kurannuru incelemeler

kıyamet

KURAN AYETLERİNE GÖRE KIYAMET GÜNÜ NELER OLACAK?

Allah, büyük bir düzen içinde yarattığı yaşamı, bilemediğimiz bir vakitte tüm düzeniyle birlikte sona erdirecektir. Varlığından şüphe duymadan kıyamet gününe iman etmek, insanı kendisi için çok daha olumlu ve kazançlı bir sonuca götürecektir. Zira dünyada harcadığı çabaların “boş bir çaba” olduğunu kıyamet saati ile anlayan bir insanın pişmanlığı, tarifi oldukça zor, çok şiddetli bir pişmanlıktır.

Hesap Anı

Hesap anı, inanmayanların bütün ömürleri boyunca düşünmekten kaçındıkları, anlamaktan kaçtıkları, müminlerin ise hazırlanıp bekledikleri andır. Kuran da bildirildiği üzere, O gün herşey Yüce Allah’ın sonsuz gücüne ve yüksek şanına uygun olarak yaratılmıştır. Hesabın gerçekleştirilmesi için ruh ve melekler saflar halinde dizilirler. O hesap anında, insanlar arasında adaletle hükmedilecek ve konuşacak kişi sadece doğruyu söyleyebilecektir. Rabbimiz bu durumu Kuran’da şöyle haber vermiştir:

“Ruh ve meleklerin saflar halinde duracakları gün; Rahman’ın kendilerine izin verdikleri dışında olanlar konuşmazlar. (Konuşacak olan da,) Doğruyu söyleyecektir.” (Nebe Suresi, 38)

İnsanın dünya hayatı boyunca tanıyıp bildiği tüm insanlar orada olacaktır. Tanınmış, tanınmamış, zengin, fakir her kişi, kısaca kıyamet gününe kadar yaşayıp ölmüş olan tüm insanlar, aralarında hiçbir ayırım söz konusu olmadan Allah’ın huzurunda toplanırlar. Böyle bir günde, ne kazandıkları şandan ne de edindikleri itibardan eser vardır. Bu kişiler kendilerince bir devre imzasını atmış, dünya tarihinde adından çok söz edilmiş kimseler olsalar dahi, iman etmedikleri sürece, Allah’ın huzurunda pişmanlık ve azabın şiddeti ile korku içinde olacaklardır. Her kim olursa olsun iman etmemişse – aynı korkuyu yaşayacak, herhangi bir dünyevi üstünlük unsuru olmadan herkes aynı konumda olacaktır. Dünyada bir ayrıcalık olarak görülen para ve mevki, insanların biraraya toplandıkları bu günde hiçbir şey ifade etmeyecek, hayran olan da hayran olunan da aynı konumda olacaktır. Kuran’da insanların din günü Allah’ın huzurunda toplanacağını bildiren ayetlerden biri şu şekildedir:

“Yer, Rabbinin nuruyla parıldadı, (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (Zümer Suresi, 69)

O Gün Kimse Haksızlığa Uğratılmayacaktır

İşlenen her amelin sorgulanacağı bu günün ihtişamı, Allah’ın büyüklüğüne, Adl (adil olan), Cebbar (dilediğini zorla da olsa gerçekleştiren), Kahhar (kahreden) ve Muntakim (intikam alan) sıfatlarına yakışır şekilde olacaktır. Amellerin sorgulanıp sonuçlandırılması Allah’ın adaleti ile eksiksiz olarak görülecektir. O gün kurulacak olan “duyarlı teraziler” ile herkes hak ettiği karşılığı bulacaktır. Kuran’da din gününde kurulacak olan hassas teraziler hakkında şu şekilde bildirilmektedir:

“Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz.” (Enbiya Suresi, 47)

Dünya hayatı boyunca yapılan her amel, en küçük ayrıntılar bile eksik kalmaksızın bu tartılara konulur. Bu tartının ibresi, insanları sonsuz azaba veya sonsuz kurtuluş ve mutluluğa götürecek kararı belirler. Yaptıkları iyilikleri ağır gelen insanlar cennete gideceklerdir. Hafif kalanlar ise korkunç bir azapla azaplandırılacakları cehenneme atılacaklardır.

Hesap Yerine Herkes Bir Sürücü ve Bir Şahitle Gelir

Hesap günü sorgulanma sırasında tüm insanların yanında bulunacak olan iki meleğin bilgisi Kuran’da şu şekilde verilmektedir:
“(Artık) her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahit ile gelmiştir.” (Kaf Suresi, 21)

Din günü her yer Allah’ın nuru ile aydınlanacak. Bu büyük hesap gününde tanıklık yapacak olan elçiler ve şahitler hazır bulundurulacaktır. Dünyada, Allah’a kulluk etmeleri gerektiğini insanlara hatırlatan ve öğütleyen peygamberler, elçiler ve diğer şahitler, hesap günü sorguya çekilecek insanların yanında olacaklardır. Ve Allah’ın huzurunda bulunan tüm şahitler sadece doğruyu söyleyeceklerdir. O gün hiç kimsenin, Allah’ın huzurunda yaptıklarını inkar etmeye fırsatı veya imkanı olmayacaktır. Herkesin işlediği bütün hayırlar ve şerler en küçük ayrıntısına kadar ortaya çıkarılacaktır ve kişi bunların hepsinden sorguya çekilecektir. Hz. Adem’den bu yana yaşamış tüm toplumların birarada olacağı bu ortamda, sorgulamadaki düzen ve hesaptaki titizlik, Allah’ın aklının büyüklüğünü ve sonsuz adaletini bize gösterir.

Kıyamet günü, dünya hayatının hatta tüm kainatın son günüdür, ama aynı zamanda da ahiretteki sonsuz yaşamın bir başlangıcıdır. O gün, insanların tümü yeni bir diriliş ile dirileceklerdir. O gün Yüce Allah’a iman edenler cennette ağırlanırken, iman etmeyenler cehenneme sevk edileceklerdir. Rabbimiz’in sonsuz adaletinin tecelli ettiği bu günde, tüm insanlık şahitlerin huzurunda sonsuz mekanına yerleşecektir.

İnsanın İşitme, Görme Duyuları ve Derileri de Şahitlik Eder

O gün suçlu günahkarların işledikleri kötülüklere şahit olanlar da orada hazırdır. İman etmeyenlerin aleyhine tanıklık edenlerin arasında, onların hiç beklemedikleri şahitler de vardır. Bu, insanın kendisini yalnız sandığı anlarda dahi, Allah’ın kendisini çepeçevre kuşattığına dair en çarpıcı delildir. İnanmayanların aleyhinde şahitlik yapacak olanların arasında, kendi “işitme, görme duyuları ve derileri” de olacaktır. Her biri Allah’ın izniyle konuşacak ve eksiksiz olarak söylemeleri gerekenleri, şahit olduklarını anlatacaklardır. Bütün bir ömür boyunca kullandıkları, kendilerine ait sandıkları uzuvlarının bile insanın aleyhinde şahitlik etmesi o gün yaşanacak olan psikolojik yıkımı daha da artırır. Kuran’da bu konunun bildirildiği ayetler şu şekildedir:

“Allah’ın düşmanlarının biraraya getirilip-toplanacakları gün işte onlar, ateşe bölükler halinde dağıtılırlar. Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir. Kendi derilerine dediler ki: “Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Dediler ki: “Herşeye nutku verip-konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O’na döndürülüyorsunuz. Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. (Fussilet Suresi, 19-22)

Kişi o gün gururla ve kendince güvenle savunduğu açıklamaların geçersizliğini görecek, aleyhine şahitlik eden kendi uzuvları karşısında gizleyecek bir şeyi kalmadığını anlayacaktır. Kimsenin görmediğini zannettiği olaylar, gizli yapılan işler teker teker ortaya dökülecek, kendi bedeni bunları ikrar edecektir.

Amel Defterinin Verilmesi

İnsanın dünya hayatı boyunca yaptığı her şey, sağ ve sol tarafında bulunan melekler tarafından kaydedilir. Hesap anı için hazırlanan defterler din gününde insanlara sunulur. Kişi yaptıklarının hiçbirini reddedemez, çünkü yaşadığı her an, amel defterine kaydedilmiştir. Herkes kendi defterinden, ahiret için neler hazırladığını öğrenir. Müminler sağ ellerine, kafirler ise sol ellerine defterlerini alırlar. Bu anda, müminlerle kafirlerin tavırları çok farklıdır. Müminler, büyük sevinç içinde defterlerini alıp, okumaları için yanında bulunanlara uzatırlar. Defterleri sol ellerine verilen iman etmeyen kişiler ise kahredici bir utanç ve korku içindedirler. Çünkü en küçüğünden en büyüğüne kadar hiçbir işin eksik bırakılmadan meleklerce yazılmış olduğu bu defter, Kuran ahlakına uygun olmayan işlerle doludur. Bu gerçek karşısında inkar edenlerin korku ve şaşkınlıkları ayette şöyle belirtilmiştir:

“(Önlerine) Kitap konulmuştur; artık suçlu-günahkarların, onda olanlardan dolayı dehşetle-korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: “Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-döküyor?” Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf Suresi, 49)

Kıyamet saati ve sonrasındaki sonsuz yaşam, insanları bekleyen en önemli gerçeklerdir. Bu nedenle uğrunda yaşanması ve çaba harcanması gereken tek gerçek, “Allah rızasıdır”. Allah, sonsuz hayatın başlangıcını son derece büyük ve ihtişamlı olaylarla gerçekleştirecektir. Bu günle karşılaşan herkes, dünya hayatının artık tamamen sona erdiğini anlayacak ve ahiretin varlığını kesin bir bilgiyle kavrayacaktır.

Hesap Gününe adım Adım Yaklaşıyoruz

Dünyadaki yaşamımızda geçen her gün bizi o hesap gününe biraz daha yakınlaştırır. Geçen her saat, her dakika, hatta her saniye ölüme, yeniden dirilişe ve hesaba doğru atılmış yeni bir adımdır. Herkes, şu anda kaderinde belli olan son nefesini vereceği ana doğru biraz daha yaklaşmaktadır. Kim olursa olsun tarihte bu ilerleyişi durdurabilen olmamıştır. Ne önlem alınırsa alınsın bu ilerleyişi durdurmanın ya da geri çevirmenin yolu yoktur. Tüm insanlar bu yolu izleyecek ve ölümle beklemedikleri bir anda karşılaşacaklardır.
Şu unutulmamalıdır ki, her insan hesap günü Yüce Allah’ın huzurunda yapayalnız ve tek başına sorguya çekilecektir. O halde insanın yapması gereken, ölümle başlayıp, bitmeyen zamanlar boyunca devam edecek o gün gelmeden önce hazırlık yapmaktır:

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir”. (Haşr Suresi, 18-19)

kutu içinde ayet: “De ki: “Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor, sonra kendisinde hiçbir kuşku olmayan kıyamet günü O sizi biraraya getirip- toplayacaktır. Ancak insanların çoğu bilmezler.” (Casiye Suresi, 26)

http://www.harunyahya.org/Makaleler/kiyamet_gunu.html#top

Kıyamet Günü

İnsan, önündeki (sonsuz geleceği)ni de fücurla sürdürmek ister.
‘ “Kıyamet günü ne zamanmış” diye sorar. Ama göz ‘kamaşıp da kaydığı,’ Ay karardığı, Güneşve ay birleştirildiği zaman; İnsan o gün: “Kaçışnereye?” der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O
gün,sonunda varılıp karar kılınacak yer’ yalnızca Rabbi’nin katıdır. (Kıyamet Suresi, 5-12)

Giriş

Ay karardığı. Güneşve Ay birleştiği zaman. İnsan o gün: “Kaçışnereye?” der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, ‘sonunda varılıp karar kılınacak yer yalnızca Rabbinin katıdır. (Kıyamet Suresi, 8-12)
Yaşamınızı yönlendiren kişilere, olaylara şöyle bir göz atın. Bir yerlere ulaşmak için uğraşıyor, “yaşam mücadelesi” içinde bir yer almaya çalışıyorsunuz. Hayatınızdaki pek çok şeye yoğun bir dikkat veriyor, bu konular üzerinde derin derin düşünüyorsunuz. Ama yaşamınız boyunca tereddüt etmeden düşünmekten kaçındığınız konular da var. Üstelik, çevrenizdeki pek çok kişi de sizinle aynı fikirdedir. Konuşulmaması ve üzerinde düşünülmemesi gereken konuları çok iyi biliyorlar. Ölüm bunlardan bir tanesi, belki de en önemlisi. Ölüm çözüm getiremedikleri bir “son”dur onlara göre. Tıpkı ölüm gibi, kainatın ölümünü getirecek olan kıyamet de insanlar tarafından çok uzak bir kavram olarak değerlendirilir. Kıyamet gününde gerçekleşecek olan olaylar, insanlar tarafından az çok bilinmekte, ama bunları düşünmek onları korkutmaktadır. Korku duymaktansa, böyle bir konuyu unutmak daha makuldur ve bu şekilde yaşamakta bir sakınca görmezler.

İnsanlar en çok, kıyamet gününün canlı, cansız her varlık için “son gün” olmasından etkilenirler. Kıyamet günü, dünya hayatının hatta tüm kainatın son günüdür, ama aynı zamanda da ahiretteki sonsuz yaşamın başlangıcıdır. O gün, insanların tümü yeni bir dirilişile dirilecekler ve dünyadaki yaşamlarında Allah’a ve karşılaşacakları bu güne inanmışolanlar cennette ağırlanırken, inkar edenler cehenneme sevk edileceklerdir. Dolayısıyla böyle bir günün beklentisi içinde olan bilinçli bir insan için, dünyadayken ölüm, kıyamet ve ahiret gerçeklerinden kaçmanın bir anlamı yoktur. Aksine, kıyamette meydana gelecek olan olaylar ve ölüm gerçeği, kendisini daha fazla harekete geçirecek, Allah yolunda güzel amellerde bulunmaya sevk edecek, ahiret inancına yöneltecek ve Allah’a yakınlaşmasına bir yol olacaktır. Benzersiz olayların gerçekleşeceği kıyamet günü, o büyük korkuyu yaşamayacak olanlar sadece iman edenlerdir. Müminlerin üzülmeyeceğini ve korkmayacağını Allah bir ayette şöyle bildirmektedir:

Hayır, kim (güzel davranışve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)
Dünyada iken bu gerçeğe inanmışbir insan, bunun gereklerini de yerine getirmişse o zorlu günde artık güvenlikte olacağının bilincindedir. Çünkü Kuran’a iman etmiş, asıl hayatın ahiret hayatı olduğuna inanmıştır. Ölümün varlığını gözardı etmemiş, Allah’a ibadet etmekte büyüklüğe kapılmamıştır. Böyle bir insan ahiret yaşamında sonsuz bir güzellikle karşılanacaktır. Kıyamet gününde ise Allah’ın nuru onunla olacaktı. İman edenler Kuran’da şöyle müjdelenmektedirler:

… O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar. Derler ki: “Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen, herşeye güç yetirensin. (Tahrim Suresi, 8)

Bu kitap sizlere kıyamet gününü ve o gün meydana gelecek olan olayları açıklamakta, o zorlu güne karşı uyarmaktadır. Ancak esas olan, kıyamet gününün insanların tümünü bekleyen bir gerçek olduğudur. Mutlaka karşılaşılacak olan bu büyük gerçeği gözardı etmek ve bunu düşünmemek makul görülmemelidir. Bu kitapta Kuran ayetleri doğrultusunda yapılacak açıklamalar kıyamet gününün varlığı ve gerçekliği üzerinde düşünmenizi sağlayacaktır.

Buradaki amaç, her ne olursa olsun karşılaşacağınız bu güne karşı sizleri uyarmak, böyle bir günde güvenlik içinde olabilmeniz ve sonsuz cennet yaşamını kazanabilmeniz için sizlere yol göstermektir. Kıyamet gününün akıllara durgunluk veren olaylara sahne olacak olması, insanları üzerinde düşünmeye yöneltmesi açısından çok önemlidir. İşte bu nedenle kitap boyunca sizlere kıyamet vaktinin özelliklerini detaylarıyla tarif edecek ve bunların gerçekliği üzerinde duracağız.
Kıyamet Günü Yaklaşarak Gelmektedir

Gerçek şu ki, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir, onda şüphe yoktur. Gerçekten Allah kabirlerde olanları diriltecektir. (Hac Suresi, 7)

Ölüm gitgide yaklaşıyor. İster genç olun ister yaşlı, geçen her gün, hatta her dakika ölüme biraz daha yaklaşıyorsunuz. Zamana karşı koyamıyor ve ölümün yaklaşmasına bir türlü engel olamıyorsunuz. Almakta olduğunuz önlemlerin hiçbiri sizi ve çevrenizdekileri “geçici” olmaktan alıkoyamıyor. Dünyadaki herşey gibi siz de yaşamınızı sona erdirecek güne doğru ilerliyorsunuz.

Ancak dünyada ölümlü olan yalnız insan değildir. Diğer tüm canlılar, yeryüzü, hatta tüm evren de ölümlüdür, yok olacakları bir gün belirlenmiştir. İşte o gün “son gün”dür. O günden sonra dünya hayatı son bulacaktır. Yokoluşgünü yalnızca dehşetin yaşandığı, boyutları hiçbir insanın tasavvur edemeyeceği kadar korkunç, aynı zamanda görkemli bir “son gün” olacaktır. Yeryüzündeki herşey yerle bir olacak, yıldızlar silinip dökülecek, güneşkörelecektir. O vakte kadar dünya üzerinde yaşamışolan tüm insanlar biraraya toplanacaklar ve bu güne şahit olacaklardır. Bu “son gün” inkarcılar için zorlu bir gündür ve kuşkusuz bu günün sahibi alemlerin Rabbi olan Allah’tır.

Kıyamet yaklaşarak gelmektedir. İnsanların çoğunun inancının aksine, kıyamet hiç de uzak değildir. O gün dünya ile birlikte, dünyaya ait olan herşey de yok olacaktır. Hırslar, istekler, kızgınlıklar, beklentiler, şehvet, düşmanlık ve zevkler sona erecektir. Geleceğe yönelik planların bir anlamı kalmayacaktır. Allah’a döndürüleceğini unutan herkes için, o çok sevdiği, sonsuz hayata tercih ettiği dünyanın, tüm o aldatıcı zenginlikleri, güzellikleri ve meşguliyetleriyle sona erdiği gün gelmiştir. İşte o gün, insanlar Allah’ın varlığına kesin bir biçimde şahit olacak, unutmaya çalıştığı ölüm günü ile karşı karşıya kalacaklardır. Artık Allah’ı ve ahiret yaşamını unutarak geçirdiği bu kısa ömür sona ermiştir ve yeni bir başlangıç kendisini beklemektedir. Bu başlangıç, asla son bulmayacak ve asla inkarcılara mutluluk getirmeyecektir. Bu sonsuz yaşamın ilk anından itibaren azap öylesine şiddetlidir ki, bunu yaşayanlar, azabın yerine “ölümü” ve “yokoluşu” isteyeceklerdir. Bu hayatın başlangıcı kıyamet saatidir. Ve kuşkusuz “kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir”.

Dünya Hayatı Geçicidir ve Ölüm Kesin Bir Gerçektir

Çocukluğunuzun ilk günlerinden itibaren geleceğinize ilişkin belirli bir hedefe yönelir veya başkaları tarafından yönlendirilirsiniz. Muhtemelen şunlarla karşılaşırsınız: Yaşınız ilerlediğinde artık bir aileniz ve işiniz olmuştur. Daha çok para kazanmak ve daha rahat yaşamak için çaba gösterirsiniz, çocuklarınızı yetiştirir, onların ileride sizden daha iyi bir hayat sürmelerini istersiniz. Haftada bir aile toplantılarına katılır, tatil yapar, işe gider, geri kalan vaktinizi de evde geçirirsiniz. Birkaç aksaklık dışında yaşamınızdaki herşey muntazam devam eder, genelde çok olağanüstü durumlarla da karşılaşmazsınız.

Yaşamınızdaki herşey sanki daha önceden belirlenmişgibidir, çevrenizdeki insanların yaşamları da birbirleriyle çok büyük benzerlikler gösterir. Bu benzer senaryolara göre yaşamak için çalışmalı, soyunuzu devam ettirmek için de aile kurmalısınız. Bu düşünceye göre zaten “iyi bir aile ve iyi bir iş” dışında yaşamın başka ne amacı olabilir ki! Bunlar sağlandıktan sonra mutlu bir yaşam hayal edersiniz. Böylece herşey tozpembe olacak ve yaşamın geri kalan kısmını huzurlu geçireceksinizdir.

Oysa siz bunları düşünürken, bedeninizde ve çevrenizde önemli birtakım değişiklikler olmaktadır. Vücudunuzda farklı işlevlere sahip pek çok hücre görevini tamamlayıp ölmekte ve yaşınız ilerledikçe bunların yenilenmesi daha da yavaşlamaktadır. Bedeniniz yaşlanmakta ve bu yönde sürekli belirtiler, hastalıklar, eksiklikler ortaya çıkmaktadır. Zaman sürekli ilerlemekte ve geri dönüşün imkansızlığı gün geçtikçe daha da açık bir şekilde kendini göstermektedir. Ve siz huzurlu ve rahat geçirmeyi planladığınız “geri kalan ömrünüzde” gitgide ölüme doğru yaklaştığınızın farkındasınızdır. İşte bu nedenle dünya hayatı size beklediğiniz rahatlığı ve huzuru gerçek anlamda asla vermez. O ana kadar sizi pek çok açıdan tatmin ettiğini düşündüğünüz bu yaşamın bir sonu vardır. İşte bu sonun ardından asıl gerçeklerle yüzyüze gelinecektir. O halde dünya hayatında hedeflediğiniz hiçbir şey sizin gerçek amacınız olmamalı. Çünkü dünya hayatı yalnızca geçici bir imtihan yeridir. Kimin güzel davranışlarda bulunduğunun sınandığı yerdir. Allah, bize bu önemli gerçeği şöyle bildirmektedir:

O, amel (davranışve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Yaşamın gerçek amacı “iyi bir aile ve iyi bir iş” değildir. Herkesin tek bir yaratılışamacı vardır: Allah’a kul olmak. Dünyada elde edilmişmal, eş, çocuk, mevki, itibar gibi kazançların hepsi yaşam boyunca büyük bir tutkuyla bağlanılan değerlerdir. Fakat ölümün ilk anından itibaren bu dünyevi kazançlar bir anda tüm değerlerini ve önemlerini yitirirler. Bu herkesin bildiği ama düşünmekten kaçındığı bir gerçektir. Dolayısıyla asıl amaç bu olmamalıdır. O zaman gerçek amacın ve kazancın ne olduğunu çok iyi düşünmek, kavramak gerekir. İşte yaratılmanın asıl amacını Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir:

Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat Suresi, 56)

Ancak Allah’a kulluk görevinin tam olarak yerine getirilmesiyle ölümden sonra başlayacak olan ahiret hayatı için güzel bir beklenti söz konusu olabilir. İnsanların büyük bir kesiminin sahip olduğu çarpık bir beklenti vardır. Çoğu insan bu ihtimale inanarak kendini rahatlatmaya çalışır. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Eğer bir insanın ahirete, ölümden sonraki yaşama yönelik bir beklentisi yoksa, o zaman da geriye tek bir ihtimal kalır: Ölümle birlikte sonsuza dek yok olmak! Bu ihtimal ise diğerlerine göre çok daha ürkütücüdür. Allah’a kulluk etmeyi reddeden insanlar bu olasılıktan korktukları ve unutmak istedikleri için kendilerince çeşitli yöntemler geliştirirler. Bu yöntemler ise genelde hep aynıdır: Ölüm konuşulmaz, tartışılmaz, hatırlatılmaz. Halbuki ölüm, yaşanılacağı kesin olan bir gerçektir, ama sanki “yokmuş” gibi davranılır. Toplumun büyük bir kesiminin bu mantığa sahip olması insanda bir rahatlamaya sebep olabilir. Oysa kendisi gibi diğer insanlar da aldanmaktadırlar. İnsanlar ölümü, kıyamet gününü ve ahireti bilmekte ama düşünmemektedirler. Dünya hayatıyla tatmin bulmakta, daha doğrusu tatmin bulmayı istemektedirler. Oysa Allah Kuran’da insanların kaçmakta oldukları ölüm gerçeğiyle mutlaka karşılaşacaklarını bildirmektedir. Ayette şöyle buyrulur:

De ki: “Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma Suresi, 8)

Ölüm yalnızca insanlara mahsus değildir. Geçici olan dünya hayatında, insan gibi “herşey” ölümlüdür. Allah bize, tüm kainatın, içindeki canlılarla birlikte yok olacağı bir günün varlığını, yani “kıyamet gününü” bildirmiştir. Kıyamet günü, imtihanın son bulduğu, nihai gündür. O günün gelişini, yeryüzündeki her insan pek çok belirti ile anlayacak ve kainatın ölümüyle sonuçlanacak olaylar gerçekten de tüyler ürpertici olacaktır. Ve en nihayet dünyadaki tüm insanlar, kıyametin gerçekleştiği gün, kendilerini bekleyen “yeniden dirilişi” kavrayacaktır. Böyle bir günle karşılaşmayı ummayanlar, karşılarındaki bu apaçık gerçeği reddedemeyecekler ve Allah’ın emrine “isteseler de istemeseler de” boyun eğeceklerdir. Allah, tüm evren için büyük bir son hazırlamıştır. İnsanların çoğu her ne kadar inkar etmeye çalışsa da, kıyamet saati belirlenmişbir vakitte kendilerini beklemektedir.

Kıyamet Günü Kesin Olan Bir Gerçektir

Daha önce bahsettiğimiz gibi dünyanın geçici değerlerine sahip olmayı kendisi için yeterli gören insanlar, gerçeklerden çeşitli yöntemlerle kaçarlar. Ölüm tüm gerçekliği ile yanı başlarında iken bunu gözardı eder, yeniden dirilecekleri günü de unutmaya çalışırlar. Bunları düşünmemek kendilerince bir kaçışyöntemidir. Böylelikle insanlar Allah’a olan yükümlülüklerini akıllarına getirmeyerek, yalnızca kendi tutkularına göre yaşayabileceklerini zannederler. Oysa kıyamet günü kesin bir gerçektir. Bu gerçek Kuran’la bildirilmiştir.

Aynı zamanda Kuran’da kıyamet gününde gerçekleşecek olan olayların tasvirleri de yapılmıştır. Oldukça detaylı anlatılan kıyamet vaktinde, yeryüzünde ve tüm kainatta olacaklar, bunun yanı sıra insanların ruh hali, tüm benliklerine hakim olacak büyük şaşkınlık, korku ve panik açık bir şekilde anlatılmaktadır. Kuşkusuz, evren kusursuz olarak yoktan var edildiği gibi, yine kusursuz ve olağanüstü görkemli bir kapanışla sona erecektir. Gezegenler yörüngelerini bulamayacak, dağlar yerlerinden oynayacaklardır. Daha önce herşeyin tesadüf olabileceği bahanesi ile Allah’ı inkar edenler, tüm dengeleri altüst eden bu muazzam olaylar karşısında tesadüflerin değil, yalnızca Allah’ın hükmünün geçerli olduğunu anlayacaklardır. Allah kıyamet anında gerçekleşecek olaylarla ilgili olarak Kuran’da şöyle haber vermektedir:

De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De ki: “Allah’ındır.” O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır. (Enam Suresi, 12)

Artık Sura tek bir üfürülüşle üfürüleceği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık vuku bulmuş(gerçekleşmiş)tur. (Hakka Suresi, 13-15)

Kıyamet Günü BelirlenmişBir Vakittir

Zaman ilerledikçe, kıyametin vuku bulacağı ana doğru hızla yaklaşıyoruz. İnsanların büyük bir çoğunluğu kıyamet vaktini kendilerinden çok sonraki nesillerin karşılaşacakları bir olay olarak düşünmektedirler. Burada şu gerçeği hatırlatmakta yarar vardır. Kuşkusuz bizlerden önceki nesiller de aynı düşünce ile hareket etmişler ve “uzak gelecekteki” bu olayı düşünmemişlerdir bile. Oysa dünya üzerinde, ilk insanın yaratılışından itibaren yaşamışolan her kişi, kıyamet günü gerçekleşen olaylara şahit olacak, Allah’ın huzurunda toplanacak ve hiç kimse için de bir kaçışmümkün olmayacaktır. Üstelik bu günün, siz günlük yaşamınıza devam ederken, gelecek için planlar yaparken olmayacağına dair bir garanti de yoktur. Kesin olarak gerçekleşecek olan kıyametin vaktini sadece Allah bilmektedir. Bu konuyla ilgili olarak ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

De ki: “Bilmiyorum, size vadedilen (kıyamet ve azab) yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koymuştur?” O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) (Cin Suresi, 25-26)

Allah, büyük bir düzen içinde yarattığı yaşamı, bilemediğimiz bir vakitte tüm düzeniyle birlikte sona erdirecektir. Bu kapanıştan şüphe etmeyi veya buna inanmamayı insanların büyük bir çoğunluğu makul karşılıyor ve bu nedenle inkarı tercih ediyor olabilirler. Ancak tarifi yapılan bu son gün, inkarcılar için oldukça zorlu, ürkütücü bir gün olacaktır. Bu nedenle inanmayarak olacakları beklemek yerine, varlığından şüphe duymadan kıyamet gününe iman etmek, insanı kendisi için çok daha olumlu ve kazançlı bir sonuca götürecektir. Zira dünyada harcadığı çabaların “boşbir çaba” olduğunu kıyamet saati ile anlayan bir insanın pişmanlığı, tarifi oldukça zor, çok şiddetli bir pişmanlıktır. Bir ayette Allah şöyle buyurur:

Ancak o, ‘herşeyi batırıp gömen büyük-felaket’ (kıyamet) geldiği zaman. O gün, insan, neye çaba harcadığını düşünüp-anlar. (Nazi’at Suresi, 34-35)

Kıyamet Günü Gerçekleşecek Olaylar

Kıyamet günü Kuran’da haber verildiği üzere, “İnsanların, alemlerin Rabbi için kalkacağı gündür.” (Mutaffifin Suresi, 6). O gün, canlılarla birlikte tüm evrenin yok olduğu dehşetli bir gündür. Bu yokoluş, şimdiye kadar hiçbir yerde görülmemişolaylar sonucunda gerçekleşecektir. O gün, insanların, hayvanların, var olan herşeyin, kısaca kainatın ölüm günüdür. O gün, Allah’ın yüce kudretinin açıkça görüldüğü ve insanların tümü tarafından idrak edildiği gündür. O gün, inkarcılar için dehşet, korku ve acı dolu bir gündür. O gün, daha önce yaşanmamışbir pişmanlık, korku ve aşağılanmanın hissedileceği gündür.

Kıyamet gününün özellikleri Kuran ayetlerinde çeşitli benzetmelerle ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bu bölümde Kuran’da kıyamet günü gerçekleşecegi bildirilen olayların genel tasviri yapılıp, Allah’ın ayetlerde bildirdiği olayların işaret ettiği manalarının üzerinde durulacaktır. Elbette herşeyin en doğrusunu Allah bilir ve Allah’ın ilmi sonsuzdur. Biz ise her konuda olduğu gibi kıyamet konusunda da yalnızca O’nun bize bildirdiği ve öğrettiği kadarını anlatabiliriz.

Bu bölümde anlatılan olayların hepsinin kaynağı Kuran ayetleridir ve hepsinin gerçekleşeceği kesindir. Tüm tasvirlerin gerçekleşme şeklini de Allah belirlemiştir. Fakat bu olaylar tahmin edilenden çok daha farklı biçimlerde gerçekleşebilir. Bizim kesin olarak bildiğimiz şey Allah’ın vaat ettiği olayların mutlaka yaşanacağı, insanların kıyamet gününde, daha önce hiç karşılaşmadıkları muazzam bir manzara ile karşı karşıya kalacakları ve evrenin içinde barındırdığı tüm canlılarla birlikte tamamen yok olacağıdır. İnsanların ise bütün bunların sebebini öğrenme, bu felaketlerden kaçıp kurtulabilme ya da çözümler arama gibi bir ihtimalleri olmayacaktır. O gün herkesin göreceği gerçek; Allah’ın ve ahiretin varlığıdır.

SUR’A ÜFÜRÜLÜŞ

Kıyamet Sur’a Üfürülmesiyle Başlar

Sur’a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Kaf Suresi, 20)

Sur’a üfürülmesi, Allah’ın Kuran’da vaat ettiği kıyamet saatinin artık gelip çattığının haberidir. Bu ses dünya hayatının bitişinin ve ahiretin başlangıcının sesidir. Dünyada kaldığı süre boyunca bu büyük günde göreceklerine karşı haberdar edilen ve vereceği hesap ile uyarılıp korkutulan herkes artık kendilerine vaat edilen gerçekle karşı karşıyadırlar. Hiç beklenmedik bir anda duydukları bu ses daha önce duyulan seslere hiç benzemeyen bir sestir. İnsanlar, kendilerine verilen sürenin son bulduğunu bu işaretten anlayacaklardır. Bu ses, küfre sapanların sonsuza kadar kesintisiz olarak yaşayacakları korku, dehşet ve yılgınlık dolu, zorlu bir günün başladığının habercisidir. Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:

Çünkü o boruya (Sur’a) üfürüldüğü zaman, İşte o gün, zorlu bir gündür; kafirler içinse hiç kolay değildir. (Müdessir Suresi, 8-10)

Dünya üzerinde var olan düzenin çekici süsüne kanarak ona sımsıkı bağlananlar, Allah’ın varlığı ve birliği gerçeğine karşı kördürler. Bütün bunların yaratıcısını, yaratılışını ve bir sona doğru hızla ilerlediğini asla düşünmeden sadece aldandıkları bu görüntü ile sözde mutlu olur, yetinirler. Oysa onları yanıltan bu kusursuz düzen, herşeyin sahibi olan Allah’ın eseridir. Allah’ın yarattığı bu görkemli sistem, yine onun tek bir emriyle akıllara durgunluk verecek şekilde son bulacaktır. İşte böyle bir gün ile kesin olarak karşılaşmayacakları zannında olanlar, Sur’un sesiyle bu gafletten aniden uyanacaklardır. Ancak bu uyanışfaydasızdır, çünkü artık Allah ve ahiret adına birşeyler yapmak için çok geçtir.

Geç kalınmıştır, çünkü bazı insanlar bir imtihana tabi oldukları dünya hayatını, ahiretin varlığını umursamadan boşbir çaba uğruna harcamışlardır. Ahirete inanmayan insanların böyle bir anlayışa sahip olabilmelerinin arkasında çok özel bir çaba yatmaktadır. Bu çabanın da mahiyeti ve karşılığı oldukça büyüktür. Temelindeki sebep, dünyadaki bu sınırlı yaşamla tatmin bulmak, daha öncesini veya sonrasını mümkün olduğunca düşünmemektir. Bu anlayış, dünya hayatının geçici zevklerine dalarak ne için yaratıldığını unutmayı da beraberinde getirir. Dolayısıyla, insanların çoğu niye yaşadıklarını, niçin yaratıldıklarını, Yaratanın kendilerinden neler istediğini ve neden ölümün var olduğunu düşünmeden bir ömür geçirirler. Ölüm bildikleri birşeydir, ama ölüm gerçeğinin kendilerine, üzerinde düşünmeleri gereken bu gibi soruları da getireceğinin farkındadırlar. Bunun için mümkün olduğunca bu fikirden uzaklaşmaya bakarlar. Oysa insanın yaratılışının ve dünya üzerindeki kısa yaşamının tek sebebi, yalnızca Allah’a kulluk etmektir. Ölümün yakınlığının, dünya hayatının kısalığının, sahip olduğu ve olmadığı herşeyin sadece imtihanın bir parçası olduğunun farkında olan insanlar, Kuran aracılığıyla insanlara tarif edilmişolan gerçeklerle de mutlaka karşılaşacaklarının farkındadırlar. Dolayısıyla dünyadaki tek amacın “Allah için yaşamak” olduğunu kavrayabilmişlerdir. Bunu dünyada kavramak insan için büyük bir kazançtır. Böylece aldatıcı bir dünyadan uzaklaşmakta, tek gerçeğe, yani “ahirete” yönelmektedir.

Nefsinin, yani sadece zevklerinin, şehvetinin peşinden giderek hareket eden bir insanın en büyük isteği, içinde bulunduğu düzenin hep sürmesi, asla son bulmamasıdır. Aslında halinden pek de memnun değildir, çünkü yaşamında sürekli zorluklar ve sıkıntılar vardır. Ama şeytan binbir çeşit oyalama yöntemiyle kendisini aldatmakta, sürekli sıkıntı ve üzüntü çektiği bu yaşamı, sonsuz bir azaba inanmayı reddederek tercih etmektedir. Ancak, bir sabah işe giderken, veya bir gece vakti hırslarını ve beklentilerini ertesi sabaha erteleyip uyumaya hazırlanırken, birdenbire “Sur”un sesini duyan bir insanın ruh hali kuşkusuz çaresiz olacaktır. Sürdürmek istediği düzenin, kendisiyle birlikte son dakikaları gelmiş, bildiği halde inanmayı reddettiği bu muazzam gerçek kendisini aniden yakalamıştır. Hayat boyu kendisini koruyacağını sandığı sahte güçlere sığınmışbir insan için, o an yardım isteyebileceği kimse ya da sığınabileceği hiçbir yer yoktur artık. Çünkü müminler dışında herkes aynı durumdadır, çaresizlik içinde başlarına geleceklere teslim olmuşlar, dünya üzerinde o zamana kadar yaşamışolan tüm insanlar Allah’ın huzurunda toplanmışlardır:

Sur’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler. (Yasin Suresi, 51)

Sur’un sesi bir inkarcı için “hayatı boyunca kaçıp durduğu gerçeklerle karşılaşma” demek olduğu gibi, “artık yaptıklarını telafi imkanının ortadan kalktığı anı” da ifade eder. O an duyulan korku tarifsizdir, daha önce “ne görülmüş, ne duyulmuş” bir dehşet ve panik yaşanmaktadır. Dünyada yapılan tüm hataların bir telafisi olabilir ya da vakit geçtikçe bu hatalar unutulabilir. Ancak herşeyin sonunun geldiğini bildiren bu ses, yapılan hataların telafisi için artık vakit kalmadığının habercisidir. O gün Sur’un sesi, inkarcılara büyük bir korku getirecek ve her kişi karşılaştığı bu gerçeğe boyun eğecektir. Allah bu durumu Kuran’da şöyle haber verir:

Sur’a üfürüleceği gün, Allah’ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri ‘boyun bükmüş’ olarak O’na gelmişlerdir. (Neml Suresi, 87)

Oysa insanların tümüne karşılaştıkları böyle bir günden evvel bu gerçek hatırlatılmıştır. Allah insanları, hem ayetleriyle hem de elçileriyle “geri dönüşü olmayan bir gün” gelmeden önce Kendisine yönelmeleri konusunda uyarmış, aksine bir tavır gösterenlere ise ölüm geldikten sonra yardım edilmeyeceğini bildirmiştir. Kuran’da beklemediği bir anda azap ile karşılaşan kişinin duyacağı pişmanlık ve kendisine hiçbir şekilde yardım edilmeyeceği gerçeği şu şekilde açıklanmıştır:

Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel. Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): “Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana) doğrusu ben, (Allah’ın diniyle) alay edenlerdendim.” Veya: “Gerçekten Allah bana hidayet verseydi, elbette muttakilerden olurdum” diyeceği, ya da azabı gördüğü zaman: “Benim için bir kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden olsaydım” (diyeceği günden sakının). “Hayır, Benim ayetlerim sana gelmişti, fakat sen onları yalanladın, büyüklüğe kapıldın ve kafirlerden oldun.” Kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok? (Zümer Suresi, 54-60)

Geçici bir çıkar uğruna tercih edilmişolan dünya hayatı, Sur’un sesiyle artık son bulmaktadır. Bütün insanlar, kendilerine vaat edilenler ile karşı karşıyadır. Meydana gelen olayların gerçekliğinin insanlarda uyandırdığı korku ve dehşet çok büyüktür. Tüm insanlar aynı çağrıya uymakta, geri dönüşü olmayan gerçekle karşılaştıklarının farkına varmaktadırlar. Bu kuşkusuz büyük bir gündür ve bu büyük günde meydana gelecek olan olaylar için Sur’un sesi sadece bir habercidir.

Kıyamet Anında Yeryüzünün Durumu Şiddetli Sarsıntılar Başlar

Yer, o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, Yer, ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı, Ve insan: “Buna ne oluyor?” dediği zaman; O gün (yer), haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir. (Zelzele Suresi, 1-5)

Kıyamet günü her canlının duyabileceği Sur’un sesini, kulakları patlatan bir gürültü izler ve yeryüzü daha önce eşi benzeri görülmemişbir sarsıntıya tutulur. Dev boyutlardaki dağlar, ağaçlar, gökdelenler, binalar kısaca yeryüzünün her noktası aynı anda sarsılmaya başlar. Bundan önce hiç rastlanmamışbu sarsıntı karşısında insanlar büyük bir paniğe ve korkuya kapılırlar. En korkunç olan ise bu sarsıntıdan kaçacak ya da sığınıp kurtulabilecek hiçbir yerin olmamasıdır. Çünkü bu sarsıntı daha önce insanların görmüşoldukları ve yalnızca belli bir bölge ya da şehirde meydana gelen, saniyelerle hesap edilen depremlerin bir benzeri değildir. Bu kez yaşanan, hiçbir kaçışın olmadığı, aynı anda dünyanın dört bir yanında başlayan ve dünyayı yerle bir edecek olan bir sarsıntıdır. Dünyayı yerle bir edinceye kadar da son bulmayacaktır. (En doğrusunu Allah bilir). Kıyamet günü insanların karşılaşacakları sarsıntıları Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir:

O sarsıntının sarsacağı gün, Arkasından onu diğer bir sarsıntı izleyecek. O gün yürekler (dehşet içinde) hoplayacak. Gözler zillet içinde düşecek. (Nazi’at Suresi, 6-9)

Dünya üzerinde yaşanmışve sonuçları insanları derinden etkilemişsarsıntıları, depremleri bir an için gözünüzün önüne getirin. Bu sarsıntıların tümü sadece saniyelerce sürmüş, ancak buna rağmen ardında büyük enkazlar bırakmıştır. Yüzbinlerle ölçülen bir insan topluluğu bu enkazın altında kalmışve geride kalanlar, hiç beklemedikleri bir sefalet ve yoksullukla karşılaşmışlardır. Evler, mallar, edinilen kazançlar, tasarruflar çok kısa bir sürede yerlebir olmuştur. Bu felaketler herkesin gözü önünde gerçekleşmiştir ve bu saniyeler içinde hiçbir güç sarsıntıya karşı koyamamıştır. Kıyamet günü karşılaşılacak olan sarsıntı ise ne şiddet, ne meydana gelen sonuç ne de kapsam olarak daha önce dünyada yaşanan depremlere benzemeyecektir ve herşeyden önemlisi geride enkaz değil, bir yaşam belirtisi dahi bırakmayacaktır.

Dünyadaki bir deprem her ne kadar şiddetli olursa olsun, insanlar için çoğu zaman bir kurtuluşolasılığı vardır. İnsanlar bunu bildikleri için sarsıntı başlar başlamaz kendilerini kurtarabilmek amacıyla birtakım tedbirler almaya, hızla depreme karşı güvenlik içinde olabilecekleri bir yere saklanmaya çalışırlar. Oysa insanların hepsi Sur’un üfürülüşü ile anlayacaklardır ki, bu sarsıntılar daha önce yaşadıklarının bir benzeri değildir; hiçbir şekilde kaçıp kurtulma ihtimali yoktur.

Kuşkusuz insanlar, kıyamet saatine dair herşey gibi, meydana gelecek ve kaçışimkanı olmayacak bu sarsıntılar için de Kuran’da şöyle uyarılmışlardır:

Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. (Hac Suresi, 1)

O anda artık yeryüzünde sahip olunan hiçbir şeyin değeri ve anlamı kalmamıştır. İnsanları aldatan herşey; lüks evler, dev gökdelenler, beşyıldızlı oteller, ömürleri boyunca hırsla paralar biriktirerek aldıkları ve üzerinde onca emek vererek yaptırdıkları ve düzenledikleri evler, saraylar, köprüler, dünyanın en ünlü yapıları; yüzyıllarca her türlü doğa olayına karşı yıkılmadan ayakta kalabilmişolan piramitler, tarihi kaleler, şehirler adeta deniz kenarına yapılmışkumdan kaleler gibi hızla çökeceklerdir. Umut bağlanan işyerleri, lüks arabalar kısaca dünya hayatında insanın sahip olduğu, sahip olmakla övündüğü tüm maddi zenginlikler bir anda yok olacaktır. İnsanların elde ettikleri şan, şöhret, itibar ve iktidarın hiçbir anlamı veya önemi kalmayacaktır.

Kuran’da o gün yerin parça parça yıkılıp darmadağın olduğu şöyle bildirilmiştir:

Hayır; yer, parça parça yıkılıp darmadağın olduğu, Rabbin(in buyruğu) geldiği ve melekler dizi dizi durduğu zaman; o gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? (Fecr Suresi, 21-23)

O gün insanların bundan önce güvenle üzerinde gezindikleri yer ayaklarının altından kayar. Türlü bahanelerle Allah’ı inkar için çaba göstermişve ne yapması gerektiğini bildiği halde ibadet etmekten kaçmışolan her kişi, sonunda Allah’tan başka sığınılabilecek bir güç olmadığını çok iyi anlar. Ama artık kendileri için ne geriye dönüş, ne yaptıklarını telafi imkanı vardır, ne de yaşanan pişmanlık kişiye bir fayda getirecektir.

İnsanların o gün korku ve dehşetle birlikte tattıkları en yoğun duygulardan birisi de çaresizliktir. Dünyada başına gelebilecek hemen her türlü olası felaket için tedbirini ve önlemini alan, en ölümcül afet, en büyük deprem, en şiddetli kasırga, en dehşetli nükleer savaşiçin bile korunmasını ve sığınağını hazırlayan insanoğlu, öyle bir olayla karşı karşıya gelir ki, kaçıp sığınabileceği, barınabileceği tek bir güvenli yer dahi bulamaz. Dünyada vazgeçilmez gördüğü, kendisine inkarı makul gösteren zekası da, güç sahibi olduğuna inandığı kişiler de bu dehşetli sarsıntıya karşı hiçbir çare üretemezler ve artık kendileri için kaçışyoktur.

Yer Ağırlıklarını Dışa Atıp, Çıkarır

Yer, ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı, Ve insan: “Buna ne oluyor?” dediği zaman; O gün (yer), haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir. (Zelzele Suresi, 2-5)

Bilindiği gibi dünyanın merkezinde (yerkabuğunun 5.000 6.000 km. aşağısında), oldukça yüksek basınca sahip, kor halinde bir katman bulunmaktadır. Ve bu katmanın sıcaklığının yaklaşık olarak 4.500 oC olduğu tahmin edilmektedir. Nitekim volkan patlaması sonucu yeryüzüne çıkan lavlar bu bölgede, yani magmada bulunmaktadır. Söz konusu patlamalar tarih boyunca birçok şehir halkına dehşet dolu anlar yaşatarak, insanların ölümüne hatta kimi zaman şehirlerin dahi tamamen yok olmasına sebep olmuşlardır. Çeşitli sebeplerden dolayı toprak katmanlarında oluşan kırılmalar sonucunda yeryüzüne sızan lavlar, basınç ne kadar yüksekse o kadar şiddetli fışkırırlar. Aslında burada belirleyici etken, gazın oranıdır. Magma yeryüzüne çıkarken gazlar sıvı haldeki maddeden ayrılarak magmanın üzerinde yayılır ve böylece basıncın artmasına neden olurlar. Magma, gazla ne kadar yüklüyse püskürtme esnasında o kadar fazla patlama olur ve yerin altında fokurdayarak kaynayan lavlar yeryüzüne çıkarak yerin üstünü adeta cehenneme çevirirler. Bu tarz bir patlama sadece belli bir bölgeyi içine alan kısmi bir patlamadır. Üstelik günümüzde yapılan incelemeler sonucu çoğu zaman böyle bir felaketten daha önceden haberdar olunup, tehlikenin bulunduğu bölgede çeşitli tedbirler alınabilmektedir.

Kuran ayetlerinde, “yerin ağırlıklarını dışa atması” ifadesiyle o gün yerin altında bulunan pek çok şeyle birlikte, çekirdekte bulunan akışkan kısmın da tamamıyle yerin üstüne çıkacağı işaret edilmektedir. Yeryüzünün tümünde meydana gelen şiddetli sarsıntılar ve yerin tüm katmanlarının kırılması böyle bir şeyin kolaylıkla gerçekleşebilmesi için gereken altyapıyı oluşturacaktır. Yani kıyamet gününde şiddetli depremler yerin altını üstüne getirecek, insanlar başlarına çöken dağlardan, dev binalardan kurtulmaya çalışırken yerdeki çatlaklardan fışkıran lavlar her yanı saracak, bu da insanların ölümden hiçbir şekilde kaçışlarının olmadığını bir kere daha anlamalarına sebep olacaktır. Felaketleri felaketler izleyecek, birinden kurtulmaya çalışan, bir diğeri ile karşılaşacaktır. (En doğrusunu Allah bilir)

Yeryüzü Allah’a boyun eğmiştir. Bu durum Kuran ayetlerinde şöyle bildirilmektedir:

Yer, düzlendiği, içinde olanları dışa atıp boşaldığı, ve ‘kendi yaratılışına uygun Rabbine boyun eğdiği zaman. (İnşikak Suresi, 3-5)

Artık nihai gün gelmiştir. İnsanlara verilen süre dolmuşve herşey son bulmuştur. Bu günden kurtulabilecek hiçbir canlı yoktur. Tüm olaylar sona erdiğinde yeryüzünde tek bir tohum, tek bir bitki, tek bir mikroorganizma hatta yeryüzünün kendisi de kalmayacaktır.

O gün yerin dışarı atacağı ağırlık, yalnızca magma katmanı değildir. Magma hem mantonun içindeki hem de mantoyla kabuk arasındaki ısı ve madde alışverişlerinin başlıca taşıyıcısıdır. Yani muhtemelen magma ile birlikte taşınan, yerin altında bulunan birçok madde, yüksek bir sıcaklıkla birlikte yerin yüzeyine çıkacaktır. Bu da yeryüzünün görülmedik bir şekilde ısınmasına neden olacaktır. Gerçekleşen olaylar sonucunda, yerin altında bulunan petrol, kömür gibi madenlerle birlikte tüm fosiller ve cesetler, tüm kalıntılar, kısaca yerin altında bulunan canlı cansız herşey dışarı atılacaktır. Kısaca yerin altı üstüne gelecektir. Allah, bu durumu Kuran’da şöyle haber vermektedir:

Ve kabirlerin içi ‘deşilip dışa atıldığı’ zaman; (artık her) nefis önceden takdim ettiklerini ve ertelediklerini bilip-öğrenmiştir. (İnfitar Suresi, 4-5)

Yine yeraltı suları, sarsıntının şiddetiyle kırılan yerin katmanlarından dışarı fışkıracaktır. Tazyikli suyun etkisi ise oldukça şiddetlidir. Hem fışkırmanın başladığı bölgede önemli hasarlar meydana gelecek hem de yaşamı olumsuz etkileyen bir su tabakası yeryüzüne yayılacaktır.

Herhangi bir bölgede volkanik patlama olduğu zaman sayısız toz ve katı parçacık atmosferin üst tabakalarına fırlar. Böyle bir patlama sırasında çoğu zaman tüm bölgeyi küllerin kapladığı, söz konusu bölgenin toz duman içinde kaldığı bilinmektedir. Nitekim Allah ayette kıyamet gününde ‘dağların toz duman halinde savrulacağını’ (Vakıa Suresi, 6) bildirmiştir. Kuran’da anlatılanlara uygun olarak, kıyamet gününde dünyanın her yerinde buna benzer patlamaların olması ihtimali oldukça yüksektir.

Görüldüğü gibi insanlar dört bir yandan şiddetli bir azaba uğrayacaklardır. Her tarafı kaplayan toz ve duman bulutu, yine aynı anda yayılan gazlar insanların nefes alamamasına ve acılar içinde kıvranmasına sebep olacaktır. O gün yaşanan bütün bu olaylar inkarcıların sonsuza kadar cehennemin içinde görecekleri ebedi azabın büyüklüğünü anlamaları için yeterlidir. Böylesine dehşetli bir bitirişle insanların hayatlarına son veren Allah, cehennemde inkarcılar için eşi benzeri olmayan maddi ve manevi bir azap hazırlamıştır. Yaşanan olayların azameti karşısında dehşetli bir ölüm korkusu her yanı sarmıştır. Geriye korku ve pişmanlıktan başka hiçbir şey kalmamıştır.

DAĞLARIN DURUMU

Dağlar Kökünden Sökülüp, Savrulur

Dağlar, kökünden sökülüp savurulduğu zaman… (Mürselat Suresi, 10)

Bilindiği gibi dağların yeryüzündeki sarsıntıları engelleme görevleri vardır. Bu gerçek Kuran ayetlerinde de şöyle haber verilmiştir:

Sizi sarsıntıya uğratır diye yerde sarsılmaz dağlar bıraktı, ırmaklar ve yollar da (kıldı). Umulur ki doğru yolu bulursunuz. (Nahl Suresi, 15)

Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık? (Nebe Suresi, 6-7)

Bugüne kadar dünyada tespit edilmişen büyük deprem 9.2 şiddetindedir. Ve bu şiddette bir deprem, gerçekleştiği bölgeye çok kısa bir süre içerisinde büyük bir felaket getirir. Kıyamet günü yaşanacak sarsıntı ise Allah’ın dilemesi dışında – dünyada o güne kadar eşi benzeri asla gerçekleşmemişşiddette bir sarsıntıdır. Bu sarsıntı, birer kazık gibi yerleşerek yeryüzünü şiddetli depremlere karşı koruyan dağların dahi dayanamayacağı kadar büyüktür. Yeryüzündeki en sağlam yapılar olan ve sarsılmaz sıfatını taşıyan dağlar yerlerinden oynatılıp, altındaki toprakla birlikte kaymaya başlar. Kuran’da o gün dağların hareketlenişini anlatan ayetler şu şekildedir:

Ve dağlar (yerlerinden oynatan) bir yürüyüşle yürür. (Tur Suresi,10)

Dağlar yürütülmüş, artık bir serap oluvermiştir. (Nebe Suresi, 20)

Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün; onları birarada toplamışız da, içlerinden hiçbirini dışarda bırakmamışızdır. (Kehf Suresi, 47)

Yeryüzünün büyük bir bölümü dağlarla kaplıdır ve bunların aynı anda yerlerinden sökülerek hareket etmesi, böylesine dev boyutlardaki kara parçalarının yerin üzerinde kızak gibi kayıp biraraya toplanması ve yerin dümdüz bir hale gelmesi elbette insanın görebileceği en ürkütücü manzaralardan birisi olacaktır. Böyle bir anı insanın gözünde canlandırabilmesi oldukça zordur.

Düşünün ki insanların zirvesine erişmekte zorlandıkları ve yerinden oynamaz diye düşündükleri Himalayalar, Alpler, Toroslar bir anda sarsılmaya ve yerlerinden oynamaya başlayacaklardır. Binlerce metre yükseklikteki dağlar ve bu dağların yamaçlarına kurulmuşolan şehirler bir anda yerle bir olacaktır.

Dağlarda geçitler açabilmek çok büyük teknolojik imkanlar, makineler, aletler gerektirmekte, hatta kimi zaman tüm bu yöntemler başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Yol açmak amacıyla dinamitle delinmeye çalışılan dağlardan bile ancak kısmi bir sonuç alınır, dinamit sadece belli bir bölgeye etki eder, hatta çoğu zaman hiçbir tesiri olmaz. Hatta bu sebeple bazı dağlık bölgelere ulaşım oldukça güç gerçekleşmektedir. Oysa kıyamet günü yeryüzündeki tüm dağlar toz haline gelirler. Bu olay o gün yaşananların şiddetini anlayabilmemiz açısından çok etkili bir örnektir. Dünyada bulunan tüm dağların aynı anda kum yığını haline gelmesi, o heybetli yapıların bir anda çökmesi oldukça dehşet verici bir durumdur. Ayrıca Allah’ın sonsuz gücünü anlayabilmek ve kadrini takdir edebilmek açısından da çok önemlidir. Kuran’da dağların kıyamet gününde alacağı şekil şöyle anlatılır:

(Öyle) Bir gün ki, yeryüzü ve dağlar titremeye-tutulur ve dağlar göçüveren bir kum yığını olur. (Müzemmil Suresi, 14)

Yine Kuran’da o güne ait olarak verilen bir bilgi de, dağların parçalanarak çökmesinden sonra yeryüzünün hiçbir tümseği olmayan bir düzlüğe dönüşeceği şeklindedir:

Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: “Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak. Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır. Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.” (Ta-ha Suresi, 105-107)

Şu an dışarıya baktığımızda bizlere oldukça aşina gelen engebeli görüntü, o gün tamamen düz bir hat haline gelecektir. Uçsuz bucaksız bir düzlük üzerinde insanların tümü biraraya toplanacaktır. Allah, Kehf Suresi’nde bu gerçeği şöyle vurgular:

Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün; onları birarada toplamışız da, içlerinden hiçbirini dışarda bırakmamışızdır. (Kehf Suresi, 47)

Dağlar Rengarenk Yün Yumakları Gibi Uçuşurlar

O gün dağlar, üzerlerindeki bitkiler, çiçekler, tüm yeşillikler ve içlerinde barındırdıkları renk renk madenler, farklı tür ve renklerdeki topraklarla birlikte etrafa saçılacaktır. Toz duman olan dağlar, tüm ihtişamlarıyla parçalanıp, dağılacaktır. Bu renk cümbüşü ayetlerde renkli yünlere benzetilmektedir:

Ve dağların ‘etrafa saçılmış’ renkli yünler gibi olacakları (gün) (Kaari’a Suresi, 5)

Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak. (Mearic Suresi, 9)

Kahhar olan Allah’ın emri o gün canlı-cansız tüm varlıkları- etkisi altına almıştır. Kıyamet günü yaşanan her sahneye büyük bir korku hakimdir. En ufak bir sarsıntıda paniğe kapılan, bir deprem ihtimalinde ölüm korkusundan saatlerce evine giremeyen insanlar için, gözlerinin önünde dağların yerlerinden oynatılması, yerin içindekilerini dışarı atması, kabirlerin deşilmesi, insanların biraraya toplanması ve felaketlerin felaketleri izlemesi dayanılabilecek gibi değildir. Artık dünya üzerinde güvenebilecekleri “tek bir kişi”, sığınabilecekleri “tek bir mekan” dahi yoktur. Karşılaştıkları olayların dehşeti güç yetirebilecekleri sınırı çoktan aşmıştır. Yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Artık dünya üzerinde yeni bir başlangıç, gidilebilecek herhangi bir yer yoktur. Yeni başlayacak olan yaşam ahirettedir, sonsuzdur ve dünyada Allah’ın rızasını gözeterek yaşamayanlar için pişmanlık ve acıyla doludur. Zevkler, ihtiraslar ve geçici dünya hayatı tüketilmiştir. Karşılaştıkları dehşet, Allah’ın kudretini sergilemektedir.

Oysa tüm bunlar Allah’ın elçileri ve inananları tarafından kendilerine daha önceden haber verilmişti. Ama bu kahredici gün kendilerine uzak gelmiş, kendileri gibi geçici şeylere güvenmişlerdir. Allah Kuran’da inkar edenlerin daha önce uyarıldıklarını şöyle bildirir:

Azabın kendilerine geleceği gün (ile) insanları uyarıp-korkut ki, (o gün) zulmedenler, şöyle diyecekler: “Bizi yakın bir süreye kadar ertele ki, Senin çağrına cevap verelim ve elçilere uyalım.” Oysa daha önce, kendiniz için hiç zeval yoktur diye and içenler, sizler değil miydiniz? Siz, kendi nefislerine zulmedenlerin yerleştikleri yerlerde oturmuştunuz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı ve size örnekler vermiştik. (İbrahim Suresi, 44-45)

Oysa şimdi tehlikenin ortasında yapayalnızdırlar. Herkes canı derdine düşmüş, hiçbir yakın dost diğer bir yakın dostu görmez olmuştur. Artık kimse için kaçışsöz konusu değildir. Artık Allah’ın vaadi gelmiştir. O gün evlerden kaçmak da bir işe yaramaz. Sarsıntıdan etkilenen sadece evler değildir ki dışarıya çıkmak insanı yaklaşan sondan korusun! O gün var olan herşey yok olmakta, yeryüzü ve dağlar hep birlikte yerlerinden oynatılıp kaldırılmaktadır. Ne sığınılabilecek bir yer, ne dayanılabilecek bir güç, ne de alınabilecek bir tedbir vardır. Kuran’da yeryüzü ve dağların parça parça olduğu kıyamet günü şu şekilde anlatılır:

Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık vuku bulmuş(gerçekleşmiş)tur. (Hakka Suresi, 14-15)

DENİZLERİN DURUMU

Bütün bu tarifleri yaparken önemli bir noktayı hatırlatmak yerinde olacaktır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, zihinlerde canlandırmaya çalıştığımız bu manzara tamamen Kuran ayetlerinden yola çıkarak yaptığımız tariflerdir. Kuran’da belirtilen şekline bağlı kalarak yaptığımız tüm tanımlamalar Allah’ın dilemesi ile gerçekleşecek olan ve Allah’ın olmasını vaat ettiği gerçeklerdir. Var olan herşeyi yaratan Allah, kuşkusuz ki bunların her birini gidermeye ve yerle bir etmeye de kadirdir. Ayetlerin bizlere haber verdiği gibi kıyamet günü herşey akılalmaz bir gösteriyle yok olup gidecektir. Bu, Allah’ın vaadidir. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

(Bu,) Allah’ın va’didir; Allah, vadinden geri dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 6)

Artık kendi büyüklüğü ile övünen insanın hiçbir değeri kalmamıştır. Kendini Allah’ın karşısında değerli ve güçlü gören, kendi aldanışı içinde Allah’ı inkar etmekten çekinmeyen insan, olan bitenler karşısında alabildiğine güçsüz ve acizdir. Kendisinden üstün gördüğü varlıklar da Allah’ın takdir ettiği bu büyük güne teslim olmuşlardır. Dağlar, denizler ve tüm kainat o hiç sarsılmazmışgibi gözüken sağlam vasfını yitirmiş, sadece ve sadece Allah’a itaat etmişler, Allah’ın bir “Ol” demesiyle herşey olup bitmiştir. Her biri O’nun verdiği hükme boyun eğici olarak yerine getirmeleri gereken görevlerini tamamlamışlardır. Dağların renkli yünler gibi dağılıp parçalandığı, yerin tüm ağırlıklarını dışarıya attığı kıyamet günü denizlerde meydana gelen olaylar da Allah’ın sonsuz büyüklüğünü bir kez daha gözler önüne sermektedir. Kuran’da bildirildiğe göre o gün denizler yanacak ve fışkırıp taşacaktır.

Denizlerin Yanması

Dünya’nın dörtte üçünü kaplayan en büyük su kütlesi olan denizlerin bir anda kaynamaya, fokurdamaya başlaması gerçekten de insanın gözünde çok zor canlanabilecek bir manzaradır. İnsanın o anın dehşetini anlayabilecek bir tecrübesi yoktur. Ancak düşünce sınırlarını zorlayarak, zihninde kısmen canlandırabilir. Bugüne kadar yalnızca yanardağ patlaması, akaryakıt taşıyan bir tankerde yangın çıkması sonucu böyle görüntülerin oluştuğuna şahit olmuş, televizyonlarda, fotoğraflarda görmüşsünüzdür. Ancak ayetlerde bizlere yapılan tarifler, bu örneklerle karşılaştırılamayacak kadar ihtişamlıdır. Ancak Allah’ın sonsuz büyüklüğünü, sonsuz gücünü, sonsuz kudretini biliyor olmamız, bizi yaşanacak felaketin boyutları hakkında fikir sahibi kılar. Allah, evrende var ettiği ve koruduğu bu düzeni istediği şekilde değiştirmeye ve herşeyi bir plan dahilinde altüst etmeye kadirdir.

O gün yerin bütün ağırlıklarını dışa atması, yerin altındaki yaklaşık 4.500oC sıcaklığındaki katmanın imkan bulduğu her yerden dışarı taşacağı anlamına gelmektedir. Buna şüphesiz denizlerin altında bulunanlar da dahildir. Herhangi bir belgesel programında lavların denizin içindeki çıkışını seyretmişolanlar, bu kızgın maddenin deniz suyunda oluşturduğu akıllara durgunluk veren bir manzaraya şahit olmuşlardır. Oysa kıyamet günü gerçekleşecek olan görüntü, bu manzaradan çok daha farklı, çok daha kapsamlı ve dehşet verici olacaktır. Yeryüzündeki bütün denizler alevler içinde kalacak, önüne geçilemeyecek bir ateşve alev topluluğu insanlara yönelecektir. O gün tüm denizler tutuşturulmuştur.

Konuyla ilgili ayette Allah şu şekilde buyrulmaktadır:

Denizler, tutuşturulduğu zaman. (Tekvir Suresi, 6)

Yaşanan olaylar sonucu karada olduğu gibi denizde de yaşam son bulacaktır. Normal şartlarda serinlik ve rahatlık hissi veren denizler, bir anda etrafa müthişbir sıcaklık yayacaktır. Denizlerde dev dalgalar yerine alev bulutları yer alacak, havadaki duman oksijeni büyük oranda tüketecektir. Uçsuz bucaksız denizlerin alev alev yanan ve şiddetle fokurdayan görüntüsü, dünyanın genişbir alanına hakim olacak ve pek çok felaketi de beraberinde getirecektir.

Denizlerin Taşması

Kuran’da kıyamet günü gerçekleşeceği bildirilen olaylardan biri de denizlerin taşmasıdır. Bu gerçek bizlere ayetlerde şu şekilde haber verilmektedir:

Denizler, fışkırtılıp-taşırıldığı zaman… (İnfitar Suresi, 3)

O gün Allah’ın dilemesi ile karadan gelecek olan felaketlere denizlerden gelenler de eklenecektir. Böyle bir felaketin ve bunun gibi diğerlerinin gerçekleşmesi için kuşkusuz Allah’ın dilemesi yeterlidir. Allah, sadece “Ol” emri ile yoktan var ettiği yeryüzünü çeşitli şekillerde yerle bir etmeye kadirdir. Bunları gerçekleştirebilecek muhtemel sebepler ise bizler için yalnızca birer hatırlatıcı, Allah’a yakınlaşmak ve O’nun azabından korku duymak için birer yoldur. Bu olayların nasıl gerçekleşeceğinin, sebeplerinin ne olacağının bilgisi yalnızca Allah’ın katındadır. Belki hiçbir sebep olmayacak, birdenbire kıyametin tüm belirtileri gerçekleşmeye başlayacaktır. Bu nedenle de, bu bölümde verilen örnekler sadece birer tahminden ibarettir.

Gerçekleşmesi ihtimal dahilinde olan bazı örnekler denizlerin taşmasıyla ilgilidir. Bilindiği gibi, genelde deniz altında bir deprem meydana geldiği zaman su yüzeyinde dev dalgalar oluşur. Deprem merkezinden yayılan etkiyle dalgalar okyanusu 750 km/saat gibi yüksek bir hızla geçerek, süratle kıyıya ulaşırlar. Okyanusun ortasında bir metreyi bulmayan dalga, kıyıya ulaştığında 60 m.’yi aşabilir. Örneğin 1896′da Japonya’nın Hoşu kentinde meydana gelen büyük bir denizaltı depreminin ardından kabaran bir dalga 25-35 m.’ye ulaşarak tüm yerleşim merkezini kaplamışve 25.000 kişinin ölümüne neden olmuştur.

Dev dalgaların bilinen bir başka kaynağı da yanardağ püskürmesidir. Buna bir örnek 1883 yılında Krakatoa’nın zirvesindeki çökmeden sonra yükselen dalgadır. Cava ve Sumatra arasında bulunan bu ada, şiddetli püskürmelerin ardından birden kaybolmuş, ani ve büyük bir dalgaya sebep olmuştur. Bunun sonucunda meydana gelen tsunami, Cava adasında nüfusun en yoğun olduğu kıyı üzerinde kırılarak 165 köyün yok olmasına ve 36.000 kişinin ölümüne yol açmıştır. Bu dalganın yüksekliği kıyıya ulaştığında 35 m’yi aşmıştır. Görüldüğü gibi deniz altında meydana gelen kısmi depremler veya volkanik patlamalar yalnızca belli bir bölgeyi etkilemelerine rağmen, denizlerin taşmasına, binlerce kişinin ölmesine sebep olmaktadırlar. Oysa kıyamet gününde yerin üstünde olduğu gibi denizlerin altında da sarsılmayan hiçbir yer kalmayacaktır. Bu durumda denizlerin altında meydana gelen şiddetli sarsıntılarla birlikte denizler de taşacak ve o ana dek bilinen tsunamilerle kıyas olmayacak şekilde tüm yeryüzüne etki edecektir.

O gün denizlerin taşarak insanlara felaket taşıması için birçok sebep daha vardır. Bu büyük su kütlesinin sabit ve durağan bir şekilde durması birtakım kanunlara bağlıdır. Ancak o gün hiçbir tabiat kanunu geçerli olmayacak, gökleri, yerleri, karaları, denizleri ve insanları dengede tutan hassas dengeler yok olacaktır. Allah’ın dilemesiyle var olan bu kusursuz düzenin sebepleri, yine Allah’ın dilemesiyle aniden ortadan kalkacaktır. Daha önceki bölümde de anlatıldığı gibi belki de o gün yerin altındaki sıcaklık havayı ısıtacak, açığa çıkan bu sıcaklık buzulların erimesine neden olacaktır. Bu da mevcut su miktarı seviyesinin yükselmesine sebep olacaktır. Bunların hepsi ihtimal dahilindedir, fakat o gün bunun nasıl gerçekleşeceğini yalnızca Allah bilmektedir.

Yine bilindiği gibi günümüzde bir dağdan kopan toprak ve kayaçların yuvarlanarak bir körfezi, gölü veya barajı doldurması bölgesel bir dalgaya sebep olmaktadır. Kıyamet gününde ise yıkılmayan, çökmeyen bir dağ kalmayacak ve daha önce de bahsedildiği gibi bu dağlar tüm çukurları doldurup yerin dümdüz olmasına neden olacaktır. Dağlardan düşen parçalar denizleri doldurup, onların da taşmasına neden olacaktır.

Allah’ın belirlediği bu süre tamamlandığı zaman, kalplere amansız korku salan olaylar arka arkaya gerçekleşecektir. İnsanları çevreleyen korkunç bir gürültü, dağların parçalanması, insanların ayaklarının altından akan lavlar, her yeri sarıp kuşatan toz, duman ve gaz bulutları, kaynayarak insanların üstlerine taşan sular… Dünya hayatı boyunca Allah’ın varlığını düşünmek istemeyen, büyüklüğünü takdir edemeyen kullara bir anda gelen dehşetli bir acı… Kayıtsız şartsız herkese boyun eğdiren, insanlara kendi acizliklerini ve ömrü boyunca değer verdikleri şeylerin ne kadar değersiz olduğunu gösteren kahredici bir acı… O gün, insanların içlerinde duydukları korkunun ve dehşetin tarif edilemeyeceği bir gündür. İnsanlar oradan oraya koşmaya, kaçarak saklanacak bir yer aramaya çalışacaklardır. Ama herkes bilmektedir ki bu günden kurtuluşyoktur.

GÖKYÜZÜNÜN DURUMU

Kıyametle birlikte gelen yıkım ve dehşet yalnızca yerde gerçekleşecek olaylarla sınırlı değildir. O gün insanın bildiği, alıştığı ve sonsuza dek varlığını sürdüreceğini sandığı tüm varlıklar ve düzenler bozulmaya uğrarlar. O gün dünya tarihi boyunca kapsamı anlaşılamamış, sırlarına son yüzyılda ulaşılabilmiş, akıllara durgunluk veren büyüklükteki gök cisimleri ve uzay için de ölüm vakti gelmiştir. Gökyüzü, Ay, Güneş, yıldızlar ve gezegenler de o gün parçalanıp, yok olurlar. Bu gerçeği Allah bir Kuran ayetinde insanlara şöyle bildirir:

Şüphesiz, size vaat edilen gerçekleşecektir. Yıldızlar ‘örtülüp (ışıkları) silindiği’ zaman, Gök yarıldığı zaman… (Mürselat Suresi, 7-9)

Evrenin yaratıldığı ilk andan itibaren meydana gelen her olay ve izlenen her görüntü, bunlarda bir olağanüstülük olduğunu sezinleyen ve bir yaratıcının varlığını mutlak bir şekilde görmek isteyen her insan için büyük birer iman delilidir. Uçsuz bucaksız evrenin her noktasını kaplayan gezegenler, yıldızlar, sayısız gök cismi Allah’ın tek bir emri ile yaratılmış, O’nun kudretiyle muazzam bir dengeyle korunmuştur. Bu başlangıç ve denge ise sırrını hala korumakta, insanların zihinlerini meşgul etmektedir. Aslında bu arayışların sonucunda insanın karşısına çıkan tek gerçek vardır: Allah’ın varlığı. Kapanışgünü yaşananlar yine Yaratan’ın büyüklüğüne uygun olarak gerçekleşecektir. Allah, var olan herşey için olduğu gibi gökyüzündeki bu muazzam dünya için de görülmemişbir son hazırlamıştır.

Gökyüzü insanın her zaman için varlığından ve sürekliliğinden emin olduğu bir tavan gibidir. Allah’ın bir dayanak olmaksızın yükselttiği ve tuttuğu, uçsuz bucaksız uzay ile arasında perde görevi gören, görkemli bir tavan…

Bu tavan yüzyıllarca, dünyayı ve üzerindeki canlıları sayısız tehlikelerden (ultraviyole ışınlar, gök taşları, uzayın dondurucu soğukluğu vs.) en küçük bir aksaklığa meydan vermeden korumuş, canlılığın devamı için gerekli olan en önemli etmen olmuştur. Karanlık uzaydan geçerek gelen ışık, atmosferin taşıdığı özellikler sayesinde dünyaya yeterince yayılmış, tüm gezegeni aydınlatmışve insan, atmosferdeki hassas oksijen oranı sayesinde nefes alıp, hayat bulabilmiştir. Oysa o gün, gök tüm işlevlerini kaybeder. Artık onun da, Allah katında belli olan eceli gelmiştir. Kıyamet günü gök Allah’ın dilemesiyle sarsılıp, çalkalanır, çatlar ve yarılır. Bu olaylar ayetlerde şöyle haber verilir:

O gün gök, sarsılıp çalkalanır. (Tur Suresi, 9)

Bu nedenle gök bile yarılıp-çatlamıştır; (artık) O’nun va’di gerçekleştirilip-yerine getirilmiştir. (Müzemmil Suresi, 18)

Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış-za’fa uğramıştır. (Hakka Suresi, 16)

Dünya tarihi boyunca sayısız canlının yaşamını sürdürebilmesi için en gerekli şartlardan biri olan hava tüm işlevini yitirir. O gün var olan kanunlar alışılan kanunlardan farklıdır. Sayısız fizik kanunu ile gökte sabit bir dengeyle duran atmosfer, eriyip akmaya başlar. Kuran’da o gün gökyüzünün uğrayacağı son şu şekilde anlatılır:

Gökyüzünün erimişmaden gibi olacağı gün; (Mearic Suresi, 8)

Atmosfer o gün erir ve akkor haline gelerek yanmaya başlar. İnsanlar masmavi görmeye alışık oldukları gökyüzünü, o gün kızıl olarak görürler. Gökyüzü yarılıp erimiş, adeta yağ gibi olmuştur:

Sonra gök yarılıp yağ gibi erimişolarak kıpkırmızı bir gül olduğu zaman; (Rahman Suresi, 37)

Kıyamet günü, o güne kadar Allah’ın büyüklüğünü ve gücünü görmek istemeyen, bile bile yüz çeviren insanlar için pişmanlığın yaşandığı gündür. Bu, öğüt alıp düşünme ve yapılanları telafi etme imkanı tanınmayan bir pişmanlıktır. Tüm insanlar Allah’tan başka dost, yardımcı ve koruyucu olmadığını, Allah’ın gücünü ve gazabını artık kesin olarak anlamışlardır. Böyle bir anda Allah’a ve ahiret gününe karşı inkar içinde olabilecek ve bu inkarında direnebilecek “tek bir insan” dahi yoktur. Bu gerçek Kuran’da tüm insanlara şöyle bildirilmiştir:

Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (Zümer Suresi, 67)

O gün insanın tanıyıp bildiği bütün kurallar yok olur. Yaratılışları sırasında Allah’ın “isteyerek veya istemeyerek itaat edin” çağrısına icabet eden ve “isteyerek geldik” diye cevap veren gök ve yer, o gün de kendi yaratılışlarına uygun olarak gerçek sah

O gün insanın tanıyıp bildiği bütün kurallar yok olur. Yaratılışları sırasında Allah’ın “isteyerek veya istemeyerek itaat edin” çağrısına icabet eden ve “isteyerek geldik” diye cevap veren gök ve yer, o gün de kendi yaratılışlarına uygun olarak gerçek sahipleri ve yaratıcıları olan Allah’a boyun eğerler. Kuran’da Allah’ın göğe ve yere seslenişi şu şekilde anlatılır:

De ki: “Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkar ediyor ve O’na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir. Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de: “İsteyerek (İtaat ederek) geldik” dediler.” (Fussilet Suresi, 9-11)

Bilindiği gibi inkarcıların iddialarından birisi, maddenin kendi kendine oluştuğudur. Çevrelerinde gördükleri tüm güzelliği tabiatın gücüne bağlarlar. Geri kalan detaylar, yani bunların nasıl meydana geldikleri, bu bilinçli oluşumun nasıl oluyor da kendisi de yokken var olmuş, cansız bir kavram olan tabiattan ortaya çıktığını asla düşünmezler. Bu mantıksız iddiaya göre herşeyi doğa kendi kendine var etmiştir. Yani hakim olan olağanüstü uyum ve dengenin sahibi taş, toprak, hava ve sudur. Oysa kıyamet günü geldiğinde insan dağın, taşın, toprağın ne hale geldiğini görür ve bu gücün sahibinin tabiatın kendisi olamayacağına şahit olur. Canlı-cansız herşeyin yaratılışının kendisine atfedildiği tabiat, o gün kendisini koruyamayacaktır. Allah herşeyin yalnızca Kendi gücü ve iradesi ile var olduğunu, yalnızca O dileyip koruduğu için korunduğunu insanlara gösterecektir. Birçok insan vicdanları kabul ettiği halde anlamazlıktan geldikleri gerçekleri, o anda çok büyük bir pişmanlıkla hatırlayacaktır. Allah kıyamet günü olacakları ayetlerde şöyle haber vermektedir:

Gök, yarılıp-parçalandığı, Ve ‘kendi yaratılışına uygun’ Rabbine boyun eğdiği zaman; Yer, düzlendiği, İçinde olanları dışa atıp boşaldığı, Ve ‘kendi yaratılışına uygun Rabbine boyun eğdiği zaman. Ey insan, gerçekten sen, hiç durmaksızın Rabbine doğru bir çaba harcayıp durmaktasın; sonunda O’na varacaksın. (İnşikak Suresi, 1-6)

Yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın Durumları

Uzayın karanlık ve soğuk ortamına karşılık, Dünyamızın aydınlanması ve canlıların yaşayabileceği ortalama bir sıcaklığın mevcut olmasında en büyük etmenlerden birisi atmosferdir. Dünyamızı koruyan bir tavan olarak tanımlanan atmosferde ısı ve ışığın yayılma özelliği vardır. Kapkaranlık bir yoldan geçerek Dünyamıza ulaşan güneşışıklarının yeryüzünü aydınlatması ve ısıtması atmosferin taşıdığı bu özellik sayesindedir. Ancak kıyamet günü geldiğinde var olan herşey gibi gök de çatlayıp yarılacak ve tüm işlevlerini kaybederek, Kuran’da belirtildiği gibi eriyerek akacaktır. Kuran’da Tekvir Suresi’nin ilk ayetinde kıyamet gününden bahsederken, “Güneş, köreltildiği zaman” ifadesi kullanılmaktadır. Bu ifadeden güneşışığının Dünya’ya artık hiçbir fayda sağlamayacağı anlaşılır.

Kıyamet günü Dünya’ya aydınlık veren Güneşve Ay teker teker kararacaktır. O gün, Dünya’ya ışık gelmemesinin tek sebebi atmosferin yok olması değildir. Çünkü Kuran’da bildirildiği gibi o gün yalnızca gökler, yer ve ikisi arasında olanların yok olduğu bir gün değildir. Tüm evrenin yokoluşgünüdür. Tegabün Suresi’nin ilk ayetlerinde de belirtildiği gibi Allah herşeyi mükemmel ve eksiksiz olarak yaratan ve her dilediğini dilediği anda gerçekleştirmeye güç yetirendir. Milyarlarca galaksiyi ve her galakside bulunan milyarlarca yıldızı bünyesinde barındıran evreni O yaratmıştır ve dilediği zaman da bir “ol” demesiyle yok edecek olan da Allah’tır.

Evrenin genişliğini insan aklının, tam ve gerçekçi olarak kavraması mümkün değildir. Ama birkaç rakamla bu gizemli Dünya’nın büyüklüğünü yaklaşık olarak anlamaya çalışabiliriz. GüneşSamanyolu’nu oluşturan 200-250 milyar yıldızdan biridir. Dünya’dan 325.500 defa büyük olmasına rağmen, evrendeki küçük yıldızlardan biri sayılmaktadır. Çapı 125 bin ışık yılı olan Samanyolu’nun merkezine 30 bin ışık yılı uzaklıktadır. Bu arada 1 ışık yılı yaklaşık olarak 9.460.800.000.000 km’dir. Dünya ise kendi etrafında saatte 1670 km. hızla dönen, 6 katrilyar ton ağırlığında bir kütledir. Güneşsaatte 72.000 km. hızla hareket eder, Samanyolu kendi ekseni etrafında saatte 900.000 km. hızla döner. Ancak kıyamet günü bu akıllara durgunluk veren kainat, Allah’ın dilemesi ile yerle bir olacak, büyüklüğü tarif dahi edilemeyen yıldızlar Kuran’da ifade edildiği gibi “örtülüp-silinecek”, yok olacaklardır.

Evrenin her noktası Allah’ın varlığının, büyüklüğünün ve gücünün ayrı birer delilidir. Ancak O’nun dileğiyle, O’nun dilediği süre boyunca, O’nun izni ile var olmuşlardır. Bu dengeyi yaratan ve koruyan Allah, bütün bunları elbette dilediği şekilde yok etmeye de kadirdir. Evrenin ölümü, var oluşunda olduğu gibi ancak O’nun izniyle, O’nun takdir ettiği şekilde gerçekleşecektir. O gün insanların dünya hayatları boyunca azametine hayran kaldıkları herşey parça parça edilecektir. Tüm gezegenler, yıldızlar, Güneşve Ay yörüngelerinden çıkacak, yıldızlar dökülecek, gökcisimleri birer birer ölecektir.

Kuran’da o gün Ay’ın yarılacağı, kararıp çatlayacağı şöyle bildirilir:

Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı. (Kamer Suresi, 1)

Ayette de belirtildiği gibi o gün artık kaçacak bir yer yoktur. Dünya hayatı boyunca, kendisine Allah’tan başka dost ve yardımcı arayan insanlar da artık yönelip, dönülecek gerçek dost ve yardımcının yalnızca Allah olduğunu anlamışlardır. O gün insanların hep erişilmez, görkemli ve gizemli gördükleri yıldızların da ölüm günüdür. Her biri nizam ve denge ile döndükleri yörüngelerinden çıkarak, dağılıp, yayılacaklardır:

Yıldızlar, dağılıp-yayıldığı zaman. (İnfitar Suresi, 2)

Bilindiği gibi Güneşher saniye enerji üreten bir yıldızdır. Uzaydaki diğer yıldızların ise birçoğu ondan kat kat büyük ve sahip olduğu enerjiden çok daha yüksek enerjiye sahiptirler. Oysa kıyamet günü geldiğinde artık hepsi güçlerini yitirirler, bulanıklaşıp, dökülürler. Kuran’da kıyamet gününde yıldızların durumu şu şekilde anlatılır:

Yıldızlar, bulanıklaşıp-döküldüğü zaman (Tekvir Suresi, 2)

Yıldızlar ‘örtülüp (ışıkları) silindiği’ zaman (Mürselat Suresi, 8)

O gün binlerce yıldır ışık saçan Dünya’nın hayat ve enerji kaynağı olan Güneşve gökyüzünü süsleyen yıldızlar kararır. Herkes bir kez daha, o zamana kadar onları yörüngelerinde tutanın ve ışık vermelerini sağlayanın, yıldızların da gerçek sahibi olan Allah olduğunu ve o ana kadar sadece O’nun izniyle var olduklarını anlar.

İnkar edenler o gün Allah’tan hiçbir yardım görmezler. Yardım görebilecekleri başka herhangi bir güç de yoktur. Teknolojinin çok ilerlemesi ve bu sayede evrenin uzak bir köşesine gitmek dahi mümkün olsa, insanlar için artık hiçbir şey değişmeyecektir. Azap insanları orada da bulacaktır. Çünkü kıyamet bütün evreni kaplamıştır. Yalnızca üzerinde bir zamanlar güven içinde yürüdüğü yeryüzü değil, erişilmez sandığı uzak yıldızlar dahi Allah’ın emrine boyun eğmişler, yok olmuşlardır. İnsanların o günkü çaresizliği Kuran’da şöyle anlatılır:

Ay karardığı, Güneşve Ay birleştirildiği zaman; İnsan o gün: ‘Kaçışnereye?’ der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, ‘sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)’ yalnızca Rabbinin katıdır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir. (Kıyamet Suresi, 8-13)

KIYAMET VAKTİNDE İNSANLAR

Buraya kadar anlatılan bütün olaylar, insanların hiç haberi olmadığı bir anda, daha önce hiç duyulmamışve tanınmamışbir sesin duyulması ile başlamıştır. Ve dünyadaki tüm insanlar şu anda da olduğu gibi herşeyin hiç değişmeden ve bozulmadan aynen devam edeceğini düşünürken, ani bir yakalanışla yakalanmışlardır.

Sur’a üfürülmesinden hemen önce gerçekleşen olayların bir önceki günden herhangi bir farkı yoktur. Dünya yine aynı hızla dönmekte, Güneşyine Dünya’yı aydınlatmakta, yaşam devam etmekte ve insanların birçoğu neden, kim tarafından yaratıldıklarını ve sonlarını düşünmeden, bir alışkanlık içinde hayatlarına devam etmektedir. Kimi, akşam gelecek misafirine yapacağı yemeği, kimi yapacağı işgörüşmelerini düşünürken, kimi alışverişyaparken, kimi uyurken ve büyük bir bölümü de Allah’ın varlığını inkar halindeyken bu sesi duyacak ve herşey bir anda başlayacak, herşey bir anda son bulacaktır.

İnsanın güçlü zannettiği, övünerek böbürlendiği bedeni hiç beklemediği bir anda dört bir yandan ölümle sarılıp kuşatılacaktır. Artık can derdinden başka hiçbir sorun ve dert kalmayacaktır. İnsanlar yaşadıkları korkunun şiddetinden, değer verdikleri, tutkuyla bağlandıkları, uğrunda her türlü fedakarlığı göze aldıkları şeyleri bir anda görmez olacaklardır.

Kıyametin meydana getirdiği bütün bu korku, dehşet ve şaşkınlık dünyada inkar içinde bir yaşam süren insanın gafletine bir karşılıktır. O gün başlayan bu dayanılmaz zorluklar sonsuza kadar inkarcıların peşini bırakmayacaktır. Birbiri ardına meydana gelen tüm bu olaylar onlardaki paniği, dehşeti daha da arttırır. Geçen her saniye yeni azap çeşitleri ve belaları getirmektedir. Karşılaştığı akıllara durgunluk veren bu olaylar o güne kadar inkar ettikleri Allah’ın büyüklüğünü sergiler. İnsan bu güç karşısında alabildiğine güçsüz ve çaresizdir. Pişmanlık, üzüntü ve korku dışında yapabileceği birşey yoktur. Saniyeler ilerledikçe Allah’ın ona ebedi hayatında sunacağı korkunç azabı daha iyi anlar. O gün karşılaştığı dehşet dolu dakikalar sonsuz hayatı boyunca yaşayacağı azabın sadece sınırlı kesitleridir. Kuran’da o gün insanların yaşayacakları olaylar karşısında duyacakları korku detaylı olarak anlatılmıştır.

İnsanların Yaşadıkları Korku

Allah birçok ayette insanların dünya hayatına tutkuyla bağlı olduklarını ve bu tutkunun onlara ahiret hayatında hiçbir faydası olmayacağını belirtmiştir. İnsanın dünya hayatında değer verdiği, önemsediği, uğruna pek çok şeyi göze aldığı değerler, eğer Allah rızası için ve Allah yolunda kullanılmıyorsa, insana kayıptan başka birşey kazandırmazlar. Bu değerlerin her biri insanları denemek için, özel olarak yaratılmıştır. Asıl yurt ise ahiret yurdudur. Dünyaya ait şeylerin hiçbir önemi olmadığı ise Kuran’da şu şekilde anlatılır:

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmışaltın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)

Dünya hayatının ayette de anlatılan tüm bu “çekici” özelliklerine insan hırsla bağlanmakta, tüm ömrünü bunları elde edebilmek için harcayabilmektedir. Kuran’da dünya hayatıyla ilgili olarak şöyle buyrulur:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanışolan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Dünya hayatının en büyük amaçlarından biri mallarla, oğullarla, kısaca sahip olunan tüm değerlerle övünmektir. Ancak Kuran’da özellikle vurgulanan ve tüm toplumlar için de geçerli olan bir gerçek, dünya hayatında sahip olunan en önemli tutkulardan birinin evlat olduğu gerçeğidir. Çocuk edinme isteği gençlik yıllarından itibaren insanlara öğretilir. Çocuk, insanlar arasında hem sebepsiz bir rekabet unsuru hem de geleceğe yönelik bir güvence anlamını taşımaktadır.

Bir diğer tutku da mala ve zenginliğe yönelik olandır. Bilindiği gibi insanların dünya hayatları süresince tüm hedefleri, planları, çabaları bu amaç üzerine kurulmuştur. Mal ve para tutkusu insanların gözünü bürüdüğü için tüm ahlaki değerler önemini kaybetmiş, insan karakterini şekillendiren tek ölçü maddiyat olmuştur. Kuran ahlakı, emir ve yasakları, insanların hayatındaki önceliğini kaybetmiş, mal yığıp, biriktirmek tek amaç olmuş, ilişkilerde çıkarlar ön plana çıkmıştır.

Oysa kıyamet günü geldiğinde herşey tersine döner. İnsanlar karşılaştıkları günün korkusundan değer verdikleri herşeyi bir anda unuturlar. Hırs haline getirdikleri şeylerin artık bir anlamı olmadığını anlarlar. Değer yargıları birkaç saniye içinde değişir. Artık malın hatta evladın bile bir değeri yoktur. Annelik veya babalık duyguları anlamını yitirmiştir. Dünyada en değer verdiği kişileri; kendi çocuğunu bile kıyamet gününün dehşeti karşısında unutacaktır. Kimse çocuğunun durumunu sormayacak, bunu aklına dahi getirmeyecektir. Kuşkusuz kıyametin vuku bulacağı bu gün, inanmayanlar için zorlu bir gündür:

Gökyüzünün erimişmaden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak. (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; kendi eşini ve kardeşini, ve onu barındıran aşiretini de; yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. (Mearic Suresi, 8-14)

Göğün bulutlarla parçalanacağı ve meleklerin bir indirilme ile indirileceği gün; işte o gün, gerçek mülk, Rahman (olan Allah)ındır. İnkar edenler için oldukça zorlu bir gündür. (Furkan Suresi, 25-26)

Henüz bebeklik çağında olan çocuklar bile o gün aileleri tarafından terk edilir. İnsanlar hiç beklemedikleri ve daha önce eşini benzerini görmedikleri bu olaylar karşısında ne yapacaklarını şaşırırlar. Korku öylesine ani ve şiddetli bir şekilde gelmiştir ki, hamile kadınlar bu şokun etkisiyle çocuklarını düşürürler. Kuran’da o zorlu günde yaşanacak olayların paniğiyle kadınların emzirdikleri çocukları dahi unuttukları şöyle bildirilmiştir:

Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. (Hac Suresi, 2)

Kıyamet günü, dünyadayken kendisine yapılan çağrılardan yüz çeviren, gerçek dost ve yaratıcısı olan Allah’ı unutanların birbirlerinden kaçıp kurtulmak istediği bir gündür. Herkes kendi derdindedir. O dehşetli günde insanlar arasında hiçbir bağ; ne soy, ne akrabalık, ne de arkadaşlık bağlarının kalmadığı Kuran’da şöyle bildirilir:

Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; Annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından. O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır. (Abese Suresi, 34-37)

İnsanlar Sarhoş Gibidir

İnsanlar o gün gördükleri karşısında tüm soğukkanlılıklarını, kendilerine olan güvenlerini ve metanetlerini yitirirler. Ölümle karşılaşıldığı an herşey değerini yitirir, yüzlerdeki ifade, tavırlar, konuşmalar farklılaşır.

Ölüm karşısında insanların yaşadıkları korku ve dehşete filmlerde şahit oluruz. O anda verilen tepkiler insanların içinde bulundukları ruh halini çok iyi anlatır. Ama izlenilen görüntülerde insanların az da olsa kurtulma ümitleri vardır. Öleceklerine kesin kanaatleri gelse de, ölümden sonra olacakları tam olarak bilemezler ya da büyük bir kısmı ölümle birlikte yok olacağını düşünür. Oysa kıyamet gününde daha ölüm gelip çatmamışolsa bile, yaşanan olaylar insan için hiçbir kurtulma ihtimalinin olmadığını tüm açıklığıyla ortaya koyar. İnkar edenler kendilerine vaat edildiği halde inanmadıkları bir günü karşılarında bulurlar. O gün, evrendeki düzenin bir Yaratıcısı’nın ve koruyucusunun olduğunun, O dilediği anda da herşeyin yok olacağının bütün açıklığıyla gözler önüne serildiği bir gündür.

İnsanlar ölümün, o güne kadar düşündükleri gibi bir yokoluşolmadığını anlarlar. O ana kadar Allah’ın varlığına dolayısıyla ahirete inanmadıklarından, ölüm sonrasında gerçekleşecek olayları hiç düşünmemişlerdir. Ama Allah’ın varlığını ve gücünü ardı ardına gelen bu olaylar sonucunda apaçık görünce, kendilerini bekleyen sonun da farkına varmışlardır. Kurtulma umudu olmadığı gibi, kendilerini bekleyen yeni ve sonsuz bir yaşam olduğunu da anlamışlardır. Bu inkarcılar için zorlu bir yaşamdır. Sonsuza kadar çekecekleri azap ve sıkıntı, o gün yaşananlarla kıyaslanamayacak kadar şiddetli olacaktır. Ayetlerde inkar edenlerin böyle bir yaşamın yerine yok oluşu tercih edecekleri şöyle anlatılır:

Gerçekten Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün, kafir olan da: “Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim” diyecek. (Nebe Suresi, 40)

İnsanların karşılaştıkları olaylardan dolayı şiddetli bir korku, panik ve şaşkınlık içinde, adeta sarhoşoldukları ise ayette şöyle bildirilir:

… İnsanları da sarhoşolmuşgörürsün, oysa onlar sarhoşdeğillerdir. Ancak Allah’ın azabı pek şiddetlidir. (Hac Suresi, 2)

İnsanın şiddetli korku anında vücudunda meydana gelen değişiklikler ve kontrolsüz hareketleri ile sarhoşinsanların tavırları birbirine çok benzer. Şiddetli bir korku anında başdönmesi, ağlama görülür, görüntü bulanıklaşabilir.

Buraya kadar anlatılan olaylardan da anlaşıldığı gibi, o zorlu gün insanlar çok büyük bir panik yaşayacaklardır. Allah insanların yaşadığı bu şiddetli korkuyu ve korkunun sonucunda oluşan fiziksel tepkileri sarhoşluğa benzetmektedir. O gün sarhoşgibi olan insanlar kontrolsüz tavırlar sergileyerek oradan oraya koşmaya başlarlar. Kuran’da yapılan benzetme, insanların bu durumlarını şöyle açıklamaktadır:

İnsanların, ‘her yana dağılmış’ pervaneler gibi olacakları gün… (Kaaria Suresi, 4)

Gözlerdeki Dehşet İfadesi

Gerçek olan va’d yaklaşmıştır, işte o zaman, inkar edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: “Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik” (diyecekler). (Enbiya Suresi, 97)

Göz, insanın yaşadığı korkunun şiddetini ilk ele veren organdır. O günün korkusunu yaşayacak olan insanların, karşılaştıkları dehşetten dolayı gözleri yerlerinden fırlayacaktır. Burada geçen “gözlerin yuvalarından fırlaması” benzetmesi, insanın yaşadığı korkunun şiddetini anlatır. Bu anda insanların göz bebekleri büyür, beyazı ortaya çıkar, donuklaşmaya başlar. Kıyametin gerçekleşeceği an “istisnasız insanların hepsi” bu korkuyu yaşayacaktır. Bu tüyler ürpertici olaylar karşısında kimsenin yapacak bir şeyi, başlarına gelenleri önlemek için getirecek çözümleri yoktur. Sadece korku duyarlar. Ayetteki benzetme bu korkuyu açıklıkla izah etmektedir.

Çocukların Saçlarının Beyazlaşması

Eğer inkar edecek olursanız, çocukların saçlarını ağartan bir günde kendinizi nasıl koruyacaksınız? (Müzemmil Suresi, 17)

Kıyamet gününün korkusu küçük çocukları da saracaktır. Bugünün gerçek mahiyetini bilmeyen, bunun sonsuz azabın ilk günü olduğunun bilincinde olmayan çocuklarda yetişkinlerden farklı bir korku vardır. İnsanlar geçici dünya hayatı boyunca yaptıkları ahlaksızlıkların pişmanlığı içindedirler. Çocuklar ne olduğunu dahi kavrayacak bir bilinçte değildirler. Buna rağmen gördükleri olayların şiddetinden dolayı saçları bembeyaz olur. Böyle bir fiziksel değişim, o zorlu günün büyüklüğünü anlamak açısından oldukça önemlidir. Çünkü o güne kadar dünyada çok çeşitli felaketler yaşanmıştır. Her biri insanlara çok şiddetli korku vermişve onları derinden etkilemiştir. Ama bu felaketlerin hiçbiri kıyamet günü meydana gelecek olaylarla kıyaslandığında çocukların saçlarını ağartacak kadar şiddetli değildir. O gün insanların dünya hayatı boyunca yaşadıkları en zorlu gündür. Öyle ki karşılaşılan olayların şiddeti, kısa yaşamlarında korkunun mahiyetini ve tehlikelerin getireceklerini tam olarak idrak edememişolan çocukların dahi saçlarının korkudan bembeyaz olmasına neden olmaktadır.

Hayvanların Durumu

Gözünüzde vahşi hayvanları canlandırmaya çalışın, kaplan, aslan, kurt, çakal, ayı… Bu hayvanlar, kıyamet günü meydana gelen olayların etkisi ile artık birbirleri ile mücadele etmeyi bırakacak ve biraraya toplanacaklardır. Binlerce vahşi hayvanın meydana getirdiği bu görüntünün ürkütücülüğü ise çok açıktır. Allah kıyamet günü doğa ve insan üzerinde çok büyük değişiklikler olacağını pek çok ayette anlatmıştır. Aynı şekilde vahşi hayvanlar da o zorlu günden çok fazla etkileneceklerdir. Bu gerçek Kuran ayetlerinde şöyle bildirilir:

Gebe develer, kendi başına terk edildiği zaman, vahşi-hayvanlar, toplandığı zaman. (Tekvir Suresi, 4-5)

http://www.harunyahya.org/imani/kgunu.html

akşam vakti kıyamet

Tabur rumuzlu okuyucumuz: “Neden akşam namazının farzı önce kılınıyor? Bunu çok araştırdım, bir çoğu kıyametin akşam kopacağını söylüyor, doğru mu?”

Akşam namazının farzı önce kılınıyor. Çünkü “emir” böyledir. Böyle emredilmiştir. Bu bir ibâdettir. Nasıl emredilmişse, nasıl teşrî kılınmışsa, vahiyle nasıl gelmişse biz o şekilde kılmakla mükellefiz.

Kıyâmet nasıl akşam kopabilir? Akşam vakti dünyanın her bölgesinde aynı saatte gelmiyor ki! Bizim burada akşam iken bir diğer yerde gece, bir başka yerde sabah, başka bir yerde öğle vakti değil mi? Şüphesiz kıyâmet emri verildiği zaman her bölge bir vaktin içinde olacak. Yani güneşin o anki isâbet ettiği yere nispeten kimi yerde akşam olur, kimi yerde sabah olur, kimi yerde gece olur.

Kıyâmetin akşam vaktinde kopacağı değil de, akşam vaktinin geceye giren vakit olduğundan kıyâmete benzediği şeklinde getirilen bir temsil belki zamanla yanlışlıkla anlam değiştirmiş olabilir. Veya kıyâmet emri geldiği zaman her bölge için hangi saatte olursa olsun, akşam vakti gelmiş olur, şeklinde bir yorum da yapılmış olabilir. Veya bu söylem, Muhammed (asm) ümmeti için getirilmiş bir temsil de olabilir. Nitekim Muhammed (asm) ümmetinin kâinâtın gündüzüne nispeten ikindi sonrası ümmeti olduğu, yani kıyamete en yakın ümmet olduğu, bu ümmetin kâinâtın akşamı hükmünde olan kıyâmetle son bulacağı şeklinde değişik rivâyetler de var.1 Üstad Bedîüzzaman Hazretleri de akşam vaktini kıyâmet saatine benzetir.2

Fakat bütün bu benzetmeler bir yana; akşam namazının farzının önce kılınmasının en görünen hikmeti, kendi çapında vaktinin kısa oluşudur. Bununla berâber, emredilmiş olsaydı biz muhakkak önce sünnet kılacaktık. Yani iş emirde düğümleniyor. Başka hikmet aramaya gerek var mı?

1- Buhârî, 6/107;
2-Sözler, s. 46

http://www.saidnursi.de/fikih/index.php?goster=ders_detay&katagori=3&k=261

Mühendislik Perspektifinden Kıyamet

Prof.Dr. M.Sami POLATÖZ

Kıyamet insanlığın ve dünyanın sonudur. Bu son, önemine binaen Kur’ân-ı Kerîm’de teferruatlı anlatılır. Birçok sûrede insanlık bu dehşetli sona karşı şiddetle uyarılır. Allah’ın (cc) kudret ve azametinin tecelli edeceği bu günde, bütün insanlar ölecek ve hemen akabinde diriltilerek hesaba çekilecektir. Âyetlerden anlaşıldığına göre insanlığın ve dünyanın sonunu getiren Kıyamet hâdiseleri muhtemelen önce fizik kanunları çerçevesinde cereyan edecek, daha sonra ise, bütün insanların diriltilmesi ile başlayan safhada bilinen kâinat kanunlarının geçerliliğinin kaldırıldığı bir devir başlayacaktır. Fizik kanunlarının geçerli olduğu ilk safhayla ilgili bazı âyet ve hadîsler dinamik bilimi prensipleri çerçevesinde yorumlanabilir. Bu âyet ve hadîsler bugüne kadar birçok tefsirci tarafından yorumlanmış ve değişik görüşler öne sürülmüştür. Bugünün bilgi birikimiyle yapılan yorumlar ise, öncekilere yeni zenginlikler katabilir. Bütün yorumlar insanların sınırlı ilim ve anlayışı ile yapıldığından, yanılmaların da olabileceği unutulmamalıdır. Bu hakikati gözönüne alan âlimler yorumlarının sonuna “En doğrusunu ancak mutlak ilim sahibi Allah (cc) bilir.” şeklinde not düşmüşlerdir.

Zilzal sûresindeki âyetler kıyamet sahnelerini çarpıcı şekilde anlatmaktadır: “Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman… Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman…” (Zilzal, 1-2) .1 Burada bahsedilen müthiş deprem bazı volkanik faaliyetlerden kaynaklanabileceği gibi, başka bir gök cismi ile çarpışma neticesinde de vuku bulabilir. Son devrin âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursi bu depremi, Dünya’nın başka bir gök cismi ile çarpışmasına bağlamıştır. Yerin ağırlıklarını çıkarmasından bahsedilen ikinci âyet, önceki tefsirlerde2 volkanik hareketlenmelerden ve şiddetli sarsılmalardan dolayı yeraltındaki magma, maden vb. ağır kütlelerin yeryüzüne çıkması, ölülerin kabirlerinden fırlatılıp çıkarılması şeklinde yorumlanmıştır. Dinamik bilimine göre, kütlesi olan ve yerküre tarafından çekilen her cismin bir ağırlığı vardır. O hâlde ağırlıktan kasıt, yeryüzündeki bütün cisimler (insanlar, evler, arabalar vb) olabilir. Bu cisimlerin yeryüzünden yukarıya doğru fırlaması anlatılıyor olabilir. Kıyametin başlangıcında yerçekimi kuvvetinin iptal edilmediği farzedilirse böyle bir fırlatılma mümkün müdür?

Şekil 1’de çarpışma senaryosu şematik olarak verilmiştir. Dünya’ya m kütleli bir gök cismi şekildeki doğrultuda (dünyanın dönme ekseni ile d kadar dik uzaklıktaki bir doğru boyunca) v hızıyla yaklaşır ve çarpar. Açısal momentumun korunumu prensibi gereğince çarpışma sonrasında, Dünya’nın dönme yönü ve hızı değişecektir. Şekilde gösterilen doğrultudaki bir çarpma saatin tersi yönünde olan Dünya’nın dönme yönünü de saat yönü olarak değiştirebilir. Dünya’nın dönme yönünü değiştirip açısal hızını çok arttıracak bir çarpışma için m v d çarpımı yeterince büyük olmalıdır. Dünya’mız kendi ekseni etrafında w=1 devir/gün veya 7,27×10-5 rad/s açısal hızına sahiptir ki bu dönme hızı çok düşüktür ve tesiri hissedilmemektedir. Şiddetli çarpışma sonrasında açısal hız artarak cisimler üzerinde büyük merkezkaç kuvvetler oluşmasına yol açabilir. Şekil 2’de Ekvator’da bir insan ve ona tesir eden zıt yönlü çekim kuvveti ve merkezkaç kuvvet gösterilmiştir. Çekim kuvveti mg ile merkezkaç kuvvet mw2R birbirine eşitlenirse elde edilir. g=9,81m/s2 ve Dünya’nın yarıçapı R=6370000m ifadeye yerleştirilirse açısal hız w=1.24×10-3 rad/s olarak bulunur. Bu hız şu andaki hızın 17.06 katıdır. Dönme eksenine yaklaştıkça (kuzeye ve güneye doğru gittikçe) dönme eksenine olan mesafe azalacağı için merkezkaç kuvvet azalacak ve yönü de değiştiği için ağırlığı tamamen yok edemeyecektir. Yaklaşık 17 kat hızın üzerinde bir hızla dönen dünya üzerinde Ekvator’a yakın kısımlarda insanlar havaya uçuşacaktır. Diğer bölgelerde ne olabileceğini tahmin etmek için Şekil 3’e bakalım. Verilen bir q açısı konumunda bulunan bir insana tesir eden atalet kuvveti mw2 Rcosq olur. Bu kuvvetin yere dik bileşeni mw2Rcos2q, yere paralel bileşeni ise, mw2Rcosq sinq olur. Ekvator’dan (q=0o) Kutuplara (q=90o) doğru ilerledikçe dik bileşen maksimum değerinden düzenli azalarak Kutuplarda sıfır olur (q enlem değerini temsil etmektedir). Yere paralel bileşen ise, Ekvator ve Kutuplarda sıfırdır. Kutuplardan başlayarak önce artış gösterir, q=45o için maksimum değerine ulaşır, sonra da azalarak Ekvator’da sıfırlanır. Bu yüzden q=45o konumu önem arz etmektedir. Eğer Ekvator’da ağırlık tamamen kayboluyorsa, q=45o konumunda (ABD’nin kuzeyi, Avrupa, Kazakistan, Moğolistan, Arjantin, Yeni Zelanda vb.) insan yarı ağırlıkta olacak ve yine yarı ağırlıkta yere paralel bir kuvvetle çekilecektir. Bu durum insanın yüzükoyun yere kapaklanmasına yol açabilir. Bu anlatılanları destekleyen başka âyet ve hadîsler de vardır.

Kari’a sûresinde “Kari’a. Nedir o Kari’a. Kari’ayı, o kapıları döven ve dehşetiyle kalblere çarpan o kıyamet felaketini sen nereden bileceksin ki? O gün insanlar uçuşan kelebekler gibi şuraya buraya fırlatılırlar. Dağlar atılmış rengarenk yünlere dönerler. Artık kimin tartıları ağır basarsa, memnun kalacağı bir hayata girer. Kimin tartıları da hafif gelirse, onun barınağı da haviye olur. Onun ne olduğunu bilir misin? Haviye bir ateştir, kızgın mı kızgın!” 1 . Bu âyetlerde kelebekler gibi uçuşan insanlardan bahsediliyor. Bu uçuşma çok şiddetli çarpışmadan olabileceği gibi, çarpışma sonrasında dönme hızının artması ile savrulmadan da kaynaklanabilir. Tartıların ağır veya hafif gelmesi ifadeleri mecâzî mânâda olsa da maddî ağırlıktaki azalmaya da ince bir işaret vardır. Ekvator’a yakın bölgede havaya uçuşan insanlar tartıları hafif gelenleri temsil etmekte, çarpışmadan kaynaklanan taş ve meteor yağmuru havanın sürtünmesiyle alev topuna dönüşmekte, insanlar bu alevlere doğru uçan kelebeklere benzetilmektedirler. Havaya uçmayan daha emniyetli bölgedeki insanların tartıları ağır gelmiş, uçanlarla karşılaştırıldığında daha az kötü durumdadırlar. Benzer bir işaret Zilzal sûresinin son ayetlerinde geçen “zerre ağırlığınca hayır” ve “zerre ağırlığınca şer” ifadelerinde de mevcuttur çünkü “zerre miktar hayır” yerine “zerre ağırlığınca hayır” ifadeleri tercih edilmiştir. Dağların atılmış yünlere dönmesi hem çarpışmanın şiddeti, hem de açısal hızdaki artma ile ilgili olabilir. Hac sûresinin ilk iki âyetinde ise “Ey İnsanlar! Rabb’inize karşı gelmekten sakının. Gerçekten kıyamet saatinin depremi müthiş bir hâdisedir. Onu göreceğiniz gün… Çocuğunu emziren anne, dehşetten çocuğunu unutup terk eder. Hamile olan her kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş olmuş görürsün, halbuki gerçekte onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah’ın azabı pek çetindir.”1 buyrulmaktadır. Şiddetli çarpışma ve bilhassa açısal hızın çok artması ile insanlar sarhoş gibi yürümektedirler; ama sarhoş değillerdir, açısal hızın artması denge merkezlerine tesir etmekte ve baş dönmesi yapmaktadır. Bu insanlar muhtemelen Ekvator ve orta bölge arasında veya orta bölge ile kutuplar arasındaki bölgededirler. (Ekvator’dakilerin uçtuğunu ve orta bölgedekilerin yüzükoyun kapaklandığını varsayıyoruz). Hamilelerin korku ve dehşetten çocuklarını düşürmesi3 psikolojik bir izah olmakla beraber, bu konuya tamamen fizikî bir açıklama da getirilebilir. Otobüs anî bir fren yaptığında veya anî bir kalkış yaptığında kendimizi öne veya arkaya doğru çekiliyor hissederiz. Bunun sebebi atalet kuvvetidir ve bu kuvvet, kütlemizle ivmenin çarpımına eşittir. Benzer şekilde şiddetli çarpma ve dönme tesiriyle oluşacak atalet kuvvetleri rahimdeki çocuğu tutan kas kuvvetlerini yenebilir ve düşüklere yol açabilir. Hamileliğin ileri safhalarında uçak yolculuğunun tavsiye edilmemesi bu tip atalet kuvvetlerinden dolayıdır. Âyette geçen “Allah’ın azabı pek çetindir.” ifadesi Kıyametin inanmayanlar üzerine kopacağına işarettir. Bunu teyid eden çok sayıda hadîs de vardır.

Nebe sûresi 20. âyette “Dağlar yürütülür, serab olur gider, her taraf dümdüz olur.” 1 buyrulmaktadır. Her tarafın dümdüz olması çarpışmanın şiddeti ile birlikte dönme hızının çok artması ile olabilir. Tekvîr sûresi 6. ayette “Denizler ateşlenip kaynatıldığı zaman” 1 ifadesi geçmektedir. Bu yüzden çarpışma doğrultusu Dünya’nın Güneş etrafında dönerken süpürdüğü eliptik alanın dışından içe doğru seçilmiştir ki (Şekil 1) çarpışma sonrasında lineer momentum korunumundan Dünya Güneş’e yaklaşabilsin. Kıyamet sûresi 7-11. âyetlerde, “Gözler kamaşıp karardığı, Ayın ışığının büsbütün gittiği, Güneş ile Ay yan yana getirildiği zaman… İşte o gün insan der: ‘Var mı kaçacak mekân?’ Hayır, sığınacak hiçbir yer yoktur.” 1 buyrulmaktadır. Bu âyetlerde çarpışmanın tesiriyle Ay’ın Dünya çekiminden kurtulup Güneş’e doğru ilerlemesi anlatılmaktadır. Güneş’e doğru ilerleyen Ay artık, Dünya’ya ışığını yansıtamamakta, bir nevi Ay tutulması olmaktadır. Şiddetli çarpışma ve akabindeki savrulma tesirlerinden dolayı artık emin ve sığınılacak bir mekân kalmamıştır.

Târık sûresinin 11-13. âyetlerinde “Andolsun o dönüşlü göğe (semaya), o yarılıp çatlayan yere, kuşkusuz Kur’ân ayırıcı bir sözdür.” 4 ifadesi geçmektedir. Bazı meallerde [1,5] yağmur dolu göğe (semaya) mânâsı da verilmektedir. Eğer “dönüşlü” mânâsı alınırsa, ve sema olarak da atmosfer kabul edilirse, bu, çarpışmadan sonra aşırı hızlanan dünyanın viskoz tesirlerle (akışkan sürtünmesi) atmosferi de zamanla aynı hıza ulaştırarak döndürmesi olarak düşünülebilir. Eğer yağmur mânâsı alınırsa bildiğimiz yağmur olabileceği gibi çarpışmanın tesiriyle kopan taş parçalarına ait bir taş ve meteor yağmuru da kastedilmiş olabilir. Sema kelimesi ile kâinat kastediliyor ise, dönüşlü semanın bir diğer anlamı da kâinatın Big-Bang ile açılmasından sonra kıyamet günü tekrar eski hâline dönüp içine kapanması olabilir. Tâhâ sûresi 105-107. âyetlerde “Bir de sana o gün, dağların durumunu sorarlar. De ki: Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak, yerlerini dümdüz, boş vaziyette bırakacak. Orada artık ne iniş, ne yokuş göremeyeceksin” 1 buyrulmaktadır. Şiddetli çarpma ile un ufak olan dağlar, yüksek dönme hızı ile de homojen hâle getirilmekte, çukur ve tümsek kalmamaktadır. İnşikak sûresinin ilk dört âyetinde ise, “Gök yarıldığı zaman… Ve hep yapageldiği gibi, Rabbinin buyruğunu dinlediği zaman…Yer yayılıp dümdüz edildiği, İçindekileri dışarı atıp boşaldığı, Ve hep yapageldiği gibi, Rabb’inin buyruğunu dinlediği zaman…”1 denilmektedir. Buradaki ifadelerde de şiddetli çarpışma ve hızlı dönme senaryosunu destekleyecek açıklamalar mevcuttur.

Konu ile ilgili sahih hadîslerde de kuvvetli deliller mevcuttur. Peygamberimiz (sas) buyuruyor: “Güneş, battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz. Batıdan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imanın sevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz.” 6 Daha önce de belirttiğimiz gibi çarpışmanın tesiriyle Dünya’nın dönme yönü değişmiştir ve saat yönünde dönmeye başladığı için Güneş artık batıdan doğmaktadır. Güneş’in batıdan doğmasından sonra artık imanın fayda vermemesi, bundan sonra hayatın çok kısa bir süre devam edeceğine işarettir. Dünya’nın dönme yönünü değiştirecek şiddette böyle bir çarpışma, dünyayı, hayatın devamı için elverişsiz hâle getirecektir. Asrın büyük müfessiri ve İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursi, çarpışma ve Güneş’in batıdan doğması ile ilgili şöyle demektedir: 7 “Amma Güneş’in mağripten tuluu (doğması) ise, bedahet derecesinde bir alâmet-i kıyamettir. Ve bedaheti için aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hâdise-i semaviye olduğundan tefsiri ve mânâsı zahirdir, te’vile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki: Allahu a’lem, o tuluunun sebebi zâhirisi küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur’ân onun başından çıkmasıyla zemin divane olup, -izn-i İlâhî ile başını başka seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp- garbden şarka olan seyahatini irade-i Rabbani ile şarktan garba tebdil etmekle Güneş garbden tulua başlar.” Güneşin kıyamet alâmeti olarak batıdan doğması açıkça Kur’ân-ı Kerîm’de geçmese de buna dâir işaret bulunabilir. Hazreti İbrahim’in (as) Nemrut ile münazarası Bakara sûresi 258. âyette şöyle ifade edilir: “Allah kendisine hükümranlık verdiği için şımararak, Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan kişinin hâline bir baksana! İbrahim ona: ‘Benim Rabbim hayatı veren ve hayatı alandır’ deyince O: ‘Ben de yaşatır ve öldürürüm.’ dedi. Bunun üzerine İbrahim: ‘İşte Allah Güneş’i doğudan doğuruyor, haydi sen de batıdan doğdur bakalım.’ der demez kafir donakaldı” 1. Bu âyette Güneş’in doğuş yönünü değiştirecek derecede büyük bir kudretin ancak Rab olabileceği ima edilmektedir ve kıyamette de Âlemlerin Rabbi bunu yapacaktır, misâl boşuna verilmemiştir.

Dünyanın dönme hızının artmasına işaret eden sahih bir hadîs şöyledir “Zaman yakınlaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, hafta da bir gün gibi, gün saat gibi, saat de bir çıra tutuşması gibi (kısa) olur” .8 Zamanın yakınlaşması tabiri için eski yorumlarda8 zamanın bereketinin azlığı, faydasının azalması, insanların karşılaştıkları musibetlere ilgileri ve kalblerinin büyük fitnelerle meşguliyeti gibi sebeplerle gece ve gündüzlerinin nasıl geçtiğini idrak edememeleri şeklinde mecâzî yorumlar yapılmışsa da, bu yorumlara hiç gerek olmadan zâhiri mânâ fizik prensipleri ile kolaylıkla izah edilebilmektedir. Bir günün 1 saate inmesi demek dünyanın kendi ekseni etrafında dönme hızının 24 katına çıkması demektir. Hızın yaklaşık 17 katı geçmesi durumunda Ekvator’da bulunanların havaya savrulacağını belirtmiştik. Bir yılın 1 aya inmesi ile kastedilen ise Güneş’e yaklaşan Dünya’nın Güneş etrafındaki turunu daha kısa sürede tamamlaması olabilir. Ebu Hureyre’den (ra) gelen bir hadîs rivayetinde “Kıyamet günü insanlar üç sınıf olarak haşrolunurlar: Yayalar sınıfı, binekliler sınıfı, yüzüstü sürünenler sınıfı” Aleyhissalatu Vesselam’a soruldu: “Ey Allah’ın Resulü! Bunlar yüzleri üzerine nasıl yürürler?” Şu cevabı verdiler: “Onları ayakları üzerine yürüten Zât-ı Zülcelâl, yüzleri üzerine yürütmeye de kâdirdir. Ancak bilesiniz, bu yüzleri üstü yürüyenler, önlerine çıkan her engele, her dikene karşı kendilerini yüzleriyle korumaya çalışırlar.” 9 Bu sahneler fizik kurallarının bittiği, gelmiş geçmiş bütün insanların diriltildiği bir ana ait gibi gözükmekle birlikte, kıyametin başlangıç safhalarına da işaret ediyor olabilir. Eğer böyleyse, binekliler havada uçuşan Ekvator civarındaki insanları, yüzüstü sürünenler Kuzey ve Güney Yarımküre’nin orta bölgelerini, yayalar ise Ekvator’la orta bölge arasında veya orta bölge ile Kutuplar arasında kalan insanları temsil edebilir. Yüzüstü sürünenler hadîsin ifadesiyle bir zorlama ile bu şekilde hareket etmektedirler. Merkezkaç kuvvetin yere paralel bileşeninin ağırlığın yarısına ulaştığı ve insan ağırlığının yarı yarıya azaldığı orta bölgelerde böyle bir durum ortaya çıkabilir. Başka bir hadîste Allah Rasulü (as) buyuruyor: “Kıyamet gününde semiz, iri bir adam gelecek. Fakat Allah indinde bir sivrisineğin kanadı kadar ağırlığı olmayacaktır.” 10 Ağırlığının olmaması Allah katında hiçbir kıymeti olmaması şeklinde yorumlanmıştır. Yukarıdaki açıklamaların ışığında gerçekten maddî ağırlığının olmaması da düşünülebilir. En doğrusunu ancak kıyamet gününün sahibi bilir.

Dipnotlar

1. Prof. Dr. Suat Yıldırım, ’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, Işık Yayınları, 2002.
2. Prof. Dr. Davut Aydüz, Kısa Sûrelerin Tefsiri, Işık yayınları, 2004.
3. Seyyid Kutub, Kur’ân’da Kıyamet Sahneleri, Hilal yayınları.
4. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Cilt 9, Feza Gazetecilik.
5. Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1986.
6. Prof. Dr. İbrahim Canan, Hâdis Ansiklopedisi, Kütüb-i Sitte, Cilt 14, Feza Gazetecilik [Buhari, Rikak 39, İstiska 27, Zekat 9; Müslim, İman 248, (157); Ebu Davud, Melahim 12, (4312)].
7. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Yirminci Mesele.
8. Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, Kütüb-i Sitte, Cilt 14, Feza Gazetecilik [Tirmizi, Zühd 24, (2333)].
9. Prof. Dr. İbrahim Canan, Hâdis Ansiklopedisi, Kütüb-i Sitte, Cilt 14, Feza Gazetecilik [Tirmizi, Tefsir Beni İsrail (İsra), (3141)].
10. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Cilt 11, (2785).

http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=b4933ec59e&k=1842&42784818

Bediüzzaman’ın Kıyamet Alametlerine Yaklaşımı ve Dabbetül-arz, Dr. Veli SIRIM, YENİ ÜMİT

Kıyâmet alâmetleri genelde hadis-i şeriflerde zikredilen bir olgudur. Hattâ, İslam âlimlerince hadis-i şeriflerde belirtilen, yer yer tafsilatlı olarak tasvir edilen alâmetler “büyük ve küçük alâmetler” olarak iki kısma ayrılmıştır.
Kıyâmet alâmetlerinden bazıları, insanlarca çok kolay anlaşılabilir niteliktedir ve alışıldık mânâları ihtiva eder. İşlerin ehline verilmemesi, güven ve emniyetin kalmaması gibi. Ama bazı alâmetler vardır ki, benzerine hiçbir zaman rastlanılmayan, tabiat-üstü olay veya belirtileri ihtiva eder. Güneşin batıdan doğuşu ve Dâbbetü’l-Arz isimli canlının çıkması gibi.

Gerek âyetlerde, gerekse hadis-i şeriflerde yer alan ve “müteşabih” kavramı çerçevesinde değerlendirilen bu ikinci tür kıyâmet alâmetleri bir çok âlim gibi, Bediüzzaman Said Nursi’nin de değerlendirme alanında bulunmaktadır. Ancak Bediüzzaman, gerek Kur’ân ve gerekse hadîs müteşabihatını daha farklı bir yöntemle ele alarak, yeni bir usûl ve metodoloji ortaya koymuştur. Yirmi Dördüncü Söz isimli risalesinin “On İki Asıl” bölümünde bu yaklaşım tarzları örnekleriyle birlikte açıklanırken, özellikle kıyâmet alâmetlerinin ele alındığı “Beşinci Şua” isimli bir başka risalenin başında da bu usûl ve metodoloji dile getirilmiştir.

Risale-i Nur’un geneli incelendiğinde, adı geçen bölümlerdeki usûlün başlıbaşına ve kendine has bir yaklaşım tarzı olarak uygulandığını görürüz. Bu usûlün belli başlı unsurlarını şöyle özetleyebiliriz:

1) Kıyâmet alâmetleri arasındaki olağanüstü hadiselerle ilgili haberler, eğer zahirî mânâsıyla ele alınırsa, bir başka ifadeyle, onlar çok açık olarak ifade edilmiş olsa idi, böyle hadiselerin gerçekleşmesi “imtihan sırrını” ortadan kaldıracaktır. İnsanlar kendi iradeleriyle değil, cebren inanacaklardır. Bu durumda Ebû Cehil ile Ebû Bekirler aynı seviyede bulunacaklardır. Halbuki mucizeler bile insan iradesini boşa çıkaracak şekilde gelmemiştir. O hâlde, müteşabih olan bu alâmetlerin tevil edilmesi, ne anlama geldiğine dair yorumlar yapılması gerekir.

2) Hazret-i Peygamber’ce (s.a.s.) bildirilen gayba dair haberlerin bir kısmında tafsilat vardır. Bu bölüme giren haberler üzerinde bir te’vil getirmek, tasarrufta bulunmak söz konusu olamaz. Bir kısım gaybî haberler ise gayet kapalı ve özet bir şekilde bildirilmiştir. Bunlar iman erkânına girmeyen ve daha ziyade kevnî hadiseler veya istikbale dair haberlerdir. Bu gruba giren haberler belâgatın unsurları olan temsil, teşbih, telmih gibi yollarla aktarılmıştır. Bunlar ise zamanın geçmesiyle mânâsı anlaşılabilir veya yorumlanabilir.

3) Temsil ve teşbih sûretinde rivayet edilen hadis-i şerifler, zaman içerisinde doğru ve isabetli yorumlanmadığı için sadece zahirî mânâsıyla ele alınmıştır. Bunun da ötesinde mecaz, teşbih ve temsiller havastan avama indikçe, ilmin elinden cehlin eline düştükçe zahirî mânâ, hakikat olarak telâkki edilmiştir. Hattâ, avamın bu yaklaşımından hareketle bazı kimseler ilim adına böyle hadis-i şeriflerin inkârına gitmişlerdir. İşte bu hassas noktada ayırımı iyi yapmak gereklidir. Bazı hadis-i şerifler ise hususi mânâları olduğu hâlde umumi mânâlarla açıklanmış, umumi olanlar da hususi çerçevede izah edilmiştir. Bu yüzden istikbale dair haberlerdein hangisinin umumi, hangisinin hususi olduğunun çok iyi tespiti gereklidir.

4) İstikbale dair haberlerin genelde müteşabih ifadelerle aktarılmasının bir hikmeti, tıpkı insan ecelinin gizli olması gibi, kâinatın eceli olan kıyâmetin zamanının gizlenmesidir. Bu yüzden Müslümanlar kendi yaşadıkları asrı âhir zaman olarak telâkki etmişler ve o inançla yaşamışlardır. Buradan hareketle her devrin insanları, bu haberleri asıl maksattan dışarı çıkmamak şartıyla yaşadıkları dönemin anlayış ve idrakine uygun tevil etmişlerdir. Bu durum, yaşadığımız asır için de geçerlidir.

5) Bazı hadis-i şeriflerin ravileri rivayette bulunurken kendi içtihatlarını ve görüşlerini de dile getirmişlerdir. Ancak zamanla hadisle birlikte yerleşen bu yorumlar hadisin kendisinden telâkki edilmiştir. Bu yüzden, istikbale dair haberlerin yer aldığı hadislerin bizzat uzmanları tarafından ele alınması, hadisin gerçek metni ile yorumların birbirinden ayrılması gereklidir.

6) Kur’an gibi hadisler de, bir döneme değil, her döneme hitap ettiğinden, kısmen sembolik ve sanatlı bir dil kullanmışlardır. Öyle ki, her dönemin insanları, onlardan kendilerine ait manâyı almış ve istifade etişlerdir.

Dâbbetü’l-Arz Meselesi

Özet olarak sunduğumuz yukarıdaki yaklaşım tarzı ve usûlüyle ilgili maddeleri aktardıktan sonra Bediüzzaman’ın Dâbbetü’l-Arzl’a ilgili yorumuna gelelim. O, Beşinci Şua isimli risalenin Yirminci Meselesi’nde kıyâmet alametlerinden olan güneşin batıdan doğması ile Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışı hakkındaki âyet ve hadisleri genel bir bakış açısıyla değerlendirir.

Dâbbetü’l-Arz’ın Kur’ân’da çok kısa ve özet bir şekilde ele alındığını ifade ettikten sonra, Neml Sûresi 87. âyette yer verilen “Dâbbetü’l-Arz”ın inkârcılara karşı konuşmasına şöyle işarette bulunur:
“Amma Dâbbetü’l-Arz; Kur’ân’da gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı hâlinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var.” (Risale-i Nur Külliyatı, 1/ 890).

Görüldüğü gibi bu ifadelerde, Dâbbetü’l-Arz’ın insanlarla konuşacağını zahir olarak ele alan bir çok İslam âliminin tersine Bediüzzaman, bir lisan-ı hâl ile konuşmadan bahseder. Bu yaklaşımını misallendirmek maksadıyla, Firavun ve kavmine çekirge ve bit belâsının musallat olmasını, Kâbe’yi tahrip için gelen Ebrehe ve ordusunun Ebabil’le -sürü-sürü kuşlarla- helâk edilmesini örnek olarak verir. Bunun mânâsı şudur: Gerek Firavun, gerekse Ebrehe küfür, inkâr, isyan ve tuğyânı temsil ederken, onlara musallat olan âfetler, âdeta hâl dilleriyle onların bu yaptıklarının yanlışlığını ilân etmektedirler. Bu musibetlerin eliyle onların helâk edilmesi ve cezalandırılması ise “iman” cephesinin hesabına bir destek ve tasdik mânâsını taşır.

Yukarıdaki iki örnekten hareketle Bedüzzaman, kıyâmet öncesi gelecek olan ve kıyâmet alametleri içinde sayılan Deccal, Süfyan, Yecüc ve Mecüc’e dikkat çeker. Çünkü bu şahıslar da tıpkı Firavun, Ebrehe ve diğerleri gibi imana, İslâm’a, İlahi vahye karşı bayrak açmışlardır. Hattâ Bediüzzaman’a göre bu şahıslar ve onların ortaya koydukları imansızlık ve inkâr cereyanları önceki dönemlerin asi ve inkârcılarından daha şiddetlidir. Çünkü o insanlar sadece belli bir bölgeyi ve belli bir toplumu etkilemişlerdi. Halbuki âhir zamanın dehşetli şahısları olarak haber verilen isimler ise bütün insanlığı tehdit edecekler, insanlığın birikimi olan değerleri, inancı ve imanı tahrip edeceklerdir. Bu durumda, böyle şerleri insanlığın başına açacak insanların cezalandırılması ise Firavunlardan, Ebrehelerden daha büyük, daha şiddetli ve daha ibretli olması gerekecektir. İşte bu noktada Bediüzzaman, Dâbbetü’l-Arz’la ilgili olarak da şu açıklamada bulunur:

“Süfyan’ın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye’cüc ve Me’cüc’ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zir ü zeber edecek.” (Risale-i Nur Külliyatı, 1/890).

Bediüzzaman, görüldüğü gibi Dâbbetü’l-Arz’ı İlahi bir ceza unsuru olarak Kur’ân’da zikredilen bit ve çekirge afetlerinden, Ebabil kuşlarından hareketle bir canlı türü olarak teşhis etmektedir.

Peki, bu canlı türünün belli başlı diğer özellikleri nelerdir? Bu noktada Bediüzzaman, Sebe Sûresi 14. âyette zikredilen ve “bir ağaç kurdu”nu ifade ederken “Dâbbetü’l-Arz” kelimesiyle bir bağlantı kurar. Çünkü bu âyette geçen “Dâbbetü’l-Arz”, Hazreti Süleyman’ın (a.s.) üzerine yaslandığı asasını kemirip çürüten bir canlı mânâsını taşımaktadır. Bediüzzaman şöyle demektedir:

“Allahu a’lem, o dâbbe bir nevidir. Çünkü, gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişemez. Demek, dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Demek, – İllâ Dâbbetü’l-Arz’ı te’külü min seetehû / asasını kemirmekte olana bir ağaç kurdu – işaretiyle o hayvan Dâbbetü’l-Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek.” (Risale-i Nur Külliyatı, 1/890).

Bediüzzaman inkârcıları, isyancıları, bilerek ve isteyerek dalâlete düşenleri tedip etmek için bir ceza unsuru olarak bir tür canlının ortaya çıkacağını bu şekilde ifade ederken, Dâbbetü’l-Arz’ın doğrudan imansızları ve inançsızlığı hedef aldığını ifade ile, olayın müminlere bakan yönünü şöyle açıklar:
“Müminler, iman bereketiyle ve sefahat ve su-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş.” (Risale-i Nur Külliyatı, 1/890).

Demek ki, âhir zamanda şiddetli şahıslar veya gruplarca ortaya konacak inançsızlık ve küfür cereyanlarıyla insanların çoğunluğunun, maneviyatla olan bağları kopacak ve bu insanlar, her türlü sefahat ve çirkefin içine yuvarlanacaklardır. Bu sefahatten ortaya çıkacak dehşetli ve önü alınamaz bir hastalık zuhur edecektir. Böyle bir tehlikeden kurtulabilenler ise, İlahi kurallara imanları gereği uyan ve sefahatten kaçınan müminlerdir. Bu yorumdan çıkarabileceğimiz bir diğer nokta da, Dâbbetü’l-Arz’ın ortaya çıkışının kısa bir zaman diliminde değil de, tahmin edilenden daha uzun bir dönemi kapsayacağıdır. İşin doğrusunu Allah (c.c.) bilir.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=21&yumit=bolum2

Kıyâmet alâmetleri

İzmir/Tire’den Tûbâ Nûr Arıcan: “Bir tv sohbetinde; Peygamber Efendimiz’in (asm) Cebrâil Aleyhisselâm’a, “Ben son peygamberim. Benimle görevin sona eriyor mu? Yoksa benden sonra tekrar yer yüzüne inecek misin?” diye sorduğunu; Cebrâil Aleyhisselâm’ın da, yer yüzüne on defa daha ineceğini, her defasında on tane İslâmî değeri (edep, emânet, hayâ, bereket…vb.) alıp götüreceğini; bunların en sonuncusu olarak da, bir sabah bir hafızın Kur’ân âyetlerinin hepsini unutmuş olarak kalkacağını; onları tekrar etmek için Kur’ân’ı açıp baktığında sayfaların bomboş olduklarını göreceğini; sonra şiddetli bir dinsizliğin baş gösterip kısa bir süre sonra kıyâmetin kopacağını söylediği anlatıldı. Konu ile ilgili aydınlatıcı bilgi verebilir misiniz?”

Kıyâmet alâmetleri konusunda gerek Kur’ân’da, gerekse hadislerde ibret verici haberler kaydedilmektedir. Kıyâmetten ve âhir zamandan haber veren kimi hadislerin sıhhatine zaman zaman ilişilse de; top yekûn değerlendirdiğimiz zaman, sahih kaynaklarımızda yer alan birbirini doğrular mâhiyetteki hadis ve haberlerin sıhhatlerinden şüphe edilmemesi gerektiğine hükmetmek daha isâbetlidir. Fakat, hadis ve haberlerdeki bazı ifâdelerin müteşâbih olduğu; bazılarının tevile ihtiyaç duyan mecâzî tâbirler içerdiği; kimi haberlerin istikbâle ait olduklarından kapalı elbiseler giydirilmiş olduğu, yani yorum gerektirdiği; zamanla hadis metnine karışmış kimi râvî kavil ve yorumlarınınsa, hadisin zaafına hükmedilecek ölçüde sehiv taşıyabildiği (1) gözlerden uzak tutulmamalıdır.

Bahsettiğiniz hadîsin, genel çerçeve itibariyle kıyâmet alâmetleri olarak istikbâle dâir gelen haberlere muvâfakati bulunduğu görülüyor. Peygamber Efendimiz’in (asm) beyanıyla kıyâmet bize oldukça yakındır: “Ben, kıyâmetle şu iki parmak gibi gönderildim. Bu parmakların -şehâdet parmağı ile orta parmak- birinin diğerine fazlalığı da bir şey midir?” (2)

Ebû Hüreyre’nin (ra) bir rivâyetinde de Peygamber Efendimiz (asm) kıyâmete doğru artacak fitnelerden haber veriyor ve bu fitnelerden ümmetini sakındırıyor: “İstikbalde bir takım fitneler olacaktır. Fitne zamanında, ona karışmayıp oturan kişi ayakta durandan hayırlıdır. O hengâmede ayakta duran yürüyenden hayırlıdır. Fitne zamanında yürüyen de, fitneye bilfiil koşandan hayırlıdır. Fitneler vâki olunca kim ki onu görmeye çalışırsa, muhakkak onun kahrına uğrar. Fitneler zamanında kim ki sığınacak bir melce’ bulursa, oraya sığınsın.” (3)

Kıyâmete doğru fitnelerle eş zamanlı olarak ihdâ ve ihyâ faaliyetlerinin de hareketlilik kazanacağı bildirilmiştir. Yani fitne, fesat ve dalâlet kıskacında boğulmakta olan insanlığa el uzatacak ve kucak açacak hidâyet faaliyetleri âhir zamanda da eksik olmayacaktır. Peygamber Efendimiz (asm) bu müjdeli haberi de şöyle vermektedir: “Ümmetimden bir tâife, tâ Allah’ın emri olan kıyâmet gelene kadar hak üzere gâlibâne hidâyet ve ihyâ çalışmalarını sürdürür.” (4)

Bu durumda ehl-i îmân, bir âfet gibi yoğunlaşan fitne, fesat ve dalâlete karşı hidâyet, istikâmet ve ihyâ etkinliklerini bir melce’ olarak bilmeli ve sığınmalıdır. Cebrâil Aleyhisselâm’ın yer yüzüne inerek, her inişte daha önce yine kendisinin nâzil ettiği yüksek değerlerden onar tanesini alıp götürmesi zecrî, def’î ve icbârî bir emir ve iş olarak vâki olmaz. Yani, bir yandan ihdâ ve ihyâ çalışmaları sürerken; diğer yandan Cebrâil Aleyhisselâm’ın inip, insanlarca kısmen veya tamamen yaşanan ahlâkî değerleri insanların sînelerinden söküp alması dînin teklif sırrına uygun değildir.

Ancak, kıyâmet öncesinde; insanların fitnelerle baştan çıktıkları, ehl-i hidâyetin tesirsiz kaldığı; Peygamber Efendimiz’in (asm) beyanıyla “Allah, Allah” diyenin kalmadığı (5), Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle “Kıyâmetin kopmasının dehşetini görmemek için, mü’minlerin ruhlarının bir parça evvel kabz edildiği” (6) bir zamanda, fitneci ve fesatçı ehl-i dalâletin kendi hayatlarından dışladıkları, Cebrâil Aleyhisselâm tarafından indirilmiş olan Kur’ân’a ait yüksek değerlerin ve Kur’ân’ın, yere düşürülmeden evvel yine Cebrâil Aleyhisselâm tarafından teslim alınması ise, vahiy meleğinin vazîfesinin nezâhetine ve hikmetine muvâfıktır.

Dipnot:

(1)Sözler, s. 308;

(2)Tirmizî, Fitne, 32; Müslim, Fiten, 27;

(3)Müslim, Fiten, 3;

(4)Buhârî, 9/125, 162; Müslim, 1/137;

(5)Müslim, Îmân, 66;

(6)Şuâlar, s. 503

http://www.saidnursi.de/fikih/index.php?goster=ders_detay&katagori=3&k=30

Yorum yapın »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.