drmavi: Aslında bu tarz dosyalara yönelmek istemiyorduk… Üç sebepten dolayı
1. Tarihimizi karalama ve tenkide kilitlenme kadar tarihi zaferlerle gururlanma destanlarla avunma yanlış bir tutum… Bunun gibi bu konuda da tamamen reddetme ya da bu inanışla bir kurtarıcı bekleme de öyle.. Bu açıdan Mesihlikle Mehdilikle Müceddiddikle uğraşma yerine asli görevlerimize yönelmek Rabbimizin Nebimizin emrettiği büyüklerimizin işaret ettiği hizmetleri yapmak için yörüngelenmek nefes nefese koşuşturmak daima öncelikli olmalı diye düşünürüz hep!…
2. Malum az da olsa su götüren konular, kimi zaman da çok su götürdüğü oluyor. Benim Mehdim senin Mehdinden büyük gibi bir müslümanlar arası husumet gündemi bile oluşabilir endişesi söz konusu
3. Birine “Mehdi işte bu!” işareti vermiş olma endişesi. Bu durumda bir taraftan siz “falancı” oluyorsunuz diğer taraftan “Bu benden değil!” gibi bir ön yargıya meydan verebilme durumu bahis mevzuu
Dosya yapmaya neden karar verdik derseniz.
Onun da üç sebebi var:
1. Siteleri tetkik ederseniz, farklı renklerde Mesih Mehdilik Müceddidlik araştırmaları görüşleri iddiları ile karşılaşabiliyorsunuz. Hatta “Ben Mesihim! Ben Mehdiyim!” iddialarıyla kimlerin kimlerin ortaya çıktığını takip ediyorsunuzdur. Bu sitelerdeki yazılardan birinin okunması ve ona göre duruş belirleme kanaatımızca eksik ve hatalı olabiliyor. Böyle gelip samimane “Hocam! Falan kurandan çok güzel bahsediyor ona mehdi diyorlar dikkatimi çekiyor, doğru mu?” diye gelen gençler oluyor. Bu sebeple olabildiğince farklı bakış açılarını da toplamak ve okuyucuya objektif değerlendirme yapabilme imkanı tanımış olmak varsa tereddütlerini izale etmek istedik.
2. Bu soru msn görüşmelerinde ve sohbetlerimizde o kadar çok soruluyor gündeme getiriliyor ki, cevap verirken doyurucu olamayabiliyorsunuz, Bütün bilgileri aklınızda tutamıyor, delilleri ilmi olarak ve ikna edici şekilde her zaman sunamayabiliyorsunuz… Ve acaba eksik mi veya yanlış mı anlattım diye tedirgin oluyorsunuz… Artık bu soruyu soranlara verebilecek bir zengin dosya adresimiz olsun istedik.
3. “Duyarsızlık bir illet, kin ve intikama dönüştürmek ayrı illet” diye not düşmüştük israilin filistindeki tutumuna karşı tavır belirleme adına… Hani ifrat-tefrit arası denge sağlama sıratı müstakimi yakalama…
Mesih ve Mehdilik inancının Müslümanlarca suistimal edildiği yani yanlış kullanıldığını, bunun insanları hep bir kurtarıcı bekleme durumuna düşürdüğü hatta tembelliğe ittiği yanlış kaderci anlayışa yönelittiği gerekçesiyle çokça tenkid edildiğini bilirsiniz.
Aslında bu kritik de kritik edilmeli. Yani Mesih Mehdi inancının kazandırabileceği olumlu yanlarının da olabileceği, insanın moral ve motivasyonu adına dengeli bir inanca, düşünceye, görüşe, hizmet ve aksiyon anlayışına sahip olabileceği üzerinde de durulmalı. Kader inancı da öyle. İrşad teblig cihad anlayışı da öyle, her dini konu böyle…
Müslümanlara sağlam dini inançlar çağın idrakine sunularak verilmediğinden, müslümanların, önüne gelenden dini öğrendiği hatta türbelere müslümanlık adına mumlar yakılır hale geldiği çaputlar bağlandığı da bir vakıadır.
Şahsımız adına ilave edebileceğim tek yorum ve tavsiyemiz şudur: Mesihlik mehdilik müceddidlik anlayışında dengeli görüş sahibi olabilmek için, önyargısız ve hiç bir kişi ve cemaate angaje olmadan, yeryüzünde Kurani değerleri ve vasat ümmet olarak dengeyi temsil adına örnek olabilecek model, kim ve kimlerse objektif olarak incelenmeli değerlendirilmeli ona göre duruş sahibi olunmalı ve önemlisi bu gibi manevi üstünlükleri ferdi planda düşünmekten çok camia olarak değerlendirip tutum belirlenmelidir.
Bu sebeple farklı sitelerden derleyerek bu konularda da bir dosya hazırlamaya karar vermiş olduk. Rabbim hatamızı af buyursun, hayırlara vesile kılsın inşallah.
—————————-
gencadam.net’ten iktibas
5-) “O Zatın üçüncü vazifesi, hilafet-i İslamiyyeyi, ittihadı İslama bina ederek, İsevi ruhanileri ile ittifak edip din-i İslama hizmet etmektir.” (71)
Bediüzzaman , kendisinden sonra gelecek olan Zat’ın , bir takım vazifelerinden bahsettikten sonra , üçüncü vazifesi olarak , Sahabeyi Kiram veya Osmanlı dönemindeki Devleti idare şekli olan Hilafet Sistemini rehber edinmiyeceğini , bunun yerine İslam Birliğini (belki Osmanlı Milletler Birliği benzeri bir teşekkülü ) kurmayı hedefliyeceğini belirtmiştir. Bu Hedef doğrultusunda , İsevi ruhanilerle ittifakın gerçekleşeceğini ve bu ittifakın İslam dinine Hizmet şeklinde semerelerini vereceğini söylemektedir.
6-) “İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır.” (72.a.)
Ateizmin Dünyada çok güçlü olduğu bir dönemde , Allah’ın Rahmeti ile Hristiyanlık Dini tahriflerden sıyrılarak aslına dönecek ve Hz.İsa (AS)’mın şahs-ı manevisini temsilen , İslamın hakikatleri ile birleşerek , bir nevi İslamiyete inkılap etmiş olacaktır ! Demekki , Hz.İsa’mın (AS) Şahs-ı Manevisinin oluşması , Hristiyanlığın aslına dönüp Müslümanlarla birleşmesine bağlı ! Hak Din olan İslamiyete tabi olan Hristiyanlık dini, bu birleşme ile , büyük bir güçlenme dönemine girmiş olacak. Dinsizlik fikrine karşı ,ayrı ayrı mücadele ettiklerinde muvaffak olamayan İsevilik ve İslamiyet , ittihat sonucu dinsizliği yenecek istidada kavuşmuş olacaktır. İşte tam bu sırada , Cismaniyeti ile 3.Hayat Tabakasında bulunan (72.b.) Hz.İsa (AS) güç kazanan Hak Dinin başına geçeceğini , Allah Resulu (SAV) herşeye Kadir olan Allah( C.C.) ‘nun vaadine istinaden haber vermiştir. Madem vaad etmiş ,elbette yapacaktır !
7-) “Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılınciyle maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mânevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhânileridir ki, o ruhâniler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi olur” diye rivayeti (73.a.), bu ittifaka ve hakikat-i Kur’âniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.” (73.b.)
Hz.İsa (AS) mın Şahsı manevi kılıncı ile öldürülecek Deccalın Şahs-ı manevisi sonrasında , dehşetli ve güçlü olan Materyalizm ile Dinsizlik Fikride öldürülmüş olacaktır. Bunu (Ateism fikrininin öldürülmesini) hakiki Dindar İsevi Ruhaniler gerçekleştirecektir. Bu Ruhanilerin o güce ulaşması ve bunu başarması , ancak Hrıstiyanlık Dinini İslam Hakikatleri ile inkılab ettirmeleri neticesinde olabilir ! Hz.İsa (AS) mın , Ahirzamanda Hz.Mehdiye namazda tabi olacağı Hadisi şerifide , bu İttifaka ve İsevi ruhanilerinin Kur’ana tabi olmalarına işaret etmektedir.
“Ey Câmi-i Emevîde kardeşlerim! Ve yarım asır sonraki âlem-i İslâm camiindeki ihvanlarım! Baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki: İstikbalin kıt’alarında hakikî ve mânevî hâkim ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâp etmiş ve tahrifattan ve hurafattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki, Kur’ân’a tâbi olur, ittifak eder.” (74.a.)
Bediüzzaman Hazretleri , Hicri 1327 (M. 1909 ) ‘de Şam’da Emevi Camii’nde içlerinde 100 Alim olmak üzere toplam on bin kişiye verdiği hutbesinde, Hicri 1371′den (M.1952) sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmıştır (74.b.) İfadelerde geçen , yarım Asır sonrasındaki (Hicri 1421 – M.2001) İslam alemine hitab ederken , bu yıllarda İslamiyetin dünyada Hüküm sürme eğilimine gireceğini , hem Dünya hemde Ahiret Saadetine vesile olacağına , aynı zamanda Hrıstiyanlığın tahrifatten ve hurafelerden sıyrılıp , İslamiyete inkılab etmeye başlıyacağına , bunu yaparkende Kur’ana tabi olmayı kendilerine Rehber edinip , İslamiyet ile İttifak edeceklerine işaret etmiştir. Cay-ı Dikkat bir diğer husustur ki , Bediüzzaman Hazretleri “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Allah da razı olmuyor. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor.” (Tevbe /9:32) Ayetinin tefsirinde , Hicri 1324 senesine işaret ettiğini beyan ettikten sonra , bir vecihle eğer şeddeli “lam”lar ve “mim” ler ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdînin şakirtleri olabilir. “ (74.c.) diyerek , Hicri 1424 ( M.2003 ) yılına remzen parmak basıp , bahse konu İsevi Ruhanilerinin Kur’ana tabi olup , İslamiyetle ittifak etmelerine vesile olacak Şahs-ı manevinin , Mehdinin şakirtleri olduğu izlenimini vermektedir.
C) Hz.İsa (AS) ‘mın Nuzülü ve Peygamberimiz’e(SAV) ümmet olma Keyfiyeti :
Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde, onun bedenen yeryüzüne ineceği, ümmet-i Muhammed arasında telakki bi’l kabule mazhar olmuş (kabul edilebilinir) bir meseledir. Hz. Üstad’ın Onu şahs-ı manevî olarak anlaması ise, bu anlayışa, bu hissiyata ters değildir. (75.a.)
İslam alimlerinden bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te’vil etmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri ise, Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır. Hristiyanlığın tasaffisi için Hz. Mesih’in şahsen nüzûlünü de uzak görmemek gerektiğini ifade ederek, “evet, her vakit melekleri semâvattan yere gönderen, bazı vakitte Hazret-i Cibril’in Dıhye suretine girmesi gibi onları insan suretine vaz’ eden, ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretinde temessül ettiren, hattâ ölmüş velilerin ruhlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hz. İsâ’yı, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya gönderirdi.” (75.b.) demektedir.
Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir. Meselenin dinî temellerine gelince; Hz. Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif vardır. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır, yani erbabınca itimat edilen hadislerdir. Yirmi kadarı da hasen kabul edilmektedir, yani, ondan bir derece düşük de olsa sıhhatine güven duyulan hadislerdir. Kur’an’da bu konuyu sarih (açıktan) olarak ifade eden bir ayet yoktur. Fakat bazı büyük alimler, mesela bu mevzudaki hadisleri de cem’ eden Hindistan’lı Allâme Keşmirî, dört ayetin ahir zamanda Hz. Mesih’in ineceğine işaret ettiğini söylemişlerdir. Bu ayet-i kerimeler şunlardır: “Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/46); “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 4/159); “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.” (Meryem, 19/33) ve “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61). (75.c.)
Hıristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Resûlü (sav) âhir zamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesinin de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır. Bu hadisle ilgili yorumlara göre, Hıristiyanlığın iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir.
Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir. Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkâr-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.(75.d.)
Bediüzzaman’a göre; Hıristiyanlık, Teslis inancından kaynaklanan şirk dairesinde kalıcı kalmayıp , birgün, asıllarında olduğu gibi hâlis tevhid inancına geri dönecektir. Tarihsel gelişmelerin de bunu doğruladığını, o şu şekilde ifade etmiştir: “Nasrâniyet ya intifâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslim olup terk-i silâh edecek. Mükerreren yırtıldı, Prutluğa tâ geldi. Prutlukta görmedi ona salâh verecek. Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bâzı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek. Hazırlanır şimdiden, yırtılmaya başlıyor. Sönmezse, safvet bulup İslâm’a mal olacak. Bu bir sırr-ı azîmdir. Ona remz ve işaret: Fahr-i Rüsûl demiştir: ‘İsâ, Şer’im ile amel edip ümmetimden olacak.’(76)Hz.İsa’nın(a.s.) hakikî dini ile İslâm hakikatlerini bir araya getirmeye çalışacak olan bu topluluğa Bediüzzaman, “Müslüman İsevîleri” unvanını vermiştir.(77)
Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih’in nüzulü, “Mesihiyet şeklinde değil; Mehdilik ve Muhammedilik şeklinde olacaktır.” denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan, her Müslüman’ın Kur’an’ın ruh ve ma’nasını arızasız temsil edip her zaman bu “menheli’l-azbi’l-mevrud = tatlı su kaynağı”nın başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp ve başkalarını da yararlandırmaktır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine konuyu bir şahs-ı manevi konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira, bu konuda öteden beri “sevad-ı azam”ın kabul ettiği bazı esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde ciddi iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzul ve temsili anlatmış ve “ancak onu nur-u firasetle bakanlar sezebilir” demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahirzamanda Hz. Mesih’in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz. (78.a.)
Konu ile ilgili Bediüzzamanın Talebelerinden Dereli Mutâf Hafız Ahmed’in Üstad’a yazdığı bir mektubta rüyasının tabirinde : “Allahu a’lem, bu rüyanın bir tabiri şudur ki: Üstadımızın Kur’ân-ı Hakîmden aldığı ve neşrettiği Risale-i Nur vasıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyeti kabul edecek ve Nasârâ Müslümanları veya Hıristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâmın sözleri nev’inden hüsn-ü kabul edeceklerine işârettir.” (78.b.) diyerek , Bediüzzamanın Risale-i Nurlarda konu ile alakalı Vaaz ettiği prensiblerin , ileride Dindar İsevi Ruhaniler tarafından hüsn-ü kabul göreceğini beyan etmiştir.
http://www.gencadam.net/content/view/122/57/
———————————
MESİH MEHDİ MÜCEDDİD, F.GÜLEN.
Hz. İsa’nın Nüzulü
Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde, onun bedenen yeryüzüne ineceği, ümmet-i Muhammed arasında telakki bi’l kabule mazhar olmuş bir meseledir. Hz. Üstad’ın Onu şahs-ı manevî olarak anlaması ise, bu anlayışa, bu hissiyata ters değil.
Bütün bütün Hz. İsa’nın nüzulünü inkâra gelince; o maddenin dar kalıpları içinde sıkışmış olmanın göstergesidir. Rica ederim, ilim ve teknolojinin insanlık tarihi boyunca, gelişe gelişe zirve noktalara oturduğu asrımızda, bizim gördüğümüz, duyduğumuz şeyler ancak binde 4-5. Ve biz hâlâ madde üzerinde çalışmalara devam ediyor, karşımıza çıkan yeni yeni bilgilerle şaşırıp kalıyoruz. Ama buna rağmen “gördüğümüzden başka şeylere inanmayız” diyenler, (haşa) Zat-ı Uluhiyeti bile bir kalıba oturtma gayreti içindeler. İhtimal rûhanîler onların bu haline bakıp, dünyanın en aptal insanları toplanmış ve maddiye mezhebini teşkil etmişler diyorlardır. Durum böyle iken, Hz. İsa’nın nüzulünü birçok sahih hadîse rağmen, pozitivizmin, rasyonalizmin kurallarına uymuyor diye inkâr etmenin hiçbir dayanağı ve anlamı olmasa gerek.
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.2/bir.zaviyeden.hadis/a5438.html
——————————–
Hz. Mesih ve Nüzûl Keyfiyeti
Hz. Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif var. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır.
Biz, bu hadislerden şimdi sadece bir-iki örnek verelim: Meselâ, Buhârî, Tirmizî ve Müsned’de rivayet edilen bir hadiste Allah Resûlü (sav): “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bolca mal dağıtacak. Mal o kadar çoğalacak ki, artık kimse onu kabul etmeyecek.” buyurmaktadır.
Yine Müslim, Ebû Davud ve Müsned’de rivayet edilen bir başka hadiste de: “Ümmetimden hak üzere cihat eden bir taife kıyamete kadar devam edecektir. İsa b. Meryem nâzil olunca Müslümanların emiri: “Buyurun bize namaz kıldırın.” diyecek, Hz. İsa da: “Hayır, siz birbirinizin emirisiniz. Bu Allah’ın İslâm ümmetine bir ikramıdır.” diyecektir” buyurur.
Bunlar gibi daha başka hadisleri de kitabında toplayan Allâme Keşmirî, bir kısım âlimlerin, Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ettiğini kabul ettikleri dört âyet-i kerimeyi de almıştır.
Bunlar:
“Beşikte ve yetişkinlikte insanlarla konuşacak ve iyilerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/46) Âlimler, bu âyetten hareketle Hz. İsa’nın yetişkinlikte insanlarla konuşmasının nüzûl vaktinde olacağını söylemişlerdir.
“Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 4/159) İbn-i Abbas ve Ebû Hüreyre gibi sahabiler, bu âyet-i kerime hakkında Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ediyor şeklinde yorumda bulunmuşlardır.
“O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61) Yine âlimler, bu âyette geçen “???? -O” zamirinin Hz. İsa’ya işaret ettiğini söylemiş ve onun nüzûlünü kıyamet alâmetlerinden saymışlardır. Bu hususta diğer bir âyet ise:
…
“Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm? olsun.” (Meryem, 19/33) âyetidir. Burada da âlimler, âyetin genel bir haşrin yanında Hz. İsa’nın hususî gönderilişiyle alâkalı olduğunu söylemişlerdir.
Yukarıdaki âyet ve hadisler hakkında farklı yorumlarda bulunan âlimler de olmuştur. Onlardan bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde tevil etmişlerdir. Günümüz âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise, daha farklı bir yorumda bulunarak Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hıristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır.
Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir. Bu konuda zannediyorum sadece o değil; daha başka muhakkikler de, sûiistimale yol açar ve ileride büyük bir yalan olarak yüzümüze çarpılır düşüncesiyle, her zaman dikkatli davranmış ve bu türlü konularda gereksiz yorumlara girmemişlerdir; girmemişlerdir zira bilinen bir gerçektir ki Efendimiz (sav), gaybdan verdiği haberlerde, açık ve herkesin anlayabileceği bir dil kullanmamış; aksine olay ve hâdiseleri bir temsil ya da müteşabih bir ifadeyle anlatmıştır. Hem Üstad, hem de diğer muhakkikîn, Hz. Mesih’in nüzûlüyle alâkalı bir kısım müteşabih, ya da muğlak ifadelerin, bazı ravilerin tevili olduğu ve yine birtakım isimlerin de onlar tarafından hadise sokulduğu görüşündedirler. Dolayısıyla da, hadiste geçen Şam, minare, at.. vb. isimler, bu çerçevede değerlendirilebilir.
Nitekim sadece muhakkikinin anlayacağı bu tür eklemeler, başta (kasdî olmaksızın) Sahabe Efendilerimiz tarafından yapılmıştır. Burada, Ebû Hüreyre ile alâkalı şu hususu misal olarak zikredebiliriz. Efendimiz: “Ben ümmetimi ahirette abdest azalarından tanırım” buyurur. Hadiste abdest azalarının parlaklığını ifade için kullandığı tabir, …– Alınları, elleri-ayakları bembeyaz.” ifadesidir. Ebû Hüreyre (ra), burada hadise bir ekleme yaparak, “Abdest uzuvlarının daha genişçe beyazlaması için siz onları daha geniş yıkayın.” der ve kendisinin kollarını/ayaklarını dirseklerinin üstüne ve dizlerine kadar yıkadığını bildirir. Bundan dolayı diyebiliriz ki Hz. Mesih’in ahir zamanda iniş keyfiyetiyle ilgili birtakım kelimeler, daha sonra hadise katılmış ilâvelerdir ve bunlar, Efendimiz tarafından söylenmiş gibi gözükse de, O’na ait değildir.
Bu hususta bir hâtıramı aktarmak istiyorum: Bir gün, duasını alayım düşüncesiyle, sevip-saydığım büyük bir zatın ziyaretine gitmiştim. Mesele dönüp dolaşıp Hz. Mesih’in nüzûlüne gelince; ahir zamanda Hz. Mesih nüzûl edecek, eline kılıcını alacak, insanları haklaya haklaya İstanbul’a kadar gelecek, sonra da kılıcını Sultanahmet’in minaresine asacak dedi. Ben böyle birisinin bu şekildeki açıklamalarına şaşıp kalmıştım. Haddizâtında çok zeki ve aynı zamanda Arapça’ya hakim olan bu zat, zannediyorum hakkında hüsnüzan ettiği ya da keşfine-kerâmetine inandığı insanlardan duyduğu bu tür şeylere, i’mâl-ı fikir etmeden ve bu kabil konuları muhkemata ircâı düşünmeden inanıyordu. Hâlbuki birazcık düşünmüş olsaydı, Efendimiz döneminde ne minare denen nesnenin, ne de Sultanahmet Camiinin olmadığını düşünerek böyle bir ifadeden vazgeçecekti. Bu türlü şeyler zaman zaman belki hepimizde olabilir; hakkında hüsnüzan ettiğimiz kimselerden duyduğumuz şeylerle alâkalı ne Kur’ân’da, ne Sünnet’te, ne de büyüklerin yorumlarında hiçbir şey olmamasına rağmen, onları hemen kabul eder ve çevremize de anlatırız.
Bir de, Üstad’ın çokça üzerinde durduğu bir zılliyet ve asliyet mevzuu var ki, bununla ilgili kısa açıklamada bulunmanın da yerinde olacağı kanaatindeyim. Şöyle ki enbiyâ-ı izâm Cenâb-ı Hakk’ın Zâtî tecellilerini temsil ederler. Bunun aklen bütün insanlar için düşünülmesi de söz konusu olabilir. Zira hemen her insan üzerinde, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri daha hâkimdir. Dolayısıyla aynı mazhariyeti paylaşan insanlar, bazen birbiriyle karıştırılabilir. Diyelim, Hz. Mesih bir reşhadır. Bir başkası ise, velâyet-i kübrâya mazhar olduğundan, seyr-i ruhânîsinde onunla aynı yörüngeyi paylaşır ve seyrini o zatın izinde, onun ekseninde sürdürebilir. Dolayısıyla o zata bakılınca, bazen “asl”a iltibas da söz konusu olabilir. Yani bazen gölge, asıl zannedilir. Hâlbuki bu bir yanılmadır. Bu mânâda “cüz”ün “küll” görülmesi, daha doğrusu vehmedilmesi çokları için her zaman bir iptilâ vesilesi olagelmiştir…
Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih’in nüzûlü, Mesihiyet şeklinde değil; Mehdîlik ve Muhammedîlik şeklinde olacaktır, denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan, her Müslümanın, Kur’ân’ın ruh ve mânâsını ârızasız temsil edip, her zaman bu “menhelü’l-azbi’l-mevrûd”un (tatlı su kaynağı) başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp başkalarını da yararlandırmasıdır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine, konuyu bir şahs-ı mânevî konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele, çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira bu konuda öteden beri sevâd-ı âzam’ın kabul ettiği esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde, ciddî iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzûl ve temsili anlatmış ve ancak onu nûr-u firâsetle bakanlar sezebilir demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahir zamanda Hz. Mesih’in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz.
Hıristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Resûlü (sav) âhir zamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesinin de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır.
Bu hadisle ilgili yorumlara göre, Hıristiyanlığın iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir. Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir.
Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkâr-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/prizma/a11496.html
———————————————————————–
Hz. Mesih’in Mucizeleri, Fethullah Gülen, Akademi, 16.09.2002
Hıristiyanlar, ilim ve teknikle; ümmet–i Muhammed de ruh, kalb ve içe doğru derinlemesine gelişip bazı ortak noktalarda buluşarak aralarında bir vahdet tesis edeceklerdir. Beşer, bir gün Hz. Mesih’ten bir mucize olarak sâdır olan bu harikulade halleri, ihtimal tekrar hayatiyete geçirme imkanına kavuşacak ve bir nebi vasıtasıyla tıp sahasında son noktayı gösteren Allah’a ve O’nun diğer elçilerine inanacaktır.
Hz. Mesih’le (as) ümmet–i Muhammed arasında ciddi bir alakanın var olduğu söylenebilir. Her şeyden evvel, Allah Rasulü (sav) ile Hz. İsa’nın halef–selef olmaları söz konusudur. Nebiler Serveri (sav), Hz. Mesih’le arasındaki işte bu irtibatı ifade sadedinde “Ben, İsa’ya herkesten daha evlâyım. Zira O’nunla benim aramda hüsn–ü kabul görmüş bir nebi yoktur.” buyurduğu rivayet edilir ki, böyle bir münasebetin neler vadettiği bizim idrak ufkumuzu aşar. Ayrıca Hz. Mesih de Allah’tan ümmet–i Muhammed içinde bir fert olmayı dilemiştir ki, üzerinde durulmaya değer. O’nun âhirzamanda –ihtimal– bir şahs–ı manevi olarak ümmet–i Muhammed içinde zuhur edeceği bu duaya bir icabet gibidir. Şimdilerde, Hıristiyanlığın tasaffi etmiş efkarıyla Efendimiz’in (sav) getirmiş olduğu tertemiz esasları tevfik eden birtakım Hıristiyanların mevcudiyeti, Hz. Mesih’in ümmet–i Muhammed’le olan yakın alakasının remzi sayılabilir.
Büyük bir ihtimalle ümmet–i Muhammed, günümüze kadar Muhammediyet gölgesi altında devam ettirdiği maddî–manevî seyrini, âhirzamanda Hz. Mesih’in gölgesinin de iştirakiyle ayrı bir televvünle sürdürecek ve insanlık, fenle, teknikle alakalı hususları, Hz. İsa’nın mesihiyyeti ile manalandırarak beşerî hârikaları nebevî mucizelere bağlayıp ilimlere yeni blokajlar belirlemek suretiyle asırlardan beri süregelen düalizmi sona erdirecektir. Daha sonra ümmet–i Muhammed’le tevafuk noktaları temin ve tespit edilerek asgarî müştereklerde bir araya gelinecek ve bu iki cemaatten birisi fen ve tekniğini, diğeri de iman ve aksiyonuyla ateizm ve inkarcılığa karşı bir güç oluşturacaklardır. Bu itibarla da Hz. Mesih’e lutfedilen mucizelerin, son dönemde gelişecek olan ilimlerin serhaddi olduğu söylenebilir.
Hz. Mesih’in pek çok mucizesi vardır; ancak biz burada Hz. Mesih’in kendi ağzından bir kısım mucizelerini haber veren şu ayet–i kerime üzerinde durmak istiyoruz: “… Ben, Allah’ın izni ile körü ve alacalıyı (abraş) iyileştirir ve ölüleri diriltirim…” (Âl–i İmran, 3/49) Hz. Mesih, bu mucizeleriyle dikkatleri çekmiş ve insanları etrafında toplamış, dejenerasyona uğramış bir dînî telakkinin yerine, tevhid akidesini tesis etmiş ve Hz. Muhammed’e (sav) adeta zemin hazırlamıştır. Daha sonra İslamiyet de, tahrife uğramış Hıristiyanlık için bir diriliş kaynağı olmuştur. Ve bir gün o da tasaffî etmek suretiyle İslamiyet’le omuz omuza verecek ve küfr–ü mutlaka karşı mücadele edeceklerdir. Hıristiyanlar, ilim ve teknikle; ümmet–i Muhammed de ruh, kalb ve içe doğru derinlemesine gelişip bazı ortak noktalarda buluşarak aralarında bir vahdet tesis edeceklerdir. Beşer, bir gün Hz. Mesih’ten bir mucize olarak sâdır olan bu harikulade halleri, ihtimal tekrar hayatiyete geçirme imkanına kavuşacak ve bir nebi vasıtasıyla tıp sahasında son noktayı gösteren Allah’a ve O’nun diğer elçilerine inanacaktır.
Ayrıca ayet–i kerimede, en onulmaz cilt hastalıklarından körlüğe ve asrın vebası olarak nitelendirilen kanser ve AIDS’e varıncaya kadar bütün hastalıkların dermanının bulunabileceğine, hatta ölülerin bile yarı canlılığın ötesinde bir canlılığa kavuşturulabileceğine dikkat çekilip hiçbir hastalıktan dolayı ümitsizliğe düşülmemesi gerektiği bildirilerek, mutlaka bu hastalıkların çarelerini araştırmaya teşvikte bulunulmaktadır. Nitekim Allah Rasulü de (sav), “Allah (cc), her ne hastalık indirmişse onun devasını da indirmiştir.” (Buhari, Tıbb 1; Ebu Davud, Tıbb 1; Tirmizi, Tıbb 2; İbn Mace, Tıbb 1) buyurarak bunu destekleyici bir mesaj da verir.
Evet, nebilerin göstermiş oldukları mucizeler, beşer için terakkide bir son noktadır. Kur’an–ı Kerim, mucizelerden bahseden bütün ayetleriyle, beşerin, çalışıp–çabalayarak bu ufka ulaşmasını teşvik etmektedir. Ne var ki insanlık, bilim ve teknolojide ne kadar ilerlerse ilerlesin ve ayette zikredilen hastalıkları tedavi etme adına kaç çeşit ilaç üretirse üretsin, ölüleri diriltmek için hangi yollara müracaat ederse etsin bunlar, geçici birer müdahaleden ibaret kalacak ve mucizelerin ulaştığı ufka asla ulaşılamayacaktır.
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/akademi.yazilari/2002.akademileri/a4474.html
————————
Hz. Mesih ve Misyonu
Hz. Mesih, olabildiğine maddeci bir topluma peygamber olarak gönderilmiştir. Böylesine maddeci bir topluluğun ıslahı adına Hz. Mesih, onların karşısına ruhçu bir düşünceyle çıkmış ve onların maddeci düşüncelerini ta’dil etmiştir.
Müşrikliği ve putperestliği, doğrudan doğruya din ünvanı ve din referansıyla diyanet blokajı üzerine oturtan toplumların, daha sonra o dinî telakkiden sıyrılıp, yeni bir dinî düşünceye ulaşmaları oldukça zordur. İşte Hz. Mesih, meb’us bulunduğu toplumdan, maddeciliği ta’dil ederek, metafiziğe kapı aralamış.. ve aynı zamanda vahy-i semavi ile, ifrat ve tefrite girmeden madde ve ruh arasında bir denge te’sis ederek bu zorluğu aşmıştır. Ne var ki, daha sonra gelen onun müntesipleri, bu dengeyi muhafaza edememiş.. bundan dolayı da zamanla bütün güçleriyle ruhçuluğa ve sprütüalizme yönelerek maddeyi bütün bütün inkar etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’in de ifadesiyle (Hadid/27) onlar, ruhbanlığı kendilerine farz kılarak, sözde bununla değerler üstü değerlere ulaşacaklarını zannetmişlerdir. Oysa ki onlara böyle bir zorluk tahmil edilmemişti. Evet onlar, Allah’ın rızasını tahsil maksadıyla, dinin ruhunda olmayan şeyleri icad etmiş ve daha sonra da icad ettikleri bu şeylere yenik düşüp, onların ağırlığı altında dinin aslından uzaklaşmışlardı. Halbuki meşru dairedeki zevk ve lezzet, hem keyfe kâfi, hem de zaruri ve lüzumludur. İnsan için aile hayatı, çoluk-çocuk, hayatî bir ihtiyaçtır. Onların bir kısmı, bu mübaha karşı müstenkif kalmış ve farkına varamıyarak kiliseleri o işin gayr-i meşru levsiyâtı ile kirletmişlerdir.
Hıristiyanlıkta, bu türlü daha bir çok tağyir, tahrif ve yanlış anlamalar mevcuttur. Örneğin Yuhanna İncil’inde, “Eğer yüzüne bir tokat vururlarsa, dön diğer yüzüne de bir tokat vursunlar” diye bir ifade vardır. Günümüzde bu mana ve ruh, belli ölçüde değerlendirilebilir. Bu bir nevi, “Dövene elsiz, sövene dilsiz” sözünün değişik bir versiyonudur. Ancak insanların zulümlere karşı teslimiyetçi bir şekilde davranmaları yanlışlığa açık bir durumdur. Zira, zulmedenler hiçbir zaman zulmetmeye doymazlar. Hıristiyanlık, zuhur ettiği zaman itibariyle, değişik baskılar altında kendini anlatma ve kendini ispat etme imkanını elde edememişti. Bu baskı ve zulümlere karşı onlara, “mukabele etmeme” fikri aşılanmış ve bu, daha sonra onlarda bir karakter haline gelmiştir. Bu düşüncenin uzantısı olarak onlar; harp etmemeyi, kendilerine ne yapılırsa yapılsın, karşı koymamayı ve dünya zevklerinden uzak kalarak ruhbanca bir hayat yaşamayı vs. bir disiplin olarak benimsemişlerdi. Ne var ki, bu disiplinlerin pratik hayattaki yansımalarına bakıldığında manzaranın hiç de aslına uygun ve iç açıcı olmadığı görülecektir. Çünkü onlar, bugün dünyanın değişik yerlerinde -esefle müşahede etmekteyiz- benimsedikleri bu prensiplere aykırı olarak, yer yer hayatın karşılarına çıkardığı ve insan fıtratının bir gereği olan ihtiyaçlarını gayr-i meşru yollardan giderme ve duygularını tatmin etme yollarına girmişler; uzantıları günümüze kadar gelen kanlı savaşlar yapmışlar ve birçok insanın haksız yere ölmesine sebep olmuşlardır.
Hz. İsa’nın (as) materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketi, aynı zamanda kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdiği “İnsanlığın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak, başta da ifade ettiğimiz gibi daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkar etmişlerdi. Fetih suresinin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Burada o âyetle alakalı bir kaç hakikati arzetmek istiyorum:
Ayet, “Muhammedun Rasulullah” diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Peygamber Efendimizin (sav) risaleti vurgulanmış ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmâlen geçilmiştir. Bu ayette, daha ziyade Kur’an, Efendimizin (sav) etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve manaya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. “Muhammedun Rasulullah”, önemli ve hayâtî bir gerçektir. Bunun için Sâdî, Üstad’ın da Mektubat’ta ifade ettiği gibi, “Muhammedun Rasulullah demeden râh-ı selamet muhaldir” der. Necip Fazıl da bu hakikati ifade adına, Pascal’ı koştura koştura rıhtıma kadar getirir; ancak “Muhammedun Rasulullah” demediği için onun gemiyi kaçırdığını söyler. Evet, bu manada Efendimizin (sav) rasat noktasına ulaşmayanın sahil-i selamete ulaşması mümkün değildir. Şimdi tekrar âyetin mevzumuzla alakalı yönüne dönelim:
Peygamberle beraber maiyet-i nebevîye eren herkes, maiyet-i İlahîye’ye de ermiş demektir. Bir yönüyle âlem-i cismaniyet ve âlem-i halka ait Efendimiz’le maiyet, aynı zamanda âlem-i emre ait Cenab-ı Hakk’la maiyetin bir izdüşümüdür. İşte ayet-i kerimede, “Vellezîne maahû” derken bahsettiğimiz bu beraberlik anlatılmaktadır; ayetin devamında ise, bu ufku yakalayan insanların özelliklerinden bahsedilmektedir.
Bu özelliklerden biri, onların “Eşiddâu ale’l-küffâr” olmalarıdır. Yani mahiyetlerindeki inanma istidadını körelten, bunca delail Allah’ın varlığını ilan ederken bütün bütün onları tekzip edip inkara sapan ve İlâhî meş’aleyi söndürmeye çalışan insanlara karşı şedittirler. İkinci özellikleri ise, “Ruhamâu beynehüm”; kendi aralarında fevkalade şefkatli ve merhametlidir. Bu özellikler, “Terâhum rükkean, sücceden, yebteğûne fadlen minallâhi ve rıdvânâ; “Sen, onları sürekli rükû ve secde halinde görürsün. Allah’ın lütuf ve rızasını ister dururlar”. Demek ki onlar, ayaklarını koydukları yere başlarını da koyarak bir halka haline gelmiş ve böylece Allah’a en yakın bulunma halini ihraz etmişler. Aynı zamanda onlar, her şeylerini Allah’ın fazlından bilirler. Zaten neticede onların istedikleri sadece ve sadece Allah rızasıdır. “Sîmâhum fî vücûhihim min eseri’s-sücûd; onların nişanları yüzlerindeki secde izidir”.
“Zâlike meselühum fi’t-tevrât ; işte bunlar, ümmet-i Muhammed’in Tevrat’taki vasıflarıdır.” Tevrat, Hz. Musa’ya inen ve daha sonra tahrif edilerek büyük ölçüde hüdanın yerini hevanın, ruhun yerini maddenin aldığı bir kitaptır. Tevrat’ta ümmet-i Muhammed anlatılırken, manevi yönleri ve yanlarıyla ve metafizik cepheleriyle anlatılmaktadır. Diğer taraftan “ve meselühum fi’l-incîl; Onların İncil’deki vasıflarına gelince: “Kezer’in; onlar tıpkı bir ekin gibidirler”. Ekin, tohumla meydana gelir ve maddîdir. Tohum, bir cisimdir ve tıpkı yumurtadaki ukde-i hayatiye ve insandaki sperm gibi hayat proğramı yüklenmiş bir varlıktır. “Ehrace şat’ehû; topraktan rüşeymini çıkarır” ki, o da bir maddedir. “Şat” kelimesinde maddi yapının zuhuru gibi bir musıki de gizlidir. Burada her kelime, mükemmel sözcüğüyle ifade edilemiyecek ölçüde seçilmiş.. seçilmiş ve adeta bir dantelanın atkıları halinde örgülenmiştir. “Festağlaza; gılzet kazanır, kalınlaşır, sertleşir”. Burada da mesele hep madde etrafında dönmektedir. Zira mananın, ruhun, metafiziğin kalınlaşması mümkün değildir. “Festevâ, o maddi yapı üzerinde kalkar, doğrulur” demektir. “Alâ sûkihî”, insanın sâkı, bacaklarıdır. Filiz ve ağacın sâkı ise sapıdır. “Yu’cibu’z-zurrâa”; öyle ki, tohumu, toprağın bağrına atan insan bile, onu bu haliyle gördüğü zaman şaşkınlıktan kendisini alamaz. “Liyağîza bihimu’l-küffâr; kafirleri öfkelendirir”. Bu ise, başkalarının gözünü doldurması, onların içine takdir, dehşet ve korku salması gibi hep maddeye müteallik şeylerdir.
Dikkat edildiği takdirde, İncil’de yer alan meseleler, fizikî açıdan, tamamen maddeci bir anlayışı aksettirmekte ve her şey mahsusata müteallik yanları ile nazara verilmektedir. Tevrat’ta zikredilen hakikatler ise, hiçbiri elle tutulur, gözle görülür ve pozitivistçe mülahazalarla mahsusata taalluk eden şeylerden değildir. Bunların hepsi adeta insanları âlem-i emir ve mücerret hakâik etrafında dolaştıran manevi şeylerdir. İşte bu incelik, Seyyidinâ Hz. Mesih’in konumunu anlama bakımından çok önemlidir. Hz. Mesih, Yahudi maddeciliğini tadil etme misyonunu yüklenmiştir. Böyle bir misyonla gelen insanın, bu misyonu gerçekleştirebilecek donanımla gelme zarureti vardır ki daha dünyaya teşrif buyuracağı zaman O, çok iyi bir yuvada neşet etmiştir. O’nu yetiştirme mevzuunda Hz. Meryem ölçüsünde başka bir kadın göstermek mümkün değildir. Kur’an, değişik ayetlerinde Hz. Meryem’in karakterini ifade eden kelimeleri yerli yerinde kullanarak onun hususiyetini vurgulamaktadır. Bu yüce kadın, iffetine o kadar düşkündür ki, meleğin karşısında bile müthiş bir ürperti yaşamıştır.
Hz. Meryem’in annesi, “Allah’ım bana bir çocuk verirsen onu mabede adayacağım” diyerek bir adakta bulunmuş; ancak çocuk kız olarak doğunca, teessür içinde bu kutlu anne, “Ben erkek çocuk bekliyordum ki onu mabede adayayım” demiş, ne var ki, çocuk doğmadan önce mabede adandığı için mabedde bırakılmıştır. Seyyidetina Hz. Meryem, maneviyatla lebâleb bir şekilde İlâhî vâridatları iliklerine kadar teneffüs edeceği böyle bir metafizik ortamda neşet etmiş ve daha sonra da, farklı bir misyon için gelen Hz. Mesih’e yine sebepler üstü bir şekilde hamile kalmıştır.
Hülasa, Hz. Mesih, hayatı böylesine sebepler üstü ve harikuladelikler içinde cereyan eden bir anneden dünyaya gelmiş ve tamamen bir ruh insanı olarak Cenab-ı Hakk’ın himayesinde ve siyanetinde büyümüştür. Zira O’nun karşısında, senelerden beri devam eden maddeciliği, tamamen bir din haline getiren ve yıkılması, yenilenmesi, değiştirilmesi çok zor olan bir toplum vardı ve O, hayatı boyunca böyle bir toplumla mücadele etmişti. Hz. Mesih, peygamberlik vazifesiyle gönderilirken bu insanları doyuracak bir donanımla techiz edilmiş ve onların putlaştırdıkları maddeyi; babasız dünyaya gelme, ölmüş insanı diriltme, hastaları iyileştirme, en onulmaz dertlere şifa dağıtma gibi pek çok mucizeler göstererek aslî hüviyetine kavuşturmuş.. ve materyalizme kilitlenmiş bir düşünceyi tadil ederek, ruhçu bir düşünceye yollar açmış, böylece İnsanlığın İftihar Tablosu’na giden yollara köprüler kurmuştur.
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/prizma/din.ekseni.etrafinda/a764.html
—————————————————————————
Mesih Nerede, Mehdi Kim?, Fethullah Gülen, herkul.org, 11.10.2004
Soru: Mesih ve Mehdi kimdir?
Cevap: Mesih, Hz. İsa aleyhisselâmın isimlerinden biridir. İsa aleyhisselâma; her türlü günâhtan korunmuş olması; dokunduğu hastaların Allah’ın izni ile şifa bulması; yeryüzünde çok seyâhat edip sesini-soluğunu her tarafa duyurması sebebiyle bu ismin verildiği rivayet edilmektedir. Ayrıca, Mesih, İbrânî dilinde mübârek mânâsındadır. Hz. İsa’nın şeref ve fazîletini ifade etmek için de ona Mesih denilmiş olabilir. Diğer taraftan, kıyâmete yakın ortaya çıkacağı bildirilen Deccâl’a da, gözünün biri adeta silik olduğu veya ortaya çıktığında, yeryüzünü kısa zamanda dolaşacağı için Mesih denmiştir.
Mehdi ise, hidayete ermiş, sırat-ı müstakîme yönlendirilmiş kimse demektir. Mehdi, zulüm ve adaletsizliğin her tarafı kapladığı bir zamanda gelip yeryüzünü adaletle dolduracağı ve İslâmı hâkim kılacağı söylenen, Ehl-i beytten olacağı işaret edilen halaskârdır.
İtikadî bağların zaafa uğradığı, amelin terk edildiği, muamelâtın tamamen gözden çıkarıldığı dönemlerde kurtarıcı bir zatın beklenmesinin tarihi çok eskilere dayanır. Yahûdîler de, Hristiyanlar da hatta onlardan önceki insanlar da ömürlerini hep bir kurtarıcı bekleyişi içinde geçirmiş; özellikle de zulme uğradıkları, gadre maruz kaldıkları zamanlarda böyle bir halaskâr beklemişlerdir. Peygamberlik silsilesinin devam ettiği devirlerde beklenen bir peygamber, bir Mesih’dir; Peygamber Efendimizden sonra da hemen her dönemde bir müceddid, bir kurtarıcı beklenmiştir; ama artık beklenen, bir peygamber değil, O’nun soyundan gelecek bir rehber, bir Mehdi olmuştur. Fakat, o da, Allah tarafından gönderilmiş bir elçi gibi algılandığından ve Fukahâ-yı Erbaa’dan (İmam-ı Azam, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafiî ve İmam Ahmed b. Hanbel), kutuplardan, gavslardan ve hatta Kutb-ul İrşad’dan daha büyük olduğuna işaretler bulunduğundan ona gösterilen ta’zimi ifade etmek için “er-Rasûl” sıfatı ile beraber Mehdi-i Rasûl şeklinde anılagelmiştir.
Soru: Bir Mehdi beklentisi içinde olmak dinimizin esaslarına uygun mudur? Mesih ve Mehdi bekleyişinin dinî temelleri nelerdir?
Cevap: Zamanla bir kurtarıcının gelip, o dinin mensuplarını, bulundukları sıkıntıdan kurtaracağı inancı, bütün dinlerde vardır. Öteden beri böyle bir kurtarıcı, bir halaskâr, hidayet edici bir insan, bir Mesih ve bir Mehdi hep beklenmiştir. Bu bekleyiş, bir yönüyle de ehl-i imanda kuvve-i mâneviyeyi takviye etmek için değişik tecdid dönemlerinde insanların yenilenme azmini kamçılamıştır. Hatta denebilir ki, böyle bir bekleyiş belli ölçüde Hz. Musa ve Hz. İsa gibi peygamberlerin etrafında kümelenmeye vesile olmuştur. O devirlerdeki insanlar “Daha evvelki peygemberlerin haber verdiği güçlü irade, güçlü azim bu!” demişlerdir. Mesela, Hz. Yahya, Ahd-i Cedîd’in ifadelerine göre, “Ben sizi suyla vaftiz ediyorum, ama benden daha güçlü olan geliyor. Ben O’nun çarıklarının bağını çözmeye bile layık değilim. O sizi Kutsal Ruh’la ve ateşle vaftiz edecek.” deyip durmuş, kendisi de bir peygamber olmasına rağmen aynı zamanda halazâdesi olan Hz. İsa’yı, o pek parlak Nâsıralı genci dinleyince, onun cemaat üzerindeki tesirini, dolu dolu heyecanını görünce, “Beklediğimiz Mesih bu zattır!” demiştir. Onun müjdesi herkeste bir heyecan ve intizar hasıl etmiş; Hz. İsa’ya şehadeti de, havârîlerin onun etrafında toplanmalarını hızlandırarak kuvve-i mâneviyelerini güçlendirmiştir.
İsrailoğulları tarihleri boyunca sürekli bir Mesih beklemişler, kendilerini “vaad edilmiş topraklar”a götürecek bir lider arayışında olmuşlardır. Kutsal kitaplarında da, bekledikleri halaskârın vasıflarını, özelliklerini görünce de intizarları adeta nâra dönüşmüş, bir kurtarıcı arayışıyla kavrulmuşlardır. Ne var ki, kutsal metinler tercüme edilirken ya da nesilden nesile aktarılırken aslî kaynaklar tahrif edilmiş ve ifadeler değiştirilmiş; neticede o ince meseleyi de bir buğu sarıvermiş. Bir buğulu cam arkasındaki eşyâ ne kadar net görünüyorsa, işte o mevzu da o kadar görünür, anlaşılır olmuş. Nihayet, İsrailoğulları, senelerce bekledikleri kurtarıcıyı karşılarında bulsalar da, çepeçevre kuşatıldıkları buğu ve sisten dolayı bakış zâviyesinde bir kırılma yaşamış ve inkara sapmışlar. Re’fet ve şefkatle gelen, herkesi kucaklayan Hz. Mesih’i inkar etmiş, sürgünlere göndermiş, eziyetlere maruz bırakmış ve hatta onu asmak için darağacı bile hazırlamışlar. “Sen o değilsin” demiş durmuşlar.
Hz. Mesih’den sonra da bir kurtarıcı bekleyişi devam etmiş. Hem Hz. İsa, hem de ondan önceki peygamberler tarafından müjdesi verilen İnsanlığın İftihar Tablosu, bütün vasıflarıyla bilinen ve aranan bir peygamber olarak asırlarca yolları gözlenmiş. Şam yolunda rahip Bahîra Allah Resûlü’ne: “Sen peygamber olacaksın. Ah keşke senin nübüvvetini ilân ettiğin güne yetişebilsem, yetişebilsem de ayakkabılarını taşısam ve sana hizmet edebilsem.” derken böyle bir beklentiye tercüman olmuş. Aşere-yi mübeşşereden meşhur sahâbe Saîd b. Zeyd’in babası ve Hz. Ömer’in amcası olan Zeyd, “Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki ben o günlere yetişebilecek miyim?” diyerek son nefeslerini alıp verirken o arayışı seslendirmiş. Ne var ki, O gelince, pek çokları yine aynı hataya düşmüş, değişik sâiklerle yine “Sen o değilsin.” demişler. Bununla beraber, peygamber kendilerinden olmadığı için ya da dünyalık menfaatlerini kaybetme korkusuyla bazıları O’nu kabul etmese de senelerce dilden dile dolaşan müjde ilk sahabe efendilerimizin İslam saflarında yerlerini almalarında, Ensâr’ın gelip Akabe’de Efendimize bağırlarını açmalarında çok etkili olmuş. Evet, Ashab-ı Rasûl’ün, müşriklerin o kadar saptırma ve baştan çıkartma gayretlerine rağmen Efendimizin etrafında bünyan-ı marsus gibi kenetlenmeleri, Uhud darbesi karşısında sarsılmamaları ve Hendek savaşında dimdik ayakta durmalarında o meselenin önemli tesiri vardır. Efendimizin şahsiyetinin, görüntüsünün, mesajının, inandırıcılığının, emniyetinin, sadakatinin, vefasının ve fetânetinin tesiri olduğu gibi öyle bir bişâretin tesirinin olduğu da inkar edilemez.
Meselenin dinî temellerine gelince; Hz. Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif vardır. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır, yani erbabınca itimat edilen hadislerdir. Yirmi kadarı da hasen kabul edilmektedir, yani, ondan bir derece düşük de olsa sıhhatine güven duyulan hadislerdir. Yirmi-otuz tane de zayıf hadis vardır. Meselâ, Buhârî, Tirmizî ve Müsned’de rivayet edilen bir hadiste Allah Rasûlü (sav): “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bolca mal dağıtacak. Mal o kadar çoğalacak ki, artık kimse onu sadaka olarak kabul etmeyecek.” buyurmaktadır. Yine Müslim, Ebû Davud ve Müsned’de rivayet edilen bir başka hadiste de: “İsa b. Meryem nâzil olunca Müslümanların emiri: “Buyurun bize namaz kıldırın.” diyecek, Hz. İsa da: “Hayır, siz birbirinizin emirisiniz. Bu Allah’ın İslâm ümmetine bir ikramıdır.” diyecektir.” buyrulur.
Kur’an’da bu konuyu sarih olarak ifade eden bir ayet yoktur. Fakat bazı büyük alimler, mesela bu mevzudaki hadisleri de cem’ eden Hindistan’lı Allâme Keşmirî, dört ayetin ahir zamanda Hz. Mesih’in ineceğine işaret ettiğini söylemişlerdir. Bu ayet-i kerimeler şunlardır: “Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/46); “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 4/159); “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.” (Meryem, 19/33) ve “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61).
Mehdi ile alakalı hadis-i şeriflere de iki örnek vermek yerinde olsa gerektir: “Mehdi bizden, Ehl-i beyttendir. Allah onu bir gecede zafere erdirecektir. Mehdi, Fatıma evlâdındandır” (İbn Mâce, Fiten, 34; Dârimî, Mehdi, 1). “Dünya hayatının sona ermesine bir gün bile kalsa, Allah zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak Ehl-i beytten birini gönderecektir” (Ahmed b. Hanbel, II, 117-118).
Cenâb-ı Hak, rahmetinin eseri olarak her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih, bir müceddid, bir halife-i zîşan, bir kutb-u âzam, bir mürşid-i ekmel ya da bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş, fesadı izale edip milleti ıslah etmiş, din-i Ahmedîyi muhafaza buyurmuştur. Bu hususu nazara veren ve siyaset sahasında Mehdi-i Abbâsî, diyanet âleminde Gavs-ı Âzam, Şâh-ı Nakşibend, aktâb-ı erbaa ve on iki imam gibi zatları misal gösteren Bediüzzaman der ki, ”Madem O’nun âdeti öyle cereyan ediyor, âhir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem Mehdi, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i Nebevîden olacaktır. Bediuzzaman, Mehdi ile alakalı hadislerin zayıf olduğu iddiasına karşı da, “Hangi mesele var ki, bazı kitaplarda ona ilişilmesin? Hattâ İbn-i Cevzî gibi büyük bir muhaddisin bazı sahih ehâdîse mevzu dediğini, alimler taaccüple nakletmişler. Hem her zayıf veya mevzu hadîsin mânâsı yanlıştır demek değildir. Belki an’aneli sened ile hadîsiyeti kat’î değildir demektir. Yoksa mânâsı hak ve hakikat olabilir.” buyurmuştur.
Soru: Mesih ve Mehdi bekleyişinin su-i isti’mal edildiği dönemler de olmuş mudur?
Cevap: İslam Tarihi’nde mehdiyet makamına yakın bir konum ihraz eden pek çok insan gösterilebilir. Mesela; ciddi ıslahatı, çizgisindeki istikameti, seleflerine karşı saygısı, Sahabî’ye hürmeti, dini meselelerdeki mûtedil ve müstakim düşüncesi gibi hususiyetleriyle Abbasîler’den Mehdi (Rahmetullahi aleyh) bir mânâda Mehdi’dir. Emevîler içinde Ömer bin Abdülaziz bir Mehdidir. Ebû Hanîfe’den İmam-ı Rabbanî Faruk-u Serhendî’ye, ondan da İmam-ı Gazzalî ve Mevlânâ Halid-i Bağdadi’ye kadar mehdiyet vasıflarını hâiz gibi görülen bazı büyükleri zikretmek mümkündür. Onlar iddiasız, samimi, beklentilere girmeden dine hizmet etmişler, Mehdilik iddiasında kat’iyen bulunmamışlar, onların faziletlerini gören halk da etraflarında toplanmış ve bir hizmet salih dairesi oluşturmuşlardır. Ne var ki, diğer taraftan da bu mülahaza, bir kısım fırsatçılar tarafından sürekli istismar edilmek istenmiştir.
Daha Peygamber Efendimiz hayattayken, Müseylemet’ül-Kezzab, Tüleyhâ, Esved’ül-Ansî ve Secâh misal peygamberlik iddiasıyla ortaya atılan pek çok yalancı türediği gibi her dönemde “Âhir zamanda gelecek zât benim!” diye meydana çıkan kimseler de olmuştur. O ilkler ve Efendimizin vefatından hemen sonra “Ben de Peygamberim” diyen sekiz tane Deccal gibi her dönemde “Ben Mesih’im” diyen; hatta Efendimiz hakkında –hâşâ– “O Araplara gönderilmişti, ben daha umûmîyim.” şeklinde şeytanî iddialarda bulunan hasta ruhlular her zaman var olmuştur. Dahası, Mehdi ile alakalı hadis-i şeriflerde “Âl-i beytimden bir tanesi zuhur edecek, ismi benim ismime muvafık olacak” dendiği için; yani, Mehdi’nin adının Muhammed, Ahmed gibi bir isim olacağına, Efendimizin ismiyle Mehdi’ninkinin -günümüzdeki moda tabirle- örtüşeceğine işaret buyurulduğu için az ileri yaşlarda adını değiştiren bir sürü insan çıkmıştır.
Mesela, Şâtıbî’nin bildirdiğine göre, Mansuriye fırkasının reisi Ebu Mansûr kendisine “Kisf” ismi vermiş, kendisinin Mehdi olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’deki “Ve in yerav kisfen mine’s-seâi sâkitan…” (Tûr, 52/44) ayetinin kendisine işaret ettiğini, ayetteki “kisf”in kendisi olduğunu iddia ederek hemen etrafında bir sürü insan toplamıştır. Güya o “semadan inen bir parça”dır. Ayetin asıl mânâsına gözünü yumarak sadece semadan inmesi hususiyetini düşünerek, insanların başına inen bir taş gibi olması mülahazasıyla “Ben Kisf’im” demiştir. Yine Şâtıbî’nin anlattığına göre; Kendisini Mehdi diye isimlendiren Rafizî Ubeydullah’ın iki tane müsteşarı varmış; birinin adı Nasrullah, diğerininki de Fetih imiş. Sözde Mehdi onlara “Siz Allah’ın kitabında “İzâ câe nasrullahi ve’l-feth…” diye anılan insanlarsınız. Ayet bize bakıyor. İslam’a fevc fevc dehalet de bizim elimizle olacak.” diyerek güya Mehdiliğine deliller gösterirmiş. Şâtıbî gibi ciddi bir insanın anlattığı bu iki misal bile isimlerin ve vasıfların bazen nasıl su-i isti’mal edildiğini, nasıl bir fitne unsuru olduğunu ve bir coğrafyayı nasıl kan seylaplarına mahkum ettiğini göstermesi bakımından yeterlidir.
Bir kurtarıcı bekleme ve bunun istismar edilmesi mevzuu sadece dinî hayatla da sınırlı kalmamıştır. Mesela, ekonomik hayat adına da bir kurtarıcı beklemiştir insanların bazıları; sosyal hayat adına da bir halaskâr beklemişlerdir. Ekonomi adına kurtarıcı bekleyenler, bütün işçi hareketlerinin sonunda Avrupa’nın kan-irin içinde çağlaması karşısında Karl Marx’a dikkat kesilmişler; yazdığı yazılara, “Manifesto”suna ve “Das Kapital”ine bakarak onu insanlığın, hususiyle de işçi sınıfının, proletarya’nın halaskârı olarak görmüşlerdir. Doktor İkbâl’in –makamı Cennet olsun– “Peyâm-ı Meşrîk” (Şarktan Haberler) kitabında, “Rusya’da bir insan çıktı, Kitapsız Peygamber; halkın telakkisini seslendiriyor”; yani cahil, görgüsüz, din bilmeyen, çok çeşitli beklentiler içinde bulunan bir tip şeklinde resmettiği Marx’ı bazıları bir Mesih gibi istikbal etmişlerdir. Lenin’den Troçki’ye kadar daha pek çok kimse bazı insanlar tarafından bir halaskâr gibi alkışlanmıştır. Bazı dönemlerde, İslam dünyasında da, Mısır’dan Sudan’a, Suriye’den Somali’ye kadar hemen her yerde bazılarına kurtarıcı nazarıyla bakılmış, hatta –hâşâ– “O Arapların Peygamberiydi, Medine’nin Peygamberiydi, bu da bizim ki!..” deme dalalet, cehalet, gaflet ve küfründe bile bulunulmuştur..
Mesela; Râfizî düşünce tarih boyunca sürekli Mehdi çıkarmıştır. Muvahhidîn devletini kuran insan Mehdi’dir. Emevî ve Abbasî tarihleri boyunca ortaya çıkan bir çok siyâsî grup hep liderlerinin Mehdi olduğunu söyleyedurmuşlardır. Hatta Kuzey Afrika’da kurulan ve daha sonra Mısır’a da hâkim olan Şiî Fatımî devletinin ilk hükümdarının Mehdi olduğu inancı bu devleti kuran ve sürdüren kimseler tarafından inanılan bir husustur. Fâtımî devletinin başına bir çocuğu getirmişler; peygamber torunu dedikleri o uydurma kurtarıcının etrafında toplanmış ve o meseleyi su-i isti’mal etmişlerdir; etmişler ve müslümanların Haçlı seferleriyle, daha önce Moğol işgalleriyle sarsıldığı bir dönemde onlar istiklallerini ilan ederek fitne ve iftirak çıkarmışlardır. İşte, tahta atın içinde, devlet bünyesine sinen bu insanlar Haçlı ordularına kapıları açmış ve düşmanların istilasını kolaylaştırmış, İslam’ı arkadan hançerlemişlerdir. Karmatîler de aynı hususu istismar ederek senelerce fitne ve iftiraka sebep olmuşlardır.
Yakın tarihe doğru gelince, Somali Mehdi’sinden Sudan’da çıkan büyük Mehdi’ye –ki onu İngilizler öldürmüş, yakmış, külünü Nil’e savurmuşlardır ve Doktor İkbâl ondan çok dâsitânî bahseder– bir Mesih-i Mev’ud olarak alkışlanan Bahâullah’tan Hind Yogasıyla, meditasyonla meşgul olan, ruh gücünü ortaya çıkarmaya mâtuf bazı riyâzetlerle başı dönünce halüsinasyonlar görmeye başlayan, kendisine önce müceddid, sonra Mehdi-i Mev’ud, İmam-ı muntazar ve en sonunda Mesih-i Mev’ud diyen Gulam Ahmed’e, ondan da kendisini peygamber ilan eden Alija Muhammed’e kadar pek çok insan Mehdilik mevzuunu su-i isti’mal etmiş ve fitnelere sebep olmuşlardır.
Hususiyle de Râfizîler mehdiyet mülahazasını çok canlı tutmakta, “On iki imamdan birisi hayatta iken gizlenmiş, âhir zamanda çıkacak” demektedirler. Ne gariptir ki, Abbasî’lerin şerrinden kaçtığına ve saklandığına kâil oldukları kurtarıcının âhir zamanda Abbasî fitnesinden daha büyük bir fitnenin olduğu deccaliyet döneminde birden bire zuhur edeceğine, Kaf dağının arkasından çıkıyor gibi çıkacağına inanmaktadırlar. Bu mesele akîde bakımından da sorgulanacak bir husustur: Nasıl gelecek? Gökten mi inecek? Sırr-ı teklif nasıl olacak? Birinin içine girip ondan mı çıkacak? Siz reankarnasyona mı kâilsiniz? Ulûhiyet hakikatini taşıdığına inanıyorsanız, bu mülahazanızla acaba hulûl ve ittihaddan mı bahsediyorsunuz? Bu, usul-ü din açısından münakaşası yapılacak husustur ama onlar öyle inanıyorlar.
Aslında, fevkaladeden bir Heraklit bekleyişi mazlum ve mağdur milletlerin kaderî mülahazaları olmuştur. Hani M. Akif,
“Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mû’tâdı,
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümid et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı
Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? “Leyse li’l-insâni illâ mâ se’â” vardı.”
der ya; işte, kendi cehd ve gayretleriyle o bîdâdı kaldırma hakikatine kapalı bir kısım tembel ruhlar, miskin ve âciz fıtratlar gökten gelecek böyle bir Heraklit beklemektedirler. Sünnî dünyaya göre de bunun bir hakikati ve Mehdi bekleme temayülü vardır; fakat ehl-i sünnet anlayışına göre ona insan üstü özellikler atfedilmez; toplumu İslâm’a yöneltecek bir yönetici, bir ilim, kalb ve ruh adamı olabileceği ifade edilir.
Soru: Hz. İsa’nın tekrar dünyaya inişi nasıl olacaktır? O iniş mânevî bir iniş midir; yoksa şahsen ve cismen nüzûl de gerçekleşecek midir?
Cevap: İslam alimlerinden bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te’vil etmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri ise, Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır. Hristiyanlığın tasaffisi için Hz. Mesih’in şahsen nüzûlünü de uzak görmemek gerektiğini ifade ederek, “evet, her vakit melekleri semâvattan yere gönderen, bazı vakitte Hazret-i Cibril’in Dıhye suretine girmesi gibi onları insan suretine vaz’ eden, ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretinde temessül ettiren, hattâ ölmüş velilerin ruhlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hz. İsâ’yı, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya gönderirdi.” demektedir. Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir.
Evet, Hz. Mesih’in bir şahs–ı mânevî olarak inmesini çok uzak görmüyorum. Olabilir, o ruh, o mânâ inebilir.. Buna kimsenin itiraz etmeye de hakkı yoktur. Şahs–ı mânevî olarak gelecek demek, bir şefkat ruhu, bir merhamet mânâsı öne çıkacak, insanlar üzerinde bir rahmet esintisi belirecek.. insanlar birbirleriyle anlaşacaklar, uzlaşacaklar demektir. Daha önce de arzetmiştim; diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip “Gelin Kur’an’ı beraber okuyalım.” deniliyor. Değişik yerlerde “Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.” diyorlar. Bu gidip gelmelerle Kur’an’a göre bir Hz. İsa inanışı çıkıyor ortaya. Kiliseden, Efendimize de inanan, kendilerine “Müslüman İsevîler” diyen insanlar çıkabiliyor. Bunu, İseviyetin tasaffisi, mesihiyet ruhunun mukaddimesi saymada bir mahzur görmüyorum.
Soru: Mesih ve Mehdi’nin gelişine inanmamak insanı dinden çıkarır mı? Nüzul-ü Îsa ve zuhur-u Mehdi’ye iman dinin esaslarından mıdır?
Cevap: Mesih ve Mehdi ile alakalı hadis-i şerifler ve ümmetin kabulü esas alınınca nüzûl-ü İsa’ya ve zuhur-u Mehdi’ye inanmak Efendimiz’e îtimadın ve güvenin ifadesidir denilebilir. Fakat bu mevzu Maturidî ve Eş’arî gibi Ehl-i Sünnet imamlarının eserlerinde işlenmemiş ve ele alınmamıştır. Ayrıca fer’î bir konu olduğundan ve âhad habere dayandığından dolayı bunu inkâr küfre sebeb olmadığı için ilk dönem akaid kitaplarına da yansımamıştır. Bununla birlikte, Şiâ’nın bütün kollarında Mehdilik önemli bir husustur ve Mehdi beklentisi sürekli işlenerek hep canlı tutulur. Şiâ’nın gizli imamı Mehdi’dir. Şiâ’ya göre bu gizlilik mutlaka bir gün sona erecek, yeryüzündeki bu zulüm ve adaletsizlikler yok olacak ve tarih boyunca haksızlığa uğratılan Ehl-i beytin intikamı alınacaktır.
Evet, bu mevzu mü’minlerin “âmentü” erkânına inandıkları gibi inanmaları gerekli olan meselelerden değildir. Âmentü’de ifade ettiğimiz altı iman esası; Allah’a, Meleklerine, (bütün) kitaplarına, (bütün) peygamberlerine, ahiret gününe (ve ahiret ahvaline) ve kaza-kadere (hayır ve şerrin Allah’dan, O’nun yaratması ve takdiri ile olduğuna) kesin olarak inanmaktır. İmanın rükünleri kabul ettiğimiz bu altı esas arasında hurûc-u Mehdi ve nüzûl-ü Mesih yoktur. Eğer bunlar erkân-ı imaniye ölçüsünde mutlaka inanılması gereken, inanmayanı küfre götüren meseleler türünden olsaydı, bunları da Sahib-i Şeriat erkân-ı imaniye arasında sayardı. Erkân-ı imaniye’nin sayıldığı hadis-i şeriflerde Mehdi ya da Mesih’in zikri yoktur. Yine olsaydı, ehl-i sünnet imamları bunlara da erkân-ı imaniye arasında yer verirlerdi. Fakat, az önce de dediğim gibi ne Maturîdî ne Eş’arî ne de bir başka ehl-i sünnet imamı Mehdi ve Mesih’e imanı erkân-ı imaniyeden biri olarak saymamışlardır. Bu sözüme itiraz edilebilir ve “Evet, mutlak mânâda erkân-ı imaniye içinde yok ama, Kitab’a inanmakla mükellef değil miyiz? Kur’an’da dört ayetin Hz. Mesih’in ineceğine, Mehdi’nin zuhur edeceğine işaret ettiğinden bahsediliyor.” denebilir. Hz. Mesih’in ve Mehdi’nin âdil, muksıt bir insan olacağına, “kıst”ı (insaf, merhamet ve adaleti) temsil edeceğine dair işaretler varsa da bu konuda sarâhat yoktur. Şüphe ve tereddüde meydan vermeden yani sarih bir şekilde ifade edilmediğine göre bu işaretler müteşâbihtir. Müteşabih olunca da, o mevzuda mülahazaya alınabilecek pek çok mânâlar vardır. Bir kelimeyi, bir mefhumu ve bir mantuku ortaya koyduğunuz zaman, o nass ölçüsünde bile olsa, sarih ifade edilmemiş ve bir zahire bağlanmamışsa pek çok ihtimal ve yorumdan herhangi birine mutlak inanmak şart değildir. İşaret edilen, adalet vasfıyla resmi çizilen, fotoğrafı ortaya konan insan, mesela, Ömer bin Abdulaziz de olabilir, Mehdi-i Abbasî de. Öyleyse, Mehdi-i Muntazar çoktan gelip gitmiştir.
Hatta bir başkası, ayet-i kerimelerin ortaya koyduğu fotoğrafın Hz. Fatih’e çok yakıştığını, ona uygun geldiğini söyleyebilir. Fatih’in asıl adı da Muhammed’dir, hadislerin ifade ettiği gibi Efendimiz’in ismine tam uyuyor. Hâkim’in Müstedrek’inde geçen İstanbul’un fethiyle alakalı hadis-i şerifi de nazara alırsanız, zaten Efendimiz’in iltifatına ve övgüsüne de mazhar olmuş bir insan. Dahası denebilir ki, şekli şemâili de Efendimiz’in şemâiline çok benziyor. Soyunun Ehl-i beyt’e dayanmadığını da kimse söyleyemez. Öyleyse, boşuna bir Mehdi-i Muntazar bekliyorsunuz. İşte Fatih; gelmiş, fonksiyonunu eda etmiş; dünyanın, hususiyle Bizans cebri ve zulmüyle inlediği bir dönemde bir sulh, sükun ve huzur devleti tesis etmiş ve adl u kıst ile doldurmuş dünyayı ki bu tam Mehdi’ye göre bir iş. Fakat, biri dese ki, “Ben Fatih’in Mehdi olduğunu kat’iyen kabul etmiyorum.” Bunu söyleyen bir insan yine mü’mindir, dinden çıkmış olmaz; zira onun Mehdiliği te’vile, yoruma açık bir mevzudur ve ona inanmak dinin esaslarından değildir. Bu açıdan günümüzde de bir deli, bir ruh hastası çıksa ve “Ben Mesih’im veya ben Mehdi’yim.” dese, onun bu iddiası bizi hiç ilzam etmez.
Soru: Din düşmanları, bazı samimi müslümanları ya da onların değer verdiği kimseleri karalamak için “Mesih veya Mehdi olduğunu iddia ediyor.” gibi iftiraları da kullanıyorlar. Onların bu iftiralarını ve bazı insanların kendilerini Mesih ya da Mehdi zannetmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cevap: Enbiyâ-ı izâm Cenâb-ı Hakk’ın Zâtî tecellilerini temsil ederler. Hemen her insan üzerinde de, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri daha hâkimdir. Dolayısıyla aynı ismin tecellisine mazhar olan insanlar, bazen birbiriyle karıştırılabilir. Diyelim ki, Hz. Mesih bir reşhadır. Bir başkası ise, velâyet-i kübrâya mazhar olduğundan, seyr-i ruhânîsinde onunla aynı yörüngeyi paylaşır ve seyrini o zatın izinde, onun ekseninde sürdürebilir. Dolayısıyla o zata bakılınca, bazen “asl”a iltibas da söz konusu olabilir. Yani bazen gölge ile asıl karıştırılır. Mesela; Hızır’ın geçip gittiği yolda bir an yürüyenler bazen Hızır’ın kendisiymiş gibi zannedilebilir. -Bir kısım hüsn-ü zan kurbanları ve haddini bilmez benciller müstesna- bazı kimselerin mesihiyet ve mehdiyet iddiaları da işte böyle bir iltibastan kaynaklanmıştır/kaynaklanmaktadır.
Mesih ve Mehdi inancı tarih boyu su-i isti’mallere maruz kaldığı gibi günümüzde de hâlâ su-i isti’mal ediliyor olabilir ve bundan sonra da peygamberlik iddiasındaki yalancılar, mütenebbîler, Mehdi taslakları ve müteşeyyihler çıkabilir.
Eğer bir insan Kisf gibi, Sudan Mehdi’si ya da Somali Mehdisi gibi kendisinin Mehdi olduğuna inanıyor, Mesih olduğunu iddia ediyorsa, bu büyük bir iddia ve bir mübalağa olur. O zaman da meseleyi akîde açısından ele alıp analiz etmek gerekir. Ne demek istiyor o iddiasıyla? Mesih’in ona duhûl ettiğini söylemek istiyorsa, bir kısım kimselerin Hz. Mesih’de mütecessid bir uluhiyet gördüğü gibi, o da kendisini öyle görüyorsa, bu Müslümanlığa göre küfürdür; onu ifade etmek için dalalet kelimesi hafif gelir; evet, öyle bir iddia açıktan açığa küfürdür.
Eğer, o söz ve iddiasıyla, Hz. Mesih’in yörüngesinde seyr u süluk-i ruhânî yaptığını ve kazandığı şeffafiyetten dolayı kendisine bakanların O’nda bir Mesihiyet gördüğü mülahazasını kastediyorsa, işin doğrusu, bu da o ufka ait bir insan olmayı iddia etme açısından çok büyük bir tekebbürdür. Şâh-ı Geylanî gerçekten bir Mehdi olabillir; fakat hiçbir zaman böyle bir iddiada bulunmamıştır. Muhammed Bahâuddin Nakşıbendî böyle bir Mehdi olabilir ama kendisini hiçbir zaman o mertebede görmemiştir. İmam-ı Rabbânî bir nevi Mehdi’dir; ne var ki, kendisine insan olma payesini bile çok görmüştür. Zaten o ufkun erbâbı, iddiadan, kendine makam ve mevki biçmekten uzak kimselerdir.
Evet, meseleyi analiz ederek ele almak lazım. Bahis konusu olan söz seyr u süluk-i ruhânîde yörünge birliğinden dolayı bir iltibas mı? Çevrenin hüsn-ü zannından kaynaklanan bir yanılma mı? Çevrenin bu iltibasına tercüman olmak mı? Yoksa gerçekten o insan kendisini “vazifeli” mi zannediyor? Eğer öyle zannediyor ve bununla Mehdiliği kastediyorsa bu bir dalalettir. Mesihiyet iddiasında bulunuyorsa, o da küfürdür. Hiç kimse, “Ben Mesih’im” diyemez. Çünkü Hz. Mesih gelmiş, içimizden ayrılmış ve gitmiştir. Peygamber olarak gitmiştir. Birisinin kalkıp da, “Mesih’im” demesi peygamberlik iddiası olur, dolayısıyla da küfürdür. Hz. Mesih de kendisine “Ben peygamber değilim” deseydi O da aynı çukura düşerdi. Tehlikeli şeyler bunlar.. Peygamber “peygamber değilim” diyemez. Peygamber olmayan da “peygamberim” diyemez.. Öyleyse peygamber, peygamberliğini inkar edemediği gibi, onu ifade etme mecburiyetinde olduğu gibi; o meselenin şemmesini duymamış, reşhasına şahid olmamış, onu ihsâs etmemiş bir insanın kalkıp o iddiada bulunması da aynen küfürdür. Bu açıdan da, bir insan ehl-i sünnet çizgisinde ise, mişkât-ı nübüvvet altında yürüyorsa, hiçbir zaman böyle bir iddiaya kalkmayacaktır.
Az önce de ifade ettiğim gibi, “Din–i mübin–i İslam’ın yeniden dünyanın değişik yerlerinde kendisini ifade etmesi için ihtiyaç varsa Hz. Mesih, öteki âlemin ta öbür ucunda bile olsa böyle önemli bir fonksiyon için döner gelir!” diyor Bediüzzaman Hazretleri. Fakat, genel yorumu itibarıyla nüzûl-ü İsa’yı şahs–ı mânevî olarak yorumluyor. Mesihiyetin, bir cemaat ya da bir zümre tarafından temsil edileceği şeklinde bir yorum getiriyor. Ne var ki, bu konuda bir isim belirleme, onu bir insanda tecessüm etmiş şekilde görme, “falan şahıs odur” deme… işaret edilen şahıs Fatih’de olsa, İmam-ı Rabbânî de olsa, bu bir küfürdür. Hakiki mü’minlerin karşısında tirtir titreyeceği ve uzak duracağı şeytanî bir iddiadır.
Maalesef, soruda da ifade ettiğiniz gibi, bazı dönemlerde su-i isti’mal edilen bu mesele, din düşmanlarının samimi mü’minleri karalamak için kullandıkları bir sermaye haline gelmiştir. Bir kısım cahiller hüsn-ü zan ettikleri kimseler hakkında “Mehdi” tabirini kullanabilirler. Daha insaflı bazıları, “Belli bir zaman içinde bir mânâda Mehdi’nin bir vazifesini ifâ ediyor.” diyebilirler. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî ve hatta Bediüzzaman hakkında böyle diyenler çıkabilir. Her şeyden önce bu umumun kanaati değildir. Hele ondan sonrakiler hakkında öyle diyen de zaten yoktur. Öyle bir iddiada bulunan bir safderûn varsa şâyet, onu kendi safderûnluğuna mahkum etmek lazım. Aklı başında bir mü’min ne öyle bir dalalete tâlib olur, ne de -hâşâ ve kellâ- Mesih iddiası gibi bir küfrün arkasına düşer.
Diğer taraftan, kendisi öyle itikad etmese bile etrafındaki insanların hüsn-ü zanlarına, o türlü lâf ü güzafına göz yuman, o iddialara karşı sükut duran insan da küfre ve dalalete karşı sessiz kalıyor demektir. Öyle bir insan hakkında da, Efendimiz’in beyanlarından aldığımız bir sözle “dilsiz bir şeytan” desek sezâdır. Şayet bir kimseye, etrafındakiler “Mesih” diyorlarsa, o da bunu bildiği halde sessiz duruyor ve bu dalalete karşı onları ikaz etmiyorsa, o kimse, dilsiz bir şeytandır. O iddiayı kabulleniyorsa kendisi de kafirdir. “Mehdiyim” iddiasıyla ortalıkta dolaşıyorsa o kimse de dalalete sürüklenmiş bir zavallıdır. Bir müslümanın o tür iddiaları kabul etmesi mümkün değildir.
Fakat, bu mesele bir yönüyle karalamaya mâtuf istimal ediliyor. Bazıları bu iddialarla belli güçler tarafından ortaya çıkarılıp müslümanların aleyhine kullanılıyor. Bazı kimseleri hapishanede ilaç içirtip delirtiyorlar! Sonra da ona bin bir türlü küfür sözleri söyletiyorlar. Dünyanın değişik yerlerinde oluyor bunlar.. Türkiye’de de ehl-i dalalet, ehl-i küfür, diplomalı cahiller, Türk milleti’nin veya dünyadaki müslüman milletlerin kaderine hakim kaba kuvvetin temsilcileri bazı müslümanları karalama, bazı kimseleri ademe mahkum etme adına bu türlü iftiralarla kara çalma komploları kuruyorlar. Mesela diyorlar ki, “Falanın çevresindekiler ona Mesih nazarıyla bakıyorlar”. Oysa maksatları hep karalama olan bu din düşmanlarının Mesih’den hiç haberleri yoktur. Mehdi’nin kelime mânâsını bile bilmezler. O mevzuda usul-ü dinin, fıkıh metodolojisinin ne dediğini hiç bilmezler, hatta Kitab’ı bilmez, ona inanmazlar. Ama gelin görün ki, müslümanları karalama adına hiç bilmedikleri bu meseleleri bile kullanır, mü’minlere iftira ederler.
Oysa ki, aklı başında, Kitab’ı ve Sünnet’i bilen bir mü’min ne öyle bir meseleyi kabul eder, ne de öyle bir mesele çevresi tarafından dillendiriliyorsa sükut durur. Arz ettiğim gibi, o tür iddiaları küfür sayar, sükutu da dilsiz şeytanlık kabul eder. Bu açıdan yedi dünya bilmeli ki, ehl-i dalalet ve ehl-i küfür bu tür iddiaları mü’minleri karalamaya matuf olarak bizzat kendileri ortaya atıyorlar. Ve yine yedi dünya bilsin ki, ehl-i iman hiçbir zaman bu lâf ü güzâflara inanmayacak, bu iftiralara kanmayacaktır. Onlar kılı kırk yararcasına, Kitap ve Sünnet’in emirlerini yerine getirecek, o türlü büyük iddialara asla girmeyecek, müslümanlığın tevazu, mahviyet ve hacâletten ibaret olduğunu kabul edecek, kulluğu her türlü payenin üstünde görecek ve Hz. Mevlânâ gibi “Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” Diyeceklerdir
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12729.html?PHPSESSID=90909aeaed4d9049bb01e99880ac86a2
———————————————————————————-
Tecdit–Teceddüt Ya da Yenilenme ve Yenileşme Fantezisi, Fethullah Gülen, herkul.org, 23.06.2004
Tecdit ve teceddüt hakkında değişik zamanlar değişik vesilelerle düşüncelerimi dile getirmiştim. Her şeyden önce tecdit/yenileme ameliyesi tarihi geçmişimizde mevcut olan bir şeydir. Tecdit hareketleri, tecdit dönemleri bu süreci ifade için kullanılan terimlerdir. Tecdit, yenileme işini gerçekleştiren müceddidin hem kendini hem de toplumu yenileme hamlesine verilen isimdir ve bu tecedütten yani yenilenmeden hatta yenileniyor görünmeden -ki ben buna yenilenme fantezisi diyorum- bütün bütün farklıdır.
Ebu Davudun Süneninde Allah Rasulü (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “İnnallâhe yeb’asü li hâzihi’l-ümmeti alâ ra’si külli mieti senetin men yüceddidü lehâ dînehâ – Her yüz senede bir, bu dini tecdid edecek bir insanı Allah gönderir.” (Ebu Davud, Melâhim, 3740) İslam alimleri hemen her asırda bu hadisin mana ve muhtevası üzerinde ısrarla durmuşlardır. Hatırladığım kadarıyla en ciddi ve en geniş duran İmam Suyuti, ondan sonra da İmam Rabbani Hazretleridir.
Hadiste geçen ba’s tabirini hadisin umumi muhtevasını nazara alarak şöyle yorumlamak uygun olur zannediyorum: Allah dipdiri bir insanı ölü bir toplum içinde neş’et ettirir ve onun eliyle o toplumu yeni bir dirilişe mazhar kılar. Bu diriliş bazen geniş bazen de dar alanlı olur. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu’nun irtihal-i dâr-i bekâ buyurmasından günümüze kadar bütün tecdit hareketlerine bakıldığında bazılarının dar, bazılarının çok geniş olduğunu görürsünüz.
İlk müceddid kimilerine göre Hazreti Ebu Bekir’dir. Ben şahsen bu görüşe katılmıyorum. Hatta bu yaklaşımın gereksiz bir inat uğruna, başka birine müceddid dememek için ortaya konduğunu zannediyorum. Esasen Hazreti Ebu Bekir’in vazife yaptığı dönem Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in yeni vefat ettiği bir dönemdir. Sahabe aynı sahabe, toplum aynı toplumdur. Bu açıdan Hazreti Ebu Bekir’in yenileyeceği bir şey yoktur. Onun için Hazreti Ebu Bekir’e müceddit demek yerine “Allah Rasulü’nün (sav) getirdiği dinî esasları bütün yeniliği, taraveti, halaveti ve canlılığı ile korumuştur; eskilerin ifadesiyle, çok iyi derpiş etmiş birisidir.” dense daha doğru olur. Hulefa-yi raşidin arasında illâ birine müceddit denecekse bence o Seyyidinâ Hazreti Ömer olmalıdır. Fakat genel kabul ilk müceddidin Ömer bin Abdülaziz olduğudur. O, iki buçuk sene süren iktidarında, kendinden önceki, Haşimilere ve Efendimiz’in ehl-i beytine karşı olan Emevi hıncını, kinini, nefretini durdurmaya calışmış, dinin haysiyet ve onuru için mücadele etmiş bir insandır. Minberlerde Hazreti Ali dahil Raşid Halifelerin adlarının okunmaz hale geldiği o dönemde her Cuma minberden “İnnallâhe ye’müru bi’l-adli ve’l-ihsani…” ayetini okuyup adalet, istikamet ve ihsanla hareket etmiş ve devlete bütün suiistimallerin önünü tıkayan bir yapı kazandırmıştır. Öyle ki Velid döneminde onbin dinar alan halasının tahsisatını bile kesmişti Ömer b. Abdulaziz. “Yeğenim, onbin dinar alıyordum, sen kestin bunu!” diyen halasına, “Halacığım!” diyor, “Nereden bulup vereyim? Hazinenin –ki milletin malı- durumu ortada. Bu durumda iken ben sana on bin dinar veremem ki!” Sonra da her zaman yaptığı gibi kalkıp biraz zeytin yağı getiriyor biraz da ekmek ve “Halacığım biraz yemek istemez misin?” diyor ve ekmeği yağa banıp yiyor. Tefessüh etmiş bir devlete zühd, yeniden Muhammedî bir ruh kazanma düşüncesini getiriyor. Onun döneminde insanlar ilk defa resmen “hadis tedvin”ine açılıyorlar.
Daha sonraları sırasıyla olmasa da müceddit olarak İbn Süreyc, İbn Dakiku’l-Îd, İmam Gazzali, Fahruddin Razi, İmam Nablusi, İmami Rabbani sıralanıyor. Bunların umumiyet itibariyle mücedditlikleri İslam alimleri tarafından kabullenilen insanlar. Yoksa mücedditler elbette bunlarla sınırlı değil. Evet bu isimlerin hepsi çeşitli zamanlarda dar ya da geniş alanlı tecdit hareketlerinin öncülüğünü, temsilciliğini yapıyorlar. Bu faaliyetlerle insanlar dini yeniden, bir kere daha taptaze semadan inmiş gibi bütün taravetiyle duyuyor ve hayata taşıyorlar.
Değişik zamanlarda ifade ettiğim gibi aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duyması lazım. Bugünkü ruhta, kalpte, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün farklı olmalı. Böylece Zat-ı Uluhiyeti farklı delillerle vicdanınızda duymalısınız. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellemin: “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan çok önemlidir. Buna göre iki günü eşit olan inanç mevzuunda da, İslam mevzuunda da, ihsan mevzuunda da aldanmıştır.
Bir misalle açalım: insan hayatı boyunca bir minareye tırmanıyor gibidir ve öyle olmalıdır. Minarenin şerefesine ulaştığı an ise onun ölüm anıdır. Onun için insan şerefeye ulaşıncaya kadar sürekli hep bir basamak merdiven atlamaya bakmalıdır. Hep daha yukarı, daha yukarı, daha yukarı demelidir. Bir başka tabirle o bir “hel min mezid” kahramanı, devamlı araştıran, ilerleyen, tahkikatta bulunan, ilimde, fikirde, marifette derinleşen, ama bir türlü doyma bilmeyen bir yolcu gibi olmalıdır. Tıpkı Ayetü’l-Kübra’daki seyyah gibi. Çünkü bizim bu tür yenilenmeye ihtiyacımız var. Herkesin, ilim erbabının da, erbab-ı tarikatın da ihtiyacı var.
Burada bir hakikatin unutulmaması lazım: dini duygu, düşünce ve pratiklerimiz de her şeyin aslına yani dinin temel kaynaklarına, edille-i şer’iyyenin esaslarına dayansa da -ki bunlar Kitab, Sünnet, bir manada icma, bir manada fukahanın hâlisane yaptığı içtihatlardır- şartların ve konjönktürün meseleyi sunma açısından müessiriyeti de inkar edilmemeli. Zira şartlar ve konjönktür insanın üslubuna aksettiği gibi insanın karakteri, tabiatı ulaşılan sonuçlarda ciddi rol oynar. Mesela teknolojik gelişmeler müceddidin dimağını etkiler. Dolayısıyla müceddit kendi çağının davetçisi, ya da bir “nezir-i üryan”ın her çağdaki izdüşümüdür.
Teceddüte gelince; yenilenme fantezisi, yenilenme havası içinde bulunma tekellüflü tevillerle bir farklılık ortaya koyma, kendini alemden farklı olarak ifade etme çabasıdır. Yabancı bir kelimeyle ifade edilecekse “reform” ya da “reformasyon”dur teceddüt. Asıl-fasıl ayırd etmeksizin dinin bütün meselelerini yeniden gözden geçirme, çağa uydurma gayretidir. Problemleri çağa ve insanlara değil de Kur’an’a yükleme, Efendimiz’e izafe etme söz konusudur. Güya temel nasslarda yapılacak oynamalar ile problemler ortadan kalkacaktır. Mesela, Kur’an’ın asıl hedefi güzel ahlak, insan ve toplum hayatının disipline edilmesidir. Namaz, neden ve niçin demeden insanların Allah’a yaptığı kulluğun adıdır. Hayatı disipline eder, insanın güzel ahlaka ulaşmasını sağlar. Ama bu çağda farklı şekillerde de kulluk yapılarak aynı sonuca ulaşılabilir, illâ namaz olması şart değil. Oruç yerine farklı bir diyet ikame edilebilir. Zekat ve hacca bedel başka şeyler devreye girebilir. Ve daha nice ipe sapa gelmez, hiçbir akli ve dini temele dayanmayan düşünceler…
Şimdi bu tür fantastik şeyleri ortaya atanlara müceddit değil müteceddid denilir. Reformist demek daha uygun. Aslında bunların yaptıkları dinin ruhunu hırpalamaktır. Diğerleri ise dinin esasına, usulüne, ümmehatına dokunmadan, muhkemata sadık kalarak onu yeniden, ter ü taze duyurma peşindedirler. Yani aradaki mesafeleri aşarak, -Üstad’ın Reşahatta dediği gibi- Asr-ı Saadet’e gidip, O Zat’ı vazife başında görerek, icraatına bakarak, onu yeniden hissetme. Çünkü yenilenme ihtiyacı olan din değil insanlardır.
Evet, fertler her gün farklı bir menfezden dinî hakikatları temaşa etmeliler; etmeliler ve her gün ayrı bir neşve duymalı, ayrı bir huzur soluklamalılar. Sofilerin de, Üstad’ın da yaptığı ve yapmak istediği şey budur. Ama onların halefleri yenilenme vetiresini gerektiği gibi yakın takibe almış mıdır, bunun her zaman münakaşası yapılabilir.
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12686.html
————————————————————————-
Müceddid ve üç merhale
Şimdi müceddid yok; hepsi de vazifesini îfa edip gitmiş. Şimdilerde yapılacak şey, onları tanıyıp onların yorum ve bakış zaviyelerini değerlendirmektir. Madem bugüne kadar gelip-geçen büyükler ve bilhassa çağın düşünürü, böyle bir imân ve Kur’ân hizmeti başlatırken, kendilerini nazara vermemiş ve şahıs yerine şahs-ı manevî demişler; demek ki bundan sonra imân ve İslâm hizmeti şahs-ı manevî ile temsil edilecek. Vâkıa bazen içtihad hatası olarak insanlar, yanlışlık yapıp, bir kısım kimselere fazla teveccühde bulunabileceklerdir. Böyle bir durumda, kendilerine teveccüh edilen kimseler eğer hakperest iseler, bu teveccühü, o cemaatin dağılmaması istikametinde kullanacak ve ondan kendilerine bir hisse çıkarmayacaklardır. Tabii böyle bir cemaatin vahdetini temin eden ve onları hizmete yönlendiren zatların da, hiçbir zaman akıllarına gelmeyen, beklentileri olmayan bazı şeylere mazhariyetleri de her zaman söz konusu olabilir. Şayet cemaate yararı varsa, bu tür bir teveccüh de korunmalı. Yoksa kristal bir kâse gibi bütün mevhibe ve vâridatlar taşa vurulup kırılmalı ve her zaman şahs-ı manevînin esas olduğu gösterilmelidir.
Bu arada bazı şahıslar da vardır ki, aslında hiçbir şey olmadıkları halde, aşağıdan gelen bir saygıyla toplumun canı-kanı haline gelmişlerdir, onu tırnaktan kirpiğe kadar bünyenin her yerinde görürsünüz. Şimdi, eğer bu insanlar, bu kadarcık olsun işe yarıyorlarsa, artık onunla uğraşmanın da âlemi yoktur. Ama bunlar, eğer toplumu yönlendiremiyor ve gerektiği ölçüde o toplumda yenilik ruhunu inşa edemiyor, toplumun her kesimini kucaklayıp onlarla uyum içinde olamıyor, sadece ve sadece kendilerine saygı duyanlarla uzlaşabiliyorlarsa, böyleleri birer puttur; bu putların da kırılması gereklidir. Aslında, toplum içindeki firavunlarla dahi uyum içinde çalışmasını bilemeyen böylelerinin şahs-ı manevîyi temsil adına kabiliyetli oldukları kabul edilemez. Zaten eğer böylelerinde azıcık ihlas varsa, toplumun her kesimiyle uyum içinde olamadığını anladığı zaman, hemen kendini nefyeder ve İbrahim Ethem gibi ferdiyet gay-bûbetine gömülür.. gömülür ve kendini bulmaya çalışır; zira, onun böyle bir hizmetin başında daha fazla kalması, kendinde olan bazı şeyleri kaybetmesine de vesile olabilir.
Eğer, başa dönmek icap ederse, diyebiliriz ki: Müceddid bir şahıs olarak beklense de dünyanın globalleştiği, küreselleştiği, “tekârub-u zaman” ve “tekârub-u mekân”ın yaşandığı, birbirinden uzak kitlelerin, bir evin sakinleri haline geldiği dönemde, hizmet, ferd-i ferîdlerle değil, şahs-ı manevî dehâsıyla yürütülmelidir. Bu şahs-ı manevîyi teşkil edecek olanlar da, bu dâireye bir kaşık katkısı bulunanlar olabileceği gibi, dünyalar kadar katkıda bulunan ve herkesle uyum içinde çalışmasını bilen devâsâ kametlerin iştirakiyle de olabilecektir. Evet bu işin husûsiyet gamzeden adamları olmayacaktır ama; husûsi adamlar bu umûmî mektebin muallimi, bu zaman üstü tekyenin ferd-i ferîdi, bu çağları aşkın medresenin baş hocası ve aynı zamanda bu umûmi kışlanın seraskeri olacaklardır. Her nefer, mutlak onda beklediğini bulacak ve herkes en çok kendisiyle ilgilendiği kanaatine ulaşacaktır. İşte o zaman bu engin müsamaha ve anlayış, bu engin ufuk bir mânâ ifade edecektir ki, böyle bir durumda onu kırmanın da anlamı yoktur.
Evet zannediyorum şimdilerde kutbiyet ve ferdiyet daha çok şahs-ı manevîlerce temsil ediliyor. Bazı zamanlarda kutbiyetle gavsiyet beraber bulunduğu gibi, irşada yönelik olması itibariyle bugün, kutbu’l-irşad birkaç tane de olabilir. “Evtad” dediğimiz zevat da ihtimal, bu müşterek anlayış içinde temsil edilecek veya bu anlayışla bütünleşen ve bütün İslâmî cemaatler arasında dağılarak, geleceğin mukaddes ve muhakkak birliğinin canı ve kanı olarak misyonunu edâ edecektir.
Dünya kadar evliyâ ve dünya kadar irşad kutbiyetine merdiven dayamış yediler, kırklar gibi haslar var. Bunlar ayrı ayrı görünseler de, bir gün mutlaka bir birleşme noktasına ulaşacaklardır; zira Efendimiz (sav) “Ruhlar cunûd-u mücennededir, tanıştıkları ölçüde biraraya gelirler” buyuruyor. Aynı ruhu, aynı mânâyı ve aynı düşünceyi paylaşan insanlar, birbirlerinden uzakta olsalar da, mutlaka bir gün birleşeceklerdir.. tıpkı ırmakların denizlere dökülmesi ve yerinde dağları delerek bazen açık, bazen kapalı engeller karşısında kendilerine yeni mecralar bularak, hedefe ulaştıkları gibi.. ve tıpkı hacca niyet edenlerin Arafat’ta, Metaf’ta, Ravza’da buluştukları gibi, gidip orada buluşacaklardır. Buluşma kasıtları olmasa da, vazife yapmak istedikleri yerler onları biraraya getirecek, buluşturacak; onlar da bu büyük hakikati, ümitbahş “cemm-i gafir”le temsil edeceklerdir.
Fakat bütün bunlar, olabildiğince hasbi ve iddiâsız insanların mevcudiyetine vâbeste ve Allah’ın bir lütfudur. Onun için insanlar, kendilerini, bilhassa hasbilik ve diğergamlık adına çok ciddi hazırlamalıdırlar. İddiasız olmalı ve Mekke dönemindeki insanların fütuhat mevsimini göremedikleri gibi, bunlar da, dünyevî her türlü beklentiden sıyrılarak “rıza” deyip yapmalı ve Allah’ın, sonuna kadar bu işi onlara yaptırmayabileceğini de hatırdan çıkarmamalıdırlar. Evet, bu yiğitler çok vefalı olmalı ama, asla beklentiye de girmemelidirler. Çünkü hizmet, burada mükâfat alınsın diye değil, Allah emrettiği için yapılmalıdır. Şayet burada mükâfat verilirse, o da bir ulûfe olarak değerlendirilmeli ve asla şahıslara maledilmemelidir.
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/prizma/din.ekseni.etrafinda/a682.html
———————————————————————–
Ne Müceddidim Ne Müctehid Ne de Reformist! Fethullah Gülen, fgulen.com, 13.03.2006
Prof Dr. Faruk Beşer’in Ufuk Kitapları’ndan geçtiğimiz Şubat ayında çıkan “FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ’NİN FIKHINI ANLAMAK[1]” adlı kitabında Hocaefendi hakkında kullanılan “fakih, müçtehid, müceddid ve alim” gibi sıfatlar konusunda sorulan bir soru üzerine Hocaefendi’nin yaptığı konuşmanın transkripsiyonunu aşağıda okuyabilirsiniz. Metinde dil bilgisi açısından yapılan küçük tasarruflar ve parantez içindeki ibareler editöre aittir.
Prof. Dr. Faruk Beşer hoca zat-ı âlinizle ilgili yazdığı kitapta ve bu kitapla ilgili Pazar Sohbeti’nde zat-ı âlinizi “âlim, fakih, müceddit ve müçtehid” gibi vasıflarla tavsif etti ve değişik görüşleriniz üzerinde de durdu. Böyle bir çalışmayı ve bu konuşmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Bu meselede, o hocaefendi (Prof. Dr. Faruk Beşer) gibi hatta onun gibi düşünen hocaefendiler var. Onlara ait yanı var. Bunlara ait yanlarından meselenin redaktörlüğünü ben yapmadığımdan dolayı âlem nasıl düşünüyorsa öyle yapar, bir şey diyemem buna. Fakat öyle bir meselede şöyle veya böyle işin tashih yanı bana getirilirse mutlaka diyeceğim şeyler vardır. Yani birisinin hüsn-ü zannının ifadesi veya görüşünün ifadesi, kalkıp o türlü şeyleri yakıştırıyor olabilir. Bir urba giydirip kendince öyle yapabilir. Bildiğiniz gibi çok tekerrür ettiğim bir laftır: Bazılarında çok engin, çok derin hüsn-ü zanlar birer içtihat hatasıdır. Allah (cc) onları affedebilir. Kamuoyu da onları affedebilir. Selef-i salihin de, o ervah-u hâzirun da, bunlar affedebilir. Fakat o meseleye birisi (kitapta zikredilen ve ileri sürülen vasıfları kabul eden) sahip çıkarsa onu affetmeyebilirler. Hakkı değildir çünkü, o bir gasptır. Çok önemli, çok büyük bir payeyi gasp etme olabilir.
Görüş Açılarının Bolluğu ve Tashih Lüzumu
Şimdi birileri kalkar hadden efsun, böyle bu türlü şeyleri size de, başkasına da isnad ederler. Sizin işte perişan (kendisini işaret ediyor) arkadaşınıza da isnad ederler. Birisi de kalkar ona müslümanlığı bile çok görür. Der ki “filan harici teşkilatın bir uzvudur o”. Onlar da diyebilirler. Misyonerlerle aynı kategoride mütaala edebilirler. O mevzuda da size düşen şey “ben o değilim” demekten ibaret kalır. Sizin, onun ve onun mensup olduğu hareketin, felsefi cereyanın hatırına belki tavzihler, tekzipler yazılabilir. “Bunlar doğru değil” denir. Kalkar bir tanesi sizi işte Kalvin gibi görür veya Martin Luther gibi görür. Ve sizi öyle bir hareketin temsilcisi gibi sunar. O mevzuda da elin âlemin düşüncesine hacir koyamazsınız. Söyleyebilirler. O rencide edici bir şeyse, bir dindar olarak, dindarlığınızla telif edemeyeceğiniz bir şeyse, yakışıksız bir şeyse size o meseleyi tashih etmek düşer.
Müslümanlığımızı Bile Fazla Görenler Var
Ve bunların hepsi de oluyor yani. Bir yerde diyelim, bir grup kalkıp size müslümanlığı bile fazla görüyorlar. Ve bilmem hangi harici teşkilatın elemanı filan diyorlar. Şimdi ne kadar günahkar olursan ol, ne kadar mücrim olursan ol, birbirimizin hassasiyetini biliriz. Ben yatarken sağ yanıma yatmadığım zaman bile “acaba burada Efendimiz aleyhisselatü vesselama muhalefet ettim mi?” endişesiyle uyuyanlardan birisi olduğumu, müsaadenizle söylemede beis görmüyorum. Hatta ayaklarımı upuzun öyle yatarsam, uzatıp yatmada Efendimiz aleyhisselatü vesselamın uzatıp yattığını bilmediğim için rahatsızlık duyduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.
Efendim’e Muhalefet Etmektense Yerin Dibine Gitmeyi Tercih Ederim
Niye söylüyorum bunu?
Gurur ve bencilliğe delalet eden şeyler. Hayır… benim herşeyim dinimdir. Farzından adabına kadar herşeyim dinimdir. O dinimin küçük bir adabına, küçük bir esasına muhalefet edecek, onun için zararlı olacaksam Allah bir dakika bile yaşatmasın derim. Ben O’nun hayat tarzına, O’nun üslubuna aykırı olacaksam Allah bir dakika yaşatmasın. Efendim’e muhalefet çerçevesinde bir dakika, bir saniye bile yaşamaktansa yerin dibine gitmeyi tercih ederim. “Fe batnu’l-ardı hayrun lî min zahrihâ”
Yerin altı benim için üstünden daha hayırlıdır.
Ama kalkar elin oğlu size öyle şeyler isnad eder ki bunların hiç biri ne kitaba, ne dine, ne de diyanete sığar. Bir başkası da kalkar günümüze göre, şartlara göre, konjonktüre göre füruatta sahabe-i ikram efendilerimizin, selef-i salihin efendilerimizin kitap ve sünnet esaslı, dayanaklı, kaynaklı metodolojilerinden, onların usul-ü disiplinlerinden istifade ederek, çağımıza ait bazı problemlere çözüm getirirsiniz. Bir şeye usûl dersiniz, onlar demişlerdir. Bir şeye fürû dersiniz, onlar demişlerdir bunu, sen söylemiyorsun. Fakat o usûlü, o fürûu çağımıza ait bir problemi çözme istikametinde kullanırsın. Şimdi birileri bu meseleyi alarak burada asıl manası katı katolikliğe karşı bir protesto, bir baş kaldırma hareketinden ibaret olan bir protestanlık veya Kalvinizm gibi hareketlerle aynı çizgide müteala ediyorsa onu da bilmiyor, bunu da bilmiyor, seni de bilmiyor, dini de bilmiyor.
Ne Tecdit, Ne İçtihad Ne de Reform
Dinde baş kaldırılacak bir şey var mıdır? Baş kaldırılmış mıdır dine karşı? Bid’ata, temelde dinin içinde olmayan şeylere, yanlış anlamalara, yanlış yorumlara baş kaldırabilirsin. O yanlış yorumlara karşı esas kaynaklara, asli edille-i şeriyeye dayanarak, onların yanlış olarak koydukları o hususların yerine bu meselelerde doğru anlaşılan şeyleri ikame edebilirsin. Bunlar farklı şeylerdir. Ve bunlar katiyyen bir tecdit de değildir. Aynı zamanda bir içtihat da değildir. Hele reform hiç değildir. Öbürlerinin mülahazasına göre dini tahrip hiç değildir. Hiç değildir ama işte gördüğünüz gibi çok farklı zümreler, farklı mülahaza ve mütalaalarını ortaya koyuyorlar. Ve bunların hepsine kendi zaviyemizden (açımızdan) söyleyeceğimiz şeyleri söylüyoruz. Herkesin ağzına fermuar vuramayız. Önceden hissiyatlarını keşfedip bunlara karşı “bunları, bunları söylemeyin” diyemeyiz.
Hassas Davranmak
Fakat ben dost, taraftar, muhip ve sempatizan olanlara rahatlıkla şunu söyleyebilirim. Bizim sevdiğimiz insanlar vardır, bizim büyüklerimizdir. Sizin de gördüğünüz gibi ben hep onlar hakkında hüsn-ü zannımı ifade ediyorum. Bazı hocaefendiler vardır. Bazen büyük evliyalar vardır. Dün birisinin belgeselini[2] burada seyrettiniz. Gördüklerimden dolayı ben o meseleyi hiç tereddüt etmeden “doğru” derdim. Çünkü onlar o mevzuda taklit edilebilecek seviyede bir seviye insanıydılar. Doğru duruyorlardı, doğru duruşları belliydi. Hiç inhiraf yaşamamışlar, hep Allah istikametinde olmuşlardı. Bu açıdan onlar bizim için kudsi birer kaynak olmuştur ve bizleri yönlendirmişlerdir. Onları takdirle yâd ederken yine bildiğiniz gibi vereceğiniz şeyleri verme mevzuunda temkinli ve dikkatli olmak lazım. Hemen uluorta, çok önemli, çok büyük payeler verme mevzuunda çok hassas davranırız. Hepimiz, siz de, ben de hassas davranırız. Böyle uluorta bir ikram-ı İlahiyi müşahede ettikleri bir insana karşı bir mesihlik yakıştırma, bir mehdilik yapıştırma ne ise bence yani birine karşı (kendisini işaret ediyor) çok defa böyle mücedditlik yakıştırma, bir müçtehitlik yakıştırma meselesi de aynen tehlikelidir.
Mesele Herkesçe Hazmedilecek Mesele Değil
Şimdi bazen hiç farkına varmadan bizlerin, sevdiğimiz, takdir ettiğimiz, belki sevilecek yanları (da olan insanlar) vardır. Belki sevilmeyecek yanlarını bilmediğimizden dolayı seviyoruzdur. Her şeyi çok açık tutalım. Ama bu türlü mülahazalarla yaklaştığınızda siz, sizin hüsn-ü zannınıza, gerçek teveccühünüze ve samimiyetinize rağmen kötülük yapmış olursunuz. O mesele hazmedilecek bir mesele değildir. Ve ne kadar o meseleyi hazmedemeyecek insan varsa o mevzuda çok ciddi bir tepki gösterecekleri muhakkaktır. Dolayısıyla sevdiğiniz insanları bile severken “
…
İmam Tirmizi[3] bir hadis rivayet ediyor. Ve onda çok defa böyle cevamiü’l-kelim diyebileceğimiz, çok mana ifade eden, Efendimiz’in söyledikleri şiir değildir ama aynı zamanda şiiriyet de ifade eden mübarek sözleri vardır. “Sevdiğini severken dengeli ve ölçülü sev, birgün seni pişman edecek bir durum izhar edebilir. Buğzettiğin insana da yine dengeli ol, birgün sevmeni gerektiren bir durum ortaya çıkabilir” Sevilecek bir insandır, yani hiçbir hususta ifrata girme. İfrata (olduğundan fazla gösterme) girmezken aynı zamanda tefrite (olduğundan az gösterme) de sakın girme.
Tetikte Bekleyen ve Fırsat Kollayan İnsanlar Var
Dinin bir ünvanı da dengedir. Biz ona sırat-ı müstakim diyoruz. Nafileleri de eda ediyorsak şayet, günde kırk defa Allah’tan istiyoruz. Bu açıdan Hazreti Üstad gibi, benim çok büyük insanlar olarak tanıdığım Tahiri Mutlu gibi diyelim yani, Hulusi Efendi gibi ve çok takdirle yâd ettiğim Hoca Sabri Efendi gibi. Bunları takdirle yâd ederken bile koyacağım yeri belirlerim, ona göre davranırım. Çok önemli bir zata hüsn-ü zanla tepeden tırnağa dopdolu, samimiyetten başka birşey düşünmeyen ve dine hizmetten başka mülahazaları olmayan ve ancak bu yolla dine hizmet edileceğine inanan bu samimi vefalı insanların…” falan demişimdir. Bunlara birer kutbiyet, birer gavsiyet atfettiğiniz zaman fırsat kollayan, tetikleme bekleyen bazı kimseleri de harekete geçirmiş oluruz.
İstidradi olarak burada şunu da arzedeyim. Yani kutbiyet, gavsiyet dediğimiz şeyler insanın dışında cereyan eden şeyler değildir. Fakat bunun yanında hemen şunu da ilave edeyim ben. Aynı zamanda o mesele, bizim kesemize konmuş, ona buna bahşiş çekeceğimiz bir şey de değildir. O, Allah’ın vereceği bir şeydir. Allah’ın kalbini açtığı bazı kimselerin göreceği şeydir. Ve daha çok da ahirette görülebilecek şeydir. Ahirette mükafatı verilebilecek bir şeydir.
Tahrike Dikkat
Şimdi hüsn-ü zannımız ve teveccühümüz olur da kalkar birini sena ederken, takdir ederken yararlı bir yanını nazara verirken, faydalı olacağına inandığımız bir hususu dillendirirken, ifade ederken iki şey olur. Birincisi, bir insana takat getiremeyeceği şeyi yüklemiş, ona zulmetmiş olursunuz. İkincisi başkalarını tahrik etmiş oluruz. Evet meselenin bir bu yönü, tehlikeli bir yanı var. Şimdi meseleyi toparlayacak olursak ben burada da şöyle diyebilirim. Ben ciddi bir alim olduğumu söylemedim. Belki bazı zamanlar gevezelik yapıp “arkadaşlarla 15-20 senedir hadis okuyoruz, tefsir okuyoruz” dediğim olmuştur. Bunu demekle bir günah işlemişsem –siz de şahit olun- Allah’tan bin defa özür diliyor ve estağfirullah, elfü elfi (binlerce) estağfirullah diyorum. Şimdi kendime hiç alim nazarıyla bakmadım ben. Çünkü bu bana göre büyük bir paye. Bu bazılarının ulaşabileceği bir payedir.Günümüzde de vardır emsalleri. Bildiğiniz gibi allame Hamdi Yazır’a alim diyorum ben. Hatta âlim’in mübalağası allâme diyorum. Aynı zamanda Ahmet Naim’e allâme diyorum ben. Ve daha o dönemde yaşayan, belli bir fasılda bir bunalımın yaşandığı dönemde Filibeli Ahmet Hilmi’ye allâme diyorsunuz. Pir-i Mugan[4] diyorsunuz. Hazreti Üstad diyorsunuz. Ama onlar, o insanlar, o makamların sahipleridir gerçekten. Fakat ben kendime alim değil, üveylim alimcik bile demedim. Ve kendime hep öyle baktım. İnsanları yanıltmamaya, aldatmamaya çalıştım.
Reform Meselesini Karıştırıyorlar
Müçtehitlik, mücedditlik meselesine gelince, onlar çok büyük payeler. Bir yerde, bir röportaj esnasında “sana bir reformcu nazarıyla bakabilir miyiz?” diyen birine[5] dediğim bir şey oldu. Ben müsaade ederseniz aynıyla onu aktarmak istiyorum. Biraz yumuşaklık, mülayemet, herkesin konumuna saygılı olma, kendini horlama, hakir görme, kendinle yüzleşirken, kendinle hesaplaşırken, kendini yerden yere vurma, kendine bir hakk-ı hayat tanımama, müslümanlığın içinde bile sadece Allah’ın rahmetinin enginliğine binaen iğne ucu kadar bir yer arama şeklinde ifadelerle biraz başkalarını da böyle kurtulmuş gibi görüyorsun. Mesela “ben de oruç tutarım, ben de Allah’a inanıyor ve “La ilahe illallah, Muhammedün Rasulüllah diyorum” diyor. Ben de buna karşı diyorum ki, yani siz falana filana, mesela kıtmire de (kendisini kastediyor) de bakarken, “ibadet ü taatte bulunuyor, şunu yapıyor, bunu yapıyor, acaba bize nasıl bakıyor bu insan?” diye düşünebilirsiniz…
Halbuki ben ona demişimdir ki Allah’a karşı yapılan şeylerin hulûsu, hulüsla (ihlâslı bir şekilde, Allah rızası için) yapılması önemlidir. Halisane yapılması önemlidir, siz o kelime-i tevhidi halisane söylemiş iseniz eğer -Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin bir beyanına binaen diyorum- “Onu kim halisane söylerse cennete girer” buyuruyor. Siz bir kere halisane namaz kılmışsanız, sizin defter-i hasenatınızda halisane kılınmış bir namaz vardır. Siz Allah’ı kabullenmiş ve bir yerde O’nun adına gürlemişseniz, bir başkasının gece sabaha kadar ibadetine mukabil gelebilir o mesele. Böyle bir yaklaşım, başkasını rahatlatmaya matuftur ve aynı zamanda bu dinin ruhunda var. Birileri bunu irca (geride kalma) sayabilirler. Ve bana da bu zaviyeden Ebu Hanife’ye dedikleri gibi mürcie diyebilirler.
Kendi Hesabıma Konuşmuyorum
Ama Allah’a (cc) göre “inşâ afe ve inşâ azzebe..”[6] Allah dilerse affeder, dilerse azab eder. Kebireler (büyük günahlar) insanı dinden çıkarmıyor, insanı kâfir yapmıyor. Dünya kadar günahlarla gelmiş olabilirsiniz, Allah’a imanınız varsa Allah affeder[7]. Nitekim bir Tahki hadisi bunu gösteriyor. Adam mizanda, terazinin başında işinin bittiğini zannettiği bir anda birden bire esrarengiz birşey konuyor kalkan terazinin kefesine. Birden bire yukarıda kalan o kefe ağır basıyor ve aşağıya iniyor. Adam şaşırıyor orada. İşinin bittiğini inanan bir insan şaşırıyor. “Ya Rabbi bu nedir?” diyor. Efendimiz anlatıyor bunu. Allah diyor ki “o senin kelime-i tevhidindir” buyuruyor. İşte onca seyyiata (günahlar, kötülükler) ağır bastı diyor bu. Şimdi ben bu mülahazayı seslendirmişsem kendi hesabıma birşey konuşmuyorum. Ve dinde reform yapmıyorum. Kendi hesabıma, kendi hevesime göre dini kolaylaştırmıyorum. Âleme şirin görünme cehdi ve gayreti peşinde değilim. Dinin hakikatini anlatmaya çalışıyorum. Yine diyor ki cephede ölen insan cehenneme gidiyor. Malını sarfeden insan cehenneme gidiyor, şecaat izhar eden adam cehenneme gidiyor. Allah’ın rızası önemlidir. Bu meselelerin hepsinin halisane yapılması önemlidir. Şimdi ben bu mülahazalarla karşımdaki insana yaklaşınca bu hususları kolaylaştırıcı, dinin ortodoksçasıyla insanları uzaklaştırıcı filan görerek “size reformcu olarak bakabilir miyiz? demişti.
Form veya Reform
Evvela reform, form kelimesinden geliyor. Yani reform birşeyi yeniden şekillendirme manasında. Genelde biz bu ifadeyi deformasyon görmüş, deformasyon yaşamış bir şeyi yeniden şekle sokma, yeniden formuna sokma mevzuunda göstereceğimiz gayrete ve cehde diyoruz. Ben hiçbir zaman İslam dininin bir deformasyona maruz kaldığına inanmadım ki; benim bin can ile kurban olduğum dinim, dinimin esasları hiçbir zaman tağyire, (başkalaşma) tebdile (değişme) maruz kalmamıştır ki onda yeniden bir reforma ve tebdile ihtiyaç duyulsun. Bu bir…
İkincisi, müslümanlık için katiyen bir reform sözkonusu değildir. Müslümanlıkta “tecdid” (yenileme) dediğimiz bir şey vardır. Reform kelimesine Arapça karşılığı bir şey bulacaksak ona “teceddüd” demek daha uygun olur. Yani yenilik fantezisine, lüksüne kendisini kaptırmışlık demektir teceddüd. Teceddüd denildiğinde tecdid akla gelir. Onu aslî dinamiklerine bağlı olarak çağın gereklerine göre açma, içten açma, ruhuna ve özüne bağlı olarak açma. Özüyle açılımların muhalefet haline meydan vermeden açma. İşte buna da “tecdid” deniyor. Çağın getirdiği şeyleri, tekvini emirleri, şartları, dünyayı, sosyal hadiseleri okuma ve ona göre içtihada açık alanları belli içtihada göre doldurma. Müceddidin yapacağı şeyler bunlar. Ben ne kendimi o alanı dolduracak müceddid gördüm, ne de müctehid gördüm. Allame Hamdi Yazır bir yerde kendisine (burada Fethullah Gülen ağlıyor) böyle bir isnadda bulunulduğunda diyor ki “müceddid olma iddiasından Allah’a sığınırım, ihtimal müceddidi görsem belki tanırım” diyor. Ben o hazretin oradaki o tevazuane sözüne dayanarak diyorum ki arkadaşlarımla ulemadan bir heyetle belki bize yakın bazı müctehidlere baksak “acaba müctehid mi?” mülahazası belki olabilir. Böyle bir mülahazamız olabilir. Tanıma meselesine gelince, ben Hamdi Yazır kadar bile söyleyemem. Müctehidi, müceddidi görsem bile tanıyamam. Birileri birisine müceddid demiş, müctehid demiş arkasına düşmüşse onun feyzinden, yümnünden, bereketinden istifade etmeye çalışırım. Benim mülahazam budur. O müceddidlikten de müctehidlikten de fersah fersah uzağım. Allah bizi o müceddidlerin ve müctehidlerin yolundan ayırmasın!
Müçtehidlik Meselesi
Burada o zatın (röportaj yapan kişi) ifade ettiği bir hususu da hatırlatmadan geçemeyeceğim. Müceddidlik ve müctehidlik konusunda değişik sohbetler, değişik yazılar münasebetiyle de ifade ettiğim gibi “olmayacak bir şey” değildir. Kendine göre şartları vardır. Müfret bu tabiri kullanmıyor. İmamı Şatibi Muvafakat’ında geçiyor. Ben bu tabiri kullanıyorum ve ben müfret dedim. Yani müfret (tek, tekil) müctehidlik meselesi Arapların o gün Kuran’ı Kerim’den her kelimeden ne anlıyorlardı, idyumlardan ne anlıyorlardı, tabirleri nasıl yorumluyorlardı, o dili kendi hususiyetleriyle nasıl anlıyor, nasıl değerlendiriyorlardı işte öyle değerlendirebilecek insanlar, Kur’an’daki makasıd-ı İlahiyi (Allah’ın maksatları) anlama açısından müfret müctehid sayılır. Müfessir gibi bir şeydir bu.
İmam Şatıbi’de de buna benzer, bu harfe ve kelimelere ait manalar var, terkiplere ait manalar var. Bazı şeylerin anlaşılabileceğini ortaya koyuyor, bunun üstünde menatları (dayanakları) belli olan bir kısım ahkamın dayanakları vardır. “Şundan dolayı şu mesele şöyledir, bu mesele şöyle de anlaşılabilir, böyle de anlaşılabilir, acaba şöyle anlaşılması için burada sahib-i şeriatın gösterdiği menat şudur veya biz esas kendi tecrübelerimizle tekvini emirleri okumamızla, hayatı okumamızla bu hükmün menatı şu olabilir, dayanağı şu olabilir” gibi yaklaşımlarla bunlar bariz, beyyin (açık seçik) ise, menatı belliyse şayet bu da muzaaf (kat kat) bir içtihad sayılır. Böyle bir müctehid de muzaaf müctehid sayılabilir. Çünkü ciddi bir cehd istiyor. Bir yönüyle tahricî menat gibi bir şey yapıyor. Ona göre ictihadda bulunuyor.
Bir de bu yönüyle Ebu Hanifeler gibi, İmamı Şafii hazretleri gibi, İmamı Malikler gibi, Evzai gibi, Sevri gibi, İmamı Ebu Yusuf gibi büyük insanların ictihadları var. Bunların yaptıkları ictihadlarda böyle zor anlaşılır hususlar vardır. Karşıtı olan meseleler, mütenakız (birbirine ters düşen) gibi şeyler vardır. Onun içine nasih (nesheden, hükmünü kaldıran) mensuh (neshedilmiş, hükmü kaldırılmış) girer, “hass- âmm” (özel, genel) meseleler girer, mutlak mukayyed meseleler girer. Nassları çok iyi anlama meselesi vardır. Ve bir de orada menatı görme, sezme ortaya çıkarma veya öyle birkaç tane menat durumunda birşey varsa, orada bir hükme varabilme oldukça çok zordur. İşte böyle bir ictihada da bana göre mük’ab (daha derinlemesine) ictihad denir. Böyle bir müctehide de mük’ab müctehid denir. Bunlar herbirisi bir kısım payedir.
Belki bazı kimseler sahabinin anladığı ölçüde Kuran’ı Kerim’i anlıyorsa şayet onlar “Allah-u alem Kuran’ı Kerim’den ben bunu anlıyorum ve bu inşallah murad-ı ilahiyeye aykırı değildir, muradına muhalif değildir” diyebilir. Ama “murad-ı İlahi bundan ibarettir” diyemez, dememeli. Çünkü bu saygının icabıdır.
İçtihad Kapısı
Sahabinin nasıl anladığını -işin doğrusu- ortaya koymamız oldukça zor. Onun için mealden daha ziyade tefsir önemlidir. Çünkü orada ihtimalat-ı kesireyi (bir çok ihtimalleri) beyan etme imkanı olur. “Bu olabilir, bu da olabilir, bu da olabilir” denebilir. Siz onu münsif (insaflı) vicdanlara bırakırsınız. Murad-ı İlahiyi herkes orada nasıl görüyorsa, öyle görür. Bizim gibi insanları bu kategorilerin hiçbirine koymak mümkün değildir. Ama o mesele “olmaz bir mesele” de değildir. Hz. Üstad “günümüz, içtihad kapısına kapalıdır” diyor. İçtihat kapısı birisi tarafından sürgülenmiş, içeriye girilmez bir şey değildir. Esas o içtihad kabiliyetine haiz insanların olmadıklarından dolayı içtihad meselesinde beş altı husus sıralıyor (27. Sözde). Neden yok yani o insanlar? Evvela sosyal yapı itibarıyla yok, fikdan (yokluk) yaşanıyor bu dönemde. Neden yok? Efkar çok dağınık, insanlar dünyevi yaşıyorlar. O mesele ise tamamen uhrevi. Dünyayı ve ukbayı yan yana ikiz müşterek mütalaa etmeyen insan bu işi yapamaz. O işin altından kalkamaz. Adamların bütün himmetleri, Kur’an-ı Kerim’den Allah’ın makasıd-ı Sübhaniyesini istimdada matuf, hep öyle yaşıyorlar. Oturuyor kalkıyor öyle düşünüyorlar. İşte bu açıdan zor ulaşılır bir zirvedir, ama olmaz değildir o.
Müctehidliğin Zorluğu
Müçtehitler her zaman olabilir. Fakat o payeyi, o makamı ihraz etmek lazım. Biri kalkıp “ben o makamı ihraz ettim” derse bu epey bir cesaret mevzuudur. Belki bazen de -bağışlayın- küstahlık sayılabilir. Temkinli olmak lazım. İctihadın bile bir kollektif şuurla yapılmasına kail olanlardanım. Günümüzde tek başına bir insanın müctehid olmasının çok zor olduğu kanaatini taşıyorum. Çünkü biz dağınığız, şartlar çok ağır. Kur’an’dan ve Kur’an atmosferinden çok uzaklaşmışız. Ona yaklaşma, onu kavrama, hazmetme, sindirme ve bir süt halinde Ümmet-i Muhammed’e verme bir ferdin altından kalkacağı şey değildir. O mevzuda uzman mütehassisinden (uzmanlardan) heyetler, umumi olarak işi yapmalıdırlar. Öyle takvasıyla, zühdüyle Allah’la münasebetiyle, hatta velayetiyle Cenab-ı Hakk’a çok yakın duran insanlar sarfı (kelime bilgisi) nahvi (dil bilgisi) iyi bilen, namı, beyanı, bedii bilen, hadisi, tefsiri, fıkhı iyi bilen aynı zamanda hadis usulü, fıkıh usülü, tefsiri de iyi bilen ve bunların yanında tekvini emirleri (kainattaki tabii kanunlar) de çok iyi okuyan, dünyada sosyal yapıyı çok iyi okuyan ve günümüzde ekstradan hususi olarak küreselleşen dünyayı çok iyi okuyan, bunun getireceği şeyleri çok iyi gören ve şimdiden bu meseleler için yapılması gereken nelerse onları çok iyi tesbit eden uzman 5-10 kişilik heyetler tarafından yapılabilir. İşte kitap ve sünnetle icmali ortaya konmuş fakat tafsili vaz’ edilmemiş dolayısıyla da zahiren açık gibi görünen boş alanlar, bu boş alanların doldurulması bu sahib-i şeriatın Ümmet-i Muhammed’e merhametinin işaretidir. O boş alanları şartlara, konjonktüre, esbaba ve zamana, küreselleşen veya dağılan dünyaya göre sizin doldurmanıza bırakılmış orası. Onların hepsini çok iyi okuyan insanlar bu mevzuda onu doldurma faaliyetini de “içtihad, istinbat, istihraç” ünvanlarıyla yerine getireceklerdir.
Sadece Müslümanım
Tekrarıyla özetleyelim, ne reformistim ne kalvinistim. Çünkü benim nispetim tam. Ve nispetimin tamamında, tamamiyetinde hiç şüphem olmadı. Ben Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) mensubum. Hz. Mevlana’nın dediği gibi “Men bende-i Kur’anem, eger candarem.” Ben Kur’an’ın günahkar bir mücrimiyim. Kendime bakarken de hep Efendimizin ayaklarının yanında, boynumdaki ipim onların elinde, hav hav edip onların ayaklarına sürünen bir kıtmir olarak kendimi görmüşümdür. Bu açıdan nispetim bellidir benim. Eğer müslümanlıkta o tabir caiz olsaydı “Muhammedî” diyecektim. O tabirin caiz olduğu bir alan vardır ahlak açısından. Allah, ahlak-ı aliye-i Muhammediye’yi yaşamaya muvaffak kılsın. Ama müslümanım elhamdülillah. Reformist değilim, kalvinist değilim, Lutherist değilim ve aynı zamanda müçtehid de değilim, müceddit de değilim. Alim de olamam. Ben sadece alim gibi görülen, bazen doğru bazen de yanlış bir şeyler söyleyen birisiyim. Hüsn-ü niyetler alkışlanır, takdir edilir. Hüsn-ü zanlar da alkışlanır takdir edilir, o ayrı mesele. Ben belki herkesin kendi konumu itibarıyla durumunu açık ve net şüphe bırakmayacak şekilde ifade edememiş olabilirim. Ama onu ifade etmeye çalıştım.
Bu konuşmaya http://tr.fgulen.com/a.page/multimedya/bamteli/a14887.html adresinden ulaşabilirsiniz.
________________________________________
[1] Prof. Dr. Faruk Beşer “Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Fıkhını Anlamak” Ufuk Kitap: 61, Uçar Matbaası, 3. Baskı: Mart 2006
[2] Samanyolu TV’de 12 Mart 2006 Pazar günü saat 13:15’te yayınlanan “Abide Şahsiyetler” adlı belgeselde Alvarlı Efe hazretleri anlatılıyordu.
[3] Tirmizi, Birr ve Sıla, 60
[4] Pir-i Mugan: Tasavvuf dilinde dergahta söz, aşk, ışk ve sevgi konusunda insanı sarhoş edercesine mest edip Allah aşkını imal ve sevk eden ulu kişi, Mürşid-i Kamil anlamında kullanılan bir ifadedir.
[5] Ertuğrul Özkök’ün Fethullah Gülen’le yaptığı röportajın Hürriyet gazetesinin 26.01.1995 tarihli nüshasında yayınlanan “Bağnazlar Ezilecektir” başlıklı bölüm .
http://tr.fgulen.com/a.page/basindan/roportajlar/gazeteler/hurriyette.ertugrul.ozkokle/a12157.html
[6] İhya. İman ve İslam Faslı, Biat ahkamı, Rivayet eden Ubade İbni Samit, hadis no: 40
Hadis metni: Biz, bir seferinde Hz. Peygamber (sav) ile aynı cemaatte beraber oturuyorduk ki: “Allah`a hiçbir şey ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina fazihasını işlememek, Allah`ın haram ettiği cana meşru bir sebep olmaksızın kıymamak şartları üzerine bana biat edin” buyurdu. Bir diğer rivayette “…Çocuklarınızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftirada bulunmamak, meşru dairedeki emirlerde – ne bana ne de vazifelilere – isyan etmemek üzere biat edin. Kim vereceği bu sözlere sadık kalır, ahdine vefa gösterirse karşılığını Allah`tan alacaktır. Kim de bu yasaklardan birini işleyecek olursa artık işi Allah`a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse azab verir, cezalandırır” buyurdu. Biz de bu şartlarla biat ettik.”
[7] Yeni Ümit, Temmuz-Ağustos-Eylül 2003, Cilt 8, Sayı 61’de “İslâm’a İcmâlî Bir Bakış” başlıklı yazıda geçen konu:
“….. Amelin farz olduğuna inandığı halde onu tam yerine getiremeyenler günahkâr olsalar da yine mü’min kabul edilirler.. ve böyle düşünmenin Mürcie mülâhazasıyla da hiçbir alâkası yoktur. Zira, inanıyorum deyip günahı önemsememe başka, onu “Allah dilerse affeder, dilerse azap eder.” mazmunu çerçevesinde değerlendirmek ise daha başkadır. Kur’ân’a göre iman, olmazsa olmaz bir asıl ve bir esas; islâm ise onun, insan tabiatının bir derinliği haline gelmesinin biricik yoludur. İmansız amel nifak, imana rağmen amelsizlik de bir fısktır. Nifak, gizli bir küfür olması itibarıyla affı kabil olmamasına karşılık; fısk ya da fücur tevbe, istiğfar ve yeniden Hakk’a inâbe ile her zaman mağfiret edilebilme ihtimaline açıktır.”
http://www.m-fgulen.org/a.page/multimedya/bamteli_cozumleri/a14906.html
———————————————————————-
Hz.İsa’nın (as) nuzülü ve Peygamberimiz’e (sav) ümmet olma keyfiyeti, Yazar Dr. Emin Şimşek
Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde, onun bedenen yeryüzüne ineceği, ümmet-i Muhammed arasında telakki bi’l kabule mazhar olmuş (kabul edilebilinir) bir meseledir. Hz. Üstad’ın Onu şahs-ı manevî olarak anlaması ise, bu anlayışa, bu hissiyata ters değildir. (75.a.)
İslam alimlerinden bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te’vil etmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri ise, Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır. Hristiyanlığın tasaffisi için Hz. Mesih’in şahsen nüzûlünü de uzak görmemek gerektiğini ifade ederek, “evet, her vakit melekleri semâvattan yere gönderen, bazı vakitte Hazret-i Cibril’in Dıhye suretine girmesi gibi onları insan suretine vaz’ eden, ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretinde temessül ettiren, hattâ ölmüş velilerin ruhlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hz. İsâ’yı, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya gönderirdi.” (75.b.) demektedir.
Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir. Meselenin dinî temellerine gelince; Hz. Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif vardır. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır, yani erbabınca itimat edilen hadislerdir. Yirmi kadarı da hasen kabul edilmektedir, yani, ondan bir derece düşük de olsa sıhhatine güven duyulan hadislerdir. Kur’an’da bu konuyu sarih (açıktan) olarak ifade eden bir ayet yoktur. Fakat bazı büyük alimler, mesela bu mevzudaki hadisleri de cem’ eden Hindistan’lı Allâme Keşmirî, dört ayetin ahir zamanda Hz. Mesih’in ineceğine işaret ettiğini söylemişlerdir. Bu ayet-i kerimeler şunlardır: “Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/46); “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 4/159); “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.” (Meryem, 19/33) ve “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61). (75.c.)
Hıristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Resûlü (sav) âhir zamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesinin de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır. Bu hadisle ilgili yorumlara göre, Hıristiyanlığın iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir.
Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir. Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkâr-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.(75.d.)
Bediüzzaman’a göre; Hıristiyanlık, Teslis inancından kaynaklanan şirk dairesinde kalıcı kalmayıp , birgün, asıllarında olduğu gibi hâlis tevhid inancına geri dönecektir. Tarihsel gelişmelerin de bunu doğruladığını, o şu şekilde ifade etmiştir: “Nasrâniyet ya intifâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslim olup terk-i silâh edecek. Mükerreren yırtıldı, Prutluğa tâ geldi. Prutlukta görmedi ona salâh verecek. Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bâzı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek. Hazırlanır şimdiden, yırtılmaya başlıyor. Sönmezse, safvet bulup İslâm’a mal olacak. Bu bir sırr-ı azîmdir. Ona remz ve işaret: Fahr-i Rüsûl demiştir: ‘İsâ, Şer’im ile amel edip ümmetimden olacak.’(76)Hz.İsa’nın(a.s.) hakikî dini ile İslâm hakikatlerini bir araya getirmeye çalışacak olan bu topluluğa Bediüzzaman, “Müslüman İsevîleri” unvanını vermiştir.(77)
Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih’in nüzulü, “Mesihiyet şeklinde değil; Mehdilik ve Muhammedilik şeklinde olacaktır.” denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan, her Müslüman’ın Kur’an’ın ruh ve ma’nasını arızasız temsil edip her zaman bu “menheli’l-azbi’l-mevrud = tatlı su kaynağı”nın başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp ve başkalarını da yararlandırmaktır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine konuyu bir şahs-ı manevi konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira, bu konuda öteden beri “sevad-ı azam”ın kabul ettiği bazı esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde ciddi iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzul ve temsili anlatmış ve “ancak onu nur-u firasetle bakanlar sezebilir” demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahirzamanda Hz. Mesih’in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz. (78.a.)
Konu ile ilgili Bediüzzamanın Talebelerinden Dereli Mutâf Hafız Ahmed’in Üstad’a yazdığı bir mektubta rüyasının tabirinde : “Allahu a’lem, bu rüyanın bir tabiri şudur ki: Üstadımızın Kur’ân-ı Hakîmden aldığı ve neşrettiği Risale-i Nur vasıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyeti kabul edecek ve Nasârâ Müslümanları veya Hıristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâmın sözleri nev’inden hüsn-ü kabul edeceklerine işârettir.” (78.b.) diyerek , Bediüzzamanın Risale-i Nurlarda konu ile alakalı Vaaz ettiği prensiblerin , ileride Dindar İsevi Ruhaniler tarafından hüsn-ü kabul göreceğini beyan etmiştir.
75.a. M.Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla –II, Bir Zaviyeden Hadis
75.b. Mektubat,Sayfa: 60
75.c. M.Fethullah Gülen, “Mesih Nerede, Mehdi Kim? ”, herkul.org, 11.10.2004
75.d. M.Fethullah Gülen, Prizma, Hz.Mesih ve Nuzül keyfiyeti
76 Sözler, Sayfa 644
77 Mektubat, sy.426
78.a. M.Fethullah Gülen, Akademi 03.04.2000
78.b. Barla Lahikası, Sayfa 111
http://www.gencadam.net/content/view/192/57/
——————————————————-
Prof. Dr. Murat Sarıcık
Mehdi ile alakalı ayetlerde ve hadislerde bilgi var mıdır ?
MEHDİ, Arapça’da “hdy” kökünden gelen bir kelimedir. Mehdi, doğru yol üzerinde bulunan, hidayete eren ve hidayete vesile olan gibi manalara gelir. Mehdi, kendisine Allah tarafından hususi olarak yol gösterilen bir kimsedir. (1)
Kuran’da açıkca Mehdi ve özelliklerinden söz edilmez. Hadislere göre Mehdi, Peygamberimizin Alinden, yani Ehl-i Beytten olacaktır. Ebu Davut ve Hakim’in sahih olarak rivayet ettikleri bir hadise göre o, Hz. Fatıma neslinden olacaktır. (2)
Büyük Mehdi ahir zamanda gelecektir, Müslümanları uyandırıp, dinlerini takviye edecek, imanlarını tecdidde bulunacaktır.
Hz. Ali’den bize ulaşan bir başka Hadise göre, bir gün o, oğlu Hz. Hasan’a bakmış ve: “Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’in isimlendirdiği gibi, mutlaka benim bu oğlum Seyyiddir (Beyefendi, Halim Selim, zarif ve centilmendir.) Yakında onun soyundan, Nebinizin (s.a.v.) adıyla adlandırılan bir adam çıkacak, ahlakında ona (Hz. Peygambere) benzeyecek, ama yaratılışında (beden ve cisim özelliklerinde) ona benzemeyecektir” buyurmuştur. (3)
Mehdi, Sünnet-i Seniyyeye ittibaında, fiillerinde ve hareketlerinde Nebi Sallallahu Aleyhi Veselleme benzeyecektir. Ama cismen, bedenen ve sureten, yani maddi vasıflarıyla Hz. Peygambere benzemeyebilir.
Büyük Alim Taftazani’nin (Mesud b. Ömer) Şehru’l- Makasıd adlı meşhur eserinde; Mehdi ile ilgili konunun başında şöyle der: “Dünyayı adalet ve iyilikle dolduracak bir imamın (liderin, büyüğün, mehdinin) çıkması konusunda ahadis-i sahiha (sahih Hadisler) varid olmuşlar.” (4)
Mehdinin çıktığı dönemde, önceki devirlere ve çağlara göre; dünyada büyük bir bolluk ve zenginlik olacaktır. Peygamber Efendimiz; Sahih-i Müslim’den bize ulaşan uzunca bir hadisin sonunda şöyle buyurmuştu: “Ümmetimin sonunda malı çok olarak verip saymayan bir (büyük) halife olacaktır…” (5)
Tüm bu hadislerden Mehdinin bir kısım özellikleri ortaya çıkar.
Mehdilik konusunda sahih hadisler olmakla birlikte; bunların hepsi ahaddır(tek bir kişi tarafından rivayet edilmiştir). Nitekim, sahih hadislerin de birçoğu ahaddır.
Bir konudaki kanaat, yani -teknik terimi ile- zan kesinlik ifade etmese de; ağırlık ifade eder. Bu durum görmezlikten gelinemez. Her konunun sübutu için kesin delil de istenilmez.
Mesela tüm müctehidlerin içtihatları, ancak birer zandır; yani kati değildir. Yani bunlar, yüzde yüz kesin olmayan kanaatlerdir. Fakat bu içtihatlarla amel edilmektedir. Bir fikre davette de “Zann-ı kabul-i cumhur” ilk şarttır. Yüzde yüz kesinliği olmamakla birlikte; bize bir konuda kanaat veren her şey zandır.
Bu noktadan mehdilik konusunu, mehdileri veya Büyük Mehdiyi bir çırpıda inkar edivermek; hadis bilimi açısından temelsiz ve tutarsızdır. Hem “Mehdi yoktur” veya “mehdilik yoktur” gibi bir sahih hadis de yoktur.
Sonuç olarak yukarıdaki hadisler bize bu konuda bir kanaat verdikleri gibi, Mehdinin bazı özelliklerini de anlatırlar. Fakat Mehdi ve Deccal konusu, hadislerin müteşabihatı içine girdiği için; bu konuyu tüm incelikleriyle anlamak kolay değildir. Bu konuda her çağa göre tutarlı ve yerinde yorum ve tefsirlere ihtiyaç vardır. Ayrıca her asrın mehdi manasından nasiplenmesi gerektiği için anlatım açık değildir.
Kaynaklar:
1. ŞEMSEDDİN SAMİ, Kamus-ı Türki, I-II, İkdam Matbaası, İstanbul, 1316, II, 1436; HEYET; Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, İstanbul, 1985, s. 607 (Mehdi kelimesi)
2. MANSUR ALİ NASİF, et-Tacu’l- Cami‘u lil- Usûl, I-V, Metebetu Pamûk, İstanbul, 1961, V, 363, (Kitabu’l- Fiten, bab, 7)
3. Tac V, 363
4. TAFTAZANİ, Mesud b. Ömer, Şerhu’l-Makasıd, I-V, Tahkik, ta’lik Abdurrahman Amire, Alemu’l- Kütüb, Beyrut, 1989, V, 312; krş, et-Tac, V, 343, (Kitabu’l- Fiten, bab, 7)
5. Tac, V, 342, (Kitabu’l- Fiten, bab, 7)
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=166
—————————————————————
Nüzûl-i Îsâ / Ahmet Çetinkaya
Yazarın doktora tezi, “İslâm’a ve diğer dinlere göre Deccal” imiş. Doktora’dan sonra hazırladığı bu çalışma da “İslâm inancı açısından Nüzûl-i Îsâ meselesi” adını taşıyor. Adından da anlaşılacağı üzere, konunun daha çok kelâmî yönü üzerinde duruluyor.
Önsözünde de belirtildiği gibi, çalışma bir giriş ve 3 bölümden oluşuyor. Giriş kısmı kaynakların incelenmesine ayrılmış. 1.Bölüm’de; İslâm öncesi kurtarıcı Mesih kavramları üzerinde durulmuş, 2.Bölüm; Kur’ân ve sünnette Hz. Îsâ’nın vefatı, ref’i ve nüzûlü meselesine ayrılmış, 3.Bölüm’de ise konu, kelam kaynakları açısından incelenmiş. Çalışmanın sonunda ise mevzu kelam metodolojisi açısından ele alınarak, nüzûl-i Îsâ’nın inanılması gereken bir inanç olup-olmadığı tartışılmış, asıl değerlendirmeyi ihtiva eden sonuç kısmıyla kitap son bulmuş.
GİRİŞ: Konuyla ilgili pek çok eser telif edildiği belirtilerek, bunların; 1-Hadis kaynakları, 2-Konuyu müstakil ele alan kaynaklar, 3-Kıyamet alametleri vesilesiyle meseleye temas eden kaynaklar başlıkları altında çok kısa bir tanıtımı yapılıyor. Ardından “Mesih” ve “Îsâ” kelimelerinin etimolojik tahliline giriliyor.
1. BÖLÜM (İslâm’dan önce kurtarıcı Mesih telâkkisi):
I. Kurtarıcı Mesih inancının tarihî temelleri,
II. Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta beklenen Mesih inancı,
A. Eski Ahit’te kurtarıcı Mesih inancı,
B. Yahudilikte kurtarıcı Mesih inancının gelişimi,
C. Yeni Ahit’te kurtarıcı Mesih inancı (1. İncillerde, 2. Havarilerin Risalelerinde),
D. Ölümü ve göğe çekilmesi tartışmaları,
E. Hz. Îsâ’nın geliş gayesi,
F. Modern Hıristiyanlık dünyasında Hz. Îsâ beklentisi.
Bu bölüm, konuyla ilgili bizdeki hadis rivayetleriyle mu kaddes kitapların paralellik arz ettiği noktaları görme açısından dikkate değer.
2. BÖLÜM (Kur’ân ve Sünnet’te nüzûl-i Îsâ):
I. Kur’ân’da nüzûl-i Îsâ
A. Hz. Îsâ’nın vefatı meselesi,
1. Vefatı hakkındaki âyet,
2. Asmadıklarını belirten âyet,
3. Hz. Îsâ’nın sorgulanmasıyla ilgili âyet
B. Göğe çekilmesi (ref’) meselesi,
1. Göğe çekilmesiyle ilgili âyetler,
2. Ref’ meselesinde yapılan yorumlar
a. Ref’in ruh ve cesetle gerçekleştiği,
b. Ref’in manevî olduğu,
C. Nüzûl-i Îsâ’ya işaret eden âyetler,
1. Yetişkinlikte insanlarla konuşması,
2. Ehl-i kitabın, ölümünden önce ona iman etmesi,
3. Kıyamete alamet oluşu hakkındaki âyet,
4. Diri olarak gönderileceği gün hakkındaki âyet
D. Değerlendirme.
II. Sünnet’te nüzûl-i Îsâ (s.77-102)
A. Hadis kaynaklarında nüzûl-i Îsâ rivayetleri,
1. Ebu Hureyre hadisi,
2. Ebu Ümâme hadisi,
3. Nevvâs b. Sem’ân hadisi,
4. Abdullah b. Ömer hadisi,
5. Câbir b. Abdillah hadisi,
B. Hadis literatürüne göre Hz. Îsâ’nın nüzûlü,
1. Nüzûlün zamanı ve yeri,
2. Hz. Îsâ’nın dış görünüşü,
3. İslâm dinine tâbi olması,
4. İcraatları,
a. Haçı kırması, domuzu öldürmesi ve cizyeyi kaldırması,
b. Deccal’ı öldürmesi,
c. İçtimai barışı gerçekleştirmesi,
5. Yeryüzünde kalacağı süre,
6. Defnedileceği yer,
7. Hz. Îsâ’nın tâbileri,
C. Nüzûl hadisleri hakkında genel değerlendirme,
Bu bölümde öncelikle hadis kaynaklarında nüzûl-i Îsâ rivayetleri hakkında genel bir bilgi veriliyor. Sonra konu hakkında en muteber kitaplarda yer alan ve en câmi 5 rivayetin değerlendirmelerine yer veriliyor. Daha sonra hadis literatürüne göre Hz. Îsâ’nın nüzûlü başlığı altında nüzûl hadislerinde vurgu yapılan hususlar (Nüzûlün zamanı ve yeri, Hz. Îsâ’nın dış görünüşü, İslâm dinine tâbi olması, haçı kırması, domuzu öldürmesi ve cizyeyi kaldırması, Deccal’ı öldürmesi, içtimaî barışı gerçekleştirmesi gibi icraatları, yeryüzünde kalacağı süre, defnedileceği yer, Hz. Îsâ’nın tâbileri.) tek tek ele alınarak, bu hususların farklı rivayetlerdeki durumları ve alimlerin yorumları ışığında geniş değerlendirmelere yer veriliyor. Bölümün en sonunda, nüzûl hadisleriyle ilgili genel değerlendirme yapılıyor ve yazar kendi kanaatlerini belirtiyor.
3. BÖLÜM (Kelâm kaynaklarında nüzûl-i Îsâ):
I. Kelâm kaynaklarında nüzûl-i Îsâ
A. Konuya klasik açıdan bakanlar,
B. Konuya farklı yorum getirenler
II. Şia, Mu’tezile, İbadiyye ve Kadıyanilere göre nüzûl-i Îsâ
III. Mutasavvifeye göre nüzûl-i Îsâ
IV. Çağımızda nüzûl-i Îsâ tartışmaları
A. Rivayetlerin zahirine bağlı kalanlar,
B. Nassları yorumlayanlar,
1. Hayrın galebe çalması şeklinde yorumlayanlar,
2. İslâm-Hıristiyan ittifakı şeklinde yorumlayanlar
C. Nassları reddedenler,
1. Yabancı kültürlerin tesiri iddiası,
2. Hz. Muhammed’in son peygamber oluşuyla çelişki iddiası
V. Nüzûl-i Îsâ inancının sosyal tesirleri
VI. Nüzûl-i Îsâ inancının itikadî değeri
A. Bu meselede icmâın varlığı,
B. Konunun mütevatirliği iddiası,
C. hâd hadis ve itikadî konular,
D. Nüzûl-i Îsâ’yı inkâr edenin dînî durumu
NETİCE: Nüzûl-i Îsâ meselesinin, Kur’ân-ı Kerim’de sarih olarak geçmediği, “işârî olarak geçtiği” görüşünün ise ihtilaflı olduğu, fakat bununla birlikte bazı âyetlerden Nüzûl-i Îsâ’ya işaret çıkarmanın mümkün olduğu belirtiliyor. Ayrıca Hz. Îsâ’nın ref’ini (göğe yükseltilmesini) konu alan âyetlerin de sarih olmadığı belirtiliyor. Onun ölümü diğer insanlarınki gibi cereyan etmiş olsaydı, âyetlerdeki muğlak (kapalı) haliyle zikredilmesinin bir anlamı olmayacağından hareketle, onun ölümünün farklı bir mânâ taşıdığına vurgu yapılıyor.
Nüzûl’le ilgili hadislerin zahirî anlamlarında kabul edilemeyeceği fakat yorum yapılmak suretiyle makul bir tablo ortaya çıktığı üzerinde duruluyor. Rivayetlerde konunun çok fazla teferruat kazanmasında İsrailiyat’ın etkisi olduğu belirtiliyor.
Nüzûl’le ilgili yapılan yorumların genelde birbirine yakın olduğu belirtilerek, bunlar arasında; “ahir zamanda Hıristiyanlığın da hurafelerden temizlenmesiyle İslâm’a yakınlaşması sonucu hak din olan İslâmiyet’in kuvvet bulması” şeklindeki yorum dikkate şâyân görülüyor. Yazar ayrıca “Îsâ” kelimesinden “İsevîliği” anladığını belirterek Nüzûl-i Îsâ’nın, hakiki İsevîliğin zuhuru şeklinde yorumlanabileceğini belirtiyor.
Peygamber Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) konuyla ilgili hadisleri, bir iman akidesini ortaya koymak için söylemediği üzerinde duran yazar, bu beyanların kıyamete yakın bir dönemde ağır fitnelere maruz kalacak olan Müslümanlara bir müjde mahiyetinde olduğuna dair kanaatini izhar ediyor. Dolayısıyla bu meselenin, herkesin inanmaya mecbur olduğu hususlar çerçevesinde düşünülmemesi gerektiği ve inanmayanın tekfir edilemeyeceğini (kâfir sayılmayacağını) belirtiyor. Ayrıca nüzûlün ispatı için zikredilen deliller ve o delillerin delâletlerinin, inkâr edeni dinden çıkaracak derecede sarih ve kat’i olmadığına vurgu yapılıyor.
Hülasa denilerek; nüzûl-i Îsâ meselesinin, kitapta zikredilen çerçeve içerisinde gerçek olduğu, ancak bu nüzûlün, herkesi iman etmeye zorlayacak şekilde gözle görülen bir hâdise şeklinde gerçekleşmeyeceği, ayrıca Hıristiyanlığın hurafelerden sıyrılması ve Hıristiyanların İslâm’a yaklaşmasının beklenebileceği belirtiliyor.
http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=331&yagmur=bolum2&kat=23&sid=20
——————————————————————————–
Mehdilik Meselesi Doç. Dr. Hüdaverdi Adam
Mehdi inancının, yaratılışı gereği sadece gününü değil, geleceğini de merak eden insanın zor ve sıkıntılı dönemlerinde “bir kurtarıcı” aramasına bağlamak mı daha doğrudur; yoksa, mehdi inanç ve beklentisi dinlerle gelmiş bir gerçek olup, insan buna binaen mi bir kurtacıcı beklemektedir, doğrusu üzerinde düşünmeyi gerektiren bir konudur. Bu çerçevede dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Modern bilim anlayışı, dünyanın farklı yerlerinde, milletlerinde ve farklı dinlerde ortak olan bazı inanç ve kabulleri mutlaka birinden diğerine geçmiş gibi ele almakta ve insanlığın ilk dinleri olarak da “ilkel dinler”i kabul ettiği için, bu inançların ilkel dinlerden geldiği gibi bir sonuca varmakta; buna karşılık, bütün insanlık için başlangıç itibariyle temelde tek bir din olabileceğini, sonra insanların bu dinden saptığını ve bu dinin, zaman zaman gö?nderilen peygamberlerle yeniden aslına irca edildiğini bir ihtimal olarak bile düşünmek istememektedir.
Mehdi inanç ve beklentisi, sadece Müslümanlarda, Yahudi ve Hiristiyanlarda değil, müsterek bir inanç ve ümit şeklinde bütün din ve kültürlerde, hattâ eski Çin ve İran (Goldziher, 215) kültürlerinde de mevuttur (Uludağ, 434). İslâm kaynaklarında beklenen “kurtarıcı”, “Imam”, “Müceddid”, “Halife”, “Mehdi”, gibi farklı isimler altında geçer. Bunlar, yeryüzünde ıslahat hareketinin rehberliğini yapacak olan, mânevî güce sahip, insanları zulümden kurtarip, adaleti tesis etmek üzere görevlendirilmiş kişilerdir.
Mehdi, lugatta hidayete ermiş “Allah’in kendisini hakka ulaştırdığı” kişidir (İbn Manzur, “h-d-y” md.) Istılahta ise, zulüm ve haksızlıkların yaygınlaştığı zamanda, yeryüzünü adaletle dolduracak bir kişinin adıdır. Cenab-ı Hak, onu bir gecede kâmil mânâda hidayete ulaştıracak (İbn Manzur, a.y.), irşadı vehbî olacak bu zat, Allah’ın hususî inayetine mazhar olacaktır (Müsned, 1:84). Zamanı gelince ortaya çıkacak olan bu zat, başka dinlerin tesirini kıracak, onun vasıtasıyla Hıristiyanlardan bir cemaat müslüman olacaktır (Sefarınî, 2:72).
Bazı araştırmacılara göre, Mehdi düşüncesinin temel kaynağı Şiîlik’tir. Çünkü hilâfet ellerinden çıkıp, Hz. Muaviye’ye (r.a.) intikal edince, ümitsizliğe düşmüşler, Mehdi vasıtasiyle tekrar eski durumlarına kavuşacaklarını düşünmüşlerdir (A. Emin, 3:241). Ancak Mehdilik fikrinin ilk defa Hz. Ali’nin (r.a.) azatlı kölesi Keysan tarafından ortaya atıldığını söyleyenler de vardır. Keysan, Hz. Ali’nin küçük oglu Muhammed b. Hanefiyye’nin ölmediğini, Cebel-i Rıdvan’da gizlendiğini, günün birinde adaleti tesis etmek üzere ortaya çıkacağını iddia etmistir. Halbuki Muhammed b. Hanefiyye, Medine’de ölmüs (H. 81) ve cenaze namazını, o zamanın Medine valisi Hz. Osman’ın oğlu Eban kıldırmıştır.
Mehdilik iddia edenler ve sınırlı “Mehdi” hareketleri
İlk dönem Mehdilik iddiasında bulunanlar arasında Hicri 128 senesinde kendisinin beklenen Mehdi olduğunu söyleyen Haris b. Sûreyc (Hasan, 183-184) ile Hicri 132. senesinde beklenen ve va’dedilen Mehdi olduğunu ilan ederek, Abbasilere karşı isyan eden Yezid’in torunu Ebû Muhammed’i (Uludağ, 435) sayabiliriz. İddiasını kimseye kabul ettiremediği için başarılı olamayan Haris’in “Haris isminde bir kurtarıcı çıkacaktır.” seklinde hadis bile uydurduğu bilinmektedir. İslâm tarihinde zenci ayaklanması olarak bilinen ve Bağdat’ı harap eden isyanın başını çeken Ali isminde bir Iranlı da kendisini Mehdi ilân etmiştir (Emin, 42). Haccac-ı Zalim’e karşı mücadele veren ve sonunda şehit düşen Abdullah b. Zübeyr’in de Mehdi olduğu iddia edilmiştir (İlhan, 127-129). Halife Mansur, oğluna Mehdi ismini vermiş; onun özelliklerine uyacak şekilde Mehdi tarifleri yapılmış, hatta “Mehdi bizdendir, fakat annesi dışımızdandır.” gibi rivâyetler uydurulmuştur (A. Emin, Duha’l-İslâm, 3:241).
Mehdilik iddiasında bulunanların bazısı makam ve şöhret duygusuyla, bazısı menfaat sebebiyle, bazısı da millî bir takım duygularla kendilerini bu işin içinde bulmuşlardır. Bunlar arasında ilk akla gelen isimlerden Hindistan Mehdisi Seyyid Muhammed (91/1504), Hindistan’da ortaya çıkan ve İngilizlerin destekçisi olan Gulam Ahmed Kâdıyani, Magrib Mehdisi Abdullah b. Tumert (524/1103), İngiliz işgal kuvvetlerine karşı çarpışması ve onları mağlup etmesiyle tanınan Sudan Mehdisi Muhammed Ahmed (1303/1885), Somali Mehdisi Muhammed b. Abdullah Hasan (1339/1920), Amerikalı Zenci Müslümanlarin lideri Elijah Muhammed bu anlamda oluşan Mehdilik hareketlerinin bazı mümessilleridirler (S.M. Hasan, 81-273). Hz. Peygamber’in (s.a.s.) soyundan gelen es-Seyyid Muhammed es-Sünûsi (v. 1320) de Mehdi olduğu kabul edilen şahsiyetlerdendir. Tarihte Mısır’da Fatımi, Kuzey Afrika’da Muvahhidun devletleri Mehdilik fikri üzerine kurulmuşlardır.
Bu konuda şarlatanlık yapanlar, fitne ve tefrikaya sebep olmuşlardır. Bu sebeple, Mehdilik iddiasinda bulunan bazi şahsiyetlerin eserlerini büyük ihtimamla batılı müsteşrikler yayına hazirlamıslardır. Meselâ, Ibn Tumert’in eserlerini büyük çaba ile Luciani ve Goldziher yayınlamıştır (S.M. Hasan, 195).
Mehdilikle ilgili hadisler
Yemenli meşhur âlim Şevkani, Mehdi hakkında elli kadar hadis-i şerif olduğunu söyledikten sonra bunları sahih, hasen ve zayıf şeklinde üç kısma ayırır. Ona göre, bunların toplamı mütevatir derecesindedir (Han, 114).
Buhari ve Müslim’de “Imam”, “Halife” ve “Kahtani” tabirleriyle âhir zamandaki bir kurtarıcıdan söz edilmektedir. Buhari’de geçen “İmamınız sizden oldugu hâlde Ibn Meryem nâzil olduğu zaman hâliniz nasıl olur?” (Buhari, enbiya 49) şeklindeki hadisi şerheden Ibn Hacer el-Askalâni, son dönem alimlerinden e1-Keşmiri ve Abdullah Haccac gibi zatlar, bu hadiste zikredilen “Imam”dan maksadın Mehdi olduğunu ifade etmişlerdir (Askalanî, 6:570). Hz. Isa’nın (a.s.) âhir zamanda bu ümmetten bir zâtın arkasında namaz kılmasının, Mehdinin zuhurundan bahseden sahih görüşlere delil teşkil ettiğini söyleyen İbn Hacer el-Askalani, İmam Şafiî’den, Mehdi’nin bu ümmetten ve Hz. İsa’nın onun arkasında namaz kılacağı hakkındaki haberlerin mütevatir olduğu hususunda bir nakil yapmaktadir (a.y.). Meşhur Kelâm âlimi Sa’duddin et-Teftazani de, “İmam” tabirinden Mehdi’yi anlamaktadır (Taftazanî, 5:314).
Müslim’de Kahtani denilen bir zattan bahsedilmekte, âhir zamandaki bir bolluk ve refah dönemine işaret edilmekte ve saymaksızın mal dağıtan “halife”den haber verilmektedir (Müslim, fiten 67-69). Bunların dışında Mehdi ile ilgili hadisler ise, Ebû Davud, Tirmizi, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i gibi hadis kaynaklarında geçmektedir. Bu meseleye çok ehemmiyet verdigi anlaşılan Ebû Davud, Sünen’inde bu konuya ayrı bir bölüm tahsis etmistir.
Mehdi’nin soyu konusunda en sağlam delil olarak kabul edilen bilgi, Ebû Davud’ta kaydedilen onun “Fâtıma’nın evlâdından” ve “Hasan’in soyundan” (Ebû Davud, mehdi 1:69) olduğu rivâyetidir. Bazı hadisçiler, Mehdi’nin Peygamberimizin neslinden olması hususunun tevatür derecesine vardığını söylemişlerdir (Heytemî, 22).
Hadis kaynaklarında Mehdi’nin ismi ve alâmetleriyle ilgili bilgilerede yer verilmiştir. Buna göre, ismi Resûlullah’ın ismine, babasının ismi de Resûlullah’ın babasının ismine uyar (Ebû Davud, mehdi 4; Tirmizî, fiten 52). Ibn Hacer, altmışiki alâmetini zikreder ve burun yapısından başındaki sarığın şekline kadar detaylı bilgiler verir (İbn Hacer,, 71).
Hadis kaynaklarında Mehdi’nin fazileti, çıkış yeri ve zamanı hakkında da bilgiler verilmiştir. Hadislerde, Mehdi’nin, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) soyundan geleceği, isminin Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ismine uygun olacağı, dünyayı adaletle dolduracağı, Mehdi’nin hususiyetleri olarak ön plandadır (Buhari, enbiya 49; Müslim, fiten 679; İbn Hacer, 47; Münavî, 5:301).
Konuyla ilgili hadislerin pek çoğunun Buharî ve Müslim’de yer almayışını bir za’fiyet işareti olarak değerlendiren muasır yazarlardan Mevdudî (Mevdudi, 48), Mehdi ile ilgili hadislerin ravilerinin büyük çoğunluğunun şii olduğunu belirtmekte, ancak hadislerin bir kısmını doğru kabul etmekte; Mehdi’nin alâmet ve işaretlerini geniş bir sekilde anlatan hadislerin uydurma olduğunu söylemektedir. Çünkü Resûlullah, prensip olarak detaylara çok girmemistir. Mevdudi’ye gö?re, Abbasîler d?öneminde hilâfetlerini desteklemek amacıyla bu türlü hadisler uydurulmuş olabilir (Mevdudi, 45, 51). Ahmed Emin ise, hadisler karşısındaki tavrını burada da ortaya koyar ve bu hususu Mehdi hadîslerinin tamamını reddetmeye gerekçe sayar. Ona göre bu konudaki hadisler, Emevî ve Abbasîler dönemindeki taht kavgalarından dolayı uydurulmuş rivâyetlerdir (Duha’l-İslâm, 3:23-78).
Hadis ilmiyle meşgul olanlar, bu konuda zayıf rivâyetlerin varlığını kabul etmekle birlikte, hadis literatüründe Mehdi meselesinin gerek isim ve gerekse mefhum olarak varlığını reddetmenin mümkün olmadığı kanaatindedirler. Zira bu hadisleri rivâyet edenler arasında Hz. Ali, İbn Abbas, İbn Ömer, Talha, İbn Mes’ud, Ebû Hureyre, Enes İbn Malik, Ümmü Seleme, Ebû Said el-Hudrî, Ümmü Habibe, Sevban, Kurre İbn İyas, Abdullah İbn el-Haris İbn el-Cez’ ve Ali el-Hilâlî gibi ashabın en tanınmıs kişileri bulunmakta ve bu hadisler, Ebû Davud, Tirmizî, İbn Mace, Bezzar, Hâkim, Taberanî gibi meshur hadis imamlari tarafindan tahriç edilmektedir. Hadislerde görülen ipham, bu hadislerin zayıflığından değil, nübüvvet dilinin vecizliğindendir (Canan, 14:227). On dört asır öncesinden Kıyamet’e kadar bütün zamanlara ve anlayışlara konuşan Peygamber Efendimiz, bilhassa gayb haberleriyle ilgili konularda teşbih, istiare, mecaz ve temsiller isti’malinde bulunmuştur. Ayrıca, gayb haberlerinde, çok açık ifadelerden kaçınmak, O’nun takip ettiği bir edep tavrıdır. Ayrıca, din bir imtihandır ve akla kapı açıp, iradeyi elden almamaya dayanan bu imtihanın gereği olarak, bazı meseleler çok açık şekilde değil de, kapalı ve yoruma açık şekilde gelir. Dördüncü olarak, Kur’ân’ın olduğu gibi, hadisin de mutlakı, mukayyedi, müteşabihi vardır. Bütün bunların dışında bir diğer husus da, hadis ravileri, bazı rivâyetlere açıklama sadedinde derclerde bulunmuşlar, meselâ, pây-i taht-ı İslâm’da meydana gelecek bir hâdiseyi, râvi kendi zamanındaki pây-i tahta uygulamış ve onun ismini vermiştir. İşte, Mehdi meselesi gibi bazı meselelerde ilgili hadislerdeki bazı farklılık ve ihtilâflar, bu hususlara dayanmaktadır. Gerçekte ise, Mehdi ile ilgili hadisler, meselâ Kettanî’ye göre, en azından mütevatiru’l-mânâdır; yani, ifade ettikleri anlam açısından mütevatirdir (Kettanî, 1:446).
Mehdi meselesiyle detaylı bir şekilde ilgilenen âlimlerden biri de Müslüman tarihçi ve sosyolog İbn Haldun’dur (733/1332). Gelecekte meydana gelecek olayların gaybî meseleler olduğunu, Allah vahiy veya rüya yoluyla bildirmedikçe beşerin gaybî meseleleri bilemeyeceğini iddia eden İbn Haldun, Mehdi meselesinin, Müslümanlar arasında asırlar boyunca meşhur olduğunu, dini te’yid ve adaleti tesis edecek birisinin gelmesinin gerekli olduğuna inanıldığını, ancak bu konudaki hadislerin pek azı müstesna, tenkid edilmekten hâli kalmadığını belirtir. Mutasavvife’nin Mehdi anlayışını tenkid eden İbn Haldun’a göre tasavvufçularin Mehdi hakkındaki görüşleri şiîlikten alınmıştır (İbn Haldun, 2: 165, 787, 807, 822).
Mehdi hadisleri konusunda en titiz davranan İbn Haldun dahi onları kökten reddetmemiş, “Pek azı müstesna” şeklinde ihtiyatlı bir ifade kullanmıştır. Bu ifadeden, onun bu konuda az da olsa sahih hadislerin varlığını kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle Mehdi hakkındaki hadislerin bir çırpıda reddedilmesi doğru değildir. Aralarında zayıf hadislerin bulunması, hepsinin inkârını gerektirmez.
Tarihçi ve muhaddis İbn Kesir (774/1372), Ehl-i Sünnet ile Şiîlerin beklediği Mehdi’nin farklılığını ele alarak Mehdi’nin âhir zamanda geleceğini, Hz. İsa’nin nüzulünden önce zuhur edeceğini belirtir ve hadislerin de buna delâlet ettiğni söyler (İbn Kesir, 24). Mekkeli âlim İbn Hacer el-Heytemî (v. 973/1564), Mehdi meselesiyle ilgili eserini bu konudaki Sünnî akideyi ortaya koymak, Şiîlerin Mehdi inançlarını çürütmek amacıyla te’lif etmistir.
Sonuç
Ehl-i Sünnet’te Mehdilik bir inanç esası olarak kabul edilmiş değildir. İlk akaid kaynaklarında Mehdi konusuna değinilmemektedir. Çünkü bir akaid konusu olarak düşünülmüş değildir. İmam A’zam’ın el-Fıkhu’l Ekber’i başta olmak üzere Maturidî ve Eş’arî’nin eserlerinde bu hususa temas edilmemektedir. Kelâm âlimleri Mehdiliği imametle ilgili bir mesele kabul etmişlerdir. İmamet konusu ise, Kelâm kitaplarına Şia’nın bu konuya gösterdiği aşırı ilgi dolayısıyla daha sonraki dönemlerde girmiştir (İlhan, 141). Mehdi meselesini, imamet bahsine ek olarak ele alan meşhur Sünnî kelâmcı Teftazanî, bu konuda sahih hadislerin varid olduğunu söyler. O, Hz. İsa’nın nüzulünü de bu konuya dahil eder (Teftazanî, 5: 312-313). Bakıllanî, Cüveynî, el-Îcî, Nesefî ve Gazzalî de Mehdi’den bahsetmez.
“Ümmetimden kıyamete kadar hak üzere devam eden bir taife bulunacaktır” (Müslim, iman 247) hadisini değerlendiren Muhsin Abdulhamid, Mehdi’nin bir şahıs değil bir topluluk olacağını, bu topluluğun dinî mevzuları tazeleyeceğini, din yolunda mücadele edeceğini, adaleti yayacağını, dosdoğru ölçülere sarılacağını, zulümle mücadele edeceğini ve yeryüzüne İslâm’ı hakim kılacağını belirtmekte, yani meseleyi şahs-ı mânevîye bağlamaktadır. Onlar, dünyada yaşarlar, (gizlenmiş imam gibi) gayb âlemindeki şeylerle uğraşmazlar. Bu anlayış, sünnetullaha (Allah’ın kainattaki sünnetine), İslâm’ın ruhuna ve amelî tâlimatlarına da uygunluk arzeder. İnsanların kendi vazifelerini bırakıp, Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatlerindan uzaklaşarak hayalî bir Mehdi beklemeleri yanlıştır (Abdülhamid, 52). Bütün bunlar yanında, Mehdi’liği dinî olmaktan çok sosyal bir hareket olarak değerlendiren ve durumları kötü olan cemiyetler için bir ümit ışığı olarak ele alan ilim adamları da vardır (Uludağ, 435).
Sonuç olarak belirtmek gerekirse, hemen hemen bütün din ve kültürlerde yer alan bir “kurtarıcı” fikri İslâm’da da vardır. Şu kadar ki, Sünnî inanç sisteminde Mehdi’lik, Şiî akidede olduğu gibi, temel bir inanç esası değildir. Bu konu daha çok imamet meselesi ile irtibatlı olmuş, bu sebeple de Ehl-i Sünnet’te fer’î bir mesele olarak kabul edilmistir.
Hadis-i şeriflerde âhir zamanda Mehdi’den ve mehdiyet hareketinden bahsedilmiş ve bu hadisler büyük ölçüde sahih olmuş bile olsa, bu, Müslümanları tenbelliğe itip, her şeyi Mehdi’nin düzelteceğini beklemek şeklinde bir anlayışa yol açacak mahiyette değildir. Hâdiseler, yine sünnetullah çerçevesinde ve insan sorumluluk ve iradesinin sahası içinde geçecektir. Mehdi beklentisi ile inananların vazifelerini aksatmaları ve ihmal etmeleri, en azından mükellefiyetten kaçmak ve toplumu atalet ve tenbelliğin kucağına atarak felâkete zemin hazırlamak demektir. Muhsin Abdulhamid’in de işaret ettiği gibi, Mehdi, belki bir sahıstan ziyade bir hareket, bir ekol, bir şahs-ı mânevî olmalıdır. Zira Mehdi’ye yüklenen misyonu ve vazifeyi bir şahsın gerçekleştirmesi mümkün değildir. Onu ancak bir topluluk yapabilir.
Her devirde olduğu gibi günümüzde de Mehdi’lik iddiasında bulunan bazı şarlatanlar ve sahte Mehdilerin ortaya çıktığı ve halkı kandırarak bu meseleyi istismar ettiği doğrudur. Bunlar, bundan sonra da yaşanacaktır. Ancak bunlara bakarak bir kısım sahte Mehdiler çıkıyor diye, bir müesseseyi, bir fikri kökünden reddetmek te doğru değildir.
Kaynaklar
Abdulhamid, Muhsin, İslâm’a Yönelen Yıkıcı Hareketler.
el-Askalâni, İbn Hacer, Fethu’l-Bari, Riyad, 1389/1969.
Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, c:14.
Emin, Ahmed, Duba’l-İslâm, Beyrut, ts.
; el-Mehdi, Kahire, 1951.
Goldziher, el-Akide ve’ş-Şeria, (trc. Muhammed Yusuf Musa ve diğerleri), Kahire, 1366/1946.
Haccac, Abdullah, Alâmâtü’l-Kıyameti’l-Kübrâ, Kahire, 1986.
el-Hammad Nuaym, Kitabu’l-Fiten, vr. 53 a, Süleymaniye Atıf Efendi ktp. no: 6O2.
Han, Sıddık Hasan, eI-Izaa Limâ Kâne ve Mâ Yekûnu Beyne Ye-deyi’s-Sa’a, 114, Kahire, ts
Hasan, Sa’d Muhammed, el-Mehdiyye fi’l-İslâm Münzü Akdemi’l-Usûr Hatta’l-Yevm, Kahire, 1953/1373.
el-Heytemî, İbn Hacer, el-Kavlu’l-Muhtasar fi’l-Mehdi’l-Muntazar, Kahire, 1407/1986.
İbn Haldun, Mukaddime, (çev. Zakir Kadiri Ugan), İstanbul, 1989.
İbn Kesir, Alâmatu Yevmi’l-Kiyame, (nşr. Abdullatif Aşur).
İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, “h-d-y” maddesi.
İlhan, Avni, Mehdilik, Istanbul, 1993.
el-Kettanî, Nazmu’l-Mütenasir, Halep, ts
Mac Donald, D.B., “Mehdi”, IA. 7/474, İstanbul, 1993;
Margoliouth, “Mehdi”, ERE 8/337, New York, 1925.
Mevdudi, Ebu’l-A’lâ, Meseleler ve Çözümleri, (çev. Yusuf Karaca), İstanbul, 1990.
el-Münavi, Feyzu’l Kadir, Beyrut, 1392/1972.
es-Sefarini, Levamiu’l-Envar, Kahire, 1323.
es-Suyutî, Celâleddin, Kitabu’l-İ’lâm bi Hükmi İsa aleyhisselâm, (el-Havi içinde), Beyrut, 1983/1403.
et-Teftazani, Şerhu’l-Makasıd, (nşr. Abdurrahman Umeyre), Beyrut, 1989.
Uludağ, Süleymen, İslâm’da İnanç Konulari ve İtikadi Mezhepler, Istanbul, 1992.
http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=302&yumit=bolum2
————————————————————-
PEYGAMBERİMİZ’İN (SAV) DİLİNDEN HZ. MEHDİ, AHMET DEMİR
GİRİŞ
MEHDİYET, EHL-İ SÜNNET İNANCINA GÖRE BİR İTİKAD KONUSUDUR
Hazreti Mehdi, ahir zamanda gönderileceği Peygamber Efendimiz (sav) tarafından müjdelenmiş olan, Müslümanları zulüm ve sıkıntı ortamından kurtaracak, yeryüzündeki fitneleri ortadan kaldıracak, tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur, mutluluk ve refah getirecek kutlu bir şahıstır. Peygamberimiz (sav)’den aktarılan sahih rivayetlere göre Hz. Mehdi, çeşitli hurafelerle, batıl inanç ve uygulamalarla aslından uzaklaştırılmış olan dini özüne döndürecek, Hz. İsa ile buluşacak, Allah’ın izniyle yegane hak din olan İslam’ı yeryüzüne yerleşik kılacaktır.
Mehdiyet konusu İslam tarihinde her dönemde önemli bir yer tutmuştur. Peygamber Efendimiz (sav)’in çok sayıdaki hadisinde, ismiyle, vasıflarıyla, yardımcılarıyla, devrinin özellikleriyle ve yapacağı icraatlarla ayrıntılı olarak tarif edilen Hz. Mehdi’nin geleceğine dair çeşitli Kuran ayetlerinde de işari manada müjdeler vardır.
Tüm ehl-i sünnet alimleri, Hz. Mehdi’nin ahir zamanda geleceği konusunda ittifak halindedirler. Peygamberimiz (sav)’in müjdelediği bu şahsın geleceği ve İslam ahlakını yeryüzüne hakim edeceği hakkında, muteber İslam alimleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur.
PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HZ. MEHDİ HAKKINDAKİ HADİSLERİ “TEVATÜR”
DERECESİNDEDİR
Hadis imamları Hz. Mehdi hakkındaki hadislerin “mütevatir” olduğunu bildirmişlerdir. Bunun anlamı şudur: Mehdiyet hakkında aktarılan hadisler, bu konuda yalan söylemek kastıyla aralarında anlaşmaları teknik olarak mümkün olmayan kişilerden, pek çok farklı kanal vasıtasıyla hadis alimlerine ulaşmıştır. “Tevatür”, kelime anlamı olarak “kuvvetli haber, içinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemaate dayanan kuvvetli haber” demektir. (Büyük Lugat-Tür-Dav, 3003) Hadis bilimcilere göre; bir haber birçok kişi tarafından rivayet edilmişse ve bu ravilerin biraraya gelip, haber uydurmaları, durumları itibarıyla mümkün değilse buna “mütevatir” haber denilir. Birçok İslam alimi, Peygamberimiz (sav)’in Hz. Mehdi ile ilgili hadislerinin mütevatir olduğunu bildirmiştir.
Ayrıca dinimizde çok önemli bir kaynak olarak kabul edilen “Kütüb-ü Sitte”de de Hz. Mehdi hakkında birçok “sahih” hadis bulunmaktadır. Kütüb-ü Sitte dışındaki diğer hadis kaynaklarında da Mehdiyetle ilgili pek çok sahih rivayet nakledilmektedir. Alimlerimizin, sahih ve mütevatir hadisleri reddetmenin, Peygamber (sav)’in sözünü reddetmek anlamına geleceği yönündeki ifadeleri de dikkate alındığında, Mehdiyet inancının dinimizdeki yeri ve önemi daha iyi anlaşılır.
Hz. Mehdi, yüzyıllardır İslam ümmeti tarafından beklenmektedir. Ancak gerek geçmiş alimlerin izah ve yorumlarından, gerekse günümüzde ve yakın geçmişte yaşayan İslam alim ve mütefekkirlerinin açıklamalarından ve tariflerinden Hz. Mehdi’nin çıkışının içinde bulunduğumuz döneme denk geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim rivayetlerde Hz. Mehdi’nin çıkış alameti olarak bildirilen olayların pek çoğunun aynen ve kısa aralıklarla art arda gerçekleşmesi, bu büyük şahsın vazifeye başlamasının yakın olduğunun, belki de başlamış olduğunun açık bir göstergesidir. Peygamberimiz (sav)’in mütevatir ve sahih hadislerinde açıkça haber verilen ve pek çok İslam aliminin eserlerinde detaylı olarak ele aldıkları Mehdiyet konusunda, İslami literatürde pek çok rivayet ve açıklama bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
İbni Hacer Askalani Fethü’l-Bari’de; Mehdi’nin bu ümmetten olacağı ve Hz. İsa (A.S.)’nın onun arkasında namaz kılacağına dair hadisler tevatür etmiştir, der. Şevkani de İsa’nın ineceğine dair hadislerin sayısının 29′a ulaştığını söyleyerek, bunları bir bir nakletmiş ve sonunda: “Bizim naklettiğimiz hadisler görüldüğü gibi tevatür haddine ulaştı. Bu beyanımızla şu sonuca varılıyor ki, beklenen Mehdi hakkındaki hadisler, Deccal hakkında hadisler ve İsa’nın inmesine dair hadisler mütevatirdir” demiştir. (Sünen-i İbn-i Mace 10/338)
Mehdi’nin geleceğine dair olan sahih hadisler tevatür niteliğini taşımaktadır. (Kıyamet Alametleri, s. 193)
Onların zannına göre, Mehdi vefat etti; geçti gitti… Halbuki, bu babda (konuda) gelen sahih hadis-i şerifler meşhurdur. Hatta tevatür-ü manevi derecesinde olup, taifenin sözlerini tekzip etmektedir. (Mektubat-ı Rabbani, 2/250)
Mehdi’nin geleceğine dair Resulullah (sav)’dan tevatür düzeyinde birçok hadis rivayet edilmiştir… (eb’ul-Hasan Muhammed b. Hasan el-Überi Sicistani, Menakıb’üş-Şafii/Dr.G.Hüseyin Tacirineseb, Mehdilik ve İmam Mehdi, s. 88 ve 405)
Mehdi’nin varlığı ve ahir zamanda zuhur edeceği, Peygamber ailesinden ve Fatıma oğullarından oluşu, tevatür ölçüsüne ulaşan hadislerle açıklanmıştır ve bu hadisleri inkar etmenin hiçbir anlamı yoktur… Tevatür ölçüsünü aşan, doğru ve açık hadislerde, Mehdi’nin Fatıma soyundan olup, dünya sona ermeden zuhur edeceği, zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan dünyaya, adalet ve hakkaniyet getireceği, onun zamanında İsa Mesih’in gökten ineceği ve onun önderliğinde namaz kılacağı kanıtlanmış bulunmaktadır. (Şerif Muhammed b. Resul Berazenci Medeni, el-işae, s.184 ve 305 / Mehdilik ve İmam Mehdi, s. 328)
Kıyamet gününün en büyük alametlerinden birisi de, hakkında tevatür derecesini aşacak derecede hadis bulunan bir kişinin zuhur edeceğidir. Birçok hadis hafızları, Mehdi’nin Peygamber soyundan olduğunu kabul etmişlerdir, böyle mütevatir bir konuya sırt çevirmek yakışık almaz. Hak ehlinin inancına göre, Mehdi İsa Mesih’ten ayrıdır. Mehdi, Mesih’ten önce zuhur edecektir. Bu konu Sünni bilginleri arasında, onların inancından sayılacak kadar yaygınlık kazanmıştır. (Şemseddin Muhammed b. Ahmed Sefareyni, Levaih’ül-Envar’ül Behiyye şehri, c. 2, s. 74-76-86′dan özet)
Muhammed b. Ali Şevkani, “et-Tavzih…” isimli kitabında şöyle söylemiştir: … Bunlar (Mehdi, Deccal ve Mesih ile ilgili rivayetler) hiç kuşku yok ki, mütevatir hadislerdir, Peygamber’in buyruğu hükmündedir… Buna göre, Deccal ve Mesih hakkındaki rivayetler mütevatir olduğu gibi Mehdi hakkındakiler de mütevatirdirler… (Muhib b. Salih el-Bureyni, Ikd’üd-Dürer fi Ahbar’il-Muntazar, s. 14-15 / Ebu Tayyib Muhammed Sıddık Kunuci, el-İzaetü… s. 95 ve 130 / Mehdilik ve İmam Mehdi s. 329)
Mehdi hakkındaki hadisler, manevi tevatür ölçüsünü geçmiş, inkar edilmelerinin bir anlamı yoktur. (Şeyh Hasan Advi Hamzavi, Meşarik’ül-Envar, F.2, s. 115, -1307 H. Basımı / Mehdilik ve İmam Mehdi s. 329)
… Mehdi hakkındaki hadisler tevatür ölçüsünden çoktur. “Sünen”, “Mesned” ve “Mu’cem” kitaplarında mevcuttur. (M. Sıddık b. Hasan Kunuci, el-İzaetü… s. 94)
Yukarıda isimlerini verdiğimiz kaynaklar dışında pek çok kişi daha sayısız eserinde, Hz. Mehdi hakkında ulaşan hadislerin tevatür derecesinde olduğunu açıklamışlardır. Bu İslam alimlerinden bazıları ve bu konuda açıklama yaptıkları eserleri şunlardır:
1. Ebu Abdullah Muhammed b. Yusuf Genci Nufeli, el-Beyan fi Ahbari Sahib’üz-Zaman, s. 126
2. Şemseddin Muhammed b. Ahmed Kurtubi, et-Tezkiretü fi Ahval’il-Mevta ve Umur’il-ahireti, s.710
3. İbni Kayyim Cavziye Muhammed b. Ebi Bekr Dımışki, el-Menar’ül-Münif, s. 142
4. Şehabeddin b. Hacer Ahmed b. Ali Askelani, Tahzib et-Tahzib, c.9, s. 126
5. Celaleddin Abdurrahman Suyuti, Arf’ül-Verdi, eki el-Havi Lilfetavi, c.2, s. 165
6. Eb’ul-Abbas b. Hacer Ahmed b. Muhammed Haytemi, Sevaik’ül-Muhrika, s. 99 / El-Kavl’ül Muhtasar, s. 23
7. Şerif Muhammed b. Resul Berazenci Medeni, el-İşae, s. 147, 185
8. Şemseddin Muhammed b. Ahmed Sefarini, Levaih’ül-Envar’il-Behiyye, c. 2, s. 89 / Ahval-i Yevm’ül-Kıyamet, s.33
9. Muhammed b. Ali Sabban Mısri, İs’afur-Rağibin, Nur’ul-Ebsar haşiyesinde matbu s. 192 Sevaik’ül-Muhrika’dan naklen.
10. Mü’min b. Hasan Mü’mim Şeblanci, Nur’ul-Ebsar, s.189
11. Muhammed Sedik Hasan Kunuci Buhari, el-İzae, s.120
12. Muhammed b. Cafer İdrisi Ketanı, Nzm’ül-Mütenasır Fi’l-Hadis’il-Mütevatir, s.145
13. Eb’ul-Feyz Ahmed b. Muhammed Ğumari, İbraz’ül Vehm’il-Meknun, s. 3-4
14. Abdülmuhsin b. Muhammed Abbad, Meccelet’ül-Camiat’ül-İslamiyye, sayı 3, s. 598
İSLAM ALİMLERİNİN HZ. MEHDİ’NİN GELİŞİ İLE İLGİLİ İZAHLARI
Birçok büyük İslam alimi ahir zamanda Hz. Mehdi’nin gelişinde hiçbir şüphe olmadığını ifade eden açıklamalar yapmıştır. Bunların arasında en ünlülerinden biri Muhyiddin Arabi’dir. Futuhat-ı Mekkiye isimli eserinde Muhyiddin Arabi şöyle söylemektedir:
Muhakkak ki, yeryüzü zulüm ve haksızlık ile dolduğu sırada Allah’ın halifesi kıyam edecek, yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracak… Genel kazancı halka arasında eşit olarak paylaştıracak, halka adaletle hükmedecek ve anlaşmazlıklarda hakemlik edecek… Allah onun işini bir gecede düzene koyacak, zafer hep onun önünde yürüyecek… Ayağını Peygamberin ayağının yerine koyacak (onun izinde yürüyecek) ve hiçbir zaman sapmayacak… Dağınık dinleri (batıl inançları) ortadan kaldırıp, sadece hak dini hakim kılacak… (Muhyiddin Arabi, el-Futuhat El Mekkiye, 366. bab, C.3, s. 327-328)
Bu konuda açıklama yapan bir diğer kişi ise Mısırlı ünlü yazar Şeyh Mansur Ali Nasif’tir. Bir eserinde Mehdilik inancını şu şekilde tanımlamaktadır:
Ehl-i Beyt’ten Mehdi adında bir zat kaçınılmaz olarak zuhur edecek, İslam topraklarına hakim olacak, Müslümanlar kendisini izleyecek ve O, Müslümanlar arasında adaletle, hakkaniyetle davranacak, dini sağlamlaştıracak. Ondan sonra Deccal ortaya çıkacak ve Mesih (Hz. İsa) inerek Deccal’ı öldürecek veya öldürülmesinde Mehdi’ye yardım edecektir. (Et-Tac’ül-Camiü Lil-Usul, c.5, s.341)
Mısır el-Ezher Üniversitesi İnançlar Kürsüsü’nde öğretim görevlisi olan yazar Seyyid Sabık ise, İslam Konferansı tarafından seçilmiş bir kitap olarak yayınlanan el-Akaid’ül İslamiyye (İslam Akaidi) isimli kitabında Hz. Mehdi’nin gelişi ile ilgili şu açıklamaları yapmaktadır:
Mehdi hakkında sözün özü şu ki; O, zamanın sonunda, pek yakında zuhur edecektir… Yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolmuş iken, O, adalet ve hakkaniyetle dolduracaktır. O muhakkak surette İslam kanununu ortaya koyacak ve yıpratılmış olan Peygamber sünnetini canlandıracaktır. (El-Akaid’ül-İslamiyye, s. 250)
Alaeddin Ali b. Hişam Muttaki Hindi de, “er-Reddü” isimli kitabında şöyle demiştir:
Allah’ın rahmeti sana olsun bil ki; vaad edilen Mehdi’nin varoluşunda hiç kuşku yoktur. Üç yüz hadis ve eserle hatta daha fazlası ile bu kanıtlanmıştır. (Casim Mühelhil, el-Burhan, c. 1, s. 339 / Mehdilik ve İmam Mehdi, s. 328)
Ünlü İslam alimlerinin, bu açıklamaların yanı sıra, Hz. Mehdi’nin gelişi ile ilgili konuların ehl-i sünnet inancı olduğuna dair de detaylı açıklamaları mevcuttur. Bu açıklamalardan birkaçını şöyle sıralamak mümkündür:
Ebu Muhammed Hasan b. Ali el-Berbehari Hanbeli “Şerh’üs-Sünnet” isimli kitabında ehl-i sünnet inançlarını sıralayarak şöyle yazıyor: “…Ve Meryem oğlu İsa’nın gökten ineceğine, Deccal’ı öldüreceğine ve Muhammed (SAV) oğullarından Kaim’in (Mehdi) arkasında namaz kılacağına inanmak.” (Casim Mühelhil, el-Burhan…, c. 1, s. 426)
Doğru hadislere dayanılarak, kesin olarak inanılan bir konu da (zuhur edecek olan) Mehdi’nin varlığıdır. Onun zamanında Deccal ve Mesih de ortaya çıkacaktır. (İbni Hacer, Ahmed b. Muhammed Haytemi Şafii, el-Kavl’ül-Muhtasar fi Alamat’il Mehdiyyül-Muntazar, s. 74)
Eb’ul-Eşbal Ahmed Muhammed Şakir “Şerh-i Müsned-i İmam Ahmed” isimli kitabında: Birçok sahabeden doğru senetlerle ulaşan doğru sünnete göre: (Mehdi’ye inanmak) kanıtlanmış, bunun doğruluğundan kuşku duymak kimsenin haddinde değildir. (Casim Mühelhil, el-Burhan… Mukaddimesi, c.1, s. 343)
Demek ki, Mehdi’nin zuhur edeceğine inanmak vaciptir, ona inanmak Peygamber (sav)’in buyruğunu doğrulamak için gereklidir. Nitekim bu konu ehl-i sünnet inanç kitaplarında kaydedilmiş ve kanıtlanmıştır. (Eb’ul-Feyz Ahmed b. Muhammed Ğumari Şafii, İbraz’ül-Vehm’ül-Meknun, s. 3-4)
İslam alimlerinin Hz. Mehdi’nin gelişi ve yapacakları hakkındaki hadisler ile ilgili yaptıkları bu izahlar kuşkusuz son derece önemlidir. Ancak daha da önemlisi Peygamberimiz (sav)’in ahir zaman ve Hz. Mehdi ile ilgili hadislerinin günümüzde tek tek ve birbiri ardı sıra gerçekleşiyor olmasıdır. Kuşkusuz bu olayların Peygamberimiz (sav)’in bir mucizesi olarak gerçekleşmesi, doğrulukları üzerinde herhangi bir şüpheye imkan bırakmamaktadır.
HZ. MEHDİ’NİN ÖZELLİKLERİ
1- MEHDİ KONUSUNUN KAYNAĞI NEDİR? GÜVENİLİR KAYNAKLARA
DAYANMAKTA MIDIR?
Mehdiyet konusu İslam tarihinde her dönemde önemli bir yer tutmuştur. Pek çok İslam alimi, tarihçi ve araştırmacı Hz. Mehdi hakkında eserler kaleme almış ya da eserlerinde Mehdiyet konusuna önemli bir yer ayırmıştır. Bu eserler incelendiğinde, Mehdiyet konusunun tartışmaya yer bırakmayacak derecede kesinlik gösterdiği, her akıl ve vicdan sahibi Müslüman tarafından rahatlıkla anlaşılabilir. Tüm ehl-i sünnet alimleri Hz. Mehdi’nin ahir zamanda geleceği konusunda ittifak halindedirler.
2- HZ. MEHDİ İLE İLGİLİ HANGİ GÜVENİLİR KAYNAKLARDA HADİSLER
RİVAYET EDİLMİŞTİR?
1) Tirmizi’nin Sünen’inde 3 tane,
2) Ebu Davud’un Sünen’inde 8 tane,
3) İbn-i Mace’nin Sünen’inde 8 tane,
4) Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde 12 tane,
5) Abdülrezzak b. Hemmam’ın el-Musannef’inde 8 tane,
6) İbn Ebi Şeyhe’nin el-Musannef’inde 14 tane,
7) İbn Hibban’ın Sahih’inde 7 tane,
8) Heysemi’nin Zevaid’inde 20 tane,
9) Suyuti’nin Cami’us Sağır’ında 8 tane,
10) El-Muttaki el-Hindi’nin Kenzü’l Ummal’inde 59 tane,
11) Hakim’in Müstedrek’inde 12 tane,
12) Deylemi’nin el-Firdevs’inde 7 tane,
13) Darekutni’nin Sünen’inde 1 tane olmak üzere, bu kaynaklarda Hz. Mehdi ile ilgili toplam 159 güvenilir hadis-i şerif bulunmaktadır.
Ayrıca büyük İslam alimlerinden,
İbn Kesir 3,
Hafız Busuri 2,
Zehebi 5,
Munziri 1,
Azimabadi 6,
Elbani 6 güvenilir hadis-i şerife eserlerinde yer vermişlerdir.
Bunlar Hz. Mehdi ile ilgili hadislerin bulunduğu güvenilir kaynakların sadece bir kısmıdır. Bunların dışında da daha pek çok güvenilir kaynakta Hz. Mehdi konusundaki hadisler ve açıklamalar vardır.
3- HZ. MEHDİ’NİN MUHAKKAK ÇIKACAĞINI BİLDİREN HADİSLER HANGİLERİDİR?
Hz. Mehdi’nin ahir zamanda muhakkak çıkacağını bildiren hadislerden bazıları şunlardır:
Eğer dünyadan bir gün bile kalsa, Allah, O (Hz. Mehdi) idareyi ele alıncaya kadar o günü uzatırdı. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 10)
Eğer dünyadan bir gece bile kalsa, Allah onu uzatır ve Ehli Beytimden birisini (Hz. Mehdi) melik kılardı. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 10)
Ümmetim arasında Mehdi gelecektir… Ümmetim onun zamanında iyi ve kötünün, benzeriyle nimetlenmediği bir nimetle nimetlenecek, sema üzerlerine bol yağmur yağdıracak, arz nebatından hiçbir şey saklamayacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 9)
Dünyadan bir gece bile kalsa, Allah o geceyi uzatır ve Ehli Beyt’imden birisi gelerek dünyaya hakim olurdu. Onun adı adıma, babasının adı babamın adına uyar. Daha önce yeryüzü nasıl zulümle dolduysa, o, onu adaletle dolduracaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 11)
4- MEHDİ KELİMESİNİN ANLAMI NEDİR?
“Mehdi”, kelime olarak, “hidayete ermiş, hidayet bulmuş kişi” anlamına gelir (İslam Ansiklopedisi, “Mehdi”, c. 5, s. 149). Dini literatürde ve halk arasında ise Peygamberimiz (sav)’in ahir zamanda geleceğini müjdelediği mübarek zatın ismi olarak geçmektedir. Bir İslami kaynakta kelimenin tanımı şöyle yapılmaktadır:
“Mehdi”: Allah’ın hakikaten hak yoluna götürdüğü kimsedir. Bu sözcük, isimler arasında o kadar çok kullanılmıştır ki bilinen isimlerden olmuştur. Peygamber’in ahir zamanda geleceğini müjdelediği kimse bu isimle adlandırılmıştır. (İbn’ül-Esir el-Cezeri, “en-Nihaye fi Garib’il-Hadisi ve’l-Eser”, c. 4, s. 244)
Bir başka kaynakta da Hz. Mehdi hakkında şöyle bir açıklama yer almaktadır:
Mehdi Allah’ın hak yola erdirdiği kimsedir. Mehdi Peygamber’in (sav) ahir zamanda geleceğini müjdelediği, kendi ailesinden olan kimsenin adıdır. Yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracak; zulüm ve haksızlıkla dolmuş iken. O Konstantiniyye’de (El-Müncid Fi’l-A’lam) Mesih ile birlikte olacak. Arab’a ve Arap olmayan herkese hükmedecek, Deccal’i öldürecek… Onun zuhur edeceğini dost ve düşman inkar etmiştir. Onun kıyamına dair rivayetler tevatüre ulaşmıştır. Allah’ım! O’nun zuhurunu çabuklaştır… (Fahrettin et-Türeyhi, Mecma’ül-Bahreyn ve Matla’ün-Nayyireyn, c. 1, s. 475-476)
5- HZ. MEHDİ HANGİ SOYDAN OLACAKTIR?
Hadislerde Hz. Mehdi’nin Peygamberimiz (sav)’in soyundan olacağı bildirilmektedir. Hz. Mehdi’nin bu özelliğini haber veren hadislerden bazıları şöyledir:
Kıyametin kopması için zamanda sadece bir günden başka vakit kalmamış da olsa Allah (cc) benim Ehl-i Beyt’imden (soyumdan) bir zatı (Hz. Mehdi’yi) gönderecek. (Sünen-i Ebu Davud, 5/92)
Benim Ehl-i Beyt’imden bir şahıs bütün dünyaya hakim oluncaya kadar günler ve geceler gitmez. (En-Necmu’s Sakıb, Ukayli)
Mehdi, kızım Fatıma’nın neslindendir. (Sünen-i İbn Mace, 10/348)
Mehdi ile müjdelenin. O Kureyş’ten ve Ehl-i Beyt’imden bir kişidir. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 13)
Mehdi, benim çocuklarımdan birisidir. Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir. (Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi’nin “Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi”)
Bütün peygamberler birbirinin soyundandır. Hz. Mehdi de hadislerde belirtildiğine göre bu soydan gelmektedir. Halk arasında bu soydan gelenlere “seyyid” denmektedir. “Hz. Mehdi de seyyid olacaktır.”
Allah, Kuran’da birbirlerinin soyundan gelen elçilerden bahsetmektedir (En’am Suresi, 83-84). Bu ayetler Hz. Mehdi’nin de aynı soydan geleceğine işaret ediyor olabilir. (En doğrusunu Allah bilir).
6- HZ. MEHDİ NEREDE DOĞACAKTIR?
O, Medine’de doğacaktır… Nuaym b. Hammad. İmam Ali (KV) den böyle nakletmiştir.
Kurtubi’nin Tezkiresinde, Onun Mağrib ülkelerinden çıkacağı, oradan gelip denizi geçeceği anlatılmaktadır. (Kıyamet Alametleri, 7. baskı, s.162)
(Medine kelimesi Arapçada “şehir” anlamına gelmektedir.)
7- HZ. MEHDİ’NİN İSMİ NE OLACAKTIR?
Peygamber Efendimiz (sav)’in pek çok hadisinde, Hz. Mehdi’nin adının Peygamberimiz (sav)’in adına “muvafık” yani “uygun” olacağı bildirilmektedir. Bu hadislerden bazıları şöyledir:
Ey insanlar, muhakkak Allahu Teala size zalimleri, münafıkları ve onlara uyanları menetmiş ve size ümmeti Muhammed’in en hayırlısı olan ve Mekke’de bulunan, İSMİ AHMED, babasının ismi Abdullah olan Hz. Mehdi’yi reis kılmıştır. Ona katılınız. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 31)
Gökten şöyle bir ses duyulacak: “Ey insanlar artık Allah cebbarları, münafık ve yardımcılarını sizden uzaklaştırdı. Ümmet-i Muhammed’in en hayırlısını başınıza getirdi. Mekke’de ona katılın, O Mehdi’dir. İsmi de Ahmed B. Abdullah’dır. Diğer bir rivayet: “Size Muhammed Ümmetinin en hayırlısı olan Cabir’i tayin etti. Mekke’de ona yetişin O Mehdi’dir. İsmi Muhammed B. Abdullah’tır!” (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed B. Resul El-Hüseyin El Berzenci, Pamuk Yayıncılık, 8. baskı, s. 165)
Rivayetlerin çoğunda Mehdi’nin ismi “Muhammed” olarak geçer; bazı rivayetlerde ise “Ahmed” diye anlatılır…
Ebu Davud ile Tirmızi’nin İbni Mesut (RA)’dan nakil ettiklerine göre, Allah’ın Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Onun ismi ismime, babasının ismi de babamın ismine muvafık olacaktır…” (Kıyamet Alametleri, Genişletilmiş 9. baskı, s.159-160)
Peygamberimiz (sav) “Onun ismi ismime, babasının ismi de babamın ismine muvafık olacaktır…” diyerek, Mehdi ile isimleri arasında bir benzerlik olacağına dikkat çekmiştir. Bu konuya ilişkin bazı hadislerinde ise Mehdi’nin isminin “Ahmed” olacağını haber vermiştir.
Peygamberimiz (sav)’in ismi olan “Muhammed” ve hadislerde Mehdi’ye işaret eden “Ahmed” isimleri Arapça’da aynı fiilden gelmektedir ve anlam olarak da hadislerde belirtildiği gibi birbirlerine “muvafık” yani “uygun”dur.
Sözlük anlamlarına bakıldığında da, hadislerde işaret edilen Muhammed ve Ahmed isimlerinin bu anlam benzerliği açıkça görülmektedir:
Ahmed: Daha fazla övülmeye layık, çok, en çok methedilmiş olan.
Muhammed: Pek çok tekrar tekrar övülmüş, methedilmiş mealinde bir isim.
Konuyla ilgili işari manada bir ayette ise şöyle bildirilmektedir:
“… benden sonra ismi AHMED olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim” demişti… (Saff Suresi, 6)
8- HZ. MEHDİ’NİN KARDEŞİ OLACAK MIDIR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi’nin kardeşinin az olacağı haber verilmiştir:
Kardeşi az olandır… (Risalet ül Mehdi, s.161)
9- PEYGAMBERLERE İNDİRİLEN KİTAPLARDA HZ. MEHDİ HAKKINDA
BİLGİ VAR MIDIR?
Naim buyurdu ki: Ben Mehdi’yi Peygamberlerin suhufunda (sahifelerde; Adem, Şit, İdris ve İbrahim peygamberlere indirilen sahife şeklindeki kitaplarda) şöyle bulurum: “Mehdi’nin amelinde ne zulüm ne de ayıp yoktur.” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 21)
Peygamberlere dair olan kitaplarda, “Mehdi’nin işi zulüm ve kötülük değildir” şeklinde işaret edilmiştir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)
İbni Münavi diyor ki: “Danyal (a.s.)’in kitabında şöyle yazılıdır.” Süfyanlar 3 tanedir, Mehdiler de 3′tür. 1. Süfyan çıkıp adı sanı yayıldığında ona karşı 1. Mehdi, 2. Süfyana karşı 2. Mehdi, 3. Süfyana karşı da Hz. Muhammed Mehdi çıkacak ve Allah-u Teala daha önce fesada uğrayanları ve iman ehlini onunla kurtaracaktır. Sünnetler onunla ihya edilecek bidat ateşleri de onunla sönecektir. Onun zamanında insanlar aziz olacak ve kendi muhaliflerine galip geleceklerdir. Güzel bir hayat sürülecek, yer ve gök bereketini artıracak, bu durum 7 yıl sürdükten sonra Mehdi vefat edecektir. (Bu hadis Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman isimli kitabın Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan el yazılı bir nüshasında mevcuttur.)
Peygamberimiz (sav)’in ashabının Tevrat ve İncil’de müjdelenmeleri gibi, Hz. Mehdi de diğer peygamberlere indirilmiş kitaplarda müjdelenmekte; bu kitaplarda Hz. Mehdi’den övgüyle bahsedilmektedir.
10- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN HAKİMİYETİNİN HANGİ
PEYGAMBERLERİN HAKİMİYETİNE BENZEYECEĞİ BİLDİRİLMİŞTİR?
Kuran’da Hz. Zülkarneyn ve Hz. Süleyman’ın yaşadıkları dönemlerde yeryüzünde geniş çapta etkili oldukları haber verilmiştir. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ise, Hz. Mehdi’nin de Hz. Zülkarneyn ve Hz. Süleyman gibi İslam ahlakını bütün yeryüzüne hakim edeceği haber verilmiştir:
Mehdi tıpkı Zülkarneyn ve Süleyman gibi dünyaya hükmedecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 30)
Yeryüzüne dört kişi malik olmuştur. İkisi mümin, ikisi kafirdir. Müminler, Zülkarneyn ve Hz. Süleyman, kafirler ise Nemrud ve Buhtunnasır’dır. Beşinci olarak Ehl-i Beytimden birisi (Hz. Mehdi) gelecek ve o da dünyaya malik olacaktır. (Kitab’ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 10)
11- PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HADİSLERİNDE, HZ. MEHDİ’NİN GELİŞİNİN
MÜSLÜMANLAR İÇİN BİR MÜJDE KONUSU OLDUĞU NASIL BİLDİRİLMİŞTİR?
Peygamberimiz (sav), “Mehdi ile müjdelenin” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12) buyurarak, Hz. Mehdi’nin gelişini heyecan ve şevkle beklemenin, bu mübarek şahıs için hazırlık yapmanın önemine dikkat çekmiştir.
12- PEYGAMBERİMİZ (SAV), HZ. MEHDİ GELDİĞİNDE MÜSLÜMANLARIN ONA
UYMALARININ ÖNEMİNİ NASIL BİLDİRMİŞTİR?
Sizden ona kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa ona gelsin. Ona katılsın. Zira o, Mehdi’dir. (İbn Mace, Fiten, B 34, H 4082; İbn Ebi Şeybe, c. VII, s. 527; Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 14)
HZ. MEHDİ’NİN FİZİKSEL GÖRÜNÜMÜ
13- HADİSLERDE, HZ. MEHDİ’NİN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ HAKKINDA
BİLGİ VERİLMİŞ MİDİR?
Peygamberimiz (sav), Hz. Mehdi’nin ahlakı ve mücadelesinin yanı sıra, fiziksel özelliklerini de çok detaylı olarak tarif etmiştir. Peygamberimiz (sav)’in Hz. Mehdi hakkındaki tasvirleri o kadar detaylı ve açıktır ki, Hz. Mehdi ortaya çıktığında kendisini görenler bu tasvirlerden hemen kendisini tanıyacaklardır.
Bir ayette, Kitap Ehli’nin Peygamber Efendimiz (sav)’i “çocuklarını tanır gibi” tanıyacakları bildirilmektedir:
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi), çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde gerçeği gizlerler. (Bakara Suresi, 146)
Bu ayet işari manada, Hz. Mehdi’nin tanınmasına da işaret etmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Hz. Mehdi de ortaya çıktığında, Peygamberimiz (sav)’in tasvirleri ışığında, insanlar onu çocuklarını tanır gibi tanıyacaklardır. Ancak buna rağmen bazı insanlar, bu mübarek şahsı tanımazlıktan gelecekler ve kendisini inkar edeceklerdir.
14-PEYGAMBERİMİZ (SAV), HZ. MEHDİ’NİN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİNİ NASIL
TARİF ETMİŞTİR?
GÜZEL VE NURLUDUR
O (Mehdi) güzel bir delikanlıdır, güzel yüzlüdür. Yüzünün nuru başına ve saçlarının siyahına kadar yükselir. (Mehdilik ve İmamiye, s. 153 /İkdüd Dürer’den)
Yüzü parlayan yıldız gibi nurludur. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 33/Kitab-ül Burhan Fi Alamatil-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 22)
… Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir. (Deylemi, c. IV, s. 221, İbnu’l Cevzi, c. II, s. 558; Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi “Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi”)
O (Mehdi), orta boylu ve güzel yüzlü bir gençtir… Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir. (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
Mehdi benim çocuklarımdandır. Onun yüzü, parlak yıldız gibidir. (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
Güzel yüzlüdür. Yüzünün nurları ona azamet verir. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
… Yüzünde parlak yıldız gibi bir renk vardır… (Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar, s. 12)
Kuran’da da Allah, Hz. Yusuf’un güzelliğini şu şekilde haber vermektedir:
… (Yusuf’a da:) “Çık, onlara (görün)” dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler… (Yusuf Suresi, 31)
SİYAH SAÇLIDIR
Yüzünün nuru başına ve saçlarının siyahına kadar yükselir. (Mehdilik ve İmamiye, s. 153/İkdüd Dürer’den)
Siyah saçlıdır. Siyah sakallıdır. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir. (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
YÜZÜNDE BEN OLMASI
Yüzünde bir ben bulunacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
OMUZUNDA PEYGAMBER (SAV)’İN ALAMETİ VARDIR
Mehdi’nin omuzunda Peygamber Efendimiz (sav)’deki alamet bulunacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasarr Fi Alamatil Mehdiyy- il Muntazar, s. 41)
Omuzunda Peygamber (sav)’in alameti vardır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 165; Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23)
Omuzunda Peygamber (sav)’in nişanı vardır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
Hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere Hz. Mehdi’nin iki omuzu arasında Hz. Muhammed (sav)’de olduğu gibi açık bir işaret olan “Peygamberimiz (sav)’in alameti” olacaktır. Peygamberimiz (sav)’in alameti, İslami kaynaklarda şu şekilde bildirilmektedir:
Ebu Saib b. Yezid’den rivayet edilmiştir: “Gözüm Peygamberimiz’in iki omuzu arasındaki mühüre ilişti.” (Sünen-i Tirmizi, 6/126)
RENGİ
Hz. Mehdi’nin rengi arabi… (İbn Hacer El Mekki; “El-Kavlü’l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar”, s. 15-75)
Not: Arap ırkının ten rengi kırmızıyla karışık beyazdır.
Hz. Peygamber (sav)’in ten rengi de kırmızıya çalan beyaz renkti. Fakat, teninin görünen kısımları güneş, rüzgar gibi etkenlerle esmere çalıyordu. Rivayetlerden Hz. Mehdi’nin de Peygamber Efendimiz (sav)’le aynı renkte olacağı anlaşılmaktadır. Bir rivayette Resulullah (sav)’ın ten rengi şöyle tarif edilmektedir:
Enes b. Malik, Peygamber (sav)’in rengi hakkında şöyle dedi: Beyaz idi. Fakat beyazı esmere çalıyordu. (İbni Kesir, Şemail’ür- Resul, s. 28)
Esmerden maksat bembeyaz olmayıp az kırmızılığı ispat etmektir. Çünkü Resul-ü Ekrem Hazretleri’nin rengi, hamamdan henüz yeni çıkmış ve kendisine kızıllık gelmiş olan bir beyaz kimsenin o andaki rengi gibidir. Yani Resul-ü Ekrem Hazretleri’nin mübarek rengi, kırmızı ile karışık nurani beyaz idi. (İbni Kesir, Şemail’ür- Resul, s. 28)
GENEL GÖRÜNÜMÜ
Hz. Mehdi’nin boyu, posu sanki Beni İsrail ricalindedir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 36-29)
Cismi, İsrail cismidir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 24)
Mehdi sanki Beni İsrail’den bir adamdır. (Tavrı onlara benzer yani heybetli ve akıllı) (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23-30)
O … heybetli bir adamdır. (İkdüd dürer)
Hz. Mehdi’nin bedeni İsraili’dir. Hz. Mehdi, sanki Beni İsrail ricalindendir (önde gelenlerindendir). (İbn Hacer El Mekki)
Cismi, İsrail bünyesi gibidir. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
(Dış görünüşü) sanki İsrailoğullarından bir insana benzemektedir. (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
Sanki o, İsrailoğullarından bir adam gibidir. (Nuaym b. Hammad, vr. 52a; Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
GENİŞ VÜCUTLU OLMASI
Hadislerde Hz. Mehdi’nin karnının, göğsünün, alnının, bacak aralıklarının, uyluklarının geniş olduğu bildirilmektedir. Alnının geniş olmasıyla orantılı olarak başı da büyük olacaktır. Tüm bu tasvirlerden, Hz. Mehdi’nin tüm vücudunun geniş olduğu anlaşılmaktadır.
İri gövdeli… (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
O, alnı açık… karnı büyük, iki uyluk arası açık… (Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar, s. 13)
O, açık alınlıdır. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
İki uyluk arası açık… (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
Hz. Mehdi, Hz. Hasan’ın soyundandır. Bacakları aralıklıdır. (Ali Bin Hüsamettin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, s. 22)
… Onun… alnı geniştir. Yeryüzünü adaletle dolduracak ve malı bol bir şekilde dağıtacaktır. (Ali Bin Hüsamettin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, s. 22)
BOYU
Mehdi, orta boylu olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
Mehdi’nin adı Muhammed b. Abdullah’tır. O, orta boylu… (Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar, s. 11)
Peygamber Efendimiz (sav)’in de aynı boyda olduğunu rivayetlerden öğrenmekteyiz:
Enes B. Malik rivayetlerde buyurdu ki: Resulullah (sav) orta boylu idi. Bilindiği gibi hadiste geçen “Rab’a” kelimesi normal ve orta boylu demektir. Fakat normal boy için uzun olan şahsa göre bir sınır vardır. Çünkü boyun sahibi kendi karışı ile yedi karış kadar olan boya normal boy denilir. (Tirmizi, Şemail-i Şerif, s. 15)
ALNININ AÇIK VE GENİŞ OLMASI
Hz. Mehdi’nin alnının açık ve geniş olmasına orantılı olarak başının da büyük olacağı hadislerden anlaşılmaktadır.
Mehdi bendendir… Açık alınlıdır. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 21)
Mehdi bizdendir, alnı açık… (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 21)
Allahu Teala, benim neslimden, alnı açık, yeryüzünü adaletle doldurarak malı ve eşyayı insanlara bol bol ikram eden bir evladımı gönderecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
O, açık alınlıdır. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
Muhakkak ki Allah, benim neslim içinde alnı açık (olan) bir şahıs gönderecektir. (Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar, s. 11)
KARNININ GENİŞ OLMASI
O, alnı açık… karnı büyük, iki uyluk arası açık… (Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar, s. 13)
UYLUKLARI UZUNDUR
Uylukları uzundur, rengi Arap rengidir. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 162-163)
YÜRÜYÜŞÜ
Bir özelliği de yürürken uyluklarının açık ve birbirinden uzak olmasıdır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 32)
YAŞI
Hadislerde belirtilen Hz. Mehdi’nin gönderildiği yaşlardan kasıt, onun vazifeye başlayacağı, insanların kendisini tanıyacakları ve faaliyetini görüp izleyecekleri yaşlardır.
Yaşı 30 ile 40 arasında olduğu halde gönderilecektir… Mehdi benim evlatlarımdandır. 40 yaşlarındadır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
40 yaşındadır. Diğer bir rivayete göre 30 ile 40 yaşındadır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 16)
Mehdi benim neslimdendir. O 40 yaşındadır. Sanki yüzü parlak bir yıldızdır… (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
SAKALI
Sakalı bol ve sık olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Sakalı sıktır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
BURNU GÜZELDİR
Onun alnı geniş, burnu ise ince olacaktır. (Tırmizi, Büyük Hadis Külliyatı, Rudani 5.cilt, s. 365)
O, açık alınlı, küçük burunlu… (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, “Kıyamet Alametleri” Pamuk Yayınları, Trc. Naim Erdoğan, s. 163)
O açık alınlı ve ince burunludur. (Ahmed, b. Hanbel II-291, III-17) (Süneni Ebu Davud Terceme ve şerhi cilt. 14, Şail yayıncılık, K. el-Mehdi (35), s. 404)
KAŞLARI VE GÖZLERİ
O, açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü… (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, “Kıyamet Alametleri” Naim Erdoğan, s. 163)
Kaşı kavislidir. (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, “Kıyamet Alametleri” Pamuk Yayınları, Trc. Naim Erdoğan, s. 163)
Hz. Mehdi’nin kaşları… araları açık… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
Hadiste Hz. Mehdi’nin kaşlarının arasının açık olmasıyla, gözü ve kaşı arasında mesafenin geniş olduğu ifade edilmektedir.
DİŞLERİNİN GÜZELLİĞİ VE PARLAKLIĞI
Dişleri parlak olacaktır. (Nuaym b. Hammad, vr. 52a; El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
Mehdi, gür sakallı, ön dişleri parlak… (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
HZ. MEHDİ’NİN AHLAKI VE İLMİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ
15- PEYGAMBERİMİZ (SAV) HZ. MEHDİ’NİN AHLAKINI KİMİN AHLAKINA
BENZETMEKTEDİR?
Peygamberimiz (sav) hadislerinde Hz. Mehdi’nin ahlakının, kendi ahlakına benzediğini belirtmiştir:
Mehdi Allah’a karşı son derece boyun eğicidir. Ahlak bakımından Peygamber (sav)’e benzer. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
Ahlakı benim ahlakım olan bir evladım çıkacak. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 21)
Peygamberimiz (sav)’in üstün ahlakı ise Kuran’da şöyle haber verilmiştir:
Şüphesiz sen üstün ve pek yüce bir ahlak üzerindesin. (Kalem Suresi, 4)
16- PEYGAMBERİMİZ (SAV) HZ. MEHDİ’NİN AHLAKINI
NASIL TARİF ETMEKTEDİR?
Allah korkusu çok güçlüdür
Mehdi Allah’a karşı son derece boyun eğicidir. Ahlak bakımından Peygambere benzer. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
Mehdi, gerges kuşunun kanadı ile titremesi gibi Allah’tan çok korkan bir kimsedir. (Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler, s. 23)
Ahlakı inananlar için örnektir
İlahi feyz (bereket ve bolluk, ilim ve irfan) ona ulaşır. Dini ilimleri ve örnek ahlakı telakki eder. (Allah’tan alır.) (Konavi Risalet-ül Mehdi, s. 161 B)
Kuran’da Peygamber Efendimiz (sav)’in de samimi olarak iman edenler için güzel bir örnek olduğu bildirilmiştir:
Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab Suresi, 21)
Zamanının en hayırlısıdır
İbn-i Cerir, Tehzib-il Asar’da şöyle tahric etti (ortaya koydu): Muhammed ümmetinin en hayırlısı ve sizin zorlukları gideren veliniz olan kimseye katılın… O Mehdi’dir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 57)
Devrinde yeryüzünün en hayırlısı kendisi olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 27)
Naim b. Hammad, Kab’dan tahric etti (ortaya koydu), buyurdu ki: Mehdi (zamanındaki) insanların en hayırlısıdır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 58)
Hz. Mehdi’nin amelinde ayıp ve zulüm yoktur
Ben Mehdi’yi, peygamberlerin sayfalarında (kitaplarında) şöyle bulurum: Mehdi’nin amelinde ne zulüm ne de ayıp vardır. (Nuaym b. Hammad, vr. 50b; Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 21)
Peygamberlere dair olan kitaplarda, “Mehdi’nin işi zulüm ve kötülük değildir” şeklinde işaret edilmiştir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)
Helalleri ve haramları çok iyi bilmesi
Hz. Hüseyin (ra) soruldu: “İmam Mehdi hangi alametlerle bilinir?” Şöyle cevap verdi: “Gönül rahatlığı ve vekar sahibi oluşu ile, helal ve haramı çok iyi bilmesi ile tanınır. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi “Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
Hikmet ve anlayış gücü çok yüksektir
Hadislerde Hz. Mehdi’nin Allah’ın kendisine verdiği özel bir güce sahip olduğu bildirilmektedir:
O, kimsenin bilemediği gizli bir gücün sahibi olduğu için kendisine Mehdi denilmiştir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman)
Muhyiddin Arabi Hz. Mehdi’nin bazı özelliklerini saymaktadır. Aşağıdaki izahında Hz. Mehdi’nin dikkat çeken başlıca 9 özelliğine yer vermektedir:
1. Basiret sahibi olması
2. Kutsal kitabı anlaması
3. Ayetlerin manasını bilmesi
4. Tayin edeceği kimselerin hal ve hareketlerini bilmesi
5. Öfkelendiğinde bile merhamet ve adaletten ayrılmaması
6. Varlıkların sınıflarını bilmesi
7. İşlerin girift taraflarını bilmesi
Çünkü bunlardan haberi olan bir lider vereceği hükümlerde yanılmaz. Mehdi kıyas ilmini onunla hükmetmek için değil, ondan kaçınmak için bilir. Çünkü verdiği hüküm doğru bir ilham neticesi olacak. Yani Hz. Muhammed (sav)’in getirdiği şeriat üzere hükmedecek. Bu sebepledir ki Peygamberimiz (sav) onu vasfederken “Benim izimi takip edecek, hataya düşmeyecek” demiştir. Bundan anlıyoruz ki, Mehdi, şeriat sahibi değil, şeriata uyandır.
8. İnsanların ihtiyacını iyi anlaması
Çünkü onların her türlü işlerini görmek için Allah onu diğer insanlar üzerine seçmiştir. Liderlerin davranış ve faaliyetleri kendilerinden ziyade halkın menfaatine olmalıdır… Halkın yararına aykırı şeylerle uğraşıp, onların işlerini görmeyen bir lider azledilmelidir. Çünkü onunla diğer insanlar arasında fark kalmamıştır.
9. Bilhassa kendi zamanında ihtiyaç hissedilen gaibi ilimlere vukufu bulunması.
Çünkü ancak o sayede yeni yeni zuhur edilecek meseleleri halledebilir. (Kıyamet Alametleri, s. 189)
Mücadeleci ve cesurdur
Fitneleri önlemenin kendisine zor gelmeyeceği ve öldürmenin de onu vazgeçirmeyeceği Ehl-i Beyt’ime (soyuma) mensup birisi sahip olmadan günler ve geceler bitmeyecektir. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 13)
Mehdi işi sıkı tutacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 175)
İnsanlar hakka dönünceye kadar (fikri) mücadelesine devam edecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Mehdi hesabını çok seri bir şekilde görecek ve vaadinden dönmeyecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 24)
Karşısına dağlar bile dikilse onları ezip geçecek, o dağlarda kendisine yol bulacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 39)
Allah Kuran’da pek çok ayette elçilerinin güzel ahlakından ve cesur karakterlerinden bahsetmektedir. Elçiler kavimlerinin tüm inkarcı tavırlarına, alaylarına, tuzaklarına ve saldırılarına en güzel şekilde karşılık vermişler ve her zaman Allah’ın yardımıyla galip gelmişlerdir.
Çok merhametlidir
Hz. Mehdi, o kadar merhametli olacaktır ki, zamanında bir kimsenin bile burnu kanamayacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 42)
… Yoksullara karşı çok merhametli olması, Mehdi’nin alametlerindendir. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
… Mazlumlara karşı da çok merhametli olmasıdır. (Nuaym b. Hammad, vr. 50b; Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
İslam’ı koruma hissi çok güçlüdür
Hz. Mehdi’nin hamiyet duygularının çok güçlü olacağı hadislerde bildirilmiştir. İslam aleyhinde yapılacak her türlü sözü tam olarak cevaplandıracak, bu yöndeki her türlü hareketi, fikri olarak tamamen etkisiz hale getirecektir.
İslam’ın aleyhine söylenecek bir söz bile ona ağır gelir. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 30)
Kimseye tenezzül etmemesi
O, benim ümmetimden, tenezzül etmeyen (Allah’tan başka hiçbir varlığa minnet duymayan) bir adamdır. (Suyuti, el-havi, 2/24)
İhtiyaçlarını insanlara bildirmemesi
Hz. Hüseyin (ra) soruldu: “İmam Mehdi hangi alametlerle bilinir?” Şöyle cevap verdi : “… İnsanlar ona muhtaç olurlar. O, ise insanlara ihtiyacını bildirmez.” (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi “Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
Her sorumluluğu üstüne alması
Her görevi üzerine alır ve zayıfa, düşküne yardım eder. (M. Muhyiddin Arabi “Futuhat-El Mekkiye”, 366. bab, c. 3, s. 327- 328)
Vakarlı (halim ve heybetli) olması
Hz. Hüseyin (ra) soruldu:
“İmam Mehdi hangi alametlerle bilinir?” Şöyle cevap verdi: “Gönül rahatlığı ve vakar (ağırbaşlı ve heybetli) sahibi oluşu ile, helal ve haramı çok iyi bilmesi ile tanınır. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi “Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
Zalime karşı hakkı müdafaa etmesi
Mehdi zalime karşı hakkı müdafaa edecektir. Hatta (zalim) bir insanın azı dişinde olan (haksız bir lokmayı) bile ondan çekip alacak ve sahibine iade edecektir. (En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal)
İnsanlara ihsanda bulunması
Zamanın inkitaa uğradığı (sistemlerin değiştiği) bir dönemde, Mehdi denen bir adam gelecek ve ihsanı bol ve güzel olacak. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 14)
O, fitnelerin zuhur ettiği bir zaman aralığında gelecek ve ihsanı karşılıksız olacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
Cömert olması
Ahir zamanda bir halife olacak, malı sayıp hesap etmeden taksim edecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)
Emirlerinizden bir emir olacak ki, malı saymayacaktır. Birisi ondan mal istediğinde, “Al” der. O da elbisesini yayar ve o da doldurur. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)
Cennetle müjdelenmiş olması
… Enes b. Malik (ra) den, şöyle demiştir: Ben, Resulullah (sav)’dan işittim, buyurdu ki: Biz Abdulmuttalib’in çocukları cennet halkının büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi. (Sünen-i İbni Mace, 10/349)
17- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN İLMİ HAKKINDA NASIL BİLGİ VERİLMEKTEDİR? HZ. MEHDİ’NİN KENDİSİNİ DİĞER İNSANLARDAN AYIRAN ÖZEL BİR İLMİ OLACAK MIDIR?
Kab’dan rivayet edildi ki: O, kimsenin bilemediği gizli bir gücün sahibi olduğu için kendisine Mehdi denilmiştir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman)
Bütün zahiri ilimler, istenildiğinde herkes tarafından okuyarak, araştırılarak öğrenilebilir. Bir de çalışılarak elde edilemeyen, ancak Hz. Allah’ın bir lütfu olan ve onu istediği kuluna verdiği “Vehbi” ilim vardır. Yukarıdaki rivayette “kimsenin bilemediği” denilerek Hz. Mehdi’nin böyle bir ilme sahip olduğu anlatılmak istenmiş olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Bu ilmin “Ledün ilmi” olması da muhtemeldir. Kehf Suresi’nde Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır (a.s.) arasında geçen kıssada, benzer bir ilimden bahsedilmektedir. (Rivayetlerde bu şahsın Hz. Hızır (a.s.) olduğu anlatılır.)
18- HZ. MEHDİ’NİN İŞLERİ ÇOK KISA ZAMANDA HALLETMESİ HADİSLERDE NASIL HABER VERİLMİŞTİR?
Bu durum 7 yıl devam edecektir. Ancak onun her senesi, sizin 20 senenize bedel olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 44)
Peygamberimiz (sav)’in bu hadisinde, Hz. Mehdi’nin bir yılının insanların 20 yılına bedel olduğu haber verilmektedir. Hz. Mehdi insanların uzun yıllardır yapamadıkları işleri çok kısa sürede halledecektir. Her konuya çok hızlı, akılcı, hikmetli ve kalıcı bir çözümü bulacak ve uygulayacaktır.
19- PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HADİSLERİNDE İNSANLARIN HZ. MEHDİ’YE KARŞI OLAN SEVGİLERİ NASIL ANLATILMIŞTIR?
Allah (cc) bütün insanların kalplerini onun muhabbetiyle dolduracaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 42)
Ümmet’i Muhammed’den memnun olmadık hiçbir fert kalmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
Mehdi zuhur eder, herkes sadece O’ndan konuşur, O’nun sevgisini içer ve O’ndan başka bir şeyden bahsetmezler. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 33)
Onun hilafetinden yer ve gök ehli, hatta havadaki kuşlar bile razı olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 29)
Muhakkak ki o, insanların karşılaştıkları şerler sebebiyle, Mehdi’nin kendilerine en sevgilisi olmadıkça çıkmayacaktır. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 27)
HZ. MEHDİ’NİN YARDIMCILARI
20- HADİSLERDE HZ. MEHDİ KONUSUNDA ASHAB-I KEHF İLE İLGİLİ NASIL BİR BİLGİ VERİLMİŞTİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Ashab-ı Kehf’in de Hz. Mehdi’nin yardımcılarından olacağı haber verilmiştir:
Ashab-ı Kehf, Mehdi’nin yardımcıları olacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 59)
21- PEYGAMBERİMİZ (SAV), MELEKLERİN HZ. MEHDİ’YE YARDIM
EDECEKLERİNİ NASIL BİLDİRMİŞTİR?
Onun kumandanları insanların en hayırlılarıdır. Onun yardımcıları Yemen ve Şam ehlinden olacaktır. Önlerinde Cebrail, arkalarında Mikail bulunacaktır. Yeryüzü emniyetle dolacak ve hatta birkaç kadın, yanlarında hiç erkek olmaksızın rahatlıkla hacca gideceklerdir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 47)
Allah onu 3 bin melekle destekleyecektir. (El Kavlu-l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, Ahmed İbn-i Hacer-i Mekki, s. 41)
Hadis-i şerifte, Hz. Mehdi’nin yardımcıları arasında Cebrail ve Mikail Aleyhisselam’ın da oldukları haber verilmektedir. Hz. Mehdi’ye, Allah’ın izniyle, melekler yardımcı olacaktır.
Meleklerin salih müminlere yardımcı olmaları Kuran’ın çeşitli ayetlerinde haber verilen bir durumdur. Rabbimiz, Peygamber Efendimiz (sav) ve sahabeyi de meleklerle desteklemiştir. Konuyla ilgili bazı ayetler şu şekildedir:
Rabbin meleklere vahyetmişti ki: “Şüphesiz Ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık katın…” (Enfal Suresi, 12)
Sen müminlere: “Rabbiniz’in size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım-iletmesi size yetmez mi?” diyordun. (Al-i İmran Suresi, 124)
22- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’YE BAŞKA KİMLERİN
YARDIM EDECEĞİ BİLDİRİLMİŞTİR?
Doğu tarafından birtakım insanlar çıkıp, Hz. Mehdi’nin saltanatını hazırlayacaklardır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 21)
Şarktan bir cemaat çıkar ve Hz. Mehdi’nin saltanatına yardım eder. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 60)
… Bilahare Kudüs’e inecekler ve Hz. Mehdi için saltanat hazırlayacaklardır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 47)
23- HZ. MEHDİ’NİN YARDIMCILARI KAÇ KİŞİ OLACAKTIR?
Hadislerde verilen bilgilerden Hz. Mehdi’nin, çevresinde Allah’a olan bağlılığı, ihlası ve üstün ahlakıyla dikkat çeken bir kimse olacağı anlaşılmaktadır. Peygamberimiz (sav) Hz. Mehdi’nin, dinin ve Müslümanların hayrına yönelik olarak çok fazla hizmet eden, çok önemli faaliyetler yürüten bir kimse olacağını bildirmiştir. Normal şartlarda ahlakı Peygamberimiz (sav)’e benzetilen, yalnızca Allah’ın rızasına uyan, tüm insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşu için samimi çaba harcayan, dünyaya huzur, barış, bolluk, bereket getirecek böyle hayırlı ve kıymetli bir insanın etrafında çok sayıda insan toplanmış olması gerekir. Onun bu ahlakını ve yaptığı hayırlı faaliyetleri açıkça gören her Müslümanın bu kimsenin yanında olmayı ve Hz. Mehdi ile birlikte davranan hak topluluğa destek vermeyi istemesi; ve onlara yardımcı olabilmek için büyük bir şevk ve heyecan içinde birbirleriyle yarışmaları gerekir. Ancak buna rağmen hadislerde, Müslümanlar arasında da Hz. Mehdi’yi destekleyen insanların sayılarının son derece az olacağı bildirilmiştir:
Sayıları Bedir Ashabı (313) kadardır. Evvelkiler onları geçmediği gibi, sonrakiler de onlara yetişemezler. Onların sayıları Talud ile nehri geçenler kadardır. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-i Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 57)
Bu 313 kişi gece abid (çok ibadet eden kimse) gündüz kahraman niteliğini taşımaktadırlar. (Kıyamet Alametleri, s. 169)
Aralarında kadınların da bulunduğu 314 kişilik bir grup oluştururlar. Onlar her zalime galip gelirler. Onların kalpleri demir gibidir ve onlar gündüz arslan, gece de abiddirler. Ne evvelkiler, ne de sonrakiler fedakarlıkta onlara yetişemez. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 57-68)
Hz. Mehdi’ye aralarında kadınların da bulunduğu 314 kişi biat edecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 25)
Hz. Mehdi’nin bu durumu Hz. Yusuf’un hayatıyla büyük benzerlik göstermektedir. Kuran’ın “(Kuraklık başlayınca) Yusuf’un kardeşleri gelip yanına girdiler, onu tanımadıkları halde kendisi onları hemen tanıdı.” (Yusuf Suresi, 58) ayetiyle, Hz. Yusuf’un kardeşlerinin onu tanıyamadığı, ancak onun kardeşlerini tanıdığı haber verilmiştir. İşte hadislerin işaretine göre, Hz. Mehdi de, aynı Hz. Yusuf gibi olacak; o insanları görecek ama insanlar onu fark edemeyeceklerdir. Bundan dolayı da ona yardım eden kimselerin sayısı oldukça az olacaktır.
24- TARİH BOYUNCA GÖNDERİLMİŞ OLAN PEYGAMBERLERE İMAN
EDENLERİN SAYISI AZ MI OLMUŞTUR?
Ahir zamanda Hz. Mehdi’yi destekleyenlerin ve yardımcılarının sayılarının çok az olacak olması Allah’ın Kuran’da bildirdiği adetullahının bir gereğidir. Bu durum, tarih boyunca yaşamış olan tüm mümin topluluklarında da hep aynı olmuştur. Kuran’da peygamberlerin de çevrelerinde samimi olarak iman eden kişilerin hep çok az olduğuna dair bilgiler verilmiştir. Örneğin Hz. Musa’ya yalnızca yaşadığı toplumun gençlerinden oluşan çok az sayıda kimse iman etmiştir:
Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı… (Yunus Suresi, 83)
Bir ayette Hz. Musa’ya inananların çok az sayıda olduklarını, dönemin Firavun’unun şöyle dile getirdiği haber verilmiştir:
“Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur.” (Şuara Suresi, 54)
Aynı durum Hz. İsa’nın ilk geldiği dönemdeki yardımcıları için de geçerlidir. Rivayetlerden Hz. İsa’ya da az sayıdaki havarilerin iman ettikleri ve bunun dışında halktan ona inanan kimsenin olmadığı haber verilmiştir. Kuran’da Hz. İsa’ya inananların durumu şöyle bildirilmektedir:
Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa’nın havarilere: “Allah’a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?” demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: “Allah’ın yardımcıları bizleriz.” Böylece İsrailoğulları’ndan bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkar etmişti… (Saff Suresi, 14)
Kuran’da, Ashab-ı Kehf adlı topluluğun da sayılarının çok az olduğu bildirilmiştir:
(Sonra gelen kuşaklar) Diyecekler ki: “Üç’tüler, onların dördüncüsü köpekleridir.” Ve: “Beştiler, onların altıncısı köpekleridir” diyecekler. (Bu,) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. “Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir” diyecekler. De ki: “Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez.” … (Kehf Suresi, 22)
Bir başka ayette ise Hz. Nuh’a uyan kimselerin sayısının da çok az olduğu şöyle haber verilmiştir:
… Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti. (Hud Suresi, 40)
Kuran’da Hz. Lut’a da çok az kişinin iman ettiği bildirilmektedir. Lut kavmine büyük bir felaket isabet ettiğinde, Allah oradan sadece Hz. Lut’un iman eden aile mensuplarını –iman etmeyen hanımı dışında- kurtarmıştır:
… Kendi karısı dışında, onu ve ailesini muhakkak kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır.” Elçilerimiz Lut’a geldikleri zaman o, bunlar dolayısıyla kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki: “Korkuya düşme ve hüzne kapılma. Karın dışında, seni ve aileni muhakak kurtaracağız. O ise, arkada kalacaktır.” (Ankebut Suresi, 32-33)
İnsanların Allah’ın elçilerine iman etmemelerinin birçok sebebi vardır. Bunlardan biri, önceki bölümlerde anlatıldığı gibi, asılsız iftiralar ve karalamalar nedeniyle toplumda oluşan “olumsuz kanaatlerdir”. İnsanlar, inkar edenler tarafından “yalancı”, “menfaatperest”, “deli”, “sapkın” gibi iftiralarla karşı karşıya kalan salih müminlerden uzak durmayı tercih etmişlerdir. Elbette bu durum, söz konusu insanların önemli bir yanılgısıdır. Ancak aynı yanılgı nedeniyle pek çok insan Hz. Mehdi’ye de tabi olmaktan kaçınacak ve ondan uzak duracaklardır.
Bir diğer neden, toplumda kabul gören batıl inanışların, hurafelerin ve türlü yanlış itikatların, Allah’ın, elçileri vesilesiyle hak dinini göndermesiyle tüm sözde dayanaklarını yitirecek olmasıdır. Bu nedenle elçiler, haksızlığa ve adaletsizliğe dayanan sistemin bozulmasıyla menfaatleri zarar görecek olan kimselerin güçlü tepkileriyle, iftira ve karalamalarıyla karşılaşmışlardır. Bu durumun bir sonucu olarak da peygamberlere ve salih elçilere tarih boyunca hep az sayıda kişi iman etmiştir. Hadislerde işaret edildiğine göre, Hz. Mehdi cemaatinin sayısı da benzer nedenlerle çok az olacaktır. İnsanların büyük çoğunluğu ise hem iftiraların etkisi altında kalarak hem de olabilecek baskı ve zorluklardan endişe duyarak Hz. Mehdi ve cemaatinden uzak duracaklardır.
Toplumsal baskı insanların tarih boyunca iman sahiplerine yardımcı olmalarını engelleyen en önemli sebeplerden bir diğeridir. Kuran ayetlerinde bu konuda Hz. Musa’ya iman eden gençler örnek verilmektedir. Ayette şu şekilde bildirilmektedir:
Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı. (Yunus Suresi, 83)
Yukarıdaki ayette Hz. Musa’ya “Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla” iman edenin olmadığı bildirilmektedir. İnsanlar eğer Hz. Musa’ya iman ederlerse baskı göreceklerini, yurtlarından sürüleceklerini, tutuklanıp, öldürüleceklerini düşünmüşlerdir. Bu korku nedeniyle de iman edenlerden uzak durmuş, başlarına kötü birşey geleceğini düşündükleri için onlara yaklaşmamışlardır. Oysa Hz. Musa ve onunla birlikte olan salih müminler, Allah’ın izniyle çok şerefli ve kutlu bir hayat yaşamışlardır. Ahirette de güzel ahlaklarının, sabırlarının, iyi davranışlarının karşılığını en güzel şekilde alacaklardır. Hadislerin işaretlerine göre aynı durum Hz. Mehdi için de söz konusu olacak, toplumun büyük kesimi menfaatlerine zarar gelmesi endişesiyle Hz. Mehdi’ye yakın olmaktan, onu desteklemekten kaçınacaklardır.
25- HZ. MEHDİ’NİN YARDIMCILARI
GENÇLERDEN Mİ OLUŞACAKTIR?
Kuran’da haber verilen bilgilerden biri de Hz. Musa’ya sadece kavminden genç bir topluluğun iman etmiş olmasıdır:
Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı. (Yunus Suresi, 83)
Hadislerde, Hz. Mehdi’ye de gençlerin tabi olacağına işaret edilmektedir. Bu bilgilere göre Hz. Mehdi’nin cemaati hem sayıca az hem de gençlerden oluşan bir topluluk olacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.) Hz. Mehdi’nin çevresinde gençlerin olacağına işaret eden hadislerden bazıları şu şekildedir:
Mehdi bizden Ehl-i Beyt’ten (soyumdan) bir gençtir. İhtiyarlarınız ona yetişmeyecek, gençleriniz ise onu ümid edeceklerdir. Allah dilediğini yapacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23)
Mehdi’nin bayraktarı, sakalı hafif, rengi sarı, küçük bir genç olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 51)
Onun bayraktarı doğudan Temimi soyuna mensup bir genç olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 26)
26- ORTAYA ÇIKTIĞI İLK DÖNEMLERDE HALKTAN HZ. MEHDİ’YE DESTEK OLANLAR OLACAK MIDIR?
Hz. Mehdi’nin yaşadığı toplumdaki insanlar onun sahip olduğu üstün özellikleri, yürüttüğü hayırlı faaliyetleri açıkça gördükleri halde, yine de Hz. Mehdi ve cemaatini tam olarak fark edemeyeceklerdir. Kimileri de tam tersi bir düşünceye kapılacak, ona destek olmaktan kaçınacak, hatta garip görüp uzak duracak ve ona karşı olumsuz bir faaliyet içerisine gireceklerdir. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde “halkın büyük kısmının Hz. Mehdi’ye yardımcı olmaktan kaçınacağı” şöyle haber verilmiştir:
Benim ümmetimden, daima Allah tarafından desteklenen ve onlara yardımcı olmayan halkın zarar veremeyeceği bir cemaat kıyamet kopuncaya kadar hiç eksik olmayacak. Ümmetim içinde daima böyle bir taife (topluluk) bulunacaktır. (Sünen-i İbn-i Mace, cilt 1, s. 16)
Kıyamet ancak, ümmetimden bir taife, insanlara galip olduğu halde kopacaktır. Bu taife ne kendilerine yardımcı olmayanlara ne de yardımcı olanlara bakmayacaklar. (onların davranışlarına, ehemmiyet vermeyeceklerdir.) (Sünen-i İbn-i Mace, cilt 1, s. 19)
Kuşkusuz bu Allah’ın bir mucizesidir. Peygamberimiz (sav)’in bundan on dört asır önce söylemiş olduğu sözlerinin tam olarak gerçekleşmesi oldukça önemlidir. Hz. Mehdi ve cemaati, tüm dünya insanlarının geleceği için çok önemli ve çok faydalı oldukları halde ilk dönemlerde Müslümanlar arasında bilinmeyecekler ve çok az sayıdaki mümin topluluğu dışında halktan onlara yardımcı olan olmayacaktır.
Ancak elbette ki bu insanların bir kısmı vicdanlarıyla bu mübarek şahsın üstünlüklerini kavrayacaklardır. Fakat hakkındaki tüm delilleri görmelerine rağmen, kişisel çıkar kaygılarıyla onları tanımazlıktan gelecek, destek olmayacak, uzak durmaya çalışacak ve diğer insanlardan da bu gerçekleri saklayacaklardır. Toplumun genelinin yardımcı olmaması, onların da Hz. Mehdi’yi desteklemekten kaçınmalarına neden olacak, aksinde maddi manevi kayba uğramaktan korkacaklardır.
27- HZ. MEHDİ’NİN CEMAATİNDEN
AYRILANLAR OLACAK MIDIR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, sayıca çok az olacak olan Hz. Mehdi cemaatinden ayrılanların olacağı bildirilmiştir. Bu da yine Allah’ın büyük bir mucizesidir. Bu kimseler Hz. Mehdi’yi çok yakından tanıdıkları, onun hadislerde bildirilen özelliklere sahip olduğuna ve yalnızca Hz. Mehdi’nin yapabileceği bildirilen faaliyetleri gerçekleştirdiğine yakından şahit oldukları halde onun yanından ayrılacaklardır. Demek ki halkın büyük çoğunluğu gibi, bu kadar yakından tanıma fırsatı elde eden bu insanlar da Hz. Mehdi’yi fark edemeyeceklerdir.
Hadislerde Hz. Mehdi’nin cemaatinden ayrılanlar olacağı şöyle bildirilmektedir:
… Zaman zaman o çetin görevi üstlenememek rahatlık meyli; can, mal, mevki korkusu gibi çeşitli sebeplerle kendisinden ayrılanlar olacaktır… (Ramuzü’l Ehadis, s. 476) (İbni Mace’den)
Hz. Muaviye b. Kirra (ra)’dan rivayet edilmistir:
Ümmetimden bir taife (topluluk) kıyamet kopuncaya kadar yardım görmekte devam eder. Kendilerini terk edenlerin ayrılmaları da onlara bir zarar vermez. (Ramuz El-Ehadis, s. 472) (Hz. Muaviye İbni Kırra (ra))
Ümmetimden bir taife, Allah’ın emri ile hareket etmekte devam eder. Onlar hak üzerinde oldukları halde, kıyamet kopana kadar kendilerini terk eden ve muhalefet eden kimsenin onlara bir zararı dokunmaz… (Hz. Muaviye, Ramuz-el Ehadis, s. 472)
Ancak Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde, bu ayrılan kişilerin Hz. Mehdi cemaati için çok büyük bir hayır ve güzellik olduğu da bildirilmektedir. Bu hak topluluk arasında gizlenen samimiyetsiz kişilerin ortaya çıkmasıyla, Allah’ın izniyle Hz. Mehdi cemaatinin birbirlerine bağlılığı daha da artacak, kötülerin ayrılması onları daha da kuvvetlendirecektir.
Kuran ayetlerinde her Müslüman topluluğunun içinde münafık zihniyette kimselerin olacağı bildirilmektedir. Bu kişiler iman edenlerle birlikte hareket eden, onlarla aynı inançlara sahip olduklarını iddia eden, ancak gerçekte samimiyetsiz olan kimselerdir. Allah rızası için yaşayan samimi iman sahiplerinin arasında, sanki onlardan gibi görünerek yaşayan bu kişiler, aslında salih müminlerden değildirler. Allah Kuran’da bu kişilerin durumunu şu şekilde haber vermektedir:
İnsanlardan öyleleri vardır ki: “Biz Allah’a ve ahiret gününe iman ettik” derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır. (Bakara Suresi, 8-10)
Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah’ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı ancak çok az anarlar. Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla. Allah kimi saptırırsa, artık sen ona yol bulamazsın. (Nisa Suresi, 142-143)
Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve elçiye gelin” denildiğinde, o münafıkların senden kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün. (Nisa Suresi, 61)
Hani, münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: “Allah ve Resulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vaat etmedi” diyorlardı. Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: “Ey Yesrib (Medine) halkı, artık sizin için (burada) kalacak yer yok, şu halde dönün.” Onlardan bir topluluk da: “Gerçekten evlerimiz açıktır” diye Peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı. (Ahzab Suresi, 12-13)
Bu ahlaktaki kişiler tarih boyunca tüm samimi mümin topluluklarının içinde görüldüğü gibi Hz. Mehdi cemaati içinde de bulunacaktır. Hadislerde bildirildiğine göre, Hz. Mehdi’nin cemaatinden ayrılanlar, yıllarca bu toplulukla birlikte hareket etmelerine rağmen daha sonradan kendilerine inkar edenlerin arasında bir yol çizeceklerdir. Müslümanlarla aynı iman ve samimiyette olmayan, Allah’a ve Kuran’a sadakat göstermeyen, Allah korkusu zayıf olan bu kişiler, kendi menfaatleriyle çatışan bir durum olduğunda Hz. Mehdi’nin yanından ayrılabileceklerdir.
Hz. Mehdi’nin ahir zaman gibi zorlu bir dönemde yaptığı hizmetleri, sahip olduğu yüksek ahlakı görmelerine rağmen bu cemaatten ayrılan kişiler olması, toplumdaki bazı insanların da gerçekleri görmesini engelleyecek olabilir. Bu kişiler, Hz. Mehdi’nin yanından ayrıldıktan sonra Hz. Mehdi aleyhinde yalan ve iftiralar yayabilir, pek çok kişinin de Hz. Mehdi’yi takdir edememesine ve hatta yanlış tanımasına neden olabilirler. İnsanların büyük kısmı, münafıkların yalanlarına ve dayanaksız isnatlarına aldanacak ve bu nedenle Hz. Mehdi’ye karşı çekimser davranacak olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
İyiliklerle kötülüklerin, haramlarla helallerin yer değiştirdiği, iyi insanların kötü, kötü insanların iyi olarak tanındığı bu dönemde Hz. Mehdi’yi tanıyanlar arasından bile bu ahlakta insanların çıkması dönemin çok zorlu olduğuna işarettir. Hadislerde ahir zamanda samimi iman etmemiş, Allah’tan gereği gibi korkmayan kimselerin inançlarını kaybedebilecekleri şöyle haber verilmektedir:
Kıyamet, fitneler karanlık gecelerin parçaları gibi zuhur edinceye kadar kopmaz. Kişi, mümin olarak sabahlar, kafir olarak akşamlar. Veya mümin olarak akşamlar, kafir olarak sabahlar. Dünya menfaatı karşılığında dinini satar. (Müslim) (İmam Şarani, Ölüm, Kıyamet ve Diriliş, s. 388)
İleride öyle fitneler olacak ki, Cenab-ı Allah’ın ilimle ihya edip koruduğu insanlar hariç, kişi sabahleyin mümin olduğu halde, akşama kafir olacak, dinden çıkacaktır. (Taberani, İbn-i Mace, Deylemi) (Muhammet Sevgili-Hasan Akdağ, Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 36-37)
28- PEYGAMBERİMİZ (SAV), ARALARINDAN AYRILANLARIN OLMASININ,
HZ. MEHDİ VE BERABERİNDEKİLERİ NE YÖNDE ETKİLEYECEĞİNİ SÖYLEMİŞTİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, aralarından birtakım insanların ayrılacak olmasının, Hz. Mehdi ve beraberindeki şahıslara hiçbir zarar veremeyeceği bildirilmektedir. Bu gelişmelere rağmen, Allah’ın izniyle Hz. Mehdi ve cemaati yaptıkları hayırlı çalışmalarda başarılı olmaya devam edeceklerdir:
Ayrılanlar da, muhalifler de ona zarar veremeyecek. O kendisinden ayrılanlara rağmen muzaffer o
——————————————————————————–
HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİ
29- HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ZAMANI BELLİ MİDİR? HADİSLERDE VE
İSLAM ALİMLERİNİN AÇIKLAMALARINDA HZ. MEHDİ’NİN HANGİ DÖNEMDE
ÇIKACAĞI HABER VERİLMİŞTİR?
Hadislerde Hz. Mehdi’nin İslam ahlakını hakim etmek için, kıyamet kopmadan önce yeryüzüne mutlaka geleceği belirtilmiştir. Bunun yanı sıra yine hadislerde verilen bilgilere göre, Hicri 1400′lü yıllar, Allah’ın izniyle Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne dönüşü, Hz. Mehdi’nin gelişi, Deccal’in çıkması ve Hz. İsa’ya yenilmesi, tüm dünyada insanların kitleler halinde İslam’a yönelmesi gibi büyük olayların gerçekleşeceği olağanüstü bir dönemdir. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, hadis ve İslam alimlerinin açıklamalarında Hz. Mehdi’nin gelişiyle ilgili çeşitli tarih ve dönemler vardır.
1. Her Yüz Senede Bir Müceddid Gönderilmesi
Öncelikle Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre açıklamak üzere bir “müceddid” yani “dini canlandıran, yenileyen” şahıs gönderileceğinden söz edilmiştir:
Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre; Resulullah (sav) şöyle buyurmuş: Gerçekten Aziz ve Celil olan Allah HER YÜZ SENENİN BAŞINDA şu ümmetin dinini bidatten (dine sonradan karışmış batıl uygulamalardan) ayıracak, yenileyecek (ilim sahibi) bir zatı gönderir. (Sünen-i Ebu Davud, 5/100)
Büyük İslam alimi İmam Rabbani’nin bu konudaki açıklaması ise şöyledir:
HER YÜZ SENE BAŞINDA bu ümmetin uleması arasından BİR MÜCEDDİD GELECEK ve şeriatı ihya edecektir (canlandıracaktır). (Mektubat-ı Rabbani, 1/520)
Bediüzzaman Said Nursi de bu konu hakkında şunları söyler:
Ashab-ı Kütüb-i Sitte’den İmam-ı Hâkim’in Müstedrek’inde ve Ebu Dâvud’un Kitab-ı Sünen’inde, Beyhaki “Şuab-ı İman”da tahric buyurdular (meydana koydular): “HER YÜZ SENEDE BİR, CENAB-I HAK BİR MÜCEDDİD-İ DİN (DİNİ YENİLEYEN) GÖNDERİYOR…” (Barla Lahikası, s. 119)
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası’nda Hicri 1200′lü yılların “müceddidi”nin Hazreti Mevlana Halid, olduğunu söyler. Bu açıklamasının devamında, Risale-i Nurlar’ın da Hicri 1300′lü yıllar için bir “müceddid” hükmünde olduğunu şöyle ifade eder:
Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları (bölümleri) aynı vazifeyi görmüş… Kanaat verir ki –nass-ı hadis (hadisin açık ifadesi) ile- Risale-i Nur tecdid-i din (dini yenileme, canlandırma) hususunda bir müceddid hükmündedir. (Barla Lahikası, s. 121)
Bediüzzaman Hicri 1400′lü yılların “müceddidi”nin ise Hz. Mehdi olacağını müjdelemiştir:
Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa BUNDAN BİR ASIR SONRA ZULÜMATI DAĞITACAK ZATLAR İSE, HAZRET-İ MEHDİ’NİN ŞAKİRTLERİ (TALEBELERİ) OLABİLİR. (Şualar, s. 605)
Bediüzzaman, İslam aleminin üzerindeki zulüm ortamının kendisinden “bir asır sonra” ancak Hz. Mehdi vesilesi ile dağıtılacağını söylemiştir. Kendisinden bir sonraki yüzyılda yani Hicri 1400′lü yıllarda Hz. Mehdi’nin yapacağı çalışmalarla, Müslümanların büyük sıkıntılardan kurtulup feraha kavuşacaklarını açıklamıştır.
2. Hz. Mehdi “İkinci Bin”de Gelecektir
Büyük İslam alimi İmam Rabbani, Hz. Mehdi’nin Peygamberimiz (sav)’in vefatından 1000 (bin) sene geçtikten sonra Hicri ikinci binin içinde geleceğini bildirmektedir. Bu konuyla ilgili İmam Rabbani’nin pek çok açıklaması mevcuttur:
Kuran hükümlerinin kuvvetlendirilmesi, milleti yenilemesi bu İKİNCİ BİNDEDİR. Bu davanın doğruluğuna adil şahid: Hz. İsa’nın (as) MEHDİ’NİN (ra) BU BİN İÇİNDE VAROLUŞLARIDIR. (Mektubat-ı Rabbani, c.1, s. 611)
Resulullah (sav)’in ümmeti arasından çıkanlar pek kamildirler. Yani Resulullah (sav)’in irtihali (vefatı) üzerinden bin sene geçtikten sonra isterse az olsunlar. ARADAN BİN SENE GEÇTİKTEN SONRA, MEHDİ’NİN GELİŞİ DE BUNUN İÇİNDİR. Onun mübarek kudümünü (gelişini), Hatem’ür-rüsül Resulullah (sav) müjdelemiştir. Hz. İsa (as) dahi aradan bin sene geçtikten sonra nüzul edecektir (inecektir). (Mektubat-ı Rabbani, c.1, s. 440)
Hz. Muhammed (sav)’in vefatından bin sene geçtikten sonra, Hicri ikinci bin yılına girilir. İmam-ı Rabbani’nin yukarıdaki açıklamalarına göre ikinci bin yılı içerisinde Hz. Mehdi gelecektir. İkinci binin başlangıcından içinde bulunduğumuz Hicri 14. yüzyıla kadar geçen üç yüz yılda Hz. İsa ve Hz. Mehdi gelmemişlerdir.
3. Peygamberimiz (sav) Hz. Mehdi’nin, Hicri 1400′lü Yıllarda Geleceğini Haber Vermiştir
Peygamber Efendimiz (sav) bazı hadislerinde Hz. Mehdi’nin geliş tarihi olarak da açıkça 1400 yılını vermiştir. Bu hadislerden biri şöyledir:
İnsanlar 1400 senesinde Mehdi’nin yanında toplanacaklardır. (Risaletül Huruc-ül Mehdi, s. 108)
Peygamberimiz (sav)’in, Hz. Mehdi’nin çıkış tarihi olarak hadislerinde açıkça Hicri 1400 tarihini vermesi, Hz. Mehdi’nin çıkışının çok yakın olduğunu bize bildirmektedir. (En doğrusunu Allah bilir)
4. Bediüzzaman’a Göre Hz. Mehdi Hicri 1400′lü Yıllarda Görev Yapacaktır
Bediüzzaman’ın da, farklı tarihlerde yaptığı açıklamaların hepsinde, Hz. Mehdi’nin geliş zamanı olarak Hicri 1400′lü yılların başlarına işaret edilmiştir. Bediüzzaman bir sözünde, Hz. Mehdi’nin Asr-ı Saadet döneminden 1400 sene sonra çıkacağını şöyle belirtmektedir:
İSTİKBAL-İ DÜNYEVİYEDE (dünyanın geleceğinde) 1400 SENE SONRA GELECEK BİR HAKİKATİ asırlarında karib (yakın) zannetmişler. (Sözler, s. 318)
Bediüzzaman’ın ifadesinde belirttiği, “sahabe döneminden 1400 sene sonrası” Hicri 1400′lü yılların başlarına, yani Miladi olarak 1979-1980 senelerine denk gelmektedir.
Bediüzzaman, Hicri 1327′de Şam’da Emevi Camii’nde on bin kişiye verdiği hutbesinde, Hicri 1371′den sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmakta, ahir zamandan çeşitli tarihler vererek, beklenen Mehdi’nin mücadele zamanlarına dikkat çekmektedir. Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin göreve başlaması ve inkarcı zihniyeti fikren mağlup etmesi ile ilgili olarak şu tarihleri bildirmektedir:
Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına (kaderine) nazar eden (göz atan) Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet (müsbet ilimler ve sanat, ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi) ve medeniyetin mehasini (medeniyetin iyiliklerini) o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi (insan sevgisini) o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşaAllah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, s. 25)
Bediüzzaman Şam’da yaptığı bu konuşmada, Hicri 1371 senesinden sonra yaşanacak gelişmelere dikkat çekerek, Hz. Mehdi’nin göreve başlamasının 1371 tarihinden 30-40 yıl sonra olacağını bildirmiştir. Bu tarih ise Hicri 1401-1411, Miladi olarak da 1980-1990 yılları arasıdır.
Yine aynı konuşmanın devamında Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin, inkarcı fikir sistemini, fen, ilim ve medeniyetin imkanları sayesinde fikren susturacağını haber vermiştir. Bu fikri üstünlüğün tarihi olarak da 1371 tarihinden yarım asır sonrasını bildirmiştir. Bu da Hicri 1421, yani Miladi 2001 senesi demektir.
Bediüzzaman’ın ahir zamanla ilgili bir diğer açıklaması da şöyledir:
YETMİŞ BİRDE FECR-İ SADIK (tan yerinin ağarması, Güneş doğmadan önceki kızıllık, sabah vakti) BAŞLADI veya başlayacak. Eğer bu, fecr-i kazib (sabaha karşı ufukta yayılmaya başlayan birinci kızıllık) de olsa, OTUZ KIRK SENE SONRA FECR-İ SADIK (fecr-i kazibden sonra yayılmaya başlayan ikinci aydınlanma) ÇIKACAK. (Hutbe-i Şamiye, s. 23)
Bediüzzaman’a göre fecr-i sadık’ın çıkacağı yıllar:
1371 + 30 = 1401 = 1981
1371 + 40 = 1411 = 1991
Bediüzzaman bu izahına göre Hakkın karşısında batılı temsil eden düşünce olan ateizmin ve materyalist felsefenin dağıtılmaya başlamasının 1981-1991 yıllarında, fikren tam anlamıyla susturulup dağıtılmasının ise 2001 yılında olacağına işaret etmiştir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Bediüzzaman Said Nursi’nin Hz. Mehdi’nin çıkışı hakkındaki bir diğer sözü ise şöyledir:
Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza HAKİKİ BEKLENİLEN VE BİR ASIR SONRA GELECEK O ZAT dahi bu zamanda gelse… (Kastamonu Lahikası, s. 57)
Bediüzzaman Said Nursi, “hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat” diyerek Hz. Mehdi’nin kendi döneminde henüz gelmediğini bildirmektedir. Ayrıca Müslümanlar tarafından beklendiğini ve kendi yaşadığı devirden bir asır sonra geleceğini de haber vermektedir. Bediüzzaman Hicri 1300′lü yıllarda yaşamıştır. Kendisinden sonra gelecek asır olan Hicri 1400′lü yıllar Hz. Mehdi’nin çıkış zamanıdır.
30- HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞINDAN ÖNCE DÜNYANIN DURUMU NASIL OLACAKTIR?
Ahir zamanda ümmetimin başına sultanlarından şiddetli belalar gelir, öyle ki yerler Müslümanlara dar gelir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12)
Mehdi’den önce, yaygın katliamların vuku bulacağı büyük bir fitne görülecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)
Masum insanlar katloluncaya kadar Mehdi çıkmayacak ve katliamlara yerde ve göktekiler, artık tahammül edemez bir hale geldiğinde zuhur edecektir… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)
Hiçbir tarafın ondan mahfuz kalmayacağı bir fitne zuhur edecek, bu fitne kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılacak… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 21-22)
Dünya herc-ü merc (fitne, dağınıklık) içinde kaldığında, fitneler zuhur ettiğinde, yollar kesildiğinde, bazıları bazısına hücum ettiğinde, büyük küçüğe merhamet etmediği, büyüğe vakarlı davranmadığında Allah, bu sırada onlardan adavetin kökünü kazıyarak dalalet kalelerini fethedecek ve evvelce benim ayakta tuttuğum gibi, ahir zamanında dini ayakta tutacak, önceden zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak birini (Mehdi) gönderecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12)
Masum insanlar katloluncaya kadar Mehdi çıkmayacak ve bu katliamlara yerde ve göktekiler, artık tahammül edemez bir hale geldiğinde zuhur edecektir. Hz. Mehdi gelince, insanlar onu aşk ve muhabbetle kucaklayacaklardır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)
Mehdi çıkmadan önce, milletler arasında ticaret ve yollar kesilecek, insanlar arasında fitneler çoğalacaktır. (El Kavlu-l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, Ahmed İbn-i Hacer-i Mekki, s. 39-40)
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi gelmeden önce bazı Müslüman ülkelerde, din ahlakından uzak, zalim ve acımasız karakterli kişilerin iktidarda olacağına işaret edilmektedir. Gerçekten de bugün İslam dünyasının bir bölümünde iktidarda olan yöneticiler, Müslüman halka eziyet etmekte, baskıcı ve despot rejimleri ile insanları ezmektedirler. Bir kısmında ise, ehil olmayan yöneticiler nedeniyle halk çeşitli belalara maruz kalmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde Müslümanlar, ülke yönetimindeki liderler tarafından baskı altına alınmakta, çeşitli zorluk ve sıkıntılara maruz bırakılmaktadırlar. Müslümanların dinlerini özgürce yaşamaları ve ibadetlerini yerine getirmeleri engellenmekte, ekonomik sıkıntılar yaşamı zorlaştırmaktadır.
Peygamberimiz (sav)’in Hz. Mehdi’nin gelişi ile ilgili bildirdiği hadislerin büyük bir kısmında, Hz. Mehdi gelmeden önce dünyada karmaşa, güvensizlik ve huzursuzluğun hakim olacağı üzerinde durulmaktadır. Savaşlar ve çatışmaların yanı sıra, toplu katliamların yaşanacak olması da bu dönemin belirgin özellikleri arasındadır. Ayrıca hadiste katliamların yaygın olacağına, yani tüm dünya çapında yaşanacağına dikkat çekilmektedir.
Geçtiğimiz yüzyılda iki büyük dünya savaşı yaşanmış ve sırf bu savaşlarda 65 milyon insan hayatını kaybetmiştir. 20. yüzyıl boyunca siyasi nedenlerle katledilen sivillerin sayısının 180 milyonu aştığı tahmin edilmektedir. Bu, daha önceki yüzyıllarla kıyaslandığında olağanüstü derecede yüksek bir rakamdır.
Hz. Mehdi’nin çıkışı ile ilgili hadislerde katliamların yaygınlaşmasından bahsedilirken, bu katliamların masum insanları hedef alacağına özellikle dikkat çekilmiştir. Günümüzde hemen hemen tüm savaşlarda asıl hedef sivil halk olmaktadır. Katliamlar ve terör eylemleri de asıl olarak sivil ve masum halka yönelik olarak gerçekleştirilmekte, çoğunlukla çocuklar, yaşlılar ve kadınlar katledilmektedir. Özellikle kendilerini savunma imkanı olmayan bu insanların seçilmiş olması katliamların çapının geniş, hayatlarını kaybeden insanların sayısının yüksek olmasına neden olmaktadır.
“Fitne” kelimesi ise “savaş, karışıklık, kavga, ihtilaf” gibi anlamlara da gelmektedir. Kelimenin bu anlamları düşünüldüğünde özellikle son bir asırdır, hadiste de ifade edildiği gibi “kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılan” savaşlar, iç çatışmalar, kargaşalar dünyanın dört bir yanında bitip tükenmeden devam etmektedir. Özellikle geride bıraktığımız 20. yüzyıl “Savaşlar Yüzyılı” olarak anılmaktadır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl ise savaşlar ve terör olayları ile başlamıştır ve halen de bunlar dünyanın dört bir yanında devam etmektedir.
Ahir zamanda, savaşlarla, yoklukla, açlıkla, adaletsizliklerle, ahlaki çöküşle ve çeşitli salgın hastalıklarla iç içe yaşayan insanlar tüm bu olumsuzlukların ortadan kalkabileceğine dair inançlarını yitirirler. Müslümanlar arasında da pek çok kişi, Altınçağ’ın başlayıp, İslam ahlakının dünya üzerinde hakim olacağı yönündeki beklentilerini kaybeder ve fitnelerin artarak devam edeceğine inanır.
Nitekim günümüzde de bu ruh halinin örnekleri sık sık görülmektedir. Peygamber Efendimiz (sav)’in Hz. Mehdi’nin gelişi ve Altınçağ’da yaşanacak olan güzelliklerle ilgili çok sayıda hadisi olmasına rağmen birçok kişi böyle bir dönemin yaşanmayacağını zannetmektedir. İşte bu zan da ahir zaman alametlerinden biridir. Altınçağ, bu ümitsizlik halinin insanlar arasında yaygınlaştığı bir zamanda, Allah’ın insanlara olan rahmeti sayesinde başlayacaktır.
31- HZ. MEHDİ’NİN GELİŞİNDEN ÖNCE EKONOMİK AÇIDAN NASIL
BİR ORTAM OLACAKTIR?
Fakirler çoğalacak. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 455)
Açlık ve hayat pahalılığı alabildiğine yayılacak. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir zaman Alametleri, s. 440)
Deccal’in zuhurundan üç yıl önce, son derece buhranlı günler olacak, açlık hüküm sürecektir… (Kıyamet Alametleri, s. 220)
Deccal’ın çıkmasından önce gökyüzü üç sene yağmurunu tutar. Birinci senede normal yağmurun üçte birini tutup üçte ikisini yağdırır. Yeryüzü bitkisinin üçte birini bitirmez. İkinci yılda gökyüzü normal yağmurunun üçte ikisini yağdırmaz. Yeryüzü de bitkisinin üçte ikisini bitirmez. Üçüncü yılda ise gökyüzü yağmurunun tamamını keser, yeryüzü de bitkisinden hiçbirini bitirmez. (Ebu Davud, İbni Mace, Taberani; Geleceğin Tarihi 3, s. 241)
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi öncesinde yeryüzündeki halklar arasında açlık ve fakirliğin yaygınlaşacağı bildirilmiştir. Hiç şüphesiz tarih boyunca açlık ve sefalet hep var olmuştur. Ancak ahir zamanda fakirlik tüm dünya genelinde çok büyük bir artış gösterecektir. Ve bu durum da Hz. Mehdi’nin gelişinin habercisi olacaktır. Kuran’da bu durumun Allah’ın bir adetullahı olduğu şöyle haber verilmektedir:
Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek onun halkı yalvarıp-yakarsınlar diye, mutlaka onları dayanılmaz bir zorluk (yoksulluk) ve sıkıntıyla yakalayıvermişiz. (Araf Suresi, 94)
32- HZ. MEHDİ’NİN GELİŞİNDEN ÖNCE MÜSLÜMANLARIN BAŞLARINDA
MANEVİ BİR LİDER OLACAK MIDIR?
Dünyada ismi geçecek bir halife kalmayıncaya kadar çıkmayacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 54)
O’nun çıkacağı yıl insanlar hacca başlarında bir emir bulunmadan gidecekler. (Kıyamet Alametleri, s. 168-169)
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ve İslam alimlerinin açıklamalarında Hz. Mehdi’nin ortaya çıkacağı dönemde İslam ümmetinin başında bir halife yani manevi bir lider bulunmayacağı bildirilmektedir. Hz. Mehdi, hadislerde tarif edilen böyle bir dönemden sonra ortaya çıkacak ve tüm Müslümanların manevi lideri olacaktır.
33- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞINDAN ÖNCE GERÇEKLEŞECEK
OLAYLAR HAKKINDA BİLGİ VERİLMİŞ MİDİR?
Hz. Mehdi’nin çıkışından önce gerçekleşecek olan olaylar hakkında Peygamber Efendimiz (sav)’in pek çok hadisi bulunmaktadır. Bu hadisler birçok büyük İslam aliminin kitaplarında bizlere nakledilmiştir. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi’nin çıkışının alametleri olan bu olayları haber veren hadisler, içinde bulunduğumuz dönemin ortam ve şartlarını açıkça tarif etmekte ve çok yakın geçmişte arka arkaya gerçekleşen bazı kritik olayları mucizevi bir biçimde haber vermektedir.
Gerek Hz. Mehdi’nin çıkışı, gerekse kıyamet alametleri ile ilgili hadislerin art arda gerçekleşmeleri belirli bir döneme işaret etmektedir. Ve tüm alametlerin Hicri 14. yüzyıl başından (1979-1980) itibaren sırayla ortaya çıkmaları, içinde bulunduğumuz dönemin Hz. Mehdi’nin yeryüzünde bulunuş yılları olduğunu çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. (En doğrusunu Allah bilir.)
34- HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİ BİRBİRİ ARDINCA MI GERÇEKLEŞECEKTİR?
Hz. Mehdi’nin çıkış alametlerinin bildirildiği hadislerde, bu alametlerin arka arkaya, “bir tesbih taneleri” gibi meydana geleceği ifade edilmektedir. Gerçekten de bu alametler, birbiri ardınca ve Peygamberimiz (sav)’in bildirdiği şekilde meydana gelmektedir. Hadislerde belirtildiği gibi, dünyanın dört bir yanında kargaşa ve anarşi artmakta, arka arkaya fitneler meydana gelmekte, katliamlar ve büyük felaketler yaşanmakta, yokluk ve açlık artmakta, insanlar büyük sıkıntılar çekmektedir. Tüm bu alametlerin arka arkaya belirli bir dönem içinde gerçekleşiyor olması, Müslümanların asırlardır gelişini bekledikleri Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışının çok yaklaştığını göstermektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Ben Ebu Abdullah Hüseyin bin Ali’ye dedim ki, “Bu işin önünde alametler var mıdır?” – ki Mehdi’nin zuhurunu kast ediyor- Dedi ki, “Evet.” Dedim, “Nedir onlar?” Dedi ki, “Beni Abbas’ın helakı, Süfyani’nin ortaya çıkması, Beyda’da batma.” Ben yine, “Bu işin uzamasından korkuyorum” dedim. Dedi ki, “Bu iş tesbih taneleri gibi arka arkaya meydana gelir.” (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 34)
Kıyamet alametleri birbirini takiben meydana gelir. Bir dizideki boncukların art arda kopması gibi. (Ramuz-El Ehadis, 277/6; Camiü’s-Sagir, 3/167)
Çok acıklı durumlar ve elim manzaralar görülür. Fitneler arka arkaya devam eder… (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 36)
Bir fitne görülür, bunu diğer fitneler takip eder… (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 26)
35- HZ. MEHDİ’NİN GELMESİNİN YAKINLAŞTIĞINI GÖSTERECEK OLAN
ALAMETLER NELERDİR?
1) HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNİN ARKA ARKAYA MEYDANA GELMESİ
Kıyamet alametleri birbirini takiben meydana gelir. Bir dizideki boncukların art arda kopması gibi. (Ramuz-El Ehadis, 277/6; Camiü’s-Sagir, 3/167)
2) FİTNELERİN ÇOĞALMASI
Hiçbir tarafın ondan mahfuz (saklı)kalmayacağı bir fitne zuhur edecek, bu fitne kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılacak ve bu durum bir münadinin semadan seslenerek: “Ey insanlar, emiriniz artık Mehdi’dir” demesine kadar devam edecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
3) HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞINDAN ÖNCE YAYGIN KATLİAMLAR MEYDANA GELMESİ
Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır… Ölümler ve katliamlar yaygın hale gelecek… (Camiü’s-Sagir, 3:211, Müsned, 2:492, 4:391, 392)
4) DÜNYANIN HER YERİNİ KARIŞIKLIK VE KARGAŞANIN KAPLAMASI
Dünya herc-ü merc* içinde kaldığında, fitneler zuhur ettiğinde, yollar kesildiğinde, bazıları bazısına hücum ettiğinde, büyük küçüğe merhamet etmediği, büyüğe vakarlı davranmadığında Allah, bu sırada onlardan adavetin (düşmanlığın) kökünü kazıyarak dalalet kalelerini fethedecek ve evvelce benim ayakta tuttuğum gibi, ahir zamanında dini ayakta tutacak, önceden zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak birini (Mehdi) gönderecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman)
(*) Herc-ü Merc: İnsanlar arasında meydana gelen fitne, fesat, darmadağınık, karmaşık, allak bullak ortam.
5) KADINLAR VE ÇOCUKLARIN DAHİ KATLEDİLDİĞİ FİTNELERİN YAŞANMASI
Masum insanlar katloluncaya kadar Mehdi çıkmayacak ve katliamlara yerde ve göktekiler, artık tahammül edemez bir hale geldiğinde zuhur edecektir… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)
Bu fitnelerin en sonuncusu günahsız insanların öldürülmesidir ki, artık o zaman kendisinden herkesin razı olacağı bir gidişatta olan Hz. Mehdi çıkar. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 38)
6) HZ. MEHDİ YOLLARIN KESİLDİĞİ BİR DÖNEMDE ÇIKACAKTIR
Ticaret ve yolların kesildiği ve fitnelerin çoğaldığı zaman… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 39-40)
7) MÜSLÜMANLARA BASKININ ARTMASI
Rüku ve secdeye giden herkesi cezalandırır. Zulüm, fesad ve fısk çıkarır. Alim ve zahidleri katleder, pek çok şehri de işgal eder. Kan akıtmayı helal kılarak, Al-i Muhammed’e düşman kesilir… (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 37)
Benden sonra halifeler olur. Halifelerden sonra emirler, emirlerden sonra zalim melikler gelir. Son olarak da Ehl-i Beyt’imden birisi çıkar. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 84)
8) MESCİD VE CAMİLERİN YIKILMASI
Süfyani kuru bir vadiden çıkar. Kelp kabilesinden abus çehreli, sert kalpli adamlardan bir ordu düzenler ve bunlar her tarafa zulmederler. O, medrese ve mescidleri yıkar, rüku ve secdeye giden herkesi cezalandırır. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 35)
9) HARAMLARIN HELAL SAYILMASI
Bir fitne görülür, bunu diğer fitneler takip eder ve birinciler sonuncuların kılıçla çatışmaya dönüşünü kamçılar ve bundan sonra bütün haramların helal sayılacağı bir fitne gelir. Sonra da hilafet, yeryüzünün en hayırlısı olan Mehdi’ye evinde otururken gelecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 26)
10) ALLAH’IN AÇIKÇA İNKAR EDİLMESİ
Alenen ve apaçık Allah Teala inkar edilinceye kadar Hz. Mehdi (a.r.) gelmez. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 27)
11) İRAN-IRAK SAVAŞI
Ahir zamanda meydana gelecek önemli bir savaş hadiste şöyle haber verilir:
Şevval ayında ayaklanma Zilkade’de harb konuşmaları, Zilhicce’de ise harb vaki olacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 166)
Hadiste belirtilen Şevval, Zilkade ve Zilhicce ayları İran-Irak Savaşının gelişim aşamalarıyla aynı tarihlere denk gelmektedir:
Şevval ayında ayaklanma…
İran Şahı’na karşı olan ilk ayaklanma bilindiği gibi hadiste belirtilen 5 Şevval 1398 (8 Eylül 1976)’de olmuştur.
Zilkade’de harp konuşmaları ve Zilhicce’de ise harp vaki olacak…
Hicri 1400 Zilhicce (1980 Ekim) ayında İran-Irak arasındaki savaş tam anlamıyla başlamıştır.
12) AFGANİSTAN’IN İŞGALİ
Talikan’a (Afganistan’a) yazık oldu. Şüphesiz Allah Teala’nın orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır. Orada Allah’ı hakkıyla bilen insanlar vardır. Onlar ahir zaman Mehdisinin yardımcılarıdır. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 59)
Talikan’a yazık oldu…
Hadiste Afganistan’ın Hz. Mehdi zamanında işgal edileceğine işaret olabilir. Gerçekten de Rusların Afganistan’ı işgali olan 1979 yılı Hicri 1400 yılına, diğer bir ifadeyle Hicri 14. yüzyılın başlangıcına denk gelmektedir. Bilindiği gibi hadislerde Hz. Mehdi’nin yüzyıl başlarında çıkacağı haber verilmiştir. Hz. Mehdi’yle ilgili diğer pek çok alametin de Hicri 1400’e ve Hicri 14. yy başlarına denk gelmesi bu tarihlerin Hz. Mehdi’nin çıkışı hakkında önemli bir işaret taşıdığını göstermektedir.
Orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır…
Rivayetin bu bölümünde Afganistan’ın maddi zenginlik kaynaklarına dikkat çekiliyor olabilir. Bugün Afganistan’da çeşitli sebeplerle işletilmeye açılmamış büyük petrol yatakları, demir havzaları ve kömür madenleri tespit edilmiştir.
13) ÇÖLDE BATAN ORDU HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNDENDİR
Ancak bu ordu çöle girdiğinde, Zulhüleyfe denilen yerde öylesine toprağa gömülecektir ki, onların üstte olanları alttakileri, altta olanları üsttekileri kıyamete kadar göremeyeceklerdir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 21)
14) FIRAT’IN SUYUNUN KESİLMESİ
Mehdi’nin alametlerindendir: Fırat Nehrinin durdurulması. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 39)
15) RAMAZAN’DA AY VE GÜNEŞ TUTULMALARI
Mehdi için 2 alamet vardır ki, bunun birincisi, Ramazan’ın birinci gecesi Ay’ın ikincisi de ortasında Güneş’in tutulmasıdır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)
Ramazan’ın birinci gecesi Ay, ortasında Güneş tutulacaktır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci s. 199)
Onun saltanatı zamanında, Ramazan ayının on dördünde Güneş tutulacaktır, o ayın ilkinde ise Ay kararacak… (Mektubat-ı Rabbani, 2/1163)
… Güneş’in oruç ayının ortasında, Ay’ın ise sonunda tutulması… (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 38)
Ramazan’da iki defa Ay tutulması olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 53)
Mehdi’nin gelişi Razaman ayında Ay’ın iki kere tutulmasına sebep olacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 200)
Mehdi’nin çıkmasından önce bir Ramazan içinde Güneş iki defa tutulacaktır. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, Şarani, s. 440)
Yukarıdaki rivayetlerde dikkati çeken en önemli nokta Ramazan ayının ortasında hem Güneş tutulmasının, hem de bir ay içinde “Ay”ın ve “Güneş”in iki kere tutulmasının imkansız olduğunun fark edilmesidir. Bu, normal şartlarda gerçekleşmeyecek bir durumdur. Eğer bu hadislerde tarif edilen olaylar dikkatle incelenirse, rivayetler arasında çeşitli farklılıklar olduğu göze çarpar. Yukarıdaki 1, 2 ve 3. rivayetlerde Ay, Ramazan’ın birinci günü, 4. rivayette ise sonuncu günü tutulacaktır. Buna göre, yukarıdaki hadis rivayetlerinin toplamından çıkan ortak sonuçlar şunlardır:
1. Ramazan ayında Ay ve Güneş tutulmaları olacaktır.
2. Bu tutulmalar ortalı, yani 14-15 gün arayla olacaktır.
3. Bu tutulmalar iki kere tekrarlanacaktır.
Bu tespitlere uygun olarak, 1981 yılında (Hicri 1401′de) Ramazan ayının 15. günü Ay, 29. günü de Güneş tutulmuştur. Yine “ikinci olarak”, 1982 yılında (Hicri 1402′de) Ramazan ayının 14. günü Ay, 28. günü de Güneş tutulmuştur.
Ayrıca bu hadisede “Ay”ın Ramazan’ın tam ortasında DOLUNAY halinde tutulması ve dikkatleri çekecek bir alamet olarak belirmesi de son derece anlamlıdır.
Bu olayların Hz. Mehdi’nin diğer çıkış alametleriyle aynı dönemde meydana gelmesi ve Hicri 14. yüzyıl başlarında, üst üste iki yıl (1401-1402) mucizevi bir tarzda tekrarlanması rivayetlerin işaretinin bu olaylar olabileceğini kuvvetlendirmektedir.
16) KUYRUKLU YILDIZIN DOĞMASI
Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci s. 200)
O yıldızın doğması, Güneş ve Ay tutulmasından sonra olacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32)
Hadislerde belirtildiği gibi:
- 1986 yılında (Hicri 1406′da) yani 14. yüzyıl başlarında “Halley” kuyruklu yıldızı Dünyamızın yakınından geçmiştir. Bu kuyruklu yıldız parlak, ışıklı bir yıldızdır.
- Hareket yönü doğudan batıya doğrudur.
- 1981 ve 1982 (1401-1402) yıllarında meydana gelen Ay ve Güneş tutulmaları olayından sonra ortaya çıkmıştır.
17) KABE BASKINI VE KABE’DE KAN AKITILMASI
Onun çıkacağı yıl, insanlar hacca, başlarında bir emir bulunmadan gidecekler. Hep birlikte Beyt-i Şerif’i tavaf edecekler, sonra Mina’ya indiklerinde, köpekler gibi birbirine saldıracak, hacılar soyulacak, kanlar Akabe Cemresinin üzerine akacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 169)
İnsanlar başlarında bir imam bulunmaksızın hac ederler. Mina’ya indiklerinde etrafları, köpeklerin sarışı gibi sarılıp, kabilelerin birbirine girmesi ile büyük savaşlar olur. Öyle ki ayaklar kan gölü içinde kalır. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 35)
Yukarıdaki hadislerde “onun çıkacağı yıl” cümlesi kullanılarak, Hz. Mehdi’nin çıkış tarihinde Hac sırasında meydana gelecek bir katliama dikkat çekilmektedir. 1979 yılında, hac sırasında gerçekleşen Kabe baskınında aynen böyle bir katliam yaşanmıştır. Çok ilginçtir ki; bu kanlı Kabe baskını da Mehdi’nin diğer alametlerinin gerçekleştiği dönemin tam başında yani Hicri 1400 yılının ilk gününde, 1 Muharrem 1400 (21 Kasım 1979) tarihinde meydana gelmiştir.
Yine hadis-i şerifte kanların akacağından bahsedilerek öldürme olayına dikkat çekilmiştir. Baskın sırasında Suud askerleri ile saldırgan militanlar arasında meydana gelen çarpışmada 30 kişinin öldürülmesi, bu rivayetin kalan kısmını da doğrulamıştır.
1979 (Hicri 1400)’da gerçekleşen bu Kabe baskınının ardından 7 sene sonra Hicri 1407 yılında, Hac sırasında çok daha büyük kanlı bir olay meydana gelmiştir. Bu hadisede, caddelerde gösteri yapan hacılara saldırılarak 402 kişi katledilmiş, çok fazla kan akıtılmıştır. Beyt-ül Muazzama’nın yanında, Müslümanların (Suudi Arabistan askerleri ile İranlı hacıların) birbirlerini öldürmeleri ile büyük günahlar işlenmiş, harama girilmiştir. Bu kanlı olaylar, ilgili hadislerde tarif edilen ortamla çok büyük benzerlikler taşımaktadır:
Resulullah buyurdu: Ramazan’da bir seda, Şevval’de bir ses, Zilkade’de kabileler arasında savaş olur. Hacılar talana uğrar. Mina’da ölülerin çok olacağı bir savaş olur, öyle ki orada taşları kan gölü içinde bırakacak kadar kan akar. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 31)
18) DOĞU TARAFINDAN BİR ATEŞİN GÖRÜLMESİ
“İkdiddurer” isimli kitapta Mehdi’nin zuhur alametleri bahsinde geçiyor: Doğuda, semada üç gece görünen büyük bir ateşin çıkması. Mutad (alışılmış) şafak kızıllığı gibi olmayan bir kırmızılığın semada görülüp ufukta yayılması. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32)
Doğudan üç veya yedi gün ardı ardına büyük bir ateş zuhur edecek, gökte karanlık görülecek, gökte alışılmış olan kırmızılığın aksine bambaşka bir kızıllık yayılacak. Yeryüzünün duyup anlayabileceği bir dille nida edilecek. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 166)
Bilindiği gibi Irak’ın, Kuveyt’i Temmuz 1991 yılındaki işgali sonrasında, Kuveyt’e ait petrol kuyularını ateşe vermesi sonucunda Kuveyt ve Basra Körfezi’ni çok büyük bir ateş sarmıştır.
Ateşe verilen iki kuyu, Türkiye’nin bir günde çıkarabildiği kadar petrol veriyor ve dumanlar 55 km. uzaklıktaki Suudi Arabistan’dan bile görülebiliyor. (Hürriyet, 23 Ocak 1991)
19) SAHTE PEYGAMBERLERİN ÇOĞALMASI
Her biri Allah’ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı gönderilmedikçe kıyamet kopmayacaktır. (Tirmizi, Fiten: 43; Ebu Davud, Melahim: 16)
Her birisi kendinin Tek Mabud olan Allah’dan Resul olarak gönderildiğini iddia eden altmış yalancının çıkması. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 36)
20) DİNİN ŞAHSİ ÇIKARLAR İÇİN KULLANILMASI
Her biri Allah’ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı gönderilmedikçe kıyamet kopmayacaktır. (Tirmizi, Fiten 43; Ebu Davud, Melahim 16)
Her birisi kendisinin Tek Mabud olan Allah’tan resul olarak gönderildiğini iddia eden altmış yalancının çıkması. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 36)
21) BÜYÜK VE HAYRET VERİCİ ŞEYLERİN MEYDANA GELMESİ
Onun zamanında büyük hadiseler vuku bulacak. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 27)
Onun zuhur mebdeleri ve mukaddimeleri (çıkış alametleri) Resulullah Efendimizin irhasatına* benzer. (Mektubat-ı Rabbani, 2/258)
(*) İrhasat: Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğinden evvel meydana gelen olağanüstü hallerdir ki, bunlar peygamberliğine delil teşkil eden olaylardandır.
Onun zamanında nice hayret veren haller zuhur edecektir. (Mektubat-ı Rabbani, 2/258)
Hz. Muhammed (sav)’in doğumundan önce büyük ve olağanüstü olaylar meydana gelmişti. Doğduğu gece yeni bir yıldız doğmuş, ateşe tapan İran Padişahlarının sarayının 14 burcu yıkılmış, İran’da 1000 yıldır yanmakta olan Mecusi ateşi sönmüş, Semavi Vadisi sel suları altında kalmış, Save Gölü kurumuştu.
Yukarıdaki rivayetlerde işaret edildiği gibi, Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışı da, Peygamber Efendimiz (sav)’inkine benzeyecektir. Onun çıkışı döneminde de büyük ve harika olaylar olacaktır. Son 100 yıldır dünya üzerinde meydana gelen büyük olayların bazıları şöyledir:
Kabe basıldı ve çok sayıda Müslümanın kanı akıtıldı.
2500 yıllık İran şahlığı yıkıldı ve İran Şahı Rıza Pehlevi öldü.
Hindistan’ın Bombay kentinde bir fabrikadan sızan gaz 20.000 kişinin ölümüne yol açtı.
İki Müslüman ülke olan İran ve Irak arasında 8 yıl sürecek bir savaş başladı.
Ruslar, Afganistan’ı işgal etti.
Mexico City şiddetli bir depremle yerle bir oldu.
Kuzey Kolombiya’daki Nevado Del Ruiz yanardağı 400 yıldır ilk kez patladı. Eriyen kar ve buzun oluşturduğu çamur yüzünden Armero kenti haritadan silindi. 20.000 kişi öldü.
Bangladeş’teki sel 25.000 kişinin ölümüne sebep oldu.
Hristiyanlığın merkezi Roma’yı sular bastı.
1986′da Çin’de, tarihinin en büyük orman yangını oldu.
Hindistan Başkanı Gandi, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, İsveç Başbakanı Olof Palme öldürüldü.
Papa II. Jean Paul vuruldu.
1980 yılı başlarında ilk AIDS vakaları tespit edildi. Şu ana kadar on binlerce kişinin ölümüne sebep olan bu hastalığa “Çağın Vebası” ismi verildi.
1986′da uzay mekiği Challenger fırlatılışından sonra infilak etti.
26 Nisan 1986′da Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santralı’nde şimdiye kadar görülen en büyük nükleer kaza meydana geldi. Birçok Avrupa ülkesi yayılan radyasyondan etkilendi.
Ozon tabakasının delinmesi Dünya iklimi üzerinde çok olumsuz etkiler bıraktı.
Sovyetler Birliği yıkıldı ve Gorbaçov’la birlikte Bağımsız Devletler ortaya çıktı.
Irak’ın Kuveyt’i ilhak etmesinden sonra yıllarca sürecek olan Körfez Savaşı başladı.
Ermenistan’daki depremde kent harabeye dönüştü. 500.000 kişi evini terk ederken, ölü sayısı 40.000′i aştı.
1989 yılında Çin’de komünist bölükler tanklarla öğrencilerin üzerine yürüdü, Tiananmen meydanında 2000 öğrenci öldü.
Soğuk Savaş’ın sembolü olan Berlin duvarı inşasından tam 28 yıl sonra yıkıldı.
1990 yılında Kabe’deki tünelde yaşanan izdihamda 1400′den fazla hacı hayatını yitirdi.
1991 yılında Bangladeş’te meydana gelen sellerin sonrasında yaklaşık 139.000 kişi öldü, on milyonlarca kişi evsiz kaldı.
Son 20 yıldır Amerika’da fırtınalar, kasırgalar, hortumlar ve seller durmak bilmedi. Binlerce insan öldü, milyonlarcası evini terk etti ve zarar her seferinde milyar dolarlarla ölçüldü.
Bosna ve Kosova’daki katliamlarda yüz binlerce Müslüman öldürüldü ve yüz binlercesi yurtlarından çıkarıldı.
Ebola virüsü on binlerce kişinin ölümüne sebep oldu.
El Nino tüm dünya ülkelerine çok büyük felaketler getirdi.
19 Ekim 1987′de Londra Borsası çöktü. Yaşanan büyük panik sonucunda 50 milyar sterlinlik değer kaybı yaşandı.
19 Nisan 1995′de ABD’nin Oklahoma kentindeki Federal Binaya yapılan bombalı saldırıda 168 kişi öldü.
22 Mart 1997′de Hale-Bopp kuyruklu yıldızı, saatte 160 km. hızla Dünya’nın 195 milyon km. yakınından geçti. Çıplak gözle izlenebilen Hale-Bopp’un geçişi, tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı.
10 Mayıs 1997′de İran’daki 7.1 şiddetindeki depremde 1500 kişi öldü.
4 Şubat 1998′de Afganistan’daki 6.1 şiddetindeki depremde 5 bin kişi hayatını kaybetti.
25 Ocak 1999′da Kolombiya’daki 6 şiddetindeki depremde 1171 kişi hayatını kaybetti.
21 Eylül 1999′da Tayvan’daki 7.6 şiddetindeki depremde 2100′den fazla kişi hayatını kaybetti.
11 Eylül 2001′de ABD’ye, tarihin en büyük terörist saldırısı düzenlendi: İki yolcu uçağı, sabah mesaisinin başladığı saatlerde 18 dakika arayla New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin bulunduğu iki gökdeleni vurdu. Ardından bir başka uçak Pentagon’a düştü. Saldırıda beş binin üzerinde insan öldü.
Hindistan’da büyüklüğü 7.9 olan bir deprem meydana geldi ve binlerce kişi yaşamını yitirdi.
Avrupa’da yaşanan aşırı sıcaklar 10 binlerce insanın ölümüne neden oldu.
60.000 senede bir gerçekleşen bir olay meydana geldi ve Mars gezegeni Dünya’ya en yakın konuma geldi.
Kasım 2003′te dünyanın en kurak bölgelerinden olan Mekke’de meydana gelen sel felaketinde 12 kişi yaşamını yitirdi.
l 26 Aralık 2004′te Güney Asya’da meydana gelen son 40 yılın en büyüğü, 1900 yılından bu yana ise en büyük beşinci olan, 9 büyüklüğündeki deprem ve ardından meydana gelen tsunami, 225 binin üzerinde kişinin ölümüyle sonuçlanan bir felakete sebep oldu. Tsunamiler, Güney Asya ülkelerinden Endonezya, Sri Lanka, Hindistan, Malezya, Tayland, Bangladeş, Myanmar, Maldiv Adaları ve Seyşel Adaları’nı hatta 5 bin km uzaklıktaki bir Afrika ülkesi olan Somali sahillerini bile vurdu.
22) GÜNEŞTEN BİR ALAMETİN BELİRMESİ
Mehdi, Güneş’ten bir alamet belirinceye kadar gelmeyecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)
Güneş bir alamet olarak doğmadıkça Mehdi çıkmaz. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 33)
Güneş’te böyle büyük bir patlama olayı ilk kez, içinde bulunduğumuz yüzyılda meydana gelmiştir.
Güneş Tutulması
11 Ağustos 1999 yılında gerçekleşen Güneş tutulması yüzyılın son tam Güneş tutulmasıdır. İlk kez bu kadar çok insan Güneş tutulmasını, hem de bu kadar uzun bir süre izleyebilmiş, inceleme fırsatı elde etmiştir. Bu tutulmada dikkat çeken bir nokta da Türkiye’nin bu tam tutulmanın en iyi izlendiği ülkelerden birisi olmasıdır. Bartın’dan Silopi’ye kadar, yaklaşık olarak 12 şehir ve 100 ilçe tutulmayı gözleyebilmiştir.
23) BÜYÜK ŞEHİRLERİN YOK OLMASI
Büyük şehirler, dün sanki yokmuş gibi helak olur. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 38)
24) DEPREMLERİN ÇOĞALMASI
…Depremler çoğalmadıkça, fitneler zahir olmadıkça, cinayetler çoğalmadıkça kıyamet kopmaz. (Kıyamet Alametleri, s. 109)
36- HZ. MEHDİ’NİN ÇIKMAYACAĞININ SÖYLENMESİ VE GELİŞİNDEN ÜMİT KESİLMESİ, HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNDEN MİDİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ahir zaman alametlerinden birinin de, insanların “Mehdi’nin gelmeyeceği yönünde bir ümitsizliğe kapılmaları” olduğu bildirilmiştir. Hadislerdeki işaretlere göre, ahir zamanda savaşlarla, yoklukla, açlıkla, adaletsizliklerle, ahlaki çöküşle ve çeşitli salgın hastalıklarla iç içe yaşayan kimi insanlar, tüm bu olumsuzlukların ortadan kalkabileceğine dair inançlarını yitireceklerdir. Müslümanlar arasında da pek çok kişi, Altınçağ’ın başlayıp, Kuran ahlakının dünya üzerinde hakim olacağı yönündeki beklentilerini kaybedecek ve fitnelerin artarak devam edeceğine inanacaktır. Peygamberimiz (sav) hadislerinde “Hz. Mehdi gelmeyecekmiş, Hz. Mehdi yokmuş” gibi sözler söylenmesinin Hz. Mehdi’nin çıkış alametlerinden olduğunu şöyle bildirmiştir:
İnsanların ümitsiz olduğu ve “Hiç Mehdi falan yokmuş” dediği bir sırada Allah Mehdi’yi gönderir… (Kitab-ul Burhan fi-Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)
…Mehdi, Resulullah’ın bayrağı ile, insanların başlarına bela üzerine bela yağdığı ve çıkışından ümit kesildiği bir sırada çıkar… (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)
37- SAHTE MEHDİLERİN ÇIKMASI HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNDEN MİDİR?
Hadislerde bildirildiğine göre, Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışından önce, birçok sahte kurtarıcılar, Mehdiler ve Hz. İsa olduğunu iddia eden insanlar ortaya çıkacaktır. Bu gibi kişilerin ortaya çıkması ise insanların Hz. İsa ya da Hz. Mehdi olduğunu söyleyen herkese şüphe ile yaklaşmalarına neden olacak olabilir.
Hz. İsa’nın ve Hz. Mehdi’nin tanınmamalarında bu sahte şahısların varlığı önemli bir etken olacak olabilir. Bu tür sahte kurtarıcıların çıkışına şahit olmaları insanların Hz. Mehdi’yi de uzun süre tanımamasına neden olabilir. Ancak hiç unutmamak gerekir ki sahte Mehdilerin ortaya çıkışı da Hz. Mehdi’nin gelişinin önemli bir alameti ve müjdesidir. Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde bu müjde şu şekilde haber verilmektedir:
Her biri Allah’ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı gönderilmedikçe kıyamet kopmayacaktır. (Tirmizi, Fiten: 43; Ebu Davud, Melahim: 16)
Her birisi kendinin Tek Mabud olan Allah’dan Resul olarak gönderildiğini iddia eden altmış yalancının çıkması. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 36)
Sahte mehdilerin ve mesihlerin bir kısmı çıkmıştır, bir kısmı da ilerleyen yıllarda çıkacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.) Şüphesiz, sahte mesihlerin yalanlarının tümüyle ortaya çıkacağı günler ise çok yakındır. Çünkü Peygamberimiz (sav) yalancıların ardından Hz. İsa’nın geri dönüşünü ve Hz. Mehdi’nin gelişini de müjdelemiştir.
38- HZ. MEHDİ, KENDİSİNİN MEHDİ OLDUĞUNU SÖYLEYECEK MİDİR?
Hadislerde Hz. Mehdi’ye biatın kendisi istemediği halde yapılacağı bildirilmektedir. Bu da Hz. Mehdi’nin, kendisini hiçbir zaman Mehdi olarak ilan etmeyeceğini göstermektedir. Hatta insanlar ona gelip “alametler sende mevcut, sen Mehdi’sin” dedikleri halde o yine reddedecektir. Ancak “ölümle tehdit” edildikten sonra, insanların kendisine biat etmesini kabul edecektir. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde bu konu şöyle bildirilmektedir:
İnsanlar nihayet Mehdi’ye gelirler ve Rükun ile Makam arasında, kendisi istemediği halde ona biat ederler. “Eğer kabul etmezsen, boynunu vururuz” derler. Yer ve gök ehli ondan razı olur. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 31)
Halifenin ölümü anında ihtilaf olur. Medine halkından bir kişi koşarak Mekke’ye çıkar. Mekke halkından bir grup onu, istememesine rağmen (bulunduğu yerden) çıkarırlar. Hacer-i Esved’le Makamı İbrahim arasında ona biat ederler. (Sünen-i Ebu Davud, 5/94; El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 20)
Neticede istemediği halde Ehli Bedir sayısınca insan ona, Rükun ile Makam arasında biat eder. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 34)
… Ve sonra istemediği halde biatlarını kabul eder. Eğer siz ona yetişirseniz, ona biat ediniz. Çünkü o yerde de gökte de Mehdi’dir. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 35)
… Onu tekrar Mekke’de bularak yine, “Sen falan oğlu falansın, annen de filan kızı filanedir, sende şu şu alametler vardır, birinci defa bizden kurtuldun uzat elini sana biat edelim” derler. Bunun üzerine o “Ben aradığınız değilim” der ve tekrar Medine’ye gider. Medine’de yine aranınca tekrar Mekke’ye döner. Mekke’de kendisini Rükün’da bularak şöyle derler: “Eğer biatlarımızı kabul etmezsen, bizi aramakta olan ve başında Haddam’dan birisinin bulunduğunu Süfyani ordusuna karşı korumazsan, günahlarımız senin üzerine ve kanlarımız da boynuna olsun” derler. Bunun üzerine Mehdi, Rükun ile Makam arasına oturur ve elini uzatarak biatları kabul eder. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 39-40)
Fitne içindeki insanlar kan akıtıldığı bir zamanda evinde oturmakta olan Mehdi’ye gelir ve “Bizim için kalk artık”der. O ise kabul etmez, ancak ölümle tehdit edildikten sonra onlar için kalkar. Ondan sonra artık kan dökülmez. (İbn Ebi Şeybe, c. VII, s.531; Abdurrezzak H. 20771, c. XI, s. 372; Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 52-53)
Hz. Fatima’nın soyundan gelen Mehdi, Mekke’de meydana çıkarılır ve istemediği halde kendisine biat edilir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 52-53)
HZ. MEHDİ’NİN MÜCADELESİ
39- HZ. MEHDİ MÜCADELESİNE KAÇ YAŞLARINDA BAŞLAYACAKTIR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, Hz. Mehdi’nin mücadelesine başladığı yıllarda 30 ila 40 yaşları arasında olacağını haber verilmiştir:
Yaşı 30 ile 40 arasında olduğu halde gönderilecektir… Mehdi benim evlatlarımdandır. 40 yaşlarındadır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
40 yaşındadır. Diğer bir rivayete göre 30 ile 40 yaşındadır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 16)
Mehdi benim neslimdendir. O 40 yaşındadır. Sanki yüzü parlak bir yıldızdır… (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
40- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN MÜCADELESİ VE KARARLILIĞI
NASIL ANLATILMIŞTIR?
Mehdi işi sıkı tutacak. (Kıyamet Alametleri , s. 175)
İnsanlar hakka dönünceye kadar mücadelesine devam edecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Fitneleri önlemenin kendisine zor gelmeyeceği ve öldürmenin de onu vazgeçiremeyeceği Ehli Beytime mensup birisi (Mehdi) sahip olmadan günler geceler bitmeyecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12)
Mehdi hesabını çok seri bir şekilde görecek ve vaadinden dönmeyecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 24)
Mehdi Doğu tarafından çıkacak. Karşısına dağlar bile dikilse onları ezip geçecek, o dağlarda kendisine yol bulacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 39)
41- HZ. MEHDİ HAKKINDA OLUMSUZ PROPAGANDA YAPILACAK MIDIR?
Peygamberimiz (sav) devrinde İslam düşmanları, onu kötülemek için o devrin yayın organı sayılan şairleri kullanıyorlardı. Şairler, panayırlarda, çarşılarda Peygamber (sav)’e cahilce çeşitli hakaretler ediyor, ona deli, büyücü, kahin şeklinde iftiralar atıyorlardı. Ahir zamanda da inkarı benimseyen kimseler Hz. Mehdi hakkında olumsuz propaganda yapacak, kendilerince halkın nazarında bu mübarek şahsın itibarını sarsmaya çalışacaklardır.
Hadislerde Hz. Mehdi’nin başlangıç yıllarının sıkıntı ve zorluklarla dolu mücadele yılları olduğu anlatılmaktadır. “Altınçağ” ifadesi ise Hz. Mehdi’nin yeryüzünde bulunduğu son dönemlere aittir. Hz. Mehdi ve Müslümanlar ancak bu devirde rahata, bolluğa, huzura kavuşacaklar ve sevgiye, barışa, kardeşliğe dayalı bir hayatı bu devirde yaşayacaklardır.
42- HZ. MEHDİ MÜCALEDE YILLARINDA ZORLUK VE SIKINTIYLA
KARŞILAŞACAK MIDIR?
İnkar içinde olan toplumları uyarmak ve onları doğru yola davet etmek için gönderilen tüm elçiler, gönderildikleri kavimler tarafından yalanlanmış ve onların çeşitli itham ve iftiralarına maruz kalmışlardır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Ehl-i Beyt’ten gelecek olan Hz. Mehdi’nin de bu gibi eziyet ve sıkıntılarla karşılaşacağı haber verilmiştir. (En doğrusunu Allah bilir)
Mehdi, bizden, Ehl-i Beyt’tendir… Biz öyle bir ev halkıyız ki Allah bizim için ahireti dünyaya tercih etmiştir. Benim Ehl-i Beyt’im muhakkak benden sonra bela, kaçırılma ve sürgüne uğrayacaktır.
Benden sonra Ehl-i Beyt’im bela ve mihnetlerle karşılaşacaklar ve tarda maruz kalacaklardır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 14)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in aşağıdaki hadisi de böyle bir durumu, “Hz. Mehdi’nin biat sırasında, kendisinin birçok kahr ve haksızlığa uğradığını insanlara açıklayacağını” haber vermektedir:
.. Mehdi, Resulullah’ın bayrağı ile, insanların başlarına bela üzerine bela yağdığı ve çıkışından ümit kesildiği bir sırada çıkar. İki rekat namaz kılar. Namazdan dönünce şöyle der: “Ey insanlar! Ümmet-i Muhammed ve bilhassa onun Ehl-i Beyti çok belalar gördü ve bizler kahr ve haksızlığa maruz kaldık.” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)
Hadislerde bildirildiği gibi, İslam ahlakının Hz. Mehdi vesilesiyle tüm insanlar arasında hakim olmasından önceki devrede Hz. Mehdi ve yardımcılarına, çeşitli sıkıntılar isabet edecek ancak daha sonra bu sıkıntılar Allah’ın izniyle kaldırılacaktır.
Allah, Kuran’da birçok peygamberin kavimleri tarafından yalanlandıklarını, delilik ve büyücülük iftiralarına maruz kaldıklarını ve daha pek çok saldırı ve eziyetle karşılaştıklarını bildirmiştir. Elçiler tüm bu saldırılar karşısında sabretmiş, onlara en güzel şekilde cevap vermişlerdir:
Andolsun senden önce de elçiler yalanlandı… (Enam Suresi, 34)
… Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz… (İbrahim Suresi, 12)
Sonra, ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: “(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir.” (Duhan Suresi, 14)
İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: “Büyücü ve cinlenmiş” demişlerdir. (Zariyat Suresi, 52)
Fakat o, ‘bütün kişisel ve askeri gücüyle’ yüz çevirdi ve: “(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir” dedi. (Zariyat Suresi, 39)
(Firavun) dedi ki: “Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım.” (Şuara Suresi, 29)
Ey iman edenler, Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın… (Ahzab Suresi, 69)
Dediler ki: “Onun için (yüksekçe) bir bina inşa edin de onu çılgınca yanan ateşin içine atın.” (Saffat Suresi, 97)
Sonra onlarda (Yusuf’un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü) ağır bastı. (Yusuf Suresi, 35)
O inkar edenler, zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. “O, gerçekten bir delidir” diyorlar. (Kalem Suresi, 51)
43- HADİSLERDE HZ. MEHDİ VE CEMAATİNİN İNKAR EDENLERİN
BASKILARI KARŞISINDA GÖSTERECEKLERİ TAVIR NASIL ANLATILMAKTADIR?
Peygamberimiz (sav) hadislerinde Hz. Mehdi ve beraberindeki kimselerin, inkar edenlerin olumsuz propagandaları ve baskıları ya da yaşadıkları zorluk ve sıkıntılar karşısında kararlılıklarından hiçbir şekilde vazgeçmeyeceklerini haber vermiştir:
Onlar Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından, dedikodusundan korkmayan İslam ahalisidir. (Süneni İbni Mace-10-259)
44- HADİSLERE GÖRE, HZ. MEHDİ İLK BAŞLARDA ÇALIŞMALARINI GİZLİ Mİ YOKSA AÇIK OLARAK MI YÜRÜTECEKTİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, Hz. Mehdi’nin henüz halk tarafından tanınmadığı ilk dönemlerinde faaliyetlerini gizli olarak gerçekleştireceği bildirilmiştir:
Geceleri ibadetle meşgul olup, gündüzleri gizli olacak… (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
Hz. Mehdi’nin geldiği dönem ahlaki dejenerasyonun çok ciddi boyutlara ulaştığı, inkar edenlerin din ahlakına ve inananlara karşı çok şiddetli bir düşmanlık besledikleri, gizli ve açık yoğun bir faaliyet içinde oldukları, çok çetin bir dönemdir. Böyle bir dönemde insanlardan gizli kalması ve tanınmaması, Hz. Mehdi’nin inkar edenlerin saldırılarından korunmasına vesile olacaktır.
Bu dönem, Hz. Mehdi’nin inkarcı ve müşrik sistemlerle çok büyük bir fikri mücadele yürüttüğü, din ahlakının yayılması için dünya çapında faaliyet yaptığı bir dönem olacaktır. İnsanların çoğunluğu tarafından tanınmaması, faaliyetlerinin ilk yıllarında Hz. Mehdi için çok büyük bir kolaylık sağlayacak, İslam ahlakının insanlar tarafından kabulünü de hızlandıracaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)
45- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN MÜCADELESİNİN İLK DEVRELERİNDE
İKİ KEZ ORTADAN KAYBOLACAĞI NASIL HABER VERİLMİŞTİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi’nin mücadelesine başladığı ilk dönemlerde “iki kez ortadan kaybolacağı” haber verilmiştir.
Ebu Abdullah Hüseyin bin Ali aleyhi’s-selâm’dan şöyle buyurduğu rivayet edilir:
Bu işi yapacak olanın (yani Mehdi’nin) iki gaybeti (kayboluşu, görünmemesi) vardır. Bu iki gaybetin biri o kadar uzayacak ki, bazıları: “O öldü”, bazıları da: “O gitti” diyeceklerdir. Ne onu sevenler, ne de başkaları onun yerini bilemeyecekler, sadece ona çok yakın hizmetçisi onun yerini bilir. (“el-Saa Fi Eşrat-is Saa” s. 93 Mısır bas.)
46- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN TEBLİĞ GÜCÜ NASIL TARİF EDİLMİŞTİR?
Hz. Mehdi, kuru bir ağacı diktiğinde de ağaç hemen yeşillenip yapraklanacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
O (Mehdi) kuru bir kamış ağacını kuru bir yere dikecek, anında yeşillenip yaprak verecek. (Kıyamet Alametleri, s. 165)
Mehdi bir yere kuru bir dalı diker ve dal yapraklanıp yeşillenir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 67)
Bir tevili şudur ki:
Hz. Mehdi, ‘kuru bir ağaç’a benzetilen bir insana teveccühüyle ve onu irşad etmesiyle; önceleri aynı kuru bir ağaç gibi etrafına faydalı olamayan böyle bir insanın, bu sefer yeşillenmiş ve meyve vermiş bir ağaç gibi etrafına, yani dinine ve bütün insanlığa faydalı hale geleceğine işaret edilmiştir. (En doğrusunu Allah bilir.) Aşağıdaki hadis-i şerifte de benzer bir şekilde; önceleri cahil, cimri ve korkak olan bir insanın, ahir zamanın büyük mürşidinin irşad ve tedrisiyle (ders vermesiyle) inşaAllah bilgili, cömert ve cesur bir hale geleceğine, adeta önceleri kuru ve faydasız olan bir ağacın yeşerip yaprak vermesi gibi şahsiyetini değiştireceğine işaret edilmiştir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Asrında cahil, cimri ve korkak olan bir adam hemen alim, cömert ve cesur olacak. (Kıyamet Alametleri, s. 186)
İmam Rabbani Hazretleri de eserlerinde kendisine verilen gücü aynı benzetmeyle ifade etmektedir:
Allah-ü Taala, hidayet işinde; bana büyük bir güç verdi. O kadar ki: Kuru bir ağaca teveccüh etsem; o kuru ağaç hemen filizlenir. (Mektubat-i Rabbani, 1/18)
47- HZ. MEHDİ İSLAM AHLAKINI DÜNYAYA NASIL HAKİM KILACAKTIR?
Hz. Mehdi İslam ahlakını ilmi çalışmalarıyla hakim edecektir
Hadislerde bildirildiği gibi Hz. Mehdi döneminde hiç kimsenin burnu kanamayacak, hiç kimse zarar görmeyecek, hatta uyuyan kişi dahi uyandırılmayacaktır. Bu da Hz. Mehdi’nin fikri bir mücadele yürüteceğini göstermektedir. Hz. Mehdi, fikren din ahlakına uygun olmayan akım ve sistemleri susturacak, ilmi çalışmayla İslam ahlakını hakim edecektir.
Zamanında ne bir kimse uykusundan uyandırılacak, ne de bir kimsenin burnu kanayacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 42)
Mehdi, Peygamberin (sav) yolunda gidecek, uyuyan kişiyi uyandırmayacak, kan da akıtmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
Mehdi… gayet sükünet içinde yürüyecektir. (Kıyamet Alametleri, s. 173)
48- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN TÜM MEZHEPLERİ ORTADAN
KALDIRARAK DİNİ ÖZÜNE DÖNDÜRECEĞİ NASIL BİLDİRİLMİŞTİR?
Hadislerde verilen bilgilere göre Hz. Mehdi, kendisinden önce gönderilmiş olan tüm müceddidlerden farklı birtakım özelliklere sahip olacak ve bu vasıfları taşımasıyla ahir zamanın Büyük Mehdisi olduğu anlaşılabilecektir. Hz. Mehdi’nin bu önemli özellikleri arasında “en büyük müceddid” (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam alimi) ve “en büyük müçtehid” (ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi) vasıflarını taşıması da olacaktır.
Bu vasıftaki büyük zatlar, İslam toplumlarına örnek olmuş, yol göstermiş, zamanın kutbu olmuş önderlerdir. Bu önderlerden kimi içtihat etme (hükümleri usulüne uygun olarak Kuran ve hadislerden istifade ile ortaya koyma) ve hüküm verme vasıflarından dolayı “mezhep önderleri” olmuşlardır; Müslümanlar da onlara uymuşlardır. İmam Hanefi, İmam Şafi, İmam Hanbeli, İmam Maliki bu önderlerden olup 4 mezhebin kurucularıdır. Bütün ehl-i sünnet onların verdiği hükümlerle amel etmektedir. Bu müçtehid ve müceddidlerin en büyükleri ise Hz. Mehdi olacaktır.
Bu da Hz. Mehdi’nin içtihat etme (hükümleri usulüne uygun olarak Kuran ve hadislerden istifade ile ortaya koyma) ve hüküm vermeye en yetkili kişi olarak, “tüm mezhepleri kaldıracağını” göstermektedir. Zira en büyük mezhep imamı olduğuna göre zaten tüm diğer mezhepleri kaldırması gerekir. Zamanında herkesin ona uyacağının bildirilmiş olması da bunu doğrulamaktadır. İslam tarihinin en büyük alimlerinden biri olan Muhyiddin Arabi ise “Fütühat-ül Mekkiye” isimli eserinde bu konuda şöyle bilgi vermiştir:
… Mehdi, dini Peygamber (sav)’in zamanında olduğu gibi aynen uygulayacak. Yeryüzünden mezhepleri kaldıracak. Halis hakiki dinden başka hiçbir mezhep kalmayacak. (Muhammed B. Resul El Hüseyin El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s. 186-187)
Hüseyin Hilmi Işık da, Saadet-i Ebediye adlı eserinde Hz. Mehdi’nin bu özelliğini şöyle haber vermiştir:
Hazret-i Mehdi, ahir zamanda dünyaya gelecektir. Resullulah Efendimiz (sav)’in soyundan olacaktır. İsa Aleyhisselam’la buluşacak, mezhepleri kaldıracak, yalnız onun mezhebi kalacak. (H. Hilmi Işık, Saadeti Ebediye, s. 35)
49- PEYGAMBERİMİZ (SAV), HZ. MEHDİ’NİN DİNE SONRADAN SOKULAN
TÜM BİDATLARI ORTADAN KALDIRACAĞINI HABER VERMİŞ MİDİR?
Bidat, ‘dinin aslında olmadığı halde, dine dahil edilen adetler’ anlamına gelir. Peygamberimiz (sav) de hadislerinde Hz. Mehdi’nin yerine getireceği vazifelerden birinin, ‘dine sonradan sokulan tüm yanlış inanç ve uygulamalardan arındırarak İslam dinini Peygamberimiz (sav) döneminde yaşandığı gibi özüne döndürmek’ olduğunu belirtmiştir. Hz. Mehdi’nin bu özelliğini haber veren hadislerden bazıları şöyledir:
Hz. Mehdi hiçbir bidatı bırakmayacak. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
Mehdi kaldırmadık bidat bırakmayacaktır. Ahir zamanda aynı Peygamber (sav) gibi dinin icablarını yerine getirecektir. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
Hz. Peygamber (sav) en başta İslam’ı nasıl ayakta tuttuysa, Hz. Mehdi de en sonunda aynı şekilde İslam’ı ayakta tutacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 27)
50- HZ. MEHDİ’NİN MÜCADELESİ NE ZAMANA KADAR SÜRECEKTİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi’nin inkarcı felsefeleri fikri olarak tümüyle etkisiz hale getirerek İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılacağı bildirilmiştir. Hz. Mehdi, Kuran ahlakını tüm yeryüzüne hakim kılana kadar mücadelesine devam edecektir. Bir hadiste bu durum şöyle haber verilmiştir:
İnsanlar, hakka dönünceye kadar mücadelesine devam edecektir. (El Kavlu-l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
51- HZ. MEHDİ’NİN MEHDİLİĞİNİ HERKES KABUL EDECEK MİDİR?
Hz. Mehdi tam manasıyla ortaya çıktığında, Hz. Muhammed’in bildirdiği şekil ve sureti, mücadelesi, yardımcıları, fethedeceği yerler ile ilgili bütün hadis-i şeriflerle uygunluk gösterecek, böylece bu konuda hiç kimsenin kalbinde en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmayacaktır. Herkes tam kanaat getirerek, onun Mehdiliği’ni tasdik edecektir. Hadislerde Hz. Mehdi’nin Mehdiliği’nin, tam olarak ortaya çıktığı dönemde herkes tarafından kabul edileceği şöyle bildirilmektedir:
Onun ismiyle semadan nida olunacak ve hiç kimse onun Mehdiliğini inkar etmeyecektir. (El-Kavlu-l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 47)
Bir adam (Mehdi) semadan ismiyle mutlaka çağırılacak ve delil onu inkar etmeyecek, zelil ona mani olmayacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 52)
Gökten bir ses gelecek, onu ne delil inkar edecek ve ne de delil olmaktan o alıkonacak. (Kıyamet Alametleri, s. 200)
52- HADİSLERDE İNSANLARIN HZ. MEHDİ’YE NASIL TABİ OLACAKLARI BİLDİRİLMİŞTİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi döneminde insanların arıların kovanlarına gelip sığındığı gibi Hz. Mehdi’ye gelip sığınacakları haber verilmiştir:
Ebu Said Hudri Resulluh’dan rivayet ediyor:
Mehdi’nin izleyicileri ona sığınırlar, bal arılarının Kraliçe arıya sığındıkları gibi (onun yanında güven ve huzur bulurlar), o yeryüzünü adalet ve dürüstlükle dolduracaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 11)
HZ. MEHDİ’NİN HZ. İSA İLE BİRARAYA GELMESİ
53- HZ. İSA İKİNCİ KEZ YERYÜZÜNE GELECEK MİDİR?
Ahir zaman, çok büyük olayların ve tarihi gelişmelerin yaşanacağı bir dönemdir. Bu değişimlere vesile olacak şahıslar da çok kutlu ve mübarek insanlardır. Ahir zamanın bu mübarek şahıslarından biri olan Hz. İsa, bundan yaklaşık 2000 yıl önce Rabbimiz’in Katına yükseltilmiştir ve Allah’ın takdir ettiği vakit geldiğinde de yeniden dünyaya dönecektir. Kuran ayetlerinde ve hadislerde haber verilen bilgiler, Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişinin ahir zamanda olacağına işaret etmektedir.
Hz. İsa -bazı insanların hiçbir bilgi ve delile dayandırmadan onun gelmeyeceğini öne sürdükleri bir dönemde, Allah’ın izniyle, ikinci kez yeryüzüne gelecek ve hak din olan İslam’ı tebliğ edecektir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Hz. İsa Ölmedi ve Mesih Müjdesi, Harun Yahya)
53- İSLAM ALİMLERİ HZ. İSA’NIN İKİNCİ KEZ YERYÜZÜNE GELİŞİYLE
İLGİLİ HADİSLERİN TEVATÜR DERECESİNDE OLDUĞUNU NASIL
HABER VERMİŞLERDİR?
Hz. İsa’nın ikinci kez yeryüzüne gelişi, Hz. Mehdi’nin ve Deccal’in ortaya çıkışı, kıyametin en büyük alametlerindendir. Birçok İslam alimi eserlerinde bu konuları detaylı olarak ele almışlardır. Konuyla ilgili hadislerde bildirilen haberler, İslam alimleri tarafından “tevatür” (kuvvetli haber) derecesinde kabul edilmektedir.
Hz. İsa’nın dünyaya tekrar gelişi ile ilgili Peygamberimiz (sav)’in birçok sahih hadisi bulunmaktadır. İslam alimlerinden Şevkani, Hz. İsa’nın dönüşüne dair 29 hadis olduğunu, bu hadislerin içerdiği bilgilerin de yanlış olma ihtimalinin bulunmadığını belirtmiştir. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/338)
Hz. İsa’nın tekrar geleceğini ve Deccal’in ortaya çıkacağını nakleden alimlerin başında İmam-ı Azam Ebu Hanife gelmektedir. Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber adlı eserinin son bölümünde şunları bildirmektedir:
Deccal’in, Ye’cüc ve Me’cücün çıkması, Güneşin batıdan doğması, Hz. İsa’nın gökten inmesi ve diğer kıyamet alametleri, sahih haberlerde aktarıldığı üzere, haktır, olacaktır. (Ebu Hanife, Nu’man b. Sabit (150/767), Fıkh-ı Ekber, Çeviren: H. Basri Çantay, Ankara, 1982)
İmam Suyuti de, El Havi Lil Fetava adlı kitabı ve El İ’lam bi Hukmi İsa adlı risalesinde, konuyla ilgili tüm hadislere yer verdikten sonra, bu hadislerin mütevatir olduklarını bildirmiştir:
Hadis ilmine vakıf olanlara gizli kalmayacağı üzere, bu hususta zikrettiğimiz bütün hadisler mütevatir derecesine ulaşmıştır. Dolayısıyla Mehdi Muntazar (beklenen Mehdi) hakkındaki hadis-i şerifler mütevatir olduğu gibi, Deccal hakkındaki hadis-i şerifler de tevatür derecesine ulaşmış olup, Hz. İsa’nın inişiyle ilgili hadis-i şerifler de mütevatirdir. (Suyuti, El Havi, 2/277)
54- SAHİH HADİSLERDE HZ. İSA’NIN İKİNCİ KEZ YERYÜZÜNE
GELECEĞİ NASIL HABER VERİLMİŞTİR?
Konuyla ilgili hadisler, güvenilir hadis kaynağı olan Kütüb-ü Sitte’de ve İmam Malik’in Muvatta’sı, İbn Huzeyme ile İbn Hibban’ın Sahih’leri, İbn Hanbel ve Tayalisi’nin Müsned’leri gibi en muteber hadis kaynaklarında geniş bir şekilde yer almaktadır. Hz. İsa’nın yeryüzüne gelişiyle ilgili hadislerden bazıları şöyledir:
Sizler on alameti görmedikçe hiçbir zaman Kıyamet kopmaz… Biri de İsa’nın inmesi… (Müslim, Kitabü-l Fiten: 39)
Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa’nın adalet sahibi olarak inmesi yakındır… [Ebu Hureyre ra/Buhari, Büyu 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242 (155); Ebu Davud, Melahim 14 (4324); Tirmizi, Fiten 54 (2234)]
VAllahi muhakkak ve muhakkak Meryem oğlu İsa inecek, hem adil bir hakem, adaletli bir hükümdar olarak inecek… [Ebu Hureyre ra/Buhari, Büyu 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242 (155); Ebu Davud, Melahim 14 (4324); Tirmizi, Fiten 54 (2234)]
İmamınız kendinizden olduğu halde, Meryem oğlu sizin içinize indiği zaman sizler nasıl olursunuz? (Ebu Hureyre, ra/Buhari, Enbiya 50, 3265, 3/1272; Müslim, İman 71,155,1/136; Beyhaki, Esma ve Sıfat 3265, 2/166)
Hayatım elinde olan Allah’a yemin ederim ki Meryem oğlu (İsa Aleyhisselam)’ın adil bir hakim olarak sizin içinize inmesi muhakkak yakındır. (Sahihi Müslim, 6/532)
İsa bin Meryem adil bir hakim ve adaletli bir imam (devlet başkanı) olarak inmedikçe kıyamet kopmayacaktır. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/340)
Peygamberimiz (sav), Hz. İsa’nın geldiğinde, yapacaklarını da şöyle ifade etmiştir:
İsa bin Meryem iner, kırk yıl Allah’ın kitabı ve benim sünnetimle hükmeder, vefat eder. (Ahir Zaman Mehdi’sinin Alametleri, s. 92)
İsa bin Meryem benim ümmetim içinde; adaletli bir hakim ve (yönetimde) adil bir imam olacak, haçı kırıp ezecek ve domuzu öldürecektir… Kap su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Din birliği de olacak, artık Allah’tan başkasına tapılmayacaktır. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/334)
55- HADİSLERDE HZ. İSA’NIN YARDIMCILARININ SAYISI İLE İLGİLİ
NASIL BİR BİLGİ VERİLMİŞTİR?
Kuran’da, Hz. İsa’nın yeryüzüne ilk gelişinde kendisine tabi olanların sayısının oldukça az olduğuna işaret edilmiştir. Rivayetlerde de haber verildiğine göre, Hz. İsa’ya yalnızca az sayıdaki havarileri iman etmiş ve halktan da bu mübarek peygambere destek veren kimse olmamıştır. Bu durum Kuran’da şöyle haber verilmiştir:
Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa’nın havarilere: “Allah’a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?” demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: “Allah’ın yardımcıları bizleriz.” Böylece İsrailoğulları’ndan bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkar etmişti. Sonunda Biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler. (Saff Suresi, 14)
Yeryüzüne ikinci kez gelişinde de, ilk zamanlarda Hz. İsa’ya inanıp destekleyenlerin sayısı yine çok az olacaktır. Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi, Hz. İsa’nın ahir zamanda yeryüzüne ikinci kez gelişinde yaşanacak bu durumu şöyle haber vermiştir:
… “Deccal’ın fevkalâde büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu” gösterir. Bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa Aleyhisselâm’ı nur-u îman (imanın ışığı) ile tanıyan ve tâbi’ olan cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin (ruhani mücahidler cemaatinin) kemmiyeti (sayısı), Deccal’ın mektepçe ve askerce ilmî ve maddî ordularına nispeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir (maksadındadır). (5. Şua, s. 464 Şualar, s. 495)
Bir başka sözünde ise Bediüzzaman, Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde işaret edilen bu durumu şöyle açıklamıştır:
Hazret-i İsa (A.S.) Deccal ile mücadelesi zamanında, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücudca o derece Deccal’ın heykeli Hazret-i İsa’dan büyüktür, diye meâlinde rivayet var. Demek Deccal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’dan on, belki yirmi misli yüksek kametli (boylu) olmak lâzım gelir…
Birinci Cihet: Din-i İsevî’nin hakikîsini (Hristiyanlığın gerçeğini) esas tutan İsevî ruhanîlerin cemaati ve onlara karşı dinsizliği tervice (kabul ettirip geçerli kılmaya) başlayan cemaat tecessüm etseler (maddeleşip cisim haline gelseler), bir minare yüksekliğinde bir insanın yanında bir çocuk kadar da olamaz. (Kastamonu Lahikası, s. 75)
Bediüzzaman, bu sözlerinde Deccal’in elinde bulunduracağı maddi ve manevi güç gibi, çevresindeki insanların sayısının da çok fazla olacağını, Hz. İsa’nın cemaatinin ise Deccal’inkine kıyasla çok az sayıda kişiden oluşacağını belirtmiştir. Hz. İsa’nın toplumun büyük bir kesimi tarafından tanınamamasında, Deccal’in elinde bulundurduğu bu geniş kitle ve imkanlarla yürüteceği olumsuz propagandanın büyük etkisi olacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)
56- HZ. MEHDİ, HZ. İSA İLE BULUŞACAK MIDIR? BU BULUŞMA GERÇEKLEŞMİŞ MİDİR?
Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışı yüzyıllardır İslam ümmeti tarafından beklenen müjdeli olaylardır. Nitekim rivayetlerde bu mübarek şahısların çıkış alametleri olarak bildirilen olayların pek çoğu hadislerle mutabık bir şekilde ve ardarda gerçekleşmektedir. Kuşkusuz bu durum, Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin ortaya çıkacakları vaktin çok yaklaştığının bir göstergesidir.
Peygamberimiz (sav)’in sahih hadislerinde Hz. İsa’nın Hz. Mehdi ile aynı dönemde ortaya çıkacakları ve İslam ahlakını tüm dünyada yerleşik kılma amacıyla birlikte mücadele edecekleri bildirilmiştir. Pek çok sahih hadiste yer alan bu bilgiler, Hz. İsa ile Hz. Mehdi’nin ortaya çıktıkları dönemde bir araya geleceklerini ve karşılıklı diyalog içerisinde olacaklarını göstermektedir. Ancak bu büyük ve tarihi buluşma henüz gerçekleşmemiştir ve tüm dünya Müslümanları tarafından beklenmektedir. Bu durum da bizlere, Hz. Mehdi’nin geçmiş dönemlerde gelmiş bir şahıs olamayacağını gösteren önemli delillerden biridir. Çünkü Hz. İsa henüz ortaya çıkmamış ve tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşecek olan bu birliktelik henüz oluşmamıştır.
57- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN NAMAZDA HZ. İSA’YA İMAMLIK YAPACAĞI NASIL HABER VERİLMİŞTİR?
Hz. İsa’nın ortaya çıktığı dönemde Hz. Mehdi, Peygamberimiz (sav)’in halifesi yani İslam aleminin manevi lideri sıfatıyla dünya çapındaki tüm Müslümanlar arasında İslam Birliği’ni sağlamış olacak ve bu birliğin başında lider konumunda bulunacaktır. Peygamberimiz (sav)’in pek çok sahih hadisinde Hz. İsa’nın da bu dönemde ikinci kez yeryüzüne geleceği; Hz. Mehdi ile birlikte namaz kılacağı ve Hz. İsa’nın “imamlık sana verilmiştir” diyerek Hz. Mehdi’yi imamlığa bizzat kendisinin geçireceği bildirilmiştir. Bu hadislerden bazıları şöyledir:
Hz. İsa namazını Hz. Mehdi’nin arkasında kılacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
İmamları salih bir insan olan Mehdi olduğu halde, Beytü’l Makdis’e sığınırlar. Orada imamları kendilerine sabah namazını kıldırmak için öne geçtiği bir sırada, bir de bakarlar ki, Meryem oğlu İsa sabah vaktinde inmiştir. Mehdi, Hz. İsa’yı öne geçirmek için arkaya çekilir. HZ. İSA ONUN OMUZLARINA ELİNİ KOYAR VE ONA DER Kİ, “GEÇ ÖNE NAMAZI KILDIR. ZİRA KAMET (namaza başlama işareti) SENİN İÇİN GETİRİLMİŞTİR.” (Ebu Rafi’den rivayet edilmiştir; İmam Şarani, Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, s. 495-496)
… Nihayet Meryem oğlu İsa Müslümanların emiri (Hz. Mehdi) ona: Gel bize namaz kıldır, der. Bunun üzerine İsa: Hayır, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak sizin bir kısmınız diğer bir kısım üzerine emirlersiniz, der. (Sahih-i Müslim, c. 1, s. 209)
Hz. İsa semadan nüzul edecek ve onun emirliğini kabul edecektir. Hz. İsa’ya “Bize namaz kıldır” denilecek, ancak o, “Emir sizin içinizdedir” karşılığını vererek, “Bu Allah’ın ümmet-i Muhammed’e bir ikramıdır.” diyecektir. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
Hz. Mehdi müminlerle beraber Beytül Makdis’de sabah namazı kılarken, o sırada nüzul eden Hz. İsa’yı takdim edecek ve Hz. İsa ellerini onun omuzuna koyarak, “Namazın kameti senin için getirildi, bu yüzden sen kıldır” diyecek ve nihayet Hz. Mehdi, Hz. İsa ve müminlere imam olarak namazı kıldıracaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 25)
58- HZ. İSA VE HZ. MEHDİ, HABER VERİLDİĞİ ŞEKİLDE BİRLİKTE
NAMAZ KILMIŞLAR MIDIR?
Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin biraraya gelmeleri ve birlikte namaz kılmaları henüz gerçekleşmemiş bir olaydır. Hz. İsa’nın gelişi ve Hz. Mehdi’yle birlikte namaz kılmaları tüm dünya Müslümanları tarafından büyük bir heyecanla beklenmektedir.
59- BU OLAYIN HENÜZ GERÇEKLEŞMEMİŞ OLMASI HZ. MEHDİ’NİN
HENÜZ ORTAYA ÇIKMADIĞININ BİR DELİLİ MİDİR?
Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin henüz bir araya gelmemiş olmaları, Hz. Mehdi’nin önceki devirlerde gelmiş bir şahıs olmadığını ve içinde bulunduğumuz, ahir zaman alametlerinin birbiri ardınca gerçekleşmekte olduğu bu dönemde geleceğinin önemli bir delilidir. Bu önemli alamet gerçekleşmediği takdirde, Hz. Mehdi’nin geçmiş dönemlerde çıkmış olduğundan bahsetmek ise hiçbir şekilde mümkün değildir.
60- DECCAL’İN FİKİR SİSTEMİ HZ. İSA TARAFINDAN ETKİSİZ HALE GETİRİLECEK MİDİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin ahir zamanda yürütecekleri büyük fikri mücadelede, karşılarındaki en önemli negatif gücün ne olacağı da haber verilmiştir. Bu negatif güç “Deccal”dir. Güvenilir hadislerde ve temel İslami kaynaklarda kıyametin büyük alametlerinden biri olarak sayılan Deccal ismi, “dcl” kökünden gelen “yalancı, hilekar, zihinleri gönülleri, iyi ile kötüyü, hak ile batılı karıştıran, bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen, bucak bucak her yeri dolaşan müfsid (fesadlaştıran) ve kötü kişi” anlamına gelmektedir.
Deccal maddi güç ve imkanlarının yanı sıra, bazı olağanüstü güçlere de sahip olacak ve insanların büyük çoğunluğunu bu güçleri ile etkisi altına alacaktır. Bu şekilde olağanüstü işler yaparak birtakım sahte mucizelerle insanları kandırdığı ve şeytanların desteğiyle hareket ettiği için, Deccal’in yenilmesi ancak Rabbimiz’in çeşitli mucizeler bahşettiği kutlu peygamberi Hz. İsa vesilesiyle olacaktır. Hz. İsa’nın Deccal’in fitnesini yok etmesi, Allah’ın izniyle, çok hızlı ve kolay olacaktır. (Hz. İsa Allah’ın bir rahmeti olarak, ölüleri diriltmek, hastaları iyileştirmek, çamurdan bir kuş yapıp üfleyerek can vermek gibi mucizeler göstermiştir).
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Deccaliyet’in fikri olarak tam anlamıyla ortadan kaldırılmasının Hz. İsa vesilesiyle olacağı şöyle müjdelenmiştir:
Rabbim bana (Hz. İsa) Deccal’in çıkacağını haber verdi. Yanımda kadib ağacından yapılmış iki ok bulunacak. Deccal onları görünce kurşunun suda erimesi gibi eriyecektir. (Abdullah bin Mes’ud, Tefsirü İbni Mes’ud, s. 243)
Allah’ın düşmanı olan Mesih-i Deccal, İsa Aleyhisselam’ı görünce, tuzun suda eridiği gibi erir. Hz. İsa onu terk edip bıraksa bile helak oluncaya kadar eriyip gidecektir. Lakin Allah onu bizzat İsa Aleyhisselam’ın eliyle yok edecektir. (Müslim, Kitabü’l Fiten: 34)
… Deccal ortalığa fitne saçarken Cenab-ı hak, Mesih İsa İbni Meryem’i gönderir… Hz. İsa Deccal ile Lüdde (Beytül Makdis’e yakın bir belde) kapısında karşılaşır ve onu yok eder. (Sahih-i Müslim; Büyük Fitne Mesih-i Deccal, Saim Güngör, s. 104)
Hadislerde haber verildiği gibi, Hz. İsa yeniden yeryüzüne dönecek, Beytü’l Makdis’te (Mescid-i Aksa) Deccal’le karşılacak ve Deccal, Hz. İsa’yı görünce “tuzun suda erimesi gibi” yok olacaktır. Allah’ın izniyle Hz. İsa’nın “nefesi dahi” Deccal’in fitnesinin yok edilmesine yetecektir.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, Hz. İsa’nın yalnızca nefesinin dahi, iman etmeyenler üzerinde büyük bir etki oluşturacağı ve batıla dayalı fikir sistemini kökten yok edeceği şöyle bildirilmiştir:
…O’nun (Hz. İsa a.s.’ın) nefesini duyan hiçbir kafirin ölmemesi mümkün değildir. Deccal’in yalancı olduğu etrafa dalga dalga yayılacaktır. Deccaliyet perişan olacak fikir sistemi yok edilecektir. (Sünen-i Ibn-i Mace, 10/32)
… Deccal ortalığa fitne saçarken Cenab-ı hak, Mesih Meryem Oğlu İsa’yı gönderir… nefesini idrak eden her kafir mutlaka yok olur. İsa (a.s) Deccal ile Lüdd kapısında (Beytül Makdis’e yakın bir belde) karşılaşır ve onu yok eder. (Sahih-i Müslim; Büyük Fitne Mesih-i Deccal, Saim Güngör, s. 104)
Bu gerçek Kuran’da da “Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah’a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.” (Enbiya Suresi, 18) ayetiyle hatırlatılmaktadır. Hak daima batıla karşı üstün gelmektedir.
61- HADİSLERDE DECCAL’İN FİKREN YOK EDİLMESİNDE, HZ. MEHDİ’NİN HZ. İSA İLE BİRLİKTE HAREKET EDECEĞİ HABER VERİLMİŞ MİDİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. İsa’nın, Deccal’in fitnesini Hz. Mehdi ile birlikte yok edeceği bildirilmiştir:
Mehdi benim Ehl-i Beyt’imden ve benim neslimdendir. O, yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Muhakkak ki o İsa Aleyhisselam ile birlikte yola çıkarak Filistin arazisindeki Bab-u Lut denilen mevkide Deccal’i yok etmesi için Hazreti İsa’ya yardım edecektir. (Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, İmam Şarani, Bedir Yayınevi, s. 438, (816))
İsa gökten inecek, Deccal’i yok edecek veya Hz. Mehdi’nin Deccal’i yok etmesine yardım edecektir. (Kittani, s. 145) (Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 127)
Mehdi, İsa ile beraber çıkacak, Filistin topraklarında Bab-ı Lüd’de Deccal’i yok edecek, Mehdi’nin Deccal’i yok etmesine yardım edecektir. (Kitabü’l- bürhan, s. 105) (Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 127)
62- HZ. İSA’NIN HZ. MEHDİ İLE BİRLİKTE DECCAL’İN FİKİR SİSTEMİNİ YOK ETMELERİ GERÇEKLEŞMİŞ MİDİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde verilen bilgilere göre, Hz. İsa ve Hz. Mehdi, hak dine karşı mücadele verecek olan Deccal’i yenilgiye uğratacak ve onun kurmuş olduğu sapkın sisteme son vereceklerdir. Hz. Mehdi, tüm insanları Allah’ın Kuran’da bildirdiği hak dini yaşamaya davet edecek, Deccal’in ve onun inkara dayalı sisteminin ortadan kalkmasıyla birlikte insanlar akın akın din ahlakını yaşamaya yöneleceklerdir. Yeryüzünde Kuran ahlakı hakim olacak ve bu şekilde tüm insanlık barış ve esenliğe kavuşacaktır.
Ancak günümüzde bunların hiçbiri henüz yaşanmamıştır. Önceki satırlarda da belirtildiği gibi, tüm dünya insanları Hz. İsa’nın ikinci kez yeryüzüne gelişine henüz şahit olmamıştır. Hz. Mehdi ve Hz. İsa birlikte Deccal’e karşı mücadele vererek Deccal’in fikri yenilgisine vesile olmamışlardır. Bu durum da yine Hz. Mehdi’nin önceki yüzyıllarda gelmiş bir şahıs olamayacağını göstermektedir. Ahir zaman alametlerinin birbiri ardınca gerçekleşmesi ise, Hz. Mehdi’nin içerisinde bulunduğumuz bu dönemde ortaya çıkmasının çok yakın olduğunu gösteren alametlerden biridir.
63- HZ. İSA’NIN İKİNCİ KEZ YERYÜZÜNE BİR ŞAHSI MANEVİ DEĞİL ‘BİR ŞAHIS’ OLARAK GELECEĞİ HADİSLERDE NASIL AÇIKLANMIŞTIR?
Önceki satırlarda anlatıldığı gibi Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. İsa’nın ikinci kez yeryüzüne geldiğinde Hz. Mehdi ile birlikte Deccal’in fitnesine karşı büyük bir mücadele yürüteceği, Hz. Mehdi ile birlikte namaz kılacağı bildirilmiştir. Peygamberimiz (sav)’in vermiş olduğu bu bilgiler Hz. İsa’nın bir şahs-ı manevi olmadığını; namaz ibadeti gibi, Allah’ın hak dininin hükümlerini yerine getirebilecek “cismi bedeni olan bir şahıs” olarak yeryüzüne geleceğini açıkça ortaya koymaktadır. Hz. İsa, yeryüzüne önceki gelişinde namaz ibadetini yerine getirmiştir. İkinci kez gelişinde de Allah’ın izniyle aynı şekilde bu ibadetine devam edecektir. Allah Kuran’da “hayat sürdüğü müddetçe” namaz kılmakla yükümlü kıldığını Hz. İsa’ya şöyle bildirmektedir:
(İsa) Dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. (Allah) Bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti.” (Meryem Suresi, 30-31)
Bunun yanı sıra Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. İsa’nın ortaya çıkış zamanı, yapacağı faaliyetler, vasıfları, ahlakı, fiziksel özellikleri, yaşı gibi pek çok özelliği hakkında da bilgi verilmiştir. Tüm bu bilgiler, Peygamberimiz (sav)’in Hz. İsa’nın bir şahs-ı manevi olarak değil, bir şahıs olarak geleceğini müjdelediğini açıkça ortaya koymaktadır. Hadislerde yer alan bu konuya açıklık getiren bilgilerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, MERYEM OĞLU İSA’NIN ADALET SAHİBİ OLARAK İNMESİ YAKINDIR… (Buhari, Kitabü’l-Büyu’: 102, Mezalim: 31, Enbiya 49; Müslim, İman: 242 (155); Ebu Davud, Melahim: 14 (4324); Tirmizi, Fiten: 54 (2234))
Resulullah buyurdu ki: “Hayatım yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, MERYEM OĞLU (İSA ALEYHİSSELAM)’IN ADİL BİR HAKİM OLARAK SİZİN İÇİNİZE İNMESİ YAKINDIR.” (Sahih-i Müslim, Cilt 1- Sayfa 206-242)
VAllahi muhakkak ve muhakkak MERYEM OĞLU İSA İNECEK, hem adil bir hakem, ADALETLİ BİR HÜKÜMDAR olarak inecek… (Ebu Hureyre ra/Buhari, Büyu 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242 (155); Ebu Davud, Melahim 14 (4324); Tirmizi, Fiten 54 (2234))
Bu hadislerde Peygamberimiz (sav), Hz. İsa’nın “adalet sahibi”, “adil bir hakim” ve “adaletli bir hükümdar” vasıflarını haber vermiştir. Tüm bunlar, bir insanın sahip olabileceği özelliklerdir. Bir şahs-ı manevinin hükümdar olabilmesi, adalet sağlayabilmesi, hakim yani yönetici vasfını taşıyabilmesi ise elbetteki söz konusu değildir. Peygamberimiz (sav) bu konuyu diğer hadislerinde de şöyle açıklamıştır:
İmam Nevevi: HZ. İSA Ümmeti Muhammed’e Peygamber olarak değil; ŞERİAT-I MUHAMMEDİYYEYİ TATBİK ETMEK İÇİN GELECEKTİR, demektedir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 68)
Ebuş-Şeyh Ebu Hüreyre (RA)’dan nakl ediyor: “İSA ALEYHİSSELAM İNECEK, deccalı öldürecek, KIRK YIL KALIP, ALLAH’IN KİTABI VE BENİM SÜNNETİMLE AMEL EDECEK, SONRA ÖLECEK…” (Kıyamet Alametleri, 8. baskı, s. 258)
Ebu Seyh, Kitab-ül Fiten’de Ebu Hureyre’den tahric etti, Resulullah buyurdu: İsa bin Meryem iner, Deccal’i öldürür ve KIRK (40) YIL ALLAH’IN KİTABI VE BENİM SÜNNETİMLE HÜKMEDER, vefat eder. (Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 92)
Bu hadislerde de Peygamberimiz (sav) Hz. İsa’nın ikinci kez yeryüzüne geldiğinde “Peygamberimiz (sav)’in sünnetiyle amel edeceğini” haber vermiştir. Bir şahs-ı manevinin Peygamberimiz (sav)’in sünnetiyle hareket etmesi mümkün değildir. Açıktır ki bu sahih hadislerde bildirildiği gibi Hz. İsa Allah’ın izniyle bir şahıs olarak ortaya çıkacaktır. Hadislerde bu konuda verilen bir diğer bilgi ise Hz. İsa’nın ikinci kez yeryüzüne geldiğinde “hac ibadetini yerine getirecek olması”dır:
VAllahi MERYEM OĞLU (HZ. İSA ALEYHİSSELAM), Feccu’r-Ravha nam mevkide, HACC YAPMAK veya umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için İCABET EDECEKTİR. (Müslim, Hacc: 216, 1252)
Bir rivayette İSA ALEYHİSSELAM’IN İNECEĞİ, HACCA GİDİP bilahare MEDİNE’Yİ ZİYARET EDECEĞİ VE RESULULLAH’IN KABRİNE SELAM VERECEĞİ ve Resulullah’ın da selamını alacağı anlatılmaktadır. (Kıyamet Alametleri, 8. baskı, s. 246)
Bir rivayette (REVHA)YA İNECEĞİ ve oradan HACCE GİDECEĞİ anlatılmaktadır.
Revha, Medine ile Vadisafra arasında, Mekke yolundaki bir yerin adıdır. (Kıyamet Alametleri, 8. baskı, s. 246)
Bazı rivayetlerde şöyle denilmektedir:
O, YERYÜZÜNE İNDİKTEN SONRA evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacak, sonra MEDİNE’DE ÖLECEK… Belki de ÖLÜMÜ HACCI VE PEYGAMBERİN (SAV) KABRİNİ ZİYARETİ ESNASINDA OLACAK. Aksi takdirde Beyt-i Makdis’de vefat edecek. (Kıyamet Alametleri, 8. baskı, s. 246)
Bu konu da yine Hz. İsa’nın bir şahıs olarak geleceğini açıklayan bir başka önemli bilgidir. Peygamberimiz (sav) hadislerinde ayrıca “Hz. İsa’nın fiziksel özellikleri” hakkında da bilgi vermiştir. Bu hadislerde Hz. İsa’nın boyundan, saç renginden ve görünümündeki güzellik ve heybetten bahsedilmektedir. Kuşkusuz ki bu detaylar da Hz. İsa’nın bir şahs-ı manevi olmadığını yine açıkça ortaya koymaktadır. Bu hadislerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
“Onunla (İsa ile) benim aramda hiçbir peygamber yoktur. O şüphesiz inecektir. Onu gördüğünüz zaman tanıyın! O, ORTA BOYLU, BEYAZA ÇALAR KIRMIZI RENKTEDİR. SARIYA BOYALI İKİ ELBİSE İÇİNDE OLACAK. YAĞMUR YAĞMASA DA SAÇINDAN SU DAMLAYACAKTIR. Insanlarla İslam için mücadele edecektir. Mesihu’d-Deccal’i öldürecek, sonra yeryüzünde tam kırk sene kalacak. Sonra ölecek ve namazını Müslümanlar kılacaklardır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tırmizi / Büyük Hadis Külliyatı, Rudani 5.Cilt, s. 380)
‘İbn-i Abbas ra’dan Nebi sav. Şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
“Miraçda bana gece sefer ettirildiğinde ben Musa’yı esmer yüzlü, uzun boylu, kıvırcık saçlı bir tipte gördüm… İSA’YI DA GÖRDÜM. NE UZUN NE KISA NE ORTA BOYDA BENZİ KIRMIZI İLE BEYAZA MAİL OLUP BAŞI, SALIVERMİŞ DÜZ SAÇLI KİŞİ İDİ. Allah’ın bana gösterdiği hayrete şayan daha bir takım garibeler arasında Cehennem muhafızı Malik’i ve Deccal’i de gördüm. (Sahihi Buhari Muhtarasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, s. 37)
İbnu Ömer (ra) anlatıyor: “Hayır, Allah’a kasem olsun Resulullah (aleyhissalatu vesselam), HZ. İSA’NIN KIZIL ÇEHRELİ OLDUĞUNU SÖYLEMEDİ. Ancak şunu söyledi: “Ben bir keresinde uyumuştum. Rüyamda Beytullah’ı tavaf ediyordum. O SIRADA DÜZ SAÇLI, KUMRAL BENİZLİ, BAŞINDAN SU AKAR VAZİYETTE İKİ KİŞİYE DAYANIP ORTALARINDA GİTMEKTE OLAN BİRİSİNİ GÖRDÜM.
“Bu kim?” dedim.
“MERYEM’İN OĞLU!” dediler. (Buhari, Tabi 33, 11, Enbiya, 42, Libas 68, Fiten 26, Muslim, İmam 275,(169); Muvatta, Sifatu’n-Nebi 2, (2, 920). *1673)
Yine Abdullah İbn-i Ömer (ra) dan rivayet olunduguna göre Nebi (sav) demiştir ki:
Ben bu gece kendimi rüyamda Kabe’de buldum. Ansızın ESMER BİR KİŞİ GÖRDÜM. SANKİ O ESMER İNSANLARDAN EN GÜZELİ, BAŞININ SAÇI İKİ OMUZU ARASINA SARKIYORDU. (YENİ) TARANMIŞ VE ARINMIŞTI DA BAŞININ SAÇI SU DAMLATIYORDU. İKİ ELİNİ İKİ KİŞİNİN İKİ OMUZUNA KOYARAK BEYT’İ TAVAF EDİYORDU. (ORADA BULUNANLARA) BU KİMDİR? DİYE SORDUM. ONLAR: MERYEM’İN OĞLU MESİH (İSA)’DIR, DEDİLER. (Sahih-i Buhari, 9/177)
ALTINÇAĞ
64- ALTINÇAĞ NE DEMEKTİR?
Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde kıyamete yakın bir zamanda yaşanacak olan ahir zaman hakkında çok detaylı bilgiler ve işaretler yer almaktadır. Peygamberimiz (sav)’in verdiği bilgilere göre, bu dönemde birbiri ardınca pek çok önemli olay gerçekleşecektir. Ahir zamanın ilk devresinde dünyada büyük bir bozulma ve karmaşa hüküm sürecek, ikinci aşamada ise gerçek din ahlakının yaşanmasıyla birlikte yeryüzünde barış ve huzur hakim olacaktır.
Ahir zamanın ilk aşamasında, Allah’ı inkar ederek ateizmi ve dinsizliği telkin eden bir takım felsefi sistemler nedeniyle insanlar arasında büyük bir dejenerasyon yaşanacaktır. İnsanlık yaratılış amacından uzaklaşacak, bunun sonucunda büyük bir manevi boşluk ve ahlaki bozulma oluşacaktır. Büyük felaketler, savaşlar ve acılar yaşanacak ve tüm insanlar bu sıkıntılara son verebilmek için “nasıl kurtuluruz” sorusunun cevabını arayacaklardır.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerindeki, ahir zaman alametleri olarak bildirilen bu gelişmelerin pek çoğu, günümüzde birebir haber verildiği şekilde gerçekleşmiştir. Son zamanlarda yeryüzünde savaş ve çatışmaların, terör, şiddet, anarşi ve kargaşanın, katliamların, işkencelerin giderek artmış olması ise, yine ahir zamanın ilk döneminin yaşanmakta olduğunun bir göstergesidir.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerindeki bilgilere göre Allah, bu karanlık dönemin ardından insanları ahir zamanın karmaşasından kurtaracak ve büyük bir kurtuluşa ulaştıracaktır. Allah, güzel ahlaktan uzaklaşan insanları, dejenerasyona uğrayan toplumları doğru yola iletmek için “Mehdi” yani “doğruya götüren” sıfatını taşıyan Hz. Mehdi’yi vesile kılacaktır.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ve İslam alimlerinin açıklamalarında, Hz. Mehdi’nin bu doğrultuda üç büyük sorumluluk üstlendiği bildirilmektedir. Hz. Mehdi öncelikle Allah’ı inkar eden ve dinsizliği destekleyen felsefi sistemlerin fikri olarak çürütülmesini sağlayacaktır. Diğer yandan İslam’ı, Kuran’da ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetinde bildirildiği şekilde özüne döndürecektir. İslamiyet’i tüm bozulmalardan, hurafelerden arındırarak gerçek Kuran ahlakının yaşanmasını sağlayacaktır. Ahir zamanın ilk döneminde insanlığın içerisinde bulunduğu tüm karışıklıklara, toplumsal sorunlara, sosyal sıkıntılara çözüm getirecek, tüm yeryüzüne barış, huzur, mutluluk ve güzel ahlakın hakim olmasına vesile olacaktır.
Hz. Mehdi ile aynı dönemde yeryüzüne ikinci kez gelecek olan Hz. İsa ise, özellikle Hristiyan ve Yahudi dünyasına hitap edecek, onları içine düştükleri hurafelerden sıyrılıp Kuran ahlakını yaşamaya çağıracaktır. Hristiyanların Hz. İsa’ya uymasıyla birlikte İslam ve Hristiyan alemi tek bir inançta birleşecek ve dünya “Altınçağ” adı verilen büyük bir barış, güvenlik, mutluluk ve refah dönemi yaşayacaktır.
İnsanların asırlardır özlemini duydukları bu kutlu dönem, hadislerin işaretlerine göre yarım yüzyıldan fazla sürecek ve Peygamberimiz (sav)’in zamanında yaşanan “Asr-ı Saadet” benzeri bir dönem olacaktır.
65- PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HADİSLERİNDE, İNSANLARIN
ALTINÇAĞ’IN GÜZELLİĞİNE ÖZENECEKLERİ VE ALTINÇAĞ’DA YAŞAMIŞ
OLMAYI DİLEYECEKLERİ NASIL HABER VERİLMİŞTİR?
Altınçağ’da yaşam o denli güzel olacaktır ki, tüm insanlar bu dönemde yaşamış olmayı isteyeceklerdir. “Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmayacaklar, bu güzelliklerden daha fazla yararlanmak için Allah’tan ömürlerinin uzatılmasını” temenni edeceklerdir. Altınçağ’a duyulan bu özlem Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde şöyle bildirilmiştir:
Onun zamanında, büyükler “Keşke ben küçük olsaydım”, küçükler de “Keşke ben büyük olsaydım” diyeceklerdir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 48) (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17)
Naim b. Hammad, İbni Abbas’dan tahric etti ki:
Hz. Mehdi Bizim Ehli Beyt’ten bir gençtir. İhtiyarlarımız ona yetişemeyecek, gençlerimiz ise onu ümid edeceklerdir. (Ahir Zaman Mehdisi’nin Alametleri, Celalettin Suyuti, s. 23)
Zamanı o kadar adil olacak ki, kabirdeki ölüler dirilere imrenecektir… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 22)
Onlar her zalime ve cebbar oğlu cebbara galip gelir. Onun devrinde ölülerin dirilere imreneceği bir adalet görülür. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 68)
Hatta yaşayanlar (kendilerinde bulunan nimetleri görmeleri için) ölülerin de hayatta olmalarını temenni edeceklerdir. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 437)
Peygamberimiz (sav) hadislerinde, insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşlarına vesile olacak çok kıymetli bir insan olan Hz. Mehdi’ye tabi olunmasını bildirmiş ve onun döneminde yaşanacak tüm bu hayırlara işaret etmiştir:
İbni Ebi Şeybe ve Naim b. Hammad Fiten isimli eserde, İbni Mace ve Ebu Naim ise İbni Mes’ud’dan tahric ettiler. O dedi ki:
… O (Mehdi) arza sahib olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı adaletle doldurur. Sizden O’na kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa gelsin, O’na katılsın. Zira O Mehdi’dir. (Ahir Zaman Mehdisi’nin Alametleri, Celalettin Suyuti, s. 14)
İnsanlar, Allah’ın Kuran’da inanan kullarına müjdelediği güzelliklerin hepsini bu dönemde yaşayabileceklerdir. Allah ayetinde iman eden müminleri dünyada da güzel bir hayatla yaşatacağını şöyle bildirmektedir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
66- HADİSLERDE HZ. MEHDİ DÖNEMİNDE YERYÜZÜNÜN ADALETLE
DOLACAĞI NASIL HABER VERİLMİŞTİR?
Allah Kuran’ın “Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Maide Suresi, 8) ayetiyle iman sahiplerine adaletli davranmalarını bildirmiştir. İnsanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, sadece haktan ve doğrulardan yana, katıksız bir adalet, Kuran ahlakının bir gereğidir. Ancak Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde bildirildiği üzere ahir zamanda insanlar Kuran’da bildirilen bu ahlaktan uzaklaşacak, adaletsizlik yeryüzüne alabildiğine hakim olacaktır. Nitekim günümüzde dünyanın dört bir yanında süregelen çatışmalar, savaşlar; öldürülen, sakat kalan, evlerinden yurtlarından sürülen, yüzlerce kilometre yolu yürüyerek barınacak yer arıyan mültecilerin, sokaklarda yaşayan kimsesiz çocukların, yardıma ve bakıma muhtaç, kimsesizliğe terk edilen yaşlıların durumu, adaletin gereği gibi uygulanmadığının açık bir göstergesidir.
Ancak Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışıyla birlikte yeryüzünde hüküm süren bu durum sona erecek, tüm dünyada benzeri görülmemiş bir adalet ortamı sağlanacaktır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi döneminde yaşanacak olan bu adil ortam şöyle haber verilmektedir:
Kıyametin kopması için zamanda sadece bir günden başka vakit kalmamış da olsa Allah benim Ehl-i Beyt’imden bir zatı gönderecek yeryüzü zulümle dolduğu gibi, o yeryüzünü adaletle dolduracak. (Sünen-i Ebu Davud, 5/92)
Mehdi bendendir, yeryüzü zulüm ve işkence ile dolduğu gibi onu doğruluk ve adaletle doldurur. (Süneni-i Ebu Davud, 5/93)
Bu (Emir) de insanlar yeryüzünü daha önce zulüm ile doldurdukları gibi yeryüzünü adaletle dolduracaktır. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/348)
Zulüm ve fıskla dolu olan dünya, o (Hz. Mehdi) geldikten sonra adaletle dolup taşacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 20)
Hz. Mehdi’nin zamanında adalet o kadar bol olacak ki, zorla alınan her mal sahibine geri verildiği gibi, bir insanın başkasına ait olup da, dişinde kalmış birşey bile sahibine iade edilecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Onun adaleti her yeri kaplayacak ve insanlar arasında Hz. Peygamberin sünnet-i seniyyesi ile muamele edecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 20)
Dünya hayatının bir günü kalsa Allahu Teala o günü uzatır, benim Ehli Beyti’mden bir adam gönderir. Onun ismi benim ismim gibidir. Babasının ismi babamın ismi gibidir. Zulüm ve kötülükle dolmuş dünyayı, adalet ve dürüstlükle dolduracaktır. (Büyük Fitne Mesih Deccal, Saim Güngör, Pamuk Yayınları, s. 80) (Ebu Davud ve Tırmizi / Büyük Hadis Külliyatı, Rudani, 5.Cilt, s. 365)
67- PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HADİSLERİNE GÖRE HZ. MEHDİ
YERYÜZÜNDEKİ TÜM FİTNELERİ ÖNLEYECEK MİDİR?
Geride bıraktığımız 20. yüzyıl “Savaşlar Yüzyılı” olarak anılmaktadır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda yine savaşlar ve terör olayları ile başlamıştır ve halen de bunlar dünyanın dört bir yanında devam etmektedir. Günümüzde hiçbir ülke terör saldırılarından yana güvende değildir. Avrupa’dan Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya kadar dünyanın dört bir yanında terörist bombalamalar, kundaklamalar, uçak kaçırmalar, rehin almalar, iç çatışmalar, masum ve sivil insanları hedef alan terörist saldırılar, günlük hayatta karşılaşılan bireysel şiddet olayları da büyük bir hızla devam etmektedir.
Terörizm, tüm dünyaya büyük yıkım getirmekte, insanların hayatları üzerinde çok olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Peygamberimiz (sav), hadislerinde ahir zamanda yaşanacak bu ortamı şöyle tarif etmektedir:
… Sonunda da belalar, fitneler ve hoşlanmayacağınız birçok kötü işler isabet edecektir. Arka arkaya öyle fitneler gelir ki, sonra gelen gittikçe daha büyük olduğu için önce geleni ince ve hafif bırakır. (İmam Şa’rani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 394-395, no. 733)
Ancak yine Peygamberimiz (sav)’in müjdelerine göre, bu korku ve şiddet dolu karanlık dönemin ardından Allah, Hz. Mehdi vesilesiyle tüm insanlığı büyük bir kurtuluşa ulaştıracaktır. Yeryüzündeki tüm fitneler, savaşlar, katliamlar, terör, şiddet ve anarşi eylemleri son bulacak; yerini aydınlık, barış ve huzur dolu bir döneme bırakacaktır. Hadislerde Hz. Mehdi’nin “fitneleri önleyeceği” şöyle bildirilmektedir:
Fitneleri önlemenin kendisine zor gelmeyeceği ve öldürmenin de onu vazgeçiremeyeceği Ehli Beyt’ime mensup birisi sahip olmadan günler ve geceler bitmeyecektir… (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12)
Tozlu, dumanlı karanlık bir fitne görülecek, bunu diğerleri takib edecek, ta ki Ehli Beyt’imden kendisine Mehdi denilen bir zat çıkıncaya kadar. Şayet Ona yetişirsen, Ona tabi ol ve hidayete erenlerden ol. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 26)
68- ALTINÇAĞ’DA TÜM DÜNYADA YAŞANAN SAVAŞLAR VE ÇATIŞMALAR, TERÖR VE ANARŞİ ORTAMI SON BULACAK MIDIR?
Tarih boyunca gönderilen tüm elçiler, yaşadıkları toplumlara barış ve adalet getirmiş, peygamberlerin gelişi ümmetlerin üzerindeki zulmün ve zorbalığın kalkmasına vesile olmuştur. Kuran’da elçilerin bu özelliği şöyle bildirilmektedir:
Her ümmetin bir resulü vardır. Onlara resulleri geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar. (Yunus Suresi, 47)
Hz. Mehdi de yeryüzüne geldiği dönemde bu özelliği taşıyacak ve Allah’ın izniyle yeryüzündeki tüm zulmün, işkencenin, zorbaca uygulamaların son bulmasına vesile olacaktır. Peygamberimiz (sav) Altınçağ’da gerçekleşecek bu durumu hadislerinde şöyle müjdelemiştir:
… Yeryüzü zulüm ve işkence ile dolduğu gibi onu doğruluk ve adaletle doldurur. (Süneni-i Ebu Davut, 5/93)
Yeryüzü, zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
Kap su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Hiçbir kimse arasında bir düşmanlık kalmayacaktır. Ve bütün düşmanlıklar, boğuşmalar, hasetleşmeler muhakkak kaybolup gidecektir. (Sahih-i Müslim, 1/136)
Savaş (erbabı) da ağırlıklarını (silah ve malzemelerini) bırakacak. (Sünen-i İbn Mace, 10/334)
Harp (erbabı) ağırlıklarını (yani silah ve saireyi) bırakır. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 496)
Düşmanlık ve kini de kaldıracaktır. Zehirli olan her hayvanın zehri de sökülüp alınacaktır. Hatta küçük oğlan çocuğu, elini yılanın ağzına sokacak da yılan ona zarar vermeyecektir. Kurt, koyun-keçi sürüsü içinde sürünün köpeği gibi olacaktır. (Sünen-i İbni Mace, Kitabü-l fiten Tercemesi ve Şerhi- Kahraman Neşriyat, cilt 10, Mütercim: Haydar Hatipoğlu, Bab 33, s. 331-335)
Onun zamanında kurtla koyun birarada oynayacak, yılanlar çocuklara zarar vermeyecektir. İnsan bir avuç tohum atacak, 700 avuç hasat edecektir. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
69- PEYGAMBERİMİZ (SAV), HZ. MEHDİ DÖNEMİNDEKİ GÜVENLİ ORTAMI NASIL TARİF ETMEKTEDİR?
Hadislerin işaretlerine göre, Altınçağ’da yaşanacak hayat, barış ve esenlik dolu olacaktır. Dünyadan anarşi, terör, kargaşa, düşmanlık ve şiddetin tümüyle kalkması sonucunda insanlar cennet benzeri bir ortama kavuşacaklardır. Her türlü adil sistem oluşturulduğu ve tüm insanlar, Allah korkusunu öğrenip ve bunun şuuruna vararak yaşadığı için hırsızlık, sahtekarlık, dolandırıcılık gibi toplumsal sorunlar kalmayacaktır. Cinayetler, saldırılar, taciz, iftira, hakaret içeren eylemler ve toplum huzurunu bozacak her türlü tavır bozuklukları ve suistimaller ortadan kalkacaktır. Kavgalar, bağırtılar, tartışmalar, uyuşturucu almış insanların veya dengesiz insanların saldırma ihtimali son bulacak, insanlar bu tür eylemlerden kaynaklanan tüm endişe ve korkularından kurtulacaklardır. Yeryüzünün her köşesi insanların büyük bir rahatlık, huzur ve güven içerisinde yaşayabilecekleri emin beldelere dönüşecektir. Gece gündüz her yerde, sokaklarda güven içinde dolaşabileceklerdir. Herkes istediği saatte istediği yerde ailesiyle gezebilecek, çocuklarını hiçbir endişeye kapılmadan rahatlıkla okullarına gönderebileceklerdir.
İnsanlar devlete duydukları güven ve saygıyı, onun birimlerine kolaylık sağlayarak göstereceklerdir. Kızgınlıkla hareket eden, ters davranan, zorluk çıkaran insanlar olmayacaktır. Aksine Kuran ahlakını yaşayan insanlar son derece yardımsever ve hoşgörülü tutumlarıyla, devletin yanında yer alacak, devlet birimlerinin işlerini kolaylaştıracak şekilde hareket edeceklerdir.
Tüm devletler milletlerine güvenecek, halkın sahtekarlık yapma ihtimaline dayalı, halkı potansiyel tehlike olarak gören kontrol sistemleri ortadan kalkacaktır. Halka güven esas alınacak, insanların beyanı yeterli olacak ve buna göre hareket edilecektir.
Halk araştırmaya, doğruyu öğrenip buna göre hareket etmeye yönlendirilecek, ani infiallerin ve kitlesel eylemlerin oluşması doğal olarak söz konusu olmayacaktır. İnsanlar her ne sorunları olursa olsun bunu sevgi, saygı ve uyum içerisinde kolaylıkla halledebileceklerini bilmenin huzur ve güvenini yaşayacaklardır. Hadislerde, o dönemde toplumda hakim olacak olan bu güvenli ortam çok çarpıcı örneklendirmelerle haber verilmiştir. Bu bilgilere göre, Altınçağ’da “kurtla koyun birarada otlayacak”, “çocuklar yılan ve akreple oynayacak ama zarar görmeyeceklerdir”. Bu güven ortamını tarif eden hadislerden bazıları şöyledir:
… Her yer emin bir hale gelir… (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 58)
… Onun zamanında kurtla koyun bir arada otlayacak, çocuklar yılan ve akreple oynaşacak… (İmam Suyuti, Kıyamet Alametleri, Ölüm ve Diriliş, s. 179, 1699)
Yeryüzü emniyetle dolacak ve hatta birkaç kadın, yanlarında hiç erkek olmaksızın, rahatlıkla, hacca gidecektir. (Nuaym b. Hammad, vr. 74b; Suyuti, c. II, s. 77; El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Daha önce zulümle dolu olan dünyayı, adaletle doldurur. Adaleti o denli olur ki, uykuda olan bir kimse dahi uyandırılmaz ve bir damla kan bile akıtılmaz. Dünya, adeta Asr-ı Saadet devrine geri döner. (Nuaym b. Hammad, K. Fiten vr. 77b; Suyuti, c. II, s. 77; El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 29)
Rükün ile Makam arasında kendisine biat edilecektir. Hz. Mehdi o kadar merhametli olacaktır ki, zamanında ne bir kimse uykusundan uyandırılacak, ne de bir kimsenin burnu kanayacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 42)
70- HZ. MEHDİ ZAMANINDA TÜM DÜNYAYA BARIŞ VE HUZURUN HAKİM
OLACAĞI NASIL HABER VERİLMEKTEDİR?
Altınçağ’da yaşanacak olan tüm güzelliklerin yanı sıra toplum yaşantısı da son derece huzurlu olacaktır. Allah, iman eden ve dinine yönelen insanlara, o döneme dek görülmemiş güzellikte bir yaşam sunacaktır. Allah Kuran’da, güzellik yapan, Kuran ahlakına uyan kullarını daha güzeli ve fazlasıyla nimetlendireceğini şöyle müjdelemektedir:
Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 25-26)
Ayette bildirilen “güzellik yapan” insanlara vaat edilen “barış yurdu” Altınçağ’da tam anlamıyla yaşanacaktır. Kuran ahlakının yaşanması, “…Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık çıkarmayın.” (Bakara Suresi, 60) ayeti gereğince, insanların karışıklığa, huzursuzluğa ve sıkıntıya yol açabilecek her türlü tavırdan sakınmalarını sağlayacaktır. Toplumlar, her zaman için Kuran ahlakına uygun huzur ve sükunet dolu, itidalli, hoşgörülü, sorunları akılcı bir şekilde çözme arayışı içinde olan, olayları tırmandırmayan aksine her zaman uzlaştırıcı yönde olan bir tutum sergileyeceklerdir.
71- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN İNSANLAR ARASINDAKİ KİN,
DÜŞMANLIK VE HUSUMETİ ORTADAN KALDIRACAĞI BİLDİRİLMİŞ MİDİR?
Hz. Mehdi vesilesiyle Kuran ahlakının tüm dünyaya hakim olması sonucunda insanlar arasındaki kin, husumet, düşmanlık gibi duygular son bulacak, tüm yeryüzüne barış ve huzur hakim olacaktır. Peygamberimiz (sav) Altınçağ’ın bu önemli özelliğini hadislerinde şöyle haber vermektedir:
Kap su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Hiçbir kimse arasında bir düşmanlık kalmayacaktır. Ve bütün düşmanlıklar, boğuşmalar, hasetleşmeler muhakkak kaybolup gidecektir. (Sahih-i Müslim, 1/136)
Yeryüzü zulüm ve düşmanlıkla dolduktan sonra, mutlaka benim Ehli Beytim’den birisi çıkar. Ve nasıl daha önce zulüm ve düşmanlıkla doluysa, O dünyayı adaletle doldurur. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 11)
Hz. Mehdi, önceden aralarında husumet olan halklar arasında çok büyük bir kardeşlik yaşanmasına, tüm sorunların sevgi ve güzel ahlak ile çözüme kavuşturulmasına vesile olacaktır.
72- ALTINÇAĞ’DA İNSANLAR ARASINDAKİ SEVGİ, KARDEŞLİK VE
MUHABBET NASIL OLACAKTIR?
Allah bizimle insanları nasıl şirk adavetinden (düşmanlığından) kurtararak, onların kalplerine ülfet ve muhabbet yerleştirmiş ve din kardeşi yapmışsa, Mehdi ile fitne adavetinden kurtaracak ve kardeş yapacaktır. (Taberani’den, Heysemi, c. VII, s. 317; Nuaym b. Hammad, vr 52b; Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 20)
Nasıl bizimle, onlar aralarındaki şirk ve adavetten kurtulmuş ve kalplerine ülfet ve muhabbet yerleştirmişse, (onun gelişiyle) yine öyle olacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 20)
Benim evladımdan Muhammed b. Abdullah (Mehdi) ile Cenab-ı Hak sünnetleri ihya eder. Onun adalet ve bereketi ile müminlerin kalpleri ferahlar. Acem ve Arap milletleri arasında ülfet ve muhabbet yerleşir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 66)
73- PEYGAMBERİMİZ (SAV), HZ. MEHDİ DÖNEMİNDE TÜM TOPLUMLARA GÜZEL AHLAKIN HAKİM OLACAĞINI HABER VERMİŞ MİDİR?
Tüm insanların çok büyük bir huzur, güven ve konfor içinde olacakları Altınçağ’ın en önemli özelliklerinden biri, insanların Kuran’a bağlı olduğu ve Kuran ahlakının eksiksiz olarak yaşandığı bir dönem olmasıdır. İnsanlar Allah’tan korktukları ve ahirette tüm yapıp ettiklerinden sorguya çekileceklerinin bilincinde oldukları için bencillik, kin, öfke, nefret, haset, intikam hisleri gibi kötü ahlak özelliklerinden, yolsuzluktan, haksız kazanç elde etmekten, yalan söylemekten, insanların canına kast etmekten, rüşvet almaktan titizlikle sakınacaklardır. Bunların yerine insanlar arasında dürüstlük, yardımseverlik, fedakarlık, başkalarının iyiliğini, sağlığını, rahatını, güvenliğini düşünmek, sevgi, saygı, merhamet, vefa, sadakat, kardeşlik gibi güzel ahlak özellikleri hakim olacaktır.
Allah’tan korkup sakınan, ihlaslı, tevekkül sahibi, herşeyi hayır gözüyle değerlendiren, çokça şükreden, vicdanlı, şefkatli, merhametli, adil, cesur, güvenilir, güçlü, onurlu, alçakgönüllü, anlayışlı, hoşgörülü, insancıl, sevecen, hakkı söylemekten çekinmeyen, sabırlı, öfkesine kapılmayan, hatalarında direnmeyen, çoğunluğa değil hakka uyan, sözüne sadık, vefakar, iffetli, uzlaştırıcı kimselerin varlığı üstün ahlaklı toplumlar oluşmasını sağlayacaktır.
Allah korkusunun ve Kuran ahlakının yaşanması sonucunda ümitsiz, şevksiz insan kalmayacak, her işlerinde şevkle hareket edecek, topluma ve kendilerine faydalı kimseler haline geleceklerdir.
Allah’ın kendileri için yarattığı güzelikleri ve çevrelerindeki nimetleri çok daha iyi görüp takdir edebilecek ve tüm bunlardan çok daha fazla zevk alabileceklerdir. İnsanlara, çocuklara karşı duyulan sevgi; yaşlılara, muhtaçlara duyulan şefkat ve merhamet hisleri çok fazla artacaktır. İnsanlar yanlarında çalışan kimselere karşı sevgi ve saygı dolu bir ahlak göstereceklerdir. Çalışanlarının ailelerini koruyup kollayacak, her sorunlarına ortak olup, her ihtiyaçları olduğunda toplumun her kesimi birbirinin yardımına koşacaktır.
Toplumda sahtelik, basitlik, yüzeysellik tümüyle ortadan kalkacak; insanların kişiliklerine derinlik, samimiyet, ve kalite hakim olacaktır. İnsan ruhuna ve mümin kişiliğine yakışmayan her türlü kirlilik ve basitlik Kuran ahlakının yaşanmasıyla kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
Yine Kuran ahlakının bir gereği olarak insanlar temizliğe de büyük önem verecek, hem çevrelerini hem de kendilerini olabildiğince temiz ve güzel hale getireceklerdir. Toplumun her kesiminde, tüm insanlar son derece temiz, şık ve bakımlı olacaklardır.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’da, Hz. Mehdi döneminde yaşanacak olan bu ahlak güzelliği şöyle ifade edilmiştir:
Tabarani, Evsad’da Amr. B. Ali tariki ile Hz. Ali b. Ebi Talib’den tahric etti:
… Cenab-ı Hak İslamı nasıl Bizimle başlatmışsa O’nunla sona erdirecektir. Nasıl, Bizimle onlar aralarındaki şirk ve adavetten (husumet ve düşmanlıktan) kurtulmuş ve kalplerine ülfet (dostluk) ve muhabbet (sevgi) yerleşmişse, (Onun gelişi ile) yine öyle olacaktır. (Ahir Zaman Mehdisi’nin Alametleri, Celalettin Suyuti, s. 20)
“… Onun döneminde iyi insanların iyiliği artar, kötülere karşı bile iyilik yapılır.” (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17)
74- HADİSLERDE HZ. MEHDİ DÖNEMİNDE İNSANLAR ARASINDA
YAŞANACAK OLAN SOSYAL ADALET NASIL ANLATILMIŞTIR?
Bazı toplumlarda dil, ırk, etnik köken gibi özellikler çok büyük önem taşımakta ve adaleti uygulayan kimselerin kararlarına etki edebilmektedir. Oysa farklı ırk ve milletlerin bulunmasının bir amacı, çatışma ve savaş değil, kültürel bir zenginliktir. Bu çeşitlilik Allah’ın yaratışındaki bir güzelliktir. Bunun yanı sıra zenginlik ya da fakirlik gibi etkenler de insanların birbirlerine karşı olan tavırlarına ve adalet anlayışlarına etki edebilmektedir. Oysa Kuran ahlakına göre, insanlar Allah Katında yalnızca imanlarının ve Allah korkularının derinliği ile üstün olabilirler. Dolayısıyla Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olması, yeryüzünde bu anlayış eksikliğine bağlı olarak yaşanan sosyal adaletsizlikleri ortadan kaldıracak en güzel ve tek çözüm yoludur. Kuran’da tarif edilen İslam ahlakı, adil, şefkatli, merhametli, zengin fakir ayrımı yapmadan ihtiyaç içinde olana yardım etmeyi gerektirmektedir. Kuran’a göre gerçek adalet, sadece Allah rızası gözetilerek, Allah’tan korkarak sağlanan bir adalettir. Böyle bir adalet hedeflendiğinde, ne şahsi bir menfaat, ne dostluk, ne düşmanlık, ne de kişinin hayata bakış açısı, dili, ırkı, teninin rengi kararlarında etki edemeyecek, sadece haktan yana karar verilecektir. Allah’ın izniyle Altınçağ’da böyle bir ahlak tüm toplumlara hakim olacak ve gerçek adalet, gerçek huzur ve güven tüm yeryüzüne hakim olacaktır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’da yaşanacak olan bu durum şöyle haber verilmektedir:
İnsanlar oldukça hayırlı, yaşantıları gayet rahat olacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 54)
Benim ümmetim o devirde öyle bir refah bulacak ki, o güne dek onun mislini kesinlikle bulmamıştır… (Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ehadis, s. 508)
Hadislerin işaretlerine göre Altınçağ’da, toplumda ihtiyaç içinde olanın gözetilmemesi, sadece çok küçük bir zümrenin bolluk içinde yaşaması gibi adaletsizlikler son bulacaktır. Komşusu açken kimse tok yatmayacak, tek yanlı zenginlik utanç vesilesi haline gelecektir. Egoistlik ve bencillik ortadan kalkacağı için herkes birbirini yemeğe davet edecek, maddi manevi tüm imkanlarını birbiriyle paylaşacaktır. Halkın birbirine karşı olan merhameti alabildiğine artacak, herkes birbirini zengin etmeye çalışacaktır. Güçlü olan haklı olmayacak, haklı olan güçlü olacaktır. Kuran ahlakının hakim olduğu bu dönemde toplumun her kesimindeki insanlar arasında çok büyük bir eşitlik yaşanacak, huzur ve güven dolu bir ortam olacaktır. Bu ortamın bir sonucu olarak insanlar hiçbir sahtekarlığa, kötülüğe ve haram fiillere de yanaşmayacaklardır.
75- ALTINÇAĞ’DA İNSANLAR FİKİR HÜRRİYETİNE SAHİP OLACAKLAR MIDIR?
İslam ahlakı, inanç konusunda insanlara tam bir hürriyet tanımaktadır. İslam’ın vahyedildiği dönemden günümüze kadar geçerli olan bu anlayış, İslam ahlakının da temelini oluşturmuştur.
İslam ahlakına göre insan istediği inancı seçmekte özgürdür ve hiç kimse bir diğerini inanç konusunda zorlayamaz. Müslüman İslam olmasını talep ettiği kişiye sadece tebliğ yaparak, Allah’ın varlığını, Kuran’ın Allah’ın hak kitabı, Hz. Muhammed (sav)’in ise O’nun elçisi olduğunu, ahiretin ve hesap gününün varlığını, İslam ahlakının güzelliklerini anlatmakla yükümlüdür. Ama bu yükümlülüğü sadece din ahlakını anlatma ile sınırlıdır. Allah Kuran’da bu durumu şöyle bildirmektedir:
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)
Kendisine İslam dini anlatıldığı zaman kişi kendi isteğiyle iman eder, hiçbir baskı ya da zorlama altında kalmadan karar verir. İnsan doğruyu ya da yanlışı seçmekte özgürdür. Eğer yanlış seçimi yaparsa ahirette bunun karşılığını alacaktır.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerindeki bilgilere göre Altınçağ’da, Kuran ahlakının bir gereği olan bu fikir özgürlüğüne dayalı anlayış tüm toplumlara hakim olacaktır. Bunun sonucunda ise siyasi çekişmeler tamamen ortadan kalkacak, dostluk ve sevgi içerisinde tam bir demokrasi ortamı oluşacaktır. Başkalarına zarar vermemek şartı ile her türlü inanç özgürce yaşanacak, kargaşa ve çatışmaya sebebiyet vermeden herkes fikrini istediği gibi beyan edebilecektir.
76- ALTINÇAĞ’DA FARKLI DİNLER ARASINDAKİ BARIŞ VE HOŞGÖRÜ
NASIL OLACAKTIR?
İslam dini, insanları dini inançlarını seçmede özgür bırakırken, diğer dinlere saygılı olmayı emreder. Bir insan Kuran’da batıl olarak tarif edilen bir inanca sahip olsa dahi, Kuran ahlakını yaşayan insanlar arasında huzur ve barış içinde yaşayabilir. Kendi inançlarına göre ibadetlerini özgürce yerine getirebilir. Hiç kimse bir diğerini kendi dininin ibadetlerini yerine getirmekten alıkoyamaz. Ya da bir insanı istediği şekilde ibadet etmeye zorlayamaz. Bu İslam ahlakına aykırıdır ve Allah’ın razı olmadığı bir davranış biçimidir. İslam tarihini incelediğimizde Peygamberimiz (sav)’in döneminde de herkesin özgürce ibadet edebildiği, inançlarının gereklerini yerine getirebildiği bir toplum modelinin hakim olduğu görülmektedir. Kuran’da Ehl-i Kitab’ın ibadet yerleri olan manastır, kilise ve havralardan da Allah’ın koruduğu ibadet mekanları olarak söz edilmektedir:
… Eğer Allah’ın, insanların kimini kimiyle defetmesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır. (Hac Suresi, 40)
Peygamberimiz (sav)’in hayatında bu ahlakın pek çok örneğine rastlanmaktadır. Peygamberimiz (sav), kendisiyle görüşmeye gelen Hristiyanların kendi mescidinde ibadet etmelerini söylemiş ve bu iş için mescidi onların kullanımına bırakmıştır. (Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yayıncılık, 16. Baskı, İstanbul, 1998, s. 241) Peygamberimiz (sav)’den sonraki halifeler devrinde de bu hoşgörülü anlayış korunmuştur. Şam fethedildiği zaman, camiye çevrilen bir kilise ikiye bölünmüş, bir yarısında Hristiyanlar, öbür yarısında Müslümanlar ibadet etmişlerdir. (Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yayıncılık, 16. Baskı, İstanbul, 1998, s. 241)
Hadislerde tüm halkların barış ve huzur içerisinde yaşadıkları Asr-ı Saadet dönemi gibi, Hz. Mehdi döneminde de aynı hoşgörü anlayışının hakim olacağı bildirilmektedir. Bu bilgilere göre Müslümanlar ile Hiristiyan alemi arasında karşılıklı hoşgörüye dayalı bir kardeşlik, şefkat ve merhamet anlayışı oluşacaktır. Hristiyanların ve Yahudilerin tüm ibadethaneleri, havralar, kiliseler ve vakıfları koruma altına alınacak, kilise açmak isteyenlere, dini inançları doğrultusunda talepte bulunanlara, ibadetlerini yerine getirmek isteyenlere imkan tanınacaktır. Tüm Hristiyanların ve Yahudilerin kendileri için kutsal sayılan topraklarında barış, huzur ve güvenlik içinde yaşamaları sağlanacak, her türlü sorun sevgi, saygı ve hoşgörü anlayışıyla kolaylıkla halledilebilecek, tüm halklar birbirleriyle uyum ve dostluk içerisinde yaşamlarını sürdürebileceklerdir.
77- HADİSLERDE HZ. MEHDİ ZAMANINDAKİ BENZERSİZ BOLLUK, ZENGİNLİK VE TÜM EKONOMİK SIKINTILARIN SONA ERMESİ NASIL HABER VERİLMİŞTİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’da yaşanacak nimetlerin eşşizliği çok detaylı olarak anlatılmaktadır. Bu anlatımlara göre Altınçağ, ürünlerde ve mallarda çok büyük bolluk ve bereketin yaşandığı bir dönem olacaktır. Benzeri görülmemiş bir zenginlik yaşanacak, hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, açlık, sefalet ve darlık yılları tümüyle sona erecektir. İhtiyaç içinde olan kimse kalmayacak, herhangi bir talepte bulunana istediğinden kat kat daha fazlası verilecek, hiçbir şey sayılıp ölçülmeyecektir. Maddi manevi her türlü imkan insanların rahatı, konforu, neşesi ve huzuru için kullanılacak, en ufak bir sıkıntı, yokluk ve açlık yaşanmayacaktır. Peygamberimiz (sav) Hz. Mehdi döneminde gerçekleşecek olan bu bolluk ve zenginliği hadislerinde şöyle haber vermektedir:
Ümmetimden Mehdi çıkacaktır. Allahu Teala Hazretleri, insanları zengin kılmak için onu gönderecektir. O zaman ümmetim nimetlenecek, hayvanlar bolluk içinde ve arzın nebatatı çok fazla olacak, Hz. Mehdi, insanlara eşit şekilde bol bol mal dağıtacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
… Mal da o gün çok birikmiş olacaktır. (Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ehadis, s. 508)
İnsanlara malı ve eşyayı dağıtırken, saymadan bol bol verecektir. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 21)
O zaman ümmetim, iyisi kötüsü hepsi de mislini görmedikleri nimetlerle nimetlenir… (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 16)
… Mal da o kadar çoğalacaktır ki, hiçbir kimse mal kabul etmeyecektir. (Sünen-i Ibn-i Mace, 10/340)
Ahir Zamanda bir halife olacak, malı sayıp hesap etmeden taksim edecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)
Emirlerinizden bir emir olacak ki, malı saymayacaktır. Birisi ondan mal istediğinde, “Al” der O da elbisesini yayar ve o da doldurur. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)
Ümmetim arasında bir halife olacak, malı saymadan verecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)
78- HADİSLERDE HZ. MEHDİ ZAMANINDA TARIMDA YAŞANACAK
GELİŞMELERE NASIL İŞARET EDİLMİŞTİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, topraktan da her zamankinden çok daha fazla ürün elde edileceği ve bu alanda da benzersiz bir bolluk ve bereketin görüleceği bildirilmektedir:
İnsanlar bir ölçek buğday ektiklerinde karşılığında yedi yüz ölçek bulacak… Onun zamanında, insan birkaç avuç tohum atacak, 700 avuç hasat edecektir… (Kıyamet Alametleri, s. 164/ El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
… Yer yemişini (gıda ürünlerini) verecek ve insanlardan hiçbir şey saklamayacak (vermemezlik etmeyecek)tır… (Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ehadis, s. 508)
…O zaman ümmetim nimetlenecek, hayvanlar bolluk içinde ve arzın nebatatı (bitkileri) çok fazla olacak…(El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 26)
Yine Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde haber verildiğine göre, Altınçağ’da yeryüzünün su kaynaklarında da büyük bir bolluk söz konusu olacak, bu sulama imkanlarının artmasıyla tüm topraklar görülmemiş bir şekilde bereketlenecektir:
… Onun zamanında bütün sular tatlılaşacak, nehirler uzayacak, yeryüzü bitkilerini artıracak ve (içindeki) hazinelerini dışa çıkaracaktır. (En-Necmu’s-sakıb if Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib, Tercüme eden: Ömer Dönmez, s. 43)
… Onun devrinde, akan ırmaklar bile suyunu fazlalaştıracaktır… (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 31)
… Sema yağmurunu indirecek, yer bereketini çıkaracak, daha önce görülmemiş bir biçimde ümmetim Onun zamanında rahata erecektir. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 9)
O yeryüzünü adaletle ve nesafetle doldurur. Arz nebatatını çıkarır, gök de yağmurunu yağdırır. Ümmetim daha önce görülmemiş biçimde nimetlendirilir. (İbn Ebi Şeybe, c VII, sf. 512-513; Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 35)
Onun devrinde, ümmetin gerek iyileri gerek kötüleri misli görülmemiş şekilde pek çok nimetlere sahip olacaklardır. Çok yağmur yağmasına rağmen bir damlası bile boşa gitmeyecek, toprak tek bir tohum istemeden verimli ve bereketli olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 20-21)
(Mehdi’nin zamanında) gökyüzü yağmurundan hiçbir şeyi esirgemeyecek ve cömertçe bol yağdıracak. Yeryüzü bitkilerinden hiçbirini eksik bırakmayacak ve muhakkak onları kemaliyle bitirip ortaya çıkaracaktır… (Saati, H 143, c. XXIV, sf. 50; Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 437)
Peygamberimiz (sav)’in bu hadislerinde Hz. Mehdi zamanında modern tarıma geçilmesi, yeni üretim tekniklerinin geliştirilmesi, tohum ıslahı çalışmaları ve yağmur sularının yeni barajlar, göletler yapılarak değerlendirilmesi sonucunda oluşacak üretim artışına işaret ediliyor olabilir. Günümüz teknolojisi çok büyük bir hızla gelişmekte, ürünlerin hem kalitesinde hem de üretim miktarında çok fazla artırıma gidilebilmektedir. Daha uzun süre dayanmaları ve daha az su ile büyümeleri de sağlanmaktadır. Yeni geliştirilen teknolojiler sayesinde ürünlerde çeşitlilik elde edilebilmekte ve dört mevsim her türlü meyve ve sebze yetiştirilmektedir.
Altınçağ’da tüm bu gelişmeler daha da artacak, ürünlerde olağanüstü bir kalite artışı olacaktır. Çok daha fazla mahsül veren, tadı, kokusu daha güzel ürünler yetiştirilecektir. Kuran’da bu konuya işaret eden bir ayette şöyle bildirilmektedir:
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)
Hadislerin işaretlerine göre Altınçağ’da sulamaya büyük önem verilecek, her yerde göletler, barajlar, geniş su kanalları, suni ırmaklar oluşturulacak, susuz hiçbir yer bırakılmayacaktır. Deniz, yağmur ve sel suları da arıtılarak tarımda kullanılacak, bu şekilde kurak bölgeler çok büyük bolluk ve berekete kavuşacaklardır. Günümüzde henüz çok dar bir alanda hayata geçirilmiş olan teknolojilerle tüm çöller yeşertilecek ve insanlık çok büyük bir ekim alanına kavuşacaktır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi vesilesiyle tüm yeryüzünün bereketleneceği ve topraktan elde edilecek bolluğun çok fazla artacağına işaret edilmektedir.
Yine hadislerdeki bilgilere göre, tarımda katedilecek tüm bu ilerlemeler sonucunda hayvanların kalitesinde de büyük bir gelişme kaydedilecek, her türlü hayvansal üretim artacaktır:
… Ümmet nimetlenecek, hayvanlar bol bol yiyip içecek, arz nebatını çıkaracak… (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sf. 15)
79- HZ. MEHDİ DÖNEMİNDE YERALTI ZENGİNLİKLERİ DE ORTAYA ÇIKARILACAK MIDIR?
Hz. Mehdi döneminde yaşanacak bir başka gelişme de, yeryüzündeki tüm yeraltı zenginliklerinin ortaya çıkarılması ve bunların insanlığın refahı ve konforu için kullanılması olacaktır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’ın bu özelliği şöyle haber verilmektedir:
… Hz. Mehdi hazineleri çıkaracak… (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 33)
Onun zamanında yeryüzü içindeki hazineleri dışarıya fırlatacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
… Arz, içerisinde gizlediği bütün zenginliklerini, altından ve gümüşten sütunlar halinde dışarı atacak. (İmam Şa’rani, Ölüm Kıyamet Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 464)
80- HADİSLERDE BİLİM VE TEKNOLOJİDE KAYDEDİLECEK OLAN
GELİŞMELERE NASIL İŞARET EDİLMİŞTİR?
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde bilim ve teknolojideki gelişmelere yönelik işaretler de yer almaktadır. Altınçağ’da tüm toplumlar arasında bilime karşı yoğun bir teşvik ve eğitim programı uygulanacak, teknolojik gelişmeler doruğa ulaşacak, insanlar teknolojinin bütün nimetlerinden alabildiğine faydalanacaklardır. Tıpta, tarımda, iletişimde, sanayi teknolojisinde, ulaşımda çok büyük gelişmeler yaşanacaktır. Tüm bu teknolojik ilerlemeler, insanların hayatlarına çok büyük bir konfor ve kolaylık sağlayacaktır. Bu gelişmeler sayesinde çok büyük kolaylıklar yaşanacak, büyük bir hız kazanılacaktır.
Ulaşım teknolojisindeki gelişmeler sonucunda insanların rahatı, güvenliği ve konforu en üst seviyede sağlanacak, zaman kaybı ve kaza riski en aza indirilecek, bunun için gereken her türlü önlem alınacaktır. İletişim teknolojisinde de önemli ilerlemeler sağlanacak, dünyanın dört bir yanıyla haberleşme ve bilgi alışverişindeki hız ve kolaylıklar en üst seviyeye ulaşacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)
Tüm bu teknolojiler elde edilirken, insanların sağlığı ve konforuna zarar verebilecek her türlü sorunun ortadan kaldırılmasına da büyük önem verilecek bu amaçla teknolojinin zararlı yan ürünlerine karşı kesin önlemler ve tedbirler alınacaktır.
Altınçağ’da yaşanacak bu değişimin en önemli özelliklerinden biri ise, bu tip gelişmelerden tüm dünya halklarının adil bir şekilde faydalanmasını sağlamak olacaktır. Tüm olanaklar bütün dünya insanlarının kullanımına sunulacak, herkese aynı güzellikler, eşit imkanlar oluşturulacaktır.
81- HADİSLERDE ALTINÇAĞ’DA TIPTA VE
İNSAN SAĞLIĞINDA YAŞANACAK GELİŞMELER NASIL HABER VERİLMİŞTİR?
Ahir zamanda teknolojik alanda yaşanan her gelişme, tıp alanında olağanüstü ilerlemelere yol açacaktır. Altınçağ’da yaşanan her türlü bilimsel ve teknolojik gelişme tıbbi çalışmaları hızlandıracak, Allah’ın izniyle hata payını çok düşürecek, insanların pek çok hastalığa yakalanma riski önlenecek, hastalıklara teşhis konması kolaylaşacak ve tedavi imkanları artacaktır.
İnsan hayatına ve sağlığına büyük önem verilecek, insanlar doktor ya da ilaç bulamadıkları ya da geç veya yanlış tedavi yapıldığı için çaresizlik yaşamayacak, her ihtiyacı olana o an yardım edilecektir. Herhangi bir insan ayrımı yapılmadan, fakir zengin, yaşlı genç demeden, herkesin sağlık sorunlarına çok büyük bir özen gösterilecektir. Tüm insanların sağlığı için mevcut olan tüm imkanlar kullanılacak, her türlü ihtimal değerlendirilecektir.
Gereken her türlü maddi manevi kolaylıklar da sağlanacaktır. Hastahaneler, ilaçlar, tedaviler ücretsiz hale getirilecek, yardıma ve bakıma muhtaç insanların ihtiyaçları kendilerine hiç hissettirilmeden en mükemmel şekilde giderilecektir.
Tüm insanların sağlıklı bir yaşam sürebilmeleri için bilimin ve teknolojik gelişmelerin ışığında beslenme politikaları en mükemmel hale getirilecektir. Yiyeceklerdeki her türlü zararı bertaraf edecek çalışma ve ilmi araştırma yapılacaktır. Yiyeceklerin kolesterolünü ya da sağlığa zararlı diğer yönlerini ortadan kaldıracak bilimsel metodlar geliştirilecektir. Vücuda zarar veren her türlü yiyecek ve içecek ile ilgili tedbir alınacak, insanların kaliteli ve temiz besinlerle beslenmeleri sağlanacaktır. Bunun sonucunda da kalp krizi ve yüksek tansiyon gibi nedenlere dayalı ölümler azalacak, insanların ömürleri görülmemiş bir şekilde uzayacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)
Beslenmeyle birlikte tüm toplumlar sağlıklı bir yaşam için sporun gerekliliği konusunda da bilinçlendirilecek, zinde ve sportmen bir yapı oluşturulmasıyla pek çok hastalığın önlenmesi sağlanacaktır. Bunların yanı sıra, insanların yaşadıkları olaylara karşı teveküllü olmaları, birbirlerine karşı sevgi ve hoşgörü dolu bir ahlak göstermeleri neticesinde psikolojik hastalıklar da ortadan kalkacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’da tıp ve sağlık alanında gerçekleşecek olan tüm bu gelişmelere işaret edilmiş ve bu dönemde insanların “ömürlerinin uzayacağı” şöyle bildirilmiştir:
Onun zamanında… ömürler uzayacak ve emanet zayi olmayacaktır. Kötüler helak olacak, Peygamber Efendimiz (sav)’e buğzedecek kimse kalmayacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
Ömürler uzayacak, emanetler yerine teslim edilecek. (İmam Suyuti, Kıyamet Alametleri, Ölüm ve Diriliş, s. 1699, s. 179)
82- ALTINÇAĞ’DA TÜM DÜNYAYA HAKİM OLACAK SANAT VE ESTETİK
ANLAYIŞI NASIL HABER VERİLMİŞTİR?
Altınçağ’da hayatın her anına hakim olan bolluk, zenginlik, güzellik ve ilerlemenin, sanat alanına da hakim olacağı hadislerde işaret edilen bir başka gelişmedir. Altınçağ’da sanata büyük önem verilecektir. Tüm insanlar bu konuda yoğun olarak teşvik edilecek, estetik ve sanata olan eğilim olağanüstü artacaktır. Bütün İslam alemine sanatçı bir ruh hakim olacak, sanatta çok büyük ilerlemeler kaydedilecektir. Müzikte, resimde ve diğer tüm alanlarda birbirinden güzel eserler ortaya çıkacak, Allah’a olan imanın insanlara verdiği geniş ufuk ve derin düşünce, tüm sanat dallarına öncülük edecektir. Bu dönemde insanlar hep güzellikle karşılaşacak, ahlakları gibi, yaşadıkları yerler, bahçeleri, evlerinin dekorasyonu, kıyafetleri, dinledikleri müzik, eğlence şekilleri, tiyatroları, resimleri, sohbetleri de güzelleşecektir.
Estetik olmayan, biçimsiz hiçbir yer, hiçbir bina kalmayacak, gecekondu benzeri yapılar ortadan kaldırılacak, her yer estetik, göze hoş gelecek hale gelecektir. Pratik ve estetik iki katlı, geniş evler, havuzlar, bağlar, bahçeler artacak, mevcut alanlar, bahçeler güzelleşecektir. Sokaklara göze hoş gelen meyve ağaçları ekilecek, hemen her yerde küçük hayvanat bahçeleri oluşturulacaktır. Doğal parkların sayısı çok fazla artacak, insanların yaşadıkları yerlerde yoğun bir yeşillik hakimiyeti görülecektir. Halkın bizzat kendisinin de bakıp beslemekten zevk alacağı binlerce bitki ve çiçek tüm şehir ve kasabaları süsleyecektir. Tüm bu mekanların ışıkılandırılması, estetiği, boyanması son derece sanatkarane olacak ve çok estetik hale getirilecek, dünyanın her yerine insan ruhunun çok hoşlanacağı büyük bir kalite hakim olacaktır.
Tüm mekanlar, yollar, ibadethaneler, eğlence yerleri, dinlenme alanları, işyerleri, evler, insanların kılık kıyafetleri kısacası her yer tertemiz olacaktır. Bunun yanı sıra yerleşim merkezlerinde çevre kirliliğinin önüne geçilecek, hava kirliliğine neden olan her konuya çözüm getirilecektir.
Aynı zamanda insanlar arasında hayvan sevgisi de teşvik edilecek, her türlü hayvanın rahatlıkla sevilebileceği ve incelenebileceği zevkli ve estetik ortamlar oluşturulacaktır. Aslan, kaplan, panter, çita gibi hayvanlar eğitilecektir. Çeşitli metodlar ve biyolojik tekniklerle saldırganlıkları ortadan kaldırılacak ve insanların rahatça bağlantı kurabileceği, sevgi gösterebileceği hale geleceklerdir. Şehirlerde ve kasabalarda leylek, pelikan gibi her türlü kuş çeşidi rahatlıkla barınabilecektir. Akrep, yılan gibi hayvanların zehirlerinin bilimsel metodlarla yok edilmesi sayesinde ise, bunların da insanlara zarar vermesi engellenecek, yılan bile estetik hale getirilecektir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Kuran ahlakının insanlara kazandırdığı sevgi anlayışı sonucunda hayvan düşmanlığı ortadan kalkacak, hayvanlara zarar verici tüm davranışlar giderilecektir. Böylece tüm hayvanların, kuş nesillerinin yok olma tehlikesi ortadan kalkacak ve hayvan türlerinde çoğalma sağlanacaktır.
Ahir zamanda yaşanacak olan bu ortama Peygamberimiz (sav)’in bir hadisinde şöyle dikkat çekilmiştir:
…kişi, koyun ve hayvanlarına haydi gidin otlayın, diyecek, onlar gidecekler, ekinin ortasından geçtikleri halde bir başak bile ağızlarına almayacak, yılan ve akrepler kimseye eza etmeyecekler, yırtıcı hayvanlar kapıların önünde duracak da kimseye zararları dokunmayacak… (Kıyamet Alametleri, Pamuk Yayınları, s. 245)
Habis El Hadrami’nin naklettiğine göre: … Yılanlar çocuklarla, inekler aslanlarla geçinebilecek. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 64)
http://www.ahmetdemir.com/mehdi/mehdi_02.html
83- ALTINÇAĞ’DA TÜM İNSANLARIN
HZ. MEHDİ’NİN YÖNETİMİNDEN RAZI OLACAKLARI NASIL ANLATILMIŞTIR?
Peygamberimiz (sav) hadislerinde Hz. Mehdi’nin önderliğinde yaşanacak olan Altınçağ’ın ne kadar hayırlı bir dönem olduğunu hatırlatmış ve bu devirde “denizdeki balıklardan havadaki kuşlara kadar yerdeki ve gökteki tüm canlıların ve tüm insanların Hz. Mehdi’den razı olduklarını” bildirmiştir:
Mehdi ile müjdelenin… Ondan yer ve gök ehli razıdır… (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 13)
… O zaman, yer ve gök ehli, bütün yabani hayvanlar, kuşlar, hatta denizdeki balıklar bile onun hilafetiyle sevineceklerdir… (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 31)
Ebu Said Hudri Resulluh’dan rivayet ediyor:
Mehdi’nin izleyicileri ona sığınırlar, bal arılarının Kraliçe arıya sığındıkları gibi (onun yanında güven ve huzur bulurlar), o yeryüzünü adalet ve dürüstlükle dolduracaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 11)
Allah, Kuran ahlakına uyan Müslümanlara cennet hayatlarında sunulacak olan güzellikleri ayetlerinde ayrıntılı olarak tarif etmiştir. Altından ırmaklar akan güzel mekanlar, pınarlar, durmaksızın akan kaynaklar, konaklar, köşkler, kıyafetler, yiyecekler, içecekler, mücevherler, güzel ahlaklarına karşılık sonsuz hayatta onlara verilecektir. Cennet Müslümanların her zaman kavuşmayı istedikleri sonsuz yaşamdır:
Siz ve eşleriniz cennete girin; ‘sevinç içinde ağırlanacaksınız. Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız. İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur. Orda sizin için birçok meyveler vardır; onlardan yiyeceksiniz. (Zuhruf Suresi, 70-73)
İşte Altınçağ da tüm Müslümanlara böyle güzel bir hayatın dünyada hazırlanıp sunulmasıdır. Bu dönem Peygamber Efendimiz (sav)’in müjdelediği gibi cennetin dünyadaki bir müjdesi, Allah’ın müminlere bir lütfudur. Bolluğuyla, bereketiyle, insanlara sağlayacağı her türlü konforuyla ve huzur dolu ortamıyla her Müslümanın ulaşmak isteyeceği bu dönem, iman eden insanlar için dünya hayatında çok üstün bir mükafattır. Bu güzel dönemle müjdelenmek de kuşkusuz tüm Müslümanlar için çok büyük bir şereftir.
http://www.ahmetdemir.com/mehdi/mehdi_02.html