşmışız!…

H…Halifeyiz biz!..

Hz.Adem gibi, Hz.Hacer gibi yeryüzünde medeniyet kurmakla yükümlüyüz. Yeryüzünün hak adalet, ve hoşgö rü dengesinden sorumlu kılınmışız. Muhabbet, iyilik,
insana hizmet adına, güzelliklerin nurdan gökkuşağını dünyanın çevresine buket yapar gibi sarıp sarmalamakla vazifeliyiz. Oturamam, duramam, uyuyamam,
zevklere dalamam, yosunlaşıp kokuşamam! Koşmalıyım, Hz.Hacer anamız gibi, suya muhtaç mürde gönülle re hayat ulaştırmak için ülkeden ülkeye koşmalıyım!..O
kadar koşmalıyım ki neresi doğu neresi batı unutmalı, karıştırmalı, evimin yolunu şaşırmalıyım!..

Uçmalıyım, meleklerden ödünç kanat almalı, Kehkeşanlara dalmalıyım.Samanyolu sakinlerine şimşekten selam çakmalıyım! Kıtaları adımlamalı köşe bucak temiz
nasiye aramalıyım! Mesih soluklularla beraber, soluk soluğa kalmalı, artık gidici olduğumu, Kühey lan gibi, çatlayıp yere yığılınca anla malıyım! Ben, beni
aşmalı, O’nu bulmalı, O’nunla olmalı ve O’nun, beni bana anlattığı gibi olmalıyım!..

HAYATA İNSANA BAKIŞ DEĞER VE ÖLÇÜLERİ

1-Hayat güzel çünkü hayat veren güzel, hayat esas onunla güzel

Hayata, hayatı veren Güzel Yaratıcının O güzel ölçüleriyle bakılırsa, en karanlık varlık ve olaylar bile birden aydınlanıverir güzelleşiverir. Ve insan
baktığı her şeye “Madem O Güzel! Her şey Güzel!” deyiverir. Kendi sorumluluğunun ve iradesinin güzel kullanılması gerektiğinin bilincine varıverir. Ve insan,
ancak O Güzel hatırına bütün çirkinliklerinden vazgeçiverir…

2-Hayatın aşkları ve lezzetleri ruh ve kalbin malı olmalıdır

Aşk ve lezzetin beş etki alanı: ruh, kalp, akıl, nefis, beden… En kolay ve ucuz aşka ve zevke ulaşma yolu hayal, nefis ve organlarla bedenimiz… Ve bunlar
hep duvar olurlar… Okumalarla, araştırmalarla ve tefekkürlerle fikri aşka ve zihin lezzetlerine alışmak acı verir, sabır ister…

İnanç ve ibadetlerle manevi boyutlu aşk ve tadlar için çoğu nefis ve beden lezzetlerinden vazgeçmek gerekir, çaplı bir irade savaşı ister… Ruhta bir hakiki
aşk ve zevk yaşamak için ise nefsi ve bedeni aşmak, bilinçle şevkle adanmışlıkla insanlığa hizmetlerde koşmak, kalpte müebbed bir hayata ulaşmak ister…

3-Hayatı üzüntüsüz yaşamak değil üzüntüyle yaşamasını bilmek esas sanattır

Sinirlenmemek için ya sinirlerimizi çektirelim ya da bizi sinirlendiren her şeyi yok edelim?… Ne garip ne tuhaf bir teklif?… Üzülmek istemiyorum! Bütün
hastalıklar kalksın! Herkes zengin olsun! Doyasıya eğlence, her yer çılgınca zevklerle dolsun! Ölüm ölümlere olsun!…

Memleketimde insan manzaraları, Afrika’da siyah açlık, göçük altında çığlıklar, gençliğimin imanı alevler içinde, deniz aşırı ülkeler faraklitler bekliyor;
Allah aşkına!… Ben nasıl üzülmem!…

varlık inanç benlik değer ve ölçüleri

1-Kendinizi kendinize bırakmayın (Kendinizi kendinizden koruyun)

Ben!.. Kendim!.. Ben kendime yetebilir miyim?.. Ya da kendimle gerçekten baş edebilir miyim?.. Geçmişle geleceğe, Samanyolundan ötelere uzanabilir mi iki
elim şu nahif bedenim?.. Ya nefsim ya nefsim!.. Nefsime nasıl yeter şu bir alımlık nefesim!..

2-Kendinizi kendinizden koparmayın (kendinizi kendinizden mahrum bırakmayın)

Ben!.. Kendim!.. Ben kendimde miyim?.. Her gün aynalarda gördüğüm o ben ben miyim?.. Ben kendimin farkında değil miyim?.. Kendimden öte içimdeki benin
derdinde miyim? Ben kendimin yabancı bendesi yoksa ecnebi efendisi miyim?.. Kendim deyip duruyorum, yoksa ben, nefsin ta kendisi miyim?..

3-Kendinizi kendinizin ötesine anahtar yapın (Benliği O’na abd, Kalbi Sultangah, aklı vezir, nefsi hizmetkar yapınız)

Ben!… Kendim!… Ben kendi ötemin tek mekiğiyim!… Çiçeklerde özüm ben özler peteğiyim… Kainatta ve ötesinde olan her şeyin fihristiyim… Sonsuz Nur’un
bir cilvesi, Esma’ya uzanan penceresi, sırlara açılan kapıların bin bir şifresiyim. Bu öz ben halimle O’nun en güzide gözdesi ve Sultanlığının en şerefli
bendesiyim…

MORAL MOTİVASYON TERAPİ DEĞER VE ÖLÇÜLERİ

1-Magrem nisbetinde magnem

Meşakkat ve zorluk nisbetinde başarı, mükâfat ve sevap vardır. Bütün büyük sonuçlar, başarı ve mutluluklar insanın katlandığı sıkıntılara göre biçimlenir ve
süreklilik kazanır.

2-Atiyyeler matiyyelere göredir

Hakkın lutuf ve ihsanlarını, rıza ve yardımını, insanların sahip oldukları inanç ve ibadetleri, yüksek vasıf ve meziyetleri ve hak yolunda yaptıkları
hizmetleri çeker ve celbeder. İnsan iç değişikliğe uğrarsa atiyye ve ihsanlar da kesilir.

3-Her zorlukla mutlaka bir kolaylık vardır

Her zorluk bir başarının mukaddimesidir. Ya bizzat ya da neticesi itibariyle güzeldir.
Toprağın bağrındaki çekirdek gibi, her zorluk muhakkak bir kolaylık doğurur. Zorluklar başarılara ulaşma yolunda bilgilenme, deneyim kazanma, moral ve
motivasyon anlamına gelir.
Zorluklar, hayatın güzelliklerinin ortaya çıkmasına yardımcı olduğu, anlam ve değerini daha iyi anlamamıza ve sevmemize sebep olduğu, çoğu zaman pek çok
güzelliklere başlangıç ve nüve olarak fonksiyon gördüğü için, aslında hayatın güzellikleri kadar onlar da güzeldir.

DUYGU DÜŞÜNCE DAVRANIŞ DEĞER VE ÖLÇÜLERİ

1-Vakur ol kibirli olma!.. Mütevazı ol zelil olma!..

İnancınızla, insanlık kimliğinizle, aidiyetinizle, Hakka ve insana hizmet etme konumunuzla, bu yolda ama sadece Hakka mal edeceğiniz başarılarınızla ve her
çeşidiyle haksızlıklar karşısındaki mutedil direncinizle onur duyun!… Secde ile toprak kadar yerde, aslında başınız göklerde, insanlara insanca
davranışlara karşı her yerde alçakgönüllü olun!… İnsan kibirlendikçe aslında küçülür… Esas büyüklük!… İşte o baş yerdeyken ölçülür…

2-Cesur ol zalim olma!.. Tedbirli ol korkak olma!..

Cesaret yerinde güzel haslet, savaşta, haksızlık karşısında… Fakat hak bir gerekçe olmadan bu, kabadayılık ve despotluk olarak tezahür ederek zulme
dönüşebilir ve plansızca ortaya çıkıp hak adına olsa da bilinçsizce hareket etmek cesaret değil ham ruhluluk ve cahillik olur. Aynı şekilde sakin görünme ama
gelecek olumlu planları içinde sessiz ve hesaplı planlı strateji belirleme mükemmel bir tutumdur. Başıma iş açılmasın diye çekingfenlik göstermek, tedbir
anlayışını yanlış uygulamaktır ve başına daha büyük dertler açılmasına davetiye çıkarmaktır. Korku ile hiç bir zulüm engellenemez ve problemlere çözüm
bulunamaz başarıya da koşulamaz,

3-Cömert ol müsrif olma!.. Tutumlu ol cimri olma!..

Cömertlik israfa benzer verme açısından. Tutumlu olma da cimriliğe… Bu benzerlik niyet amaç ve davranışlardaki değerlendirmeler sonucu gerçek anlamını
bulur. Allah rızası ve insanlık yararı için bolca verme ile günahlar içinde nefsani arzular içinde bolca harcama arasında muhakkak fark vardır. Aynı şekilde,
ailesi ve gelecek ihtiyaçları için bir kısım varlığını tutma ile, sadece kendi egosu adına varyemez gibi pintilik ve nekeslik adına servet biriktirme farklı
tutum ve davranışlar…

4-Ciddi ol katı olma!.. Güleryüzlü ol sulu olma!..

Ciddiyet vakurluk ve güleryizli olma tebessüm etme uyumlu davranış güzel vasıflar… Bunların olumsuz alana taşması katılık kabalık sertlik bağırma çağırma
hakaret gibi tutumlarla ve sululaşma laubalileşme basit hareketler sergileme gibi davranışlarla kendini gösterebilir…

İLETİŞİM DİYALOG İLİŞKİ DEĞER VE ÖLÇÜLERİ

1-Olduğu gibi kabullenme ve değer verme

Her insanı, mizacı, karakteri ve kişiliğiyle, inançları ve meşrebiyle, duygu düşünce ve davranışlarıyla, ilk planda bulunduğu konumuyla, özellikle psikolojik
durumu ve alışkanlıklarıyla olduğu gibi kabul etmeli, objektif yaklaşmalı, inanç, fikir ve yaşam tarzından dolayı, kimseye önyargıyla bakmamalı, dışlamamalı,
hele asla bir baskı ve zorlama uygulamamalıdır. Duygusal, tatlı ve yumuşak nasihatlerle, anlamlı hikmetli ve mantıklı söylemlerle ve güzel ahlakın temsilcisi
olarak olumlu davranışlarla o kimsenin ruh ve zihin dünyasına ulaşmaya çalışılmalıdır. Kabul, onay ve değer verme iletişim ve terapinin can damarıdır.

2-Objektif bakabilme çok yönlü tanıma

Bir tablonun bir köşesine takılıp kalan genelindeki güzellikleri göremez ve yararlanamaz. Ya da bir filmi bir iki karesiyle, bir kitabı üç beş sayfasıyla
tanımaya anlamaya çalışan!… Haritanın belirli tek noktasına bakanlar hedeflerine asla ulaşamazlar. İnsanı da kalbi vicdanı, aklı bilgisi düşünceleri,
yetenekleri, duyguları ve bütün çalışmalarıyla, mizac karakter ve kişiliğinin derinlikleriyle bir harita gibi okumaya çalışmalı, ön yargıdan kesinlikle uzak
kalınmalıdır.

3-Olumlu yönleri ön plana çıkarma ve işleme

Her insan, olumlu ve güzel yönleriyle ön plana çıkarılmalı, bir olumsuz ve kötü yanı yüzünden, diğer bütün olumlu ve güzel yanlarını yok saymamalıdır.

Yaratılıştan gelen güzel haslet ve yeteneklerin sağlam birer karakter haline dönüşmesine ve kalıcı olmasına çalışılmalıdır. Psikolojik rahatsızlıkların
oluşmasında ve gelişmesinde, insanlarda görülen olumsuz duygu, düşünce ve bozuk davranışlara karşı gösterilen olumsuz yaklaşımların etkisinin büyük olduğu
unutulmamalıdır… Kapılarının dokuzu açık biri kapalı olan bir saraya girilemeyeceği söylenemez.

4-Ortak noktalara yoğunlaşma ve çoğaltma

Her insanla ortak noktalarda (asgari müşterekler) buluşmasını bilmelidir. Paylaşabileceğimiz pek çok konuyu bir tarafa itip, anlaşamadığımız mevzular
üzerinde yoğunlaşarak mesafemizi iyice açmamalıyız. Her insanla mutlaka bir diyalog kapımız açık bulunmalıdır. Hem insanlar arasında hem de insanın kendi
dünyasındaki olumlu vasıflar noktasında psikolojik konsönsüs sağlanabilmeli. Psikolojik bir rahatsızlığı olan bir insana, sağlıklı ve etkili olduğu duygu,
düşünce ve davranış özellikleri kullanılarak terapi ve tedavi uygulamasında bulunulabilir. Tıpkı bypass için yedek damarların kullanılması gibi…

5-Sevgi, bilgi, ilgi bütünlüğü sağlama

Kalp, akıl ve beden… İnanç, bilinç ve eylem… Duygu, düşünce ve tutum-davranış…. hayatın vazgeçilmez üçlüleri… olmazsa olmazları… Kalbimiz sevgi
dolu, ama bilgisiz kalıyoruz, ilgide tamlık olması zor… Bilgi yüklenmişiz ama sevgimiz eksik aynı olumsuz sonuç… İlgi o kadar çok ki.. fakat bilgisizce
rastgele yapılıyor ya da sevgi, saf niyet ve ihlas yerine farklı amaçlar kalbi doldurmuş… hep olumsuz sonuçlar doğacaktır.

Sevgiyle bilerek ve ilgilenerek yapılan her eylem iki dünyada da başarı getirecek olumlu sonuçlar doğuracaktır…

6-Arzu, istek ve coşku uyandırma ve besleme

Bir şeye inanmak, ölesiye inanmak, kalbine tamamen yerleştirip beynine çakmak ve o oranda azimli ve kararlıolmak; bu konuda arzulu istekli coşkulu aşkı ve
şevk yüklü olmak, her konuda başarıya ve hedefe giden yolun vazgeçilmez temel prensibi sayılabilir.

Bir o bu kadar önemli olan da bu duygu ve düşüncenin daima tazelenmesi, yenilenmesi, metafizik gerilimin canlı tutulması, ünsiyet ve tembellik ağına
düşülmemesi çabalarıdır.

Çok kitap okuma çok eğitim faaliyetleri çok ödüller veya cezalar… gibi yerinde etkili ve faydalı yöntemlerin temelinde hep o gizli güç vardır: Şevk, coşku,
iç canlılığı, heves arzu kabına sığamama….

PSİKOLOJİK TELKİN VE TERAPİ DEĞER VE ÖLÇÜLERİ

“Cennet terapisi”, “Hastaya Pasta”, “Geçmişe tevekkül, geleceğe tevessül”, “Geçmişe gelecek alternatifi”, “Alternatif anı oluşturma”, “Geçmişi ve geleceği
taşıma”, “Geçmişi gelecekle geleceği geçmişle nötürleştirme”, “Olaylar zincirine yoğunlaşma”, “Alternatif duygu ve düşünce oluşturma”, “Kendini kopyalama”
“Embriyo taraması”…

***”Cennet Terapisi motifleri”

Geçmiş bazı olaylar Psikolojik rahatsızlıklara sebep olabiliyor. Bunlar, gelecek positif alternatif olaylarla nötrleştirilebilir ve izole edilebilir.
İbrahimvari insan, ateşler içinde bile güllük gülistanlık bir vasat ve dağdan bağ oluşturabilir. Aslında Psikiyatristler, Psikologlar ve İlahiyatçılar, bütün
psikolojik rahatsızlık çekenlere bir çeşit cennet projesi sunmuyorlar mı? Bir Ufka Yolculuk yapılamaz mı? Bir Cennet Psikolojisi oluşturulamaz mı?

***”Geçmişi ve geleceği taşıma” tekniği

Cinayet, içki, kumar, uyuşturucu, fuhuş vs… Herhangi bir günahı işleme düşüncesi insanın zihnine bulaştığında, bu yönde duyguları aktif hale gelmeye
başladığında; o halden sıyrılabilmek için önce bir saat (gün, ay…) öncesine gitmeli.

Söz gelimi çok güzel arkadaşlar arasında bir toplu namaz kılmış kitap okumuşsunuz yüreğinize sıcaklık ve huzur bastığını hissetmişinizdir. O hissi hatırlayıp
iyice sindire sindire yaşamalısınız hayalinizde.

İnanç ve insanlık değerleri açısından, olumlu olan anlarınızı belirleyip o sahneleri tekrar derinlemesine yaşamaya çalışmalısınız.

Bu işlem ciddi yapılırsa içinde blunduğumuz olumsuz atmosfer dağılacaktır.

Yine devam ediyorsa bu sefer geleceğe uzanıp, o günah eylemi işlemiş olduğumuz hal içinde kendimizi tasavvur etmeye çalışırız.

O günahı işlediğimizde, geçmişteki örneklerde de görülebileceği gibi vicdan sızılarının olacağını yakinen fark ederiz.

Geçmişte hatırladığımız güzel anılarımıza tebessüm eder kalbimizi çoştururuz, gelecekte işlediğimizde elde edeceğimiz olumsuzluk durumuyla vicdanımızı
konuştururuz ve bu anda bizi sıkıştıran nefsimizi susturmuş oluruz…

Bizde tazyik meydana getiren bir düşünce bir dürtü karşısında, “Farzet ki yaptım, yaptım say, sanki yaptım! Ne kadar uzun sürse de, nasılsa öncekiler gibi bu
haz da yok olup dert bırakıp gidecek! Hani şimdiye kadar yaptım da ne oldu?” gibi bir düşünce de geliştirilebilir.

Ve bunun ruh, kalp, zihin, beden, aile ve toplum hayatında ne gibi olumsuz sonuçlar getireceği hususu içten içe tartışılabilir.

Bu iç duruşmada zaten o heves ve arzu kaybolacak en azından zayıflayacaktır.

Nefis ve beden hayatı yaşayanlar zevklerin parıltılı ama geçici ve zehirli bal gibi olan başlangıçlarına takılır kalırlar, kalp ve akıl hayatı yaşayanlar ise
onların perde arkasına ve sonuçlarına bakarlar, peşin kısa lezzetler için ebedi hayatlarını tehlikeye atmazlar. Ve insan düşünen bir varlıktır.

Düşünerek, günahların, insanı bu vasfından soyutlamasına izin verilmemelidir.

***”Geçmişe alternatif gelecek” tekniği

Geçmişin sıkıntıları hangi şekliyle olursa olsun, sizi rahatsız etmeye başladığı anda, zihninizi geleceğe yönelik düşünmeye alıştırın. Ve bunda israrcı olun.

Yani kendisini bir çeşit şartlandırın. Biz buna nefsi kelam ve telkin diyebiliriz. Çünkü bilinçaltı sizin her telkininize açık bir kayıt cihazı gibidir ve
papağan gibi sizden gelenleri tekrarlar durur. Kendinizi kendiniz hakkında geleceğe yönelik düşünmeniz için Rabbimizin lutfettiği bir potansiyel arşivdir
bilinçaltı, onu kendi hayrımıza kullanabiliriz. Birkaç gün bir hafta böyle gelecekle ilgili renkli ışıklı aydınlık, güzel emellere ve hizmetlere yönelik
kayıt yaparsanız, hayretle göreceksiniz ki geçmişle ilgili bir görüntü hayal dünyanızı bilincinizi zorlamaya başladığı anda, sınırdan sızmak isteyen
yabancıya karşı parola sorma gibi bilinçaltınız anında gelecekle ilgili görüntülerinizi onun karşısına çıkaracaktır.

Mesela size “Mirac” olayını sık sık hatırlamanızı okumanızı, tefekkürünüzü onunla ve getirdiği manalarla süslemenizi tavsiye edebilirim. Olumsuz bir düşünce
takıldığında sırlı bir iksir gibi Mirac olayının onu nasıl silip attığını müşahede edeceksiniz…

Ayetlerde sıkca görülen gelecekle yani cennet cehennemle ilgili tasvirlerin zihnimize sunulmasında bu inceliği de görebiliriz zannediyorum. Hem tergib hem de
terhib, müjdeleme ve korkutma yoluyla bilinçaltımız programlanmaktadır adeta… Ve beş vakit namaz kılarken, Kur’an okurken insanın, bir ayette olmazsa başka
bir ayette benzeri düşünceleri geliştirdiğini ve bilincini olumluya motive ettiğini bile söyleyebiliriz.

***Geçmişe tevekkül geleceğe tevessül” bakış açıbı tekniği

Geçmişin olumsuzluklarını şu düşünceyle de izole edebilirsiniz.

Geçmişe daha çok kader açısından bakmalı, tevekkül etmeli
Geleceğe daha çok irade açısından bakmalı tevessül etmeli

Sanki insan zihni kontrolden bakışta muvazene bozulunca çıkınca bunun tam tersini yapmakta.

Geçmişe tevessül eder gibi takılıp kalmakta, kimi renkli anılarıyla hayal aleminde boş boş yaşamakta avunmakta, kimisi geçmişteki olumsuz anılarının
zincirlerine vurulmuş gibi kendinden ve hayattan vazgeçerek bir nevi kaderin mahkumu durumuna düştüğü inancıyla İlahi Rahmeti itham etmekte geleceğini
dondurmakta, kimi de hayırlarının iyiliklerinin üzerine yatıp, imanıyla ve hizmetleriyle adeta kurtulduğunu düşünerek ayrı bir saplantıya girmekte…

Geçmiş geçmiştir demeli, “ah!” ları gitmiş, “oh!” ları kalmış, hayır ve sevap bırakmış diye düşünmeli. Hakka tevekkül ve havale ederim, Rabbim hatalarımı
affetmiş, çektiklerimi affıma vesile yapmış demeli. Ama geleceğimde irademi hayır yolunda kullanmamı istemekte demeli varsa günah takıntısı, çektiklerime
sabırla ve gelecek güzel çalışmalarımla bunlara kefaret aramalıyım deyip irademizle geleceğimiz adına mücadele etmeliyim diye düşünmeli.

***”Alternatif anılar oluşturma” tekniği

Geçmişin rahatsız eden takıntılar listesine karşı alternatif geçmiş güzel anılar listesi de oluşturabilirsiniz düşüncenizde.

Ve oluşan listenizi istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz. Sizi mutlu eden anıları listenin üst sıralarına taşıyabilir, rahatsız edenleri de alt sıralara
indirebilirsiniz.

***”Hastaya pasta” tekniği

İnsanların ruhsal hastalık olarak nitelendirdiği, yarendi psikoloji ilminin bir rahatsızlık ismi verdiği olumsuz duygu ve düşüncelerinizi
pastalayabilirsiniz.

İsterseniz buna bir espri yükleyerek “Hastaya Pasta modeli” diyebilirsiniz!

Hangi olumsuz anı, olay, davranış, görüntü sizi rahatsız ediyorsa, onu kopyalayarak ve kopyasını kendi istediğiniz tarzda biçimlendirip, renklendirerek,
büyütüp ışıklandırarak, karşıdaki insanın yüzüne pasta kek yapıştırma yarışmalarında veya atışmalarında olduğu gibi, o olumsuz anının suratına o yeni
oluşturduğunuz olumlu kopyayı “şaaaaap!” diye yapıştırınız…

E ayet bu tarz bir yaklaşımla şöyle demiyor mu: “Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah’ı anarlar ve hemen
gerçeği görürler..” (7/201)

Şeytan bir korsan gibidir. Korsanın hazine olan gemilere, hırsızın mücevher olan dükkanlara saldırması gibi, imanı ve güzellikler potansiyeli olan insanlara
her türlü taktik ve metodla saldırılar gerçekleştirir.

Fakat başka bir ayette belirtildiği gibi: “…Şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hilesi zayıftır.” (4/76)

Yani bilinçaltımıza ve hayal dünyamıza, psikoloji etki alanımıza şeytan hangi silahlarıyla saldırmış olursa olsun, şeytanın bir “şaaaaap!” lık canı vardır…
Köpük gibidir onun düşündürdükleri, hayal aynamıza yansıttığı görüntülerden ibarettir… Köpüklere üfleyiverirsiniz, aynaya başka görüntü yapıştırıverirsiniz
inşallah olur biter!…

***”Kendini kopyalama” tekniği

Gen kopyalamsı olayı malumunuz. Evliyaullahın bir kaç yerde göründükleri bilinir. İnsanların perispirisinin, dedubleman, astral vücud denilen ikinci enerji
bedenlerle yolculuk yapılması olayı da bilinen bir olgudur. En basitinden, biz rüyada bizi görürüz. Bizden iki kişi olur. Kendimizi seyrederiz. Aynada zaten
yansımamızı görüp durmaktayız…

Bu uygulamayı bizi rahatsız eden duygu ve düşüncelere uyguluyoruz. Sözgelimi üzüntülü veya öfkeli bir halimizi anında kopyalayıp karşımıza geçiriyoruz
(insanların yanlış anlamasına imkan veremmek için yanlız yapılması tavsiye edilir, ya da yanlız bir köşeye çekilerek yapılması).

Sonra zihnimizde hayal dünyamızda o kopyaya istediğimiz şekli biçimi, ruh halini, yüz hatlarını ve ifadelerini veriyoruz. Fırçayla resim yapar gibi kendimizi
resmediyoruz. Olmak istediğimiz kendimizi… En mutlu halini veriyoruz..

Elimizi uzatıp o modeli alıyoruz ve bir tulum gibi içine giriyoruz veya üstümze geçiriveriyoruz.. İlk planda yapay da görünse, resmettiğimiz o modeldeki
mutluluğu ruhumuzda yaşadığımızı hissetmeye çalışıyoruz…

Bu arada kopyamızdan arta kalan eski püskü elbise yığıntısını veya kabuk değiştiren hayvanların arkalarında bıraktıkları cilt parçalarını kaldırıp çöpe
atıyoruz..

Rabbimize hamd ediyoruz…

İnşirah süresinde dendiği gibi kendimizdeki ağırlık veren ruh halini atıyoruz ruhumuza inşirah huzur iç ferahlığı yüklemiş oluyoruz.

Özellikle takıntı rahatsızlığı çekenler bu uygulamayla inşallah takıntılarını kopyalarında bırakıp, deri değiştirir gibi o duygularını da kaldırıp atmış
olacaklardır.

***”Embriyo taraması” yöntemi

“Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın. Dökülüp atılan-atılgan bir su damlacığından yaratıldı.” (86/5-6) Geçmiş hayatını düşünmesi insanın psikolojik
tavrını nasıl etkiler? Neler düşünülmeli ve nasıl?

***”Cennet Terapisi” motifleri

Geçmiş bazı olaylar Psikolojik rahatsızlıklara sebep olabiliyor. Bunlar, gelecek positif alternatif olaylarla nötrleştirilebilir ve izole edilebilir.
İbrahimvari insan, ateşler içinde bile güllük gülistanlık bir vasat ve dağdan bağ oluşturabilir. Aslında Psikiyatristler, Psikologlar ve İlahiyatçılar, bütün
psikolojik rahatsızlık çekenlere bir çeşit cennet projesi sunmuyorlar mı? Bir Ufka Yolculuk yapılamaz mı? Bir Cennet Psikolojisi oluşturulamaz mı?

***”Zaman Aşkı” ile Psikolojik Terapi

Zaman maddenin infilakından geliyor. Madde, madde ötesinden akıp süzülüp hamurlaşıyor. Madde ötesinde ruhumuza, dantel gibi zamanın ışıktan simleriyle
işlenmiş libas giydirilmiş. Biz bir Sultanın Zaman isimli aynasını, madalyalanmış üniformasını taşıyoruz. İmbatta denize karşı durup derin nefes alarak şöyle
deyin: Zaman! Beni bana, O’nu ruhuma nasıl da hissettiriyorsun! Seni çok seviyorum!… Çünkü sen! Beni O’na, O’nu bana gösteren ruhumun tek aynasısın!…
Sahibi adına zamanı sevmek, onun getireceği her engeli aşma, zamanla coşma ve topyekün hayata sabırla yaklaşma şevki getirecektir ruhumuza… Zaman, bizi
O’na dolayısıyla huzura ulaştıracak aşk kanadımız olsun!…

zamanın önemi değeri için dinleyiniz!..
http://www.gonuldunyamiz.com/sohbetdinle.php?adres=49

————————————————————

Eneyi nasıl bilirsiniz? drmavi

Enenin Türkçe de karşılığı tam olarak bulunamadığı için ben denmiş.Oysa bende sahiplik var.Bu da enenin iki yüzünün olduğunu gösterir;bir yüzü hayır ve vücuh
vechesine bakar ,bir yüzüde şerre bakar.Bu yüzde o faildir fiil sahibidir.

Allah’ın esması mutlak,hududu olmadığı için mahiyetinin ne olduğu anlaşılmaz.Hiç gece olmasaydı ışığın farkına varır mıydık?Sonsuz olan bir şeye bir sınır
koymalıyız ki kıyaslayabilelim.Farazi bir hattı çizmek gerekiyordu bunu da enaniyet yapar.

Bizdeki malikiyet duygusu (benim evim vs.) hakiki değil,aslında benim değil Rabbimizden aldığımız hediyeler,kuvvetler.Kendinde bir idare duygusu varsa bu
gücü sana Allah veriyor.Sen sadece var zannediyorsun.Rabbimin rububiyetini,idaresini anlamak gerekiyordu bu yüzden sana böyle bir duyguyu veriyor.O
esmalarından birer numune enaniyetimize koymasaydı Rabbimizi tanıyamazdık.

İşte biz eneyi sadece benlik duygusu olarak biliyoruz.Halbuki o içinde ne tılsımlar ne hakikatler barındırıyor. Enenin şer yönüne yönelen insan kendini
kendine bırakırsa boğulur.Çünkü ene farazi malikiyet duygusunu terk edip mülk O ‘nun diyemez ve hakiki ubudiyetini unutur.Rabbine vermesi gereken her şeyi
kendine mal etmeye başlar.Kendi kendinin tanrısı,efendisi olur. Firavunu, Nemrudu oluşturan da bu düşüncedir. Üstünlük taslama.Ben bütün sorunların
üstesinden gelirim,kendim kendime yeterim dediler.İşte ene ince bir elif,farazi bir hat iken,mahiyeti bilinmediğinden, gittikçe kalınlaşır,insanın vücudunun
her tarafına yayılır.Koca bir ejderha gibi insan vücudunu yutar.O insan,bütün letaifiyle adeta ene olur.Sonra kuvvetlenerek,şeytan gibi Rabbinin emirleriyle
kavga eder.O şeytan ki isyan ettikçe kovuldu,kovuldukça isyan etti, fasit bir daireye girdi.Ne Allah’ı ne Adem’i istemedi.Bu hale düşen insana da gelen her
şey nefsindeki renklerle boyanır.Saf bir hikmet gelse,nefsinde mutlak bir tesadüf şeklini alır.Çünkü bu haldeki enenin rengi şirk ve inkardır.Bütün kainat
parlak ayetlerle dolsa,o enedeki karanlıklı bir nokta,onları görünüşte söndürür, göstermez.Çünkü kendini kendine bırakmış,kuzuyu kurda teslim etmiş.bir
anlamda bilincini bilinçaltına salıvermiştir.Artık dizginler nefsin elinde hayatımı yaşarım pozisyonuna odaklanmıştır.Bu radde de ona dokunsan ben
fışkırır.Şahsi emeller peşinde fütursuzca koşturan,NLP kandırmacasının dediği gibi beynim her şeye yeter,ben kendimin efendisiyim düsturuyla bakar etrafa ve
bir evi inşa ettim diye övünürken kainat sarayını inşa etmiş Rabbini göz ardı eder.’Onlar Allah’ı unuttular.Allah da onlara kendini unutturdu’ ayetine
muhatap olur.Ne kadar değerli bir varlık, dünyanın efendisi olduğunu unutarak,köleye köle olur.Alemin anahtarı elinde olduğu halde nefsine takılmıştır.Biraz
düşünse, çaba sarfetse,mahiyetinin bilinmesiyle o garip muamma olan ene açılır ve kainat tılsımını,alemin varoluşunun sebebini anlar.Yunus ne güzel söyler;

İlim ilim bilmektir
İlim kendini bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır

Kendini bilen Rabbini bilirmiş.O zaman Rabbe giden yol insanın kendini tanımasından geçiyor.İnsan kendiyle olan irtibatını koparmadan, kendisine derc edilen
numuneleri fener yapıp etrafındaki İlahi sanatı görüp teşekkür ve takdir hisleriyle O’na yönelmelidir.

İşte mahiyetini bu tarzda bilen ve ona göre hareket eden ‘Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir’(Şems) müjdesine dahil olur.Emaneti hakkıyla eda
eder ve o enenin dürbünüyle kainatın ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür.Yani kendi varlığını kendisinden ötelere anahtar yapar.Tasavvuf erleri bunu çok
iyi uygular,enaniyeti çözdüklerinden farazi malikiyeti de mevhum malikiyeti de terk ederler,hakiki kulluk vazifesini takınmış terk-i terk düsturunu
benimsemişlerdir.Mevlana bir dizesinde ‘Her şey içindedir’ diyor.Kendi ruhunda böylesi bir keşfi arayanlar, sözün bitip sükutun başladığı yerle,sessizliğin
dile geldiği mekanete kadar yol alıyorlar.Kendilerindeki latifeleri anahtar yapıp o sırlı kapıyı açtıklarında,kartallar gibi kimsenin uçamadığı sarp
kayalıklarda gezinen bir ayağı dünyada bir ayağı ukbada olan Allah dostlarının ‘hoş geldin’ nidalarıyla karşılaşacaklardır.Bir yazarın dediği gibi anlatılara
sığmak istemeyen bu güzelliğin dilini bize, Yunus anlatıyor ancak;

“Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası”
NEYİ ARIYORSAN O’SUN SEN…

——————————————————————————–

Ben Merkezcilikten Sosyal Narsisizme

From Egocentricism to Social Narcissism

Nevzat Tarhan

Prof. Dr., İDER İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı Başkanı-Psikiyatrist

Hayvanların genetik programlarına baktığımız zaman kaçmak, kemirmek, uçmak gibi amaçlar için programlandığını görürüz. Bu programa uygun olarak en iyi
seviyede yaşamlarını sürdürürler, ancak insanların genetik programlarına baktığımızda eğilimler vardır; amaçlar yoktur. Amaçlar bireyin kendi serbest
iradesine bırakılmıştır. Yaşam gayesini kişi kendisi belirleyecektir. Kendisi için en iyi ve doğruyu bulursa sonsuzluk çizgisinde mutlu ve başarılı
olacaktır. İnsan için en iyi ve en doğru nedir? En isabetli sonuca götürecek çağdaş yöntemler nelerdir?

Hayatı sorgulamak hayata anlam katar ve diğer canlılardan farkımızı ortaya çıkarır. Bilim, çağdaş yöntemlerden en önemlisidir. Bilimsel metodolojiye göre
doğruya götüren dört yol vardır. Birincisi; pozitif bilim, deney ve gözlem yöntemidir. Ampirik yaklaşımla gerçekler ortaya çıkarılır. Ateşin yakması,
arsenikin zehirlemesi gibi. İkincisi; akıl yürütme yöntemidir. Tüme varım ve tümden gelim gibi mantıksal düşünme yöntemi ile doğru bulunur. Ateşi görmezsiniz
ama belirtilerini görürsünüz. Dağın arkasındaki ateşi akıl gözünüzle görmüş olursunuz. Üçüncü yol; sezgilerdir. Yaratıcı düşünce de denilen yol bu yoldur.
Hayal kurulur, amaç belirlenir, zihinsel geviş getirme esnasında kuluçka dönemine yatılır. Ardından ise birdenbire doğum olur. Newton, Mimar Sinan, Arşimet,
Mozart gibi bilim ve sanat adamları sembolik ve sanatsal düşünceye bu yöntemle ulaştılar. Yoğun konsantrasyon gerektiren bu özellik özel kişilerde daha iyi
sonuç verir. Dördüncü yol ise; inançlar ve semavi öğretilerdir. Ölüm, ölüm ötesi, ruhsal gerçeklikle ilgili sorularımıza inanç sistemleri cevap verebiliyor
ve bizi belirsizlikten kurtarıyor.

Narsistik Çıkarcılık

Modernizm erdemli değil, faydacı insanı; başkasını değil, kendini mutlu etmeye öncelik veren insanı; soyut zevkleri değil, somut zevkleri önemseyen insan
tipini teşvik etti.

Ekonomik verimlilik için açgözlü ve bencil olmak gerektiğini söyledi. Hatta ahlak temelli yapının sistemin yetersizliğine işaret ettiğini söyleyerek toplumun
ahlak dokusunun değişmesinin gerektiğini vurguladı. Neo-klasik iktisatçılardan A. Smith, Menger “ahlak ve iktisat birbirine zıttır, insan mekanistik bir
varlıktır, motivasyonu çıkardır” tezini savundular.

Kapitalizmin ünlü görüşü “toplum kendi çıkarını güden bireylerden oluşur, niyetlenmemiştir, kendiliğinden doğan bir düzendir. Rasyonellik, yani akli türetme
davranışlarının tek belirleyicisidir” diyerek asırların birikimi olan ahlaki öğretileri silip attı.

İnsanı bencil, faydayı rasyonalize eden varlık olarak tanımladığımızda ekonomi avanta ekonomisine kaymaz mıydı? Bu soruyu o günün bilim adamları sormadılar
veya düşünmediler.

Ahlak kavramını dışlayan sistem bilimsel olarak sunuldu. Hatta ahlak ekonomide işlem maliyetini artırır tezi savunuldu. Yardım etmek parayı paylaşmaktır,
kişiyi tembelliğe iter denildi. Yoksul gözetmek doğal ayıklanmaya uymaz. Hakkını aramayan kendini savunamayana yardım gerekmez. Varlıkların yaşam kavgası
vardır. Alçak gönüllü olmak yetersizlik işaretidir gibi tezleri Alman filozof Nietzsche dile getirdi.

“Ahlak insan davranışlarını belirlememelidir. İyi niyetten iyi sonuçlar çıkmaz, ahlaka ihtiyacımız yoktur” gibi görüşler iki düşünceyi güçlendirir.

Birincisi; “Sen çalış, ben yiyeyim” düşüncesidir. Bu düşünce para ile para kazanılan rant ekonomisini doğurdu. İnsanlar, doğal iç güdüleri olan tembelliğe
yöneldiler. Rüşvet yaygınlaştı, başkasının sırtından geçirmeyi marifet bilen insan tipleri çoğalmaya başladı. Piyasada verimlilik düştü, üretmeden tüketen,
kaynakları hep kendi çıkarı için kullanan insanların çoğalması sosyal katmanlar arasındaki dengeyi bozmaya başladı.

İkincisi; “Başkası açlıktan ölse bana ne” düşüncesi sosyal sorumlulukları göz ardı ettirdi. Bencilliğe teşvik etti. Bireysel sorumluluk, sosyal
sorumlulukları göz ardı ettirdi. Bireysel sorumluluk ve sosyal sorumluluk arasındaki sınır, bireyin faydacı eğilimi nedeniyle toplum aleyhine bozuldu. Önce
benim çıkarım, sonra ailemin, çocuklarımın ve toplumun çıkarı diyen insan tipi kabul gördü. Böylece haklılık dengesi kendini üstün gören insan lehine
bozuldu. Zayıf kişilerin ve güçsüzlerin kurban olmasını sonuç veren insan tipinin yüceltilmesi 20. yüzyıl diktatörlerini ortaya çıkardı. Bilindiği gibi
Hitler, Alman ırkını üstün görüyordu. Diğer ırklar üzerine hakimiyet kurma hakkı olduğunu savunuyordu. Hitler Mussolini, Franco gibi çağdaş tiranların temel
dünya görüşü “Çatışma ve savaş” kavramlarına olan inançlarıydı. Savaş ve çatışmanın bir milletin gelişmesinde mutlaka gerekli olduğu tezini filozof Friedrich
Nietzsche’den almışlardı. Hatta Mussolini “Nietzsche beni ruhsal bir erotizmle dolduruyor” diyerek duygularını ifade etmişti.

Etnik Narsizm*

Nietzsche’nin “tehlikeli yaşam, güç isteği, yaşam mücadelesi, üstün insan” tezi çağdaş diktatörler tarafından benimsendi. Bu sosyal alana uygulanması
demekti. Bencilliği ve üstün insan olmak için savaşmayı teşvik ediyordu. Nietzsche yardım severlik, iyilik yapmak, fedakarlık, tevazu gibi değerlerin üstün
insanın ortaya çıkmasını engellediğini öne sürüyordu.

Varlıkların yaşam mücadelesi, üstün insan düşüncesi üstün ırk tezini doğruladı ve 20. yüzyıl ulus devlet anlayışı adı altında ırkçılık güçlendi. Azınlık
ırklar asimile edilmeye çalışıldı, direnenler ise yok edilmeye başlandı. Nietzsche, The Anti-Christ kitabında “sert olun, acıma hissini unutun, Tanrıya
ihtiyacımız yok, kötülük insanın en büyük gücüdür. Şefkat, merhamet gibi kavramlar terk edilmelidir” düşüncelerini “üstün insan ahlakı” olarak öne sürüyordu.
Sonuçta, ideal dünya düzeninin üstün insanların kuracağı aristokratik bir dünya düzeni olacağını savunmuştu. Bencilliği, etnik narsizm olan ırkçılığı, yöntem
olarak şiddeti, Darwin’in biyolojik bilimlerdeki tezine dayandırarak bilimle pagan kültürün birleşmesini sağlamıştı.

Öjeni tezi bu kapsamda ortaya çıktı. Üstün ırkın gen havuzunun aşağı ırkın gen havuzuna karışmaması için kafatası ölçümleri yapıldı. Bilim adına ortaya çıkan
bu görüşe kilise direnemiyordu. Gen havuzunu korumak için hastalara hızlı ve etkili zehir vermek, yaşlıları yok etmek, sakat doğan bebekleri hemen öldürmek
tezi ünlü zoolog Haeckel’e aitti. Hitler de Steilizasyon merkezleri oluşturarak bu tür hasta ve sakatları buraya toplayıp öldürüyordu.

Bireysel narsizm, ırksal saflık, en uygunun ayakta kalması adı altında sosyal narsizme dönüşüyordu. Antik çağın Pagan kültüründeki savaş tanrısı Waton’ın
(Odin) sembolü olan gamalı haç faşizmin sembolü oluyordu. Tanrı krallar böylece ortaya çıkıyordu.

Kadın ve Narsizm

Kadını sadece süs ve renk olarak değerlendiren bir görüş erkek narsizminin bir sonucu muydu?

Darwin, Descent of Man isimli kitabında kadınların algılama, hızlı kavrama ve taklit yeteneği konusunda daha aşağı ırkların özelliklerini taşıdıklarını ve bu
nedenle daha düşük medeniyete sahip olduklarını belirtiyordu. Evrimin erkeklerin elinde olduğunu, kadınların evrimdeki rolünün erkeği oyalamak ve evin
sorumluluklarını almakla kaldığını savunan görüş 20. yüzyıl ortalarına kadar kabul gördü.

Ünlü sosyal psikolog Gustave Le Bon (1841-1931), kadınların beyni erkeklerden çok gorillerin beynine yakındır, kadınlar insan evriminin en aşağı formunu
temsil eder düşüncesini savunmuştur. “Vefasızlık, tutarsızlık, mantık eksikliği, sebep bulma yetersizliği bu nedenle kadında daha belirgindir. Ortalama
erkekten üstün kadınların ortaya çıkması istisnai bir durumdur. İki kafalı goril gibi sayabiliriz. Bu istisna doğuştan çirkin kabul edilmelidir” Le Bon’un
görüşleridir.

Savaşçılık, kan dökücülük, acımasızlık ve sertlik erkeksi karakter iken; sevgi, şefkat, merhamet ve acıma kadınsı karakter olarak kabul edildi. Bu
karakterlerin üstün insanın oluşmasına engel olduğu için hakim olmaması öngörülüyordu. Nietzsche de benzer fikirleri savunuyordu. Kadının büyük çocuk olarak
kalması gerektiğini, kadının özgürleşmesinin Avrupa’yı çirkinleştireceğini savunuyordu. Gerçek insan erkektir, kadın ara aşamadır görüşünün yaygınlaşması
erkek dünyasında kadının yerini kötü etkiledi. Böylece kadına ayrımcılık yapıldı. Kadının sadece çocuk doğuran, erkeği oyalayan makine gibi görülmesi 1960′da
feminizm ve cinsel özgürlük akımlarını ortaya çıkardı.

Feminizmin başlangıç noktası çok yerindeydi. Kadına karşı ayrımcılığa son verilmeliydi. En büyük ayrımcılığı da modernizmin katı uygulamaları yapmıştı.
Üretmeyen bir kadın dışlandı, üreten kadına erkeğin yarısı, taşrada üçte biri ücret verildi. Bu ayrımcılık feminizmi tetikledi. Kadın erkek ilişkileri savaş
alanına dönmeye başladı. Feminist hareketi başlatan, 1963′de kadınları silahlanmaya çağıran Betty Friedmen şu anda Manhattan’da tek başına yaşıyor ve “bir
adamla güzel ve sadakate dayalı ilişki sahibi olmak beni çok mutlu ederdi” diyor. Evet, feminizm romansı yok etmişti. Erotik duyguların ön plana çıkartılıp
romantik duyguların göz ardı edilmesi yeni bir erkek egemenlik modeliydi. Bir erkek daha çok kadınla beraber olmak için feminizmi kullanıyordu. Feminizm tek
cinsin izole yaşamına neden olan küresel narsizmin acı meyvesi oldu. Boşanmaların Batı kültüründe % 50′lerin üzerine çıkması tesadüf değildi. Cinselliğin
kadın elinden alınıp kadının silahsız bırakılması kadına zarar vermişti.

Narsizm ve Ayrımcılık

Narsist birey beraber yaşama bilincinden yoksundur. Çünkü kendi çıkarlarını ön planda tutar. Narsist birey hiç kimseye karşı sorumlu olmadığını düşünür. Tek
hesap vereceği kendisi olan kişi bireyciliği bencilliğe dönüştürür. Böylece ahlakın güncelliği ortadan kalkar.

Eğer bir narsist evrime inanıyorsa ve kendisi inorganik maddelerden oluşmuşsa kimseye bir şey borçlu değildir! Evren kendi kendine oluştuğuna göre kimseye
hesap vermek zorunda değilim düşüncesi zihinde yer eder. Allah’a hesap vermeyeceğime göre kendi çıkarlarımı düşünürüm diyen birey başkasının çıkarlarını
önemsememeye başlar. Bu inanç onun sosyal yaşamına ve aktivitelerine yön verir. Sırada beklemek istemez, öncelik içgüdüsü ile özel ve önemli olması
gerektiğini düşünür. Güçlüyse gücünü adil bir şekilde kullanmaz, pastanın büyüğünü kendine ayırır.

Narsizm realite körlüğü yapar!

Narsist birey hoşlandığı şeyi sorgulamadan kabul etme eğilimindedir. Bir sorunun çözümünde de kolaya kaçmaya çok yatkındır. Çatışmayı ve acı veren çözümleri
sevmez. Bu eğilimler onun karar verme süreçlerini etkileyerek adil olmayan kararlar verdirtir ve gerçeği göremez.

Eleştiriye kapalı olmaları ve analitik düşünememeleri nedeniyle empati yapamazlar. Zihinsel bir körlük üzerindeki insan baktığı şeyleri tümüyle göremez ve
düşünemez. Bu nedenle, karar verirken bilgi ve veri ile değil, anlık çıkarlar ile hareket etme eğilimdedir. Zihinsel körlük yargı gücünü zayıflatır. Yargı
gücü zayıflamış kişilerse yanlış kararlar verirler. Sıklıkla ayrımcılık yaparlar. Böyle insanlar mantıklı eleştirilerle sınırlandırılmazsa onunla beraber
yaşamak imkansız hale gelir. Ona sürekli vermek gerekir.

Narsistik Ruh Hali

Narsistik kişiliğin ana teması; büyüklük duyguları, başkalarını anlayamama ve başkalarının değerlendirmelerine aşırı duyarlılıktır.

Kendilerini özel ve önemli görürler, sıradan bir insan olmaktan çok korkarlar. Kendilerinin özel olduğunu göstermek için çabalarlar. Tıpkı köpek balıklarının
boğulmamak için devamlı yüzmek zorunda olmaları gibi narsistler de depresyonun derinliklerinde boğulmamak için övgüyle beslenir, özel olduğu hissini hep
yaşamak isterler.

Temel Özellikleri

1. Kendilerinin önemine ilişkin büyüklük duyguları taşırlar, başarı ve yeteneklerini abartırlar.

2. Kendilerini özel ve önemli görürler, hep saygı görmeyi beklerler.

3. Hayal dünyalarında güç, başarı, şöhret, para, güzellik ve aşk ön plandadır.

4. Övgü ile beslenirler, iltifat edilmesi için ortam hazırlarlar.

5. Eleştiriye aşırı duyarlıdırlar. Eleştiriye iyi amaçlı eleştiri bile olsa aşağılanmış olma, öfke ve utanç duyguları ile tepki verirler.

6. Menfaatçidirler. Kişilerarası ilişkileri kendi çıkarlarına kullanırlar. Kendi amaçlarına ulaşmak için hile ve aldatmayı normal kabul ederler.

7. Kendilerinin ancak özel kişiler tarafından anlaşılabileceği kadar özel olduklarını düşünürler.

8. Empati yapamazlar. Başkalarının ne hissettiğini, ihtiyaçlarını anlayamaz ve hissedemezler. Arkadaşı hasta olup randevuya gelemezse kızar, şaşırır onu
anlayamaz.

9. Kin, öfke, kıskançlık duyguları fazladır. Acıma, affetme gibi duyguları kendi çıkarlarına göre hisseder ve kullanırlar.

10. Hak duygusu hep kendine yöneliktir. Hak kazandığı, kayırılması gerektiği, sırada beklememesi gerektiği, hep kendisine ayrıcalık yapılması gerektiği
beklentisi içindedirler.

11. Büyük ideallerine kavuştuklarında gerçek kişilikleri daha çok ortaya çıkar. Her masada farklı konuşmak, durumlara göre ilkeleri değiştirmek yaşam
felsefeleridir.

Narsistlerin Korkuları ve Başarıları

“Mezarlıktan ıslık çalarak geçmek” pek çok kimsenin yaptığı şeydir. Gerçekte son derece korkuyordur. Fakat korkmuyor taklidi yapmak zorundadır. İşte bunun
gibi narsistlerin bir kısmı eksiklik, aşağılık duygularını bastırmak için kendilerine güveniyor rolü yaparlar. Fakat bu rolü içselleştirdikleri için güvenli
gözükürler.

Korku ile güven arasında zihinsel duvar çok incedir, her an yer değiştirebilir. Amacı, bir insandan daha fazla bir şey olduğunu ispatlamak olan bir kişi
düşününüz; bu kişinin en büyük korkusu sıradan bir kişi olmaktır. Dünyada en büyük ve değerli şey olarak kendilerini hissettikleri için bunu kanıtlama çabası
içinde çırpınırlar, çok çalışırlar. Bunun için yetenekli ve iddialıdırlar. Bilim, sanat, spor, politika, komutanlık, liderlik ve ticaret gibi rekabet edilen
her şeyi bu kişiler keşfederler dersek abartılı olmaz. Bu kişileri dengelemeye çalışan din adamlarının azizlik ve velayet derecelerinin artması da insanlığa
ikinci faydalarıdır.

Narsist insanların yaptıkları işlerden hoşlanırız, ama kişiliklerinden nefret ederiz. Liderlerin pek çoğu narsisttir. Hitler canlı bir örnektir. Liderlik ile
narsistlik ince bir duvarla ayrılır. Liderlik bittiğinde narsizm başlar. Liderlerin çevresindeki dalkavuklar onların içlerindeki narsist yönlerini beslerler,
büyütürler ve onları narsist canavar yaparlar.

Bunun için demokrasi, insanlığın geldiği en ileri olgunluk düzeyi oldu. Çünkü demokraside muhalefet vardır. Eleştiri açıkça yapılır. Böyle bir lider
narsistlik eğilimindeyse onun hatalarının, yanlışlarının, zayıf taraflarının söylenebilmesi sorumlulukla dengelemeyi sağlar. Tarihte başarılı olmuş ve
sevilen liderlerin arkalarında onu sorgulayan ve sorumlu davranmaya yönlendiren manevi bir liderin olması tesadüfi değildir. Eski Yunan’da Sokrates,
Aristoteles, bizden Akşemseddin ve Şeyh Edebali gibi kişileri sayabiliriz.

Öncelik İçgüdüsü Taşırlar

Bir narsist kendisi için iyi olanın tek iyi ve tek yol olduğuna inanıyor ve vazgeçmiyorsa, onun hata yapmasını beklemek ve fakat onaylamadığımızı da belli
etmekten başka yapacak bir şey yoktur.

İnsanda fıtratı gereği ilk ve evvela kendini sevme, kendi ihtiyaçlarına öncelik verme duygusu vardır. Başkalarını düşünmek, başkalarının ihtiyaçlarını
önemsemek egomuzun hoşuna gitmez, ancak insan gibi yaşamak için egomuzun bu yönünü dengelememiz gerekir. “Önce can, sonra canan” adil bir duygu değildir.
Önce doğrular ve ilkeler -can veya canan hoşlansa da hoşlanmasa da- diyebilmek bilgece davranıştır.

Narsist kişilerin başkalarının ihtiyaçlarını, arzularını, yeteneklerini, isteklerini görme kabiliyetleri gelişmemiştir. Bu sebeple empati yoksunluğu onları
sevenlere acı çektirir. Onları sevenler kimliksiz olmak zorundadırlar.

Ben merkezci narsistleri seven pek çok eş veya kişi onların kendilerini sevmeme nedenini araştırırlar, ancak bulamazlar. Kusurları kendilerinde ararlar.
Böyle narsistlerin sevgilileri hayatlarını mahvederler. Büyük çapkınların, büyük politikacıların önemli kısmı narsisttir. Bir şeye ihtiyaçları olduğu zaman
empatiye sahipmiş gibi davranır ve rol yaparlar. Etkileyici, çarpıcı, rol yapıcı davranışlarını çoğu zaman farkında olmadan gerçekleştirirler. Alçakgönüllü
rolü oynarken bile egolarını parlatmaktadırlar. İkiyüzlülükten farklı olarak, bu davranışları kişiliklerinin gereği olarak yaparlar.

Satışı İyi Yaparlar

İnsanları etkileme, göz boyama konusunda çok başarılıdırlar. Karşı taraftaki kişinin neyi duymak istediğini çok iyi fark ederler. Hayranlık duygusu
uyandırıncaya kadar işe devam ederler. İleri narsistler hayranlık duygusu uyandırdığı kişiyi artık yok sayar, küçümser.

Kendilerini övmekten utanmazlar. Zeki narsistler gizli övünmeyi çok yaparlar. Toplantılarda soru sorarken en az konuşmacı kadar çok şey bildiklerini
göstererek yorumlar yaparlar. Kendisiyle dalga geçiyor rolü bile oynayabilirler, eğer alkış getirecekse.

Ünlü kişileri etkilediklerini sözleri arasına sıkıştırırlar. Çevre tarafından akıllı ve yetenekli olarak bilinirler. İlk tanışmalarda çok etkileyicidirler.
Uzun beraberlikte bencil ve çıkarcı yapıları nedeniyle kendilerinden nefret ettirirler. Fakat elde ettikleri güç, para, şöhretle insanları kendilerine
bağlarlar.

Vitrinleri dolu ama gönülleri boş olan böyle kişilere nasıl davranacağınızı yazımızın sonunda okuyacaksınız.

Çok Çalışırlar

En büyük korkuları sıradan olmak olduğu için ve kendilerini üstün görmeye devam etmek amacıyla, başarılı olmak zorundadırlar. Çalışıp zafer kutlamak en büyük
doyumlarıdır.

Çoğu işkoliktir, ne istediğini bilir, amacına kilitlenir. Amerikan Kapitalizmi yaratıcılığı ve üretimi arttırmak için bu kişilik özelliğini teşvik ediyor.
Para, şöhret, güç getiren işler sistemin motoru oluyor. Adil olmayan çabaların, toplumda zayıfların ezilmesi sonucunu doğurarak sosyal barışı zedeleyeceğini
söylemeye gerek var mı?

Adil Değildirler

Kendilerini özel olarak gördükleri için herkes için geçerli kuralların kendileri için geçerli olmadığına inanırlar. Hukukta “adalet zayıf sineklerin
takıldığı, kuvvetli sineklerin delip geçtiği bir ağdır” şeklinde bir söz vardır. Bu söz narsistik ahlak sahibi kişiler için söylenmiş olsa gerek.

Her yerde kırmızı halı ile karşılanmak isterler. Bu olmazsa bozulurlar ve acımadan bozarlar.

Eğitimli olmayan narsistlere sıra beklemek, kuyruğa girmek, çevrelerini temiz bırakmak, trafikte öne geçmek zevk verir. Kuralları ustaca atlatmak, insanları
enayi yerine koymak, başkalarını kullanmak onlara keyif verir. Böyle davranışları başkalarına anlatmak ise onlar için ayrı bir zevktir.

Yarışmacıdırlar

Narsistik özellikteki kişiler rekabeti severler. İhtiraslı ve doyumsuz yapıları nedeniyle hep ölesiye mücadele ederler. Hiyerarşiyi çok iyi bilirler.
Giyimleri, kullandıkları araba, kiminle birlikte göründükleri, yaşadıkları yerler tesadüfi seçimler değildir. Bir şeyi sevgi için yapmayı, aşık olmayı
aptalca görürler. Güç ve statü takıntıları nedeniyle kazanmak için ellerinden ne gelirse yaparlar. Hile ve yalan amaca ulaşmak için gerekirse
kullanılacaktır. Machiavelli’nin felsefesi çok hoşlarına gider: “Gayeye ulaşmak için her yol caizdir” düşüncesi onlar için rehber olmuştur.

Hile ve yalanı kullanma eğilimleri onları en tepede tutmaya götürebilir. Fakat balonları söndüğünde de narsistik yaralanma yaşarlar. Düşünmeden yaşamlarına
son vermeye karar verebilirler. Kendilerine göre yaşam sebepleri ortadan kalkmıştır. Kuyunun dibinde yaşamaktansa ölmek daha doğrudur onlara göre. İyi
yarışmacı, ama kaybetmeyi bilmeyen bu kişiler mutlu olamazlar.

Eleştiriye Tahammülsüzdürler

Hata yapmaktan çok korktukları için hatalarının söylenmesini hemen kişiselleştirirler. En basit eleştiriyi kişiliklerine yapılmış bir müdahale, onlara atılan
bir ok gibi görürler. Kendilerini aşağılanmış gibi hissederler; bu onları çok sıkar.

Kendi hataları konusunda objektif davranabilme becerisi kazanamadıkları için eleştiride ısrar ederseniz sizi suçlamaya başlayacaklardır. Sizi yanıldığınızı
ispat etme çabası ilk yapacağı şeydir. Eğer haklıysanız sizi küçük düşürerek tatmin olma yolunu seçecektir. Bu haliyle narsisti zavallı bir çocuğa
benzetebiliriz. Eleştiriyi kendisine haksız bir saldırı gibi algılıyor, doğru-yanlış ikileminden geçirmiyor ve nefret uyandırıyor.

Narsistik kişi ile ilişki kurmak zorunda iseniz kararlı ve tutarlı olmalısınız. Ne istediğinizi tam olarak bilmelisiniz. Pazarlık yapmadan karar
vermemelisiniz. Böyle insanlarla sağlamcı iş yapmak, bedeli peşin almak gerekir, yoksa çok incinirsiniz.

Yardım Sevmezler

Narsist kişilerin kendi çıkarlarının söz konusu olmadığı bir şeyi yaptıkları pek görülmüş değildir. İnsanların çıkarları onların çıkarları ile çatışmadıkça
çok uyumlu çalışırlar.

En büyük tutkuları ve fantezileri dünyanın en akıllı, en yetenekli, en iyisi olduklarına inanmalarıdır. Yardım ederken kendi isimlerinin geçmesi,
heykellerinin dikilmesi, şirketlerinin başında adlarının yazması paradokslarıdır. Kendilerine iyi dedirtmek için yardım ederler. Bu nedenle gizli yardımı
onlara yaptıramazsınız. Bu tarz yardımlar bunların egolarını cilalar. Kimliklerini belirtmeyen yardıma onları zorlamak ego eğitimleri için gereklidir.

İlk Aşkları Kendileridir

Yaşadıkları diğer paradoks da sevecen görünmeleridir. Sevgi doludurlar, insanları rahatlatırlar. Sizi sevdiklerini, sizi düşündüklerini zannetmeyiniz. Onlar
sizdeki çıkarlarını severler. Sevgileri hep karşılıklıdır. Aşık oldukları, karşılıksız sevdikleri tek varlık kendileridir. Çıkarları yoksa en yakınlarını
bile umursamazlar. Aynaya baktıklarında kendilerini görmezler, hayallerindeki kişiyi görürler. “Ayna ayna söyle bana, var mı benden daha güzeli!” narsizmin
simgesi olmuştur.

Tatminsizdirler

Sıradan insan olmak korkuları, hep daha çok şey istemeleri, yetinme duygularının olmaması onların hırslı olmalarına neden olur.

Kendilerinin gerçek sınırlarını bilemezler. Kendilerini bir bütünün parçası gibi görmedikleri ve her şeyi kontrol edebilecekleri duygusu sürekli gerilimde
olmalarına neden olur. Küçük bir düzensizliği, eleştiriyi ve hatayı tehdit olarak algılarlar.

İnsanların kendilerine hep haksızlık yaptıklarını düşünmeleri, memnun etmek için yeterince çaba harcamadıklarına inanmaları onları gerer.

Kendilerinden ve başkalarından beklenti standartları yüksektir. Bu sebeple sık sık sinirlenirler. İnsanların istek ve emirlerini kasten unuttuklarını
düşünürlerse huysuzlukları artar.

Canları sıkıldığı zaman herkesin canını sıkarlar. Kazanamadıkları zaman çok öfkelenirler, psikolojik terör havası doğururlar.

Depresyona girme eşikleri çok düşüktür. Kızgın, sinir bozucu, ruh karartıcı halleri sık yaşarlar. Depresyondadırlar, fakat kabul etmezler. Depresyonu örtülü
şekilde yaşarlar. Öfkelilik, içki-sigaraya düşme, unutkanlık, bedensel arazlar şeklinde maskelenmiş depresyonla hekime zorla başvururlar.

Mutlu olmayan, gergin, öfkeli, incitici ve küstah halleri nedeniyle zor insanlardır. Doymayı bilmezler, çünkü psikolojik olarak açgözlüdürler.

Güçlü İnsanlar Yanlarında Barınamaz

Narsist kişiler kendilerinden çok emindirler. Bu kendilerinden emin ve güvenli halleri bunlardan kuşku duyan kişiler için çok çekicidir.

Narsistler birisini yanlarına almak istedikleri zaman, onun, kendisini gezegendeki en iyi ikinci insan gibi hissetmesini sağlarlar. Böyle üstün bir insana
yakın olmanın minnettarlığı ile elinden gelen her şeyi yapan ikinci adam, narsist kişinin en önemli yardımcısıdır.

Minnet ve vefa duyguları pek yoktur. Daha az şey yapıp daha çok isterler, minnet duygusunu başkalarından beklerler. Başkaları iyi insan olmak için
vermelidir; böylece sömürmeye devam ederler. Huysuzlanırlar ve hata yaparlar. Böylece narsist kişi onları tükürür atar. Güçlü kişiler narsistik kişinin
kendilerini kullandığını hemen fark eder, ilkelerini ortaya koyar. Böylece yolları hemen ayrılır. Zayıf kişiler sürekli vererek ilişkiyi devam ettirirler.
Aldıkları psikolojik tatmin onları yanlarında tutar. Kimliksiz kalmayı kabullenirlerse beraberlik sürer gider.

BİR TEST

“Doğru cevaplar narsistik özelliği gösterir.”

1. Büyük, ünlü, zengin olma hayalleri vardır. Bu hayaller gerçekleşmiş gibi davranır.

2. Kendisini önemli bir kişi görür. Gerçekte de akıllı ve yeteneklidir.

3. Bu insan yaşıtlarından daha fazla şey başarmıştır.

4. Başkalarını kolayca karalar.

5. Başkalarının kusurları ile ilgilenmek hoşuna gider.

6. İsteği yapılmayınca sinirlenir, gerekçeyi önemsemez.

7. Kendi hatalarının farkına varmaz.

8. Hatasını kabul etmek zorunda kalırsa kolayca depresyona girer, abartılı kötü duygular gösterir.

9. Kendinden daha iyi tanınan ve bilinen insanların hiç de o kadar büyük olmadıklarını söylemeye çalışır.

10. Amacına ulaşmak için başkalarını kullanmanın yolunu bulur.

11. Her şeyi kategorize ederek kendisi için en önemliye öncelik verir.

12. Görüştüğü, yaşadığı kişilerde çok seçicidir.

13. Giyim ve kullandığı arabayla özel olduğunu hissettirir.

14. Bir çıkarı olmadıkça başkalarının duygularına, düşüncelerine aldırmaz.

15. Sorumluluklarına sahip çıkması istendiğinde kendisini baskı altında hisseder.

16. Kendisini özel hissettiği için kuralların kendisine göre düzenlenmesini ister.

17. Bir toplantıda soru sorarken konuşmacıdan fazla bildiğini göstererek yorumlar yapar.

18. Sık sık yanlış anlaşıldığından yakınır.

19. Sık sık kendisine haksızlık yapıldığından söz eder.

20. İnsanlar başarılarını sever, fakat kişiliklerini sevmez.

21. Rekabeti, yarışmayı sever, fakat kaybetmeye tahammülsüzdür.

22. Eleştirildiğinde kendisinin kıskanıldığını düşünür.

23. Ona göre idealine uymayan şeylerin değeri yoktur.

24. Başarı, güç, zenginlik, ünlü olmak konuları birinci derecede ilgi alanlarıdır.

Narsistlere Nasıl Davranılmalı ?

Birincisi; oldukları gibi kabul edilmelidirler. İkincisi; onlardan uzaklaşılmalıdır. Eğer her iki yol da mümkün değilse; onlara değişmeyi öğretmek olan zor
yol tercih edilmelidir.

Onlara değişme motivasyonu sağlayacak iki önemli şey vardır.

Birincisi; değer verdikleri şeyin kaybının çok yakın olduğunu hissetmeleri. İkincisi; ciddi olduğunuza inanmalarıdır.

Duyarsızdırlar, ama aptal değildirler. İyi bir destek planı yaparak ilgilerini çekmek mümkün olacaktır.

Mümkünse kararlılığınızı ve tutarlılığınızı göstererek onların hatalarını madde madde yazıya dökünüz. Açık ültimatom, yegane şanstır.

Bazı Öneriler

1. Eleştirel düşünün. Onların göz boyayıcı olduğunu unutmayın. İlgi alanlarınıza girerek sizi etkilemelerini böyle önlersiniz.

2. Kendi amacınızı bilin. Kendini tanıyan bir kişiyi hiçbir narsist kullanamaz. Karşılıklı çıkar ilişkisi içinde kalırlar.

3. Hemen karar vermeyin. Büyük fikirler başlangıçta çarpıcıdır, fakat abartılı fikirler doğrulanmalıdır. Başkalarına danışın.

4. Narsistler kendi egolarından daha büyük bir şeyin olmadığı dünyada yaşamak zorundadırlar. Siz büyük bir şeyin parçası olmaktan mutlu olduğunuzu onlara
hissettirin.

5. Söze göre değil, davranışa göre hareket edin. Narsistik kişi ile yaşamak ve uğraşmak zorunda iseniz kararlı ve tutarlı olmak zorundasınız. Bunu ilişkinin
ilk başında kabul ettirmelisiniz. Narsistlerin çoğu zora gelmeyi sevmezler; yan çizerler, hedef ve menfaatlerini değiştirirler. Para değeri, iş bitirme
süresi net olarak belirlenmelidir. Narsistik kişiyi denetlemezseniz büyük risk altındasınız demektir. Sözlerinden kolayca dönebilirler, çünkü tek kutsalları
kendi çıkarlarıdır.

6. Empatiyi anlayamazlar, ama empatideki kendi çıkarları ile yüzleştirerek empatik davranmaları sağlanabilir.

7. Öfkeli narsiste saldırgan davranırsanız birden mazlum olabilmek konusunda inanılmaz potansiyel gösterirler. Haklıyken haksız duruma düşersiniz.

8. Kendi sınırlarınızı belirleyin. Kendilerini kral gibi görürler. Sokaktaki kedi gibidirler. Verdiğiniz yiyecek bittiğinde arkalarına bakmadan çekip
giderler. Nankör davranışlarını onaylamadığınızı hissettirin, ama kavga ile sonuç alamazsınız. Bedel ödemesini beklemeyin.

9. İşler sarpa sarınca mutsuzlaşırlar, böylece yakalarını kurtarmaya çalışırlar. Bu hallerine aldanmayın. Huysuzluğunu itiraf eder gibi kendilerini
suçlarlar. O anda sakin olun, ama değişeceğini düşünmeyin.

10. Narsist övgü ödülünü zor bir şey başardığı zaman almalıdır. Kesinlikle kişiliği övülmemeli, yaptığı davranış övülmelidir. Zor iş yapmadan övgü almayı
daha çok isterler.

11. Eleştiri onun için kolayca kötü kullanılacak silaha dönüşebilir. Eleştirdiğinizde sizi pişman edebilir. Eleştiriyi yüzde yüz haklı olmadan yapmayın,
doğaçlama eleştirmeyin, eleştirirken amacınızı iyi belirleyin. Eleştiriye başlamadan önce iyi anını bekleyin, izin alarak eleştireceğinizi söyleyin.
Kişiliğini değil, davranışını eleştirin. Sen dili ile değil, ben dili ile konuşun. Yoksa kolayca savunmaya geçerler. Suçlayıcı ve yargılayıcı sözler yerine
nötr sözler kullanın. Önemli bir konuşmaya hazırlanıyor gibi hazırlanmadan eleştiriye başlamayın. Ona daima çıkış yolu bırakın. “Belki ben yanılıyorum …”
gibi cümlelerle söze başlayın. Hemen cevap beklemediğinizi, daha sonra tekrar konuşabileceğinizi anlatın.

Narsist kişilerin yapmaları gereken en önemli şey dünyanın geri kalanlarıyla ilişki kurmayı öğrenmeleridir. Çevrenin kararlı, tutarlı tutumu ile bu kişilerin
ruhları gelişip egolarının boyuna ulaşır. Empatiyi öğrenmek zor iştir.

Öğrenmeleri gereken ikinci şey de her istediklerinin kendi menfaatlerine olmadığıdır.

Eğer siz narsist iseniz bunu fark etmeniz yüzde elli başarı demektir. Başkalarını anlamak ve değerlendirmek, eleştiriyi dinlemek, kendinizden söz etmemeye
çalışmak kimliğinizi belirtmeden yardım etmek, yardımsever faaliyetlere kendinizi katmak amaçlarınız olsun.

İyi insan olmak için kişilik gelişim çabasına katılın, yine başaramıyorsanız profesyonel yardım alın.

Öz

Bu makale, modernizmin erdemli değil, faydacı insanı; başkasını değil, kendini mutlu etmeye öncelik veren insanı; soyut zevkleri değil, somut zevkleri
önemseyen insan tipini teşvik ettiği tezini işliyor. Yazar, narsisistik ruh halini, narsisist kişiliğin özelliklerini tahlil ettiği makalesini, bu kişilerle
kurulacak ilişkide dikkat edilmesi gereken hususları sıralayarak noktalıyor.

Abstract

This article states that the modernity promotes the human prototype which was not virtuous but pragmatic, which prioritizes his happiness rather than other’s
happiness, which does not consider abstract tastes but concrete tastes as important. Author concludes his article in which he analyzes the narcissistic
psychological stance and the characteristic of narcissist personality by listing the points during a possible interaction with such persons.

* Türkçe kullanım kolaylığı açısından “narsisizm” kelimesi yerine, kısaltarak “narsizm” kelimesi tercih edilmiştir.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=622

Yorum Yapın