RİSALE-İ NUR’DA MESİH
HZ. İSA ALEYHİSSELAM’IN NÜZÛLÜ, İTTİHAD İLMÎ ARAŞTIMA HEYETİ
GİRİŞ
Müslümanların şiddetli baskıya maruz kaldıkları son 70-80 yılda, bu baskılardan kurtuluş sembolü olan Hz. Mehdi (r.a.), Hz. İsa (a.s.) gibi zatların ortaya çıkması çokca beklenir olmuştur. Bu konulardaki hadîsler teşbih ve temsillerle anlatıldığından zahir manalariyla açıklama yapanlar ve ortaya çıkanlar bilerek-bilmeyerek hem yanılmışlar, hem de müslümanları yanıltmışlardır. İslâmiyet düşmanları da bunu bahane tutarak dini ve dini değerleri tenkide yeltenmişlerdir.
Âhirzaman alametleri hakkında gelen Hadis-i Şeriflerin çoğunluğu müteşabihat yani mânası açık olmayan âyet ve hadisler nevinden olduğundan, hakiki manalarını herkes bilemiyeceği gibi, onların tercüme manaları dahi hakiki maksadı ifade etmez.
Bu hakikatı Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder:
«Âhirzamanda vukua gelecek hâdisata dair hadîslerin bir kısmı müteşabihat-ı Kur’aniye gibi derin manaları var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir yerinde tevil ederler.([1]) (Âl-i İmran Suresi 3:7 ayeti) sırrıyla, vukuundan sonra tevilleri anlaşılır ve murad ne olduğu bilinir ki, ilimde râsih olanlar ([2]) deyip o gizli hakikatları izhar ederler.» (Şualar sh: 578)
Bu dünya hayatı imtihan yeri olması hasebiyle, zorlama derecesinde kabul mecburiyeti yoktur. Özellikle geleceğe ait haberlerde bu durum daha da kapalıdır. Risale-i Nurlarda bu mesele şöyle anlatılır.
«Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat,([3]) bir kısım müteşabihat-ı Kur’âniye gibi kapalı ve tevilli oluyor. Yalnız, güneşin mağripten çıkması bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır, daha tevbe ve iman makbul olmaz. Çünkü, Ebu Bekir’ler Ebu Cehil’ler ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâmın nüzûlü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan([4]) gibi eşhâs-ı müthişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.» (Şualar sh: 579)
Din düşmanları dine hücumlarında daha çok tevile açık ayet ve hadisleri nazara vererek mü’minlerin kafalarına şüphe atmaya çalışırlar. Nur eserlerinde bu tarz hadislerin ve ayetlerin açıklandığı şöyle anlatılır:
«Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın nüzulüne ve Deccal’ı öldürmesine ait ehadîs-i sahihanın([5]) mana-yı hakikîleri anlaşılmadığından, bir kısım zahirî ülemalar, o rivayet ve hadîslerin zahirine bakıp şübheye düşmüşler. Veya sıhhatini inkâr edip veya hurafevari bir mana verip âdeta muhal bir sureti bekler bir tarzda, avam-ı müslimîne zarar verirler. Mülhidler ise, bu gibi zahirce akıldan çok uzak hadîsleri serrişte ederek, hakaik-i İslâmiyeye tezyifkârane([6]) bakıp taarruz ediyorlar. Risale-i Nur, bu gibi ehadîs-i müteşabihenin hakikî tevillerini Kur’an feyziyle göstermiş.» (Kastamonu Lâhikası sh: 80)
«Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mehdi ve İsa Aleyhisselâm ve Deccal ve Ye’cüc-Me’cüc ve Sedd-i Zülkarneyn hakkındaki müteşabih hadîsleri Risale-i Nur tevil etmiş, esas maksadı anlatmış.» (Barla Lâhikası sh: 143)
Hazret-i İsa’nın (A.S.) nüzûlü, Deccal’ı öldürmesi, Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) ile amel etmesi ve saire hakkında gelen hadîsler mütevatirdirler. Kur’an’da da ona işaret vardır. Bu durumuyla bu mes’ele, akide-i İslâmiyedendir.
Hazret-i İsa’nın ölmediğini, belki başka birisi onun sûretinde yahudilere göründüğünü ve onlar o benziyen adamı öldürdüklerini, İsa (A.S.) ise, Allah tarafından göklere kaldırıldığını ve âhirzamanda vefatından evvel bir kısım ehl-i kitap ona iman edeceklerini ifade eden şu âyetlerdir: (Nisa Sûresi, âyet: 158 ve 159)
İSÂ (A.S.) YAŞADIĞI HAYAT MERTEBESİ
Cenab-ı Hak tarafından semaya kaldırılan İsâ Aleyhisselâmın yaşadığı hayat mertebesi Risale-i Nur’da şöyle anlatılır:
Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve İsâ Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüdle,([7]) melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet kesb eder. Âdetâ beden-i misalî letâfetinde([8]) ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvatta bulunurlar. “Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, şeriat-i Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek”([9]) meâlindeki hadisin sırrı şudur ki:
Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin([10]) verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete([11]) karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.» (Mektubat sh: 6)
İşte bu parağrafta İsâ’nın (as) gelmesi, Hristiyanlığın bâtıl inançlardan temizlenmesi ve İslâmiyetle birleşmesi ve dinsizliğin ortadan kaldırılması gibi esaslara dayanması ve şahs-ı manevî olarak hizmet yapacağı anlatılır.
HZ. İSÂ (A.S.) SEVGİSİNDE İFRAT
Hazreti İsâ (as) sevmekte veya düşmanlıkta aşırılığa gidileceği ve bunun helaket getireceğini Peygamberimiz (asm) mu’cizane haber vermiştir. Bu hatanın düzeltilmemesi halinde günümüzde ve bundan sonraları da devam edeceği muhakkaktır.
Risale-i Nurda nakledilen bu bahisler şöyledir:
«Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, İmam-ı Ali’ye (r.a.) demiş: “Sende, Hazret-i İsâ (a.s.) gibi, iki kısım insan helâkete gider: Birisi ifrat-ı muhabbet,([12]) diğeri ifrat-ı adâvetle.([13]) Hazret-i İsâ’ya, Nasrânî, muhabbetinden, hadd-i meşrudan tecavüzle—hâşâ ’ibnullah’ dediler. Yahudi, adâvetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da, bir kısım, hadd-i meşrudan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir.” ([14]) demiş.» (Mektubat sh: 106)
«Hazret-i İsâ Aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet Nesârâ için tehlikeli olduğu gibi, Hazret-i Ali (r.a.) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadis-i sahihte, tehlikeli olduğu tasrih edilmiş.([15])» (Lem’alar sh: 24)
HZ. İSÂ ALEYHİSSELÂM’DAN KULLUK DERSİ
Vaaz ve nasihatlerle insanları irşad eden İsâ (as) zühd ve takva dersleriyle insanlığı aydınlatmıştır. Adeta kendi adına ortaya çıkıp, insanları kurtaracağını söyleyenlere ders vermiştir. Yani manen demiştir ki; herkes kulluk vazifesini bilsin. Haddini aşarak kendi vazifesi olmayan işlere karışmasın. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu manaya işareten bir ibret dersi olarak şöyle der:
«Bir zaman şeytan, Hazret-i İsâ Aleyhisselâma itiraz edip demiş ki: “Madem ecel ve herşey kader-i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”
Hazret-i İsâ Aleyhisselâm demiş ki: …
“Cenâb-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: ‘Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?’ diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: ‘Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin?’ diye tecrübevâri bir surette Cenâb-ı Hakkın rububiyetine karşı imtihan tarzı, sû-i edeptir, ubudiyete münâfidir.”([16])
Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı.» (Lem’alar sh: 130)
HZ. İSÂ’NIN (A.S.) PEDERİ VAR İDDİASI!
Meselemizle alâkalı Bediüzzaman Hazretlerine sorulan bir soruya verilen cevap, meselenin ehemmiyetini göstermektedir. Şöyle ki:
DÖRDÜNCÜ SUALİNİZ:
Yani sizin değil, İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın pederi varmış diye,((HAŞİYE)) dîvânecesine bir te’vil([17]) ile bir âyetten kendine güya şâhit gösteriyor…
O bîçare adam bir zaman huruf-u mukattáa([18]) ile bir hat icadına çalışıyordu. Hem pek çok hararetli çalışıyordu. O vakit anladım ki, o adam zındıkların tavrından hissetmiş ki, hurufat-ı İslâmiyenin kaldırılmasına teşebbüs edecekler. O adam gûya o sele karşı hizmet edeceğim diye çok beyhude çalışmış. Şimdi bu meselede ve hem ikinci meselesinde yine zındıkların esasât-ı İslâmiyeye karşı müthiş hücumunu hissetmiş ki böyle mânâsız te’vilat ile bir musalâha yolunu açmak istediğini zannediyorum. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:59 âyeti) gibi nusûs-u kat’iye([19]) ile Hazret-i İsâ Aleyhisselâm pedersiz olduğu kat’iyyeti varken, tenâsüldeki bir kanunun muhâlefetini gayr-ı mümkün telâkki etmekle, vâhî te’vilât ile bu metin ve esaslı hakikati değiştirmeye teşebbüs edenlerin sözüne ehemmiyet verilmez ve ehemmiyete değmez. Çünkü hiçbir kanun yoktur ki, şüzuzları([20]) ve nâdirleri bulunmasın ve hâricine çıkmış fertleri bulunmasın. Ve hiçbir kaide-i külliye yoktur ki, hârika fertler ile tahsis edilmesin.
Zaman-ı Âdem’den beri bir kanundan hiçbir fert şüzûz etmemek ve hâricine çıkmamak olamaz. Evvelâ, bu kanun-u tenâsül, mebde’ itibârıyla, iki yüz bin envâ-ı hayvânâtın mebde’leriyle hark edilmiş([21]) ve nihâyet verilmiş. Yani, en evvelki pederleri âdetâ Âdem’leri hükmünde, iki yüz bin o evvelki pederler, kanun-u tenâsülü hark etmişler. Peder ve valideden gelmemişler ve o kanun hâricinde vücud verilmiş.
Hem her baharda gözümüzle gördüğümüz, yüz bin envâın kısm-ı âzamı, hadsiz efradları, kanun-u tenâsül hâricinde—yaprakların yüzünde, taaffün etmiş maddelerde—o kanun hâricinde îcâd edilir. Acaba mebdeinde ve hattâ her senede bu kadar şâzlarla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunu, bin dokuz yüz senede bir ferdin şüzûzunu akla sığıştıramayan ve nusûs-u Kur’âniyeye([22]) karşı bir te’vîle yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyâs et.
O bedbahtların kanun-u tabiî tâbir ettiği şeyler, emr-i İlâhî ve irâde-i Rabbâniyenin küllî bir cilvesi olan âdetullah kanunlarıdır ki, Cenâb-ı Hak, o âdâtını bazı hikmet için değiştirir. Herşeyde ve her kanunda irâde ve ihtiyârının hükmettiğini gösterir. Hârikulâde bazı fertlerde hark-ı âdât eder. … fermânıyla bu hakikati gösterir.» (Osmanlıca Lem’alar sh: 128)
HZ. İSÂ (A.S.) İSLÂMİYETTEN MÜJDE VERDİ
Hz. İsâ (as) en mümtaz hususiyetlerinden birisi de, Resulullah’ın (asm) geleceğini ısrarla nazara vermesidir. Kendisine inananların bu dersi nazara alması gerekmektedir.
«Evet, gayr-ı müslim olarak, başta meşhur Rum meliklerinden Herakl itiraf etmiş, demiş ki: “Evet, İsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan haber veriyor.”([23]) (Mektubat sh:163)
«İsâ Aleyhisselâm demiş: “Ben gideceğim, tâ Dünyanın Reisi gelsin.” Acaba Hazret-i İsâ Aleyhisselâmdan sonra dünyanın reisi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın yerinde insanları irşad edecek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kim gelmiştir? Demek Hazret-i İsâ Aleyhisselâm ümmetine daima müjde ediyor ve haber veriyor ki, “Birisi gelecek, bana ihtiyaç kalmayacak. Ben onun bir mukaddimesiyim ve müjdecisiyim.” Nasıl ki şu âyet-i kerime: (Saf Sûresi 61:6 ayeti)
Evet, İncil’de Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, çok defalar ümmetine müjde veriyor. İnsanların en mühim bir reisi geleceğini; ve o zâtı da bazı isimlerle yad ediyor. O isimler elbette Süryânî ve İbrânîdirler. Ehl-i tahkik görmüşler. O isimler, “Ahmed, Muhammed, Fârikun beyne’l-Hakkı ve’l-Bâtıl” mânâsındadırlar. Demek İsâ Aleyhisselâm, çok defa Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâmdan beşaret veriyor.
Sual: Eğer desen, “Neden Hazret-i İsâ Aleyhisselâm her nebîden ziyade müjde veriyor; başkalar yalnız haber veriyorlar, müjde sureti azdır?”
Elcevap: Çünkü, Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm, İsa Aleyhisselâmı Yahudilerin müthiş tekzibinden ve müthiş iftiralarından ve dinini müthiş tahrifattan kurtarmakla beraber; İsâ Aleyhisselâmı tanımayan Benî İsrail’in suubetli şeriatine mukabil, suhuletli ve câmi ve ahkâmca şeriat-i İseviyenin noksanını ikmal edecek bir şeriat-i âliyeye sahiptir. İşte onun için, çok defa “Âlemin Reisi geliyor” diye müjde veriyor. (Mektubat sh:171)
HZ. İSÂ’NIN (A.S.) DİKKAT ÇEKTİĞİ HİZMET TARZI
«Evet, kardeşlerim, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İncil-i Şerifte demiş ki: “Ben gidiyorum, tâ size tesellîci gelsin. (Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin)” demesiyle Kur’ân’ın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi, tesellîsidir.
Evet, bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zeval ve tahribatları içinde ve bu boşluk nihayetsiz fezada herşeyle alâkadar olan insan için hakikî tesellîyi ve istinat ve istimdat noktalarını yalnız Kur’ân veriyor. En ziyade o tesellîye muhtaç, bu zamanda, bu asırda en ziyade kuvvetli bir surette o tesellîyi ispat eden, gösteren Risale-i Nur’dur. Çünkü zulümat ve evhamın menbaı olan tabiatı, o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş.» (Kastamonu Lâhikası sh: 215)
«Ahmed’in rüyası çok mübarek ve güzeldir. Hazret-i İsâ’nın (a.s.) kuvvetli sadasını işitmek, İsevîlerden kuvvetli bir imdat Hizbü’l-Kur’ân’a([24]) iltihak etmeye işaret olabilir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 133)
İSEVİLİKTE İDARî KANUNLAR YOKTUR
Asırlardır kilisenin hakimiyeti altında kalan batı milletleri bu hakimiyetin Hrıstiyanlıktan geldiğini zannederler. Halbuki din diye takdim edilen idarî sistemler İsa’dan (as) sonraki devrelerde çeşitli kesimler tarafından ortaya konulmuştur. İsâ (as) getirdiği esas din ortaya çıktığı zaman görülecektir ki, İslamiyet İseviliğin esasına camidir. Âhirzamanda ortaya çıkacak ve İslâmiyetle birleşecek olan İsevilik ise, esasat-ı İseviliktir. Bediüzzaman Hazretleri hem Hrıstiyanlığın hem İslamiyetin durumunu anlatırken der ki:
«Din-i İsevîde, yalnız esâsât-ı diniye Hazret-i İsâ Aleyhisselâmdan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruat-ı şer’iyeye([25]) dair ekser ahkâmlar, Havariyun ve sair rüesa-yı ruhaniye([26]) tarafından teşkil edildi. Kısm-ı âzamı kütüb-ü sabıka-i mukaddeseden([27]) alındı. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavânin-i umumiye-i içtimaiyeye merci olmadığından,([28]) esâsât-ı diniyesi, hariçten bir libas giydirilmiş gibi şeriat-ı Hıristiyaniye namına örfî kanunlar, medenî düsturlar alınmış, başka bir suret verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın esas dini bâki kalabilir, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı inkâr ve tekzip çıkmaz.
Halbuki, din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garp ve Endülüs ve Hind birer taht-ı saltanatı olduğundan, din-i İslâmın esâsâtını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını([29]) ve sair ahkâmını, hattâ en cüz’î âdâbını dahi bizzat o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek, füruat-ı İslâmiye, değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki, onlar tebdil edilse esas din bâki kalabilsin. Belki, esas-ı dine bir cesettir, lâakal bir cilttir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya Sahib-i Şeriati inkâr ve tekzip etmek çıkar.» (Mektubat sh:435)
HZ. İSÂ’NIN (A.S.) DECCAL İLE MÜCADELESİ
Âhirzamanda, dinsizliğin, zulmün arttığı bir zamanda geleceği beklenen Hazreti İsâ’nın (as) bu zulme sebebiyet veren Deccal’i öldürmesi en çok beklenen vazifesidir. Risale-i Nur Külliyatında bu bahisler muhtelif yerlerde tekrar tekrar nazara verilmiştir. Şöyle ki:
«Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cem’iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten kurtaracak.» (Mektubat sh: 441)
Bu bahisten anlaşılıyor ki, İsevî ruhanileri, nüzul-ü İsadan önce uzun zaman çalışarak cemiyette taban yapıyı ve İslâm-İsevî mezc ve ittifakını hazırlamada gayret gösteriyorlar ve hadisat-ı âlemin çalkamasiyle de bir halet-i içtimaiye vücud buluyor. Hz. İsa (as) bu hazır kuvvet ve durumun sevk-ul ceyş istikametini ve ittifakını koruma ve ihtilafı önleme merkeziyetinde olur.
DECCAL MESLEĞİNİ HZ. İSÂ (A.S.) ORTADAN KALDIRACAK
Deccalin kendi şahsı öldükten sonra uzun zaman devam eden sistemine dikkat çekilmiştir. O devam eden sistemi de, üstün derece maddi kuvvete sahip bir İsevî devlet ortadan kaldırabilir. Fakat bu devletin durumu rivayetlerden anlaşılan şekliyle şöyledir. Esasları İslâmın esaslarıyla aynı olan hurafattan temizlenmiş asıl İseviliğe ve hakaik-i Kur’aniyeye sahip çıkacak.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı şöyle ifade eder:
«Hem Deccalın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garip halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebettar rivayet edilmesi cihetiyle mânâsı gizlenmiş. Meselâ, “O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz”([30]) rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek, ancak semâvî ve ulvî hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-i Kur’âniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâmın nüzulüyle o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.» (Şualar sh: 581)
HZ. İSÂ (A.S.) DECCAL’I NASIL ÖLDÜRECEK?
Hz. İsâ’nın (as) Deccal’ı öldürmesi hadîslerde bildirildiği gibi kati ve kesindir. Fakat bu öldürmenin şekli nasıldır? Maddi midir, manevî midir? Bütün bunları Risale-i Nur Külliyatı halletmiştir. Bu meseleyle alakalı bir bahis şöyledir:
«Kat’î ve sahih rivayette var ki, “İsa Aleyhisselâm Büyük Deccalı öldürür.”([31])
Vel’ilmü indallah, bunun da iki veçhi var:
Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma([32]) ve ispirtizma([33]) gibi istidracî hârikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal’ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu’cizatlı ve umumun makbulü bir zat olabilir ki: O zat, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm’dır.
İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı uluhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler, din-i İsevinin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ “Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdi’ye namazda iktida eder, tabi olur.”([34]) diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur’aniyenin metbuiyetine([35]) ve hâkimiyetine işaret eder.» (Şualar sh: 587)
HZ. İSÂ’YI (A.S.) ÇOK AZ BİR ZÜMRE TANIYACAK
«Rivayette var ki: İsa Aleyhisselâm Deccalı öldürdüğü münasebetiyle, “Deccalın fevkalâade büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu”([36]) gösterir.
‘lâ ya’lemü gaybe illallah’ Bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa Aleyhisselâmı nur-u iman ile tanıyan ve tâbi olan cemaat-i ruhâniye-i mücahidînin kemiyeti,([37]) Deccalın mektepçe ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.» (Şualar sh: 588)
«Hazret-i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı,([38]) nur-u imanla onu tanır. Yoksa, bedâhet([39]) derecesinde herkes onu tanımayacaktır.» (Mektubat sh: 57)
HZ. İSÂ’YA (A.S.) “MESİH” DENİLMESİNİN HİKMETİ
Bütün dinlerde kurtarıcı manasında “mesih” beklenir. Gariptir ki, âhirzamanın iki deccalına da mesih denilir. Bunun hikmetini Bediüzzaman Hazretleri şöyle açıklar:
«Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselama “Mesih” namı verildiği gibi her iki deccala dahi “Mesih” namı verilmiş([40]) ve bütün rivayetlerde ‘min fitneti’l mesihi’d deccal, min fitneti’l mesihi’d deccal’ denilmiş. Bunun hikmeti ve te’vili nedir?
Elcevab: Allahu a’lem bunun hikmeti şudur ki: Nasılki emr-i İlahî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat-ı Museviyede([41]) bir kısım ağır tekâlifi([42]) kaldırıp şarab gibi bazı müştehiyatı([43]) helâl etmiş. Aynen öyle de; Büyük Deccal, şeytanın iğvası([44]) ve hükmü ile şeriat-ı İseviyenin([45]) ahkâmını kaldırıp Hristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak, anarşistliğe ve Ye’cüc ve Me’cüc’e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan Süfyan dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri([46]) ile kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddî ve manevî rabıtalarını([47]) bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak, hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesat-ı müteaffine([48]) bataklığında, birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet([49]) ve ayn-ı istibdad([50]) bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdaddan([51]) başka zabt altına alınamaz.» (Şualar sh:593)
İKİ KUVVETLİ CEREYAN KARŞISINDA HZ. İSÂ (AS)
Hz. İsâ’nın (as) nüzulü ile alâkalı çok geniş izahatta bulunan Bediüzzaman Hazretleri, bu babtaki hadîslerin ve rivayetlerin bütün manalarını içine alan şu beyanatta bulunmuştur. Şöyle ki:
«DÖRDÜNCÜ SUALİNİZİN MEÂLİ:
Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm Deccalı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Halbuki, rivayetlerde gelmiştir ki, “Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.”([52]) Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?
Elcevap: Hadis-i sahihte rivayet edilen, “Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın geleceğini ve şeriat-i İslâmiye ile amel edeceğini, Deccalı öldüreceğini” imanı zayıf olanlar istib’ad ediyorlar. Onun hakikati izah edilse, hiç istib’ad yeri kalmaz. Şöyle ki:
O hadisin ve Süfyan ve Mehdî hakkındaki hadislerin([53]) ifade ettikleri mânâ budur ki:
Âhirzamanda, dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:
Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.
İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir…
İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû([54]) makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.
Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık,([55]) bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır.» (Mektubat sh: 57)
Bu bahiste, “o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda” ve “hakikî İsevîlik dini zuhur edecek” beyaniyle, hakiki İseviliğin zuhuru, şer cereyanının pek kuvvetli göründüğü devre oluyor ve bu durum o devrede oluyor. Keza aynı o devrede o saflaşmış ve İslâmiyete inkılâb eden İsevilik, Kur’ana iktida edip tâbi oluyor ve bu birleşme öncesinde mağlub olan İsevilik ve İslâmiyet, bu birleşme ile hak din, şer cereyanını mağlub edecek duruma geliyor. İşte bu son devrede İsa (as) Din-i Hak cereyanının başına geçiyor diye sarahat var.
Eğer bu beyanatın ifade ettiği durum vâkı’ olduysa, İsa (as) işin başındadır denir. Yoksa gelecek zamanı bildiren ve yukarıda müteaddid zikrolunan “edecek, edecektir” ve emsali ifadelerden de anlaşıldığı gibi bu son durumu, yakın bir istikbalde ümid edip bekleriz. Hz. Üstadın ifadesiyle: “Böyle olmak ve böyle olmasını; bu kıştan sonra baharın gelmesi gibi, âdetullahtan ve rahmet-i İlahiyeden bekleriz ve beklemekte haklıyız.” (Mektubat sh: 441)
Bilinmelidir ki böyle bir netice, devamedegelen uzun çalışmaları ve fiilî duaları kabul eden Allahın ihsanıdır.
HRİSTİYANLIĞIN İSLÂMİYETE İNKILAB ETMESİ
Kati hadislerin haberlerine istinaden Hristiyanlığın istikbaldeki durumunu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder:
«Nasraniyet ya intıfâ([56]) veya ıstıfâ([57]) edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir.
Nasraniyet birkaç defa yırtıldı,
Protestanlığa geldi.
Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı.
Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor.
Ya intıfâ bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.
İşte bu sırr-ı azîme Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işaret etmiştir ki,
“Hazret-i İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir.” (Mektubat sh: 470)
TEŞBİHLİ BİR HADÎS TE’VİLİ
Hazret-i İsa (a.s.) nüzulüne ve Deccalı öldürmesine dair hadîsler sahih, sıhhatli ve kesin olmakla birlikte zahir meal manasıyla, kasdedilen hakiki mananın anlaşılamayacağı da bilinmelidir.
Said Nursi Hazretlerinin ifadesiyle, «Hadîsin, Kur’an gibi bazı müteşabihatı var. Ancak havas onların manalarını bulabilir.» bu manada bir hadîs tevilinde izahat verilir.
Deccal ile Hz. İsâ (as) mücadelesinin anlatıldığı bir müteşabih hadîsi ki, “Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal ile mücadelesi zamanında, Hazret-i İsa Aleyhisselâm onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücudça o derece Deccal’ın heykeli Hazret-i İsa’dan büyüktür, diye mealinde rivayet var” Bu hadîsi İkinci Dünya Harbinde çarpışan kuvvetlere tatbik ederek, nüzul-ü İsa (as) cihetiyle izah eden Bediüzzaman Hazretleri mektubun bir bölümünde der ki:
«Avrupa’nın ve bu kıt’anın da dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi; ekser Asya, Afrika, Amerika, Avusturalya’ya karşı galibane harbederek Hazret-i İsa’nın vekaletini dava eden bir devletle beraber dine istinad edip çok müstebidane olan dinsizlik cereyanlarına karşı semavî paraşütlerle muharebe ve mücadele eden o hükûmet ile ötekilerin şahs-ı manevîleri insan suretine girse; ceridelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev’inden o manevî şahıslar dahi rûy-i zemin ceridesinde, bu asır sahifesinde birer insan suretinde tersim ve tasvirleri gibi temessül etseler; aynen ve tam tamına hadîs-i şerifin mu’cizane ihbar-ı gaybî nev’inden beyan ettiği hâdise-i âhirzamanın müteaddid manalarından tam bir manası çıkıyor. Hattâ şahs-ı İsa’nın (A.S.) semavattan nüzulü işaretiyle bir mana-yı işarîsi olarak, Hazret-i İsa’yı (A.S.) temsil ederek ve namına hareket eden bir taife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyarelerle, paraşütlerle semadan bir bela-yı semavî gibi nüzul ettiriyor, düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i İsa’nın nüzulünün maddeten bir misalini gösteriyor.
Evet o hadîs-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa’nın semavî nüzulü kat’î olmakla beraber; mana-yı işarîsiyle başka hakikatları ifade ettiği gibi, bu hakikata da mu’cizane işaret ediyor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 80)
İkinci Dünya Harbinde savaşan kuvvetlerden birisinin daha sonraki zamanlarda müslümanlardan yana tavır koyacağını, bir mesele münasebetiyle beyan eden Bediüzzaman Hazretleri der ki:
« Küre-i Arz’da çarpışan, mücadele eden cereyanlardan her halde birisi İslâmiyete ve Kur’ana ve Risale-i Nur’a ve mesleğimize tarafdar olacak.» (Kastamonu Lâhikası sh: 150)
AZGINLIĞIN SONU NEREYE VARACAK?
İslâm dünyasına karşı giderek azgınlaşan Avrupanın menfi kısmına karşı, güçlü bir devletin (müsbet Amerika’nın) manevi değerleri koruma yolunda dinsizlik cereyanına karşı mücadele vereceğini ve İslâma taraftar çıkacağını, 1946’larda yazdığı bir ikaznamesinde haber veren Bediüzzaman Hz. aynen şöyle diyor:
«Ehemmiyetli bir endişe ve bir tesellî kalbime geliyor ki: Bu geniş boğuşmaların neticesinde, eski harb-i umumîden([58]) çıkan zarardan daha büyük bir zarar, medeniyetin istinadı, menbaı([59]) olan Avrupa’da, Deccalâne bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi tesellîye medar, Âlem-i İslâmın tam intibahiyle([60]) ve Yeni Dünyanın,([61]) Hristiyanın hakikî dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle([62]) ve Âlem-i İslâmla ittifak etmesi ve İncil, Kur’ana ittihad edip tâbi olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semavî bir muavenetle dayanıp, inşaallah galebe eder.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 58)
Yukarıda nazara verilen “dehşetli gelecek iki cereyan” ise daha önce zikredilmiştir. Buraya kadar bu bahisle ilgili alınan parçaların ortak hususiyetlerini hülasa eden bu yukarıdaki bahistir. “Dehşetli gelecek iki cereyan” ifadesine dikkat gerekir. Çünkü Birinci Dünya Harbinden daha zararlı olacağı haberi, İslâm Dünyasının hasseten Türkiye’nin dinî ve manevî hayatına zarar verme bakımından çok mühimdir.
[1] : Te’vil demek, yani bu mâna bu hadîsten murad olmak mümkündür, muhtemeldir demektir. Daha geniş bilgi için bak: Birinci Şua, On Üçüncü ve On Dördüncü Âyetler
[2] “Biz buna inandık. Muhkem âyetler de, müteşâbih âyetler de, hepsi Rabbimizin katından indirilmiştir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:7.
[3] kıyamet zamanı
[4] Süfyan denilen İslâm deccalının varlığı hakkında bir çok hadis vardır. Bunlardan birisi için bk: el-Hâkim, el-Müstedrek: 4:520.
[5] sağlam hadislerin
[6] küçük düşürmeye çalışmak
[7] insanın yaşaması için gerekli olan ihtiyaçlardan sıyrılarak
[8] (Ruh cinsinden varlýklardaki gibi) mânevî beden
[9] Buhari, Mezâlim: 31; Büyû’: 102; Müslim, Îmân: 242, 343; İbni Mâce, Fiten: 33.
[10] her şeyi tabiatın eseri sayan inkârcı felsefenin
[11] Allah’ı inkâra
[12] aşırı sevgi
[13] aşırı düşmanlık
[14] Müsned, 1:103.
[15] Buharî, Tarihü’l-Kebîr, 2:1:257; Ahmed ibni Hanbel, Fedâilü’s-Sahâbe, no: 1087, 1221, 1222; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9:133; İbnü’l-Cevzî, el-İleli’l-Mütenâhiye, 1:223.
[16] Kulluğa aykırıdır
(HAŞİYE) Nev-i beşerin bir rub’unun başına reis olarak geçen ve nev-i beşerden nev-i melâikeye bir cihette intikal eden ve arzı bırakıp semâvâtı vatan ittihâz eden hârika bir ferd-i insanın bu hârika vaziyetleri kanun-u tenâsülün hârika bir suretini iktizâ ederken, kanun-u tenâsülün şüpheli, meçhul, gayr-ı fıtrî, belki ednâ bir tarz ile o kanun içine almak, hiç yakışmadığı gibi, hiç mecburiyet de yoktur. Hem sarâhat-i Kur’âniye te’vil kaldırmaz. Yüz cihette zedelenen kanun-u tenâsülün tâmiri hesâbına hiçbir cihette zedelenmeyen ve tenâsülün hâricinde bulunan kanun-u cinsiyet-i melek, hem kanun-u sarâhat-i Kur’âniye gibi kuvvetli kanunlar nasıl tahrip edilir.
[17] Farklı yorumlamak
[18] Kur’ân-ı Kerim’de sûre başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı harfler
[19] manası açık ve kesin olan ayetler
[20] kaidenin ve kanunun dışında kalmak
[21] ortadan kaldırılmış
[22] Kur’an’ın açık beyanlarına
[23] İbnü Seyyidi’n-Nâs, Uyûnu’l-Eser, 2:26; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhü’ş-Şifa: 745.
[24] Kur’ân Cemaatı, Kurâna ciddi ve samimi olarak bağlanıp ona hizmeti için mücâhidâne bir surette çalışan ve fenalıklardan korunan müslümanların topluluğu
[25] İsevî şeratinin esasından ayrılan kısımlara
[26] ruhî, dinî reisler
[27] dahaevvel gelen mukaddes kitaplardan
[28] cemiyeti idare eden kanunlar ona dayanmadığından
[29] bütün ayrıntılarını
[30] Tirmizi, Fiten: 62; Ebû Dâvud, Melâhim: 14; Müsned, 3:420, 4:226; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:529-530.
[31] Tirmizi, Fiten: 62; Ebû Dâvud, Melâhim: 14; Müsned, 3:420, 4:226; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:529-530.
[32] birisinin bâzı hareketleri ile başkası üzerinde uyuşukluk verici te’sir
[33] ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün bulunduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan tecrübeler
[34] İbn-i Mace 4077. hadîsin ortası.
[35] başkasının kendisine tâbi olmasına
[36] İbn-i Kesîr, Nihâyetü’l-Bidâye ve’n-Nihâye, 1:103-4; Süyûti, ed-Dürrü’l-Mensûr, 5:355; Süyûti, el-Hâvî Li’l-Fetâvâ, 2:588;
[37] İsa’nın (as) tabanını teşkil eden cemaatin sayısı
[38] ) Hz. İsâ’ya (as) yakınlaşmış, has, mümtaz kişiler
[39] delîl ve isbata ihtiyacı olmayacak şekilde âşikâr olan şeyler
[40] Türkçe Tercüme Buharî 4/585 hadîs no: 677; ve keza ilk baskı Tercüme Buharî 4/879 Zabıt şekli: Hem Hazret-i İsa’ya (A.S.), hem de Deccal’a “Mesih” diye kayıdlıdır
[41] Musa (a.s.) şeriatı
[42] dinen yapılması gerekenler
[43] nefsin hoşuna giden şeyler
[44] azdırması
[45] İsa (a.s.) ın şeriatı
[46] aldatmacaları
[47] bağlarını
[48] kokuşmuş hevesler
[49] zorlayarak sefahet
[50] tam baskı
[51] baskı
[52] Müslim, İman: 234; Tirmizî, Fiten: 35; Müsned, 2:107, 201, 259; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:494.
[53] Mehdi ve Süfyan hakkındaki hadis kaynakları için bkz. Beşinci Şua.
[54] tabi olunan (imam)
[55] doğru haber veren Peygamberimiz (asm)
[56] sönecek, ortadan kalkacak
[57] ıslâh edilip safileşecek
[58] Birinci dünya savaşından
[59] Avrupanın bozuk medeniyetinin dayanağı ve kaynağı
[60] İslam dünyasının tam uyanışıyla
[61] Amerika’nın
[62] toplumda uygulamasıyle
http://www.ittihad.com.tr/isa%20(as)%20nuzulu.htm
RİSALE-İ NUR’DA MEHDİ
Beklenen Mehdi, Hayrettin Gümüşel
Bu bölümde; Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatında yer alan, Mehdiyet ve Ahir Zaman konuları üzerinde, Hayrullah Esendal tarafından yapılan araştırmaları göreceğiz:
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı’nın pek çok yerinde, Peygamber Efendimiz’in müjdelediği Hz. Mehdi’nin yakında geleceğini haber vermiş ve Mehdiyet hakkında hadislerde geçen konulara açıklık getirmiştir. Mehdi’nin ve talebelerinin geleceğiyle ilgili Üstad’ın ifadelerinden biri şöyledir:
“Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, 72)
1. Hz. Mehdi Hicri 1400′de Gelecektir.
Bediüzzaman, farklı tarihlerde yaptığı açıklamaların hepsinde, Mehdi ve talebelerinin geliş zamanı olarak hicri 14. yüzyılın başlarına işaret etmiştir. Bir sözünde, Mehdi’nin asr-ı saadet döneminden 1400 sene sonra çıkacağını şöyle belirtmektedir:
“İstikbal-i dünyeviyede 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler.” (Sözler, 318)
Üstad’ın ifadesinde belirttiği, “sahabe döneminden 1400 sene sonrası” hicri 14. asrın başlarına, yani miladi olarak 1979-1980 senelerine denk gelmektedir.
“Fatiha’da doğru yolda olanlar ashabının taife-i kübrasını tarif eden fıkrası, şeddesiz bin beş yüz altı veya yedi ederek tam tamına fıkrasının makamına tevafuku ve manasına tetabuku ve şedde sayılsa fıkrasına üç manidar farkla tam muvafakatı ve manen mutabakatı bu hadisin imasını te’yid edip remz derecesine çıkartıyor.” (Kastamonu Lahikası, 23)
Suyuti ümmetin icabet ömrünün hicri 1500 senesini geçmeyeceğini bildiriyor. Bediüzzaman Hazretleri de, ümmetin galibane mücadelesinin 1500-1506 yıllarında biteceğini; bundan sonra zayıflamaların başlayıp kıyametin bekleneceğini belirtiyor. Ümmetin galibane ömrü 1500-1506 yıllarında bitecekse, o zaman 1400-1500 yılları arasında Mehdi ve İsa (AS)’nın gelmesi, ayrıca Mehdi’nin de 1400 yılı başlarında göreve başlaması gerekmektedir.
Bediüzzaman hicri 1327′de Şam’da Emevi Camii’nde on bin kişiye verdiği hutbesinde, hicri 1371′den sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmakta, ahir zamandan çeşitli tarihler vererek, beklenen Mehdi’nin mücadele zamanlarına dikkat çekmektedir.
Bediüzzaman, Mehdi’nin göreve başlaması ve inkarcı zihniyeti fikren mağlup etmesi ile ilgili olarak şu tarihleri bildirmektedir:
“Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşallah yarım asır sonra onları darmadağın edecek.” (Hutbe-i Şamiye, 25)
Şam’da yaptığı bu konuşmada, hicri 1371 senesinden sonra yaşanacak gelişmelere dikkat çekerek, Bediüzzaman Mehdi’nin göreve başlamasının bu tarihten 30-40 yıl sonra olacağını bildirmiştir. Bu tarih ise hicri 1401-1411, miladi olarak da 1980-1990 yılları arasıdır.
Yine aynı konuşmanın devamında Üstad, Mehdi’nin inkarcı fikir sistemini fen, ilim ve medeniyetin imkanları sayesinde fikren susturacağını haber vermiştir. Bu fikri üstünlüğün tarihi olarak da 1371 tarihinden yarım asır sonrasını bildirmiştir. Bu da hicri 1421, yani miladi 2001 senesi demektir.
“Evet şimdi (1371) olmasa da otuz-kırk (30-40) sene sonra…
Fen: Müspet ilimler, biyoloji, fizik, kimya vs.
Hakiki marifet: Hüner, sanat , ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi.
Medeniyetin mehasini: Medeniyetin iyiliklerini
O üç kuvvetle donatıp gerekli ihtiyacını karşılayıp o dokuz engelleri yenip dağıtmak için,
Taharri-i hakikat meyelanı: Hakikati araştırma meyli
Muhabbet-i insaniyeyi: İnsan sevgisini.
O dokuz düşman sınıfının cephesine göndermiş, inşallah yarım asır sonra (50 sene) onları darmadağın eder.”
1371 + 50 = 1421 (Miladi 2001)
Bediüzzaman hicri 1400 yılı başlarında Mehdi’nin inkarcı felsefe ile mücadeleye başlaması zamanına, 1401-1411 = 1981-1991 yılları arası fen, hüner, sanat ve medeniyetin iyiliklerini birleştirip bunlarla mücadelesine ve fikren darmadağın edeceği tarih olarak da 1421 = 2001′e dikkat çekiyor.
“Yetmiş birde fecr-i sadık başladı veya başlayacak. Eğer bu, fecr-i kazib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sadık çıkacak.” (Hutbe-i Şamiye, 23)
Fecir: Tan yerinin ağarması, güneş doğmadan önceki kızıllık, sabah vakti
Fecr-i Kazib: Sabaha karşı ufukta yayılmaya başlayan birinci kızıllık.
Fecr-i Sadık: Fecr-i Kazib’den sonra yayılmaya başlayan ikinci aydınlanma
1371 + 30 = 1401 = 1981
1371 + 40 = 1411 = 1991
Bediüzzaman İslam’ın dünyaya tekrar hakim olmasını güneşin doğuşuna benzetiyor. Güneşin battıktan sonra ertesi gün yeniden doğması gibi, İslam’ın da dünya üzerinde tekrar doğup parlayacağına bu benzetmeyle işaret ediyor. Fecr-i Kazib ve Fecr-i Sadık ifadeleriyle bu doğuşun başlangıç yıllarına dikkat çekilmiştir.
Buna göre Hakkın karşısındaki batılı temsil eden düşünce olan ateizmin ve materyalist felsefenin dağıtılmaya başlaması 1981-1991 yılları, fikren tam anlamıyla susturulup dağıtılmasının ise 2001 yılında olacağına işaret etmiştir.
Risale-i Nur Külliyat’ında, Mehdi’nin mücadele ve hakimiyet devreleri ile ilgili verilen ebcedler:
“Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” 9/32 ayetindeki “…Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” cümlesi hakkında Bediüzzaman şöyle demektedir:
“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin Şakirtleri olabilir.” (Şualar / 605)
Bu ayetin ebced değeri ise “1424-Miladi: 2004″ tür. Mehdi önderliğinde İslam’ın hakimiyeti devrelerine işaret etmektedir.
“…inkar edenlerin velileri ise tağut’tur…” 2/257 ayetindeki “tağut” (batıl fikir sistemi) kelimesinin kendi içinde çöküş tarihini de Bediüzzaman (ebced değerini) 1417 (miladi 1997) olarak vermektedir.
2. Hz. Mehdi Bediüzzaman’dan Sonra Gelecektir.
“Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse… (Kastamonu Lahikası, 57)
Bediüzzaman Said Nursi, “hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat” diyerek Mehdi’nin henüz gelmediğini, Müslümanlar tarafından beklendiğini ve kendi yaşadığı devirden bir asır sonra geleceğini bildirmektedir. Bediüzzaman hicri 13. asırda yaşamıştır. Kendisinden sonra gelecek asır olan hicri 14. asır Mehdi’nin çıkış zamanıdır.
“Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138- Kastamonu Lahikası, 72)
“Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki:
“Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bid’atlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz)”.(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
Üstad, Mehdi’nin kendisi olmadığını, kendisinden sonra geleceğini, “Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.” şeklinde belirterek açıklamıştır. Mehdi ve talebelerine ancak bir zemin hazırlayabildiklerini belirtmiştir.
“bid’atlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak”: Mehdi’nin tüm bidatları ortadan kaldıracağını söylemiştir ki bu konu Üstad döneminde uygulamaya geçmemiştir. Bidatların var olabileceği Müslümanlar tarafından zikredilmeye daha yeni yeni başlamıştır. Ayrıca bidatların kalkmasının dünyadaki tüm Müslümanlar tarafından uygulanması gerekmektedir.
3. Hz. Mehdi Geldiğinde Maddeci ve Tabiatçı Felsefenin Azgınlığı
“Tabiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı nemrudane, gittikçe ahir zamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, uluhiyeti inkar edecek bir dereceye gelir.” (Emirdağ Lahikası, 259)
Materyalizmin hem Türkiye’de hem de dünyada kuvvet bulması Üstad zamanında devam ettiği gibi, vefatından sonra da 20. yy’ın sonlarına kadar devam etmiştir. Televizyon ve radyo kanallarının gelişmesiyle, yazılı basının da desteğiyle etkileri giderek artmıştır. Yani Üstad’ın “tabiiyyun, maddiyun felsefesini” tamamen sonlandıracak bir çalışması olmamıştır. Bilakis Üstad’ın vefatından sonra da materyalizm propagandası artarak 21. yy’a kadar gelmiştir. Materyalizm ve evrim savunuculuğu ancak son yıllarda hızlı bir şekilde çökmeye başlamıştır. Bu mağlubiyet önde gelen materyalistler tarafından da itiraf edilmiştir.
4. Hz. Mehdi Hilafet Merkezinin Bulunduğu Yerden Çıkacaktır.
Ahir zaman hakkındaki rivayetlerin merkez noktasını Mehdiyet teşkil eder. Ahir zamandaki önemli olayların çoğu Mehdiyet etrafında gelişir. Ancak bu olayların yerleri hakkında farklı farklı rivayetler mevcuttur. Bediüzzaman bu konuya şu şekilde açıklık getirmiştir:
“Şimdi, Hz. Mehdi gibi eşhasın hakkındaki rivayatın ihtilafatı ve sırrı şudur ki: Ehadisi tefsir edenler, metn-i ehadisi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Mesela: Merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Hz. Mehdiyye veya Süfyaniyye’yi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kufe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler.” (Sözler, 359)
Bir başka yerde de Üstad konuyu şöyle izah etmiştir:
“Merkez-i Hilafet eski zamanda Irak’da, Şam’da ve Medine’de bulunduğundan raviler kendi içtihatlarıyla daimi öyle kalacak gibi mana verip, “Merkez-i Hilafet-i İslamiye” yakınlarında tasvir etmişler, Halep ve Şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini kendi içtihatlarıyla tavsil etmişler.” (Şualar, 492)
Yani, Bediüzzaman’ın üstteki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, ahir zaman hadislerini aktaran alimler, ahir zaman olaylarını kendi dönemlerindeki hilafet merkezlerini esas alarak aktarmışlardır.
Mehdiyet olayının gerçekleşeceği yer olarak, her alim kendi zamanının Hilafet Merkezi olan Irak, Şam, Kufe, Medine gibi şehirleri belirtmiştir. Ravilerin bu içtihatları da zamanla rivayetlere katılarak günümüze ulaşmıştır.
Ancak, ahir zaman olaylarının vuku bulduğu yerle ilgili rivayetlerin ortak noktası, bu olayların Hilafet Merkezi’nde gerçekleştiğidir.
Bediüzzaman da bu sonuca varmıştır. Bilindiği gibi, son hilafet merkezi “İstanbul”dur. Halifelik bu yüzyılın başlarında resmi olarak kaldırılmıştır ve o günden bu yana dünya üzerinde başka hiçbir yere de taşınmamıştır. Peygamberimizin iki sancağı, kılıcı ve gömleği ile diğer mukaddes emanetler İstanbul’dadır. Sonuç olarak, halen bu manevi ünvanı koruyan tek şehir İstanbul’dur.
5. Hz. Mehdi’nin Üç Asli Görevi Vardır.
“Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, “Hz. Mehdi Al-i Resul’ün temsil ettiği kudsi cemaatinin şahs-ı manevisinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i ilahiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak.” (Emirdağ Lahikası, 259)
“Büyük Hz. Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad aleminde.” (Şualar, sf. 456)
Emirdağ Lahikası 259. sayfada fedakâr seyyidlerin yardımından bahsediyor. Üstad seyyidler topluluğu ile beraber faaliyette bulunmamıştır. Bu faaliyet Üstad’dan sonra Mehdi tarafından yapılacaktır.
Üstad, Mehdi’nin siyaset alanında faaliyet yapacağını, devlet yönetiminde en üst kademede bulunacağını belirtmiştir. Nitekim hem siyaset, hem diyanet hem de cihad yani tebliğ yönünden faaliyette bulunması çok geniş imkanlar gerektirmektedir. Dolayısıyla da buradan Mehdi’nin imkanlarının çok geniş olacağını, bu görevlerin tam yapılmasının ancak devlet yetkilerinin kullanılması ile olacağını anlamaktayız. Üstad bu imkan ve yetkiye sahip olmamıştır.
Birinci görevi: İnsanların imanını kurtaracak
“Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek…” (Emirdağ Lahikası, 259)
Mehdi’nin görevi olan “materyalizmi dünyada tam anlamıyla etkisiz hale getirmek” Üstad tarafından yapılmamış ve buna bağlı olarak insanların imanını kurtarma görevi dünya çapında Mehdi’ye verilmiştir. Bu çalışmaların köklü ve çok etkileyici yapılacağını da; Mehdi’nin iman sahiplerini dalaletten koruyacağını belirterek açıklamıştır.
Bu görevi en önemli ve değerli görevdir.
“Ümmetin beklediği, ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı delaletten kurtarmak” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)
Üstad, Mehdi’nin 3 görevinden en önemlisi ve en dikkat çekicisini imanı yayma olarak belirtmiştir. Bu imanı yayma çalışmasının yönteminin nasıl olacağını da Üstad “iman-ı tahkikiyi neşr” olarak vurgulamıştır. Buradaki “neşr” kelimesiyle iman hakikatlerinin neşriyat yoluyla yani kitap, dergi, CD ve diğer kitle iletişim araçları yoluyla yapılacağı anlaşılmaktadır. Doğal olarak bu şekilde imanı yayma çalışması da dünyadaki tüm insanlar tarafından bilinecektir. Üstadın çalışması ise kendi döneminde ancak fedakar nur talebelerinin el yazmalarıyla birkaç nüsha çoğaltma şeklinde olmuş, kastedilen neşr, maksadı hasıl olacak şekilde oluşmamıştır.
İkinci görevi: Dini özüne döndürecek
“İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (ASM) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı ilâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır.” (Emirdağ Lahikası, sf. 259)
“Hilafet-i Muhammediye ünvanı ile” Mehdi’yi tarif eden Bediüzzaman, Mehdi’nin İslam Dünyası’nın Halifesi olacağını söylemektedir. Ayrıca bu makamı da “ünvan” olarak tarif ederek, tüm Müslümanların Mehdi’yi o makama layık kişi olarak tanıyacağına da işaret etmiştir. Büyük mütefekkir Bediüzzaman, şüphesiz 13. asrın müceddididir, ancak tüm Müslümanların Halifesi ünvanını almamıştır.
“Alem-i İslâmın vahdetini” tabirini kullanarak Üstad, kendi devrinde de dağınık, halifesiz ve bir birliktelik içinde olmayan İslam ülkelerinin birleşerek İslam Birliği’nin oluşacağını söylemektedir. Bu birliktelik Üstad zamanında da, henüz de oluşmuş değildir. Bu birlikteliği, Mehdi’nin bir dayanak noktası yaparak Müslümanları bazı tehlikelerden koruyacağını ifade etmektedir.
“milyonlarla efradı bulunan ordular”ın da, Mehdi’nin bu vazifesini ifa ederken yardımcıları olacağını, yani emrinde ordular olacağını söyleyen Üstad’ın ordulardan oluşan yardımcıları olmamıştır. Sadece büyük fedakarlıklar içinde, canla başla gayret içinde olan mahdut miktarda Nur talebeleri onun yardımcısı olup tebliğ çalışması yapmışlardır.
“O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)
“O zat” ifadesi, beklenen Mehdi’nin belirli “bir” kişi olduğunu gösteren açık bir ifadedir.
Görevi “şeriatı icra ve tatbik etmek” olan Mehdi’nin ifa edeceği ikinci vazifesini tarif ederken, Üstad, dinin kurallarını toplum içinde Mehdi’nin hayata geçireceğini söylemektedir. Bediüzzaman ise büyük mücadelelerle kendi devrinde ancak iman hakikatlerini sınırlı bir topluluğa tebliğ etme imkanı bulabilmiştir.
“gayet büyük maddi bir kuvvet lazım” ifadesi büyük maddi imkanlarla yapılacak olan hizmetleri işaret etmektedir. Bu belki de devlet hazinesini kullanma yetkisi olarak adlandırılabilir. Üstad mücadelesini gayet zor maddi şartlar içerisinde geçirmiştir.
Mehdi’nin insanlığı maddi ve manevi tehlikelerden koruyacağı net olarak belirtilmiştir. Ayrıca Mehdi İslam birliğini de oluşturacak ve bunun için de sayısı milyonları bulan ordular gerekecektir. Bu durum Üstad döneminde oluşmamıştır. Mehdi şeriatı uygulayacak, bu da ancak büyük bir maddi güçle olacaktır.
“Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bidatlar zulümatını dağıtacak.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
“bidatlar zulümatını dağıtacak”: Üstad’ın döneminde de var olan bidatlar, dine sonradan sokulan batıl inanç ve uygulamalar, hala süregelmektedir. Üstadın çalışmalarıyla bu, sona ermemiştir. Bunu dini özüne döndürecek olan Mehdi gerçekleştirecektir.
Üçüncü görevi: İslam toplumunu tekrar birleştirecek
“O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslam’a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir. Birinci vazife, o vazifeden üç dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa’şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)
Mehdi’nin bir başka görevi ise İslam toplumunu birleştirmek ve Hristiyan alemiyle ittifak yapmaktır. Mehdi’nin çok büyük çapta ve ihtişamlı olarak yapacağı bu görevler tüm dünyada herkes tarafından bilinecektir. Buna binaen ahir zamanda bu konuların tüm insanlar tarafından bilinmesi ve genele yayılması ancak televizyon, radyo ve internet gibi teknolojik imkanlarla mümkün olabilir. Nitekim Müslüman birliği ve Müslüman-Hristiyan ittifakı da Üstad döneminde olmamıştır.
“Bu vazife, pek büyük bir saltanat, kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir.” Üstad, İslam Birliği ile Müslüman ve Hristiyan dünyasının hak din adına kol kola vermesi gibi büyük bir olayın ancak 3 şartın oluşmasıyla gerçekleşeceğini ifade etmiştir.
Birincisi “saltanat”: Bu ifade tam bir hakimiyet ifadesidir. Bu şunu gösterir; Mehdi’nin ülke yönetiminde bulunan, güç ve iktidar sahibi olan ve adeta bir sultan gibi dediği her şey uygulanan yetki sahibi bir makamda olacağıdır. Saltanat ifadesi ile Üstad’ın kastettiği budur. Bu durumun Üstad’da tecelli etmediği malumdur.
İkincisi “kuvvet”: Buradaki kasıt, istediği şeyi icra edebilme gücü, yani yetki sahibi ve iktidar olmaktır. Bu ortam da Üstad zamanında oluşmamıştır.
Üçüncü “milyonlar fedakarlar”: Çok açık olan bu ifadeyle Üstad, bu görevin, hizmette bulunacak, Mehdi’ye tabi milyonlarca insanın olmasıyla gerçekleşebileceğine dikkat çekmiştir. O dönemde Üstad’ın çevresinde hizmet eden fedakar talebelerin sayısının ise milyon sözüyle ifade edilemeyeceği aşikardır.
“üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şaşaalı bir tarzda” gerçekleşecek olan İslam’ın hakimiyeti, hem dünyada geniş çaplı bir şekilde, hem de oldukça görkemli ve yankılar uyandıran bir tarzda meydana gelecektir. Bu şaşaa toplumların çoğunluğunun üzerinde büyük etki uyandırdığı gibi, bu toplumların çok da önem verdiği bir husus olacak. Bu şaşaa ne Üstadın döneminde, ne de “asr-ı saadet” hariç başka bir dönemde yaşanmış bir durumdur.
Birinci görevdeki yardımcıları
“…Hazret-i Mehdi’nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade edemez. Çünkü hilâfet-i Muhammediye (ASM) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zat, o taifenin uzun tedkikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevi ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.” (Emirdağ Lahikası, 259)
“Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek”
“…ondan evvel…”: Yani Mehdi’den önce, onun çalışmalarından önce, Mehdi’nin birinci vazifesi olan iman hakikatlerini yayma ve materyalizmi yıkma çalışmasını yerine getirmesinde kullanacağı ilmi malzemeleri hazırlayacak olan “bir taife” den bahsetmektedir Bediüzzaman.
“bir taife”: Bu grubun, fen ve felsefenin materyalizm ile oluşturduğu negatif etkiyi kırmada faydası olacak şekilde fen ve bilim ile uğraşan ilmi bir grup olması gerekmektedir. Ki Mehdi de onların hazırladıkları çalışmalardan faydalanarak materyalizmi yıkacak.
“o taifenin uzun tasdikati ile yazdıkları eseri…” diyerek Bediüzzaman, uzun doğrulama çalışmaları sonucu bir eser yazdıklarından söz etmektedir. Bunun ilmi bir çalışma olduğu anlaşılmaktadır. Bu ilim adamlarının, uzun yıllar yaptıkları çalışmalar ile, insanın tesadüfler sonucu meydana geldiğini savunan materyalizme karşı, Yaratıcı’nın varlığını gösterecek şekilde, kendi başına ilmi deliller ortaya koyacağı anlaşılıyor. Mehdi de bu bilgileri özellikle de İslam dünyasında yaygınlaştırarak, bilimin yaratılışı gösterdiğini insanlara anlatarak materyalizmi yıkacak.
“bir cihette”: ‘Bir yönüyle’ derken Üstad, bu ilmi gruptan, materyalizmi yıkmada sadece bir yönüyle faydalanılacağını anlatmaktadır. Yani maddiyun ve tabiyyun felsefesinin, tabiatçılık ile ilgili kısmının kastedilmekte olduğunu anlıyoruz.
Bir de maddiyun kısmı var ki, o da maddecilik, yani maddenin sonsuzdan beri var olduğunu ve tek kesin gerçeğin madde olduğunu savunan materyalizmin ikinci kısmı. Bunu da sadece Mehdi, maddenin gerçekliğinin yoktan var olduğunu ortaya koyarak yapacak. Ortaya koyduğu maddenin yoktan var olduğu konusuna dair hem bilimsel hem akli izahlarla materyalizmi tam anlamıyla yok etmiş olacak.
“fen ve felsefenin tasallutuyle”: Fen ve felsefenin saldırıları yüzünden insanlar üzerinde etkisi olacak olan materyalizmi susturmak için, yine bu iki unsuru susturmak, onun yaratılışı gösterdiğini ortaya koymak gerekmektedir.
Üstat bu iki unsurda çalışmalar yapmakla beraber kastedilen manada tam bir susturmayla ortadan kaldıracak söz konusu bir durum oluşmamıştır.
İkinci görevdeki yardımcıları
“İkinci Vazifesi: Hilafet-i Muhammediye (ASM) ünvanı ile şeair-i İslamiye’yi ihya etmektir. Alem-i İslam’ın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı ilâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lâzımdır.” (Emirdağ Lahikası, 259)
Üstad halife değildir; bu ünvanı kendisinden sonra gelecek olan Mehdi’nin alacağını açıkça belirtmiştir. Mehdi İslam birliğini kurarak; insanları maddi ve manevi tehlikelerden kurtaracaktır.
“O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
Mehdi; İslam’ın hakim olmasına vesile olacak ve insanlar arasında din ahlakının yaşanmasını sağlayacaktır. Bunun için Mehdi büyük bir maddi güç kullanacaktır. Üstad’ın büyük maddi imkanları olamamıştır, ancak bu imkanların Mehdi’de toplanacağını belirtmiştir.
“gayet büyük maddi bir kuvvet lazım”: Üstad Mehdi’nin ikinci vazifesini yerine getirirken çok büyük maddi imkanlara sahip olarak bunu gerçekleştireceğinden bahsetmiştir. Üstadın ve talebelerinin büyük hizmetlerini yaparken çok kısıtlı imkanlar içinde hatta daha doğru bir ifadeyle büyük imkansızlıklar içinde mücadele ettikleri herkesin malumudur. Ayrıca Üstad’ın, bahsettiği şeriatı icra hususunda herhangi bir geniş kapsamlı çalışması olmamıştır. Bunu Mehdi’nin yerine getireceğini söylemiş ve Mehdi’nin bu görevi nasıl yerine getireceğini detaylarıyla tarif etmiştir.
Üçüncü görevdeki yardımcıları
“Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye’nin (ASM) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle o zat, bütün ehl-i imanın mânevi yardımlariyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır.” (Emirdağ Lahikası, 260)
Mehdi döneminde; devir ve ortamın da değişmesiyle, insanların Kuran’ın hükümlerini uygulamada bir nevi gevşeklik gösterecekleri ve kusurları olacağı belirtilmiştir. Mehdi’ye İslam’ın hakimiyeti safhasında İslam alimleri ve sayıları milyonları bulan fedakar seyitler, Müslümanlar destek verecek ve tüm İslam birliğinin yardımlaşmasıyla, beraber hareket edeceklerdir. Üstad ehl-i imanın bu yardım ve dayanışmanın kendisi zamanında olmayacağını ancak Mehdi’nin bunları yapabileceğini söylemiştir.
“İnkılâbat-ı zamaniye”: Zamanın devrimleri, değişiklikleri günümüzde de devam etmektedir. Bu Bediüzzaman’la da son bulmamıştır. Halbuki Mehdi’nin gelişiyle zaman içinde oluşan bu değişim bir son bulacaktır.
Bu gerçekleşirken de Mehdi’ye “bütün ehl-i imanın mânevi yardımları” olacağını söyleyen Üstad, ayrıca bu yardımla birlikte “bütün ulema ve evliyalar” ile “milyonlar fedakâr seyyidlerin” Mehdi’ye katılacağını belirtmiştir. Üstad’a ulemalar ve sayıları milyonları bulan seyitler topluluğu iltihak etmemiştir.
Üstadın, bu şekilde “O vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır.” dediği Mehdi’nin “bir” kişi olduğu da anlaşılmaktadır. Yoksa bir şahs-ı manevi değildir. Ya da birçok kişiden oluşmuş bir grup değildir; Mehdi bir kişidir.
6. Bediüzzaman Hz. Mehdi’ye Zemin Hazırlamıştır.
“O ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum.” (Barla Lahikası, 162)
Üstad burada, kendisinin büyük kumandan olarak tarif ettiği, beklenen Mehdi olmadığını ancak onun yardımcısı olduğunu, onun faaliyetlerine zemin hazırladığını hatırlatmıştır.
“O ileride gelecek acib şahsın” ifadesiyle Bediüzzaman açık bir şekilde Mehdi’nin kendinden sonraki bir dönemde geleceğini haber vermiştir.
“Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki; o zât, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’atlar zulümatını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhurura çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz.” (Sikke i Tasdik i Gaybi 189- Mektubat 34)
Mehdi dinimizdeki yanlış ve batıl uygulamaları kaldıracak ve yaşadığı dönem İslam’ın baharı olacaktır. Dolayısıyla Üstad yaşadığı dönemi İslam’ın kışı olarak adlandırarak, yakın gelecekte, yani İslam’ın baharında gelecek Mehdi ve yardımcılarına çalışmalarıyla ancak zemin hazırladıklarını söylemiştir.
7. Hz. Mehdi’yi Risale-i Nur ya da Müellifi Sanmak Hatadır.
“…Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini haklı olarak Hz. Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevinin de bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviden bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi O’na veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onda mes’ul değiller.” (Tılsımlar Mecmuası, 201)
Üstad Risalelerin bazı yakınları tarafından Mehdi olarak görüldüğünü ancak bunun bir hata olduğunu hatırlatmıştır. Üstad’ın ifadeleri bu konuda şüpheye ve tartışmaya mahâl vermeyecek kadar açıktır. Mehdi, net olarak “tek bir kişi” olarak anlatılmış, ayrıca yanındaki yardımcılarına kadar detay verilmiştir. Yani Mehdi bir topluluk veya Risale-i Nur değildir.
Risalelerin müellifi olarak kendisinin de Mehdi olarak değerlendirilmesinin bir karıştırma ve bir hata olduğunu Bediüzzaman açıkça ifade etmektedir.
Burada değinilmesi gereken bir husus da, gelecek Mehdi’nin diğer müceddidlerden daha düşük bir makamda olacağını zannedenler olabileceğidir; bu düşünce imtihanın sırrına muhaliftir. İslam’ın dünya hakimiyetine vesile olacak kişinin faaliyetleri daha değişik olacak ve çok daha büyük bir mücadele olacaktır. Daha küçük mücadele denmesi yanlış olur, çünkü ihlas ve sadakat ile yapılan bir mücadele vardır. Ve bu büyük mücadele için Allah Mehdi’yi görevlendirmiştir. Elbette ki mücadelesinin büyüklüğü oranında makamatı da büyük olacaktır. Ki dereceyi ancak Allah belirler. Hz. İsa, Mehdi’nin arkasında namaz kılacak, bu da göstermektedir ki Hristiyan-Müslüman ittifakı olacak. Hz. İsa ile beraber mücadele edecek kişi tabi ki Üstad’ın belirttiği gibi Büyük Mehdi olacaktır. Nitekim “ahir zamanda gelecek bir müceddid-i ekber” diyerek, Bediüzzaman, Mehdi için “en büyük müceddid” tabirini kullanmış, onun gelmiş geçmiş tüm müceddidlerin en büyüğü olduğunu vurgulamıştır.
Bu durum Nur talebelerinin daha da şevklenmeleri, çalışmalarını ve dualarını artırmaları için bir vesiledir. Çünkü her halis Müslüman İslam’ın hakimiyetini büyük bir iştiyakla ister ve bekler. Nitekim Müslümanların böyle bir beklenti içinde olmaları gerektiğini Üstad bizzat ifade ederek, 1951′den 50 sene sonrası için müjde vererek ümidin ve şevkin kapısını sonuna kadar aralamıştır. Üstad ve Risale-i Nur külliyatı, Üstad’ın detaylı anlattığı “gelecek Büyük Mehdi” nin hem bir işareti hem de en önemli zemin hazırlayıcısıdır.
“Bazı ayat-ı kerime ve ehadis-i şerife ahirzamanda gelecek bir müceddid-i ekberi mana-yı işari ile haber veriyorlar. Fakat o gelecek zatın ve cemiyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi olan ve zahiren en küçüğü görünen imanı kurtarmak ve hakaik-i imaniyeyi güneş gibi göstermek vazifesini Risale-i Nur ve şakirdlerinin şahs-ı manevisi tam yaptıklarından; o gelecek zata dair haberleri ve işaretleri, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine hatta bazen tercümanına da tatbike çalışmışlar ve Şeriatı ihya ve hilafeti tatbik olan çok geniş dairede hükmeden bu iki mühim vazifesini nazara almamışlar. Onların kanaatleri, onların Risale-i Nur’dan istifade cihetinde faidelidir, zarasızdır; fakat Nur’un mesleğindeki ihlasa ve hiçbir şeye alet olmamasına ve dünyevi ve manevi makamatı aramamasına zarar verdiği gibi, Nurların muhafızları her taifenin hususan siyasi taifenin tenkidine ve hücumuna vesile olabilir”. (Tılsımlar Mecmuası, 168)
Mehdi’nin çok açıkça görülen ve tüm insanlar tarafından bilinen işaretleri vardır: Halife olması ve İslam’ı dünyaya hakim din kılması. Her ne kadar Mehdi’nin önemli bir vazifesi olan iman hakikatlerini anlatma hususu kendisinde ve eserlerinde tecelli etmiş ise de, Üstad, talebelerinin sadece bu yönde bir değerlendirme yaptığını ve Mehdi’nin diğer iki büyük vazifesi olan hilafet ve dini ihya etmesinin kendisinde görünmediği hususunu dikkate almadıklarını söylemiştir. Üstad, Mehdi’nin Risale-i Nur olmadığını, ancak bu bakış açısının, Risalelerden istifade etme yönünden zararsız olduğunu, ancak bu fikrin, siyasilerin ve daha birçok kişinin saldırılarına ve eleştirilerine maruz kalabileceğini hatırlatarak uyarmıştır.
8. Her Yüz Senede Bir Müceddid Gönderilir.
“Ashâb-ı Kütüb-i Sitte’den İmam-ı Hâkim’in “Müstedrek”inde ve Ebu Dâvud’un “Kitab-ı Sünen”inde, Beyhaki “Şuab-ı İman”da tahriç buyurdular: “Her yüz senede bir, Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor…” hadis-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tam olan Mevlâna eş şehir kutbü’l ârifin, gavsü’l vâsilin, varis-i Muhammedi, kâmilü’t tarikatü’l âliyye ve-l müceddidiyye Halidi Zülcenaheyn Kuddise sirruhu…” (Barla Lahikası, 119)
Her yüzyıl başında bir müceddid (dini canlandıran, yenileyen) gönderileceğini Resulullah (SAV) Efendimiz hadisleriyle müjdelemektedir. Hicri 1400 senesinde (1979-1980) yani 14. asrın başında da hadisin haber verdiği gibi bir müceddidin gönderilmesi gerekmektedir. Bu da hadislerin ve alimlerin izahlarına göre, İslam aleminin 1400 senedir beklediği Mehdi’dir.
9. Mevlana Halid 12. Yüzyılın Müceddididir.
Baştaki hadis-i şerifin “her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddidi gönderiyor” müjdesinin ihbarına muvâzi olarak Hazret-i Mevlana Halid, -ekser ehl i hakikatin tasdikiyle-1200 senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. (Barla Lahikası, 120)
Risale-i Nurlar’ın Müellifi 13. Yüzyılın Müceddididir.
“Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş… Kanaat verir ki-nass ı hadis ile-Risale-i Nur tecdid i din hususunda bir müceddid hükmündedir.” (Barla Lahikası, 121)
Üstad hicri 1200 yılında Mevlana Halid’in müceddid olduğunu, yüz sene sonra Risale-i Nur’un aynı vazifeyi yaptığını belirtmiş. Dolayısıyla bir yüz yıl sonraki müceddidin, yani 1400′lü yıllarda Mehdi’nin geleceğini anlıyoruz.
10. Hz. Mehdi de Müceddiddir.
“Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin edebiyetine bir eser-i himayet olarak, herbir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (ASM) muhafaza etmiş… Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat, 411-412)
En büyük bir müçtehid: İhtiyaç hasıl olduğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderi.
Hem en büyük bir müceddid: Dini hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre izah etmek üzere gönderilen büyük alim ve Peygamberimizin (SAV) varisi olan zat.
Hem Hakim: Haklı ve haksızı ayırıp adalet üzere hükmeden, devleti idare eden.
Hem Mehdi: Hidayete vesile olan.
Hem Mürşid: Doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran.
Hem Kutb-u azam: Müslümanların kendisine bağlandığı, zamanın en büyük yol göstericisi
O Zat ehl-i Beyt-i Nebevi’den: Peygamberimizin (SAV) soyundan olacaktır.
Bediüzzaman, ahir zamanın en büyük karışıklığı zamanında Peygamber Efendimizin (SAV) soyundan, karışıklığı dağıtacak tek bir şahsın, nurani bir şahsın İslam alemindeki karanlığı dağıtacağını bildiriyor ve bunun kıştan sonra baharın gelmesi gibi adetullaha uygun olduğunu belirtiyor.
“Hz. Mehdi ile de alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir.”: Mehdi İslam Dünyası’nın üzerindeki zulmü kaldıracaktır. Üstad döneminde bu zulüm devam etmekteydi; komünizm dahi yıkılmamış durumdaydı. Ki Müslümanlara yapılan bu zulüm tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmekteydi. Çok yakın tarihe kadar, işte Bosna’da kıyılan Müslüman canları, Keşmir’de aynı zulüm, Endonezya’da, Çeçenistan’da, Filistin’de kararan hayatlar ve daha birçok yerde Müslümanların en temel haklarının bile elinden alındığı İslam aleminin üzerindeki karanlık… Henüz içinde bulunduğumuz şu dönemlerde Müslümanlar için ümit ışıkları daha yeni yeni yanmaya başlamış durumdadır. Bunu tam olarak aydınlatacak zatın ise Mehdi olacağını Üstad bu şekilde belirtmiştir.
Ayrıca, Üstad Mehdi’nin en büyük müceddid olduğunu söyleyerek onun tüm mezheplerin üstünde olacağını ifade etmiştir. Bediüzzaman ise bilindiği gibi Şafi mezhebindendi.
Üstad Mehdi için “en büyük müceddid ve en büyük müçtehid” sıfatlarını kullanmaktadır.
“müceddit” bilindiği gibi,dini hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre izah eden,”müçtehid” de ihtiyaç hasıl olduğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderidir. Bu vasıfta ki büyük zatlar, İslam toplumlarına örnek olmuş, yol göstermiş, zamanın kutbu olmuş önderlerdir. Bu önderlerden kimi içtihat etme ve hüküm verme vasıflarından dolayı “mezhep önderleri” olmuşlardır; Müslümanlarda onlara uymuşlardır.
İmam Hanefi, İmam Şafi, İmam Hanbeli, İmam Maliki bu önderlerden olup 4 mezhebin kurucularıdır. Bütün ehli sünnet onların verdiği hükümlerle amel eder. Bediüzzaman.bu “müçtehid ve müceddit”lerin en büyüklerinin ise Hz.Mehdi olacağını ifade etmiştir. Bu da Mehdinin içtihat etme ve hüküm vermeye en selahiyetli kişi olarak, kendisinin de bir “mezhep sahibi” olacağını göstermektedir. Zamanında herkesin ona uyacağının bildirilmiş olması da bunu doğrulamaktadır. Bediüzzaman Said Nursi bilindiği üzere Şafi Mezhebindendir. Bir mezhep sahibi değildir ve bir başka mezhep kurucusuna tabi olmuştur. Mehdi ise kendi mezhebinin sahibi olacaktır.
Bediüzzaman, Mehdi için “Hakim” sıfatını da kullanmaktadır. Hakim, haklı ve haksızı ayırıp adalet üzere hükmeden, devleti idare eden anlamındadır. Mehdi, üstadın da ifade ettiği gibi hakim olacaktır; yani hükmeden ve adaleti sağlayan mekanizmanın başı olacaktır. Said Nursi, hayatının 28 yılını mahkum olarak büyük fedakarlıklarla geçirmiş, ancak hakim konumda olmamıştır.
11. Hz. Mehdi 14. Yüzyılın Müceddididir.
“Şimdi İslamlar içinde Nur-u Kuran’a muhalif haletlerin ekserisi o su-i kasdların ve Sevr Muahedesi gibi gaddarane muahedelerin vahim neticeleridir. Eğer şeddeli (mim) dahi şeddeli “lamlar” gibi bir sayılsa, o vakit bin ikiyüz seksendört eder. O tarihe Avrupa kafirleri devlet-i İslamiye’nin nurunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus’un doksanüç muharebe-i meş’umesiyle alem-i İslam’ın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resail-in-Nur şakirdleri yerine Mevlana Halid’in (KS) şakirdleri o bulut zulümatını dağıttıklarından bu ayet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor.
Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve (mim) ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin şakirdleri olabilir.” (Birinci Şua, 85)
Bediüzzaman, yukarıda bahsettiğimiz, İslam aleminin üzerindeki zulüm ortamının kendisinden “bir asır sonra” ancak Mehdi ile dağıtılacağını söylemiştir. Üstad açık bir tarih vermiştir. Kendisinden bir sonraki yüzyılda Mehdi’nin talebeleriyle birlikte yapacağı çalışmalarla, Müslümanlar büyük sıkıntılardan kurtulup feraha kavuşacaklardır.
Burada “Mehdi’nin Şakirdleri” tabiri, tevile açık olmamakla birlikte, Mehdi’nin daha önce gelip de, kendisinden yüz yıl sonraki talebelerinin başarıya ulaşacağı şeklinde bir zan, Mehdi’yi takdir edememiş olmanın yanında mantıksızdır da. Mehdi gibi en büyük bir müceddidin, bir kutbun, bir mürşidin yapamadığını(!), yüzyıl sonraki talebelerinin yapacağını düşünmek, mantık, akıl ve adetullah dışıdır. Allah başarıyı ve zaferi yani karanlığı dağıtmayı Mehdi’ye nasip edecektir. O zat onun için Mehdidir.
12. Hz. Mehdi Kendinden Önceki Müceddidlerden Farklıdır.
“Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar.” (Emirdağ Lahikası, 260)
Mehdi’nin Büyük Mehdi ünvanı alması Allah’ın izniyle ancak üç vazifeyi yapmasıyla anlaşılır. Bu üç vazifeyi, Mevlana Halid ve Üstad yapmamıştır. Bu üç vazifeden ancak birisini yerine getirmişlerdir. O da “herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması” şeklindedir. Yani iman hakikatlerini yayma görevini de ancak bir yönüyle yapabilmişlerdir. Demek ki Mehdi iman hakikatlerini anlatmayı ve imanı yaymayı da çok kapsamlı bir şekilde yapacaktır. Şimdiye kadar benzeri görülmemiş şekilde ve güçte olacaktır, ki bu, kitleleri imana getirecek, batıl cephesinin o güne kadarki hakimiyetini de sona erdirecektir. Bediüzzaman’ın bu ‘bir yönüyle’ izahı, yani bir alimin veya müceddidin üç vazifeden birini bir yönüyle yapmasının, onun Mehdi olduğunu göstermeyeceğini izah etmektedir. Üç vazifenin de icra edilmesi Üstad’ın da belirttiği gibi kendisinden bir sonra gelecek olan büyük Mehdi vesilesiyledir.
“Ayrıca hem iki Deccal’in sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor, biri öteki zannedilir. Hem “büyük Mehdi”nin halleri sabık Mehdilere işaret eden rivayetlere mutabık çıkmıyor, hadis-i müteşabih hükmüne geçer.” (Şualar 582)
Hadislerin anlatımında deccallerin icraatlarının birbirlerine benzediğini anlatan Üstad, birisinin diğeri zannedilebildiğini söylüyor. Her deccalin faaliyetleri birbirine yakın. Ancak aynı hadislerde, Büyük Mehdi’nin yaptıklarının, diğer Mehdi’lerden, -ki buradaki ‘Mehdi’lerden’ kelimesi ‘müceddidlerden’ anlamında kullanılmıştır- çok farklı olduğunu belirtiyor Bediüzzaman.
“Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (ASM) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir.” (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
Bu üç vazifenin aynı anda icra edilmesi Mehdi ve cemaatine mahsustur.
“bu zamanda” ifadesi ile Üstad kendi yaşadığı dönemde Mehdi’nin üç vazifesini birden ifa edebilecek bir şahıs ve bir cemaat görülmediğini ifade etmiştir.
“Rivayetlerde, ahir zamanın alametlerinden olan ve al-i beyt-i nebeviden Hazret-i Mehdi’nin hakkında ayrı ayrı haberler var. Hatta bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velayet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.
Allahu a’lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te’vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me’yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te’yid edecek bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi al-i beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise…
Evet yüzer kudsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden a-li beyt, elbette ahirzamanda şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (ASM) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
Şeriat-ı Muhammediyye: Peygamber Efendimizin şeriatı, halifelik
Şeriat: Kur’an-ı Kerim’in tarif ettiği ve bildirdiği yol
Hakikat-ı Furkaniye: Kur’an-ı Kerim’in esası ve mahiyeti
Sünnet-i Ahmediyyeyi: Peygamberimiz (SAV)
İhya: Yeniden canlandırma
İlan: Herkese duyurma
İcra: Tatbik etme.
Bediüzzaman, her asırda Müslümanların ümitsizlik içine düştükleri sırada, manevi kuvvetlerini desteklemek, şevklerini ve mücahede güçlerini arttırmak için bir nevi Mehdi manasında (müceddid) gönderildiğini ve bu şahısların, ahir zamanda gelmesi beklenen Büyük Mehdi’nin vazifelerinden sadece bir kısmını bir yönüyle yaptıklarını belirtiyor.
Ahir zamanda beklenen Büyük Mehdi’nin de çıktığı zaman Peygamber Efendimizin dönemindeki İslam’ın gerçek yaşantısını halife olarak tatbik edeceğini, Kur’an-ı Kerim’in, imanın esasını tebliğ edip ümmetin imanını güçlendireceğini, bunları bütün dünyaya açıkça göstereceğini ve herkese duyuracağını bildiriyor.
13. Hz. Mehdi Hristiyan Alemiyle İttifak Edecektir.
O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiye’yi İttihad-ı İslam’a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
“İsevi ruhanileriyle ittifak edip”: Büyük Mehdi’nin 3. vazifesi olan Hristiyan önderlerle ittifak etmesi ve bu vesilesiyle İslam’a hizmet etmesi Üstad’ın yaşadığı dönemde oluşmamıştır.
Üstad, dikkat edilirse Hristiyan tabirini kullanmamakta ve “İsevi” demektedir. Çünkü Mehdi’nin ittifak yapacağı ruhaniler, muhtemelen şu andaki Hristiyanlardan farklı olacak. Üçleme yaparak, bu şekilde şirk koşanlardan değil, Hz. İsa’yı sadece Allah’ın kulu ve Peygamberi olarak görecek olan, yani gerçek anlamda Hz. İsa’nın takipçileri olacak bir kısım saf, şirk içinde olmayan Hristiyanlar kastedilmiş olabilir. Böyle bir cemaate ne Üstad zamanında ne de günümüzde henüz rastlanmamıştır. Ayrıca İslam ve Hristiyanlığın ortak cephesi olan “materyalizm ve dinsizliğe” karşı ittifak da o dönemde gerçekleşmemiştir.
14. Hz. İsa Cismen Göğe Alınmıştır.
“Hz. İdris ve İsa’nın tabaka-i hayatları (şu anki yaşamları) beşeriyet levazımatından tecerrüd ile melek hayatı gibi bir hayata girerek nurani bir letafet kesbeder. Adeta bedeni misali letafetinde ve cesed-i necmi nuraniyetinde olan cism-i dünyevileriyle semavatta bulunurlar.” (Mektubat 6)
15. Hz. İsa Yeryüzüne İnecektir.
“Evet, hadis-i serifin ifadesiyle Hazret-i İsa’nın semavi nuzulü kat’i olmakla beraber; mânâ-yı işârisiyle-başka hakikatları ifade ettiği gibi bu hakikata da mu’cizane işaret ediyor.” (Kastamonu Lahikası, 50)
“Hazret-i İsa’nın semavi nuzulü kat’i olmakla beraber” Üstad Hz. İsa’nın dünyevi cismiyle yani vücuduyla dünyaya tekrar döneceğinin tabire, tevile mahal vermeyecek şekilde kesin bir gerçek olduğunu ifade etmiştir.
16. Hz. İsa Yeryüzüne Cismen İnecektir.
“İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazreti İsa (AS)’ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek, yani rahmet-i ilahiyenin semasından nuzul edecek; hal-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-ı İslamiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir… Ve Kur’an’a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak. Din-i hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karsı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken alem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey va’detmiş elbette yapacaktır…” (Mektubat, 53-54)
“hal-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak”: Bediüzzaman Said Nursi’nin izahlarından Hz. İsa’nın nuzulüyle birlikte, Hristiyanlığa sonradan sokulan bazı inanç ve uygulamaların sona ereceği, hurafelerden arınarak, vahyedildiği gibi saf, gerçek haline döneceği anlaşılmaktadır. İki bin yıldan beri var olan Hristiyanlıkta henüz böyle bir değişimin düşüncesi dahi ortaya atılmış değildir; zaten bunu tek gerçekleştirebilecek olan da Hz. İsa’dır.
Böyle bir değişim de bugüne kadar gerçekleşmemiş, Hz. İsa da daha nuzul etmemiş ve beklenmektedir. Mehdi ile de ittifak edeceğine göre, Mehdi de gelip geçmemiştir, beklenmektedir.
“hakaik-ı İslamiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir”: Hristiyanlığın saflaşarak vahyedildiği özüne dönüşünden sonra, zaten indiği zaman hak din olan aslına bürününce, onu kapsayan ve son hak din ve Allah katında tek geçerli din olan İslam’ın gerçekleriyle birleşerek, İslam’a dönüşüme başlayacaktır.
“Ve Kur’an’a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak.”: Hristiyanlığın Hz. İsa ile başlayacak olan bu dönüşümü, son kitap olan ve herkesin uymakla mükellef olduğu Kuran’a tabi olmakla neticelenecek. Hz. İsa’nın şahsı ve ona tabi olan Hristiyanlık İslam’a tabi olacak. Bu büyük değişim herkesin yaşayacağı ve şahit olacağı bir konu olarak dünyanın belki de uzun süre bir numaralı gündemi olacağı için, heyecan yaratan ve büyük yankılar uyandıracak gelişmeler olacaktır. Bu gelişmelerin henüz yaşanmadığı ise dünyadaki herkesin malumudur.
“Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak”: Böylesine muazzam bir ittifakın, hak dini olduğundan çok daha güçlü bir konuma getireceği aşikardır. Mehdi’nin İslam dünyasında materyalizmi hayatın akışından çıkartması gibi, Avrupa, Amerika ve diğer Hristiyan devletlerde ise materyalizmin hayat felsefesi olmaktan çıkmasının Hz. İsa ile gerçekleşeceği anlaşılmaktadır. İnsanları hayatın gerçek amacından tamamen uzaklaştıran, bencil ve sevgisiz kılan materyalist felsefe ve onun neticesi olan dinsizliğin dünya üzerindeki genel etkileri iki dinin birleşmesi neticesinde sona erecektir.
“…cism-i beşerisiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini…” İki dinin ittifakı ve Hristiyanların Kuran’a tabi olması ile dünyada nüfus çoğunluğuna sahip olacak iki din, tek bir ses, tek bir vücut gibi olacağından, ortada bir hak din ve bir de mağlup durumdaki dinsizlik cephesi kalmış olacak. Hak dinin başında da doğal olarak Peygamber Hz. İsa olacak. Üstadın hadisler kaynaklı izah ettiği tüm bu gelişmeler, şüphesiz ki dünyanın çehresini değiştirecek, insanların yaşamlarını etkileyecek ve toplumların ahlaki ve insani yapılarını, düzenlerini olumlu yönde değiştirecektir.
Böylesine geniş çaplı gelişmeler elbetteki bütün dünyanın gözleri önünde cereyan edecektir. Kitle iletişim araçları vasıtasıyla herkesin anında haberdar olacağı ve yaşayacağı bu büyük değişim, ne Bediüzzaman’ın devrinde ne de bir başka zaman diliminde yaşanmamıştır. Mehdi döneminin başlatacağı bu gelişmeler önümüzdeki yakın zaman diliminde yaşanacağı açık olan olaylardır.
17. Hz. İsa Geldiğinde İmanın Nuru ile Tanınır.
“Hz. İsa (AS) geldiği vakit, herkesin onun İsa olduğunu bilmesi gerekmez. O’nun yakınları ve ileri gelen kişiler, imanın nuru ile onu tanırlar. Yoksa açıkça herkes onu tanımayacaktır.” (Mektubat, s. 54)
“İsa Aleyhisselam’ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin kemiyeti, Deccal’in mektepçe ve askerce ilmi ve maddi ordularına nispeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.” (Şualar, 495)
“Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam’ın nuzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez.” (Şualar, s. 487)
Hz. İsa geldiği zaman, onu herkesin tanıyamayacağını söyleyen Bediüzzaman, ona yakın bazı kişilerin ancak imanın nuru ile onu tanıyabileceklerini ifade etmiştir. Bu da dünya hayatının imtihanın sırrı olması itibariyle böyledir. Bazı insanların yanılarak beklediği şekilde, yani adeta gökten herkesin göreceği şekilde inerek, uçarak vb. şekilde gelişi söz konusu değildir, çünkü bu adetullaha ve imtihan sırrına aykırıdır. Bu nedenle Hz. İsa gibi yaratılışı ve hayatı mucizelerle dolu bir Peygamberi dahi insanlar tanıyamayacaklardır. Önceleri, sadece gerçek imanlı ve ihlaslı az bir kitle, onu imani çalışmalarından, halinden ve kendisini beklediklerinden dolayı tanıyacaklardır.
Bu husus Mehdi için de geçerlidir. 14 asır önce Peygamber Efendimizin (SAV), Allah’ın vahyine dayanarak bildirdiği bir şahıs olan Mehdi, hadis-i şeriflerde öylesine detaylı tarif edilmiş olmasına rağmen, aynı şekilde ona yakın çok az insan dışında uzun süre tanınmayacaktır.
Örneğin Mehdi’nin çıkacağı yer, zaman, etrafındakiler ve yapacağı işler gibi, tanınmasını oldukça belirginleştiren bilgiler hadislerde anlatılmasına rağmen, hatta fiziksel birçok belirleyici özelliğinin bildirilmesine ve kişinin tam teşhis edilebileceği gibi olmasına rağmen yine de uzun süre tanınamayacaktır.
“çok az ve küçük olması”: Hz. İsa’yı tanıyacak kişiler ona tabi olan yakın bir Hristiyan grup olmakla birlikte, O’nu bekleyen Müslümanların başı olan Mehdi ve yakınları tarafından da tanınacaktır. Hz. İsa dünyaya geldiği zaman onu tanıyacak yakınları nasıl az bir topluluk olacaksa, Mehdi geldiği zaman da onu tanıyacak yakınları çok az olacaktır. Üstadın burada bu topluluğun hem fert olarak sayılarının çok az olacağı, hem de yaşadıkları ülkenin kurumsal yapılanmasının içinde çok küçük kalacaklarına dikkat çekmiştir.
“cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin” vasıflarıyla tarif ettiği bu topluluğu Bediüzzaman, 3 önemli belirleyici özelliğiyle zikretmiştir.
“Cemaat” olmaları, Mehdi ve yardımcılarının da bir özelliği olacak. Bu onların bir tarikat olmadığını, bir şahs-ı manevi olmadığını da işaret etmesi açısından önemlidir.
“Ruhani” olduklarını da belirtirken Üstad, bu cemaatte olanların, taklidi bir imana sahip olmadıklarına ve zahiri olmadıklarına, bilakis olayların batınını görüp yaşayabilen Batıni bir cemaat olduklarına da işaret etmiştir.
“mücahidin” ifadesi de o cemaatin belki de en belirgin özelliği olan cihat yani tebliğ cemaati olduklarını göstermektedir.
18. Hz. İsa Hz. Mehdi’ye Tabi Olur.
“Şahs-ı İsa Aleyhisselam’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile meczederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder.” (Şualar, 493)
“din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile meczederek”: Hz. İsa’nın tekrar dünyaya döndüğünde tabi olacağı Allah’ın hükümlerini içeren kitap Kuran olduğundan, Hz. İsa bozulmuş Hristiyanlığın gerçeğini ortaya çıkararak, İslam’ın gerçekleriyle birleştirecek.
“o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek”: Hristiyanlığın Hz. İsa’ya vahyolduğu şekli İslamiyet ile birleşerek geniş anlamda güç bulunca, İslam dünyasının dışında kalan ve Hristiyanlığın yaygın olduğu bölgelerde hakim ideoloji olan materyalizmi fikren mağlup edecekler ve materyalizmin insanların üzerindeki etkisini dağıtacaklar.
“hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine”: İki dinin birleşmesinin İslamiyet üzerine olacağını hadislerle izah eden Bediüzzaman, Kuran’ın tabi olunan kitap olacağını, onun hükümlerinin geçerli ve hakim olacağını bildirmiştir. Böylesine büyük gelişmeler Üstad’ın döneminde de, henüz de yaşanmamıştır.
Peygamber Efendimizin (SAV) hadislerinde işaret edilen alametlerin gerçekleşiyor olması, Bediüzzaman’ın izahlarında gözüktüğü gibi hicri 14. asırda, yani içinde bulunduğumuz yüzyılda, Hz. Mehdi’nin önderliğinde İslam’ın dünyaya hakim olacağını göstermektedir.
Sn. Nurettin Sayar’ın mektubu
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’YE GÖRE MEHDİ NEDEN GELECEK?
Çünkü,
1- Kuran-ı Kerim’in bazı ayetlerinde işaretle, Peygamberimiz’in (sav) hadislerinde de sarahatle Mehdi’nin geleceği müjdelenmiştir
Bazı ayet-i kerime ve ehadis-i şerife ahir zamanda gelecek bir müceddid-i ekberi mana-yı işari ile haber veriyorlar. (Tılsımlar Mecmuası,168)
2- Allah her yüzyıl bir Müceddid gönderir
Ashâb-ı Kütüb-i Sitte’den İmam-ı Hâkim’in “Müstedrek”inde ve Ebu Dâvud’un “Kitab-ı Sünen”inde, Beyhaki “Şuab-ı İman”da tahriç buyurdukları: “Her yüz senede bir, Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor…” hadis-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tam olan Mevlâna eş şehir kutbü’l ârifin, gavsü’l vâsilin, varis-i Muhammedi, kâmilü’t tarikatü’l âliyye ve-l müceddidiyye Halidi Zülcenaheyn Kuddise sirruhu… (Barla Lahikası, 119)
Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)
Baştaki hadis-i şerifin “her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddidi gönderiyor” müjdesinin ihbarına muvâzi olarak Hazret-i Mevlana Halid, -ekser ehl i hakikatin tasdikiyle-1200 senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. (Barla Lahikası, 120)
Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş… Kanaat verir ki-nass ı hadis ile-Risale-i Nur tecdid i din hususunda bir müceddid hükmündedir. (Barla Lahikası, 121)
Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin edebiyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Madem adeti öyle cereyan ediyor, ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hakk, bir dakika zarfında beyn-es-sema vel-arz alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtnılarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat, 411-412)
3- 13. Asrın müceddidi Bediüzzamandır, 14. asrın müceddidi beklenmektedir
İstikbal-i dünyeviyede 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler. (Sözler, 318)
Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)
4- 14. Asrın müceddidinin Mehdi olduğu bildirilmiştir
“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin Şakirtleri olabilir.” (Şualar, 605)
“Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse …. (Kastamonu Lahikası, 57)
5- Bediüzzaman, müjdelenmemiş dahi olsa Mehdi’nin gelmesinin adetullaha uygun olduğunu söylemiştir
…Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat, 411-412)
6- Bediüzzaman Mehdi’yi müjdelemiştir
Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, 72)
“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin Şakirtleri olabilir.” (Şualar, 605)
7- Bediüzzaman, Mehdi’ye zemin hazırladığını bildirmiştir
Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bidatlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
8- Ümmetin fesadı zamanlarında Allah her zaman bir müceddid, bir halife göndermiştir
..Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş.. (Mektubat, 411-412)
9- Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında da Allah en büyük müceddid olarak Mehdi’yi gönderecektir
..Madem adeti öyle cereyan ediyor, ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebevi’den olacaktır.. Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. (Mektubat, 411-412)
10- Yeryüzündeki Müslümanların başında bir emir, bir halife, bir müçtehid yoktur ve dağınık durumdadırlar.
..Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hakk, bir dakika zarfında beyn-es-sema vel-arz alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır..(Mektubat, 411-412)
11- Bediüzzaman, şu an zulüm gören ve mağlup görünümünde olan Müslümanların galip olacağını, tarihini vererek müjdelemiştir
Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşaAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)
12- Bediüzzaman, hizmetinin Mehdi’ye yönelik bir hazırlık anlamında olduğunu ifade etmiştir
..Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
13- Bediüzzaman, halen mevcut olan bidatlar zulümatını dağıtacak bir zatı gözlediğini söylemiştir
Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bidatlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak.’ Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
14- Günümüze kadar etkisini sürdüren maddeciliği ve felsefeleri tam susturacak tarzda imani bir çalışmayı yapacak zatın Mehdi ve bu çalışmanın onun 1. vazifesi olacağını Bediüzzaman bildirmiştir
Ümmetin beklediği, ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı delaletten kurtarmak. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intiçar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek… (Emirdağ Lahikası, 259)
15- Dünyada yalnız imani değil, birçok alanda çalışma yapacak kişinin de Mehdi olacağı Bediüzzaman tarafından söylenmiştir
Büyük Hz. Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad aleminde. (Şualar, 456)
16- Bediüzzaman, birçok alanda çalışma yapma özelliğinin sadece Hz. Mehdi’de birleşeceğini ifade etmiştir
Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
17- Üstad, Mehdi’nin ikinci vazifesinin İslam’ın hükümlerini hayata geçirmek olduğunu ifade etmiştir
İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. (Emirdağ Lahikası, 259)
18- Bediüzzaman’a göre Mehdi henüz oluşmamış olan İslam Birliği’ni kuracaktır
İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. (Emirdağ Lahikası, 259)
19- Mehdi dünyada şu an halifesi olmayan Müslümanların halifesi olacaktır
İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir.
20- Mehdi şu an büyük karmaşa içinde olan insanlığı maddi, manevi tehlikelerden ve İlahi gazaptan kurtaracaktır
Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. (Emirdağ Lahikası, 259)
21- Üstadın ifadesiyle Mehdi’nin milyonlarca kişiden oluşan orduları olacaktır
Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 259)
22- Bediüzzaman, Mehdi’nin şeriatı icra ve tatbik edeceğini, yani toplumlarda İslam’ın hükümlerini uygulayacağını söylemiştir.
O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
23- Üstad, Mehdi’nin çok geniş maddi imkanlara sahip olarak İslam Birliği’ni oluşturup, şeriatı icra ve tatbik edeceğini bildirmiştir
Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
24- Semavi dinlerin hepsinin beklediği Hz. İsa’nın gelişi ile birlikte, İsevilerin Hz. Mehdi ile ittifak yapıp Kuran’a tabi olacaklarını Üstad bildirmiştir
O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslam’a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
25- Bediüzzaman, Hıristiyanlığın Kuran’a tabi olması ile dünya çok geniş çapta ve görkemli gelişmelere sahne olacağını söylemiştir
Birinci vazife, o vazifeden üç dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa’şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
26- Üstad, Mehdi’nin büyük bir saltanat sahibi olacağını müjdelemiştir
Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
27- Bediüzzaman, Hz. Mehdi’ye bütün müminler, ulemalar, evliyalar ve peygamberimizin (sav) soyundan olan seyyidler cemaati iltihak edip tabi olacaklardır demiştir
Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle o zat, bütün ehl-i imanın mânevi yardımlariyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. (Emirdağ Lahikası, 260)
28- Kendi dönemi dahil, daha önce gelmiş-geçmiş müceddidlerin hiçbirinin neden müjdelenen Mehdi olmadığını Bediüzzaman izah etmiştir
Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)
29- Şimdiye kadar gelen müceddidler yalnızca iman çalışmasını bir yönüyle yapmışlardır. Bediüzzaman, bahsettiği üç vazifeyi de ancak Mehdi’nin yapacağını bildirmiştir
Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
30- Üstad, bazı kimselerin, ‘Mehdi eskiden çıkmıştır’ tarzındaki yanlış inanışlarının sebebini izah etmiş ve beklenen Mehdi ile karıştırdıklarını ifade etmiştir
“Rivayetlerde, ahir zamanın alametlerinden olan ve al-i beyt-i nebeviden Hazret-i Mehdi’nin hakkında ayrı ayrı haberler var. Hatta bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velayet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.
Allahu a’lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te’vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me’yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te’yid edecek bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi Al-i Beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise… (Şualar, 456)
31- Mehdi’nin Ehl-i Beytten biri olarak Ahir zamanda çıkması, “hem zaruri bir durumdur, hem de toplumsal hayatın kanunlarının bir gereğidir” der Bediüzzaman
Evet yüzer kudsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden A-li Beyt, elbette ahir zamanda şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
32- Bediüzzaman, Hz. İsa’nın semavi nuzulünün kesin olduğunu bildirdiğine göre, Hz. İsa geldiğinde kiminle ittifak yapacaktır, o anda Müslümanların başında kim olacaktır? Rivayetler ve Bediüzzaman bu şahsın Mehdi olduğunu söylemektedir
Evet, hadis-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa’nın semavi nuzulü kat’i olmakla beraber; mânâ-yı işârisiyle-başka hakikatları ifade ettiği gibi bu hakikata da mu’cizane işaret ediyor. (Kastamonu Lahikası, 50)
Şahs-ı İsa Aleyhisselam’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder. (Şualar, 493)
33- Hıristiyanlık dininin üçleme ve başka batıl ve hurafelerden arınacağı Bediüzzaman tarafından ifade edilmiştir. Böyle bir gelişme henüz gerçekleşmemiş, beklenmektedir
.. Hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak .. (Mektubat 53-54)
34- Hurafelerden arınan, saflaşan Hıristiyanlık dini, hak din olan İslam’a dönüşüp, İslam’a tabi olacaktır. Üstadın, rivayetlere göre aktardığı bu gerçek, henüz yaşanmamış ve beklenilen olağanüstü bir gelişmedir
.. Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir… Ve Kur’an’a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak. (Mektubat 53-54)
35- İslamiyet ve ona tabi olan Hıristiyanlık ittifak edip büyük güç kazanarak dinsizlik akımını mağlup edeceklerdir. Dünyanın çehresini değiştirecek bu gelişme, henüz yaşanmamış ve beklenmektedir
..Din-i hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karsı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak.. (Mektubat 53-54)
36- Bu ittifakın başına da Hz. İsa geçecektir. Hıristiyanların da beklediği Hz. İsa’nın nuzulü ve ittifak ile gelen bu neticeler yaşanmadığına göre, Bediüzzaman’ın yaşanacağını söylediği bu gelişmeler beklenmektedir
.. İttihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken alem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Sey’ va’detmiş elbette yapacaktır … (Mektubat, 53-54)
37- Dinsizlik akımı etkisini sürdürdüğüne göre, iki din ittifak etmediğine göre, hak dinin kuvvet bulmasını gerçekleştirecek olan iki mübarek zat olan Hz. Mehdi ve Hz. İsa’nın gelmeleri beklenmektedir
Şahs-ı İsa Aleyhisselam’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder. (Şualar, 493)
38- İslam’ın, bu gelişmelerle birlikte dünyaya hakim olacağı müjdelendiğine göre, Müslümanların bunu ve bunun gerçekleşmesine vesile olacak Hz. Mehdi’nin zuhurunu, Bediüzzaman gibi gözlüyor olmaları doğru olanıdır
Allahu a’lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te’vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me’yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te’yid edecek bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi Al-i Beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise…
Evet yüzer kudsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden A-li Beyt, elbette ahir zamanda şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
39- Kuran’ın hakikatleri henüz ihya edilmemiştir. Bediüzzaman’ın tabiriyle bir nev’i ta’tile uğrayan Kuran’ın hükümleri, Hz. Mehdi tarafından ihya edilecektir.
Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle o zat, bütün ehl-i imanın mânevi yardımlariyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. (Emirdağ Lahikası, 260)
.. Şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
40- Kuran’ın hükümleri Mehdi tarafından icra edilecektir.
.. Şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)
O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
41- Mehdi ve talebeleri geldiğinde üstad kendisinin hayatta olmayacağını, vefat etmiş olacağını vurgulamıştır
Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, 72)
42- Bediüzzaman, hizmetiyle yaşadığı ülke ve yaşadığı yere yakın bölgelerdeki insanlara hizmetini ulaştırabilmiş, ancak Mehdi’nin İslam aleminin birliğini dayanak noktası alarak, etkisini tüm insanlığa ulaştıracağını söylemiştir
İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 259)
43- Bediüzzaman, Mehdi’nin kendisinin komutanı, kendisinin de onun bir eri bir askeri olduğunu ifade etmiştir.
O ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, 162)
44- Bediüzzaman kendisinin “seyyid” olmadığına, Mehdi’nin ise “seyyid” olacağına özellikle dikkat çekmiştir
“Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır.” (Emirdağ Lahikası, 247-250)
45- Bediüzzaman, kendi talebelerinin Risale-i Nurları ve kendisini hata ederek Mehdi zannettiklerini ve yanıldıklarını ifade etmiştir
… Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini haklı olarak Hz. Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevinin de bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviden bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi O’na veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onda mes’ul değiller. (Tılsımlar Mecmuası, 201)
46- Bediüzzaman’a göre, ahir zamanın büyük Mehdisi ünvanını alacak kişide ve cemaatinde üç vazifenin de yapıldığı görülmelidir
Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)
Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
47- Üstad, ahir zamanda zuhur edeceği müjdelenen şahısları herkesin tanıyamayacağını, ancak yakınlarının imanlarının nuru ile tanıyabileceklerini ifade etmiştir
Hz. İsa (A.S) geldiği vakit, herkesin onun İsa olduğunu bilmesi gerekmez. O’nun yakınları ve ileri gelen kişiler, imanın nuru ile onu tanırlar. Yoksa açıkça herkes onu tanımayacaktır. (Mektubat, 54)
Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam’ın nuzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. (Şualar, 487)
48- Hz. İsa’yı en iyi tanıyacak kişi şüphesiz ki Hz. Mehdi’dir. Bediüzzaman onun talebelerinin sayılarının az olacağı ve küçük bir cemaat olduğunu söylemektedir
İsa Aleyhisselam’ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin kemiyeti, Deccal’in mektepçe ve askerce ilmi ve maddi ordularına nispeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir. (Şualar, 495)
49- Hz. Mehdi ve ahir zamanda zuhur edeceği bildirilen diğer şahısların herkes tarafından tanınamayacağı, ancak imanın nurundan kaynaklanan bir dikkatle tanınabileceği Bediüzzaman tarafından bildirilmiştir
Şimdi Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki:
Ehadîsi tefsir edenler, metn-i Ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler.
Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri Cemâate âit âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler.
Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise o eşhas, hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u îmânın dikkatiyle, o eşhas-ı âhirzaman tanınabilir.
50- Bediüzzaman, Mehdilik için kendine hüsn-ü zan edenlerin, sadece iman vazifesine göre değerlendirme yaptıklarını, halbuki Mehdi’nin diğer vazifeleri olan ‘şeriatı ihya ve hilafeti tatbik’ etmesini dikkate almadıkları için yanıldıklarını ifade etmiştir
Bazı ayat-ı kerime ve ehadis-i şerife ahirzamanda gelecek bir müceddid-i ekberi mana-yı işari ile haber veriyorlar. Fakat o gelecek zatın ve cemiyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi olan ve zahiren en küçüğü görünen imanı kurtarmak ve hakaik-i imaniyeyi güneş gibi göstermek vazifesini Risale-i Nur ve şakirdlerinin şahs-ı manevisi tam yaptıklarından; o gelecek zata dair haberleri ve işaretleri, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine hatta bazen tercümanına da tatbike çalışmışlar ve Şeriatı ihya ve hilafeti tatbik olan çok geniş dairede hükmeden bu iki mühim vazifesini nazara almamışlar. Onların kanaatleri, onların Risale-i Nur’dan istifade cihetinde faidelidir, zarasızdır; fakat Nur’un mesleğindeki ihlasa ve hiçbir şeye alet olmamasına ve dünyevi ve manevi makamatı aramamasına zarar verdiği gibi, Nurların muhafızları her taifenin hususan siyasi taifenin tenkidine ve hücumuna vesile olabilir. (Tılsımlar Mecmuası, 168)
http://www.beklenenmehdi.com/03.html
———————————————-
BEDİÜZZAMAN’IN MÜJDELEDİĞİ MEHDİ
Peygamberimiz (sav) hadislerinde, her yüzyıl başında Allah’ın yeryüzüne bir müceddid (dini hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre izah etmek üzere gönderilen büyük alim) göndereceğini müjdelemektedir:
Gerçekten Aziz ve Celil olan Allah her yüz sene başında şu ümmetin dinini bidatten (dine sonradan sokulan hurafelerden) ayıracak, yenileyecek (ilim sahibi) BİR ZATI gönderir. (Sünen-i Ebu Davud, 5/100)
Bediüzzaman Said Nursi Hicri 13. asrın büyük müceddididir. Allah ona üstün bir ilim ve hikmetle lütufta bulunmuştur. Bediüzzaman, Risale-i Nur gibi önemli bir külliyat meydana getirerek Allah’ın izniyle yüzbinlerce insanın hidayetine, imanda derinleşmelerine, inkar sahiplerinin Allah’a iman etmelerine ve doğruyu görmelerine vesile olmuştur.
Bediüzzaman, Risale-i Nur külliyatında geleceğe dair de birçok önemli haber vermiştir. Said Nursi’nin ileriye yönelik tahminleri mucizevi şekilde gerçekleşmiş, Allah gerçekleşecek birçok olayı kendisine ilham etmiştir. Neredeyse yarım asır önce yaşamış olmasına rağmen Bediüzzaman’ın günümüze bakan ve gerçekleşeceğini ümit ettiğini bildirdiği birçok olay vardır. Eserlerinde, dünya üzerinde yaşanacak olan siyasi gelişmeler, İslam aleminin geleceği ve çeşitli ülkelerin karşı karşıya kalacakları bazı durumlarla ilgili önemli detaylar vermiştir. Örneğin 1971 yılında meydana gelen sosyal olayları yirmi yıl öncesinden haber vermiş ve söyledikleri eksiksizce gerçekleşmiştir (Şualar, sf 260). İslam dünyasının durumu ve geleceğine dair konuşma yaptığı 1951 yılındaki ünlü Şam Hutbesi’nde ise Bediüzzaman, 1981, 1991 ve 2001 yıllarında meydana gelecek olan önemli olaylara işaret etmiş ve bu büyük olaylar da aynı Bediüzzaman’ın söylediği şekilde vuku bulmuştur (Hutbe-i Şamiye, sf. 27).
Bediüzzaman’ın ileriye yönelik olarak verdiği haberlerden bir diğeri ise, kendi zamanından neredeyse 80 sene sonra vuku bulan “komünizmin yıkılması” olayıdır. Said Nursi yıllar önce kimsenin hayal bile edemeyeceği bu olayı bir Rus askerine açıklamıştır (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Sait Nursi, s.144, Nesil Yayınevi). Bediüzzaman ayrıca ileride bir Avrupa Birliği’nin oluşacağını da yine önceden haber vermiştir. (Emirdağ Lahikası, sf. 499) (Münazarat, sf. 107)
Bediüzzaman aynı şekilde öleceği tarihi, ölümünden bir süre sonra kendi mezarının yıkılacağını ve ayrıca bu olayın da hangi tarihte gerçekleşeceğini de 1921 yılında, Lemaat adlı eserinde yazdığı bir şiir ile ölmeden önce haber vermiştir. (Mektubat, sf. 89) Said Nursi, bu şiirinde işaret ettiği gibi, Hicri 1379 yılında vefat etmiştir. Yine şiirinde belirttiği gibi ölümünden bir süre sonra, Hicri 1380 yılında mezarı yıkılmış ve mübarek bedeni başka bir yere nakledilmiştir.
Buradaki örneklerde olduğu gibi, Bediüzzaman Said Nursi’nin eserlerinde vermiş olduğu diğer tüm bilgiler ve geleceğe yönelik işaretler de yine hep doğru çıkmıştır. Kuşkusuz ki tüm bunlar Allah’ın rahmetiyle gerçekleşen mucizevi olaylardır. Dolayısıyla Allah’ın üstün bir ilimle desteklediği böyle mübarek, feraset ve ilim sahibi bir şahsın gelecekle ilgili olarak vermiş olduğu diğer bilgilerin de dikkatle incelenmesi ve araştırılması gerekir. Özellikle de ilerleyen satırlarda anlatılacak olan, tüm Müslümanlara bir rahmet olarak ahir zamanda geleceği müjdelenen Hz. Mehdi’ye yönelik bilgilerin ve işaretlerin büyük bir şevk ve heyecanla takip edilmesi son derece önemlidir.
Bediüzzaman Hz. Mehdi’nin Gelişini Nasıl Müjdelemiştir?
Bediüzzaman, Risalelerin birçok yerinde, yukarıda yer alan olaylar ve tarihler gibi, gelecekte gerçekleşecek önemli olaylardan bahsetmiştir. Bunlar arasında ahir zaman alametleri ve Mehdi konusu ise çok geniş bir yer tutmaktadır. Bediüzzaman “hakiki beklenen ve bir asır sonra gelecek olan zat” (Kastamonu Lahikası, 57) şeklinde ifade ettiği Hz. Mehdi’nin gelişinin, Allah’ın bir vaadi olduğunu ve mutlaka gerçekleşeceğini şöyle bildirmiştir:
Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında(fitnelerin olduğu, karışık bir zaman), elbette en büyük BİR MÜCTEHİD (ihtiyaç hasıl olduğunda ayet ve hadislerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderi), hem en büyük BİR MÜCEDDİD (dini açıklayan büyük alim), hem HAKİM, hem MEHDİ (hidayete vesile olan), hem MÜRŞİD (doğru yolu gösteren), hem KUTB-U AZAM (en büyük yol gösterici) olarak BİR ZAT-I NURANİYİ (Nurani bir şahsı) gönderecek ve O ZAT da, ehl-i beyt-i Nebeviden (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) olacaktır… Kadir-i Zülcelal HZ. MEHDİ İLE DE, ALEM-İ İSLAM’IN ZULÜMATINI (İslam aleminin üzerindeki karanlıkları) DAĞITABİLİR. Ve vaad etmiştir, vaadini elbette yapacaktır. (Mektubat, sf. 411-412)
Bediüzzaman, hem kendisinden sonraki asırda gelecek olan müceddid olması, hem de 1400 senedir tüm Müslümanların şevk ve heyecanla beklediği kutlu bir şahıs olması nedeniyle, eserlerinde Hz. Mehdi’den çok açık ve detaylı olarak bahsetmiştir. Risale-i Nur’da ahir zaman alametlerinden, Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişinden, Hz. Mehdi’nin cemaatinden, görevlerinden ve Hz. İsa ile birlikte hareket edeceğinden söz edilmektedir. Bunun yanı sıra Hz. Mehdi’nin geliş vakti, geleceği ortamın şartları, göreve başlayacağı yer, onu diğer müceddidlerden ayıran görevleri ve bu görevinde ona yardım edecek şahıslar hakkında da önemli bilgiler verilmektedir.
Bediüzzaman kendisinin Hz. Mehdi’ye zemin hazırlayan bir öncü olduğunu bildirmiştir
Bediüzzaman, Hz. Mehdi ve yardımcılarını “baharda gelecek kudsi çiçekler” kendisini ise, “bu mübarek şahsın neferi (askeri)” olarak nitelendirmiş, yapmakta olduğu hizmetleriyle Hz. Mehdi’ye zemin hazırladığını belirtmiştir:
O ileride gelecek ACİB ŞAHSIN (şaşılan ve hayret uyandıran) bir hizmetkarı ve ONA yer hazır edecek bir dümdarı (önceden gelen takipçisi) ve O BÜYÜK KUMANDANIN pişdâr bir neferi (öncü bir askeri) olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, 162)
Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki; O ZAT, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş (bir anlam çıkartmış) ve kanaati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’atlar zulümatını (dine sonradan girmiş olan hurafelerin oluşturduğu karanlığı) dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhuruna (ortaya çıkışını) çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle O NURANİ ZATLARA zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189, Mektubat, 34)
Said Nursi, Kastamonu Lahikası’nda Hz. Mehdi ve cemaatini “ahirzamanın sahipleri” olarak nitelendirirken, Hz. Mehdi’nin Allah’ın izniyle kesin olarak geleceğini de açıkça ifade etmiştir. Hz. Mehdi ve öğrencilerinin etki alanlarının gittikçe genişleyeceğini ve onların bu ihlaslı çabalarıyla güzel sonuçlar alacaklarını haber vermiştir:
Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani MEHDİ ve ŞAKİRTLERİ (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138-Kastamonu Lahikası, sf. 72)
1) Bediüzzaman bu sözünde Hz. Mehdi’nin geleceğinden hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde bahsetmektedir.
2) Yine bu sözünden Bediüzzaman’ın Hz. Mehdi’den bir şahsı manevi olarak değil, ZATIYLA ve TALEBELERİYLE birlikte gelecek bir şahıs olarak bahsettiği de açıkça anlaşılmaktadır.
Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin diğer müceddidlerden farkını nasıl açıklamıştır?
Bediüzzaman, Kuran ahlakını dünya üzerinde hakim kılmak amacıyla önceki asırlarda da bazı Müslüman şahısların geldiğini, ancak bunların hiçbirinin, ahirzamanda Hz. Mehdi’nin yapacağı üç önemli görevi yerine getirmediklerini ifade etmiştir (Emirdağ Lahikası, sf. 260).
Said Nursi ayrıca Hz. Mehdi’den önce gelmiş olan bu şahısların, Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde belirttiği özelliklere uymadıklarını da belirtmiştir:
Ayrıca hem iki Deccal’in sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor (karıştırılıyor), biri öteki zannedilir. Hem “BÜYÜK MEHDİ”nin halleri SABIK MEHDİLERE (önceki Mehdilere) işaret eden rivayetlere mutabık (uygun) çıkmıyor, hadis-i müteşabih (birçok anlama gelebilecek hadis) hükmüne geçer. (Şualar, sf. 582)
BÜYÜK MEHDİ ve SABIK MEHDİLER
1) Bediüzzaman bu sözünde iki ayrı tür Mehdi olduğunu açıklamıştır. Bunlardan birincisinin SABIK MEHDİLER diğerinin ise ahir zamanda gelecek olan BÜYÜK MEHDİ olduğunu belirtmiştir.
2) Sabık Mehdilerin özellikleri hadislerde rivayet edilen “Büyük Mehdi”nin özelliklerine benzememektedir.
3) Said Nursi, Hz. Mehdi dışında hiçbir müceddidin Hz. Mehdi’nin yerine getireceği üç büyük görevi birarada yerine getiremeyeceğini belirtmiştir:
Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, MEHDİ AL-İ RESUL’ÜN TEMSİL ETTİĞİ KUDSİ CEMAATİNİN ŞAHS-I MANEVİSİNİN üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer (insanlar) bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler (Peygamberimizin soyundan gelenler) cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyyeden (Allah’ın rahmetinden) bekliyoruz. Ve ONUN ÜÇ BÜYÜK VAZİFESİ OLACAK. (Emirdağ Lahikası, sf. 259)
A)… MEHDİ AL-İ RESUL’ün temsil ettiği KUDSİ CEMAATİNİN…
1) Bediüzzaman bu sözünde Hz. Mehdi’den ve onun kudsi cemaatinden bahsetmiştir. Buradan bu ikisinin ayrı kavramlar olduğu anlaşılmaktadır;
- Kudsi cemaati temsil eden kimdir? Mehdi Al-i Resül’dür.
- Hz. Mehdi neyi temsil etmektedir? Kudsi cemaatini.
2) HZ. MEHDİ’NİN BAŞINDA BULUNDUĞU ve ONUN TEMSİL ETTİĞİ bir cemaati olacaktır. Bu kudsi cemaat, Hz. Mehdi’nin şahsı manevisini oluşturacaktır.
B)… MEHDİ AL-İ RESUL’ün … ÜÇ VAZİFESİ var.
- Bediüzzaman burada ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdi’nin bir veya iki görevi değil tam olarak ÜÇ GÖREVİ olduğundan ve onun temsil ettiği cemaatiyle birlikte bu üç görevi birden yerine getireceğinden bahsetmiştir.
- Bu üç görevin, onu diğer sabık Mehdilerden ayıran ve onun BÜYÜK MEHDİ olmasının en önemli alametlerinden olduğunu bildirmiştir.
- Bediüzzaman sözlerinde Siyaset Mehdisi, Saltanat Mehdisi ya da Diyanet Mehdisi diye bir ayrım yapmamış, BÜYÜK MEHDİ ifadesiyle bahsettiği Hz. Mehdi’nin bu üç özelliğe birden sahip olacağını belirtmiştir.
C)… o vazifeleri ONUN cemiyeti ve seyyidler (Peygamberimizin soyundan gelenler) cemaatinin yapacağını rahmet-i İlahiyyeden (Allah’ın rahmetinden) bekliyoruz…”
- Üstad, “O vazifeleri ONUN cemiyetinin yapacağını Allah’tan umuyoruz” sözleriyle bu görevleri Hz. Mehdi’nin başında bulunduğu ve onun temsil ettiği kudsi cemaatin gerçekleştireceğini açıklamıştır.
D)… Ve ONUN üç büyük vazifesi olacak…
- Bu üç büyük vazifeyi gerçekleştirecek olanın HZ.MEHDİ olduğunu Bediüzzaman sözlerinin sonunda bir kez daha belirtmiştir.
… BÜYÜK MEHDİ’NİN ÇOK VAZİFELERİ VAR. Ve SİYASET ALEMİNDE, DİYANET ALEMİNDE, SALTANAT ALEMİNDE, MÜCADELE ALEMİNDE ÇOK DAİRELERDE İCRAATLARI OLDUĞU GİBİ, her bir asır me’yusiyet (ümitsizlik) vaktinde, kuvve-i maneviyesini (manevi kuvvetini) te’yid edecek (sağlamlaştıracak) bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile (Allah’ın rahmetiyle) her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi al-i beyt-ten (Peygamberimiz (sav)in soyundan) çıkmış, ceddinin şeriatını (Kur’an-ı Kerim’in tarif ettiği ve bildirdiği yolu) muhafaza (koruma) ve sünnetini ihya etmiş (yeniden canlandırmış)… (Şualar, sf. 590)
Bediüzzaman bu sözünde de yine ahir zamanda gelecek olan Büyük Mehdi’nin yerine getireceği görevler olduğundan bahsetmiştir. Hz. Mehdi’nin sadece SİYASET MEHDİSİ, sadece DİYANET MEHDİSİ ya da sadece SALTANAT MEHDİSİ değil, bu özelliklerin her üçüne birden sahip olacak olan BÜYÜK MEHDİ olacağını bu sözüyle bir kez daha belirtmiştir.
Bediüzzaman Hz. Mehdi’nin görevini yerine getireceği ortam hakkında da bilgi vermiştir
…Böyle bir cemaat-ı azîme (Peygamber Efendimizin soyundan gelen büyük seyyitler cemaati) içindeki mukaddes kuvveti tehyic edecek (coşacak) ve uyandıracak hâdisat-ı azîme (büyük olaylar) vücuda geliyor. Elbette o kuvvet-i azîmedeki (büyük kuvvetteki) BİR HAMİYET-İ ALİYE (büyük koruma hırsı) FEVERAN EDECEK ve HAZRET-İ MEHDİ BAŞINA GEÇİP, TARİK-I HAK (hak yoluna) ve HAKİKATE (gerçeğe) SEVK EDECEK… (Mektubat, sf. 473)
… BİR HAMİYET-İ ALİYE (büyük koruma hırsı) FEVERAN EDECEK ve HAZRET-İ MEHDİ BAŞINA GEÇİP, TARİK-İ HAK (hak yoluna) ve HAKİTATE (gerçeğe) SEVKEDECEK….
Bediüzzaman bu sözünde “hamiyeti İslamiye feveran edecek” ifadesiyle, ileride Müslümanları coşturacak, onların İslam’ı koruma hırslarını artıracak büyük olayların meydana geleceğini bildirmiştir. Bu ortam günümüzde yani ahir zamanda meydana gelmektedir. Dünyanın birçok yerinde İslam’a ve Müslümanlara karşı oluşturulan zorlu ortamlar, Müslümanlar arasında İslamı koruma hırsını oluşturmakta ve bu da Müslümanları çözüm yolları aramaya sevk etmektedir. Bediüzzaman Said Nursi, İslam’ı koruma gayretinin artması sonucu, Hz. Mehdi’nin başa geçmesi ile birlikte, bu kutlu şahısın insanları hak yola ve gerçeğe yönelteceğini bildirmiştir.
Bediüzzaman, Hz. Mehdi’yi diğer müceddidlerden ayıran üç önemli vazifesini şöyle açıklamıştır:
Hz. Mehdi’nin birinci görevi: Materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerle fikri mücadele
Tabiyyun, Maddiyun (darwinist, ateist, materyalist) felsefesinden tevellüd eden (doğan) bir cereyan-ı nemrudane, (inkarcı akım) gittikçe Ahir zamanda felsefe-i maddiye (materyalist felsefe) vasıtasıyla intişar ederek (yayılarak) kuvvet bulup, uluhiyeti (Allah’ın varlığını) inkar edecek bir dereceye gelir. (Emirdağ Lahikası, sf. 259)
Bediüzzaman, ateist felsefelerin ahirzamanda tehlike oluşturacağını bildirmiş, özellikle Darwinist, materyalist felsefelerin, ateizmle güç bulacaklarını ve Allah’ın varlığını inkar edecek tehlikeli bir çizgiye geleceklerini ifade etmiştir. Bu nedenle Hz. Mehdi’nin birinci vazifesinin, maddecilik fikri yani Allah’ı inkar üzerine kurulmuş materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerle mücadele etmek ve bu felsefelerin insanlar üzerindeki etkisini tam anlamıyla kaldırmak olacağını belirtmiştir:
Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutiyle(tesiriyle) ve maddiyun ve tabiiyyun taunu (materyalizm, darwinizm ve ateizm salgını), beşer içine intiçar etmesiyle (insanların içine yayılmasıyla), her şeyden evvel FELSEFEYİ VE MADDİYUN FİKRİNİ TAM SUSTURACAK BİR TARZDA İMANI KURTARMAKTIR. Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek (iman edenleri sapkınlıktan korumak)… (Emirdağ Lahikası, sf. 259)
Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin üç büyük görevinden en önemli ve değerli olanının söz konusu bu görev olduğunu; “Ümmetin beklediği, AHİR ZAMANDA GELECEK ZATIN üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetdarı (kıymetlisi) olan iman-ı tahkikiyi neşr (delillere dayalı imanı yaymak) ve ehl-i imanı delaletten kurtarmak (iman edenleri sapkınlıktan korumak).” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9) ifadeleriyle vurgulamıştır.
Mehdi’nin ikinci görevi: İslam birliğini sağlamak
Üstad, Mehdi’nin ikinci vazifesini İslam birliğini sağlamak olarak açıklamıştır. Hz. Mehdi, halihazırda çeşitli gruplar halinde dağınık olarak bulunan Müslümanları birleştirecek, İslam ahlak ve faziletini, Peygamberimiz (sav)’in gerçek sünnetlerini canlandıracaktır.
İkinci Vazifesi: Hilafet-i Muhammediye ünvanı ile (peygamberiminiz yerine halife olarak) SEAİR-İ İSLAMİYEYİ (İslam’ın esaslarını) İHYA ETMEKTİR (yeniden canlandırmaktır). ALEM-İ İSLAM’IN VAHDETİNİ (İslam aleminin birliğini) nokta-i istinad edip (dayanak noktası yapıp) beşeriyeti maddi ve manevi tehlikelerden ve gadab-i İlahiden (Allah’ın gazabından) kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı (dayanak noktası) ve hadimleri (hizmetkarları), MİLYONLARLA EFRADI (fertleri) BULUNAN ORDULAR LAZIMDIR. (Emirdağ Lahikası, sf. 259)
Hz. Mehdi’nin ikinci vazifesi ise, Hilafet-i Muhammediyye ünvanı ile SEAİR-İ İSLAMİYEYİ (İslam’ın esaslarını) İHYA ETMEKTİR (yeniden canlandırmaktır). (Emirdağ Lahikası, sf. 259)
1) … hilafet-i Muhammediye ünvanı ile…
-Bediüzzaman Said Nursi, Hz. Mehdi’nin İslam dünyasının lideri olacağını söylemiştir. Ayrıca bu makamı da ‘unvan’ olarak tarif ederek, tüm Müslümanların Hz. Mehdi’yi o makama layık kişi olarak tanıyacağına da işaret etmiştir.
2) … alem-i İslam’ın vahdetini (İslam aleminin birliğini)…
- Bediüzzaman, kendi devrinde de bir birliktelik içinde olmayan İslam ülkelerinin birleşerek İslam birliğini oluşturacaklarını söylemiştir. Hz. Mehdi’nin bu birlikteliği bir dayanak noktası yapacağını ve bu şekilde Müslümanları bazı tehlikelerden koruyacağını ifade etmiştir.
3) … milyonlarla efradı (fertleri) bulunan ordular…
- Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin bu görevini yaparken, yardımcıları da olacağını bildirmiştir.
Mehdi’nin üçüncü görevi: Kuran ahlakını ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetini yeniden canlandırmak
Hz. Mehdi üçüncü görevini iman sahiplerinin, Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen fedakar seyyidlerin ve diğer tüm Müslümanların yardımı ve desteğiyle gerçekleştirecektir. Peygamberimiz (sav)’den sonraki dönemlerde özellikle materyalist dünya görüşünün etkisiyle gözardı edilen Kuran ahlakı ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetlerinin yeniden canlandırılmasına ve uygulanmasına vesile olacaktır.
Üçüncü Vazifesi: İnkilabat-ı zamaniye ile (zamanın değişmesiyle) çok ahkam-ı Kur’aniyenin (Kuran hükümlerinin) zedelenmesiyle… O ZAT, bütün ehl-i imanın manevi yardımlarıyla ve ittihad-ı İslam’ın muavenetiyle (İslam birliğinin yardımlaşmasıyla) Müslümanların dayanışmasıyla ve bütün ulema (alimler) ve evliyanin ve bilhassa Al-i Beytin neslinden (Peygamberimizin soyundan) her asırda kuvvetli ve kesretli (çok sayıda) bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin (Peygamberimizin soyundan gelenlerin) iltihaklarıyla (katılmasıyla) O VAZİFE-İ UZMAYI (büyük görevi) YAPMAYA ÇALIŞIR. (Emirdağ Lahikası, sf. 260)
Üstad, Hz. Mehdi’nin üçüncü vazifesinin, zaman?n değişip, küfrün hakim olmas?yla değiştirilen, birçok Kuran hükmünün, bütün Müslümanlar?n ve Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen seyitler cemaatinin yard?m?yla yeniden canland?rmak ve uygulamak olduğu bildiriliyor.
Bediüzzaman bir başka sözünde ise Hz. Mehdi’nin üçüncü vazifesinin İslam toplumunu birleştirmek ve Hıristiyan alemiyle ittifak yapmak olduğunu belirtmiştir. Hz. Mehdi’nin çok geniş bir alanda yapacağı bu görevler tüm dünyada herkes tarafından bilinecektir:
O ZATIN üçüncü vazifesi, Hilafet-i Islamiyeyi Ittihad-i Islama bina ederek (İslam halifeliğini İslam birliğinin üzerine kurarak), ISEVİ RUHANİLERİYLE (Hıristiyan alimleriyle) İTTİFAK EDİP (birlik olup) DİN-İ İSLAMA (İslam dinine) HİZMET ETMEKTİR. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir (yerine getirilebilir). Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa’şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında (halkın gözünde) daha ehemmiyetli (önemli) görünüyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)
Bediüzzaman Said Nursi Hz. Mehdi’nin bu vazifeleri yerine getireceği tarihleri de müjdelemiştir
Bediüzzaman, Hicri 1327′de Şam’daki Emevi Camii’nde on bin kişilik bir cemaate verdiği Şam hutbesinde, 1371′den sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmış, ahir zamandan çeşitli tarihler vererek, beklenen Mehdi’nin mücadele ve galibiyet zamanına dikkat çekmiştir:
Evet şimdi olmasa da 30-40 SENE SONRA fen ve hakiki marifet (hüner, sanat , ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi) ve medeniyetin mehasini (iyi ve faydalı yönlerini) o üç kuvveti tam teçhiz edip (o üç kuvvetle donatıp), cihazatını verip (gerekli ihtiyacını karşılayıp) o dokuz manileri mağlup edip (o dokuz engelleri yenip) dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (gerçekleri araştırma eğilimi) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi (insan sevgisini) o dokuz düşman taifesinin (sınıfının) cephesine göndermiş, inşaAllah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, sf. 25)
Bediüzzaman’ın Şam Hutbesi, Hz. Mehdi’nin görev zamanı ile ilgili net tarihler vermiş olması açısından son derece önemlidir:
1981- 1991 yılları – Hz. Mehdi’nin faaliyetlerine başlaması
1) … Evet şimdi olmasa da 30-40 SENE SONRA…
Bediüzzaman’ın vermiş olduğu bu tarih ile, bu hutbenin okunduğu tarihten 30-40 yıl sonrası, yani Hicri 1401-1411 yılları kastedilmiştir. Miladi olarak ise bu tarihler 1981-1991 tarihlerine denk gelmektedir.
2001 – Hz. Mehdi’nin materyalist felsefe karşısındaki galibiyeti
2) … İnşaAllah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek…
Said Nursi, yukarıdaki sözünün bu son kısmında Hz. Mehdi’nin bu görevini yarım asır yani 50 yıl içinde tamamlayacağını bildirmiştir. Yani materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerin insanlar üzerindeki etkisinin 10 yıl gibi kısa bir süre içinde yok olacağına işaret etmiştir. Bu tarih ise Hicri 1421 yani 2001 yılına denk gelmektedir.
2004 – Hz. Mehdi önderliğinde insanların Kuran ahlakına yaklaşmaları
Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı’nda, Hz. Mehdi’nin mücadele ve hakimiyet devreleri ile ilgili olarak verdiği tarihlerden bir diğeri ise 2004 yılına ilişkindir. Bediüzzaman Kuran’ın “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” (Tevbe Suresi, 32) ayetindeki “…Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” cümlesi hakkında, geleceğe yönelik şöyle bir bilgi vermektedir:
“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin şakirtleri (talebeleri) olabilir.” (Şualar, sf. 605)
Bediüzzaman bu ayetin ebced değerinin Hicri 1424 yani miladi 2004 yılına denk geldiğini ve bu tarihin, Hz. Mehdi önderliğinde Kuran ahlakının dünya hakimiyeti devrelerinden birine işaret ettiğini bildirmektedir.
2008 – Hz. Mehdi önderliğinde Kuran ahlakının galibiyeti
Bediüzzaman, Kuran ahlakının galibiyeti ve hakimiyeti konusunda geleceğe yönelik olarak verdiği haberlerden bir diğerinde ise şöyle bildirmektedir:
Şu ayetin gizli imasına “Kim Allah’ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.” (Maide Suresi, 56) ayeti teyid ediyor. Çünkü “… hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.” ayetindeki şeddeli nun (Arapça şeddeli nun harfi) bir sayılsa tam evvelki ayete tevafuk ile (denk gelmesiyle) Hizb-ul Kur’an’ın (Kuran taraftarlarının) faaliyetine vasıta olan bir hadiminin (hizmet eden kimsenin) Kur’an okumaya başladığı 1302 tarihine iki fark ile tevafuk etmekle beraber şeddeli nun iki nun sayılsa binüçyüzelli (1350) eder ki; bu tarihte Kuran’dan muktebes (alınan bilgilerle hazırlanan) olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kuran hizmetlerine çalışan Hizb-ul Kur’an’ın faaliyeti ve delalet (sapkınlık) ve zındıkaya (dinsizliğe) manen galebe ettikleri (galip geldikleri) bir zamana tevafuku (denk gelmesi) ise istikbalde (gelecekte) tam galebelerine (tam galibiyetlerine dair) bir ima-i gaybidir (gizli bir işarettir). (8. Lem’a, Keramet-i Gasviye)
Bediüzzaman Said Nursi bu sözünde, ayetin “…hiç şüphe yok galip gelecek olanlar Allah’ın taraftarlarıdır” cümlesinin ebced değerinin, Hicri 1350 tarihini verdiğini ve bu tarihte Kuran ahlakının bir galibiyeti olacağına işaret ettiğini bildirmiştir. Ancak ayetin ayrıca, bunun gibi gelecekte de yine Kuran ahlakının üstün geleceği bir başka dönem olacağına dair gizli bir işaret içerdiğini de hatırlatmıştır. Nitekim ayetin bu cümlesinin Arapça yazılımında yer alan baştaki “fe” harfi de hesaba katılarak ebcedine bakıldığında, bu sefer de ebced değeri 80 çıkmaktadır. 1350 üzerine 80 ilave edildiğinde de Hicri 1430 etmektedir ki, bu tarih de miladi olarak 2008 yılını vermektedir. Allah’ın izniyle bu tarih Bediüzzaman’ın sözlerinde belirttiği, ayetin Kuran ahlakının gelecekteki, Darwinist, materyalist ve ateist felsefe gibi dinsiz akımlar karşısındaki tam galibiyetine işaret etmektedir (En doğrusunu Allah bilir). (Harun Yahya, Hz. İsa’nın Geliş Alametleri)
SONUÇ
Buraya kadar anlatılanlar Bediüzzaman Said Nursi’nin, Hz. Mehdi’nin ahir zamanda geleceğine yönelik izahlarından yalnızca çok az bir kısmını içermektedir. Ancak sadece burada yer verilen birkaç sözü bile, bu konunun hiçbir şüpheye yer vermeyecek kadar açık, kesin ve net bir şekilde anlatıldığının anlaşılması için yeterlidir. Bediüzzaman, Müslümanlara Mehdi’nin çıkış vakti, faaliyet yeri, çalışmalarının konusu ve cemaati gibi konularda çok detaylı bilgiler vermiştir. Bediüzzaman Said Nursi, eserlerinde ele aldığı her konuda son derece isabetli, ferasetli, basiretli ve hikmetli yorumlarda bulunmuştur. Geleceğe yönelik olarak pek çok konuda verdiği bilgiler ve müjdeler de Allah’ın izni ile birebir olarak gerçekleşmiştir. Kuşkusuz ki Bediüzzaman’ın, Peygamberimiz (sav)’in pek çok hadisinde de açık ve kesin ifadelerle anlatılan Hz. Mehdi’nin gelişi konusundaki müjdeleri de aynı şekilde büyük önem taşımaktadır. 13. yüzyılın müceddidi olarak kabul edilen böyle mubarek bir şahsın, tüm dünya Müslümanlarını yakından ilgilendiren böyle önemli bir konudaki açıklamalarını gözardı etmek, anlamazlıktan gelmek ya da yanlış yorumlarla geçiştirmek son derece yanlış olur. Bediüzzaman çok kesin delillerle geleceğini belirttiği halde, Hz. Mehdi’nin yalnızca bir şahsı maneviden ibaret olduğunu söyleyerek bu önemli gerçeği örtmeye çalışmak da aynı şekilde büyük bir yanılgı olacaktır. Bediüzzaman’ın geçmişte verdiği diğer tüm bilgiler doğru çıkmıştır; Allah’ın izniyle ahir zamana yönelik olarak verdiği tarihler ve bilgilerde de yanılmadığına dair tüm işaretler giderek ortaya çıkmaktadır.
Hiç kuşkusuz ki İslam dinini aslına döndürecek, insanların imanına vesile olacak, Müslümanlar arasında büyük bir birlik sağlayacak böylesine kutlu bir zatla aynı dönemde yaşıyor olmak Müslümanlar için çok büyük bir müjdedir. Her Müslüman bu konudaki hassasiyetini göstermelidir. Böylesine ehemmiyetli bir konunun açıklığa kavuşması için gayret sarf etmeli, Bediüzzaman’ın verdiği tüm ayrıntıları bu anlayış içinde düşünmeli ve araştırmalıdır. Birtakım yanlış düşüncelerle, tüm İslam aleminin beklediği böylesine müjdeli bir olaya karşı ilgisiz ve kayıtsız kalmanın, ileride bu kişiler için büyük bir mahcubiyet nedeni olabileceği de unutulmamalıdır.
“Kim Allah’ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse,
hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah’ın
taraftarlarıdır.” (Maide Suresi, 56)
http://www.bediuzzamansaidnursi.net/makale_02.html
Hz. İsa’nın Allah Katına alınışı
ediüzzaman, Mektubat isimli eserinin girişinde 3 hayat tabakasından bahseder: Bunlardan birincisi tüm insanların şu an yaşadığı hayat tabakasıdır. İkincisi ise Hz. Hızır’ın yaşadığı hayattır. Bediüzzaman bu hayatı “… bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir…” şeklinde açıklar. Üçüncüsü ise Hz. İsa’nın bulunduğu hayat tabakasıdır.
Üstad Bediüzzaman bu hayatla ilgili şu önemli açıklamaları yapmıştır:
(1) Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa (as)’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından (gerekli olanlar) tecerrüd (ayrılma, temizlenme) ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder (güzellik kazanır). Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. (Mektubat, s. 6)
Bediüzzaman bu sözünde Hz. İsa’nın insanların hayatlarını devam ettirmek için gerek duydukları herşeyden uzaklaştığını, meleklerinkine benzer bir hayata kavuşup nurani bir güzellik kazandığını ifade etmektedir. Hz. İsa’nın bir yıldız gibi parlayan ve eşsiz güzellikte olan dünyadaki bedeniyle gökyüzünde bulunduğunu açıklamaktadır.
Bediüzzaman Said Nursi’nin dikkat çektiği bir diğer önemli konu ise Hz. İsa’nın ikinci kez dünyaya gelişi hakkında şüphe içinde olan çevrelerdir. Bediüzzaman açıklamalarında tüm kainatı yoktan var eden, herşeye kadir olan Rabbimiz’in Hz. İsa’yı ikinci kez dünyaya getirmeye muktedir olduğunu hatırlatmaktadır.
(2) Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz’eden (Hazret-i Cibril’in “Dıhye” suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan (ruhlar aleminden) gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını (ruhlarını) cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa aleyhisselâm’ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi (güzel netice) için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil… belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için (gerektiği için) va’detmiş ve va’dettiği için elbette gönderecek. (Mektubat, 15. Mektup, s. 56-57)
Bediüzzaman bu sözünde melekleri insan suretinde yeryüzüne gönderen, kainattaki bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm boyutların tek sahibi olan, alemlerin Rabbi olan Allah’ın Hz. İsa’yı da istediği surette yeniden dünyaya geri getirebileceğini söyler. Hz. İsa’nın böyle önemli bir dönemde ve böyle şerefli bir görev için yeniden dünyaya geleceğini vaat eden Rabbimiz, mutlaka vaadini yerine getirecektir.
Hz. İsa geldiğinde imanın nuru ile tanınır
(1) Hz. İsa’nın dünyaya ikinci kez geldiğinde nasıl tanınacağı konusu her zaman merak konusu olmuştur. Bediüzzaman eserlerinde bu konuyu da açıklamakta, Hz. İsa’nın imanın nuru ile tanınacağını söylemektedir. Üstad’ın üzerinde durduğu bir diğer konu ise, Hz. İsa’yı herkesin tanıyamayacağı, sadece ona yakın olan kişilerin ve imanda derinleşmiş olanların onu tanıyabilecekleridir.
Hazret-i İsa aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb (yakınları) ve havassı (dindarlar ve manevi derecesinde yüksekler), nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet (aşikarlık) derecesinde herkes onu tanımayacaktır. (Mektubat, 15. Mektup, s. 56-57)
(2) Bediüzzaman bir diğer açıklamasında Hz. İsa’yı tanıyanların sayıca çok az olacaklarından, dünya üzerindeki dinsiz güçlerin çok daha güçlü olacağından bahsetmektedir:
Rivayette var ki: -İsa aleyhisselâm Deccal’ı öldürdüğü münasebetiyle- “Deccal’ın fevkalâde büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsa aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu” gösterir. Bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa aleyhisselâm’ı nur-u iman ile tanıyan ve tâbi’ olan cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin kemmiyeti (miktarı), Deccal’ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir. (Şualar, s. 588-589)
Bediüzzaman bu sözleriyle Hz. İsa’ya tabi olacak olan cemaatin ilk başlarda sayıca az olacağına dikkat çekmektedir.
“…Deccal’ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına…”: Bediüzzaman bu ifadeyle Hz. İsa’nın karşısında yer alacak olan dinsiz güçlerin hem eğitim kadroları, hem askeri güç, hem de maddi açıdan çok güçlü olacaklarını belirtmektedir. Bu eğitim merkezlerinde insanları din ahlakından uzaklaştıran, dinsizliğe teşvik eden bir öğrenim verilirken, askeri kadrolar da aynı dinsiz fikir sistemlerinin yaygınlaşması için çaba sarf etmektedirler.
“…cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin…”: Bu ifadeyle Hz. İsa’ya tabi olan topluluğu tarif etmektedir. “Cemaat” ifadesiyle bu kişilerin birarada olduklarına, birlikte hareket ettiklerine işaret edilmektedir. Bu “cemaat” dinsiz güçlerin hakim olduğu yerlerde din ahlakını hakim etmek için büyük bir çaba sarf edecek, ihlasla Allah yolunda çalışacaktır. Eğitim sisteminde ve askeri kadroların yardımıyla oluşturulan dinsiz anlayışı etkisiz kılmak için büyük bir fikri mücadele yürütecektir. “Ruhani” ifadesi ise bu cemaattekilerin samimi iman etmiş, olayların görünen yönlerinin yanısıra batıni yönlerini de yaşayan bir topluluk olduğuna dikkat çekmektedir. “Mücahidin” kelimesi ise bu cemaatin Allah yolunda çaba sarf eden, Allah’ın dinini yaymak için dünya çapında büyük bir tebliğ faaliyeti yürüten bir topluluk olduğuna işarettir.
Hz. İsa İslam diniyle hükmedecek, Kuran’a tabi olacak
Bediüzzaman Said Nursi, dinsiz ideolojilerin hakim olduğu böyle bir dönemde Hz. İsa’nın yeniden dünyaya döneceğini müjdelemektedir. Üstad’ın aşağıdaki sözlerinde haber verdiği gibi, Hz. İsa yeryüzüne ikinci kez gelişinde Kuran’la hükmedecek, Kuran’a tabi olacaktır. Hıristiyanlık ile Müslümanlık birleşerek dinsizlik akımına karşı Kuran ahlakını yaşayarak üstün geleceklerdir. Risale-i Nur’da bu konuyla ilgili aktarılanlar şöyledir:
(1) Ahir zamanda Hazret-i İsa (as) gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (ASM) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Ahir zamanda felsefe-i tabiiyenin (tabiat felsefesi) verdiği cereyan-ı küfrîye (inkarcı hareket) ve inkâr-ı uluhiyete (Allah’ı inkar) karşı İsevîlik dini tasaffi ederek (arınarak) ve hurafattan tecerrüd edip (hurafelerden temizlenip) İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa (as), İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek. (Mektubat, s. 6)
“…felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete (Allah’ı inkar) karşı…”: Bediüzzaman Hz. İsa’nın Darwinizm’in meydana getirdiği inkarcı harekete ve Allah’ın varlığını inkar edenlere karşı büyük bir mücadele yürüteceğini belirtmektedir.
“… İsevîlik dini tasaffi ederek (arınarak) ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği…” Bediüzzaman bu hikmetli açıklamasında Hz. İsa’nın ahir zamanda tekrar dünyaya geldiğinde İslam dininin gereklerine göre hareket edeceği yönündeki hadisi tefsir etmektedir. Hz. İsa’nın mücadelesi çeşitli hurafeler ve geleneklerle özünden uzaklaşan Hıristiyanlığın özüne dönmesi ile başlayacaktır. Hz. İsa Hıristiyanlığı tüm batıl hurafelerden temizleyecek ve daha sonra da İslamiyete dönecektir.
Böylece Hıristiyanlar ve Müslümanlar birlik olup, dünya üzerinde çok büyük bir güç oluşturacaklardır. Hz. İsa bu dinsiz sistemin bütününü ifade eden Deccal’i öldürecek, inkarcı sistemleri tamamen yeryüzünden kaldıracaktır.
(2) İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazreti İsa (as)’ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek, yani rahmet-i ilahiyetinin semasından nuzul edecek; hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi (saflaşacak) edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslamiye ile birleşecek; manen Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir… (Mektubat, s. 53)
Bediüzzaman yukarıdaki sözünde dinsizliği temsil eden Deccal’in görünürde çok kuvvetli olduğuna dikkat çekmektedir. İşte bu dönemde Hz. İsa Allah’ın rahmeti sayesinde tekrar yeryüzüne gelecek ve böylece gerçek Hıristiyanlık ortaya çıkacaktır. Daha önce de vurguladığımız gibi, Hz. İsa’nın ilk yapacağı şey, vahyedilmesinden sonra çeşitli tahrifata uğrayan Hıristiyanlık dinini aslına döndürmek, tüm batıl uygulamaları, sapkın inanışları, aslı olmayan uygulamaları, gereksiz gelenek ve kuralları ortadan kaldırmak olacaktır. İki bin yıldan bu yana özünden uzaklaşma süreci yaşamış olan Hıristiyanlığı özüne döndürebilecek olan tek kişi Hz. İsa’dır. Böyle bir değişim de bugüne kadar gerçekleşmemiştir.
“…hakaik-i İslamiye ile birleşecek; manen Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir…”: Hıristiyanlığın saf haline dönerek vahyedildiği özüne geri dönüşünden sonra, Allah’ın son hak dini ve Allah Katında tek geçerli din olan İslam’ın gerçekleriyle birleşecek ve İslam’a dönüşüme başlayacaktır.
(3) Ve Kuran’a iktida (uymak, tabi olmak) ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu (tabi olunan) makamında kalacak. Din-i Hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa (as), o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık (Hz. Muhammed (sav)), bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey’ va’detmiş, elbette yapacaktır. (Mektubat, s. 54)
“…Kuran’a iktida (uymak, tabi olmak) ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak..”: Hıristiyanlığın Hz. İsa ile başlayacak olan bu dönüşümü, son kitap olan ve herkesin uymakla mükellef olduğu Kuran’a tabi olmakla neticelenecek. Hz. İsa’nın şahsı ve ona tabi olan Hıristiyanlık İslam’a tabi olacak.
“…Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak…”: Hz. İsa öncülüğündeki Hıristiyanlık Kuran’a tabi olduğunda çok büyük bir güç oluşacak. Çünkü günümüzde dünyanın en büyük iki dini olan Hıristiyanlık ve Müslümanlık hem siyasi, hem ekonomik hem de manevi yönden çok büyük iki kuvvettirler. Bu nedenle de dinsiz ideolojiler karşısında birleştiklerinde çok büyük bir güç kazanarak dinsizlik akımlarını fikren yok edip, dağıtacaklardır. İnsanları hayatlarının gerçek amacından uzaklaştıran, bencil, sevgisiz, çatışmacı bir hayata iten materyalist felsefe ve dinsizliğin dünya üzerindeki etkileri iki dinin birleşmesiyle ortadan kalkacaktır.
“…cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa (as), o din-i hak cereyanının başına geçeceğini…”: İki dinin ittifakı ve Hıristiyanların Kuran’a tabi olması ile dünyada nüfus çoğunluğuna sahip olacak iki din, tek bir ses ve tek bir vücut gibi hareket edecek,. bu hak dinin başına ise Hz. İsa geçecektir. Bediüzzaman bu sözünde Hz. İsa’nın yeryüzüne gelip, bu hareketin başına geçeceğini Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde haber verdiğini hatırlatmış ve bu nedenle de bu haberin mutlak gerçekleşecek olan hak bir bilgi olduğunu söylemiştir.
Hz. İsa’nın dinsiz akımlarla olan mücadelesi
Bediüzzaman Said Nursi ahir zamanla ilgili olan açıklamalarında, iki felsefi akımın yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağını ve bu akımların dinsizliği hakim kılmak için çaba sarf edeceklerini vurgular. Bu akımlardan birincisi İslam ahlakını içten tahrip etmeye çalışacaktır. İkincisi ise Allah’ı açıkça inkar eden, maddenin ezelden beri var olduğunu, sonsuza kadar da var olacağını öne süren ve canlılığın cansızlıktan tesadüfen ortaya çıktığını savunan maddeci ve tabiatçı anlayış, yani materyalizm ve natüralizmdir. (Natüralizm, Darwin’in evrim teorisinin felsefi boyutu olarak da bilinir.)
Bu tanımlama elbette Allah’ın varlığını inkar eden bütün fikir akımlarına da temel teşkil etmiştir. Materyalistler tarihin en eski çağlarından beri bütün hak dinlere karşı cephe almışlar, bu yolda karşılarına çıkanlarla mücadele etmiş, halklara zulmetmiş, savaşlar çıkarmış, her türlü yozlaşmanın en ön safhalarında yer almışlardır. Hz. İsa da yeryüzüne tekrar döndüğünde bu materyalist ve Darwinist anlayışla mücadele edecek ve Allah’ın izniyle onlara karşı galip gelecektir.
(1) Bediüzzaman, külliyatında bu materyalist akıma şöyle dikkat çekmektedir:
Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe ahir zamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, uluhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir… Allah’ı inkâr eden o cereyan efradları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rububiyet (İlahlık) verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma (ölülerle haberleşmenin mümkün olduğuna inanan görüş) ve manyetizmanın (bazı hareketlerle başkasını etkileme-hipnotizma) hâdisatı nev’inden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccal ise; daha ileri gidip, cebbarane surî (dış görünüşe ait) hükûmetini bir nevi rububiyet tasavvur edip uluhiyetini ilân eder. (Mektubat, 15. Mektup, 56)
Bediüzzaman bu sözünde tabiiyyun ve maddiyyun felsefelerinin toplum üzerindeki yıkıcı etkileri üzerinde durmaktadır. Üstad’ın “tabiatçılık yani tabiata tapma ve maddecilik yani sadece maddenin varlığını kabul etme hastalığı” olarak tanımlayabileceğimiz bu ifadesi, dinsizliğin temelini oluşturan materyalizm ve Darwinizm’e dikkat çekmektedir. Ahir zamanda bu iki felsefe maddeci felsefe vasıtasıyla tüm dünyada yayılacak, Allah’ın varlığını açıkça inkar eder bir hal alacaktır. Bu akımların mensupları Allah’ın sonsuz güç ve kudretini inkar edip, kendilerinin müstakil güçlere sahip oldukları vehmine kapılırlar.
(2) Bediüzzaman Deccal ve oluşturduğu dinsiz kuvvet ile ilgili şu tariflerde bulunmaktadır:
Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber (karma karışık) eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa (as)’ın din-i hakikîsini İslâmiyet’in hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cem’iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa (as)’ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten kurtaracak. (Mektubat s. 441)
“… inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber…”: Bediüzzaman, Deccal ve onun temsil ettiği dinsiz akımları “Allah’ın varlığını inkar amacıyla medeniyeti ve insanların mukaddesatlarını karıştıran” bir birlik olarak tanımlamaktadır.
“… Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın din-i hakikîsini İslâmiyet’in hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cem’iyet…”: Tüm bozulmalardan arındırılan gerçek Hıristiyanlığın İslam dini ile birleşmesi için samimiyetle, fedakarane çaba sarf eden Hz. İsa ve samimi İsevileri Bediüzzaman “Müslüman İseviler” olarak tanımlamaktadır. Hz. İsa önderliğindeki bu Müslüman İseviler cemaati, Üstad’ın Deccal şahs-ı manevisinde tanımladığı dinsiz fikir sistemlerini ortadan kaldıracaktır.
(3) “O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (A.S.) onu öldürebilir, başka çare olamaz.” rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semavî ve ulvî, hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur’aniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa (as)’ın nüzulü ile o dinsiz meslek mahvolur ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir. (Şualar, s. 581)
Bediüzzaman bu hikmetli sözünde Deccal’i ancak Hz. İsa’nın yok edebileceğine işaret eden hadislere dikkat çekmiştir. Deccal’in yerleşik düzenini, saldırgan rejimini ortadan kaldıracak olan, dinsizliği insanlar arasında yaymak ve mukaddesatı bozmak olarak tarif edilen mesleğini bozacak olan Hz. İsa, ona tabi olan samimi İseviler ve hurafelerden sıyrılıp Kuran’a teslim olan Hıristiyanlardır. Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişi ile Deccal’in dinsiz mesleği ölecektir.
“o dinsiz meslek mahvolur ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir”: Bediüzzaman burada çok önemli bir konuya dikkat çekmektedir. Önemli olan dinsizliği insanlar arasında yaymak için çaba sarf eden insanları teker teker fikren etkisiz hale getirmek değil, dinsiz akımların yaşamasına imkan veren, olara sözde dayanak sağlayan tüm fikri sistemlerin ortadan kaldırılmasıdır. Yoksa kişilerin teker teker fikren etkisiz hale getirilmesi çok kolaydır.
(4) Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî (inkarcıların inkarlarını artıran olay) hârikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal’ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu’cizatlı ve umumun makbulü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa (as)’dır. (Şualar, s.587)
Bediüzzaman bu sözünde de çeşitli kandırmacalarla, aldatmacalarla insanların inkarlarını daha da artırmak için çaba sarf eden dinsiz akımları ortadan kaldırabilecek, kendisine meslek edindiği bu çabasından Deccal’i döndürebilecek tek kişinin Hz. İsa olduğunu belirtmektedir.
(5) Büyük Deccal, şeytanın iğvası (aldatma) ve hükmü ile şeriat-ı İseviye’nin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini (sosyal hayat) idare eden rabıtaları bozarak, anarşistliğe ve Ye’cüc ve Me’cüc’e zemin hazır eder. (Şualar, s. 593)
Bediüzzaman dünya üzerindeki dinsiz fikir sistemlerinin tümünü birden tanımlamak için kullandığı Deccal’in, İseviliğin tüm dini hükümlerini ortadan kaldırmayı, sosyal hayatı düzenleyen tüm manevi bağlarını bozarak bu kişileri bozgunculuğa, isyankarlığa ve anarşizme teşvik eden bir akım olduğunu belirtmektedir.
(6) Bediüzzaman, Hz. İsa ve onunla birlikte olan İseviler’in dinsiz akımları yokedişini ise şu şekilde tanımlamaktadır:
Şahs-ı İsa (as)’ın kılıncı ve maktul olan şahs-ı Deccal’in, teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizlik azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler, din-i İsevi’nin hakikatini hakikat-i İslamiye ile mezcederek (karıştırarak) o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek… (Şualar, s. 493)
“dehşetli maddiyunluk ve dinsizlik azametli heykeli: Bediüzzaman bu sözleriyle dünyanın dört bir yanını etkisi altına almış olan maddeci akımları çok büyük bir heykele benzetmektedir. Bu heykel söz konusu akımların yerleşik ve kuvvetli olduklarına bir işaret olabilir. Büyük bir heykeli yıkmak, yerinden sökmek oldukça zordur. Ancak bu heykelin yıkılmasıyla maddiyunluk ve dinsizlik hem maddi hem de manevi olarak ortadan kalkacaktır.
“din-i İsevinin hakikatini hakikat-i İslamiye ile mezcederek”: Hz. İsa ikinci kez dünyaya geldiğinde Allah’ın son kitabı olan Kuran’a tabi olacak, bozulmuş olan Hıristiyanlığı gerçek haline döndürüp gerçek İslam’la birleştirecektir.
“o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek”: Allah’ın iki hak dini birleştiğinde geniş anlamda çok büyük bir güç kazanacaktır. Dünyanın dört bir yanında hakim ideoloji olan materyalizmi fikren mağlup edecekler ve insanlar üzerindeki bütün etkisini yok edecekler.
Bediüzzaman Said Nursi, Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez dönüşünü anlattığı tüm açıklamalarında onun o dönemdeki tüm inkarcı sistemleri ortadan kaldıracağına ve bunu yaparken de Müslümanlarla birlikte hareket edeceğine işaret etmektedir. Hz. İsa, İslam dünyasındaki samimi Müslümanlarla birlik olup, inkarcı sistemin zulmünü ortadan kaldıracaktır.
http://www.bediuzzamansaidnursi.net/ic5.html
Bediüzzaman perspektifinde Mehdi-Süfyan , Hz.İsa (AS)-Deccal münasebetleri, Yazar Dr. Emin Şimşek
SORU : Ahirzamana yön verecek şahıslardan “Mehdi-Süfyan” ve “Hz.İsa(AS) -Deccal “’ın birbirleri ile münasebetlerini ve mücadele keyfiyetlerini kısaca izah edermisiniz ?
El-Cevab : -Allahu Alem bissevab-
Günümüzde Hz.İsa (AS) , Hz.Mehdi , Süfyan ve Deccal tabirlerini daha çok Şahs-ı manevi ve fikri bazda değerlendirmek bizleri daha isabetli neticelere götürmesi adına tercih edilmelidir.(1) Diğer yandan her bir şahs-ı manevinin başında, kendine has bir Komutanın olduğu gerçeğinide Adet-i Sübhaniyenin bir gereği olarak göz önünde bulundurulmalıdır.
Ahirzamanda Alem-i İslam içinde -Müslümanların yaşadığı ülkelerde , özellikle Türkiyede -(2) “Hak-Batıl”, Hayır-Şer” , “ İman-Küfür” temsilcileri olan “Mehdi-Süfyan (3)” münasebetlerinde , bir tarafın manevi yıkım ve tahribatına karşın , diğer tarafın tamir ve ıslah cihetiyle mücadele edeceğini görmekteyiz. (4)
Halbuki Hz.İsa (AS) –Deccal’iyetin mücadele alanı İslam Aleminde değil , tüm insanların yaşadığı bölgelerde gelişecek ve İslam’ın inkışafını engelleme mahiyetinde olduğundan , tamir ve tadilden ziyade , doğrudan ve açıktan reddederek, inkar-ı uluhiyet fikrini çürüterek yani ilmen öldürerek gerçekleşecektir.Bu mücadeleyi Hıristiyanlığın Hakiki Dini olan Tevhid inancına mazhar ve “Müslüman İseviler” ünvanına layık kimselerin , Hıristiyanlığın İslam’a tabi olmasına çalışmaları neticesinde gerçekleşeğini Bediüzzaman Hazretleri bildirmektedir.(5)
Süfyan , Efendimiz (SAV) ‘min Risaleti yönü ile İslam’a zarar vermeye çalışırken , Deccal ise doğrudan Allah’ın varlığını inkar cihetiyle İslam’a zarar verecektir. Süfyan’ın tahribine Hz.Mehdi tadil ederken , Deccalın dehşetli hücumlarına ancak Hz.İsa (AS) mukabelede bulunup öldürebilecektir. (6)
Süfyan ve Deccal’ı insanlar bilmiyecek , hatta kendileri bile kendilerinin Deccaliyeti temsil ettiklerinibilmiyecektir. (7) Hz.İsa (AS) ‘ da ise, iman nuru ile gelişen hadiseleri tahlil edenler Onu tanıyacak , yoksa çoğu yine tanımıyacaktır (8)
Hz.İsa (AS)’mın “Mesih” ünvanı , Ahirzamanda Deccal ve Süfyan’ada verilecektir. Deccal , Hıristiyanların aslına rucü etmesini engellemeye çalışarak Yec’üc ve Mec’üc’e zemin hazırlarken (zulüm ve terör) , Süfyanda Müslümanların Tahkik-i İman yoluna mayınlar döşeyecektir. (9)
Vazifeye başlama noktasında öncelik sahibi olan Hz.Mehdi , Ana vazifeleri olan tahkik-i imanı neşretmek , İslamın Ana hükümlerini icra ve tatbik ederek son vazifesi olan İttihadı İslamın tesisi için İsevi ruhanilerle ittifak etmektir. (10) İşte bu ittifakın neticesidir ki , Hz.İsa (AS) mın nuzülü gerçekleşecek , ve Hz.İsa (AS) İnkar-ı uluhiyet güden Dinsiz Deccaliyet fikrini öldürecektir. (11)
Hem Hz.İsa (AS) ‘mın , hem Hz.Mehdi’nin , hem Süfyan ve Deccalın birer cemaati veya komitesi vardır. Zaten asıl mücadelede bu heyetler arasında olacaktır .(12)
Netice olarak , bu ve benzeri konularda ifrat derecesinde tahlillere girerek yerli-yersiz malayani beyanlarda bulunmak , hem müminler arasında uhuvvet ve ihlasın zedelenmesine sebebiyet verir hemde konulara yabancı olan kişileri evhama sevk etmesi açısından sakıncalar doğurur. (13)
O zaman asl-i vazifemiz olan Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniyye noktasında Din-i Mübin-i İslama faydalı olmaktır ! Allah bizleri İslam’ın muzafferiyeti için mücadele eden talihli kulları zümresinden eylesin !
Dipnotlar :
(1)”Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fâni ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez. (Sikkeyi Tasdik-i Gaybiyye , Sayfa 11) Hattâ şöyle bir cemâatin Şahs-ı mânevîsi bir velî-i kâmil hükmüne geçebilir; inâyâta mazhar olur.(Mektubat , sayfa 361) Madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. (Lemalar , Sayfa 171 ) Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir (Mesneviyi Nuriye , Sayfa 87) Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı maneviye göre olur. Maddi ve ferdi ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı. (Kastamonu Lahikası , Dayfa 8 ) bütün fazileti Kur’ân’ın tefsiri olan Risale-i Nur’a ve dolayısıyla Nur şakirtlerinin şahs-ı mânevîsine verip kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi… “(Şualar , Sayfa 326 )
(2) ” Bir rivayette,İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek (Kenzü’l-Ummal, 11:261,301; Şerü’s-Sünne, Begavi, 7:326.) denmiş. Bunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu’yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder. “ (Şualar , sayfa 515)
“Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisât-ı istikbaliye Şam’ın etrafında ve Arabistan’da tasvir edilmiş. Allahu a’lem, bunun bir tevili şudur ki: Merkez-i hilâfet eski zamanda Irak’ta ve Şam’da ve Medine’de bulunduğundan, râvîler kendi içtihadlarıyla, daimî öyle kalacak gibi mânâ verip, merkez-i Hükûmet-i İslâmiye yakınlarında tasvir etmişler, Halep ve Şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler.” (Şualar , sayfa 505) (Not: İslam’ın en son Hilafet merkezi İstanbul olması hasebi ile yine Türkiye’ye işaret vardır)
(3) Süfyan denilen İslâm deccalının varlığı hakkında bir çok hadis vardır. Bunlardan birisi için bk: (el-Hâkim, el-Müstedrek: 4:520.)
“İslâmların Deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali’nin (r.a.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccalı Süfyandır, İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccalı ayrıdır. “ (Şualar ,Sayfa 504)
(4) “Hazret-i Mehdînin cemiyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid’akârânesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ edecek, yani Âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdî cemiyetinin mucizekâr mânevî kılıcıyla öldürülecek ve dağıtılacak.”(Mektubat , Sayfa 426) “…çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır.” (Şualar , sayfa 514)
(5) “Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.(Mektubat , Sayfa 12)
“Hem Âlem-i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesât-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatiyle birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaati namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cemiyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak, beşeri inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak.”(Mektubat , Sayfa 426)
“İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.” (Mektubat, Sayfa 12)
“Hazret-i İsa Aleyhisselâmın nüzulüyle o dinsiz meslek mahvolur, ölür.” (Şualar,Sayfa 501)
(6) “Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.
İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.” (Mektubat,Sayfa 60)
“(Deccal) O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz” (Şualar, Sayfa 501)
(7) “Hattâ Deccal ve Süfyan gibi eşhâs-ı müthişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar (Şualar ,sayfa 498) “Deccâl dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidâyeten deccâl olduğunu bilmez.” (Sözler , sayfa 310)
(8)” Hazret-i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u imanla onu tanır. Yoksa, bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.” (Mektubat , sayfa 61)
(9) “Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselama “Mesih” namı verildiği gibi her iki deccala dahi “Mesih” namı verilmiş ve bütün rivayetlerde denilmiş. Bunun hikmeti ve te’vili nedir?
Elcevap: Allahu a’lem, bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat-ı Mûseviyede bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de, büyük Deccal, şeytanın iğvâsı ve hükmüyle şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak anarşistliğe ve Ye’cüc ve Me’cüc’e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan “Süfyan” dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleriyle kaldırmaya çalışarak, hayat-ı beşeriyenin maddî ve mânevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nuranî zincirleri çözer, hevesat-ı müteaffine bataklığında birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdat bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdattan başka zapt altına alınamaz.” (Şualar , sayfa 512)
(10) “Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan iman-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i imanı dalâletten kurtarmak…… O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektedir………O zatın üçüncü vazifesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihad-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir.” (Sikkeyi Tasdik-i Gaybiyye , Sayfa 11)
(11) “Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir.” (Mektubat , Sayfa 60)
“Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi olur” 1 diye rivayeti, bu ittifaka ve hakikat-i Kur’âniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder”.(Şualar , Sayfa 507)
(12)” İsa Aleyhisselâmı nur-u iman ile tanıyan ve tâbi olan cemaat-i ruhâniye-i mücahidînin…(Şualar sayfa 508) Büyük Deccalın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. (Şualar , sayfa 507) Hazret-i Mehdî’nin cemiyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid’akaranesini tamir edecek. (Mektubat , Sayfa 426) bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdînin şakirtleri olabilir.” (Şualar ,sayfa 620)
(13)”büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür” (Şualar,Sayfa 184)
“onlar hakikî vazifelerini yapıyorlar; mâlâyani şeylerle iştigal etmediklerinden ve kaza ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından ve enâniyetten gelen hodfuruşluk ve tenkit ve telâş etmediklerinden.. “( Şualar,Sayfa 282)
“ Şapka ve ezan meseleleri ve Deccal ve Süfyan ünvanları, Risale-i Nur şakirtleri yabanîlere karşı lüzumsuz medâr-ı bahis ve münazaa edilmemek lazımdır ve ihtiyat etmek elzemdir ve itidal-i demmi muhafaza etmek vaciptir.” (Kastamonu lahikası , sayfa 192)
http://www.gencadam.net/content/view/296/57/
———————————————
Doç. Dr. Şadi Eren
Bediüzzaman Hazretlerinin Mehdi’ likle alakalı tespitleri nelerdir ? Günümüzde bazı insanların kendilerinin Mehdilik alametlerini Bediüzzaman’ ın eserlerinden göstermeleri konusunda ne dersiniz ?
Mehdi ile ilgili bazı noktalar iyi bilinirse, bu konuda gelen rivayetler ve yapılan yorumlar daha iyi anlaşılır diye düşünüyoruz. Şöyle ki:
-Mehdi meselesi akideye dahil değildir. Yani, bazı ehl-i iman Mehdiyi inkar etse dinden çıkmış olmaz, onun feyzinden mahrum kalır, hizmetinden istifade edememiş olur.
-Mehdiyi şahıs olarak belirlemek zordur. Hemen her hizip, kendi üstadını veya şeyhini mehdi görme temayülündedir.
-Mehdi olmak ayrı, kendini mehdi zannetmek ayrıdır. Nitekim zaman zaman bazı meczuplar çıkmakta ve kendilerini mehdi veya İsa olarak takdim etmektedirler. Halbuki, mehdi kendisinin mehdiliğine değil, İslama davet eder. Bir peygamber “ben Allahın elçisiyim, bana tabi olun” der. Ama mehdi, “ben mehdiyim, bana uyun, yoksa küfre düşersiniz” diyemez.
-Her asır, ehl-i imanı ümitsizlikten kurtaracak bir mehdi manasına muhtaçtır. Yani, mehdi manasından her asrın bir çeşit hissesi vardır.
-Bediüzzaman Said Nursi, mehdi konusunda çok kıymetli bilgiler verir. Bunların en mühimlerinden biri şudur:
Bu zaman şahıs zamanı değildir. Eski zamanda bazı harika şahıslar çıkmışlar, kıymettar hizmetlere vesile olmuşlar. Ama bu zamanda küfür şahs-ı manevi olarak hücum etmektedir. Bu hücuma karşı en büyük ferdi mukavemet başarısız kalmaya mahkumdur. Onun için bu külli hücuma mukabil bir şahs-ı manevi çıkarmak gerekir.
-Bediüzzaman Said Nursi, mehdiyetin üç merhalesinden söz eder:
1-İman
2-Hayat
3-Şeriat
Risale-i Nur, temelde iman hizmeti görmekle beraber, diğer iki merhalenin de öncülüğünü yaptığını söyleyebiliriz. Hz. Peygamber (asm) İslam davasının temelinde yer almış, sonraki İslami hizmetlerin de temelini atmıştır. Benzeri bir durumun mehdiyette olmasına bir engel söz konusu değildir. Yani, iman hizmeti diğer iki hizmet alanını etkileyecektir. Bununla beraber, hayatın geniş dairelerinde hizmet edilirken sıra dışı bazı harika fertlerin eliyle bu hizmetlerin ifa edilmesi medar-ı bahs olabilir. “Melikin atıyyelerini ancak matıyyeleri taşır.” Bu kutsi hizmetlerin icrasında elbette bir kısım maneviyat erleri istihdam edilecektir. “Her ormanın kendine göre aslanları olduğu gibi, her meydanın da ona münasip erleri vardır.”
-”Mehdi kimdir? Ne zaman gelecektir?” gibi sorular, bazen insanı asıl vazifelerinden alıkoyabilmektedir. Bunun yerine doğrudan aktif hizmetle meşguliyet tercih edilmelidir. Hele hele mehdiyet konusunu tartışma alanına sokmaktan kaçınılmalıdır. Nakledildiğine göre, Said Nursi sürgünde iken saf gönüllü bir zat “efendim, üzülmeyin. Mehdi gelecek, her şeyi düzeltecek” der. Said Nursi şu anlamlı mukabelede bulunur: “Mehdi geldiğinde seni vazife başında bulsun!”
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=173