Kur’an öğrenmek isteyenler bu siteye mutlaka girmeliler: http://www.kuranogren.net/
Kur’an, nasıl şefaatçi olur? SEÇKİN SEZGİN
Ebû Hüreyre Hazretleri’nin, Kur’an okuyanların kazanacağı mânevî derecelerle ilgili olarak Peygamber Efendimiz’den rivayet ettiği şu hadîsi şerîf, mü’min
gönüllerin heyecanla tutuşmasına vesile olacak güzelliktedir:
“Kıyamet gününde Kur’an-ı Kerîm gelecek ve Allah Teâlâ’ya: ‘Yâ Rabbî! Kur’an okuyan kimseyi şeref süsüyle süsle!’ diyecek; bunun üzerine Kur’an okuyan kimse
şerefle süslenecek.
Yine Kur’an-ı Kerîm: ‘Allah’ım! Ona şeref elbisesi giydir!’ diyecek; hemen o zâta elbiselerin en değerlisi giydirilecek. Sonra Kur’an: ‘Rabb’im! Ona şeref
tacı giydir!’ diye niyâz edecek; o kimseye şeref tacı giydirilecek.
Sonunda Kur’an-ı Kerîm: ‘Yâ Rabbî! O kulundan razı ve hoşnut ol! Senin hoşnutluğundan üstün bir şey yoktur.’ diyerek Kur’an okuyan kimseyi mânevî
mertebelerin en yükseğine ulaştıracak (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 18; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’an 1).
Yüce Kitab’ımızın, kendisini okuyanlara kazandırdığı güzelliklerin haddi hesabı yoktur. Mahşerde, güneşin tepeye dikildiği, herkesin kan ter içinde
çırpındığı o dehşetli saatlerde, Kur’an’ın, kendisini okuyan ve buyruklarına göre yaşayan kimselere sağlayacağı büyük imkândan söz eden Efendimiz (sas) şöyle
buyuruyor:
“Kıyamet gününde, Kur’an-ı Kerîm ile Onun buyruklarını tutup yasaklarından kaçan mü’minler ortaya getirilecekler. Kur’an’ın önünde en uzun iki sûresi, Bakara
ile Âl-i İmrân bulunacak. O sırada bu iki sûre, iki bulut gibi görünecek veya aralarında bir nur bulunan iki siyah gölgeliği andıracaklar, yahut bu iki sûre,
kıyamet gününde sahiplerini savunmak üzere saf bağlayıp kanat germiş iki kuş sürüsü gibi gelecekler.” (Müslim, Müsâfirîn 253; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 5).
Herkesin bir kurtarıcı beklediği mahşerin o dayanılmaz vakitlerinde Kur’an-ı Kerîm’in bir şefaatçi olarak ortaya çıkması ve kendisini okuyup ona göre
yaşayanların elinden tutması, Allah’ım, ne güzel bir imkândır.
Kur’an öğrenmeyi geciktirmeyin!
Soru: “Önce, hayatımı düzelteyim, sonra Kur’an-ı Kerim’i öğrenirim diyorum. Bu doğru bir düşünce mi?”
Kur’an öğrenmeme yönündeki bu tarz mazeretleri nefis ve şeytan fısıldıyor. Halbuki yaşantımız ayrı, Kur’an-ı Kerim öğrenmek ayrı bir şeydir. Belki çevremiz
bunu yadırgayacaktır; ama önemli olan çevremiz değil bizim Allah’la (cc) olan irtibatımızdır. Yarına çıkacak garantimiz var mı?
http://ailem.zaman.com.tr/?bl=40&hn=4723
—————————————————-
Kur’an bilgimiz ne durumda? ALİ DEMİREL
Kur’an ne demektir?
Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın Cebrâil (as) vâsıtasıyla Efendimiz’e toplam 23 senede Arapça olarak indirdiği, bize kadar ilk nâzil olduğu şekilde tevâtürle, yani
yalan söylemeleri mümkün olmayan üstün vasıflı insanların ortak rivayetleriyle gelen ve mushaflarda yazılı olup, okunması ile ibâdet edilen, hiçbir kimsenin
bir benzerini getiremediği ve getiremeyeceği son ilâhî kitaptır.
Sûre nedir?
Kur’an’ın ayrıldığı 114 bölümden her birine sûre denir. Kur’an-ı Kerim, Fatiha sûresiyle başlar, Nas sûresiyle son bulur. Ayrıca Mekke döneminde inen
sûrelere Mekkî, Medine döneminde inen sûrelere ise Medenî sûreler denilir.
Vahiy kâtipliği nedir?
Vahiyleri yazıya geçiren, Efendimiz’in devamlı yanında bulunan kişilere vahiy kâtibi denir. Sayıları 42’ye kadar yükselen kâtiplerden bazıları şunlardır: Hz.
Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Zeyd b. Sabit.
Hafız nedir?
Kur’an’ın tamamını ezberleyen kimselere hâfız denir.
Hatim nedir?
Hatim, mühürlemek, sona erdirmek ve bitirmek anlamlarına gelmektedir. Terim olarak ise Kur’an’ı sonuna kadar okuyup bitirmek demektir. Bir kimsenin Kur’an-ı
Kerim’i hatmetmesi demek, Kur’an’daki 114 sûrenin tamamını okuyup bitirmesi demektir. Hatim, Kur’an’ı yüzünden okumak suretiyle yapılabileceği gibi ezberden
okunarak da yapılabilir.
“Mukâbele” nedir?
Ramazanlarda Efendimiz, Cebrail (as) ile o zamana kadar mevcut vahiy metinlerini karşılıklı okuyorlardı. Efendimiz, son Ramazan’ında ise Cebrail’le (as)
Kur’an’ı iki defa mukâbele ettiklerini bildirdi. O zamandan beri Ramazan aylarında Kur’an mukâbele halinde (karşılıklı) olarak okunmaktadır.
Kaç senede nâzil oldu?
Miladi 610 senesinde inmeye başlayan Kur’an, yaklaşık 23 yıl sonra Miladi 632 senesinde inen Maide Sûresi’nin üçüncü ayeti olan, “Bugün sizin dininizi kemale
erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım.” ayet-i kerimesi ile tamamlandı.
Kitap haline getirilmesi
Kur’an, Efendimiz’in (sas) sağlığında kitap haline getirilemedi. Hz. Ebu Bekir bu iş için vahiy katiplerinden hâfız Hz. Zeyd bin Sabit’i görevlendirdi.
Miladi 633 yılında Kur’an yazılı bir kitap haline getirildi. Hz. Osman zamanında da çoğaltıldı.
Kur’an dinliyor muyuz?
Kur’an’ı okumak kadar dinlemek de önemlidir. Kur’an-ı Kerim’i hem okuma hem de dinleme mevzuunda değişik seviyeler, farklı duyuş ve hissedişler vardır. Hak
rızasına ulaştıracak bir okumada, okuyan insan her şeyi nazarından silip sadece Allah’a müteveccih olmalı; dinleyenler de, ses ve nağme kime ait olursa
olsun, Kur’an’ın kendisini, İlahi kelamın mana ve muhtevasını dinlemeye çalışmalıdır. Okunan, Allah’ın kelamıdır; onu ruhanîler de dinler, melekler de.
Kur’an’ı istenen seviyede dinleyebilmek için de, okuyan kim olursa olsun, önce onu zihnen ortadan kaldırmak ve tamamıyla okunan ayetlere, Allah’ın kelamına
yönelmek gerekir.
Latin harfleriyle olsa olmaz mı?
Sadece Arapçasını öğrenene kadar okunuşu Latin harfleriyle yazılmış olanı okumakta çok mahzur görülmese de bir müslümana yakışan orijinalini öğrenmektir.
Çünkü dünyadaki birçok dilde olduğu gibi Arapçada da sesi birbirine benzeyen bazı harfler vardır. Bunlar doğru telaffuz edilmediğinde anlam değişmekte, hatta
bazı durumlarda kişinin dindeki konumunu bile zora sokmaktadır. Bu açıdan Cenab-ı Hakk’ın hoşnut olacağı şey orijinalini öğrenmektir. Zaten en fazla bir
hafta sürecek ve ahirette bizim yoldaşımız olacak bir eğitimi gözümüzde büyütmenin pek fazla anlamı yoktur.
Kur’an her derde şifadır
Arş-ı azamdan gelen Kur’an’ın mübarek ilahi hitabı o kadar feyizlidir ki bir Asâ-yı Mûsa (as) gibi vurulduğu yerden oluk oluk nur, oluk oluk hidayet
fışkırmaktadır. Tarihte hangi toplumda, hangi insanda bir meziyet bir kabiliyet bir zindelik varsa hep Kur’anî’dir. Hep onun apaçık dehlizlerden ulaşan
ışığıdır, nurudur.
Cehaletin son noktasına ulaşmış bedevileri aleme muallim kılan, çocuklarını diri diri toprağa gömenleri bir şefkat abidesi eyleyen, söz sultanı olduklarını
iddia edenleri kapıkulu yapan, kendi elleriyle yapıp ardından taptıkları putlardan onları halas eden yine Kur’an’dır. O sadece Arabistan’daki çöllere hayat
vermekle kalmamış tüm alemi bir Nil-i mübarek gibi ihya etmiş. O çöldeki bir serap olmamış. Görenleri, duyanları yanına koşturan berrak bir ırmak gibi
kaynağı Mekke’den tüm dünyayı dolaşmış.
İslamiyet’i insanların ruhuna, hissiyatına, düşüncesine nakış nakış işleyen bir Nur-u ezelidir. Onu dinleyelim! O nur ile nurlanalım.
Kur’an öğrenmemiz şart mı?
Kur’an, bizi cennete ulaştırıp, cehennemden koruyan merhamet ve şefkat dolu bir kitaptır. Asla zatını kavrayamayacağımız ama isim ve sıfatların tecellilerini
kâinatta mutlaka bulmamız gereken Yüce Allah’ımızın bizi muhatap kabul edip bir mektup göndermesi eşsiz bir güzelliktir. Kur’an’ı okurken, insan bir nokta
gelir ki, Cenab-ı Hak’la konuşur gibi olur. Ayetler bizzat ona ait olduğu için ağızdan çıkan her kelime O’nun emir, müjde ve yasaklarının yeniden
canlanmasına vesile olur. Her bir kelimeye karşılık olarak yaratılan güzel ruhlar ve melekler hadislerin ifadesiyle kıyamete kadar o güzel kelimeyi zikreder
ve sahibine sürekli sevap yazılır. “Şart mı?” sorusunu daha rahat anlayabilmek için şöyle de sormak mümkün: “Gurbettesiniz ve annenizden size mektup gelmiş.
Okumanız şart mı?” “Bir sınava hazırlanıyorsunuz ve birisi size o sınavla ilgili en önemli kaynak kitabı göndermiş. ‘Canım başkası okusun!’ der misiniz?”
Âlemlerin Rabb’i olan Allah, bir lütuf eseri olarak kullarıyla konuşmuş ve onlara kitaplar göndermiş. O da yetmemiş izah etmesi ve yaşantısıyla da bire bir
örnek olması için peygamberler göndermiş. Bazı vaatlerde ve uyarılarda bulunmuş, tâ ki insanoğlu imtihanını başarıyla verebilsin. Kekeleyerek, “çat pat” da
olsa Kur’an okumaktan vaz geçmeyelim.
Kur’an’ın kalbi: Ayetü’l-Kürsî
Bakara Suresi’nin 255. ayeti, ayette geçen kürsî tabirinden dolayı bu ismi almıştır. Kur’an-ı Kerim’in bütünü içinde ayrı bir fazîleti olan bu ayet hakkında
Resulullah’tan bazı hadisler nakledilmiştir. Muhammed b. İsâdan nakledildiğine göre İbnü’l-Aska’ şöyle der: “Adamın biri Hz. Peygamber’e gelip Kur’an’ın en
faziletli ayeti hangisidir?” diye sordu. Resulullah (sas) şöyle buyurdu: “Âllâh’u lâ ilâhe illâ huve’l-Hayyu’l-Kayyûm…” (Müslim, Müsafirîn, 258). Başka bir
hadiste de: “Kur’an’ın en faziletli ayeti Bakara Suresi’ndeki Âyetü’l-Kürsî’dir. Bu ayet bir evde okunduğu zaman Şeytan oradan uzaklaşır.” (Tirmizî,
Fedâilü’l-Kur’an, 2) Resulullah (sas) bir defa Kab’ın oğlu Ubey’e, ezberinde olan ayetlerden hangisinin daha yüce olduğunu sormuş, “Allah ve Resulü daha iyi
bilir.” cevabını alınca, soruyu tekrar etmiş, bunun üzerine Ubey, bildiği en yüce ayetin “Âllâh’u lâ ilâhe illâ huve’l-Hayyu’l-Kayyûm…” olduğunu
söylemiştir. Resulullah (sas) aldığı cevaptan memnun olarak Ubey’in göğsüne vurarak “Ey Ebû Münzir! İlim sana kutlu olsun.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Vitr,
17) Ayrıca Hz. Peygamber (sas) “Âyetü’l-Kürsî Kur’an âyetlerinin şahıdır.” buyurmuştur. (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 2)
Bu ayet-i kerîmede Cenâb-ı Allah’ın yüceliği, sıfatları, kâinatta meydana gelen büyük olayların tamamen O’nun iradesi doğrultusunda vukû bulduğu, O’nun
isteği ve izni olmadan hiçbir kimsenin başkasına şefaat edemeyeceği anlatılmaktadır.
http://ailem.zaman.com.tr/?bl=40&hn=4726
—————————————————
Kur’ân öğrenmeyi ihmal etmeyelim
İsim belirtmeyen okuyucumuz: “Kur’ân öğrenmenin önemi ve fazîleti üzerinde durur musunuz?”
Kur’ân’ı okumak, mânâsı üzerinde düşünmek ve tefekkür etmek, onu ezberlemek, namazda kıraat etmek ibâdettir. Kur’ân’ı doğru yorumlamak ibâdettir. Kur’ân’ı
anlamak ibâdettir. Kur’ân’ı öğrenmek ibadettir. Kur’ân’ı yaşamak ibâdettir. Kur’ân’ın doğru yorumları olan tefsirlerini mütalâa etmek ibâdettir. Kur’ân’ı
hatim niyetiyle baştan sona okumak, bitirip yeniden başlamak, okudukça tefekkürü artırmak, okudukça feyiz almak, okudukça kulluğun sırrına ermek, ibâdetin
inceliğine vâkıf olmak ibâdettir. Kur’ân ile A’dan Z’ye meşgul olmak ibâdettir.
Kur’ân, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle yerin ve göğün sahibi olan Allah’ın tenezzül buyurup bizimle konuşmasıdır.1 Kur’ân Arş-ı Azam’dan, İsm-i
Azam’dan, her ismin en büyük mertebesinden gelmiş; bütün âlemlerin Rabb’i unvanıyla Allah’ın kelâmıdır; bütün mevcûdatın İlâhı sıfatıyla Allah’ın fermanıdır;
bütün semâvât ve arzın Hâlık’ı nâmına insanlara teveccüh buyurularak söylenmiş bir hitaptır, bir mükâlemedir, bir konuşmadır, bir ezelî hutbedir, Rabb-i
Rahîm’in yüksek bir iltifâtıdır.2
Bundandır ki, namaz Kur’ân’la mümkündür, niyâz Kur’ân’la mümkündür, duâ Kur’ân’la mümkündür.
Bundandır ki, namazda Kur’ân okumak farzdır. Kur’ân’sız namaz sahih değildir. Çünkü Kur’ân, Allah’ın Kelâm sıfatından gelmiş ve halîfe-i rûy-i zemîn vasfıyla
ve insan olarak bizim omuzlarımıza yüklenmiş en mukaddes, en muazzez, en temiz, en pâk, en kıymetli ve en mânâlı bir emânet-i İlâhî’dir. Bu emânete sahip
olmak, kimliğimizi kavramak, nereden gelip nereye gideceğimizi öğrenmek, bu dünyâdaki vazîfemizi benimsemek ve buna göre davranış geliştirmek ancak Kur’ân’ı
okumak ve öğrenmekle mümkündür. Cenâb-ı Hakk’ın, “Kur’ân’ı tane tane, açık açık oku!”3 emri kulaklarımızda çınlamalıdır.
* Hazret-i Âişe (ra) validemiz anlatır: Resûlullah Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân’ı mâhir olarak (mahrecini, tecvidini, sesini, kıraatini
bilerek) okuyan, şerefli, itaatkâr elçiler olan meleklerle berâberdir. Kur’ân’ı kendisine zor geldiği halde kekeleyerek okuyan kimseye ise iki kat sevap
vardır.”4
* Berâ b. Âzib (ra) diyor ki: Üseyd b. Hudayr (ra) iki uzun iple atını bağlamış, evinde Kehf Sûresini okuyordu. Okuyup dururken, üzerinde bir bulut peyda
oldu, bulut yaklaştıkça yaklaştı. Nihâyet at ürktü, deprenmeye başladı! Üseyd: “Yâ Rab, âfetten emîn kıl!” diye duâ etmeye başladı. Sabah olduğunda Peygamber
Efendimiz’e (asm) geldi ve bu hâli anlattı. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm): “Oku ey adam! Durma oku! Bu tecellî sekînedir (sekînet, vakar ve rahmet yüklü
ruhlar ve melekler). Kur’ân’ı dinlemek için, Kur’ân’a hürmeten inmiştir” buyurdu.5
Şimdi yaz geldi; Kur’ân öğrenimi dönemi başladı. Çocuklarımıza Allah kelâmını öğretebileceğimiz, öğrenmelerine kapı açabileceğimiz, yardımcı olabileceğimiz
altın günlerin içinde bulunuyoruz.
Artık bu günlerde okul döneminin yorgunluklarını da attılar üzerlerinden. Mutlaka değerlendirelim. Çocuklarımız, kendi Yaratıcılarının öz kelâmıyla bire bir
muhatap olsunlar; okusunlar, öğrensinler.
Câmilerimiz, Kur’ân Kurslarımız, dershanelerimiz hizmete hazır. Birbirinden değerli gönüllü Kur’ân öğreticilerimiz çocuklarımızı altın kalpleriyle
kucaklayacaklar. Yeter ki biz gönderelim, ihmal etmeyelim, ilgimizi eksik etmeyelim.
Yarın mahşerde, “Annem veya babam bana dînimi öğretmedi, Kur’ân’ı öğretmedi. Allah’ım, senin kelâmını öğretmedi” şikâyeti bizi mahcup eder. Mahşerin
mahcubiyeti bizi perişan eder.
Spor kursuna, resim kursuna, yüzme kursuna, müzik kursuna, tiyatro kursuna zaman ayırıp imkân bulduğumuz gibi; daha bir ihtimamla Kur’ân kursunu da ihmal
etmemeliyiz. Aksi takdirde yalnız mahşerde değil; dünyada bile zarar etmiş oluruz.
Öyleyse, buyurun; Kur’ân öğrenmeyi ve öğretmeyi bir seferberlik haline getirelim.
Dipnotlar:
1- Şuâlar, s. 115.
2- İşârâtü’l-İ’câz, S.15.
3- Müzzemmil Sûresi, 73/4.
4- Riyâzü’s-Sâlihîn, 991.
5- Buhârî, 9/ 306.
http://www.saidnursi.de/fikih/index.php?goster=ders_detay&katagori=11&k=678
————————————————————————————-
Kur’ân’ı anlayarak okumak
İzmir/Bornova’dan Hüseyin AKGÖL: “Sevabına Kur’ân okumak ne demektir? Anlamını idrak etmeyerek okuduğumuz bir sûreden hiçbir şey anlamıyoruz. Bunun da sevap
olduğu söyleniyor. Anlamını kavramadan okusak bile. Benim bu konu kafamı karıştırıyor. İnsan anlamadığı bir şeyden sevap kazanabilir mi?”
Allah Kur’ân-ı Hakîm’i bize Allah’a kulluk yapalım ve gereği ile amel edelim diye indirmiştir. Elbette ideal olan Kur’ân’ı okuyup anlamak, anlayarak
okumaktır. Fakat anlamıyorum diye Kur’ân’ı bırakmak da doğru değildir. Anlamaya çalışarak okumalıdır.
Diğer yandan, herşey dilbilgisi kuralları ile sınırlı değildir. Kur’ân’ın ana metninden bir âyet okuyup veya güzel sesli bir hafızdan bir âyet dinleyip,
mânâsını anlamasa da ihtiva ettiği mânevî mesajla kalbi titreyen, hararete ve heyecana gelen ve ağlayan bir mü’min’in bu âyeti anlamadığı veya bu âyetten
hiçbir hisse almadığı söylenebilir mi? Anlamını öğrenmek için ise, iyi niyetli birisi için, bir meâli açıp okumak günümüzde herhalde zor olmayacaktır.
Bir “sevabına Kur’ân okumak” kavramı doğurarak, bunu Kur’ân’ı anlamadan, düşünmeden, Allah korkusu taşımadan ve mesajını anlamaya çalışmadan okumak gibi bir
şıkka tahsis eden ve Kur’ân’ı anlayarak, düşünerek, ibret alarak okumayı sevabın dışında tutan bir sınıflandırma makbul ve sahih değildir.
Kur’ân’ı Allah kelâmı olduğu kabulüyle ve inancıyla her türlü okumak sevaptır. Kimin ne kadar sevap alacağı konusunda bir ölçü ve kayıt koymak kulların
yetkisinde değildir. Allah, Kendi kelâmını okuyanlara ne kadar sevap vereceğini elbette Kendisi bilir. Bunu takdir ve derecelendirme yetkisi de Allah’a
aittir. Kullara düşen Allah kelâmını her şekilde okuyarak Allah’a ulaşmaya çalışmak, Allah’ın rızasını kazanmaya gayret etmektir.
Bu çaba içinde makbule geçmeyen ve doğru olmayan bir davranışa işaret edilecekse eğer, şöyle denilebilir: Kur’ân’ı anlama imkânı olduğu halde anlamaktan yüz
çevirmek ve Kur’ân’ı okuduğu halde Kur’ân’ın mesajlarını duymazdan gelmek büyük günahtır. Bu tamam. Fakat, böyle kasıtlı davranışa girmeyen bir Müslüman’ın,
kendi imkânları ölçüsünde Kur’ân okumasını sevap bakımından yeterli görmemek, Kur’ân’ı okuma sevaplarına derece ve sınıflandırma getirmek kul için haddi
aşmış olmaktan başka bir anlam ihtiva etmez. Çünkü kulun sevap verme yetkisi olmadığı gibi, sevapları derecelendirme yetkisi de yoktur. Yeter ki okuduğumuz
Kur’ân olsun ve biz okuduğumuzu anlama gayretinde olalım. Kul olarak bizim davranış sınırımız budur. Kul olarak bize bu yeter.
Kur’ân’ı meâl ve dil olarak anlamayı zorunlu gören ve bunu çerçevesi vahiy tarafından belirlenmiş olan ibadetlere kaydırma eğilimi gösteren, yani ibadetlerde
okunan duâları ve âyetleri de anlama gerekçesiyle ana dilde ibadet yapılması gibi bir ucubeyi savunan bidatçi anlayıştan ise—sizi tenzih ederim—Allah’a
sığınmak lâzım.
SÜNNETLE YİRMİ DÖRT SAAT
Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor ki:
“Siz Allah’ın huzuruna Allah’tan gelen Kur’ân’dan daha üstün bir şeyle varamazsınız.” (Camiü’s-Sağir, 2/661)
Bu hadis-i şerife göre sünnet olan günlük davranışlarımız:
1-Zikir için Kur’ân okumalıyız.
2-Fikir için Kur’ân okumalıyız.
3-Şükür için Kur’ân okumalıyız.
4-Kur’ân’ı Allah’tan gelen ve bizi Allah’a götürmeye yetkili bulunan bir kitap sıfatıyla ve kendimizi fert olarak Kur’ân’a muhatap bilerek okumalıyız.
http://www.saidnursi.de/fikih/index.php?goster=ders_detay&katagori=11&k=517
————————————————————————————
Kur’an-ı öğrenmenin ve öğretmenin üstün fazileti, Ali Çatalyürek
Kur’anı Kerim’i öğrenmenin ve öğretmenin üstün fazileti olduğunu buyuran peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bir hadisi şeriflerin de şöyle
buyurmuşlardır: “Sizin en hayırlınız, Kur’ant öğrenen ve öğretenlerinizdir.”
Allah’ın huzurundu hayırlı bir kul olmak istiyorsak demek ki, Allah’a ve ahirete iman etlikten sonra hem dünya hem de ahiret kitabı olan Kur’an -ı Kerimi
arapca harfleriyle ve harflerin çıkış yerlerine riayet ederek yanlışsız hatasız öğrenmek ve öğrendiklerimizi de, öğrenmek için çaba sarf eden insanlara
sabırla, zaman tanıyarak, öğrenmede zorluk çekenlere tekrar, tekrar ederek zorlaştırmadan öğretmek zorundayız .
Kur’anı Kerim’i öğrenmenin ve öğretmenin üstün fazileti olduğunu buyuran peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bir hadisi şeriflerin de Şöyle
buyurmuşlardır:
“Sizin en hayırlınız. Kıtr’aııı öğrenen ve öğretenlerinizdir.”
Evet öğrenmek, öğretmek ve öğrendiklerimizi anlamak, anladıklarımızla yaşamak ve yaşatmak zorundayız. Yoksa hayırlı bir kul olmak kolay değil.
Mucize olarak Ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) gönderilen Kur’an -ı; tertil ederek yani tecvid kaidelerine riayet ederek yavaş yavaş harflerini
tane tane çıkarak halta işitenlerin harflerini sayabilecekleri bir şekilde okumalıyız.(2)
Bakınız peygamberimiz (s.a.v.) Kur’an-ı Kerimi okumanın büyük bir fazilet olduğunu, Kur’an-ı Kerim’i okuyan müminlerin diğer insanlar arasındaki üstün
derecesini söyle haber vermiştir.
‘Kur’an okuyan mümin ütrücce (ağaç kavunu) gibidir . Hem kokusu hem de tadı güzel ulur. Kur ‘an- ı okuyun mü’min de, hurma gibidir. Rayihası (kokusu ) yok,
fakat tadı hoştur. Kur’an-ı okuyan münafık ise reyhan otu gibidir. Kokusu hoş, fakat tadı atıdır. Kur’an-ı okumayan münafık ise, Ebu Cehil karpuzuna benzer.
Kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.’
Kur’an-ı çok okumamız bize zihnimizde üstün zeka duygu ve düşüncelerimizde huzur, ahlakımızda güzellik, çalısına ortamında ve ailemizde mutluluk ve dünya
hayatımızda da essiz bir rehber olacaktır.
Belki yeni öğrenenler zorlanacaklar, okumakta güçlük çekecekler onlar için de Resulullah (a.s.v.) Efendimiz,
‘Kur’an-ı okuyan ve hu hususta mahareti olan kimse, milgarrap meleklerle beraberdir. Kur’an-ı kekeleyip zorlukla okuyan kimseye ise iki kat ecir vardır’
buyurmuştur.
İlk etapta bir sahifeyi 10 dakikada okuyorsa her vakiin arkasından birer defa okusa 5. defa okuduğun da bu süreyi 2 dakikaya indireceklerdir. İşte o zaman
okumaktan daha fazla tal ve lezzet alacaklardır. Ahirette ise Kur’an’ın şefaatiyle karşılaşacaklardır.
Öyle ise bize düşen gücümüzün yettiği kadar sükunetle ve severek Kur’an okumalıyız. Çocuklarımıza da mutlaka Kuran okumayı öğretmeliyiz ve çocuklarımızı
Kuran ahlakıyla ahlaklandırmalıyız.
“Sizin en hayırlınız. Kur’anı öğrenen ve öğretenlerinizdir.” hadisi şerifini tekrarlayarak bu sayıdaki yazımızı sona erdirelim.
İnşallah Kuran Okulu ile radyomuzda da bu hizmeti eda etmeye devam edeceğiz. Dualarınızı esirgemeyiniz. Allaha emanet olunuz… Dipnotlar; 1-Riyan:Salihîn:
c.Zs.339 2-Müzemmil s.a.y.4. 3-RiyazSalibin: C.2-S-34Ö. 4-RiyazSalibin: cJs-340
http://www.vuslatdergisi.com/?vuslat=yazi&id=36&k=1
—————————————————————
KURAN-I KERİM OKUMANIN FAZİLETİ
Değerli kardeşlerim;
Osman b. Affan’dan (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur;
Rasulullah (s.a);
“En hayırlınız , Kuran’ı öğrenen ve öğretendir.” buyurdu.(Buhari rivayet etmiştir.)
Kuran’ı kerimin faziletini en iyi ve en kısa şekilde anlatan bu hadisi şerifte Kuran’ı öğrenmenin ve öğretmenin çok önemli olduğunu ayrıca hayatımızda da
yapacağımız ilk işlerden birisinin bu olması gerektiğini görüyoruz.O yüzden bilmeyen kardeşlerimiz var ise bir an evvel öğrenmeye gayret etsinler.İstekli
yüreklerin çok kısa sürede öğreneceklerine eminim.Öğrendiklerinde de kendilerinin bile bu süreye şaşıracaklarını düşünüyorum.
Hz.Aişe ‘den (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur;
Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Kuran okuyan ve maharet sahibi kimse , muhterem ve itaatkar olan gezici meleklerle beraberdir.Kuran okuyan, kıraatine zorlanarak kekeleyen kimseye iki ecir
vardır.”(Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir.)
Ebu Ümame ‘nin (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Rasulullah ‘ı (s.a.v) şöyle buyururken işittim;
“Kuran okuyunuz .Çünkü o, kıyamet günü , okuyanlarına şefaatçi olarak gelir.”(Müslim rivayet etmiştir.)
Nevas b. Sem’an ‘ dan (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur:
Rasulullah ‘ı (s.a.v) şöyle buyururken işittim;
“Kuran ve dünyada iken onunla amel eden Kuran ehli, kıyamet günü, huzura getirilirler.Bakara ve Al-i İmran sureleri , bu kimseler hakkında şefaatçi oldukları
halde çekişerek , karşılarlar.”(Müslim rivayet etmiştir.)
Yeter ki biz gayret edelim.Allah (c.c) gayretimizin karşılığını hem dünya da hem de ahiret te karşımıza çıkarıyor.
Ebu Musa el-Eşari’ den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Kuran okuyan mü’min , turunç meyvesi gibidir.Kokusu ve tadı güzeldir.Kuran okumayan mü’min tadı güzel , kokusu olmayan hurma gibidir.Kuran okuyan münafık ,
kokusu güzel , tadı acı olan reyhan otuna benzer.Kuran okumayan münafık , tadı acı ,kokusu olmayan Ebu Cehil karpuzu gibidir.” (Müslim rivayet etmiştir.)
Ömer b. Hattab’ tan (r.a) rivayet olunmuştur.
Nebi (s.a.v);
“Şüphesiz Allah (c.c) ,bu kitabla birtakım kavimleri yüceltir.Diğer bir kısım topluluğu (amel etmeyen) da alçaltır.” Buyurdu. (Buhari ve Müslim rivayet
etmiştir.)
İbn Mesud ‘dan (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Rasulullah (s.a.v);
“Kim , Allah ‘ın kitabından bir harf okursa ona bir hasene vardır.Bir hasene 10 misli karşılığıdır.Ben Elif, lam, mim bir harftir demiyorum.Elif bir harftir,
lam bir harftir, mim bir harftir.” buyurmuştur.(Tirmizi rivayet etmiştir.)
Abdullah b. Amr b. As’tan (r.a) rivayet olunmuştur.
Nebi (s.a) şöyle buyurmuştur;
“Kuran hafızına ‘Oku ve yüksel , dünyada okuduğun gibi, oku. Senin varacağın yer (cennette ) okuduğun ayetin son noktasıdır.’” (Ebu Davut ve Tirmizi rivayet
etmişlerdir.)
Biraz öncede bahsettiğimiz gibi Rabbim Kuran’ın her harfine bir sevap veriyor.Ve onun nasibiyle yarimiz cennet ise orada da okuduğumuz miktarca yükseleceğiz
inşallah.Rabbim bizleri bu müjdelere layık kullar eylesin.
İbn Abbas’tan (r.a) şöyle demiştir .
Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu;
“İçinde (ezberinde), Allah ‘ın kitabından bir şey bulunmayan kimse harap ev gibidir.(Tirmizi rivayet etmiştir.)
Kuran’ı Kerim’i çokça ve devamlı okumalıyız, onu unutmaktan ve terketmekten sakınmalıyız.
İbn Ömer’den (r.a) rivayet edilmiştir ki, Rasulullah (s.a.v);
“Kuran hafızı , bağlı deve gibidir.Eğer onu muhafaza ederse elinde tutar, salıverirse kaçar.” buyurmuştur.(Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.)
Ebu Musa ‘dan rivayet edilmiştir.
Nebi (s.a.v) şöyle buyurmuştur,
“Şu Kuran’ı devamlı okuyunuz.Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin olsun ki, Kuran ‘ın hatırdan çıkması , devenin bağından kurtulup, kaçmasından, daha
süratlidir.” (Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir.)
Ebu Hüreyre’den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir;
Rasulullah ‘ı (s.a.v) şöyle buyururken dinledim;
“Allah Teala, Kuran&’ı Kerim’i aşikar ve teğani ile okuyan güzel sesli Nebi’sini dinlediği gibi, hiçbir şeyi dinlememiştir.”( Buhari ve Müslim rivayet
etmiştir.)
Ebu Musa el- Eş’ari den rivayet olunmuştur;
Rasulullah (s.a.v) kendisine:
“Gerçekten sana ,Davud’a (a.s) verilen güzel seslerden , bir ses verildi.” buyurdu .(Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Kuran&’ı Kerim’i ,güzel okumaya gayret etmeliyiz.Ve güzel sesli okuyanlardan , okumasını talep edebiliriz.Hele bir meclis toplandığında ,o mecliste Kuran’ı
muhakak okumadan, meclisi dağıtmayalım.Ayrıca Kuran okumak için toplanmak Müstehab görülmüştür.
Ebu Hüreyre ‘den (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur;
Rasulullah (s.a.v);
“Allah’ın meclislerinden birinde Kuran tilaveti veya aralarında (okuyup, dinleme şeklinde ) ders yapmak üzere bir topluluk toplanırsa , onlara sekinet , iner
Rahmet onları kaplar.Melekler onları kuşatır.Allah (c.c) o kimseleri , katında bulunanlara zikreder .” buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir.)
Rabbim bizleri, Kuran’ı Kerimi çokça okuyup , okuduğunu anlayan , onu öğrenmeyi tavsiye eden ,öğreten ve onunla amel eden kullar zümresine dahil etsin.
http://www.ravda.net/rf/include.php?path=forum/showthread.php&threadid=34068&PHPKITSID=c6c7ff456eab85414823f7d158b53bb5
——————————————————
Ali Çatalyürek
Kur’an okumanın âdâbı başlıklı yazımızın birinci bölümünü mart ayı sayımızda dikkatinize sunmuştuk. Bu ikinci bölümü yazmamızı nasip eden Rabbimiz Allah’a
(cc.) hamd ve O’nun sevgili Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav.) salat ü selam olsun.
Geçen sayımızda Kur’an okumanın âdâbından abdestli olmak, istiaze euzübesmele ile başlamak, Kur’an’ın içindeki hükümlerden daha ziyade dışına verilen değer
ve Kur’an okumada yer seçimi gibi konulara yer verdik.
Bu sayımızda yine tevcid üzere okunması konusuna değineceğiz. Kur’an okurken sesin önemi, Kur’an’ın sesli mi yoksa sessiz mi okunması, Kur’an’ı yüzünden mi
yoksa ezbere mi okunması gibi konulara yer vereceğiz.
Kuran okumaktan maksat İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâd’ülMead (c. I, s.312) isimli eserinde der ki: “Âlimler az ve fakat tertil üzere düşünerek okumanın, hızlı
okuyup çok okumaktan daha faziletli olduğunu savunmuştur.
Bu görüş sahipleri, delil olarak şunları ileri sürüyorlar.
“Kur’an okumaktan maksat O’nu anlamak, O’nu düşünmektir. O’nun inceliklerini bulmak, O’nunla amel etmektir.”
Kur’an’ı ezbere bilen, ama O’nu anlamayan, içindekilerle amel etmeyen kimse, harflerini ok gibi doğrultsa da Kur’an ehlinden değildir. Çünkü iman, amellerin
en faziletlisidir. İşte iman meyvesini verecek olan da Kur’an’ı anlayarak ve düşünerek okumaktır.
İnsanlar bu konuda dört mertebededir:
1. Kur’an ve iman ehli – bunlar insanların en üstünü –,
2. Kur’an’a ve imana sahip olmayanlar,
3. Kur’an’a sahip olup imana sahip olmayanlar,
4. İman sahibi olup Kur’an sahibi olmayanlar.
Birinci mertebedeki insanlar imrenilecek insanlardır. Allah (cc.) sayılarını artırsın.
İkinci ve üçüncü mertebedeki insanlara Allah (cc.) hidayet versin.
Dördüncü mertebedeki insanlar için temennimiz bir an önce Kur’an öğrenmeleridir.
Kur’an’ı okuyanların, okuduklarını kulakları işitecek şekilde, kalbi mutmain olurcasına – “(Kur’anı Kerim) ayetlerini düşünsünler, tam akıl sahipleri öğüt
alsınlar diye sana indirdiğimiz (çok) mübarek (hayırlı ve bereketli) bir kitaptır.” (Sad suresi 38:29)– ayetler üzerinde yorum üzere bulunsunlar.
Meselâ rahmet ayetinde sevinç, azap ayetinde –hüzünlenerek– Allah’a sığınma, dua ayetinde ise arz ve talep üzere olunsun.
Kur’an okurken sesin önemi üzerine şu hadis pek mânidardır: Ebu Hüreyre (ra.), Rasulullah’ın (sav.)
“Allah, güzel sesli bir peygamberin, Kur’an’ı teganni ile yüksek sesle okumasından hoşnut olduğu kadar hiçbir şeyden hoşnut olmamıştır.” buyurduğunu işittim
demiştir. (İmam Nevevî, Riyazu’sSalihîn, c.5, 1006 nr. Hadis).
Güzel okumak Teganni: Sesi Kur’an’la güzelleştirmek, süslemek; müjde ayetlerinde sevinci, azap ayetlerinde hüznü belli etmektir. Kur’an’ı Kur’an gibi değil,
beste yapıyormuş gibi müziğe benzetmekten, ifrat ve tefrite düşmemeye çalışarak lahnı celî (yani; idgam ve gunneyi, ihfayı, izharı, iklabı terketme, med ile
uzatılması gereken yerleri kısa, kısa okunması gereken yerleri med yaparak okuma, vakfelerde harekeyi okuma, vasıllarda cezimliymiş gibi okuma) hataları
yapmadan, Allah’ın ve Rasulünün hoşuna gidecek, okuyanın kendisini de huzurlu kılacağı güzel bir sesle okumaktır.
Peygamber Efendimiz (sav.) Kur’anı Kerim’in hem sesli hem sessiz olarak okunmasına cevaz vermiştir.
Peygamberimiz (sav.) “Kur’an’ı seslerinizle güzelleştiriniz. Çünkü güzel ses Kur’an’ın güzelliğini daha da artırır” buyurmaktadır. (İmam Nevevî,
Riyazu’sSalihîn, c.5, s. 123).
Güzel ses Allah’ın, sahibine verdiği en büyük nimettir. Ancak vücudun herhangi bir yeri rahatsız olduğu zaman kıymeti anlaşılıyorsa sesin kıymeti de boğazdan
rahatsızlanıp ses çıkmadığı zaman anlaşılır.
İşte ses nimetine sahip olduğumuz zaman; değerini bilip isyanlarla dolu saz, caz ve kötü sözlerde değil Allah’ın kitabını, âdâbına uygun bir sesle ayrı bir
özen göstererek itina ile okumakta kullanmalıyız.
Sesli Kur’an okuyacağımız zaman, etrafımızda namaz kılan, uyuyan kimseler varsa veya riyaya sebep olacak bir durum varsa veya orada bulunan topluluk
tarafından Kur’an hiçe sayılıp bıdı bıdı yapılıyorsa sessiz okumak daha güzeldir. Etraftaki insanlar istifade edecekse sesli okumakta fayda vardır.
Çünkü Kur’an, dinleyenlerin kalplerinin yumuşamasına ve Kur’an’a yönelmesine vesile olur. Okuyanların kalbini ve dimağını uyanık tutar.
En hayırlımız Üstad konumunda olan hocalar, günümüze kadar sahabeyi ve selefi sâlihîni kendilerine örnek alarak Kur’an okumayı ve tâlim usûlünü talebelerine
öğretmişlerdir.
“Sizin en hayırlılarınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir” hadisini şiar edinenler, öğrendikleri gibi öğretmeye de devam edegelmişlerdir. Allah (cc.)
sayıların artırsın.
Kur’an’ı yüzünden mi yoksa ezbere mi okuyalım?:
Peygamberimiz’in (sav.) beyanlarına göre ümmî –okuma yazma bilmeyen– bir insan olduğunu biliyoruz. Cebrail’in (as.) getirdiği ayetleri mânâları ile ilk
ezberleyen bizzat Peygamber Efendimiz’dir (sav.).
İnzâli müteakip Kur’an’ın hiçbir kelimesini zayi etmeden vahiy kâtiplerine yazdırarak ilk zamanlarda sayıları az olan müminlere ezberletiyordu.
Hıfz: Saklama, ezberleme, akılda tutmak ve korumak gibi mânâlara gelir.
Hâfız: Kur’an’ı bütünüyle ezberlemiş olan kimse, çok çalışıp âyetleri tekrar tekrar okuyandır. Rasulullah (sav.) eğer, gelen âyetleri (hâfızlar tarafından
ezberlenmesi yoluyla) muhafaza altına almasaydı, Kur’an, günümüze kadar O’na düşman olanlar tarafından tahrif edilmeye çalışılabilirdi.
“Sonra kullarımızdan seçtiklerimize kitab (kur’an)’ı miras verdik” (Fâtır, 35:32) âyetiyle Kur’an’ı tahrife uğraşanların önüne bir set çekilmiş oldu.
Hafızlar şefaat eder Kur’an’ı hıfz etmek, sadece muhafazası için değil hem dünya hem de ahiret saadetine ermek, annebaba ve yakınlarımıza şefaat edebilme
şerefine nâil olmaktır.
Peygamber Efendimiz (sav.), Kur’an’a ezberleyenlerin unutmamaları için sık sık tekrar etmelerini, etmedikleri taktirde hâfızlıklarını kaybedeceklerini
belirtir.
Bunu da “Bana ümmetimin kötü amelleri gösterildiğinde en kötüleri arasında âyet ve sureleri ezberledikleri halde unutanların hallerini gördüm” deyişinden
anlıyoruz.
Bir diğer hadis ise; “Filan ve filan sureyi ya da filan ve filan âyetleri unuttum demek, bir adam için ne kadar çirkin bir ºeydir” hadisidir. Bir baºka hadis
de “Şu Kur’an’ı hâfızanızda korumaya özen gösteriniz.
Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Kur’an’ın hâfızadan çıkıp kaçması, bağlı devenin ipinden boşanıp kaçmasından daha
hızlıdır” hadisidir. (İmam Nevevî, Riyazu’sSalihîn, c.5, 1004 nr. Hadis).
Kur’an’ı okumak bambaşka haz veren bir ibadettir. Kur’an’ı ezberlemekle beraber yüzünden okumak, âyetlere baka baka okumak daha faziletli daha makbul bir
ibadettir.
Eğer kişi ezbere okuduğunda daha bir huşû duyuyorsa ezbere okuması, yüzünden okumakla huşûu artıyorsa yüzünden okuması daha iyi olur. Mühim olan kalp
huzuruna kavuşmaktır. Her şeyin en iyisini ve doğrusunu Allah (cc.) bilir.
Önümüzdeki ayda inşaallah devam edecek olan “Kur’an okumanın âdâbı” başlıklı yazımızda, Kur’an okurken hal ve hareketlerimiz nasıl olmalı, secde âyetleri
geçtiğinde ne yapmalı, Kur’an okumada uygun vakitler, Kur’an’ı kazanç temini için okumak, hatim yapmada ölçü, aralarda tekbir getirmek, hatim duasının âdâbı
ve Kur’an’ı terk etmenin cezası gibi konulara yer vereceğiz. Hepiniz, Allah’a (cc.) emanet olun, selam ve dua ile…
http://www.vuslatdergisi.com/?vuslat=yazi&id=869&k=10
——————————————————
Kur’an Okumak Allah’la Konuşmaktır
Fethullah Gülen, Zaman, 02.06.2006
Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde altı garipten bahsetmiş ve “Mescid, namaz kılmayanlar arasında; Kur’an-ı Kerim, fâsıkın
kalbinde ya da onu okumayan birinin evinde; sâliha bir kadın kötü huylu bir adamın nikahı altında; sâlih bir erkek arsız bir kadının yanında ve âlim, onun
ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir.” demişlerdir.
Bir başka defa da şöyle buyurmuşlardır: “İnsanlar, öyle bir zamanı idrak edeceklerdir ki, o dönemde Kur’an bir vadide, onlar da başka bir vadide
olacaklardır.” Yani, o devrin insanları Kur’an’la aynı vadiyi paylaşamayacak, yeni ifadesiyle, aynı düzlemde buluşamayacak, farklı farklı kulvarlarda
bulunacaklardır. Dolayısıyla Kur’an, onu okumayan, onda ne olduğunu bile merak etmeyen ve ondan istifade etmeyi hiç düşünmeyen insanların evlerinde,
gönüllerinde garip kalacaktır. Zaten, asıl garip, yurdundan yuvasından uzak kalan, dostundan, ahbabından ayrı düşen değil, yaşadığı dünya içinde, bulunduğu
toplum itibariyle hâlinden anlaşılmayan, kıymeti bilinmeyendir.
Her müminin, Kur’an-ı Kerim’den Fatiha’yla birlikte en az iki kısa sûreyi doğru olarak okumasını öğrenmesi farzdır. Bir insan, bir gün içinde Fatiha, Kevser
ve İhlas sûrelerini doğru bir şekilde öğrenebilir. Bu sebeple namazları doğru kılmak için en azından bu üç sûrenin öğrenilmesi bir esastır ve şarttır. Kur’an
okurken kelimelerin yanlış telaffuz edilmesi doğru değildir. İnsan, doğru öğrendiği halde sürç-i lisan veya hata ile yanlış okuyabilir. Allah bundan dolayı
inşallah kulunu muaheze etmez. Ancak kişinin doğru okuması biraz gayretle mümkünken, bu işe karşı fazla ehemmiyet vermeyip lakayd ve laubali kalması,
Kur’an-ı Kerim’e karşı büyük bir saygısızlıktır. Mümin, Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı, en saygılı bir eda ile, en saygılı bir tonda, en saygılı nağmelerle ve
en saygılı olduğu bir hava içinde Rabbisine takdim etmekle mükelleftir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kur’an okuyan bir insan, Allah ile konuştuğunu söylese ve yemin etse yemininde yalancı çıkmaz.” buyurmaktadır.
Kur’an okurken Allah ile konuştuğunun şuurunda olan insan, kendine çeki düzen verecektir. İnsanın komutanının karşısında emir tekrarı yapıyor gibi kelimesi
kelimesine, üzerlerine basa basa ve onlardan zevk duya duya o kelimeleri içiyor gibi okuması, Kur’ an’a ve Kur’an’ın sahibine karşı saygısının ifadesidir.
Kur’an kıraatında eksikleri olan bir mümin, fırsatları değerlendirmeli, en kısa zamanda bir bilenin huzurunda Kur’an’ı doğru telaffuz edebilecek şekilde
öğrenmeli ve namazlarını çok Kur’an okuyarak eda etmelidir.
———————————————————
Kur’an’ı okumuyoruz
Bir-iki asırdan beri maalesef Türk milleti Kur’an okumamakta ve aynı zamanda Kur’an’ı da bilmemektedir. Bunu söylerken; İkbal’in anlattığı manayı
kastediyorum. O, hayatına ait önemli bir hatırasında şöyle demektedir: Ben sık sık Kur’an okurdum. Buna rağmen babam her defasında bana “Oğlum, Kur’an oku!”
derdi. Bir gün canıma tak etti ve babama, “Baba, ben hiç elimden bırakmıyorum ki bu mübarek kelimeyi.” dedim. Bunun üzerine babam bana şöyle dedi: “Oğlum,
Allah’ın şerefli elçisi Hazreti Muhammed’e indirdiği Kur’an’ı, sadece O’na inmiş bir Kur’an olarak okuma! Kur’an’ı, doğrudan doğruya Mütekellim-i Ezelî sana
okuyor gibi oku! Sana söylediği şeyi, emri tekrar ediyor mahiyetinde dön, Allah’a karşı tekrar et ve öyle oku!”
Bugün iç içe iki gurbet yaşanıyor; insanların çoğu pek acı bir gurbet olan, “Kur’ansızlık gurbeti”ni yudumlarken Kur’an da cemaatsizlik gurbeti yaşıyor.
Keşke, insanlar Kur’an’ın haremgâhına yürüyüverseler, ona karşı muhabbet izhar ederken kelam-ı ilahiye ve hakikatlerine gerçekten sahip çıksalar..
“Rabbimiz’in kelamı” deyip saygılarını ifade ettikleri aynı anda, o saygının gereğini yerine getirme adına da aşkla ellerinden geleni yapsalar… İşte o zaman
insanlar, hem kendi gurbetlerinden sıyrılmış, hem de Kur’an-ı Kerim’in çehresinden o gurbetin tozunu silmiş olacaklardır. Böyle bir vuslatla Kur’an-ı
Kerim’in gurbetinin giderilmesi de, zannediyorum, ona her zaman sahip çıkan bu devrin garipleri sayesinde gerçekleşecektir.
Haftanın Duası
Ya Rabbelâlemîn! “Kullarım Benden bir şey dileyecek olurlarsa Ben onlara yakınlardan daha yakınım ve dualarına mutlaka icabet ederim.” buyuran Sensin. İşte
zayıf ve aciz kulların olarak yüce huzuruna baş koyduk; kendimize zulmettiğimizi ve daha başka günahlarımızı itiraf ediyor ve “Tevbeler olsun ya Rabbi!
Tevbeler olsun!” diyoruz.
Senin hoşnut olmadığın ne kadar çok günaha bulaşmışsak hepsi için bağışlanma diliyor, bunun için de yüce dergahına iltica ediyoruz.
Sözün Özü
Okuduğumuz Kur’an-ı Kerim ve yaptığımız evrad u ezkarın şuursuzca yapılması matlup değilse de, böyle yapılırsa da bir kısım duygularımıza hitap eder ve bu
itibarla istifade etmiş oluruz.
Daha derin mülahazalara açılabilmek için de insanın kendini biraz zorlaması lazımdır. Her kelimeyi, her ifadeyi bir idrak ve şuur içinde kalbin
derinliklerine bir cehd ile indirmek gerekir. Şuurluca duyabilme, biri bin yapar. Şuurluca okuyamıyorum diyerek terk etmek de hata olur.
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kursu/a15658.html
———————————————————————-
Kur’an Okumanın Anlamı Doç.Dr. Bahattin DARTMA
Kur’ân–ı Kerim, tüm insanlığın hidayeti adına nâzil olmuş son ilâhî mesajdır. Gönderiliş gayesi olan bu asıl görevini pek çok âyetinde serdetmiştir. Şimdi
bunlardan birkaçını zikredelim:
“Bu Kur’ân, delilleri ile, fikirleri ve kalbleri aydınlatan basiret nurlarıdır ve iman edecek kimseler için hidayet rehberi ve rahmettir.” (Câsiye 45/20);
“Gerçekten bu Kur’ân, insanları en doğru yola, en isabetli tutuma yöneltir.” (İsrâ 17/9); “… İşte bu (Kur’ân) Allah’ın hidayetidir ki, onunla dilediğine
yol gösterir…” (Zümer 39/23); “Bu Kur’ân, hidayet rehberidir. Rablerinin âyetlerini reddedenlere ise, en fenasından gayet acı bir azap vardır.” (Câsiye
45/11)
Âyetlerde Kur’ân’ın en doğru yola ulaştıran bir hidayet rehberi olduğu, reddedilmesi hâlinde insanın tahammül gücünü aşan zorlu bir azapla karşı karşıya
gelineceği ihtar edilmiştir. Buradaki ‘hidayet’in kapsamına, insanı, hem bu dünya ve hem de âhiret hayatını düzenleyerek mesut edecek, huzura kavuşturacak
tüm hususlar dahildir. Zira Kur’ân–ı Kerim, hiçbir ayırım yapmaksızın bütün beşeriyeti kucaklayarak, karşılaşılan her türlü ihtiyaca en gerçekçi ve makûl
cevaplar ve çözümler ortaya koymaktadır “Sizden öncekilerin tarihi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki meselelerin çözümü Kur’ân’dadır…” (Tirmizî,
Fezâilu’l–Kur’ân, 14)
Bütün insanlık, refaha kavuşmak ve mutluluğu yakalamak için tarih boyunca çok gayret sarfetmiş ve hâlâ bu gayesine ulaşmak ümidiyle çeşitli uğraşlar
vermektedir. Günümüzde uygarlık, ilim ve teknik akıllara durgunluk verecek şekilde ilerlemesine rağmen ne hazîndir ki insanlık, hâlâ devâsâ problemler içinde
kıvranmakta, haysiyet ve onuruyla bağdaşmayan çirkin ve acımasız muamelelere maruz kalmakta, derin ve onulmaz bedbahtlıklar içinde yüzmektedir. Kısaca, tablo
vahimdir; problemlere çözüm üretimi yetersizdir; üretilenler de sadra şifâ verecek derecede değildir. Çünkü bu konuda göz ardı edilen çok önemli bir gerçek
vardır ki o da, insanları hidayete erdirmek için indirilmiş olan Kur’ân’a sahici olarak gereken hassasiyeti göstermemek, ehemmiyet vermemek, meseleleri
Kur’ân çerçevesinde ele almamaktır: “O gün Peygamber: ‘Ya Rabbi, halkım bu Kur’ân’ı terk edip ondan uzaklaştılar!’ der.” (Furkân 25/30) Oysa insanların
ulaştığı en ileri seviye olma iddiasındaki Batı medeniyetinin bir temsilcisi –Eckerman– bir istekte bulunmaktadır: “Görüyorsun ki, bu Kitâb’ın öğrettiği
esaslar, zerre kadar aksamıyor. Biz, bütün sistemlerimizle bundan ileri gidemiyoruz.” (Ateşmen 1971, 156)
Aynı konuda İngiliz düşünür Ayşe B. Honey’in şu tesbitleri de önemlidir: “Bugün Batı dünyası, karanlık bir hayat içindedir. Benlik ve ruhunu kurtarmak için
gösterilen hiçbir önemli ışık yoktur. Avrupa cemiyetinin aktüel durumundan haberdar olan herhangi bir kimse, maddî mükemmelliğin ve ilerleyişin arkasındaki
bu umumî huzursuzluğu ve rûhî rahatsızlığı görebilir. Şimdi halk, kendi kötü durumundan kurtulmak için yol aramaktadır; fakat çıkar yolu görememektedir.
Araştırmaları verimsizdir. Ortada tek bir çıkar yol görünmektedir: İslâm’ın gösterdiği yolda gerçek bedenî ve rûhî ihtiyaçlar arasında harikulâde bir âhenk
vardır. İslâm, hakîkî muvaffakiyet ve kurtuluşa götürecek modern medeniyet yolunu göstermektedir. O, Batı insanına hayatın hakîkî gayesini ve Allah rızası
için mücadeleyi tercih etmemiz gerektiğini öğretecektir. Bu, gelecekte de onun başarısını temin edecektir. Allah, bizi bu hayatta da âhirette de bağışlasın,
selâmete erdirsin.” (a.g.e. 49)
Anlaşılan o ki, tek yönlü gelişme insanlığa mutluluk getirememektedir. Öyle ise katiyetle bilinmelidir ki, insanoğlu, Mushaf–ı Şerif’in iki kapağı arasında
bulunan, yani bütün Kur’ân’daki emir ve tavsiyelere uymadıkça huzur bulup saadete eremeyecek; en girift olanına kadar içine düştüğü bütün problemler,
Kur’ân’da yer alan prensiplere uyulmak suretiyle ancak çözüme kavuşturulabilecektir. “Çağ, İlâhî İrâde’nin, yani Kur’ân’ın gerisinde kalmıştır; biz ise çağın
da gerisinde bulunuyoruz.” (Öztürk 1996, 7) tesbiti bu gerçeği veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. “İslâm, milletlerin üstünde bir medeniyet dinidir.”
sözüyle de Hacca F. R. Fezou, aynı hususa işâret etmiş olmalıdır. (Ateşmen, 48)
Görülüyor ki, Batılı düşünürler içinde bile bu konuda doğruyu görüp hakkı teslim edenler vardır. Bunlardan Fransız Anquetil Duperron: “Artık bâtıl
itikatlarımızdan sıyrılalım da dünya üzerindeki önemli bir nüfusun tabi olduğu Kur’ânî hükümlere eğilelim.” (Danişmend 1978, 49) derken; Raymond Lerouge de
insanlığı bugün içinde bulunduğu bunalımlardan ancak Kur’ân–ı Kerim’in kurtarabileceğini: “İslâmiyet’in bugün maruz bulunduğumuz içtimâî meseleleri hemen
hâllediverecek bir takım düsturlara mâlik olduğunu unutacak olursak…” (a.g.e., 57) şeklinde başlayıp devam ettirdiği sözleriyle açıkça deklare etmiştir.
Stengass’ın şu ifadeleri de kayda değerdir : “Kur’ân, din adına insanları meşgul eden bütün büyük ve karışık meseleleri aydınlatmış ve insanın terakkisi ve
yükselmesinin önünde hiçbir engel bırakmamıştır.” (Ateşmen, 143)
O hâlde, elimizde aslını muhafaza eden yegâne ilâhî rehber olarak “bütün dînî ve dünyevî fazîletlerin” (H. S: Lider) (Ateşmen, 159) ve “daha büyük bir
terakkînin menbaı” (T. Arnold) (a.y.) olan Kur’ân’a sarılmaktan başka çarenin olmadığını sadece kabul etmek yetmez, onu uygulamak lazımdır: “Hepiniz toptan,
Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de, Allah
kalblerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı.
Allah, size âyetlerini böylece açıklıyor, tâ ki doğru yola eresiniz.” (Âl–i İmrân 3/103) “Bir de şu: “İşte benim dosdoğru yolum. Ona tabi olun. Yoksa başka
yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte kötülüklerden sakınasınız diye Allah, size bunları emretti.” (En’âm 6/153)
Çünkü vahyin getirdiği esaslar dikkate alındığı takdirde mutluluğu yakalamak, refah ve huzura kavuşmak mümkündür. Aksi hâlde, her çeşidiyle kötülüğün içinden
çıkma imkânı olmaz: “Şimşek nerdeyse gözlerini köreltecek. Önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık çökünce de dikilir kalırlar. Allah dileseydi
kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah gerçekten her şeye kadirdir.” (Bakara 2/20)
Şimdi böylesine önemli olan ölümsüz değerler kaynağından yeterince istifade etmek için ne yapmak gerekir? Başka bir ifadeyle Kur’ân’dan, insanı hidayete
getirecek, dünyevî ve uhrevî mutluluğa erdirecek şekilde nasıl yararlanılır? Kısacası Kur’ân niçin indirilmiştir? Şimdi, çalışmamızın omurgasını teşkil eden
bu mühim sorunun cevabını vermeye çalışalım. Kur’ân’dan gerçek anlamda yararlanmak için şöyle bir çizgi takip edebiliriz:
1. Kur’ân’ı Yüzünden Okumak :
“Bu Kur’ân’ı öğreniniz! Şüphesiz ki siz onu okurken, her bir harfine karşılık on sevap alırsınız. Ben, “elif lâm mîm” bir harftir demiyorum. Elif bir, lâm
bir, mîm de bir harftir. Her harfe mukabil on sevap vardır.” (Tirmizî, Fezailü’l–Kur’an, 16) Hadîste kısaca, Kur’ân okuyanın, okuduğu her harfe karşılık on
sevap alacağı ifade edilmiştir. Hattâ Kur’ân’ı zorlanarak okuyanların bile sevaba nail olacağı, üstelik iki kat sevap alacağı haber verilmiştir: “Kur’ân’da
mâhir olan, sefere denilen Kerim ve itâatkar meleklerle beraberdir. (Kur’ân’ı) güçlük çekerek/kekeleyerek okuyana ise iki kat ecir vardır.” (Müslim,
Salâtü’l–Müsafirîn, 244; Ebu Davud, Salât, 349) Buradan, zorlanarak Kur’ân okuyanın okuduğu her harfe karşılık yirmi sevap alacağı sonucu çıkarılabilir.
Ancak, yukarıdaki hadiste zikredilen “on” rakamından maksadın kesret (çokluk)ten kinâye, yani Kur’ân okuyanın çok sevap alacağı anlatılmak istenmiş olabilir.
Belki de bunun içindir ki, İslâm âlimleri tarafından Kur’ân okumanın, tesbih, tehlîl ve diğer ezkârdan daha fazîletli olduğu beyan edilmiştir. (Nevevî 1990,
24; Kandehlevî 1997, 380) Zikredeceğimiz şu hadis de bu görüşün doğruluğunu teyîd etmektedir: “Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Kur’ân, her kimi Beni
zikretmekten ve Bana el açıp istemekten alıkoyarsa ona, isteyenlere verdiğimin en alâsını veririm. Allah’ın kelâmının diğer kelâmlara olan üstünlüğü, O’nun
yaratıklarına karşı üstünlüğü gibidir.” (Tirmizî, Fezailü’l–Kur’ân, 6/25) İşte böylesine mühim olan bir amelin önemini vurgulamak için olmalı ki, Resûlüllah
(s.a.s), Kur’ân’ı öğrenen ve onu başkalarına öğretenle ilgili olarak şu müjdeyi vermiştir: “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve onu başkalarına
öğretendir.” (Buharî, Fezailü’l–Kur’ân, 21) Kur’ân okumanın ve dinlemenin pek çok faydasının olduğu muhakkaktır: “Öyle ise, Kur’ân okunduğunda hemen ona
kulak verin, susup dinleyin ki merhamete nail olasınız.” (A’râf 7/204): “Allah’ın evlerinden (herhangi) bir evde, Allah’ın kitabını okuyan, aralarında
mutalâa eden topluluğa sekîne iner; onları rahmet bürür, melekler kuşatır ve Allah kendi katındaki kimseler arasında zikreder.” (Ebû Dâvûd, Salât, 349)
Müslüman düşünürler bir yana, Batılılar bile bu konuda görüş beyanında bulunma ihtiyacı hissetmişlerdir. Meselâ, Blachere şöyle der: “Vahyolunan
Kelâmullah’ın yüksek sesle okunması, dinleyenleri mu’cizevî bir tesir altında bırakır.” (Danişmend, 58) John Davenport, konuya ilişkin olarak, “Arapça
bilmeyen bir kimse Kur’ân’ı dinlese, onun Arapça eserlere olan üstünlüğünü derhal anlar…” (Ateşmen, 133) derken, Jean–Paul Roux adlı müsteşrik de, okunan
Kur’ân–ı Kerim’i dinlemenin önemini ve meydana getirdiği tesiri şu sözleriyle anlatmaktadır : “İslâm’ın yayılmasında Kur’ân okumanın, başka her türlü sözden
daha büyük bir âmil olduğu bir çok şehâdetle sabittir. En muannit düşmanlar bile Kur’ân’ı dinler dinlemez birdenbire duraklıyorlar, ekseriya hemen imana
gelip Kelime–i Şehâdet getiriyorlardı. Âyetlerdeki kelimelerde ne fevkalâde bir kuvvet ve kudret vardır!” (Danişmend, 63)
Jacques C. Risler’in : “… Kur’ân’ın kuvvet ve kudretiyle güzelliğini ve aynı zamanda lâfız asaletini takdir edebilmek için kendisini dinlemek lâzımdır.
Kur’ân’ın âhenkli ve âdeta kafiyeli nesri öyle cazip ve nafiz bir letâfet ve zerafet neşreder ki, bütün fikirlerle tasvirler bir sıcaklık ve aydınlık içinde
parlar…” (a.g.e., 66–67) şeklindeki sözleriyle, Mr. Rodvill’in şu itirafı da zikre değerdir: “Kur’ân’ı okudukça onun bizi teshir ettiğini, hayretlere
düşürdüğünü ve sonunda bize üstünlüğünü tasdik ettirerek onun büyüklüğünden dolayı Cenâb–ı Hakk’ın huzurunda secdeye varmak istediğimizi görürüz…”
(Ateşmen, 143) Burada yeri gelmişken, Meryem Cemile’nin görüşlerini de kaydetmek sanırız isabetli olur : “Kur’ân, öyle misilsiz bir belâgat hârikasıdır ki,
onun tilâveti insanlara gözyaşları döktürür ve istiğrâka sevk eder.” (a.g.e., 144) Ancak, Kur’ân’ı sadece yüzünden okumak yeterli değildir; bundan sonra,
okunan Kur’ân’ı anlama safhası gelmelidir.
2. Kur’ân’ı Anlamak:
Kur’ân okumadaki asıl maksat, onu anlamaya çalışmaktır. Bu husus, âyetlerde gayet açıktır: “Düşünüp manâsını anlamanız için Biz, onu Arapça bir Kur’ân olarak
indirdik.” (Yûsuf, 12/2); “Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Zühruf 43/3); “Kur’ân’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer
Kur’ân Allah’tan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.” (Nisâ’ 4/82); “Öyle olmasa, Kur’ân’ı düşünmezler mi? Yoksa
kalblerinin üzerinde üst üste kilitler mi var?” (Muhammed 47/24)
Aynı konuda, şu hadisi zikretmeliyiz: “Her kim Kur’ân’ı okur, onu anlayarak ezberler ve helâlini helâl, haramını haram kabul ederse, Allah bu Kur’ân
sebebiyle onu Cennete koyar.” (Tirmizî, Fezailü’l–Kur’ân, 13) Konuya dair Ebû Abdürrahmân es–Sülemî’nin şu sözü de anlamlıdır : “Biz, Kur’ân’dan on âyet
öğrenince, onun helâlini–haramını, emrini–nehyini öğrenmeden başka bir âyete geçmezdik.” (Kurtubî, 1/39)
Kur’ân’ı anlama(ya çalışma)nın, üzerinde kafa yormanın, tefekkür etmenin, nafile namaz kılmaktan daha önemli olduğu, Resûlullah’ın Ebû Zerr’e hitâben
söylediği: “Oturup, Allah’ın kitabından bir âyeti anlaman, senin için yüz rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır.” (İbn Mâce, “Mukaddime”, 16)
sözünde gayet net olarak ifade edilmiştir. Bir başka hadîste de Resûlullah Efendimiz (s.a.s.), şöyle buyurmuştur : “Kur’ân’ı üç günden az bir sürede
hatmeden, on(un mânâsın)ı anlayamaz.” (İbni Mâce, İkametü’s–Salât, 178) Bu hususta İbn Abbas’ın şöyle bir beyanı vardır: “Bakara ve ‘Âl–i İmrân sûrelerini
tertil üzere düşünerek okumam, Kur’ân’ı (baştan sona) süratle okumamdan bana daha doğru görünmektedir.” (Gazalî, 1/282) Süleymân Dârânî de bu konudaki
tutumunu şu sözlerle anlatmıştır: “Ben bir âyet okurum, dört–beş gece onu düşünürüm, onu iyice anlamadan başkasına geçmem.” (a.g.e., 1/277) Demek ki
faziletli olan, Kur’ân’ı mümkün olan en kısa zamanda okuyup bitirmek değil, onu anlayarak okumaktır. Bunun için de Kur’ân’ın irâb edilerek okunması tavsiye
edilmiştir. Konuyla ilgili Hz. Ömer’in: “Kur’ân’ı okuyan ve onu irâb eden, yani, onu anlamak maksadıyla cümlelerinin yapısını ve dilinin karakteristiğini
çözmeye çalışan kimseye Allah katında şehîd sevâbı verilir.” (Kurtubî, 1/23) sözüyle, Mekhûl’un: “Bana ulaştığına göre, Kur’ân’ı i’râb ederek okuyana,
irâbsız okuyanın sevâbının iki katı verilir.” (a.y.) sözü oldukça anlamlı görünmektedir. Hattâ, Kur’ân’ı irâb etmenin onu ezberlemekten daha mühim olduğu
belirtilmiştir. Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, bu hususu şu sözleriyle dile getirmişlerdir: “Bize, Kur’ân’ı irâb etmek, onu(n harflerini) ezberlemekten daha
doğru görünmektedir.” (a.y.) Çünkü Kur’ân’ı irâb etmek, onun manâlarını anlamaya yardımcı olmaktadır. İşin önemi de zaten buradan ileri gelmektedir. Eğer
Kur’ân’ı anlamaya vesile olmayacaksa mücerred olarak/sadece irâbın kayda değer bir tarafı yoktur. İbn Atıyye, bu hususa şu sözleriyle açıklık getirmiştir :
“Kur’ân’ı irâb etmek dinde asıldır. Çünkü bununla kâide/kural demek olan Kur’ân’ın mânâları daha iyi anlaşılmaktadır.” (a.g.e., 1/24)
Bu kısma son vermeden önce, okuduğu Kur’ân’ın anlamını bilmeyen ve bu yüzden, korkuyla heyecanın iç içe bulunduğu bir duruma düşen kişinin hâlini anlatan,
İyâs b. Muâviye’nin verdiği şu misali kaydetmek sanırız faydalı olur: “Kur’ân’ı okuyup da onun mânâsını bilmeyen kimse, lambanın olmadığı bir gecede
hükümdarından kendisine bir mektup gelen, (bu yüzden) kendisini korku saran ve mektubun içinde ne olduğunu bilmeyen kimse gibidir. Kur’ân’ın mânâsını bilen
ise, lâmba getirerek mektubun içindekini okuyan gibidir.” (a.g.e., 1/26)
3. Kur’ân’ı Yaşamak :
Yukarıda Kur’ân’ın, üzerinde düşünülmesini istediğinden söz etmiştik. Elbette, onu anladıktan sonra hayata geçirmemek olmaz. Bu sebepledir ki, “Andolsun,
size, içinde şanınız/şerefiniz bulunan bir Kitab indirdik. Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Enbiya 21/10) âyetinde “içinde şanınız/şerefiniz bulunan bir
Kitab” kısmını, Sehl b. Abdullah “içindeki hayat veren şeylerle amel etmek” (Kurtubî, 11/273) şeklinde tefsir etmiştir. Tabiî ki, Kur’ân üzerinde sadece
tefekkürle yetinip, onu hayata geçirmedikçe, istenilen neticeyi elde etmek mümkün değildir. “Biz sana hayrı, feyiz ve bereketi bol bir Kitap indirdik ki,
insanlar onun âyetlerini iyice düşünsünler ve aklı yerinde olanlar ders ve ibret alsınlar.” (Sâd 38/29). “Yemin olsun: Biz, ders alınsın diye Kur’ân’ın
anlaşılmasını kolaylaştırdık. Haydi var mı düşünen ve ibret alan?” (Kamer, 54/17, 22, 32, 40)
Bir hadîs–i şerifte de bu hususlar şöyle bir benzetme ile anlatılmıştır: “Kur’ân’ı öğreniniz, onu okuyunuz. Kur’ân’ı öğrenen, onu okuyan ve gereğini yapan
kişi, misk ile doldurulmuş bir kap gibidir; kokusu her tarafa yayılır. Kur’ân’ı öğrenip anlayabildiği hâlde gaflete dalan kişi ise, içinde misk varken ağzı
sıkıca kapatılmış kap gibidir.” (Tirmizî, Fezailü’l–Kur’ân, 2) Kur’ân’ı okuyan, anlayan ve onu yaşayan, âhirette de tahminlerimizin ötesinde bir güzelliğe
kavuşacak, ayrıca ebeveyni onun sayesinde arzu edilmeye değer lütuf ve nimetlere erecektir: “Kur’ân’ı okuyan ve hükümleriyle amel edenin anne ve babasına
kıyâmet günü parlaklığı dünyadaki güneşin parlaklığından daha kuvvetli olan bir taç giydirilir. O hâlde Kur’ân’ı bizzat uygulayan hakkında ne düşünürsünüz?
(Onun sevabını siz takdir edin).” (Ebu Davud, Vitr, 14; I. Müsned, 3/440)
Ashâb, Kur’ân’ı okuyor, anlıyor ve yaşıyordu. Hz. Ömer, Bakara sûresini on küsûr senede ezberlemiş, sûreyi ezberleyince Allah’a şükretmek için bir de deve
kurban etmiştir. (Kurtubî, 1/40) Anlaşılıyor ki Hz. Ömer, söz konusu sûreyi on küsûr yıl gibi bir zaman zarfında okumuş, anlamış ve hayata geçirmiştir. Yoksa
sadece yüzünden okuyup veya ezberleyip bırakmamıştır. İmâm Mâlik’in rivâyetine göre de, “Abdullah ibn Ömer, Bakara sûresini öğrenmek için üzerinde tam sekiz
sene durmuştur.” (Muvatta, Kur’ân, 11) Bu dönemde Müslümanlar, Kur’ân’ı okuyup onun seviyesine çıkmaya çalışırken, ne hazindir ki, günümüz Müslümanları
Kur’ân’ı kendi seviyelerine indirmeye çalışıyorlar. (Gazalî 1998, 41) Demek ki, o devirde Kur’ân anlaşılıp yaşanıyordu, günümüzde olduğu gibi manâsı
bilinmeden sadece yüzünden okunmak veya ezberlemekle yetinilmiyordu. Kur’ân hâfızı olmak, baştan sona Kur’ân’ı yanlışsız olarak ezbere okumak değildi.
Nitekim Ebû Ömer, Kur’ân hâfızını şöyle tarif etmektedir: “Hameletü’l–Kur’ân/Kur’ân hâfız(lar)ı, Kur’ân’ın hükümlerini, helâlini ve haramını bilen ve onun
içindekilerle amel edenlerdir.” (Kurtubî, 1/26) Abdullah ibn Amr da, Kur’ân hâfızında bulunması gereken nitelikleri sayarken şöyle demektedir: …Kur’ân’ın
hükümlerini öğrenmesi, Allah’ın muradını ve üzerine farz olanı anlaması, okuduğundan istifade etmesi, okuduğuyla amel etmesi gerekir. Kur’ân’ın farzlarını ve
hükümlerini ezberden okuyup da, okuduğunu anlamaması ise ne kötü bir şeydir…” (a.g.e., 1/21)
İşte bundan dolayı olmalı ki, Kur’ân’ı okuyup tatbik etmeye çalışan kimse, gıpta edilmeye değer bulunmuştur: “Ancak iki kişi gıpta edilmeye değerdir: Birisi,
Allah’ın kendisine Kur’ân ihsan edip de gece–gündüz onu okuyarak uygulamaya çalışan; diğeri de, Allah’ın verdiği malı gece–gündüz infak eden kimsedir.”
(Müslim, Salâtü’l–Müsafirîn, 266–267)
Konuyla ilgili olarak, Abdullah ibn Mes’ûd’un şu sözleri oldukça manidar görünmektedir: “Bize, Kur’ân’ın lâfızlarını ezberlemek zor, onunla amel etmek kolay
gelirdi. Bizden sonrakilere Kur’ân’ı ezberlemek kolay, onunla amel etmek zor gelecek.” (Kurtubî, 1/40) “Kur’ân–ı Kerim, hükmüyle amel edilmek için nazil
olmuş iken, onlar yalnız okumasını amel olarak kabul etmişlerdir. Bazı kimseler, Fâtiha’dan başlayarak hiç yanılmamak şartıyla Kur’ân’ı sonuna kadar
okudukları hâlde hükmüyle amel etmezler.” (Gazzalî, 1/275) Hasan Basrî, bu konudaki hassasiyetini şöyle ifade eder: “Önceleri insanlar, Kur’ân’ı Allah’ın bir
emri, fermanı bilir öyle davranırlardı. Gece gündüz onun üzerinde titizlik gösterir, onu gözetir, göz önünde bulundurur, ona göre amel ederlerdi. Şimdi siz,
onun harflerine, harekelerine çok dikkat ediyorsunuz, ama ilâhî emirlere, içinde neler bulunduğuna hiç dikkat etmiyorsunuz. Hattâ onları anlamıyorsunuz
bile.” (Kandehlevî, 383)
Günümüzde de yaygın olan başka bir probleme Ebû Ümâme el–Bâhilî şu sözleriyle parmak basmıştır: “Kur’ân’ı okuyunuz! (Duvarda) asılı Mushaf sizi aldatmasın!
Allah, Kur’ân’ın kabı olan kalbe azap etmez.” (Gazzalî, 1/273)
Kur’ân’dan tam anlamıyla istifade etmek için bu üç merhâle önemlidir. Hayata geçirilmeden Kur’ân’dan beklenen güzellikler gerçekleşmez. İnsanın ve içinde
yaşadığı toplumun müsbet yönde değişmesi ve yükselmesi, Kur’ân’ın hayata geçirilmesine bağlıdır. Aksi hâlde, Resûlullah’ın (s.a.s.) şu sözünün ilk kısmının
gerçekleşmesi umulurken, son kısmı gerçekleşir ki, bu da, insanlık açısından tahammülü imkânsız vahim sonuçlar doğurur: “Allah, bu Kelâm’la bir kısım
kavimleri yükseltir, diğer bir kısmını da alçaltır.” (İbn Mâce, “Mukaddime”, 16) Resûlullah, Kur’ân’ı ayrıca şifa olarak da zikretmiştir: “Şu iki şifalı şeye
devam ediniz: Bal ve Kur’ân.” (İbn Mâce, Tıb,
7)Bal, maddî bünyenin sağlığı için ne kadar yararlı ise, Kur’ân da maddi hastalıklar için hattâ onlardan daha da fazla manevî yapının sağlıklı olması için
elzemdir. Bir başka hadîsinde Resûlullah: “İlacın en hayırlısı Kur’ân’dır.” (İbn Mâce, Tıb, 38) buyurmakla Kur’ân’ı, en iyi ilaç olarak tek başına
zikretmiştir.
Bizzat Kur’ân, inananlara şifâ ve rahmet oluşunu şöyle beyan etmektedir: “Biz, Kur’ân’ı mü’minlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise
sadece ziyanını artırır.” (İsrâ 17/82). Tabiî ki rahmete nail olma, kuşkusuz Kur’ân’ı uygulamaya bağlıdır: “İşte bu Kur’ân da, indirdiğimiz kutlu bir
kitaptır. Artık ona tâbi olun, inkâr ve isyandan sakının ki, rahmete nail olasınız.” (En’âm, 6/155)
Bir de Gazzâlî’yi dinleyelim: “Kur’ân’ın hakkıyla okunması, dil, akıl ve kalbin müştereken okunmasıyla gerçekleşir. Dil, tashîh–i hurûfa riâyet ederek tertîl
ile okur; akıl, mânâları anlar; kalb ise, emir ve yasaklara uyarak öğüt alır. Yani dil ağır ağır okur, akıl okunanı anlar, kalb de etkilenerek alınması
gereken dersi/öğüdü alır.” (Gazzalî, 1/287) Etüdümüzü noktalarken şunu da önemle belirtmeliyiz ki, herkes Kur’ân’dan imkânı nisbetinde istifade etmelidir.
Kur’ân okumasını bilmeyen okumaya, okuyan anlamaya, anlayan uygulamaya çalışmalıdır.
Ve hitâm–ı misk iki hadis–i şerif: “… Sözün en güzeli, Allah’ın sözüdür…” (İbn Mâce, Mukaddime, 7; Nesai, Sahv, 65)
“… Sözün en hayırlısı, Allah’ın Kitabı’dır…” (Müslim, Cuma, 43)
Kaynaklar
Anquetil Duperron, Legislation Orientale, Amsterdam 1978.
Ateşmen, Mustafa, Avrupalı Gözüyle İslâm, İst., 1971.
Danişmend, İsmail Hâmi, Garb Ediplerinin Kur’ân–ı Kerim Hayranlığı, Dergah yayınları, 3. Baskı, İstanbul, Ekim, 1978.
Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, İhyâu Ulûmi’d–Dîn, Mektebetü Mısr/Dâru Mısr li’t–Tıbâa.
Gazzalî, Muhammed, Kur’ân’ı Anlamada Yöntem, (Çeviri, Emrullah İşler), 2. baskı, İstanbul, 1998.
Kandehlevî, Muhammed Zekeriyya, Fezâil–i A’mâl, (Ter., Yusuf Karaca), İstanbul, 1997.
Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed ibn Ahmed, el–Câmi’ li ‘Ahkâmi’l–Kur’ân, Beyrut, Dâru İhyâ’i't–Türâsi’l–Arabî.
Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref, et–Tibyân fî Âdâbi Hameleti’l–Kur’ân, II. baskı, Beyrut, 1990.
http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=56&yumit=bolum2
————————————————————-
KUR’AN-I KERİM ÂYETLERİNDE KUR’AN’IN FAZÎLETİ
1- “Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar
(belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah
namazı şahitlidir. Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir
nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer
bir makama göndereceğini umabilirsin” (İsrâ, 78, 79).
2- “O kitap (Kur’ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar
ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir” (Bakara, 2).
3- “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden
ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır” (Bakara, 185).
4- “Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size
apaçık bir nur indirdik” (Nisâ 174).
5- “Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. Rızasını
arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle
karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir” (Mâide 15, 16).
6- “Bu (Kur’ân), Ümmü’l-Kurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için
sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır.
Ahirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya
devam ederler” (En’âm, 92).
7- “İşte bu (Kur’ân), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun
ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin” (En’âm, 155).
8- “Gerçekten onlara, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet
olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik” (A’râf, 52).
9- “Kitab’a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle
iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz” (A’râf, 170).
10- “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin” (Arâf, 204).
11- “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa,
müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki: Ancak Allah’ın
lûtfuf ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu onların (dünya malı
olarak) topladıklarından daha hayırlıdır” (Yunus, 57, 58).
12- “Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur’an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman
için sana indirdiğimiz bir kitaptır” (İbrahim, 1).
13- “Biz, Kur’an okunduğu zaman, seninle ahirete inanmayanların arasına gizleyici bir örtü çekeriz. Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir
kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur’an’da Rabbinin
birliğini yadettiğinde onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisingeri
dönüp giderler” (İsrâ, 45, 46).
14- “Biz, Kur’an’dan öyle birşey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve
rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır” (İsrâ, 82).
15- “Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar
tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu
Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri hem de
gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitab, Allah’ın,
dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi
de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz” (Zümer, 23).
16- “İşte böylece sana da emrimizle Kur’ân’ı vahyettik. Sen, kitap nedir,
iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle
doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu
göstermektesin” (Şûrâ, 52).
17- “Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah
korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz” (Haşr, 21).
18- “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır” (Kadr, 1, 2, 3).
19 – “İşte o apaçık delil Allah tarafından gönderilen ve en doğru hükümleri hâvî tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir” (Beyyine, 2, 3).
20- “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız”
(Hicr, 9).-
———————————————-
HADİSLERDE KUR’ÂN-I KERİM’İN FAZÎLETİ
1- Müslim’de rivayet edilen bir hadiste; Ebu Umame (r.a)’den, Resulullah
(s.a.v)’ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Kur’an’ı öğreniniz. Şüphesiz
o, kıyamet günü ehlin için çok iyi bir şefaatçı olacaktır.”
2- En-Nevvas b. Sem’an (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber’i şöyle derken duydum.
“Kıyamet günü Kur’an-ı Kerim ve bu dünyada onunla amel edenler getirilirler.
Önlerinde de kendilerini arkadaş edinenleri savunan Bakara ve Âl-i İmrân
sûreleri bulunur” (Müslim).
3- Buhârî’de rivayet edilen bir hadiste; Osman İbn Affan (r.a)’dan,
Resûlullah (s.a.v)’ın şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Aranızda en
hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.”
4- Hz. Aişe (r.anha) anlatıyor: Hz Peygamber (s.a.v): “Kur’an’ı okumak
kendisine zor geldiği halde onu takılarak okuyana iki sevap vardır”
buyurmuştur (Buhârî, Müslim).
5- Ebu Musa el-Eş’arî ( r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle
buyurdu: “Kur’an okuyan ve okuduğuyla amel eden mü’minin örneği, tadı
güzel kokusu güzel turunç meyvesi gibidir. Kur’an okumayan, ancak onunla
amel eden mü’minin örneği de tadı güzel ancak kokusu olmayan ham hurma
gibidir. Kur’an’ı okuyan münâfığın durumu ise kokusu güzel tadı buruk
reyhâne otu gibidir. Kur’an’ı okumayan münâfığın durumu ise kokusu olmyan,
tadı da buruk olan acı yaban keleği gibidir”( Buhârî, Müslim ).
6- Hz. Ömer (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) “Allah Teâlâ bu
Kur’an’la bazı kavimleri yüceltir bazılarını da batırır” buyurmaktadır
(Buhârî, Müslim).
7- Müttefakun aleyh olan bir hadiste, İbn Ömer (r.a)’den Allah Rasûlü’nün
şöyle dediği rivayet olunmuştur. “Haset (gıpta veya imrenme) sadece iki
yerde olur. Biri Allah’ın kendisine Kur’an öğrenmeyi nasip ettiği kimsedir
ki, onu gece gündüz okur, kendisini işiten komşusu: “Keşke komşuma verilen
Kur’an nimeti bana da verilseydi de, gereği ile amel ettiği gibi ben de
etseydim!” der. Diğeri de, Allahın kendisine mal verdiği kimsedir ki, onu
hak yolda sarfeder. Bunu gören diğer biri: “Keşke şu hayırsever kişiye
verilen mal gibi bana da verilseydi de, onun yaptığı gibi ben de hayır
yapabilseydim!” diye imrenir.
8- el-Berâ b. Âzib (r.a) anlatıyor: Sahabilerden biri atı yanında iple
bağlı olduğu halde Kehf Sûresi’ni okumaya başlar. Derken bir bulut çıkar ve
sahabinin üzerine çökmeye yönelir. Hatta atı bu buluttan ürkmeye başlar.
Sahabi sabah olunca Hz. Peygamber (s.a.v)’e gelip durumu anlatır.
Hz.Peygamber (s.a.v): “O Kur’an için inmiş huzur bulutudur” buyurur
(Buhârî, Müslim).
9- İbni Abbas (r.a) anlatıyor: Hz.Peygamber ( s.a.v): “İçinde Kur’an’dan bir
şey bulunmayan kişi harabe ev gibidir” buyurmuştur (Hadis hasen-sahîhtir;
Tirmizî).
10- Tirmizî’nin hasen ve sahih diye vasıflandırdığı, Ebu Davud’un da rivayet
ettiği bir hadiste Abdullah b. Amr b. el-Âs ( r.a)’ın nakline göre
Hz.Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kur’an ehline; Kur’an’ı oku ve
yüksel, Kur’an’ı tıpkı dünyada okuduğun gibi tane tane tertil üzere oku,
zira senin rütben, okuyacağın son âyetin yakınındadır” denilecektir.
11- Sahîh-i Müslim’de, Ukbe b. Âmir (r.a)’den şöyle bir hadis rivayet
edilmiştir: “Biz, Suffa’da iken Resûlullah (s.a.v) dışarı çıkıp: “Günah
işlemeksizin ve akrabalık bağını koparmaksızın Buthan’a yahut Akik’a kadar
gidip oradan iri hörgüçlü iki deve getirmeyi hanginiz ister?” diye sordu.
“Ya Resûlallah! Biz bunu isteriz” dedik. “Öyle ise sizden herhangi biri
mescide gider de celil ve aziz olan Allah’ın kitabından iki âyet öğrenir
yahut okursa bunlar onun için iki deveden daha hayırlıdır. Üç âyet onun
için dört deveden daha hayırlıdır. Bu âyetlerin sayıları arttıkça, o kadar
deveden daha hayırlıdır.”
12- İbn Mes’ud (r.a) Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle dediğini rivayet
etmiştir: “Bir kavme, Allah’ın kitabını en iyi okuyanları imamlık eder”
(Müslim).
13- Câbir b. Abdullah (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber, Uhud’da öldürülenlerden
iki kişiyi biraraya getirdikten sonra: “Bunlardan hangisi Kur’an’la daha
fazla haşır neşirdi?” diye sorar; birine işaret edilldiği takdirde, önce
onun defin işlemini yapardı (Buhârî-Tirmizî, Nesaî, İbn Mâce).
14- İmrân İbn Husayn (r.a) anlatıyor: Bana Kur’an okuyan bir kadın uğradı,
okudu sonra karşılık istedi ardından da bu isteğini geri alarak şöyle dedi:
Hz.Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: “Kim Kur’an okursa karşılığını Allah’dan
istesin. Bir zaman gelecek insanlar Kur’an okuyacaklar da karşılığını
insanlardan isteyecekler” (Hadis hasendir, Tirmizî)
15- İbn-i Mes’ud ( r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) “Allah’ın kitabından
bir harf okuyanın, okuduğu harfe karşılık sevabı vardır. Bir iyilik on katıyla
değerlendirilir. Elif, Lâm, Mîm bir harftir demiyorum. Elif de harftir,
lâm da harftir, mim de harftir” buyurmaktadır (Hadis hasen-sahîhtir,
Tirmizî ).
——————————————————-
Kur’an Okumanın Önemi ve İnsana Kazandırdıkları
Yrd.Doç.Dr Muhittin AKGÜL
Yaratılan binlerce canlı içerisinde akıl ve şuur sahibi olan ve aynı zamanda Hz. Allah’ın (c.c.) yeryüzünde halifesi olma şerefini üzerinde taşıyan yalnızca
insandır. İnsana, başta herhangi bir iradi fonksiyonu olmaksızın bu şerefi kazandıran Cenab-ı Hakk, onu her dönemde kendisine muhatap kabul etmiş, bu önemli
görev ve pâyeyi değişik zamanlarda hatırlatmış ve bunun insanlara ulaştırılması için de farklı zaman ve mekânlarda peygamberlere “sahifeler” ve “kitaplar”
inzal buyurmuştur. Gönderilen bütün ilâhi beyanlardaki temel gâye, insana mevhibe-i ilâhi olarak verilen bu şerefin asla unutulmaması, yaratılıştaki sırrın
farkında olunması ve netice olarak da dünya-âhiret mutluluğunun yakalanmasıdır. İnsanlığın başlangıcından günümüze bazı temel prensiplerin dışında, hayat
şartları ve ihtiyaçlar farklı olduğu gibi, bu ihtiyaçlara her dönemde verilen ilâhi beyandaki (tali) prensiplerde de zaman zaman değişiklikler olmuştur. Hz.
Âdem’e o dönemin ihtiyaçlarına göre “sahife”ler şeklinde verilen ilâhi beyan, kendisini takip eden Hz. İdris, Hz. Nûh ve Hz. İbrâhim gibi peygamberlere
sayfası ve muhtevası daha geniş “sahife”ler şeklinde devam etmiş, Hz. Mûsa ve Hz. İsa’ya “kitap” olarak nâzil olmuş, son olarak da Hz. Muhammed’e (s.a.s),
bütün kitapları özetleyen, doğrulayan, bütün zaman ve mekânlara yetecek ölçülere sahip olan özellikleriyle Kur’ân nâzil olmuştur.
Kur’ân, kâinat kitabının bir tercümesidir. Cenab-ı Hakk’ın hem tekvînî hem de teşrîî âyetlerini okuyan bir tercümanıdır. Görünmeyen ve görünen âlemin
açıklayıcısıdır. Allâh’ın isim, sıfat ve fiillerine ait özellikleri anlatan bir rehberdir. Meydana gelmiş ve gelecek olayları haber verendir. İnsanlığın
terbiyecisidir. İnsanlığı mutluluğa götüren hakîki mürşiddir. Özetle, bütün insanlığın her türlü manevî ve fikrî ihtiyaçlarına kaynak olacak kitapları ihtiva
eden kutlu bir kitaptır.
Resûlullah’ın tarifleriyle Kur’ân; öyle bir kitaptır ki: “O’nda, sizden önceki (milletlerin ahvaliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek
fitneler ve kıyamet ahvali ile ilgili haberler.. ayrıca sizin aranızda, (iman-küfür, taat-isyan, haram-helâl vs. nevinden) cereyan edecek ahvâlle alâkalı da
hükümler vardır. O, hak ile batılı ayırdeden tek ölçüdür ve O’nda her şey ciddidir. Kim bir zalimden korkarak ondan kopar ve onunla amel etmezse, işte o
zaman Allah da onu helâk eder. Kim O’nun dışında bir hidayet ararsa, Allah o kimseyi saptırır. Zira o, Allah’ın en sağlam ipi (hablu’l-metin)dir. O, hikmet
edalı hatırlatan bir beyan.. ve Hakk’a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de
iltibastan korur. Âlimler hiçbir zaman ona doyamaz.. Onu çokça tekrar okuyana o, usanç vermez ve tadını eksiltmez. Onun insanlarda hayret uyaran yanlarının
sonu gelmez. O öyle bir kitaptır ki, cinler onu işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır:
“Biz, doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân dinledik. Biz onun (Allah kelamı olduğuna) inandık.” (Cin, 72/1) O’nun üslubuyla konuşan,
doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden, mutlaka mükâfat görür. Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur.”
(Tirmizî, Fedailü’l-Kur’ân, 14; Müsned, 1/91)
Kur’ân, gerek yaşantıda, gerekse vicdanlarda yerleştirdiği prensiplerle, hayatın bütün yönlerini içine alacak şekilde gayet açık bir metod ortaya koymuştur.
Öyle orijinal bir metod ki, insanlık daha önce onun benzerini görmemiştir. O, insanlığa, madde ve manâda daha önce hiç bir sistemin vermediğini vermiştir.
Aynı zamanda, geçici ve bölgesel peygamberlik devri onunla sona ermiş, herkesi içine alan zaman-mekân bakımından evrensel peygamberlik müessesesi onunla
başlamış ve onunla kıyâmete kadar devam edecektir.
Kur’ân’ı okumakla insan, Yaratıcısına muhatap olma gibi elde edilecek makamların en üstününü yakalamış olur. Böyle bir konumun şuurunda olana insan ise,
okuduğu Kur’ân’la Rabbini dinler ve Rabbiyle konuşur.
Bu yazıda, yukarıda sadece bazı hususlarına vurgu yaptığımız Kur’ân’ın, okunup anlaşılmasıyla insanların dünya ve âhirette elde edecekleri kazançlar ve
Kur’ân okurken dikkat edilmesi gereken hususlar üzerinde durulacaktır.
A. KUR’ÂN OKUMANIN DÜNYADA KAZANDIRDIKLARI
Kur’ân, Nasihat, Dertlere Şifa, Hidayet ve Rahmettir.
Kur’ân, yalnızca insanların ölüm ötesi hayatlarını ilgilendiren hususları açıklayan, ibadetler hakkında bilgi veren ve Yaratıcı’nın birliği ve varlığını
ortaya koyan delilleri değil, aynı zamanda o, insanların dünyadaki mutluluklarını temin hususunda da yol gösterendir. Kur’ân, insanlar için güzel bir
nasihatçı, yol gösterici ve kalplerin şifa kaynağıdır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.), bir doktor, doktorun elindeki reçete de Kur’ân’dır. Bu husus, Yüce
Beyan’da şöyle ifade edilir:
??????????? ???????? ???? ??????????? ?????????? ???? ????????? ????????? ????? ??? ?????????? ??????? ?????????? ???????????????
“Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidayet ve rahmet geldi.” (Yûnus 10/57)
Kur’ân, bu âyette insanlara dört merhaledeki müdahalesini ifade etmektedir. Öncelikle, insanların maddi-manevî bünyelerine zarar verecek olan bazı zararlı
unsurlara karşı uyarı yapılıyor, belki bu anlamda bazı sınırlamalar koyuluyor ve böylece ilk müdahale yapılmış oluyor. İşte bu durum, âyette “mev’iza” (öğüt)
olarak belirtiliyor. Bu merhaleden sonra şifaya ulaştırmaya geçiliyor. Bu da, doktorun hastasına, hastalığa sebep olan bozuk şeyleri içerisinden atacak
ilaçları içirmesine benzemektedir. Kur’ân da, insanlara sakıncalı şeyleri yasaklamakla onları tertemiz hale getiriyor ve bu durumu kazanmaları için de
insanların bazı gayretlerde bulunmasını tavsiye ediyor. Nitekim şu âyet, bu husus için verilecek pek çok misalden yalnızca birisidir:
????? ????? ???????? ??????????? ?????????????? ?????????? ??? ?????????? ????????? ???? ???????????? ???????????? ??????????? ?????????? ???????????
????????????
“Allah, adaleti, hattâ adaletten de fazla olarak ihsanı (en güzel davranışı), muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri,
zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl 16/90) İnsanlar, tavsiye edilen emir ve yasakları tam anlamıyla yerine getirince
de dertlerden kurtulur, gönüller güven ve emniyete ulaşır ve neticede Yüce Yaratıcının:
????????????? ????????? ???????????????? ???????? ????? ??????? ????????? ??????????? ?????????? ??? ???????? ?????????? ????????
“Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarım içine, gir Cennetime!” (Fecr 89/27-30)
beyanındaki sırrı yakalamış olur. Bu sırla da İlahî rahmeti yakalar ki, âyetin sonunda belirtilen “Kur’ân’nın rahmet olması” ifadesi buna işaret etmektedir.
Kur’ân, rehberdir.
Kur’ân, bütün insanlık için rehberdir. İnsan ne kadar ilerlerse ilerlesin, maddî olarak hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın, Kur’ân’ın ona gösterdiği
prensiplerden asla müstağni kalması düşünülemez. Bu hidayet, toplumun sadece belirli bir kısmını değil, herkesi ilgilendiren, her seviyedeki insanın muhtaç
olduğu, ilerlemiş medeniyetlerin de sonsuza dek yükselmesinin teminatı olarak inmiş bir hidayettir. Bu hidayetle insan, dünyada öğrenmesi gerekli şeyleri
öğrenecek, bununla birlikte asıl maksadı da unutmayacaktır.
Kur’ân’ın rehber olması Kudsî beyanda üzerinde önemle durulan bir meseledir. Mealini vereceğimiz şu iki âyet de bu durumu ifade etmektedir:
?????? ?????????? ??? ?????? ????? ????? ??????????????
“İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir muttakilere.” (Bakara, 2/2)
???? ???? ?????????? ??????? ????? ????????? “..De ki: “O iman edenler için hidayet ve şifadır.” (Fussilet, 41/44)
Kur’an, En Doğru Yola İletir
Kur’ân, insanları yolların en doğrusuna götürür. Gerek insanların kendileriyle olan münasebetlerinde, gerek insanların birbirleriyle olan münasebetlerinde ve
gerekse devletlerarası münasebetlerde Kur’ân, en ideal ve mükemmel yolu gösterir. Çünkü Kur’ân, “Alîm” (her şeyi en ince detaylarına kadar bilen) ve “Habîr”
(her şeyden haberdar olan) sıfatlarına sahip Allah’ın kelâmıdır. İnsanların ortaya koyduğu, beşerî duygu ve düşüncenin içerisinde bulunduğu her şeyde bir
eksikliğin olması en tabiîdir. Bu, insan olmanın gereğidir. İnsanlığın, her dönemde yeni arayışlara girmesi de bunun en güzel bir göstergesidir. İşte bu
anlamda Kur’ân, yolların en sağlamını, prensiplerin en uygununu ve içinde hiçbir eksikliğin olmadığı hükümleri ihtiva etme özelliğini tam ve eksiksiz olarak
taşıyan biricik İlâhi Kitap’tır. Onun bu yönü şöyle ifade edilmiştir:
????? ????? ?????????? ??????? ???????? ???? ???????? ??????????? ?????????????? ????????? ??????????? ????????????? ????? ?????? ??????? ????????
“Gerçekten bu Kur’ân, insanları en doğru yola, en isabetli tutuma yöneltir..” (İsrâ, 17/9)
Kur’ân Okunan Yere Melekler, Rahmet ve Sekîne İner
İlâhî kelâm, öyle büyük bir te’sire sahiptir ki, okunmasıyla sadece insanlar değil, melekler de etkilenir ve onu dinlemek için gelir, okunan yer bir rahmet
ve sekînet (huzur-güven) ortamına döner. Bütün toplumun Kur’ân’la içli-dışlı olduğu düşünülürse, böyle bir toplum, emniyet ve güvene, meleklerin korumasına
lâyık bir kıvama gelmiş demektir. Hz. Peygamber (s.a.s), bu hususu şöyle ifade buyurur: “Bir topluluk Kur’ân’ı okuyup, onu aralarında müzakere etmek üzere
Allah’ın evlerinden birinde bir araya toplandıklarında, mutlaka üzerlerine sekinet iner ve onları Allah’ın rahmeti bürür. Melekler de onları kanatlarıyla
sararlar. Allah Teâlâ da, onları huzurunda bulunan yüce topluluğa (meleklere) anar.” (Ebu Davud, Salât, 349; Müslim, Zikir, 38)
Hz. Peygamberin yukarıda anlattığı durum, sahabeden Üseyd ibn Hudayr tarafından da bizzat yaşanmıştır. Bu husustaki rivayet şöyledir: Hz. Üseyd, geceleyin
(hurma harmanında iken) Kur’ân’dan Bakara sûresini okuyordu. Hemen yakınında ise atı bağlıydı. Birden bire atı şahlandı. Bunun üzerine Kur’ân okumaya ara
verdi. At da sakinleşti. Üseyd tekrar okumaya başlayınca, at tekrar şahlandı. Üseyd yine okumaya ara verince at yine sakinleşti. Biraz sonra yeniden okumaya
başlayınca at yeniden şahlandı. Oğlu Yahya ata yakın bir yerdeydi. Ona bir zarar vermemesi için atın yanından uzaklaştırmaya gitti. Başını semaya doğru
kaldırınca bir de ne görsün! Gökte şemsiye gibi bir şey ve içerisinde kandilimsi nesneler var. Sabahleyin hemen Resûlullah’ın yanına gelerek başından
geçenleri anlattı. Hz. Peygamber de kendisine şöyle dedi: “O gördüklerin neydi bilir misin?” O da, “hayır” cevabını verdi. Bunun üzerine: “Onlar meleklerdi.
Senin sesine gelmişlerdi. Şayet sen okumaya devam etseydin, onlar seni sabaha kadar dinleyeceklerdi. Öyle ki, sabahleyin herkes onları seyredebilecekti ve
onlar halktan gizlenmeyecekti.” buyurdu. (Buharî, Fedailü’l-Kur’ân, 11; Müslim, Müsafirûn, 40) Başka bir rivayette ise, Kur’ân okunurken inen şeyin “sekîne”
olduğu belirtilir. (a.y.)
En Kıymetli Hâne
Kur’ân, okunduğu yere huzur, mutluluk ve bereket getirir. Okuyan kimselere sevinç verir. Gam ve tasalarını dağıtır, ümitsizliklerini siler, onları canlı ve
aktif bir hale getirir. Her türlü vesvesenin o insanlardan ve okunan yerlerden kaçmasını sağlar. Cinnî ve insi şeytanlara karşı onları korur. Allah Resûlü
Kur’ân’ın bu yönünü şu benzetmeyle anlatır:
“Kur’ân okunan evin hayrı artar; oturanları sıkmaz. Böyle evlere melekler toplanır, şeytanlar uzaklaşır. İçinde Kur’ân okunmayan ev oturanlara dar gelir;
böyle evlerin hayır ve bereketi az olur; melekler uzaklaşır; şeytanlar üşüşür. İçinde Kur’ân okunan, anlam ve yorumuyla meşgul olunan ev, yıldızların
yeryüzünü aydınlattığı gibi, sema ehli için aydınlatılır.” (Darimî, Sünen, 2/429-430; Heysemî, Mecma’üz-Zevaid, 7/171)
Görev Vermede Tercih Sebebi
Kur’ân’ı okuyan ve içindekileri yaşayan kimseler, insanların hak ve hukûkuna riâyet etme, kendi görev ve sorumluluklarını muhakkak yerine getirme, hüküm ve
davranışlarında adaletten ayrılmama gibi çok önemli hasletlere sahip olacaklarından dolayı Hz. Peygamber birtakım görevlendirmeler yapacağı zaman bu hususu
bir ölçü olarak kabul etmiş ve böylelikle Kur’ân’ı bilmeye dikkatleri çekmiştir.
Bu konuyla ilgili pek çok örnek bulmak mümkündür. Meselâ, imamlık gibi son derece önemli bir görevde, Kur’ân’ı en çok bilenin tercih edilmesini tavsiye
buyurmuş, (Müslim, Mesacid, 289-291; Tirmizî, Salât, 60) Allah Resûlü’nün Yemen’e gönderdiği heyetin başına yaşça en küçük olmasına rağmen Kur’ân’ı iyi bilen
birini başkan seçmiş (Heysemî, 7/161) ve değişik görevlendirmelerde aynı yolu takip etmiştir. (İ. Hacer el-Askalânî, Metalibü’l-Âliye, 2/208-209) Bütün bu
uygulamalar, Kur’ân okumanın ve incelikleriyle onu bilmenin önemini gösteren hususlardır.
Kur’ân’ı İyi Bilenin Mezarda Ön Tarafa Konulması
Kur’ân’ın okunma, anlaşılma ve yaşanması o kadar önemlidir ki, defnedilirken dahi bu hususa dikkat edilmiş, kim daha çok Kur’ân biliyorsa ön tarafa o
konmuştur. Uhud’daki bu uygulamasıyla Resûlullah, Kur’ân’ın önemine dikkatleri çekmiş ve Kur’ân’a gösterilmesi gereken ihtimamın hangi boyutlara kadar
varacağına işaret buyurmuştur.
Buraya kadar olan kısımda Kur’ân okuma ve bilmenin dünyada insanlara sağladığı faydalar ve üstünlükler üzerinde duruldu. Bundan sonraki bölümde ise,
âhiretteki faydaları üzerinde durulacaktır.
B. KUR’ÂN OKUMANIN ÂHİRETTE KAZANDIRDIKLARI
En Hayırlı Kişi
İnsanlara göre üstünlük ölçüleri farklıdır. Kimine göre zenginlik, kimine göre soy-sop, kimine göre ırk, kimine göre makam-mevki vs.. Ancak Cenab-ı Allah’a
(c.c.) göre hayırlı ve üstün olma, Kur’ân’ı öğrenme ve öğretme meselesine bağlanmıştır. Bu önemlidir, çünkü Kur’ân okunup anlaşılmadan üstün olmanın yolları
bilinemez, hayırlı olmaya götüren ve hayırlı olmayı engelleyen hususlar tespit edilemez. Bu meselelerin aynı zamanda başkalarına aktarılması da istenmiştir
ki, iyiler ve iyilikler çoğalsın, kötüler ve kötülükler Kur’ân’ın altın ikliminde yok olup gitsinler. Bu hususu Hz. Peygamber (s.a.s), şu vecîz ifadeleriyle
anlatmaktadır: “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir.” (Buharî, Fedailü’l-Kur’ân, 21; Tirmizî, Fedailü’l-Kur’ân, 15)
Kur’ân-ı Kerim
“..Şunu unutmayın ki, Allah’ın nazarında en üstün olanınız, içinizden takvada (Allah’ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olanınızdır…” (Hucurât 49/13)
beyanıyla, Allah katında insanların değer kazanma ölçüsünü bildirmiştir. Belirtilen bu takva sahibi olma hususu ise, ancak Kur’ân’ı okuma ve anlamadan geçer.
Demek ki bu okuma ve anlama işi yapıldığında takva yakalanılıyor, takvayla da insan en hayırlılar kervanına katılmış oluyor.
Kıyâmette Şefâat
En küçük bir iyiliği dahi karşılıksız bırakmayan Cenab-ı Hakk (c.c.), insanın bu dünyada değer verip meşgul olduğu Kur’ân’ı, kişinin ona sahip çıkması ve
onunla samimi bir alâka kurması oranında insana şefaatçi yapar. Bununla insan, belki de en muhtaç olduğu bâdirelerden kolaylıkla kurtulmuş olur. Hz.
Peygamber’in bu hususla ilgili beyanları oldukça dikkat çekicidir. O (s.a.s.), şöyle buyurur:
“Kişi kabrinden kalkınca Kur’ân, o kimseyi, rengi değişmiş ve zayıflamış bir halde karşılar ve: ‘Beni tanıyor musun?’ der. O da: ‘Hayır’ cevabını verir. O
zaman: ‘Ben senin arkadaşın olan ve seni şiddetli sıcaklarda susuz, geceleri uykusuz bırakan Kur’ân’ım’ der. Sonra o şahsa vakar tacı, anne-babasına da iki
değerli elbise giydirilir. Anne-baba bunun sebebini sorunca, çocuklarının Kur’ân’la olan meşguliyeti gösterilir.” (İbn Mace, “Edeb”, 52: Darimî, Sünen,
2/451) Diğer bir hadislerinde de Allah Resûlü şöyle buyurmuşlardır: “Kur’ân okuyun! Zira Kur’ân, kıyamet günü okuyana şefaatçi olarak gelir.” (Müslim,
Müsafirûn, 252)
Kıyâmette Nûr
Kur’ân’ın isimlerinden birisi de “Nûr”dur. Nurun anlamlarından biri de, etrafı aydınlatan ve görmeye yardım eden ışıktır. (İbn Faris, Mu’cem Mekâyis
Fi’l-Luğa, 368; Rağıb, Müfredât, 508) Kur’ân, insana maddi-manevî bir ışıktır. Ona yol gösteren bir lambadır. Bu dünyada içinden çıkamayacağı konularda bir
rehberdir. Nitekim
??????????? ???????? ???? ??????????? ?????????? ???? ????????? ????????? ????? ??? ?????????? ??????? ?????????? ???????????????
“Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir delil geldi, size açık bir Nûr indirdik.” (Nisâ 4/174) âyeti de bunu vurgulamaktadır.
Kur’ân’ın aydınlatması ve insana yol göstermesi sadece bu dünya ile sınırlı olmayıp, âhirette de devam edecektir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur’ân’ın ahirette
insanlara bir Nûr olarak gelmesini şöyle ifade buyurmuştur: “Her kim Allah’ın kitabından bir âyet öğrenirse, o öğrendiği kıyâmet günü kendisine bir nur
olacaktır.” (Darimî, 2/444)
Kur’ân’la Yükselme
Kur’ân-ı Kerim’de Cennet’ten bahsedilirken, her zaman tek bir cennetten bahsedilmez. Özellikle Cennet’in farklı derece ve mertebelerine vurgu için çoğul
sıygasıyla “cennât” (cennetler) olarak ifade edilir. Yani nasıl dünyada insanlar sahip oldukları imkânlar açısından aynı seviyede değillerse, ahirette de
bunun benzeri olacaktır. Burada yaptıkları işler, kazandıkları sevaplar ölçüsünde orada farklı bir konum, farklı bir mertebe kazanmış olacaklardır. Kur’ân’a
sahip çıkma, onu okuma, anlama ve yaşama ölçüsünde Cennet’teki makam ve dereceler de farklılaşacaktır. Resûlullah (s.a.s), Kur’ân’ın insana kazandıracağı bu
yönü şöyle ifade buyurmuşlardır:
“Kur’ân’ı okuyup ona sahip çıkan kimseye (âhirette): “Oku ve (Cennet’in derecelerine) yüksel, dünyada nasıl ağır ağır okuyor idiysen öyle oku. Zira makamın,
okuduğun en son âyetin seviyesindedir.” denir. (Ebu Davud, Vitr, 20; Tirmizî, Sevabü’l-Kur’ân, 18)
Bitmeyen Ticaret
Kur’ân’a sahip çıkıp onu vird haline getiren ve onunla amel eden kimseler anlatılırken, onların, batması, tükenmesi ve iflası mümkün olmayan bir ticaret
kazancına sahip oldukları ifade edilir. Tükenmeyen zengin bir ticaret nitelemesinde bulunma, verenin, her şeyin sahibi ve mâliki Allah (c.c.) olmasındandır.
Bu husus, Kur’ân’da şöyle belirtilmektedir:
????? ????????? ????????? ??????? ????? ??????????? ?????????? ???????????? ?????? ????????????? ?????? ????????????? ????????? ????????? ???? ???????
“Allah’ın Kitabını okuyup ona uyanlar, namazı hakkıyla ifa edenler ve kendilerine nasip ettiğimiz imkânlardan gizli ve âşikâr olarak hayır yolunda
harcayanlar, ziyan ihtimali olmayan bir ticaret umarlar.” (Fâtır 35/29)
Zorlanana İki Sevap
Kur’ân, İlâhi bir hazinedir. O, her yönüyle bir hayır deryasıdır. Şânına yaraşır bir şekilde okunduğunda, meleklere denk bir makama ulaşılır. Tam manâsıyla
eda edilemediği, okunmasında veyahut da öğrenilmesinde zorlanıldığında ise verilen derece iki katıdır. Özellikle yeni başlayanlar veya belli bir yaştan sonra
okumaya başlayıp zorlananlar için Allah Resûlü’nün bu husustaki müjdesi şöyledir:
“Kur’ân-ı Kerim’i maharetle okuyan bir insan, Kirâmen Kâtibin melekleri seviyesinde olur. Onu o seviyede beceremeyen fakat halis bir niyet ile okumağa
çalışan, okurken de kem küm edip dili dolaşan ve Kur’ân’ı okumak ona zor geldiği halde okuyan insana da iki sevap vardır.” (Buharî, Tevnid, 52; Müslim,
Müsafirûn, 244)
Her Harfine On Sevap
Rahmeti sonsuz Yüce Yaratıcı (c.c.), insanlara verdiği sayısız nimetler yanında, ayrıca yaptıkları iyi işlere de kat kat sevap ve mükâfat vermektedir.
Kötülükler bir misliyle karşılık gördüğü halde, iyiliklerin karşılığı on, yüz veya daha fazla katını bulabilmektedir. Nitekim
???? ????? ????????????? ?????? ?????? ???????????? ?????? ????? ?????????????? ????? ??????? ????? ????????? ?????? ??? ???????????
“Kim Allah’a güzel bir işle gelirse, iyilik işlerse, ona on misli verilir; kim de bir kötülükle gelirse, sadece kötülüğüne denk bir ceza görür ve hiç kimseye
haksızlık edilmez.” (En’âm 6/160) âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. Şüphesiz ki işlerin en hayırlısı ve değerlisi, Cenab-ı Hakk’ın Kelâm sıfatından gelen
Kur’ân-ı Kerim’in okunup anlaşılması ve yaşanmasıdır. Onun her bir cümlesi, kelimesi, hattâ harfi Allah Teâla katında ayrı bir kıymeti haizdir ve karşılığı
en üst seviyeden verilecektir. Bu hususu Allah Resûlü şu açık beyanlarıyla ifade etmişlerdir:
“Kur’ân-ı Kerim’den tek bir harf okuyana bile bir sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben “Elif lâm Mîm” bir harf demiyorum. Aksine “Elif”
bir harf, “Lâm” bir harf, “Mîm” de bir harftir.” (Tirmizî, Sevabü’l-Kur’ân, 16)
C. KUR’ÂN’DAN UZAKLAŞMANIN SONU
Kıyâmette Pişmanlık ve Hz. Peygamber’in Şikâyeti
İnsanın dünyaya gelişi bir defadır. Öldükten sonra yeniden dünyaya dönüş imkânsızdır. Dünyada iken gerekli hazırlıkları yapmayan insanlar, ölümle
karşılaştıklarında büyük bir pişmanlık içerisinde bulunacak ve Cenab-ı Hakk’tan yeniden dünyaya döndürülmeyi talep edeceklerdir. Ancak bu talepleri kabul
edilmeyecektir. ?????? ????? ????? ?????????? ????????? ????? ????? ??????????? ???????? ???????? ???????? ?????? ???????? ?????? ???????? ???????? ????
?????????? ?????? ??????????? ???????? ????? ?????? ???????????
“Âhireti inkâr edenlerden birine ölüm gelip çatınca, işte o zaman: “Ya Rabbi, ne olur beni dünyaya geri gönderin, ta ki zâyi ettiğim ömrümü telafi edip iyi
işler yapayım.” der. Hayır hayır, bu, onun söylediği manâsız bir sözdür. Çünkü dünyadan ayrılanların önünde artık diriltilecekleri güne kadar bir berzah
vardır.” (Mü’minûn 23/99-100)
Başka bir âyette de insanın, Kur’ân’dan uzaklaşmaya vesile oldukları için bazı kimselerin arkadaşlığından pişmanlık duyacağı belirtilmektedir:
???????? ??????? ?????????? ????? ???????? ??????? ???????????? ?????????? ???? ?????????? ???????? ???????????? ????????? ???? ????????? ???????? ????????
?????? ?????????? ???? ????????? ?????? ???? ???????? ??????? ???????????? ???????????? ????????
“O gün zâlim, parmaklarını ısırır, ‘Eyvah’! der, keşke o Peygamber’le birlikte bir yol tutaydım. Eyvah! Keşke falanı dost edinmeyeydim! Vallahi bana gelen
Zikir’den beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkân 25/27-29)
Resûlullah da (s.a.s.) ümmetinin Kur’ân’dan uzaklaşmalarını, onunla olan bağlarını koparmalarını ve ona gerekli ilgiyi göstermeyişlerini Cenab-ı Hakk’ka
şikayet edecektir: ??????? ?????????? ??? ????? ???? ??????? ?????????? ????? ?????????? ??????????
“O gün Peygamber: ‘Ya Rabbi, halkım bu Kur’ân’ı terkedip ondan uzaklaştılar!’ der.” (Furkân 25/30)
Âyette “mehcûr” ifadesiyle ilgili şu anlamlar muhtemeldir: Mehcur, terkedip uzak durmak, onunla amel etmemektir. Zira bir hadis-i şerifte şöyle
buyurulmuştur: “Kim Kur’ân’ı öğrenir ve kendisine ilgi duymaksızın ve içindekileri tefekkür etmeksizin onu bir mushaf olarak başucuna asarsa, kıyâmet günü o
Kur’ân onun yakasına yapışır ve: ‘Ey Âlemlerin Rabbi, bu kulun beni mehcûr (terkedilmiş-unutulmuş) kıldı. Benimle onun arasında bugün hükmü sen ver’ der.”
(Kurtubî, el-Cami’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, 13/27) Mehcûrun diğer anlamı ise; “Kur’ân hakkında saçma sapan konuştular, evvelkilerin uydurma masalları dediler”
demektir. Resûlullah’ın (s.a.s) bu şekilde şikayetinden bahsetmesi büyük bir uyarı anlamına gelir. (Râzî, Fahruddin, Mefâtîhu’l-Gayb, 24/67).
Unutmanın Büyük Vebal Olması
İslam’a göre iyi bir işi bir defa fazlaca yapmaktansa, onu hayatın bütün zamanlarına yayıp az da olsa sürekli yapmak (Buharî, Rikak, 18) daha faziletlidir.
Teneffüs ettiğimiz hava, içtiğimiz su, yediğimiz yemek nasıl sürekli olan bir ihtiyaçtan kaynaklanıyorsa, manevi hayatımızın havası, suyu ve gıdası olan
Kur’ân’ın hayat boyu okunması ve yaşanması da zaruri bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla Kur’ân’ı öğrenip okuduktan sonra bir kenara koyup unutmak, içindekilerden
ilgiyi kesmek veya ona sırt çevirmek, büyük bir günah olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu konuda Hz. Peygamber’den (s.a.s) rivayet edilen hadisler oldukça ağır ifadeler taşımaktadır. Resûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır: “Ümmetime verilen
ücretler bana arzedildi. Bunlar arasında bir kimsenin mescidden kaldırıp attığı bir çöp için verilmiş olanı da vardı. Keza ümmetimin işlediği günahlar da
bana arzedildi. Bunlar arasında, bir kimsenin İlahî bir lütuf olarak öğrenip de sonradan unuttuğu bir sûre veya âyet sebebiyle kazandığı günahtan daha
büyüğünü görmedim.” (Ebu Davud, Salât, 16; Tirmizî, Sevabü’l-Kur’ân, 19) Diğer bir rivayette ise şöyle buyurmuştur: “Kur’ân-ı Kerim’i okuyan kimse sonradan
(terkeder veya okumayı) unutursa, kıyâmet günü cüzzamlı olarak Allah’a kavuşur.” (Ebu Davud, Vitr, 21)
Burada özellikle “cüzzam”lı ifadesinin kullanılması manidardır. Zira cüzzam hastalığında kulaklar, burun içi, önkol bölgeleri ve apış aralarında şişlikler
olur. Yüz şişer, gözler göz çukurlarına kaçar. Dil, gırtlak ve boğazda yaralar oluşur. Bu yaralardan sonra aynı yerlerde sert kabuklar meydana gelir ve bu
organların şekilleri değişir. Vücut ve kalçalarda erimeler görülür. Vücut derisi hissizleşir ve soluklaşır. Şiddetli çürümeler ve yaralar ortaya çıkar. El ve
ayaklarda kangrenleşmeler başlar. (Saygılı, Sefa, Aile Sağlığı Ansiklopedisi, 1/172-173). Bunu, “Cüzzam hastalığında insanın kendi derdine düşüp, organlarını
kaybettiğinden konuşamaması, derdini dile getirememesi gibi, Kur’ân’ı unutan kimse de, Allah karşısında konuşamayacak, kusurlarını affettiremeyecek ve
mazeret beyanında bulunamayacaktır.” şeklinde anlamak mümkündür.
Kur’ân’ın Kıyamet’te Şikayetçi ve Aleyhte Delil Olması
Kıyâmet günü bir adam getirilir. Kur’ân, bu insanın karşısına bir insan kılığında çıkar. Getirilen bu adam, Kur’ân’ın farzlarını zayi etmiş, yasaklarımı
çiğnemiş, yap dediklerini yapmamış, yapma dediklerini yapmış biridir. Kur’ân, bu kişiyi Allah’a şöyle şikayet eder: “Ya Rabbi, benim âyetlerimi ne kötü
ezberledi, sınırlarımı çiğnedi, farzlarımı yapmadı, bana uymayı terketti, günah saydığım şeyleri işledi.” Kur’ân, ortaya deliller koyarak davasını sürdürür.
Bunun üzerine Yüce Allah: “Al bu adamı, ne hali varsa görsün” buyurur. Kur’ân, onu elinden yakalar ve yüzüstü Cehennem’e atıncaya kadar peşini bırakmaz.
(Heysemî, 7/160) Başka rivayetlerde de, Kur’ân’ın kıyamet gününde insanların leh ve aleyhlerinde delil olacağı belirtilmiştir. (Müslim, Taharet, 1; Tirmizî,
Deavât, 85)
Emanete Hıyânet Cezası
İnsana verilen ve kendisine ait olmayan her şey emanet hükmündedir. El, ayak, akıl, evlât, mal vs. bu emanetlerden yalnızca bazılarıdır. Bu emanetleri insana
veren Zât, vakti geldiğinde bunları teslim edilen kişilerden geri alacak ve tam olarak geri iade edemeyen veya bunlara gereği gibi ihtimam göstermeyen
kişilerden de hesap soracaktır. Emanete sahip çıkma İslâm’da o kadar önem arzetmektedir ki, Hz. Peygamber münafıkların özelliklerini sayarken, bunlardan
birinin de “emanete hıyanet” olduğunu ifade buyurmuşlardır. (Buharî, İman, 24; Müslim, İman, 107) Bu anlamda insanlara verilen emanetlere baktığımızda,
bunların başında Yüce Kur’ân gelmektedir. Sahiplenilmesi, okunması, anlaşılması ve yaşanması için insana emanet olarak verilen Kur’ân’la ilgili olarak, günü
geldiğinde gönderilen kimselerden hakkıyla sahip çıkılıp-çıkılmadığı noktasında hesap sorulacaktır. Sahip çıkmayanlar, hıyanetle cezalandırılacaktır.
Sıkıntılı Bir Hayat ve Âhiret’te Kör Olarak Haşrolma
Allah’ın dininden yüz çeviren, Kur’ân’a sırt çeviren ve onunla amel etmeyi terkedenler, maddî-mânevî sıkıntılar içinde bocalayıp durdukları gibi, Mahşer
Günü’nde de kör olarak haşrolacaklardır. Bu durum, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle beyan edilir:
?????? ???????? ???? ??????? ??????? ???? ????????? ??????? ???????????? ?????? ???????????? ??????? ????? ????? ???? ??????????? ??????? ?????? ?????
???????? ????? ???????? ???????? ????????? ???????????? ?????????? ????????? ??????? ?????????? ??????? ???? ???????? ?????? ???????? ???????? ???????
??????????? ?????????? ??????? ?????????
“Ama kim Benim zikrimden yüz çevirirse, Kitabımı dinlemez ve Beni anmaktan gaflet ederse, ona dar bir geçim vardır ve Biz onu kıyâmet günü kör olarak
diriltir, duruşmaya getiririz. ‘Ya Rabbi’, der, ‘ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak haşrettin?’ Buyurur ki: ‘Bu böyledir. Nasıl
âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları unuttuysan, bu gün de sen öyle unutulur, bir kenara atılırsın.’ İşte inkârda ve günahta hadlerini aşanları ve
Rabbilerinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ahiret azabı ise, elbette daha şiddetli ve daha devamlı olacaktır.” (Tâ Hâ 20/124-127)
Âyette geçen “maîşeten dankâ”, sıkıntılı hayat demektir. Müfessirler, bu hayatın dünya veya kabirde olabileceğini söylemişlerdir. Dünyada olması şöyle
yorumlanmıştır: Allah Teâlâ ile bağını koparan, O’nun engin rahmetiyle ilgisini kesen kimsenin hayatı ne kadar bolluk ve eğlence içerisinde geçerse geçsin,
sıkıntılarla doludur ve darlıktır. Her şeyden önce, Allah’a bağlanıp O’na güvenini yitirmenin sıkıntısını çeker. Kararsızlıkların, kuşkuların ve
dengesizliklerin girdabındadır. Elindeki şeylere büyük bir hırsla sarılır. Onları kaybetmekten endişe duyar. Arzu ve heveslerin arkasında koşar, kaybettiği
her şeye yanarak ve tutuşarak sıkıntıya düşer. Ve bir kalp ancak Allah’ın huzurunda güven duyar, huzur bulur. Şüphesiz ki imanın verdiği huzur, insan
hayatını kat kat uzatır, genişletir, rahatlatır, derinleştirir, engin hale getirir. İmandan mahrumiyet ise, öyle bir bahtsızlıktır ki, yeryüzünde hiçbir
ihtiyaç ve mahrumiyet ona denk olamaz. (Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, 4/2355) Kur’ân’dan uzak olan, dünyaya düşkün olduğu ve devamlı olarak daha
fazlasını istediği için, onun hayatı dar ve sıkıntılı, geleceği karanlıktır.
Bu sıkıntılı hayatın kabirde olması ise, kabir azabı olarak yorumlanmıştır. Zira Allah Resûlü (s.a.s.), bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Kabir azabı
kâfirleredir. O, hayatım elinde olan Zat’a, Allah’a yemin ederim ki, şunu iyi biliniz: Kâfire kabirde 99 ejderha musallat edilir.” (Tirmizî, Kıyame, 26;
Müsned, 3/38)
Kur’ân’dan uzaklaşanların kıyâmet günü kör olarak haşredilmeleri ise, dünyada yaptıkları fiillerin cinsiyle cezalandırılmaları demektir. Onlar nasıl dünyada
iken Kur’ân’ı tanımazlıktan geldiler, onun âyetlerine gözlerini kapadılar, gerçekleri görmediler ise, Cenab-ı Hakk da âhirette onlara Cennet’e giden yolları
göstermeyecek ve onları kurtuluş delillerinden mahrum bırakacaktır. Nitekim başka bir âyette bu durum şöyle tasvir edilir:
?????? ?????? ????? ?????? ???????????? ?????? ???????? ?????? ?????? ?????? ??????????? ???? ??????? ?????????????? ?????? ???????????? ????? ???????????
??????? ????????? ???????? ??????????? ????????? ???????? ?????? ??????????? ????????
“Allah kimi doğru yola iletirse, işte odur doğru yolda olan; kimi de şaşırtırsa, artık Allah’tan başka ona hâmi ve yardımcı bulamazsın. Kıyâmet günü onları
kör, sağır ve dilsiz olarak yüzükoyun haşrederiz. Onların varacakları yer Cehennem’dir. Onun ateşi zayıfladıkça, onlara çılgın alevi artırırız.” (İsrâ 17/97)
En Değersiz Kişi
Mekânların değeri, o mekânlarda varolan varlıkların derecesine göre kıymet kazanır. Öyle mekânlar vardır ki, o mekânlara kıymet kazandıran varlıklar oradan
ayrıldıklarında, oralar hiçbir anlam ifade etmez ve normal bir yer haline gelir. Ancak o değerler yeniden oraya avdet edince, oralar yeniden kıymet kazanır,
canlanır ve herkesin nazarında kudsî bir konuma yükselir. Herhalde “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn” (yerlerin kıymeti orada iskan edenlere göredir) darb-ı meseli
de bunu ifade etmektedir. İnsanlara Cenab-ı Hakk nazarında değer kazandıran şeyler vardır. İnsan bunlara sahip olduğu ölçüde Yaratıcısının nazarında kıymet
kazanır. Bu anlamda insana değer kazandıran şeylerin başında Kur’ân gelir. Kur’ân’la hemhâl olan, onu okuyan ve yaşayanlar, hiçbir gücün kazandıramayacağı
makama ulaşırlar. Onu okumayan, anlamayan ve ondan uzaklaşanlar ise, karanlıklarda kalmaya aday konuma gelmişler demektir. İnsanları aydınlık iklimlere
ulaştıran Kur’ân’ın nûrundan mahrum gönüller, maddeten doysalar ve rahat olsalar da, kalpleri her zaman endişeli, gelecekleri karanlık ve tatminsizdir.
Kur’ân: “İyi bilin ki gönüller, ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d 13/28) ifadesiyle bu hususa dikkatleri çekmektedir.
Allah Resûlü (s.a.s), Kur’ân’la ilgisi olmayan, ondan az da olsa bir bölüm bilmeyen kimseleri şu manidar sözleriyle bildirmiştir: “Kur’ân, Allah’ın,
(insanlara ikram ettiği İlâhî bir) sofrasıdır. Gücünüz yettiğince ondan almağa çalışın. Şüphesiz ben, içinde Allah’ın Kitabı’ndan bir şey bulunmayan bir
evden daha küçüğünü (sıkıcısını) bilmiyorum. Allah’ın Kitabı’ndan içinde bir şey bulunmayan kalp de, içinde kimsenin oturmadığı harabe bir ev gibidir.”
(Darimî, 2/429) Başka bir hadislerinde de: “İçinde Kur’ân’dan bir şey olmayan kişi, harap bir eve benzer.” (Tirmizî, Fedailü’l-Kur’ân, 18) buyurmuşlardır.
Söz söyleme yönüyle oldukça belîğ olan Resûlullah (s.a.s), şüphesiz bu benzetmeyle önemli bir hususa dikkatleri çekmiştir. Yani içinde kimsenin oturmadığı,
yıllarca terkedilen ve hiçbir güvenliğin olmadığı vîrâne yapılar, nasıl her türlü tehlikeye karşı açık, hırsızların, sarhoşların ve kaçakların mekânları ise,
içinde Kur’ân’ın olmadığı kalpler de böyle harâbe mekânlar gibidir. Bu gibi kimseler emniyetten mahrum, huzurdan uzak, her ân bir endişe içerisinde ve
mutsuzdurlar.
NETİCE
Netice itibariyle, Yüce Yaratıcı’nın rahmet vesilesi olarak gönderdiği İlâhî Kelâm, okumamız ve anlamamız gerekli olan bir konuma sahiptir. O, hem dünya hem
de âhiretimiz açısından kurtuluş vesilemizdir. Dünyada bizler için önemli bir nasihat, dertlerimize şifa, hidayet kaynağı ve rahmettir. İnsanlığın dertlerine
reçete olup, onları en doğru yola iletir. Kur’ân’ın okunduğu yeri melekler ziyaret eder ve orada huzur olur. Kur’ân’ın okunup anlaşılması, Allah katında
insanlara üstünlük kazandırır. Kur’ân, kabirde bir nûr olur. Zorlanarak öğrenip okuyanın mükâfatı iki kat verilir. Okunan her harfi için, en az on sevap
vardır. Kur’ân’dan uzaklaşılınca, o, âhirette uzaklaşanlardan şikayetçi olur. Onu unutma büyük bir vebal olup, emanete sahip çıkmama anlamına gelir. Kur’ân,
insana ve topluma huzur ve güven getirir.
http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=47&yumit=bolum2