kurannuru incelemeler

mesih mehdi müceddid akademik

AKADEMİK ÇALIŞMA MESİH MEHDİ MÜCEDDİD

Doç. Dr. Abdülbaki Güneş

GİRİŞ

1.KONU VE SEÇİM

Toplumsal taleplerini gerçekleştirmede başarısız olan kitleler ya isyan veya sosyal patlamalar ya da başarının ilahi yardım sayesinde gerçekleşmesini bekleme şeklinde tepki gösterirler ve kendilerinin yapamadıkları bazı şeylerin bir takım doğa üstü güçlere sahip insanlar tarafından yapılmasını bekler ve umarlar. İşte biz bu araştırmamız da insanların çoğu zaman çeşitli etkenler sebebiyle sözünü ettiğimiz şekilde algıladıkları üç terimden-Mesih-Mehdi-Müceddid- bunların menşe ve kökenlerinden, semantik yapılarından ve dini literatürdeki konumlarından bahsedeceğiz.

İlahi yardım ve bu yardım aracılığı ile gerçekleşecek ilahi kurtarıcıyı beklemek; İslam dünyasında Emeviler döneminde başlayan genel toplumsal huzursuzluklardan itibaren günümüze kadar etkili olmuş ve canlılığını korumuştur.

Araştırmamızın I.bölümünde Mesihden bahsedilecektir. Hz..İsanın ölmediğine, öldürülmediğine bilakis Onun Allah tarafından göğe yükseltildiğine inanan Müslümanlar; Onun Mehdinin zuhurunun akabinde Şam’daki Ümeyye camiinin doğusundaki beyaz minareye ineceğine ve Deccal’i öldüreceğine, sonra Mehdi’nin arkasında namaz kılacağına, Muhammedi şeriata tabi olacağına, inişinden kırk gün sonra vefat edeceğine, cenaze namazının Müslümanlar tarafından kılınacağına ve Hz.. peygamber’in kabrinin yanına defnedileceğine inanırlar. Kitleleri yüzyıllar boyunca etkisi altına almış olan bu inanç gerek geçmişte gerekse son birkaç yüzyılda tartışma konusu yapılmış ve bazı kesimlerce reddedilmişse de bu eleştirel yaklaşım hiçbir zaman toplumlara egemen olamamıştır.

Dini kültürde, ahir zamanda zuhur edip toplumu kurtuluşa erdireceğine inanılan diğer bir kurtarıcı da Mehdi’dir. Bu inancın temeli Kur’an-ı Kerim’den sonra dinin ikinci kaynağı olarak görülen hadis külliyatındaki mevcut hadislere dayanmaktadır.

Ahir zamanda zuhur edecek Mehdi hakkında bilgi veren hadisler Kütüb-i Sitteden Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mace’nin Sünenlerinde, ilaveten Ahmed b.Hanbel ve Darimi’nin Sünenlerinde, Bezzar, Tabera’ni ve Ebu Ya’la el-Mevsıli gibi hadis imamlarının kitaplarında geçmektedir, hem Kütüb-i Sitte’nin hem de tüm Hadis külliyatının iki önemli kaynağı olan Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de ise içinde bizzat Mehdi adının geçtiği hiçbir haber mevcut değildir. Anılan hadis kitaplarının dışında ilk devir müelliflerinden Nuaym b. Hammad’ın Kitab’ül Fiten’inde, istikbal ile ilgili haberlerin yanı sıra Mehdi hadisleri de oldukça tafsilatlı olarak geçmektedir.

Gerek Mehdi gerekse Mesih konusu İslam tarihi boyunca çokça yazılıp çizilmiştir ayrıca bugün de doğu da batı da Mesih veya Mehdi olduğunu iddia edenler çıkabilmektedir. Dolayısıyla konu canlılığını hala korumaktadır.Diğer yandan m.s iki bin yılında bulunmamız hasebiyle Mesihle ilgili bir takım yayınlar yapılmaktadır. Milenyum gibi söylenti ve hadiseler de toplumda Mesih beklentilerini depreştirmektedir.

Mesih ve Mehdi’den ayrı olarak ,son zamanlarda yenilenme, yenileşme ve çağdaşlaşma gibi bir takım meselelerin gündeme gelmesi ile Müslüman entelektüellerin düşüncelerine rehberlik eden Tecdid-Müceddid hadisi ile ilgili tartışmalar da gündeme gelmiştir.Bu tartışmalar daha ziyade ya hadisin senedi yada metnin şekli üzerinde yoğunlaşmış hadisin farklı yollarla gelen nakilleri dikkate alınmadan yorumlara gidilmiştir. Dolayısıyla metin ile alakalı bazı ayrıntılar gözden kaçırılmıştır. Halbuki bu noktada hadisin metin açısından Hz. Peygamber’e aidiyeti, doğru anlaşılıp anlaşılmadığı, hadiste zikredilen Tecdid kavramının bazı anlayışlara göre sadece önceden olmayıp sonradan ortaya konan bir yeniliği mi yoksa bir başka anlamımı ifade ettiği tarzındaki sorulara da cevap aranmalıdır.

Toplumun dini hayatını asli kaynaklar çerçevesinde sürekli gündemde tutma gayretlerinde İslam dünyasının muhtelif bölgelerindeki alimlere ve mütefekkirlere sürekli bir ilham kaynağı olmuş ve olmaya da devam eden bu tecdid hadisi ilke ilgili soruların cevabını verebilmenin yolu tecdid hadisinin iyi bir şekilde tetkikinden geçtiğini unutmamak gerekir.

2. AMAÇ
Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız hususlar aslında araştırma konumuzun neyi amaçladığını da ortaya koymuş bulunmaktadır. Hadislerde özellikle de gabya ait bilgilerin bulunduğu bölümlerde ençok üzerinde durulan konular arasında yer alan Mesih-Mehdi-Müceddid terimleri, insanların gaibe ait merakları ile , sosyal çöküntü zamanlarının en çok gündeme taşıdığı birer merak konusudur. Bundan dolayı bu üç kavramın neyi ifade ettiği,hangi dönemlerde, hangi şartlar altında gündeme geldiği, İslam literatüründeki yerleri, klasik ve modern anlayış sahiplerinin bu kavramlara bakış açıları, bu üç inancın İslam’ın temel ilkeleri ile uyuşup uyuşmadığı incelenmelidir. Bu amaç etrafında bu kavramlara hadislerin özellikle metin değerlendirilmesi açısından bakıp katkıda bulunmayı hedeflemiş bulunuyoruz.

3. ARAŞTIRMANIN YÖNTEMİ
Yöntem olarak üç kavramın da başlangıçta tahlilleri yapılıp çeşitli şekillerde kullanılışlarının bu kelimelere yüklediği farklı anlamlar üzerinde durulmuştur. Daha sonra konu hadisler üzerinde yoğunlaşması sebebiyle bu konular hakkındaki hadislerin çatışmasının da boyutlarını aşmadan dokümantasyonu yapılmış, bu hadislerin bir anlam kilidi konumunda olan sened değerlendirilmeleri kısa ve genel hatları ile ele alınıp metin değerlendirmeleri yapılmıştır. Metinlerde geçen bazı kavram ve terimler hakkında alimlerin yorumları dikkate alınmış ve değerlendirmeler, meselelere olumlu ve olumsuz başka bir ifade ile kabul edenler ve etmeyenler nazariyesinden bakılarak sonuca gidilmiştir.

BİRİNCİ BÖLÜM
MESİH KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ
A. MESİH KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1. Kelime Ve Terim Olarak Mesih İsa(a.s)
1.1. Mesih
Arap dili sözlüklerinin çoğu bu kelimenin Arapça asıllı olmayıp İbranice’deki “Meşiha”dan geldiğini kabul etmektedir.1 Meşiha, mülk sahibi olan ve kutsal yağla meshedilen kişi anlamına gelmektedir. Kökeni itibariyle İbranice olan bu kelimenin, Arapça’ya Süryanice’den geçtiğini savunanlar vardır. İslam öncesi dönemde Kuzey ve Güney Arabistan’da bu kelime bilinirdi. Bazı müfessirlerin kelimeyi Arapça kabul edip bu konuda yorumlara girmesi 2 kayda değer görülmemektedir.3

Mesih kelimesinin çoğulu müseha ve misah gelmektedir. Zıt iki anlamda kullanılan(ezdad) kelimelerdendir. Doğru söyleyen için kullanıldığı gibi yalancı içinde kullanılır. Hz. İsa’nın lakabı olarak kullanılan bu kelime, Yunanca’ya “Christos” kelimesi ile tercüme edilmiştir.4 Grek kökenli olup “hafifçe dokunmak” anlamına geldiğini söyleyenler de vardır. Arap yazarlar Hz. İsa’ya Mesih denilmesinin birkaç sebebini zikrederler: a) Bereketle ve şerefle meshedildiğinden b) Doğuşundan itibaren Hz. Cebrail’in kanatları ile şeytandan korunduğundan c) Amaların gözlerini meshettiğinde görmeye başlamalarından d) Hastaya eli ile dokunduğunda şifa bulduğundan e) İnsanları kutsal yağla meshettiğinden dolayı kendisine Mesih denilmiştir.5 Zeytin yağı ile yağlanmak iki amaçla oluyordu; birinci kullanım şekli kozmetik amaçlıydı. İnsanlar bir festivale giderken yüzlerine sürerlerdi veya bir misafirleri geldiğinde bir ikram olarak ona sürerlerdi. İkinci kullanım şekli ise dini amaçlıydı; vaizliğe veya herhangi dini bir göreve atanan biri zeytin yağı ile yağlanırdı. Diğer bazı sebepler de şöyle sıralanmıştır: a) Düz tabanlı olması b) Anasından doğarken kutsal yağla meshedilmiş olması c) İkinci gelişinde yeryüzünü dolaşarak mesafeler katetmesi d) Sıddik (çok doğru sözlü olması)6, kelimeye “günahlardan temizlenmiş kişi” anlamını da verenler vardır.7

“Allah onu meshetti “ sözü mübarek ve güzel kıldı manasına geldiği gibi, kötü ve uğursuz bir şekilde yarattı anlamına da gelir.8 Hem Hz. İsa hem de Deccal için kullanılmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de tek başına kullanıldığı gibi9, İsa kelimesi ile birlikte de kullanılmaktadır.10Mesih kelimesi Kur’an-ı Kerim’de on bir defa tekrar edilmiştir.

Istılah manası itibariyle Mesih; Allah tarafından yeryüzüne gönderilecek ve dünyayı hakimiyeti altına alacak bir peygamber veya bir liderdir. Onun gelişi ile ilgili beklentileri ihtiva eden hareket, inanç ve idealler sistemine de “Mesihilik” denilmiştir.11

1.2. İsa
Meryem oğlu Mesihin İsmi olan İsa,”Fi’la” sığasındadır. Arapça kökenli bir kelime değildir. İsa’ya mensup anlamında İsi veya İsevi denilir. İbranice veya Süryanice’den Arapça’ya geçmiştir. Kutsal kitaplarda bu kelime Yesu’dan İsa’ya dönüşmüştür. Sözlük Anlamı olarak; sarıya yakın beyaz develer için kullanılır.12Hz.. İsa kelimesi ikişer ismi bulunan beş peygamberden biridir: Ahmet ve Muhammed, İsa ve Mesih, Zülkifl ve İlyas, İsrail ve Yakup, Yunus ve Zünnun. İsa kelimesi Kur’an-ı Kerim’de yirmi beş yerde geçmektedir.13

2. İslam’dan Önce Kurtarıcı Mesih Telakkisi
2.1. Kurtarıcı Mesih İnancının Tarihi Temeli
Kurtarıcı Mesih mefhumunun ilk olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını kesin olarak söylemek mümkün değildir. Ancak tarih boyunca özellikle doğulu toplumların ilgi çekici tasavvurları, hayr ile şer kuvvetleri arasında şiddetli ve sürekli bir mücadeleyi canlandırmıştır. Bir kurtarıcıyı bekleme inancı insanlığın müşterek kültürü arasında yer alan değerlerden olduğunu söylemek mübalağa olmaz. Zira bu inanç, sadece İslam öncesi semavi dinlerden olan Yahudi ve Hıristiyanlık’ta değil hemen hemen yeryüzündeki bütün iptidai kavimlerde vardır. Eski İran’da, Yeni Gine’de ve Aztekler’de kurtarıcı Mesih fikrine rastlanmıştır. Eski İran’da Sasioh ahir zamanda beklenen kurtarıcılardan birisidir. Tanrı Ahura Mazda, onu kendine elçi olarak kıyametten önce gönderecektir. O insanlığı dine döndürecektir.

Batılılar Amerika’yı keşfettiklerinde Brezilya yerlilerinde deniz yoluyla gelecek bir kurtarıcı inancını tespit etmişlerdir. Sosyologların ”Cargo Cults”(gemi akidesi) şeklinde ifade ettikleri bu inanç Güney Pasifik’te bulunan Malenizya’da görülmüştür. Beyaz bir adamın bir gemiyle geçip kendilerini kurtaracağına inanmışlardır. Mesih beklentisi fikrine Brezilya’lı Guarinislerde de rastlanmaktadır. Guaranis Mesihçiliğinin temelinde dünyanın başlangıcında yaşayan mitolojik ataları gibi yaşama arzusu vardı. ”Cennet’ten kovulmadan önce, Adem’in yaşadığı hayat gibi yaşamak “ istiyorlardı.14 İptidai kavimlerden Yeni Gine halkı, ”Menzren” adında bir kurtarıcıyı beklemişlerdir. Kurtarıcının zenginliklerle dolu bir gemi ile geleceğine ve onları yabancı hakimiyetinden kurtaracağına inanırlar. Eski Amerika yerlileri olan Aztekler’de müstakbel kurtarıcı Tanrı “Quetzal Coatl” dır. Kendilerini düşmanlarından kurtaracağına, ilahi adaleti gerçekleştireceğine inanırlardı.15 Eski Mısırdan, Çin, İran, Hint, Amerika ve Afrika yerlilerine varıncaya kadar bütün kültürlerde adaleti ikame edecek bir halaskar’ın geleceği inancına rastlanmaktadır.16

Batı kaynaklarında “Messianism” olarak bilinen ve Türkçe’ye Mesihçilik olarak tercüme edilen kurtarıcı bir Mesihi bekleme inancı, zenci Afrika, Güney Amerika ve Okyanusya’da görüldüğü üzere, ezilmiş toplumların sosyal protesto ve başkaldırmalarına yol açan dini bir akımdır. Allah tarafından desteklenen bir kurtarıcının gelip, düzeni yeniden kurma inancına dayanmaktadır. Sosyolojik bir gerçek olan bu ümit bir kısım insani duyguların canlı kalmasında etkili olmuştur.

İlk Mesihçilik fikrinin ortaya çıkışını M.Ö. yaklaşık 2066 senelerine Hz. İbrahim’e kadar götürenler vardır. Bu görüşe göre fikir; Tevrat’ın ilk çağ tarihini anlatan birinci bölümü olan Tekvin kitabındaki İbrahim(a.s.)ile ilgili geçen ”mübarek” tabirine dayanmaktır. İbrahim’in mübarek kılınması, İnsanları Allah yoluna davet edecek,ilahi şeraitlerle amel etmeye sevk edecek, hak ve adaletle Allah’ın kanunlarını icra edecek büyük insanların yetişmesine vesile olmasından dolayıdır. Bu hakikat Hz. İsmail ve İshak’ın soyundan gelen peygamberlerle gerçekleşmiştir. Burada Hz. İbrahim’in gelecekte düşmanlarına galip olmasının ifade edilmesi, kurtarıcı Mesih’e işaret için olduğu ileri sürülmüştür.17

Mecusilerde kurtarıcı Mesih inancına benzer bir akide vardır. Onların Brahman Warjawandi isminde bir kurtarıcı, Mesih inancıyla bir paralellik arz etmektedir. Zerdüştizm’in mensuplarına göre Allah alemi altı dönemde yaratmış ve her dönem iki aydır. Üzerinde yaşadığımız dünya her aya karşılık bin sene yani toplam on iki bin sene yaşayacaktır. Zerdüşt dokuz bininci senede doğmuştur ve vefatından üç bin sene sonra Zerdüşt’ün oğullarında birisi dünyaya zuhur edecek ve işte bu oğlan beşeriyetin büyük kurtarıcısı olacaktır.18 Zerdüşt dininde Mithra semadan dünyaya inecek çok müthiş bir muharebe neticesinde Ehriman ordularına karşı kesin bir zafer kazanacak, bu orduları Cehennem’e atacak, ölüleri gerçek şekilleri ile diriltecek, muhakeme edecek, günahkarları Cehennem azabına gönderecek, iyileri Cennet’e koyacak ve böylece bin senelik sulh ve sükunet dönemi başlayacaktır.19 Kıyametten önce kurtarıcı peygamberin gelmesi, Zerdüştizm’in inançları arasındadır. Yeryüzünü zulümden, tuğyandan kurtaracak, mutluluk hükümdarlığını kuracaktır.20 Mezopotamya’da Hammurabi kendisinin beklenen kurtarıcı olduğunu söylemiş, taraftarları onun ölümünden sonra geri gelmesini beklemişlerdir. Eski Mısır’da da Ameni adında bir kurtarıcı beklenmiştir. Sami dinlerindeki Mesih fikri, bilhassa Yahudilikte ki “Beklenen Mesih “ fikri Zerdüştlükten etkilenmiştir.21

Hindulara göre henüz gerçekleşmemiş olan onuncu Avatara, bütün dünya için tahakkuk edecektir. Bu Avatara saflık ve mükemmelliğin sembolü olan beyaz bir ata binmiş , elinde kılıç tutarken tasvir edilmiştir. Avatara’nın karanlık çağa son verip, altın çağla yeni bir inkılabı başlatması beklenir.22

Budistlere göre Budha, Brahmanlara göre Brahma hala hayattadır ve bir gün gelecektir.23

2.2. Yahudilik Ve Hıristiyanlık’ta Beklenen Mesih İnancı
Kurtarıcı Mesih inancı söz konusu her iki dinde de mevcuttur. Kutsal kaynaklarda Mesih ve Mesihçilik hakkında daha çok sembolik ifadeler kullanılmıştır.

2.2.1. Eski Ahit’te Kurtarıcı Mesih İnancı
Yahudiler, beklenen mesihin Hz. Davud’un soyundan gelen bir kral olduğunu savunarak mesihi beklemektedirler. Bu konuda Eski Ahit’te geniş bilgi verilmektedir. Yahudi kutsal kaynaklarından anlaşıldığına göre, gelecek kurtarıcı Mesih, normal yeryüzü kralları gibi hüküm sürmeyecektir. Allah’ın dostu ve sözcüsü gibi hareket edecektir. Kötülükleri silahla değil barışçıl yollardan, hatta ağzının kuvveti ile izale edecektir, gücünü gerçek dinden kaynaklanan adalet ve imandan alacaktır. Onun gayretleri sonucunda yeryüzü içinde şiddet ve tahribat olmayan bir Cennet’e dönüşecektir. Araştırmacılar, Yahudilikteki kurtarıcı Mesih inancının, iki asır hakimiyeti altında kaldıkları İranlıların dini tefekkür ve telakkilerinden etkilendiğini belirtmektedir.24

Yahudilere göre İsrail’in hakimiyetini yeniden tesis edecek bir kurtarıcı Allah tarafından mutlaka gönderilecektir. Yahudi krallığı düşmana karşı zayıflayıp mağlup olduğunda, Hz. Davud’un soyundan gelecek olan milli kahraman beklenmektedir. Beklenen kurtarıcı Eski Ahit’te “Melik”, ”Mesih”, Efendi manasına “Rabb”, ”Tanrının oğlu, ”ilah” , ”insanoğlu”, yerine geçen manasına “menahem” ve “sürekli hayr” gibi farklı tabirler kullanılmaktadır.25 Yahudiler her zaman Allah’ın kendilerini koruyacağına , çünkü Tanrı tarafından seçildiklerine inanırlar. Dolayısıyla da gelecekte de yine Tanrı, vaat ettiği Mesih vasıtasıyla Yahudi milletini koruyacaktır. Bu düşünce Yahudiliğin temel fikirlerinden birini oluşturmaktadır. İspanyol asıllı Kurtuba’lı Yahudi ilahiyatçısı Moses Maimonides(öl.1204) tarafından konulan Yahudi inanç sisteminin on üç esasından ilk ikisi Mesih’in gelişine ve ölülerin dirilmesine inanmaktır. Yahudi imanının bir rüknü ”Mesih’in gelişine kesin bir şekilde inanıyorum. Gecikse de onun geleceğini bekliyorum” şeklinde ifade edilmiştir.26

Sürekli lider değişikliği ve tarih boyunca farklı karakterli liderlere sahip oluş, Yahudilikte Mesih kavramının kompleksliğine sebebiyet vermiştir. Yahudilerce meşhur olan “sürgün”(m.ö.6.asır) olayına kadar, genellikle siyasi liderler Mesih olarak tanınırdı, ancak bu tabir söz konusu olaydan sonra dini liderler için kullanılmaya başlandı. Bilhassa küçük veya büyük Yahudi gruplarının Diaspora denilen kutsal memleketlerini terk etmek zorunda kalmaları, vatanlarına tekrar dönüş hasreti bu ümidi hep canlı tutmuştur. Yahudi mistik mezhebi olan Kabbalah’ta beklenen Mesih inancı oldukça önemli bir nokta teşkil etmektedir. Söz konusu olan mezhebin temelinde tabiatüstü bir mucize olan mesihin zuhuruyla dünya aydınlanacaktır.

Yahudi inancına göre mesihin geliş vakti yalnız Allah tarafından tespit edildiği için kimse tarafından bilinemez. Onun çıkışı Mesih çağının başlangıcı olacaktır.27

2.2.2. Yeni Ahitte Kurtarıcı Mesih İnancı
Yeni Ahit dönemine girilmeden önce, kurtarıcı Mesih telakkisi iki istikamette gelişme kaydetmiştir: birincisi milli yöndendir ki onun anlatımı şu şekilde mümkündür; Davut’un neslinden gelen Mesih, insanları akılla ve doğrulukla yönetecek, yeryüzündeki bütün kuvvetleri mağlup edecek, halkını yabancı güçlerden kurtaracak, cihanşümul bir krallık kuracaktır. Burada insanlar barış ve huzur içinde yaşayacaktır. Diğer gelişme ise daha evrensel bir kavram olan “insanoğlu” mefhumu etrafında gelişme göstermiştir. Hıristiyanlıkta da mevcut olan kurtarıcı Mesih inancının , Filistin Yahudilerinden alınmış olabileceği ileri sürülmekte, buna delil olarak ta Yeni Ahit’in bir çok yerinde geçen “insanoğlu” figürünün Yahudilerdeki tabiatüstü bir özellik taşıyan “Davudoğlu” mefhumu ile paralellik arz etmesi, zikredilmektedir

Ancak Yeni Ahit dönemine girildiğinde durum tamamen değişmiş bulunmaktaydı. Yahudilerin beklediği Mesih ile hristiyanlar’ın kurtarıcı Mesihi artık kesin hatları ile birbirinden ayrılmıştı. Daha doğrusu, Yahudilerdeki kurtarıcı Mesih inancı Yeni ahitle beraber tamamlanmış bulunuyordu. Çünkü artık beklenen o kurtarıcı gelmiştir. O da Hz. İsa’dır.Hz. İsa’nın hayatı, ölümü, dirilmesi ve kıyamete yakın bir zamanda tabilerini kurtarmak için gelmesi Yeni Ahit’in başlıca konuları arasında yer almaktadır.

Hıristiyan kutsal kaynaklarına göre bu şahsiyet mucize olarak doğa üstü yolla, yani babasız olarak bir anadan dünyaya gelmiş, çarmıha gerilip öldürülmüş, yine mucize olarak üç gün sonra dirilmiş, göğe Rabbin yanına çıkmış ve insanlığı kurtarmak için tekrar gelecektir. İslam literatüründe “Nüzulü İsa “olarak kullanılan tabir Hıristiyan literatüründe ”İsa’nın ikinci gelişi” olarak kullanılmaktadır. ”İkinci Geliş Beklentisi” Hıristiyanlar arasında kuvvetli bir inanç halinde süregelmiş ve bir iman esası olarak Hıristiyan dininde yer etmiştir. Hz..İsa’nın ikinci gelişine inanmayan bir Hıristiyan’ın imanı batıldır. Zira Hıristiyan inancı bunun üzerine kurulmuştur. Kaynaklar bu inancın kesinliğini açıkça ifade etmelerine karşın , geleceğin nasıl olacağı konusundaki kapalılık sebebiyle farklı yorumlar yapılmıştır.

Hz..İsa’nın ikinci gelişini haber veren ve Hıristiyanlık’ta bir inanç esası olmasını sağlayan en sarih ifadelerden birisi şudur: ”Ey Galileliler niçin göğe bakıp duruyorsunuz, Sizden göğe alınan bu İsa’nın göğe çıktığını nasıl gördünüzse, öylece geri gelecektir.”28

3. Kur’an Ve Sünnet’te Mesih(İsa)
Kur’an-ı Kerim’e göre , yaşadığımız bu alemin bir gün mutlaka sonu gelecektir. Bütün semavi dinler tarihi vetirenin bir sonunun olduğunda müttefiktirler. Kur’an-ı Kerim bunu; ”El-Kıyame”, ”Essaa”, ”Ennebeül Azim”, ”El Yevmül Ahir”, ”El Yevmül Azim” ve “Yevmüddin” gibi tabirlerle ifade etmiştir.29 Bu vetirenin sonunun ne zaman olacağına dair bir tarih verilmemekle birlikte bazı ayet ve hadislerde buna işaret edilmiştir. Hususen hadis kaynaklarında “Kıyamet Alametleri” adı altında yer alan bölümlerde, kıyametin yakınlığını gösteren işaretler anlatılmaktadır.

İslam alimleri, buna dayanarak Hz..İsa’nın dünyanın sonu gelmeden önce, yeryüzüne nazil olmasını bir kıyamet alameti olarak telakki etmişlerdir. Müslümanlar da onun gelmesini beklemişlerdir.

Kur’an-ı Kerim’de Mesih, İsa ismiyle yirmi beş yerde geçmektedir. Bu özel ismi yanında onun için farklı tabirlerde kullanılmıştır. ”El-Mesih”, ”En-Nebi”, ”Er-Rasül”, Allah’a yakın olanlar anlamında “Minel Mukarribin”, ”Vecih”, ”Mübarek”, ”El-Kavlül Hak, Allah’ın kulu anlamında “Abdullah” tabirleri ile anıldığı gibi sadece “İbn Meryem” terimi ile otuz üç defa zikredilmiştir. Kendisine verilen Mesih lakabı kurtarıcı Mesih anlamında yorumlanmamış, doğumundan itibaren onun bir lakabı olmuştur. Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. İsa bir peygamber olup peygamber halkasının bir zinciridir.

Ahir zamanda İsa’nın tekrar dünyaya geleceği meselesi Kur’an-ı Kerim’de açık olarak zikredilmemiş ancak konu ile ilgilenen bilginler, bazı ayetlerden buna dair birtakım işaretler çıkarmışlardır. Bir görüşe göre kıyamet’in iki büyük alameti Kur’an-ı Kerim’de açık olarak zikredilmiştir: Hz. İsa’nın Nüzulü ve bir çeşit duman olarak tarif olunan Duhan.30

Nüzul-i İsa meselesi incelenmeden önce, ilk önce Hz. İsa’nın hayatı, vefatı ve ref’i(yükselişi)ele alınmalıdır. Zira yükselme olmuş ki arkasından yere inişinden söz edilmektedir.

3.1. Hz. İsa’nın Hayatı
Hz. İsa Kur’an-ı Kerim’de adı geçen büyük peygamberlerden olup,İsrail oğullarına gönderilmiştir. O’nun en önemli özelliği ise dünyaya babasız gelmiş olmasıdır.31 Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’de ondan bir mucize(ayet) olarak32 bahsedilmektedir. İsa’nın annesi Meryem Kur’an-ı Kerim’de adı geçen dört seçkin aileden biri olan İmran ailesine mensuptur. Annesi tarafından Allah’a adanmış bir kız olarak dünyaya gelen Meryem, eniştesi Zekeriyya(a.s)’nın gözetiminde büyütülmüştür.33

İffetli, temiz ve faziletli bir insan olarak büyüyen Hz. Meryem’e Allah, Cebrail(a.s)’i göndermiş, Cebrail O’na insan suretinde görünmüş ve kendisine bir erkek çocuk dünyaya getireceğini haber vermiştir. Meryem bu durum karşısında, ”…..bana bir insan temas etmemişken ve kötü bir kadın olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir, ”diyerek hayretini ifade edince Cebrail(a.s); bunun Allah’a çok kolay olduğunu ve doğacak çocuğun insanlar için bir mucize ve rahmet olacağını söylemiştir.34

Hz. Meryem gebe kalınca halktan uzak bir yere çekilmiş ve bir hurma ağacının dibinde kendisini doğum sancısı tutmuştur. Bu esnada ona “Asala üzülme, Rabbin karnında bulananı şerefli kılmıştır. Hurma ağacını kendine doğru silkele, üstüne hurma dökülsün. Ye , iç, gözün aydın olsun…” diye seslenilmiştir.35 Meryem doğurduğu çocuğu halkın yanına getirince, insanlar onun kötü bir şey yaptığını düşünerek, çocuğun mahiyetini öğrenmek istemişler, bunun üzerine Meryem onlara çocukla konuşmalarını ima etmiştir. İnsanlar beşikteki bir bebekle konuşmanın nasıl mümkün olduğunu sorduklarında, bebek kendilerine; ”…ben şüphesiz Allah’ın bir kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı, nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece namaz kılmamı ve zekat vermemi, anneme iyi davranmamı emretti, beni bedbaht bir zorba kılmadı, doğduğum günde de, öleceğim günde de bana selam olsun”.36 Diye seslenmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de ; Allah’ın kelimesi37, Salih38, hikmet sahibi, ilahi nimete ulaşmış39 bir kişi olarak nitelenen Hz. İsa, peygamberlik görevini aldığında İsrail oğullarını tevhide davet etmiş ve onlardan, sadece Allah’tan korkmalarını ve kendisine itaat etmelerini istemiştir.40

İsa’nın bu daveti esnasında peygamberliğini desteklemek üzere kendisine; alacalıyı iy ileştirme, anadan doğma körlerin gözünü açma, ölüleri diriltme, çamurdan kuş suretinde şekiller yapıp onlara hayat verme, gökten sofra indirme, insanların evlerinde neler yediklerini ve neler sakladıklarını haber verme gibi mucizeler verilmiştir.41

Bunca mucizeyi görmelerine rağmen, İsrail oğulları bir takım kişiler hariç Hz. İsa’ya inanmamışlar, ona sıkıntıyı vermeye başlamışlardı. İsa(a.s)Kendisine eziyet edenlere karşı kimlerin yardım edeceğini sorduğunda, ona iman etmiş Havariler; ”Biz Allah’ın (dininin) yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik. Sen şahit ol ki biz Allah’a teslim olmuşuzdur.”42 Demişlerdir.

İsa’yı ve ona tabi olanları durdurmak için pek çok yol deneyen İsrail oğulları, sonunda onu öldürmeye karar vermişler; fakat Allah onların planlarını boşa çıkarmıştır.Yahudiler, İsa zannederek, ona benzeyen birini yakalayıp çarmıha germişlerdir. Onlar, ”Meryem oğlu Mesihi öldürdük,” deseler de, aslında İsa’yı değil başkansı öldürmüşlerdir; Allah onu kendi katına yükseltmiştir.”43

Hz. İsa’nın Yahudiler’in elinden kurtulması, vefat etmesi ve göğe yükselmesi (ref’), mahiyet olarak Kur’an-ı Kerim’de açık değildir. İsa’nın inmesi (nüzul) konusu ise, hadis edebiyatında, kıyametin büyük alametleri çerçevesinde Mehdi ve Deccal konusu ile birlikte ele alınmıştır.

Buna göre, kıyametin on büyük alametinden birisi olarak Deccal, insanları aldatmak, hak yoldan çıkartmak ve ilahlık iddiasında bulunmak gibi amaçlar güden bir kişidir. Deccal’in ortadan kaldırılması ise, Mesih İsa’nın inmesi ile gündeme gelecektir. Zaten Hz. İsa’nın nüzulü için gösterilen gerekçelerin başında da, Deccal’i öldürme unsuru gösterilmiştir.44

3.2. Hz. İsa’nın Vefatı
Tarih boyunca Allah tarafından bir çok peygamber gönderilmiş ve görevini tamamladıktan sonra bu dünyadan ayrılmıştır. Bu peygamberlerin başlarına gelen olaylar genelde aynilik arz etmektedir. Bulundukları yerlerden sürülmeleri, davetlerine karşı insanların ilk anda büyük tepki göstermeleri, işkencelere uğramaları v.b buna örnek olarak verilebilir. Hz. İsa’da bu dışlama sürecini yaşayan peygamberlerden biridir. İsrail oğulları önceki peygamberlere karşı izledikleri tutumu İsa’ya karşı da sergilemişler ve nihayet onu öldürme teşebbüsüne kadar işi götürmüşlerdir.

Kur’an-ı Kerim’de belirtildiğine göre İsrail oğulları, Hz. İsa’yı öldürmeye yeltendikleri sırada, Allah Hz. İsa’ya şöyle vahy etmiştir: ”Allah demişti ki : ”Ey İsa, ben seni vefat ettireceğim, katıma yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları, kıyamet gününe kadar inkar edenlerden üstün tutacağım…”.45 İsa(a.s)’nın Yahudilerce öldürülme girişimini anlatan diğer bir ayet ise şudur:

“…Onu öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara benzer gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler…”46

Yukarıda zikredilen ayetlerden anlaşıyor ki, Yahudiler Hz. İsa’yı öldürmemişledir. Aksine Allah onu düşmanlarının elinden kurtarmış, onu vefat ettirmiş ve katına yükseltmiştir.

Hadislerdeki Mesih(İsa) ile ilgili verilere geçmeden önce birkaç önemli husus üzerinde durulması yerinde olacaktır.

3.2.1. Teveffa Kelimesinin Anlamı
Teveffa kelimesi “vefa” kelimesinden türeyen bir fiildir. Bu kelimede esas itibariyle bir işi veya sayılı olan bir şeyi tam yapmak ve ikmal etmek anlamları bulunmaktadır. Nitekim bir sözü tam olarak yerine getirmeye de vefa denir. Birinden bir mal ya da herhangi bir şeyi, geride hiçbir şey bırakmaksızın tümüyle almak anlamında da kullanılan47 teveffa kelimesinin daha sonradan; can almak, ruhu kabzetmek anlamlarında kullanılması yaygınlaşmıştır.48

İsa(a.s)ile ilgili “müteveffike” ve “teveffeyteni”49 şeklinde iki yerde geçen kelimeye alimler tarafından farklı anlamlar yüklenmiştir.

3.2.2. Teveffa Kelimesi İle İlgili Yorumlar

Hz. İsa’nın vefatı ile ilgili olarak kullanılan teveffa kelimesini te’vil eden ve onun ölmediğine inanan ilk grup, ayetleri şöyle yorumlamaktadırlar:

a) Teveffa kelimesi, uyku anlamındadır. Nitekim bu konuda: ”Allah sizi uyku halinde iken öldürür…”50 buyurulmakta ve uyku, mecazen ölüme benzetilmiştir. Buna göre, ”İnni Müteveffike” ifadesinin anlamı, ”İnni münevvimüke”dir. (seni uyutacağım)51

Aynı kanaatle hareket ederek Hz. İsa’nın bedeni ve ruhu ile göğe çıktığını izaha çalışan Herras şöyle demektedir: ”Bu lafzın ölümle teveffiye de, uyku ile teveffiye de ihtimali vardır. Aslında teveffa yerine getirmek manasına da gelir. Fakat Allah’a ref’ etmek lafzı muhkem ve sarihtir. Hem manasında hem de tevilinde ruhen ve cismen ref’ söz konusudur. Durum böyle olunca, teveffa kelimesinin manalarından ref’ kelimesine en uygun geleni “uyku” anlamınadır ve o anlamda yorumlanmalıdır.52

b) Teveffa kelimesi, kabz yani öldürmeksizin çekip katına almak manasınadır. Buna göre Allah Hz. İsa’yı Yahudilerin elinden koruyarak kendi katına almış olmaktadır.53

c) Teveffa kelimesi,bilinen meşhur anlamında olmak üzere, gerçek ölümü ifade etmektedir; nitekim İbn Abbas’tan böyle rivayet edilmiştir. Ayrıca Vehb b. Münebbih’in; Hz. İsa’nın yeryüzünde üç yada yedi saat ölmüş olarak kaldığını sonra dirildiğini ve sonra da göğe yükseltildiğini rivayet etmektedir. Bu arada Hasan El Basri’nin rivayet ettiği mürsel bir hadiste, Hz. Peygamber, Yahudilere; ”İsa(a.s)ölmedi o kıyametten önce geri gelecektir. demektedir. 54 Bir kısım ulema bu hadise dayanarak, teveffa kelimesini asli manası olan öldürmek anlamında alırlar; ama ayetin lafzında bir takdim tehir olduğunu söylerler. Bu durumda da, İnni Mütevveffike ve Rafiuke şeklindeki ayetin anlamı “İnni rafiuke ileyye ve müteveffike ba’de zalike “, olmaktadır.55

İsa(a.s)ölmüştür ve bir daha gelmesi de söz konusu değildir, diyenlerin kelimeye getirdikleri açıklama ve argümanları ise şöyledir:

a) Hz. İsa ölmüştür, buna konu ile ilgili ayetin zahiri açıkça delalet etmektedir. Allahuteala bu ayette “İnni Müteveffike ve rafiuke” buyuruyor. Bunun açık anlamı “Ben seni öldüreceğim ve sonra ruhunu katıma yükselterek seni kafirlerden koruyacağım” demektedir.56

b) Allah’ın koyduğu beşer üzerindeki kanunlarından birisi de, yeryüzündeki tüm canlıların ölümlü oluşudur. Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın bu kanununa göre anlamak temel kaidedir. Yüce Allah Hz. Peygamber’den önce hiç kimseye ölümsüzlük bahşetmediğini kesin olarak ifade ettiği 57 ve “hiç kimse” ifadesinin kapsamına Hz. İsa’nın gireceği, şüphesizdir. Şu halde, Hz. İsa’nın ölmediğini iddia etmek, bu ayete ve Kur’an-ı Kerim’in bütününe ters düşmekten başka bir şey değildir.58

İlgili ayete dayanarak İsa’nın öldüğünü kabul edenler arasında, bu ayetin İsa’nın nüzulüne aykırı olmadığını, zira Allah’ın onu yeniden dirilterek yeryüzüne göndermeye kadir olduğunu ifade edenler de vardır.59

3.3. Hz. İsa’nın Ref’i (Göğe Yükselmesi)
Ref’ kelimesi vefat kelimesine verilen anlama paralel olarak iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Aslında Hz. İsa’nın çarmıhta Yahudiler tarafından öldürülmediği ve Allah’ın onu kendi katına yükselttiği, ayette geçtiği kesin olmakla beraber, bu yükseltme işinin bedenle mi yoksa ruhla mı; beden ve ruh diri olarak mı yoksa beden ölü ruh diri olarak mı gerçekleştiği hususu tartışma konusu olagelmiştir.

3.3.1. Re’f Kelimesinin Anlamı
Re’f kelime olarak, bir şeyi yukarı koymak, manen yüceltmek, yükseltmek, kaldırmak anlamlarına gelmektedir.60

3.3.2. Re’f Kelimesi İle İlgili Yorumlar
Alimleri çoğunluğu, teveffa kelimesine verilen mecazi mananın aksine re’f kelimesine, zahiri anlamı olan maddi yükseliş anlamını vermişlerdir. Hz. İsa’nın yükselişini ifade eden lafızlar iki yerde geçmektedir.61 İsa’nın yükselmesinin anlamını açıklamak için, ”rafiuke ileyye” ifadesine “sema” kelimesini de ekleyerek izah yoluna girmişler ve ölmeden semaya yükseltilen Hz. İsa’nın kıyametten önce dünyaya geri dönüp vazifesini tamamladıktan sonra öleceğini belirtmişlerdir.62

Hz. İsa’nın canlı olarak semaya yükseltildiğini delillendirebilmek için kimileri, Hz. Peygamberin İsa(a.s)’yı Miraç’ta ikinci kat gökte gördüğünü63 ileri sürmüşseler64 de bu argüman eleştiri konusu olmuştur. Aynı grup ulema, Hz. İsa’nın ölmediğini ve semaya yükseltildiğini ifade eden haberler doğrultusunda ilgili ayetleri te’vil etmişlerdir. Çünkü söz konusu haberler onlara göre (manevi ) mütevatir seviyesinde görülmektedir.65 Buna göre uyutularak göğe ruh ve cesediyle yükseltilmiş olan İsa kıyametten önce yeryüzüne inecektir. Ancak bu alimler gerek ref’in gerekse nüzulün nasıllığı konusunda yine ihtilaf etmişler ve farklı izahlarla meseleye açıklık getirmeye çalışmışlardır.

Hz. İsa’nın sadece ruhunun göğe çıktığını kabul eden alimler, Hz.. İsa’nın diğer peygamberler gibi bir beşer olarak kendisine Allah’ın tayin etmiş olduğu süre tamamlandıktan sonra ölüp defnedilmiş olduğunu, sonradan ise ruhunun tıpkı diğer iyi kimselerin ruhları gibi ref’ olduğunu söylerler.66 Bu fikir sahiplerinin temel hareket noktası; Kur’an-ı Kerim’in, Allah’ın kanununda değişiklik olmadığını bildirmesidir. İsa’nın cismiyle göğe yükseltilmiş olması, Allah’ın arzdan çıkan maddelerin tekrar arza dönecekleri hakkındaki kesin kanuna aykırıdır. Madde, madde olarak ve tabiatında bir değişiklik olmadan, harici tesirler bulunmadan yukarı kalkamaz, hiçbir beşere böyle bir hal olmamıştır.67

Bu arada “teveffa” kelimesinin “öldürmek” anlamındaki yaygın kullanımı karşısında , İsa’nın kıyametten önce ineceği konusundaki haberleri göz önüne alarak, İsa’nın yalnız ruhunun ref’ olunduğunu, manen yüceltilerek melekut alemine kaldırıldığını ve kıyametten önce başka bir bedenle diriltilip yeryüzüne gönderileceğini söyleyenler de vardır.68

Kadiyaniler’in lideri Mirza Gulam Ahmed de beklenen Mesih’in kendisi olduğunu savunabilmek için, Hz. İsa’nın öldüğünü, sadece dolayısıyla ruhunun yükseldiğini söylemektedir.69

3.4. Hz. İsa’nın Nüzulü
Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa’nın doğumundan itibaren hayat hikayesine değişik yerlerde temas edilmesine rağmen, kıyametten önce geleceğine dair net bir ifadeye rastlamıyoruz. Bununla birlikte bazı ayetler,bu anlama gelecek şekilde yorumlanabilmiştir. Söz konusu ayetler şunlardır:

“…İsa beşikte ve yetişkinlikte insanlarla konuşacak.”70

“Andolsun Ehli kitaptan hiç kimse yoktur ki ölümünden önce ona inanacak olmasın, kıyamet gününde de , O, onların aleyhine şahitlik edecektir.”71

“O kıyametin kopacağını gösteren bir ilimdir. Ondan hiç şüphe etmeyin, bana uyun doğru yol budur.”72

3.4.1. Nüzulü Kabul Edenlerin Yorumları
Bilginler, birinci ayette geçen “Kehl” kelimesinden hareket ederek, İsa’nın nüzulüne dair bir delil üretmektedirler. Bu ayette geçen kehl kelimesine 25-45 veya 20-35 yaşları arasındaki kişi anlamları verilmektedir.73 Hz. İsa’nın doğduğunda konuşması mucize olduğuna göre, olgunluk yaşındaki konuşmasının da mucize olması gerekir. Yoksa Hz. Meryem’e bunun mucize olarak bildirilmesini izah etmek mümkün olmaz, öyleyse, Hz. İsa’nın olgunluk çağındaki(kehlen)konuşması, ahir zamanda, tekrar geleceği günlerdeki konuşması olmalıdır.74 Ne var ki ,kehlen ifadesinden hareket ederek İsa’nın nüzulünü ispatlamak pek ikna edici gözükmemektedir. Çünkü Hz. İsa’nın 30 yaşına kadar yaşadığı bilinmektedir. Kuhulet çağının 25 yaşından başladığı ihtimalini göz önünde bulundurduğumuzda, Hz. İsa’nın bu yaşa ulaştıktan sonra ki yani vefatından önceki konuşmalarından söz edildiği sonucuna varılabilir.

Nuzülü kabul edenlerin delil olarak ileri sürdükleri ikinci ayet; kitap ehlinin Hz. İsa’nın ölümünden önce mutlaka ona; iman edeceğini vurgulamaktadır. Ayette geçen “kable mevtihi” ifadesindeki zamiri ehl-i kitaba atfetmemiz durumunda ise mana; ”Kitap ehlinden, ölmeden önce İsa’ya inanmayacak kimse yoktur”, şeklinde olacaktır. ”Bihi” ve “Mevtihi” ifadelerine ortak bir mana verilememiştir.

Hz. İsa’nın nüzulüne dair ileri sürülen delillerden üçüncüsü olan ayette de yine(innehü) ”o” zamirinin kime, neye raci olacağı konusunda ihtilaf edilmiştir.Bu zamiri alimlerin çoğu, Hz. İsa’ya atfederken75, Hz. Muhammed’e veya Kur’an-ı Kerim’e76 atfedilmesi de ihtimal dahilinde görülmüştür.

3.4.2. Nüzulü Kabul Etmeyenlerin Yorumları
Söz konusu ayetlerin ilkinde Hz. İsa’nın Kuhulet döneminden bahsedilmekteydi. Bu alimler(kehlen) yetişkin kelimesiyle Hz. İsa’nın ölmeden önceki devresini anlamışlar ve bu nedenle, ayeti nüzul ile ilişkilendirmemişlerdir.Onlara göre, Allah’ın beşikte konuşturduğu İsa’yı olgunluk çağına kadar yaşatacağını bildirmiş olmaktadır. Dolayısıyla bunun nüzulle ilgisi yoktur.

Nisa suresinde geçen “Kitap ehli’nin ölümünden önce İsa’ya iman etmesi” ile ilgili ikinci ayete getirilen yorum ise,ayetteki mevtihi kelimendeki zamirin, kitap ehli olan her insana raci olması şeklindedir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: Kitap ehlinden her fert ölmezden önce, gözünden perde kalkınca, Kur’a-ı Kerim’in İsa hakkında söylediklerinin gerçek olduğunu, yani Allah’ın oğlu değil, kulu ve elçisi olduğunu anlayacaktır. Bütün bunlar kitap ehlinin her birisinin ölmesinden önce gerçekleşecektir.77

Üçüncü ayette geçen “o” zamirinin Hz. İsa’ya raci olduğunu kabul etmekle beraber; burada, İsa’nın babasız yaratılmasının ,ölüleri diriltmesinin v.b. onun bir kıyamet alameti olduğuna işaret ettiğini ileri sürmektedirler.78

Konu hakkında hadis külliyatında hayli kabarık bilgi bulunmaktadır. Bu haberlerde Hz. İsa’nın nüzulü ile alakalı bir çok detaylı bilgi verilmiştir. İsa’nın nüzulünü savunan Cumhura göre, bu haberler tek tek olmasa da tümü itibariyle manevi mütevatir seviyesinde görülerek konu hakkındaki görüşlerine delil olarak gösterilmiştir.

B. MESİH İLE İLGİLİ HADİSLER
1. Mesih(İsa) ile ilgili Hadislerin Değerlendirilmesi
Konu ile ilgili ayetler incelendiğinde bizzat görüleceği üzere ve bir çok ilim adamının da belirttiği üzere, Hz. İsa’nın göğe yükseltilip, bilahare yeryüzüne indirileceği inancı, Kur’an- ı Kerim’de tartışmaya mahal bırakmayacak netlik ve kesinlikte değildir. Bilakis ortada olan Hz. İsa’nın İnişinin leh ve aleyhinde birçok ayetle ilgili filolojik izahlardan ve çok farklı te’vil, tefsir ve yorumlardan başka bir şey değildir. Bu sebeple, Kur’an-ı Kerim açısından meselenin bir yorum ve dolayısıyla tercih meselesi olduğu söylenebilir. Bu aynı zamanda Hz. İsa’nın nüzulü konusunda Kur’an-ı Kerim’in belirleyici olmadığı anlamına gelir ki, geriye belirleyici olarak hadislerden ve icma iddiasından başka den ve icma iddiasından başka bir şey kalmamaktadır. İcma deliline de ayet ve hadisler kadar vurgu yapılmadığından dolayı, bu konuda asıl belirleyici unsurun hadisler olduğu söylenebilir. Aslında Hz. İsa’nın Nüzulü Meselesinde belirleyici olan hadisler konusunda da ihtilaflar ve tartışmalar yok değildir. Genelde konuyla ilgili rivayetlerin mütevatir mi,ahad mı olduğu konusunda yoğunlaşan tartışmalarda, tarafların bir uzlaşma sağlayamadığı görülmektedir.

1.1. Kaynak Metodolojisi Açısından Hz. İsa’nın Nüzulüne Dair Hadisler
Hz. İsa’nın nüzulüne dair hadislerin kaynak ravilerine göre dağılımı şu şekildedir. (Parantez içi rakamlar rivayet sayısını gösterir)

1.Ebu Hureyre(21)

2.Cabir b. Abdillah(7)

3.Huzeyfe b. El Yaman(6)

4.Abdullah b. Abbas(5)

5.Abdullah b. Mesud(4)

6.Abdullah b. Ömer(3)

7.Abdulah b. Amr(3)

8.Enes b. Malik(3)

9.Aişe(2)

10.Huzeyfe b.Esid(2)

11.Abdullah b. Selam(2)

12.En-Nevvas b. Sem’an(1)

13.Sevban(1)

14.Mücemmi’ b. Cariye(1)

15.Ebu Umame(1)

16.Seleme b. Nufeyl(1)

17.Osman b. Ebi’l As(1)

18.Semura b. Cendub(1)

19.Abdurrahman n.Cübeyr b. Nüfeyr(1)

20.Vasile b.El Eska(1)

21.Amr b.Avf((1)

22.Nafi b. Keysan(1)

23.Evs b. Evs(1)

24.İmran b.Husayn(1)

25.Ebu’d Derda(1)

26.Abdullah b. Muğaffel(1)

27.Abdurrahman b. Semura(1)

28.Ebu Said El Hudri(1)

29.Ammar b. Yasir(1)

30.Keysan b. Abdillah(1)

31.Er-Rabib. Enes(1)

32.Sefine(1)

33.Hasan El Basri(1)

34.Ka’bu’l Ahbar(1)

35.Amr b. Süfyan(1)

36.Zeynül Abidin Ali b. Hüseyin b. Ali(1)

37.Urve b. Ruveym(1)79

Kaynak ravilerin güvenilirliği açısında bu tabloya bakıldığında, Abdullah b. Mesud ve Enes b. Malik gibi birkaç sahabi hariç rivayetleri nakledenlerin büyük ekseriyetinin Hz. peygamber’in yakın çevresindeki arkadaşları olmadıkları görülür. Şayet genel olarak iddia edildiği gibi bu konu sübutu kesin ve dinen inanılması zorunlu bir iman esası olup, inkar edilmesi ise küfrü mucip ise, o takdirde bu kadar önemli olan bir iman esassının, Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hz. peygamber’in eşleri ve diğer önde gelen pek çok sahabi, özellikle de dini kavrayış bakımından temayüz eden fakih sahabiler tarafından da sonraki nesillere ulaştırılmış olması eklenirdi.

Mesih ile ilgili rivayetleri bizlere nakleden son raviler, yani yazdıkları çeşitli eserlere bunları dercetmiş musanniflerin tablosu ise şöyledir:

Hz. İsa’nın ahir zamandaki nüzulü meselesi ana hadis kaynaklarımızda çokça zikredilmiştir. Muhtemelen nüzul ref’in tabi bir sonucu olduğundan ref’ konusu müstakil olarak hadis kaynaklarında yer almamıştır. Kütüb-i Sitte’nin tamamı, İmam-ı Malik’in Muvatta’ı, İbn Huzeyme ve İbn Hıbban’ın Sahihleri, İbn Hanbel ve Tayalisi’nin Sahihleri, Nüzul-i İsa ile ilgili hadisleri kaydetmişlerdir. Nuaym b. Hammad Nüzul-i İsa ile ilgili yirmi iki hadis zikretmektedir.

Doğrudan Hz. İsa’nın nüzul-i ile ilgili olarak varit olan hadislerin yanı sıra, Deccal ile ilgili rivayetlerde de nüzulden bahsedilmektedir. Es-Sülemi konu ile ilgili olarak on kadar hadis kaydeder. Son dönem alimleri bu husustaki hadislerin çokluğuna temas etmiş, bazıları bunları bir araya getirmiştir. Abdülkadir Ata, nüzul ile ilgili olarak otuz dört hadis80, Keşmiri bu konuya tahsis etmiş olduğu eserinde yetmiş beş hadis toplamıştır.81 El- Gumari, bu konu ile ilgili eserinde Hz. İsa’nın nüzulü hakkında altmış bir hadis kaydeder ve sonuç olarak şöyle der: İşte bu altmış bir hadisi bir çok sahabe ve tabiun muhtelif senet ve lafızlarla rivayet eder ve hepside Hz. İsa’nın nüzulünü sarih olarak, te’vile mahal bırakmayacak şekilde ifade eder.

Konu hadis kaynaklarında farklı şekillerde yer almaktadır. Şarihler farklı görülebilen hususları bağdaştırmaya çalışmışlardır. Hz. İsa’nın Şam’a mı, Afik tepesine mi, yoksa batıya mı ineceği konusunda farklı rivayetler varit olmuştur. Ancak şunu belirtmeliyiz ki rivayetler arasındaki bu farklılıklar Kütüb-i Site dışındaki kaynaklar için geçerlidir. Kütüb-i Site de geçen, İbn Mace’nin kaydettiği Ebu Umame El –Bahili’nin kaydettiği hadis hariç tutulursa böylesi tezatlar bulunmamaktadır. Şarihler ise yorumlarında hadisleri oldukça müşahhaslaştırmaya çalışmışlar yer, zaman ve mekan isimlerini dahi belirtmişlerdir.

1.2. Mesih(İsa) ile İlgili Hadisler Ve Senet Tenkitleri
1.2.1. Ebu Hureyre Hadisi:
Ebu Hureyre’den gelen bir hadisi şerif’te Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır.Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, mal dağıtacak. Mal o kadar çok olacak ki kimse kabul etmeyecektir.82 Buharı’nın diğer rivayetinde ”bir secde”nin dünya ve içindekilerindin daha hayırlı olacağı anlatılmaktadır.83 Hadisin devamında Ebu Hureyre ”isterseniz şu ayeti okuyun der: ”Kitap ehlinden her biri ölümünden önce muhakkak iman edecektir.”84 İbn Mace’nin rivayet ettiği aynı hadis ”İsa nazil olmadan kıyamet kopmaz”85 şeklinde bir ifade ile başlamaktadır. Hadis usulü açısından bu hadisin sıhhatinden şüphe edilmemektedir.

1.2.2. Ebu Umame El- Bahili Hadisi
Hz. İsa’nın nüzulü ve Deccal’i öldüreceği hususu burada teferruatlı bir şekilde anlatılmaktır.86 Hadisin başında Decal’den uzun uzun bahsedildikten sonra, İsa’nın nüzulü zikredilir. Hz. İsa’ya karşı koyamayan Deccal kaçar, sonunda yakalanıp öldürülür. Bundan sonra yeryüzünde barış ve sükunet hakim olur. Rivayetin devamında Hz. İsa ve tabiilerinin, Ye’cüc ve Me’cüc ile savaşmalarından söz edilir. İsa Allah’a dua eder, kuşlar gelip Ye’cüc ile Me’cüc’ün cesetlerini yeryüzünden temizlerler. Bunlar gibi bir çok detay teferruatlı bir şekilde rivayet edilir. Hadisin sonunda ravi Abdurrahman El- Muharibi” Bu hadis muallimlere ulaştırılmalı ki çocuklara öğretsinler” diyor. Aynı hadisi Hakim En –Nişaburi muhtasar olarak rivayet etmekte ve “Bu, Müslim’in şartlarına uygun sahih bir hadis olmakla birlikte aynı siyakla tahric etmemiştir”.87 der.

Hadis usulü açısından baktığımızda İbn Mace’deki şekliyle hadis çok zayıf, metni ise münkerdir. Öncelikli olarak senet açısından zayıftır; çünkü bu hadisin senedinde müdellis kabul edilen Abdurrahman b. Muhammed b. Ziyad vardır. Bu zat muasırı olan ravilerle görüşmediği halde, görüşmüş gibi kendilerinden hadis nakletmiştir. İkinci olarak senette İsmail b. Rafi El-Ensari bulunur ki bu zatın hadisleri zayıf kabul edilir. Üçüncü olarak hadiste inkıta vardır. Zira Yahya b. Ebi Amra, üçüncü tabakadan olup sahabeden rivayeti zayıftır. İbn Hacer El –Askalani hadiste görülen farklılığın ravilerin rivayeti karıştırmasından ileri geldiğini belirtir.88

1.2.3. Nevvas B. Semman Hadisi
Nevvas b. Semman’ın hadisinde belirtildiğine göre, genç bir mü’min Deccal tarafından ikiye parçalandıktan sonra Hz. İsa nazil olacaktır: ”Allah tam o sırada İsa gönderir. Şam’ın doğusundaki beyaz minarenin yanına , iki renkli elbise içinde, iki eli iki meleğin kanatları üzerinde iner. ”Hadisin devamında, İsa’nın son derece temiz olduğu, yeni yıkanmış başını eğdiği takdirde incilerin damlayacağı ifade edilir. Nefesinin ulaştığı her kafir ölür. Nefesi ise gözünün gördüğü yere kadar ulaşır.89 Aynı hadisi Tirmizi, İbn Mace, El-Hakim’de tahric etmektedir. Tirmizi ravilerden Velid b. Müslim ile Abdurrahman binYezid’in hadislerinin birbirine karıştığını belirtir.90 El –Hakim, hadisi şeyhaynın şartlarına uygun görür.91 İbn Hanbel’in rivayet ettiği aynı hadis Hz. Aişe’den rivayet edilir.92 Esma bint Yezid’in rivayeti ise isnadında Şehr b. Havşab olduğu için zayıf kabul edilmiştir.93 Aynı hadisi İbn Mace Sünen’inde kaydetmiştir. İbn Mace nüzul yerine “İsa’nın Hurucu” diye başlık atmıştır.94

1.2.4. Abdullah b. Ömer Hadisi
Bu hadisten anlaşıldığına göre Rasulullah(a.s), Hz. İsaDeccal’i rüyasında görmüştür. Peygamber (a.s)iki kişinin ortasında esmer, düz saçlı ve saçı yeni taranmış yakışıklı bir adam görür, bu adamın kim olduğunu sorar İsa b. Meryem‘dir derler.95

1.2.5. Cabir b. Abdullah Hadisi
“Ümmetimden hak üzere cihat eden bir tarife kıyamete kadar devam edecektir. İsa b. Meryem nazil olacak, onların emiri:buyurun bize namaz kıldırın diyecek, Hz. İsa: hayır sizler bir kısmınız diğer bir kısmınıza emirdir.”96 diyecektir. Aynı hadisi farklı lafızlarla Buhari’de rivayet etmiştir; ancak Buhari’ nin rivayetinin devamında İsa’nın nüzulü meselesi yoktur.97

1.3. Hz. İsa İle İlgili Hadislerin Metinlerinin Değerlendirilmesi
Hadis metinlerinden anlaşıldığına göre Hz. İsa semada bulunmaktadır. Rasulullah semada onunla karşılaşmıştır.98 Ancak ne zaman nazil olacağı bilinmemektedir, bu konuda hadislerde açık ifadeler yoktur. İsa’nın “İmam”, Mehdi” ve “Adaletli Hakim” lakaplarıyla anıldığı bir rivayette nüzulün yakınlığından bahsedilir: ”Sizden yaşayanların bir kısmı, imam Mehdi ve adaletli hakim olan Meryem oğlu İsa ile karşılaşması yakındır.”99Ebu Hureyre’ nin bir rivayetinde; ”Şayet ömrüm uzun olursa, İsa b. Meryem’e yetişeceğimi ümit ederim. Eğer ölüm erken gelir ona yetişemezsem, sizden ona yetişeniniz olursa, benden ona selam söylesin100. Huzeyfe’nin hadisinden anlaşıldığına göre Hz. İsa Deccal’in ortaya çıkışından sonra nazil olacaktır. Nüzul-i İsa’dan sonra kıyametin yakınlığına işaret edilir. Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği diğer bir hadise göre Hz. İsa İstanbul’un fethinden sonra nazil olacaktır.Bu rivayette Deccal’in Hz. İsa’yı görmesi ile eriyeceği, Hz. İsa’nın kılıcıyla öldürüleceği, İsa(a.s)’nın kılıcının ucunda kalan Deccal’in kanını mü’minlere göstereceği hususunda bazı detaylarda anlatılmaktadır.101 Burada görülen farklı bir husus Hz. İsa’nın mü’minlere imamlık edeceği hususudur.

İbn Hanbel’in kaydettiği bir hadiste, İsa’nın bir barış döneminde nazil olacağı ifade edilmektedir: ”İsa b. Meryem nazil oluncaya kadar savaş kesilmeyecektir. Müslümanlar kılıçlarını sattıkları zamanda, O nazil olacaktır.102 Nüzul zamanından çok, nüzulün günün hangi saatinde vuku bulacağı hakkında da bir hadis nakledilmektedir. Buna göre gündüz altı saat geçtikten sonra nazil olacaktır. Ancak söz konusu hadis zayıf görülmüştür.103

Görüldüğü gibi rivayetler arasında nüzul vaktini kesin olarak tayin eden bir hadis yoktur, genel ifadeler kullanılmıştır. Yukarıda zikrettiğimiz gibi rivayetler arasında nüzul vaktini tayin konusunda en müşahhas sayılabilecek hadis İstanbul’un fethinden sonra, Hz. İsa’nın geleceğine dair olan bir rivayettir. Hadisler arasında farklılıklar da göze çarpmaktadır. Bir rivayette “barış” döneminden bahsedilirken, diğer bir rivayette Müslümanların Deccal tarafından muhasara altına alındıkları bir zamanda nazil olacağı bildirilmektedir. Eğer Hz. İsa’nın bizzat şahsiyetinin bir kere nüzulünü kabul edersek, bu iki rivayeti bağdaştırmamız mümkün değildir.104

Nazil olacağı yer konusunda da bu farklılıkları görmek mümkündür. Hadis kaynakları Hz. İsa’nın Şam’a nazil olacağını belirtir, Şam’ında belli bir yeri tarif edilmiştir: ”Ümeyye Camiinin doğusundaki beyaz minarenin tepesine inecek.”105 Şarihler genellikle söz konusu hadislerin zahiri manalarına bağlı kalmışlardır. Gerçekten de Hz. İsa’nın bir minarenin tepesine ineceği görüşü kabul görmüştür, ama şu anda orada bu vasıfta bir minare yoktur.106

Ebu Umame El –Bahili’nin hadisine dayanılarak Hz..İsa’nın nüzul yerinin Şam’da beyaz minarenin yanında olduğu söylenir. Beyaz minareye inişini tahlil eden Acluni, nüzul konusunda sabit hadislerin varlığından bahseder, ancak beyaz minare hakkında bir yorum yapmaz.107

Bazı rivayetlerde O’nun dünyanın batısında geleceği anlatılır; ”İsa batı tarafından gelir, Hz. Muhammed’i tasdik eder, Deccal’i öldürür,ondan sonra kıyamet kopar.”108 Diğer rivayetlerden iki açıdan farklı olan ve Semure b. Cündeb tarafından rivayet edilen bu hadiste, İsa’nın nüzulünden değil, gelmesinden bahsedilmesi ilgi çekicidir. Bu hadise göre Hz. İsa gökten inmeyecek, batıdan gelecektir.

Nüzulün ahir zamanda gerçekleşmesinin hikmetlerine temas eden Kurtubi birkaç açıdan yorum yapmaktadır: a) Yahudileri tekzip için, çünkü Yahudiler onu çarmıha gerip öldürdüklerini iddia etmişlerdi. b) Ecelinin yaklaşmasından dolayı, zira Allah onun ruhunu yeryüzünde kabzedecektir. c) O, İncil’de Rasulullah’ın ümmetinin vasıflarını görmüş ve onlardan olmak için Allah’a dua etmiş, Allah’ta onun bu duasını kabul etmiştir.109

Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadiste Hz. İsa’nın haçı kıracağı, domuzu öldüreceği, cizyeyi kaldıracağı ifade edilmektedir.110 El Askalani’ye göre, Hz. İsa’nın cizyeyi kaldırması, Rasulullah’ın bu hususla ilgili şeriatını neshedip geçersiz sayma anlamında değildir, zira bunu Rasulullah’ın emri ile yapacaktır.111 Hadisin yorumunda Ali El –Kari’de cizyeyi kaldırmasının iki sebebi olabileceğini anlatır: a) Gayri Müslimler İslamiyet’i kabul edecekleri için b) Müslümanların cizye alma ihtiyaçları kalmayacağı için.112 O’nun haçı kırması ile ilgili olarak şöyle denmektedir: ”Hıristiyanlar onun çarmıha gerildiğini söylemekle, kendisine zulmettikleri için Hz. İsa nazil olduğunda haçı kıracaktır. Diğer bir yoruma göre ise; ”haçı kırmak ve domuzu öldürmek, “Hıristiyanlığın ayrı bir din olarak varlığını sürdüremeyeceği anlamına gelir.113

Bir rivayette Hz. İsa’nın yeryüzünde kalış süresi kırk sene , başka bir rivayette de yedi sene olarak geçmektedir.114 Bazı rivayetlerde de kırk beş sene kalacağı belirtilir. Bu farklılıkları gören yorumcular rivayetleri bağdaştırmaya çalışmışlardır. Suyuti İsa’nın nüzulünden sonra yedi sene kalacağını belirtmektedir. Ahmed b. Hanbel ve Beyhaki ise, onın kırk sene kalacağı hakkındaki delilleri doyurucu bulmuşlardır. Bazıları da Hz. İsa’nın Deccal’i öldürdükten sonra kırk yıl kalacağını söylemişlerdir. Burada kır sene tabiri ravilerin zannettikleri gibi kırk takvim yılı anlamında olmamalıdır. Kırk tabiri kesreti ifade etmektedir. Hadislerin sıhhatini kabul ettiğimizde, bu rivayetlerin, Hz. İsa’nın yeryüzünde uzun bir süre kalacağına işaret ettiğini söylemek mümkündür. Kırk sayısı eski dinlerde de varolan bir rakamdır. Hz. İsa’nın yeryüzünde kırk sene kalacağını anlatan Velid b. Müslim, bunu Daniel’in kitabından aldığını açıkça ifade ederek: ”Daniel’de böyle okudum” der.115

Rivayetlerde Hz. İsa’nın tabilerinden söz edilir ve onlara methiyeler yapılır. Abdurrahman b. Semure’nin rivayet ettiği hadiste, İsa’nın tabileri için; ”Bu ümmetin havarileri” ifadesi kullanılmaktadır: ”Beni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, İbn Meryem kendisine ümmetimden bazı havariler bulacaktır.116 Onun tabileri ilahi koruma altındadır: ”Allah ümmetimden iki grubu korur; Hindistan’a kadar gidip savaşan grup ve Hz. İsa ile beraber olan cemaat.”117

Tabiileri hayırlı insanlardır; ”Ona öyle insanlar tabi olacaktır ki sizin gibi belki sizden daha hayırlı kimselerdir. ”Aynı hadisin devamında Hz. İsa’ya tabi olacakların sayıları verilmektedir: ”İsa çıktığında sekiz yüz erkek, dört yüz kadın ona tabi olacaktır. Onlar o gün yeryüzünün en salih insanlarıdır.”118 Bazı müelliflere göre tabileri yetmiş kişidir. Hz. İsa ile birlikte hac yapacaklardır. Rasulullah’ın gaybi bir meselede böylesine açık bir rakam vermesi de hadis literatüründe alışılmış bir ifade değildir. Bazı ravilerin insanları kötülüklere karşı korumak için nasihatlerinde böylesi ifadeler kullanılmış olmaları ihtimal dahilindedir. Acaba beş milyar insanın rehberi konumunda olacak bir peygamberin sadece yetmiş veya sekiz yüz kişiyi kurtarmak için dünyaya dönmesi uygun mu dur.119

Rivayetlere göre Hz. İsa döneminde insanlar barış ve sükunet içerinde yaşayacaktır.Aslan ile develer, kutlar ile kuzular,kaplanlar ile inekler beraber bulunacak ve birbirlerine zara vermeyeceklerdir.120 İbn Hanbel’e nisbet edilen bir yoruma göre refah seviyesi o kadar yükselecek ki İsa b. Meryem şayet dereye: ”bal akıt” dese bal akıtacak, yedi sene kimse kimseye düşmanlık etmeyecektir.121 Evrensel barış özlemini terennüm eden bu rivayetlerin sübutu kesin değildir. Dünya barışı, huzur içinde yaşama arzusu hemen hemen bütün toplulukların ortak özlemidir, çoğu zaman bu özlem abartılarak tasvir edilmektedir. Halbuki kötülüğün tamamen kaldırıldığı bir dünya ilahi hikmet açısından mümkün olmadığı gibi, imtihan ve mükellefiyet ilkesine de ters olur. Tamamen dindar bir toplumda bile şer ve kötülük kökten kaldırılamaz. Ancak oranı düşük olabilir. Hz. Peygamber döneminde bile kötülük tamamen yok edilememişti.

Şarihlerin bir kısmı hadisleri mütevatir görürken, bazı yorumcular da Hıristiyan kültürünün etkisi ile İslam’a girmiş rivayetler olarak görmektedir. Müfessir ve muhaddis Taberi(922), Begavi(1117) ve Ali El –Kari gibi Şarihler ve Kettani gibi zatlar, Hz. İsa’nın nüzulü hakkında gelen rivayetlere mütevatir nazarıyla bakmaktadırlar. Aynı görüşü savunan Kevseri; Kurtubi, İbn Kesir ve İbn Hacer gibi bir çok hadis ve tefsir alimlerinden örnekler vermektedir.122

Reşit Rıza konu ile ilgili hadisleri ahad kabul eder; bu konuda mütevatir hadis yoktur,123der. Ona göre hadisler mana itibariyle rivayet edilmiştir dolayısıyla hadisleri zahiri mana üzerine kabul etmek mümkün değildir.124

Bazı alimler konu ile ilgili rivayetlerin arasının te’vil edilemeyeceğini söyleyerek şu gerekçeyi ileri sürmüşlerdir: ”Gabya iman, hislerle idrak edilemeyen bir meseledir. Bunu kabul ettiğimize göre, te’vile başvurmaksızın iman etmeliyiz. Aksi takdirde herkes duyularının idrak edemeyeceği şeyleri te’vile kalkışacaktır, bu durumda iman edilmesi gereken pek çok şey zayi olacaktır. Şu hususun dikkatten kaçmaması gerekir: Bir rivayetin zahiri teklif sırrına , imtihan prensibine, beşeriyet aleminde geçerli olan ilahi kanunlara ters ise ve o rivayette sahih ise te’vil edilmelidir. Dolayısıyla Hz. İsa’nın nüzulü ile ilgili hadislerde bu nevidendir. Mantık sınırlarını zorlayan ve oldukça detay ifade eden bazı hadisler ravilerin sözleri karışmıştır.

Hadislerin bir kısmı ise müteşabihtir. Lafzın zahirine göre mana verilmesi durumunda yanlışlık yapılmış olunur. Diğer taraftan sahabe döneminde Ehli kitap alimlerinden çoğu Müslüman olmuşlardır, eski malumatları da onlarla beraber Müslüman oldu, gerçeğe uymayan eski bilgileri İslamiyet’e mal edildi.

Arap toplumu hurafeleri kabul etmeye,müsait bir toplumdu. Mesela, Hz. Ali’ye ilk biat eden eli felçli olan Hz. Talha olunca “İlk beyat, eden eli felçli biri oldu bu iş tamamlanmaz “demişlerdi, böylesi hurafelere müsait olan bir cemiyette, sünnette hakikati olan Hz. İsa’nın nüzulü meselesinin de mitolojik bir suret kazanmış olması düşünülebilir.125

İKİNCİ BÖLÜM

MEHDİ KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ

A. MEHDİ KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1. Kelime ve Terim Olarak Mehdi Kavramı
Sözlükte“doğru yolu bulmak, yol göstermek, rehberlik etmek” anlamındaki hüda (hedy,hidayet) kökünden türemiş bir sıfat olup “hidayete erdirilmiş, kendisine doğru yol gösterilmiş kişi” demektir.126 Bu kelime cahiliyye devrinde de doğru yolu göstermek, hayra delalet etmek şeklinde kullanılıyordu. İslam’dan sonra ;imana delalet etmek ve iman ettirmek gibi manalar kazanıp dini bir şekil aldı. ”Heda” ve “hidayet” kökünden Kur’an-ı Kerim’de bir çok kelime geçmektedir. Fakat Kur’an-ı Kerim’de mehdi kelimesi hiç geçmemektedir.127Arz ettiğimiz bu lügat manasıyla mehdi sözü Rasululullah(a.s) hakkında Hassan b.Sabit’in mersiyesinde kullanılmaktadır.128 Ferazdak’ta Hz. peygamber’in mehdi için yazdığı bir beytinde aynı kelimeyi kullanmıştır.129

Istılah manasına ve bir inanç ifade etmesine göre mehdi: ”Kendisinden önce zulüm ve haksızlıkların alıp yürüdüğü yeryüzünü adaletle dolduracak kimsedir.”130

İleride gelecek bir kurtarıcı (mehdi) inancı büyük dinlerde olduğu gibi ilkel dinlerde de görülmekte, bu inanç bir bakıma tarihte ve günümüzde bazı dini-siyasi hareketlerin güç kaynağını oluşturmaktadır. Kavramın içindeki ahir zaman, hükümdarlık, dini yenileme, kurtarıcılık bibi ana özellikleri değişmemekle birlikte içinde bulunduğu dinin karakterine göre ayrıntıda farklılıklar görülmekte, bu kavramı ifade eden kelimelerde dinlere ve kültürlere göre değişmektedir. Mesela Avrupalı araştırmacılar, Yeni Gine ve çevresindeki halklarda görülen mehdilik hareketleri için “kargo kültü”, kuzey Amerika yerlileri için ”Qhost Danc” tabirini kullanmışlardır. Eski Amerika yerlilerinde Aztekler mehdilerine “Quetzal Coatl”, eski Mısırlılar” Ameni” demişlerdir. Kavram için Hinduizm“Kalki”, Budizm “Matreya”, Mecusilik “Saoşyant”, Yahudi ve Hıristiyanlar “Mesih “kelimesini kullanırlar.131

2. İslam Öncesi Din Ve İnançlarda Mehdi
Mehdi kavramının kökleri ve gelişmesi konusunda iki görüş ortaya konmuştur. Bunlardan birincisi mehdi inancının Sümerler’de doğduğu, Babilliler’de ve Mısırlılar’da geliştiği ve bu iki kanaldan dünyaya yayıldığı düşüncesidir ki ilk örnekleri kral I.Sargon’da (M.ö.2350 yılları) ve Hammurabi de(M.ö 1728-1686) görülmektedir. İkinci görüş, mehdi inancının her dinin kendi içinde, kendi tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğup geliştiğidir. Mesela, Hinduizm’de mehdiliğin menşei Tanrı Vişnu’nun Kalki ismiyle müstakbel Avatarasına ve Hint zaman tasavvuruna dayanırken, İslamiyet’te Hulefa-i Raşidin devrinin arkasından başlayan iç savaşların , tarihi, siyasi ve psikolojik tezahürleri buna sebep olmuştur.132

Dinlerin çoğunda insanların maddi ve manevi sıkıntılarını sona erdirecek, içtimai ve dini hayatı olgunluğa ulaştıracak bir otoritenin geleceği inancı vardır. Geleceği beklenen ideal zamanın vakti ve süresi her dinde merak konusu olmuştur. Genelde bu süreç dünya hayatının sonlarına doğru öngörülmüştür. Mevcut durumda ideal mutluluğu bulamadığına inanan insanlar kendi dönemlerini güz mevsiminin son zamanlarıyla karşılaştırırlar ve hayatın daha da kötüye gideceğinden endişe ederler. Ancak mevsimlerin birbirini takibi, gece ve gündüzün periyodik akışı gibi sosyal bozulmaların da kışı sayılan karanlık devri bir aydınlık baharın takip edeceği düşünülmüştür. Karanlık süreç; tabii, içtimai ve dini hayattaki bozulmalar olarak tasvir edilir. Örneğin, Eski Mısırlılar’a göre Nil nehri ve göller kuruyacak, içindeki balıklar etrafındaki kuşlarla beraber kaybolacaktır. Güneş kendisini insanlardan uzaklaştıracak, günde yalnız bir saat görünecek ve öğle vaktinin olduğunu kimse fark etmeyecektir. Eski Mısır’daki bu felaket tasvirlerinin benzeri, Hinduizm’de, Mecusilik’te, Yahudilik ve diğer dinlerde de vardır.133

Mehdi devrinin açılış ve başlangıcına bazı olaylar olağan dışı görüntüleri ile katılırlar. Hindular’ca Mehdinin gelişinde güneş ve ay, Tisya ve Jüpiter birbirlerine kavuşacaktır. Mecusilere göre güneş otuz gün otuz gece semanın ortasında duracaktır. Hıristiyanlarca Mesih’in gelişinde gün ortasında hava kararacak ,gün ne geceye ne gündüze benzeyecek, gece de hava kararmayacaktır. Yine o gün beklenmedik bir soğuk, arkasından da beklenmedik bir sıcak olacaktır. Bu olağanüstü zamanın takvim hesabını yapanlarda vardır. Mesela; Eski Şia rivayetlerine göre mehdi, on ikinci imamın gaybı ihtiyar edişinden altmış gün, altmış ay veya altmış yıl sonra olacaktır. Muhyiddin İbnü’l Arabi’ye göre 1284’te, Yehova şahitlerine göre de 1975’te görünecektir. Bu hesaplar diğer inananlar arasında da yaygındır.Mehdi’nin iktidar süresi; Hinduizm, Mecusilik ve Hıristiyanlık’ta bin yıl, Budizm’de seksen dört bin yıl, Yahudilikte yetmiş, kırk veya dört yüz yıl, İslam’i rivayetlerde ise iki yılla kırk yıl arasında çeşitli sayılar nakledilir.134

Kimlikleri her dinin kurucusunun özelliğini taşıyan mehdiler, kurucunun soyundan gelir. Saoşyant Zerdüşt’ün Mesih Davud’un, Mehdi Hz. Muhammed’in soyundan olacaktır. Bunlar ya Sünni Müslümanlarda olduğu gibi müstakbel bir şahsiyettir veya Şii Müslümanların inandığı gibi daha önce yaşamış vaat edilen dönemin zamanı gelmediği için bekleme süresini insanlardan gizlenerek tamamlamaya çalışan, zamanın olgunlaşmasını bekleyen tarihi şahsiyetlerdir.

Mehdilerin doğumu da peygamberlerin doğumu gibi olağanüstü olaylarla doludur. Quetzal Coatl, Saşyont ve İsa erkeksiz olarak hamile kalan bakire annelerden doğar, doğan bebeği semavi varlıklar,yüksek kişiler ve bilge kişiler ziyaret gelir, bebekler mucize gösterirler. Mesela Budistler’in inancına göre Avita Maytreya’nın annesi Brahmavati hamileliğin onuncu ayında bir çiçek bahçesine gidecek ve orada çiçekli bir ağacın yanında dururken hiç acı duymadan Avita’dan kurtulacaktır.135

Konfüçyüslükte mehdi Çin kültürünün özelliklerini taşır. Kainattaki her şeyi bilir ve iştir. Geniş kalpli, açık elli, yumuşak huyludur. Semaya göre yaratılmış, hakikati kavramış ve ona nüfuz etmiştir. Gök onun örneğidir, üstadı hakikattir, isterse kendini herhangi bir eşyaya dönüştürebilir. Ruhu yeri ve göğü doldurur, kainatı ihata eder, onun nereden geldiği nereye gittiği bilinmez. Öyle büyüktür ki onun dışında hiçbir şey yoktur ve yüksek Tao vahyinin taşıyıcısıdır.136

Yahudiler Mesih’in Hz. Davud soyunda geleceğine , meshedilmesi dolayısıyla kutsal bir güce sahip olacağına, Tanrı’nın himayesi sayesinde günah işlemeyeceğine inanırlar. Mesihi diğer insanlardan ayıran özellik onun Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olması, Tanrı’nın özel lütfüne sahip bulunmasıdır. Yahudilere göre mehdi devrinde Kudüs ve çevresi cennet bahçelerine benzeyecek, çöller ormanlara dönüşecek, hayvanların tabiatı değişip vahşilikleri kaybolacak, kurt ve kuzu beraber bulunacak, yılanın ekmeği toz ve toprak olacaktır. Yahudilere göre Mesih Kudüs’ü putperestlerden temizleyecek, dağılmış İsrail oğullarını tekrara toplayacak, diğer din mensuplarını ve dünyayı hakimiyeti altına alacak, Ye’cüc ve Me’cüc ordularını imha edecek, Roma’yı ele geçirecek, Habeşistan’ı, Mısır’ı ve Araplar’ı vergiye bağlayacak, Tevrat’ı Yahudi olmayan milletlere de öğretecek, Süleyman mabedini tekrara yaptıracak ve dini kanunları uygulayacak bir kraldır.137

Mehdi sonrası devir parlak bir günü takip eden karanlık bir gece gibi düşünülür. Mehdiler kendi dönemlerinin sonlarına doğru hakimiyeti Tanrı’ya bırakacaktır. Bu olayları ölenlerin dirilişi ve hesap günü takip edecektir.Müslümanlara göre de mehdi dönemini sosyal ve tabii felaketler takip edecek, kıyametle dünya hayatı son bulacak, ardından haşir ve hesap günü gelecektir.138

3. İslam İnancında Mehdi
Kur’an-ı Kerim’de hidayet kökünden türeyen fiil ve isim kalıbında bir çok kelime bulunmakla birlikte mehdi kelimesi yer almamakta, genelde hidayet kavramı Allah’a, Kuran’a ve Hz. Peygamber’e nisbet edilmekte, ayrıca “insanın hidayeti benimsemesi anlamında da kullanılmaktadır.139

Malik b.Enes, Buhari ve Müslim gibi titiz davranan hadis alimleri mehdi kelimesinin geçtiği rivayetlere yer vermezken Ahmed b. Hanbel, İbn Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Hakim ve Taberani gibi muhaddisler eserlerinde bu rivayetleri nakletmişlerdir. Hz. Peygambere atfedilen ve ravileri güvenilmez bulunan 140 bazı metinlerde belirtildiğine göre dünyanın ömründen bir gün bile kalsa Allah bu günü uzatıp mutlaka bir mehdi gönderecektir. Hz. Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelecek olan bu kurtarıcının adı Rasul-i Ekrem’in adına ,babasının adı da onun babasının adına uygun olacak ve zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracaktır. Beş, yedi veya dokuz yıl hüküm sürüp bütün Müslümanları hakimiyeti altına alacak , iktidarı sona erince de kıyamet kopacaktır.

Suyuti, Sünni kaynaklarında nakledilen mehdi rivayetlerinin kırktan fazla olduğunu söyler. İsnaaşeriyye Şiasına ait kaynaklarda bunlara iki yüzü aşkın rivayet eklenir. Bu rivayetlerde daha çok mehdinin on ikinci imam Muhammed b. Hasan olduğu iddia edilir.Ona Mehdi El –Muntazar da denilir.141 Mehdi kelimesi ilk defa Hassan B. Sabit’in bir şiirinde Hz. Peygamber’e yönelik olmuş, daha sonra Hulefa-i Raşidin’in yanı sıra Hüseyin b. Ali ve bazı Emevi halifeleri için de kullanılmıştır. Ancak bu nitelemeler kelimenin sözlük anlamında olup, bu kimseleri Allah’ın hak yola eriştirdiğine vurgu yapmayı amaçlamışlardır. Mehdi kelimesinin terimleşerek bir inanç konusuna dönüşme süreci oldukça erken bir dönemde başlamıştır. Tespit edilebildiğine göre ilk defa Abdullah b. Sebe’ mensupları, Ali b. Ebi Talib’in ölmediğini ve kıyametin kopmasından önce dünyaya dönüp, zulümle dolan yeryüzünde adaleti hakim kılacağını ileri sürmüşlerdir. Bununla birlikte mehdi inancının daha çok Hz. Hüseyn’in Kerbela’da şehit edilmesinin ardından Kaab El –Ahbar’ın Yahudilikten İslam dinine taşıdığı sanılan rivayetlerin etkisi ile ortaya çıktığını ve hilafetin Ali b. Ebi Talib’in soyundan gelenlere ait bir hak olduğunu savunan gruplar arasında yayıldığını söylemek gerekir. Hz. Hüseyn’in şehit edilmesi üzerine Muhtar Es-Sekafi ve Keysan’ın öncülüğündeki Keysaniye’ye bağlı bir grup, Ali b. Ebi Talib’in oğullarından Muhammed b. Hanefiyye’nin Müslümanların gerçek halifesi ve yegane kurtarıcısı olduğunu iddia etmiş, vefatına Cennetü’l Baki kabristanına defnedildiği halde onun ölmediğini ve Radva dağında yaşadığını,kıyametin kopmasından önce mehdi olarak geri gelip dünyada adaleti hakim kalacağını ileri sürmüş, böylece mehdilik ilk defa Keysaniye tarafından I.yüzyılın ikinci yarısında yayılmaya başlamıştır.142 Şii fırkalarından Navusiyye ise, Cafer Es-sadık’ın vefatından sonra onun ölmediğine ve mehdi olarak bir gün zuhur edeceğine inanmıştır. Ortaya çıktığı erken dönemde mehdi inancı sadece Şii zümreleri arasında rağbet görmemiş, Emeviler’de Süfyani adını verdikleri kendi mehdilerini icat etmişler ve buna dair hadis uydurma faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Muhtemelen ilk defa Halid b. Yezid halkı Emeviler’in mehdisi Süfyani’ye inanmaya çağırmış ve bunu yayamaya çalışmıştır. Emeviler’den sonra iktidara gelen Abbasiler’in yöneticileri de mehdinin kendilerinden çıkacağına dair hadis uydurup insanları buna inanmaya davet etmişlerdir.143 Abbasiler bir taraftan kendi mehdilerinin çıktığını söylerken diğer taraftan ahir zaman mehdisinin de zuhur edeceğini kabul etmişlerdir. Mehdi inancı Hariciler arasında da görülmüş onlar Ali b. Mehdi’yi kendi mehdileri ilan etmişlerdir.

Mehdi telakkisi III.yüz yıldan itibaren İsnaaşeriyye arsında kökleşmiş ve bu fırkayı diğerlerinde ayıran önemli bir inanç esası haline gelmiştir. İsnaaşeriyye’nin mehdi inancında , zuhur ettiği anda ehli beyt düşmanlarından intikam alma fikrinin yanı sıra gaybet döneminde bulunduğu ve zuhur edeceği ana kadar taraftarlarına, hastalara, mazlumlara ve düşkünlere yardım edeceği telakkisi de büyük önem taşır.144

Önce Şiiler, ardından Emeviler ve Abbasiler arasında yayılan mehdi inancı, III.yüzyılda hadislerin toplanıp kayda geçirilmesi ve hadislerin sıhhati konusunda titiz davranmayan bazı muhaddislerce mehdi rivayetlerinin mecmualara alınmasının ardından Sünniler arasında da benimsenmeye başlanmıştır. Geç dönemde oluşan Sünni kelam literatürü ile “fiten ve melahim “türü eserlerde ise mehdi telakkisinden genellikle kısaca bahsedilmiştir.145

Mehdi inancının menşei ile Müslümanlar arasında ortaya çıkışının sebepleri hakkında ileri sürülen farklı görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:

1. Mehdi telakkisi her toplumda yankı bulan bir sığınma mekanizmasıdır. Sosyal şartların bozulup zulmün arttığı dönemlerde halk bir kurtarıcı beklentisi içine girmiş, daha sonra bu beklenti dini bir inanca bürünerek mehdi inancı şeklinde ortaya çıkmıştır.

2. Mehdi anlayışı; Yahudilik, Hıristiyanlık ve Maniheizm gibi dinlere ait bir inanç olup Kaab El-Ahbar ve Vehb b. Münebbih tarafından peygamber’e atfedilen rivayetler yoluyla Müslümanlar arasında yayılmıştır. Mehdi kelimesinin, mesih’in arapçaya tercüme edilmiş şekli olması bunu kanıtını teşkil etmektedir.146

3. Mehdilik iktidar mücadelesinde yenilgiye uğrayan veya mevcut iktidarını güçlü kılmak isteyen siyasi zümreler tarafından ortaya atılmış, önce aşırı Şia sonra mutedil Şia ve Sünniler tarafından İslam dinine mal edilmiş siyasi kökenli bir inançtır.147

4. Mehdi inancı islami bir akide olmakla beraber yabancı kültürlerden etkilenmiştir. Zira hadis mecmualarında yer alan rivayetlerde mehdinin çıkacağından bahsedilmiş ve mehdi tabiri I.yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Müslümanlarca bilinmiştir. Hülefa-i Raşidin’e mehdi unvanının verilmesinin yanı sıra, Sıffin savaşında Hz. Ali’ye mehdi diye hitap edilmesi ve Muaviye b. Süfyan taraftarlarınca Osman b. Affan’ın aynı unvanla anılması bunu kanıtlar.148

Kur’an-ı Kerim’de yer almamakla beraber mehdi kelimesi biraz öncede belirtildiği üzere ilk dönemde hatta, Müslim’de ki Ebu Seleme’den gelen bir rivayete göre de bizzat Rasulullah’ın kendisi mehdi sözcüğünü kullanmıştır. Ebu Seleme öldüğünde Rasulullah onun başucunda bulunmuş ve onun için şöyle dua etmiştir: ”Allah’ım Ebu Seleme’ye mağfiret et, onun derecesini El-Mehdiyyine yükselt.”149

Huzeyfe b. Yeman ‘dan gelen bir rivayete göre Hz. Peygamber’e Ali’yi halife tayin etmesi konusunda bir talep iletilir, Hz. Peygamber’de şöyle der: ”Eğer Ali’yi kendinize yönetici seçerseniz onu hidayete erdirici (hadi) ve hidayete ermiş (mehdi) olarak bulursunuz, O sizi tariki müstakime iletir.”150 Hz. Hüseyin Kerbela’da şehit edilince Süleyman b. Surad Hz. Hüseyin için: ”Mehdi oğlu mehdi” lakabını kullanmıştır.151 Kısa bir süre sonra mehdi tabiri, Hz. Ali’nin başka oğlu İbnül Hanefiyye için de kullanılacaktır. Fakat bu ilk dönemde gerek Hz. Peygamber gerekse Hz. Ali v.b için Mehdi tabirinin kullanılması, sonradan kazandığı terim anlamında değil, mevcut olan “hidayete ermiş-erdirilmiş kişi anlamındadır.

İbn Sa’d’ın tabakatında ki bir rivayete göre Ömer b. Abdülaziz kendi döneminde bir kurtarıcı, yani mehdi olarak görülmüştür.152 Çünkü önceki Emevi sultanları, halkı adeta canından bezdirmişti. Böyle bir dönemde onlara adil bir yönetim uygulayan Ömer b. Abdülaziz’i kurtarıcı olarak görmeleri tabii karşılanmalıdır. Bu rivayet mehdi tabirinin o dönemlerde terimleşmeye başladığını göstermektedir.

Mehdiye ilişkin rivayetlerin tamamından anlaşıldığına göre; Ahir zamanda ehli beyt arasından çıkıp dini güçlendirecek, adaleti getirecek, Müslümanların kendisine tabi olacağı, İslam memleketlerine hakim olacak153bozulan, fesada uğrayan ve mü’minlerin özellikle maddi sıkıntılar içinde bulunduğu dünyayı ıslah edecek ,halkı bolluk ve refaha kavuşturacak kişiye mehdi denmektedir. Bu tanıma göre mehdiye biçilen rolün iki noktada odaklandığı görülmektedir:

1. Siyasi baskılar,

2. Halkın içinde bulunduğu sosyal sıkıntılar, yoksulluk, hayat seviyesinin düşüklüğüdür. Böylece mehdi kavramının içeriğine toplumun kendisini bu iki sıkıntıdan kurtaracak Mesihi bir umut yüklendiği anlaşılmaktadır.

4. Mehdiden Başka geleceği müjdelenen Kurtarıcılar
Ahir zamanda zuhur edeceği müjdeli bir biçimde haber verilen şahıslar,mehdiden ibaret değildir. Bu kurtarıcılardan bir kısmı misyon açısından mehdiden farklı görünmemektedir.

Özel bir tür mehdi olan, fakat dönemin siyasi şartları ve kabilecilik gibi faktörler nedeniyle farklı isimler verilmiş, geleceği vaat edilen kişiler birden fazladır. Şimdi bunları kısaca tanıyalım:

4. Mehdiden Başka Geleceği Müjdelenen Kurtarıcılar
4.1. ”Bir Adam”(Raculün Min)
Kütüb-i Tis’a olarak bilinen dokuz hadis kitabında Mehdinin zuhurundan bahseden hadislerde her zaman mehdi sözcüğü geçmemekte, mehdi yerine bazen de bir adam ifadesi kullanılmaktadır. Biraz ilerde kaydedeceğimiz hadislerde de görüleceği üzere “bir adam “tanımlaması farklı siyaklar içinde yer almıştır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

“Ehli beytimden, smi ismime, babasının ismi babamın ismine uygun bir adam”154
“Hasan’ın neslinden bir adam”155
“Medine halkından, Mekke’ye kaçan bir adam”156
“Nehrin ötesinden bir adam”157
Bu hadislerde açık kimliği belirtilmeyen ama genelde ehli beytten olacağı belirtilen “bir adam”ın mehdi ile aynı kişi olduğunda kuşku yoktur. Hadis bilginleri söz konusu hadisleri ya doğrudan doğruya “Kitabül Mehdi” bölümünde kaydetmişlerdir, ya da mehdi hadislerine ait bablarda yer vermişlerdir. Sonuç olarak bu bağlamda “ bir adam” ifadesi mehdinin bir başka türlü anılmasıdır.

4.2. Halife
Mehdiden bahseden hadislerde iki şekilde “halife “sözcüğü kullanılmaktadır. Bunlardan birincisinde “halife” aynı zamanda mehdinin unvanıdır. Örneğin İbn Mace’nin Sevban’dan tahric ettiği bir rivayetin sonunda, ”ona biat edin, çünkü o Allah’ın halifesi el-mehdidir.”158 Denmektedir.

İkinci örnekte ise , halife(ler)in hükümran olması ahir zaman alametlerinden biri olarak sunulmaktadır. ”Ahir zamanda bir halife olacak,malı taksim edecek ama saymayacak;159 malı avuç avuç verecek; on iki halifenin velayetleri gerçekleşmeden kıyamet kopmayacaktır.”160

Halifenin geleceğini müjdeleyen haberlerin önemli bir açmazı, halifelerin sayısının on iki olmasıdır. Müslim’in yukarıda geçen rivayetinde on iki halife olan tabir, Tirmizi’nin aynı rivayetinde-her ikisi de Cabir b. Semure’den geldiği halde-on iki emire dönüşmüştür. 161

4.3. İsa: Adil İmam
İsa peygamberin ahir zamanda yeryüzüne ineceği, hadis kitaplarında hususi bablar altında işlenmektedir. Bu hadislere göre İsa nüzul edip tıpkı mehdi gibi fonksiyonlar icra edecektir. Bunlardan Buhari ile Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri bir hadiste ki anlatıma göre, İsa b. Meryem “adil bir hakem” olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, o gün mal o kadar çoğalacak ki onu kabul eden hiçbir kimse bulunmayacaktır.162 Müslim’in Ebu Hureyre’den yaptığı diğer bir rivayete ek olarak ”en gözde develer bile terk edilecek, düşmanlık, buğz ve hasetlik terk edilecek, insanlar mala çağrılacak ama hiç kimse kabul etmeyecek”163 denmektedir.

Bu hadiste ki ”en gözde develer bile terk edilecek” gibi vurgular kısmen Kur’an-ı Kerim’deki, kıyamet ahvali olarak zikredilen” doğurmak üzere olan dişi develerin başıboş bırakılacağı “164 tasvirini çağrıştırmaktadır. Fakat Kur’an-ı Kerim’de bu telaşın sebebinin, kıyamet sahnesinin yaşatacağı dehşetli korku olduğu anlaşılırken, söz konusu hadiste bu İsa’nın nüzulünden sonra malın çok olacağı gerekçesine dayandırılmaktadır.

İsa(a.s)için ”hakem” sözü sıfat olarak kullanılmışsa da, İbn Hacer aslında bunun ”hakim” anlamında olduğu kanaatindedir. Çünkü İbn Hacer’e göre İsa, İslam’ın bir hakimi olarak inecektir! O bu ümmetin hakimlerinden bir hakim olacaktır; çünkü bu şeriat nesh olmayacaktır!165 Diğer bazı rivayetlerde “sizin imamınız” ifadesi ile Müslümanlara imam olacağı bildirilmekte166, Ahmed b. Hanbel’in bir rivayetinde bizzat ”imamen mehdiyyen” biçiminde anılmaktadır.167 Mehdi motifine büründürülen İsa’nın yeryüzünde kalacağı süre kırk yıldır.168

Bu rivayetlere göre hem İsa, hem Mehdi, hem de diğer kurtarıcıların gelmesi mukadderdir. Onların zuhur etmesi ile dünya adaletle dolacak, insanlar adeta bir altın çağ yaşayacaktır. Fakat birden çok kurtarıcının hangisinin geleceği, bunlardan birinin mi, hepsinin mi geleceği cevabı belli olmayan bir sorudur.

Şüphesiz İsa’ya biçilen bu rol ile mehdi arasındaki ayniliği görmemek mümkün değildir. Bu bağlamda İsa da tıpkı bir mehdidir. Hatta İsa’yı mehdi motifine büründüren bu rivayetlerin de ötesinde sahih hadis kitaplarında ki ”İsa b. Meryem’den başka mehdi yoktur” şeklindeki daha açık bir rivayet “169 mehdilikle ilgili bütün anlatımları alt üst etmiştir. Hadis şarihleri ise bu zorluğu gidermek için her zaman ki gibi te’vil çaresine başvurmuşlar ve bu sözü: ”muhtemeldir ki İsa’dan başka kamil ve masum bir mehdi yoktur” tarzında te’vil etmişlerdir. Oysa hadisin metninde böyle bir anlam yoktur. Yani İsa’nın mehdiliği “kamil” ve “masum” gibi bir kayıtla tahdit edilmektedir. Bu da Şarihlerin yorum yaparken sabık kültürün etkisinden bağımsız yorum yapamadıklarını göstermektedir.

4.4. Süfyani
Süfyani hem mehdi-i muntazardır, hem de Deccal gibi mehdi’ye düşman olan kutuptan birisidir. Süfyani, Şia’nın bir mehdisi olup ta kendilerinin bir mehdisi olmayan Emeviler’in icat ettikleri kendi mehdi tasavvurları olarak anlaşılmaktadır. Adı süfyani olmasına rağmen kendisi gerçek bir mehdidir!170 Aynen mehdi-i muntazar gibi olan süfyani hadisini, dedesi Ebu Süfyan’ın ismine hürmeten Halid b. Yezid’in uydurduğu ileri sürülmektedir.171

MEHDİ HADİSLERİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1. Mehdi Hadisleri
Bu bölümde mehdinin zuhuruna ilişkin yirmi beş kadar hadisin yorumsuz salt tercümesi yer almaktadır. Bu hadisler Kütüb’i Sitte’den; Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mace’nin Sünenleri ile, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’in de geçmektedir. Buhari ve Müslim’in Sahihleri ile Nesai’nin Sünen’in de ve İmam Malik’in Muvatta’ın da mehdi ile ilgili hadis bulunmamaktadır.

1. ”Bize Ahmed b. İbrahim rivayet etti, Ona Abdullah b. Cafer Er-Rakki nakletti Ona Ebul Melih el –Hasen b. Ömer b. Ziyad b. Beyan’dan nakletti, O Ali b. Nüfeyl’den, O Said b. Müseyyeb’ten, O da Ümmü Seleme’den rivayet etti. (Ümmü Seleme) şöyle dedi: Rasulullah’ı şöyle derken işittim :

”Mehdi benim soyumdandır, Fatıma evladındandır.”172

2. Bize Sehl b. Temam b. Bezığ bildirdi, O’na İmran El –Kattan Katade’den, O Ebu Nadra’dan o da Ebu Said El- Hudri’den rivayet etti dedi ki:Rasulullah(a.s)şöyle buyurdu:

”Mehdi bendendir, geniş alınlı ve yüksek burunludur. Yeryüzünü-daha önce kötülük ve zulümle olduğu gibi-hak ve adaletle doldurur, yedi sene hükmeder.”173

3. ”Bize Ubeyd b. Esbad b. Muhammed El-Kureşi El-Kufi rivayet etti, dedi ki bana babam bildirdi, ona Süfyanü-s Servi ,Asım b. Behdele’den rivayet etti, O Ebu Zerr’den, o da Abdullah’tan rivayet etti. Abdullah dedi ki: Rasulullah şöyle buyurdu;

”Ehli Beytimden, ismi ismime uygun bir adam Arab’a malik olmadıkça dünya yok olmaz.”174 Tirmizi bu hadis için hasen ve sahihtir der.

4. “Bize Abdülcebbar b. A’la b. Abdülcebbar El –Attar rivayet etti, ona Süfyan b.Uyeyne, Asım’dan, o Zer’den, o Abdullah’tan o da Nebi(s.a.v)’den nakletti, Nebi(s.a.v) dedi ki: ”Ehli Beytim’den ismi ismime uygun bir adam başa geçer”. Asım dedi ki, Ebu Salih Ebu Hureyre’den bize bildirdi, şöyle dedi:

”Dünyanın tek bir günü kalmış olsa bile o adamın başa geçmesi için Allah bu günü uzatır ” Ebu İsa bu hadis hasen ve sahihtir dedi.175

5. “Bize Osman b. Ebi Şeybe nakletti, ona Ebu Davud El-Hafesi anlattı, ona Yasin, İbrahim b. Muhammed b.El –Hanefiyye’den anlattı, o babasından, o Ali’den, Ali dedi ki: Rasulullah (s.a.v)şöyle buyurdu:

”Mehdi bizden, ehli beyttendir, Allah onu bir gecede ıslah eder.”176

6. ”Bize Abdullah bildirdi, ona babası rivayet etti, ona Fazl b. Dukayn anlattı, ona Yasin El-Icli İbrahim Muhammed b. Hanefiyye’den anlattı, o babasından, o da Ali(r.a)’dan bildirdi, dedi ki, Rasululullah şöyle buyurdu:

“Mehdi bizden, ehli beyttendir, Allahuteala onu bir gecede ıslah eder.”177

7. “Bize Ebubekir b. Ebi Şeybe rivayet etti, ona Ahmed b. Abdilmelik anlattı, ona Ebul Melih Er-Rakki,Ziyad b. Beyan’dan anlattı, o Ali b.Nüfeyl’den, o Said b. Müseyyeb’ten anlattı, Said dedi ki; biz Ümmü Seleme’nin yanında idik, mehdiden bahsettik, bunun üzerine Ümmü Seleme Rasullullah’ı şöyle derken işittim dediğini söyledi:

“Mehdi Fatıma evladındandır.”178

8. ”Bize Hediye b. Abdilvehhab tahdis etti, bize Sa’d b. Abdülhamid b. Cafer anlattı, o Ali b. Ziyad El-Yemami’den, o İkrime b. Ammar’dan, o İshak b. Abdullah b. Ebi Talha’dan, o Enes b. Malik’ten anlattı, Enes şöyle dedi: Rasulullah’ı şöyle derken işittim :

“Biz Abdülmüttalib’in çocukları, cennet ehlinin efendileriyiz; ben, Hazma, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi.”179

9. ”Ebu Davud dedi ki: Bana Harun b. Muğire tarafından tahdis edildi, o kendisine Amr b. Ebi Kays Şuayb b. Halid’in, ona Ebu İshak’ın bildirdiğini söyledi: Ali(r.a) oğlu Hasan’a bakarak şöyle dedi:

”Şu oğlum, Nebinin onu adlandırdığı gibi seyyiddir. Onun neslinden bir adam çıkacak, ismi Nebinizin ismi olacak, ahlaken ona benzer, fakat yaratılışta (şeklen) benzemez, sonra yeryüzünü adaletle doldurur…”şeklindeki kıssayı anlattı. Bu munkatı bir hadistir.180

10. ”Bize Osman b. Ebi Şeybe rivayet etti, ona Muaviye b.Hişam anlattı, ona Ali b. Salih, Yezid b. Ebi Ziyad’dan, o İbrahim’den, o Alkame’den, o da Abdullah’tan anlattı.Abdullah şöyle dedi: ”Biz Rasulullah’ın yanında iken Haşim oğullarından bir genç geldi. Nebi(s.a.s)onları görünce gözleri yaşla doldu ve rengi değişti, bunun üzerine ben: ”bir süredir yüzünüzde müşahede ettiğimiz, hoşumuza gitmeyen bu görüntü nedir, diye sordum, O da şöyle dedi:

“Biz ehli beyt, bizim için Allah dünyaya karşılık ahireti seçti. Ehli beytim benden sonra belaya, sürgüne ve kovulmaya düçar olacaktır. Sonunda doğu tarafından, yanlarında siyah bayraklar olan bir kavim gelir. Bunlar hayra talip olurlar fakat istedikleri verilmez. Bunun üzerine savaşırlar ve onlara yardım edilir, o zaman istedikleri verilir. Fakat onu kabul etmezler ve ehli beytimden bir adama verirler . O yeryüzünü adaletle doldurur… sizden kim bu duruma yetişirse, kar üstünde sürünerek de olsa onlara gelsin.”181

11. ”Bize Muhammed b. Yahya ve Ahmed b. Yusuf rivayet ettiler, dediler ki, bize Abdürrezzak, Süfyan Es-Sevri’den anlattı, o Halid El-Hazza’dan, o Ebi Kılabe’den, o Esma Er-Rahabi’den, o da Sevban’dan nakletti, şöyle dedi Sevban: Rasulullah şöyle buyurdu:

“Sizin hazinenizin yanında üç kişi savaşır. Üçü de bir halifenin oğullarıdır. Bununla birlikte halifelik hiç birinin olmaz. Sonra doğu tarafından siyah bayraklılar zuhur eder. Daha önce hiçbir kavimden öldürülmediği kadar sizden öldürülür. Ravi burada, şeyhinin şu anda zihninde olmayan bir şey zikrettiğini belirttikten sonra devam ediyor: Onları gördüğünüz zaman kar üstünde sürünmek suretiyle de olsa gidip ona biat ediniz. Çünkü o Allah’ın halifesi el- mehdidir.182

12. ”Harun dedi: Bize Amr b. Ebi Kays, Mutarrif b. Taif’ten, o Ebul Hasen’den, o Hilal b.Amr’dan rivayet etti şöyle dedi: Ali(r.a)’nin şöyle dediğini işittim, Nebi(s.a.v) dedi ki:

“Nehrin ötesinden bir adam çıkar. Ona Haris b. Hurras denilir. Önünde Mansur denen bir adam vardır. Tıpkı Kureyş’in Rasulullah için saygınlığı gibi o da Al-i Muhammed için saygındır. O’na yardım etmek –yahutta ona icabet etmek-dedi-her mü’mine farzdır.” Bu munkatı bir hadistir.183

13. ”Bize Müsedded tahdis etti, O’na Ömer b. Ubeyd rivayet etti, o Muhammed b. El-Ala’dan, o, Ebu Bekr-yani İbn Ayyaş-dan , ona Müsedded, ona Süfyan’dan tahdis etti , ona Ahmed b. İbrahim ona Ubeydullah b. Musa Fıtr’dan;hepsinin manası (birdir), hepsi Asım’dan, Zer’den, Abdullahb. Mesud’dan, o da Nebi’den şöyle dedi:

“Dünyada sadece tek bir gün kalsa bile” ,Zaide, hadisinde ”Allah bir günü uzatır” dedi. (Sonra hepsinin müttefik metni): ”O günde benden-ya da ehli beytimden-bir adam gönderir. İsmi ismime, basının ismi babamın ismine uygundur. ”Ehli beytimden ismi ismime uygun bir adam Arab’a sahip olmadıkça dünya gitmez, ya da yok olmaz.”184

14. ”Bize Osman b. Ebi Şeybe rivayet etti, Ebu Tüfeyl’den o da Ali’den, Ali Nebi(s.a.v) den rivayet etti. Nebi(s.a.v) şöyle dedi:

“Zamandan tek bir gün kalsa Allah ehli beytimden bir adam gönderir. Orayı adaletle doldurur.”185

15. ”Bize Muhammed b. Beşşar nakletti, ona Cafer b. Muhammed bildirdi, ona Şube rivayet etti, şöyle dedi, Zeyd El Ammi’nin şöyle dediğini işittim: Peygamberimizden sonra bir olay olacağı endişesini duyduk ve Nebi(a.s)’ye sorduk, o da şöyle dedi: ”Ümmetimden mehdi çıkar, beş yahut yedi, yahut dokuz (sene) yaşar. Ebu Said diyor ki: bu rakam neyi ifade eder, diye sorduk, Hz. Peygamber(s.a.v) senedir dedi. (sonra devamla) dedi ki: Ona bir adam gelir ve: Ey mehdi bana ver bana ver. (Mehdi’de) götürebileceği kadar eteğine doldurur.” Ebu İsa bu hadis hasendir dedi.186

16. 17, 18. hadisler aynı lafızlarla rivayet edilmiştir.187

19. “Bize Abdullah rivayet etti , ona babası anlattı, ona Abdürrezak anlattı, ona Cafer Mualla b. Ziyad’dan anlattı, ona A’la b. Beşir, Ebu’s Sıddik En-Naci’den anlattı, o da Ebu Said El Hudri’den, dedi ki, Rasulullah şöyle dedi:

“Sizi mehdi ile müjdelerim! O ümmetime bir grup insanın ihtilafı ve sarsılmalar üzerine gönderilir. Yeryüzünü hak ve adaletle doldurur; tıpkı önceden zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi. Ondan göğün sakinleri razı olduğu gibi yerin sakinleri de razı olur. Malı sahih bir şekilde taksim eder.”188

20. “Bize Muhammed El Müsenna rivayet etti, ona Muaz b. Hişam bildirdi, ona babası Katade’den, o Salih Ebu Halil’den, o bir arkadaşından oda Nebi(a.s)’nin zevcesi Ümmü Seleme’den bildiriyor, Nebi(a.s) şöyle dedi:

“Halifenin ölmesinden sonra ihtilaf olur. Medine ehlinden Mekke’ye kaçan bir adam çıkar. Mekkeliler’ den bir grup ona gelirler ve onu ileri sürerler. Rükn ile makam arasında kendisi istemediği halde ona biat ederler. Ona Şam tarafından bir ordu gönderilir. O ordu Mekke ile Medine arasında El-Beyda’da yerin dibine batırılır. İnsanlar bunu görünce, Şam abdalları ve Iraklılar’ın önde gelenleri ona gelirler ve ona biat ederler. Sonra kureyşten, dayıları Kelb kabilesinden olan bir adam çıkar onlara bir ordu gönderir, kendisine biat edilen adam ve cemaati o orduya karşı koyar. İşte bu kelb kabilesi ordusudur. Kelb ganimetinde bulunmayan ne şanssızdır ve mehdi malı taksim eder, insanlar arasında peygamberlerinin sünneti ile amel eder, İslam yeryüzünde iyice yerleşir, mehdi yedi sene kalır ve sonra ölür, Müslümanlar namazını kılarlar.”189

22. “Yukarıdaki hadisi Ebu Davud Harun b. Abdullah, Abdussamed, Hemmam ve Katade tariki ile tahric etmiş ve ondan da mehdi’nin dokuz sene kalacağı ifade edilmiştir.190

23. ”İbnü’l Müsenna, Amr b. Asım, Ebu’l Avam (İmran b. Davud), Katede, Ebu’l Halil, Abdullah b. Haris, Ümmü Seleme, Nebi(a.s) tariki ile rivayet edilmiştir.191

24. ”Bize Hermele b. Yahya El Mısri ve İbrahim b. Sa’d El Cevheri rivayet ettiler, dediler ki, bize Ebu Salih Abdulgaffar b. Davud El- Harani anlattı, Onlara İbn Lehia, Ebu Zur’a Amr b. Cabir El Hadrami’den nakletti, o da Abdullah b. Haris b.Cüz’ Ez-Zebidi’den anlattı, Abdullah dedi ki, Rasulullah şöyle buyurdu: ”Doğudan bir takım insanlar çıkar ve mehdi için ortam hazırlarlar “ -Ravi,” yani onun gücünü hazırlarlar” dedi-.192

25. ”Bize Yunus b. Abdilala tahdis etti, bize Muhammed b. İdris Eş-Şafii anlattı, bana Muhammed b. Halid El-Cendi, Eban b. Salih’ten anlattı, Eban Hasan’dan, o da Enes b. Malik’ten Rasulullah şöyle buyurdu: ”Bu iş şiddetlenerek artar, dünya bir kaçamak ve aldatmacadır. İnsanlar aç gözlüdür. Kıyamet şerli insanlar üzerine kopar. İsa b.Meryem’den başka Mehdi yoktur.193

2. Mehdi Hadislerinin Sened Değerlendirmesi
Bu bölümde mehdi hadislerini genel bir bakış açısıyla -yani tek tek yirmi beş hadisi ele almak suretiyle değil-sened açısından inceleyeceğiz. Hadis ilminde bir hadisin en son ravisinden başlayarak Hz. Peygamber’e varıncaya kadar hadisi birbirine nakleden raviler halkasına hadisin senedi denmektedir.194 Çünkü ravi silsilesinin birbirine sağlam bir şekilde bağlı olması zincirin sağlamlılığını teşkil ettiği gibi, her bir halkanın sağlam ve güvenilir olması da, yine zincirin güvenilirliğini belirleyici kabul edilmiş bundan dolayıdır ki sened olarak adlandırılmıştır.195 Tarihte bir eşi ve benzeri olmadığı ileri sürülen sened müessesesinin asıl hedefi, hadisin sahih olanı ile olmayanını birbirinden ayırmaktır. Durum böyle olunca senet tenkidine gereken önemi vermenin zarureti kendiliğinden anlaşılmaktadır.

İbn Haldun mukaddime’de, mehdi hadislerine yapılan eleştirileri bir araya toplamıştır. O ilgili hadislere yönelik uzunca tenkidine girişmeden önce, hadis usulüne dair şu genel ilkeyi hatırlatır: ”Ehl-i hadisin bildiği gibi, cerh ve ta’dil den önce, hadis imamları bir hadsin ravisini gaflet, ötü ezber, yazdığını karıştırma, yahut yazdıklarında hem zaaf hem karıştırma, batıl görüş ve itikat sahibi olmakla tenkit ederlerse, o hadisin senedi zayıf ve kusurlu sayılıp, senedin zayıflığı hadisin sıhhatini zedeler, hadis zayıf sayılır.196

İbn Haldun mehdi hadislerini tek tek tenkitten geçirdikten sonra şu mütalaayı yapmaktadır: ”İşte mehdinin hal ve durumuna, ahir zamanda huruç ve zuhuruna ilişkin hadislerin tamamı bundan ibaret olup görüldüğü ve anlaşıldığı üzere bu hadislerin ta’n ve cerh edilemeyeni neredeyse hiç yoktur. 197 İbn Haldun Taberani’nin El-Evsat’ın da, Ebu Bekir Bezzaz ve Ebu Ya’la El-Mevsıli’ nin müsnedlerin de rivayet ettikleri bazı hadisleri kritik etmekle beraber, Ahmed b. Hanbel’in müsnedin de geçen mehdi hadislerine hiç atıfta bulunmamaktadır. Kanaatimizce bunun nedeni, İbn Hanbel’in Müsned’in den daha sahih olan sünen kitaplarındaki hadisleri tenkit ettiğine göre, onların daha dünunda gördüğü, müsnedin hadislerini tenkide gerek duymamış olmamasıdır.

Bu hadisleri İbn Haldun’a benzer bir yöntemle fakat daha muhtasar bir tarzda tenkit eden İzmirli İsmail Hakkı, ”Hızır’ın hayatı hakkında varit olan haberler nasıl tenkit edilmişse mehdinin zuhuru hakkında varit olan hadisler de tenkit edilmiş, netice, mehdi ile ilgili hadislerin tamamı zayıf çıkmıştır. Zayıf hadisler ise şayanı itimat değildir,198 sözleriyle, önemli bir gerçeği tespit etmiş olmaktadır.

Bununla beraber İzmirli, ”mehdinin hurucu ve zuhurunu imkansız bulmayıp, bunu hem alken hem adeten, hem imkan-ı zati ve hem de imkan-ı hissi ile mümkün görürken, çelişik bir durum arz etmektedir. Zira bunu mümkün görmesi, reddettiği hadis rivayetlerini neden reddetti sorusunu akla getirmektedir. İzmirli İsmail Hakkı gabya ait haberlerde sahihlik ölçüsü olarak senedi esas almıştır.199

Mehdinin zuhur edeceğini bildiren hadisler ta’n edilmekten kurtulamamıştır. Hatta bu hadisleri tamamıyla zayıf sayanlar da bulunmuştur. Bununla beraber bu zayıf hadisleri muhafaza etmek için olsa gerek” Kim mehdiyi (mehdi haberlerini) yalanlarsa kafir olur” mealinde “koruyucu” bir hadis uydurulmuştur. Avnül Ma’bud sahibi Azimabadi ve İbn Haldun bu sözün uydurma olduğunu belirtmişlerdir.200 Hadis şarihleri her şeye rağmen Mehdinin zuhurunu haber veren hadislerin-en azından- zayıf olduğunu belirtmekten kaçınmamışlardır. Tirmizi’nin şarihi MübarekFuri bu konuda şöyle demektedir: ”İmam el mehdinin hurucu hakkındaki hadisler gerçekten çoktur, lakin ekserisi zayıftır.”201

İbn Kayyim Ebu Davud’un , Abdullah b. Mesud’dan, Asım ve Zer kanalıyla rivayet ettiği hadisin, Taberani’nin, Zer ve Huzeyfe kanalıyla rivayet ettiği varyantını rivayet ettikten sonra, hadisin isnadının zayıf olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir: bu hadisler dört kısımdır: ”Sahih olanlar, hasen olanlar, garib olanlar ve uydurma olanlar. İnsanlar mehdi konusunda dört türlü ihtilaf etmişlerdir. İbnül Kayyim bu ihtilafların ilki olarak İsa‘dan başka mehdi olmadığını belirten Halid El- Cendi’nin hadisine değinmekte ve bu hadisi sahih görmemektedir. Fakat İbnül Kayyım’ın İsa’nın Şam’ın doğusunda ki beyaz minare üzerine ineceğine olan inancı tamdır. İsa’nın mehdi olması ile, asıl mehdi arasındaki çelişkiyi de eklektik bir yorumla gidermektedir: ”Nasıl ki faydalı ilimden başka ilim yoktur sözü diğer ilimleri yok saymamaktaysa, bu da İsa’dan başka gerçek mehdi yoktur, ondan başka kamil ve masum mehdi yoktur anlamına gelir.”202

Görüldüğü gibi haberler oldukça çelişik haberler içermektedir. İbnül Kayyim’in de üzerinde durduğu gibi bu hadislerin garib ve uydurma olanları vardır, fakat o bunların hangilerinin uydurma olduğunu açıklamamaktadır.203

Mehdi ile ilgili hadislerde dikkat çeken önemli bir nokta, Buhari ve Müslim’in mehdi hadislerini kitaplarına almamış olmamalarıdır.204 Kendilerinden bunun nedenine dair bir açıklama bilinmemektedir.

Mehdi hadislerinin birbiriyle çatışması gayet açıktır. Bu rivayetlerin arasını te’lif etmek zor bir iştir. İçlerinde münker şeyler oldukça fazladır. Şüpheler gayet bedihidir ve bundan dolayıdır ki Buhari ve Müslim Sahih adlı kitaplarına bu rivayetlerden hiçbir şey alma gereği duymamışlardır.205

3. Mehdi Hadislerinin Metin Değerlendirmesi
3.1. Mehdi Fikrini Doğuran Harici Etkenler
3.1.1. Harici Tesir Ve Mesih İnancı
Mehdi hadislerini anlamak, bu hadislerin sebebi vürudunu, hangi tarihi ortam ve koşulların ürünü olduğunu, kimler tarafından hangi motivasyonlarla üretilip tevzi edildiğini kavrayabilmek için hemen hemen bütün dinler ve kültürlerin sahip olduğu, yaşattığı bir kurtuluş ve ümit ideali olan Mesih yani bir kurtarıcı bekleme inancını anlamak gerekmektedir. Çünkü mehdi figürü, mesihin Arap diline ve İslam kültürüne transformasyonu olarak görülmektedir. Mucizevi bir kurtarıcının gelip, bozulan her şeyi düzeltmesini, mutluluk, barış ve adalet getirmesini beklemek aslında şu veya bu şekilde, bütün toplumların yaşattığı, nefislere hoş gelen bir umuttur. Böyle bir inanç bazı toplumların bir çok dini ve siyasi hareketlerinin kalkış noktası olmuştur.206

Aslında genel anlamda İslam kültüründe, özelde Şia akidesinde ”Mehdi-i Muntazar “telakkisinin köklerini tespite koyularken işe ilkin İslam kavimlerinin, İslamlaştıktan sonra yeni dine ister istemez aktarımda bulundukları, eski din ve kültürlerinden başlamak gerekmektedir. Zira beklenen mehdi,masum imam, gaip imam nazariyeleri kesinlikle Şia’nın orijinal inançları olmayıp, değişik din ve kültürlerden devşirme, eklektik bir adaptasyondur. İslami düşüncenin pek çok harici kaynaktan şu veya bu şekilde etkilendiği açıktır.

Daha ilk halifeler döneminde, 635 ile 641 yılları arasında, Şam, Antakya, Halep, İskenderiye, Mısır, Harran ve Urfa; Emeviler döneminde Doğu Anadolu, Mezopotamya, Irak, Kuzey Afrika, Cundişapur, Pencap ve Sind fethedilmişti. Bundan böyle bir çok yabancı kültür merkezi Müslümanların hakimiyeti altına girmiş bulunuyordu. Bu da karşılıklı kültür etkileşiminin başlangıç noktası demekti. O dönemde Arap yarımadası bu fethedilen yerlere nazaran kültürel açıdan daha geride idi. Ortadoğu, Mısır ve Kuzey Afrika’da Helenistik kültür; İran’da Sasani kültürü, Hindistan’da da zengin bir Hint kültürü vardı.207 İşte bütün bu kültür merkezleri ve oradaki medreseler vasıtasıyla, başta Helenistik felsefe ve bilim, gerek şifahi olarak gerekse tercüme yoluyla İslam dünyasına geçmişti.

Fetihlerden sonra Mecusilerin çoğu (Zerdüştiler), cizyeden kurtulmak gibi nedenlerle islamı benimsemişlerdir. Şiilikteki imamet anlayışının, imamların masumiyeti ve imamlığın babadan oğla intikali tamamen Zerdüştilikten kaynaklanmaktadır. Çünkü Zerdüşt din adamları da yanılmaz ve hata yapmaz kabul edilmişlerdir. Aynı şekilde verasete dayalı din adamlığı müessesesi de onlarda vardı.208

İslam dininin maruz kaldığı kültür kuşatmalarına değindikten sonra şu önemli tespiti yapan Köprülü şöyle demektedir: ”Arap kılıcı karşısında önce boyun eğen İranilik, Hz. Hüseyin evladını Sasanilerin varisi ve takipçisi sayarak ’Ehli beytin hukukunu müdafaa’ perdesi altında Arap milliyetine ve İslam dinine dehşetli darbeler vurdu ve eski bir medeniyetin kolayca yok edilemeyeceğini, Zerdüşt akidelerini İslam kisvesi altına sokmak suretiyle gösterdi.”209

Zerdüştlükten başka Dehriye, Mazdeizm ve Manihaizm gibi dinlerde VIII.yüzyıldan itibaren İslam dünyasını etkilemiştir.210

Işık ve karanlık gibi düalist bir temele dayana Manihaizm’in kurucusu olan Mani’nin kitapları halife El- Mehdi zamanında(Kur’an-ı Kerim’e nazire yazma gibi bir denemesi olan) İbnü’l Mukaffa tarafından Pehlevi dilinden arapçaya tercüme edilmiştir.

3.2. İç Dinamikler
Tarihi oluşturan olaylar kuşkusuz tek bir nedene bağlı olarak gelişmezler. Bu kural İslam tarihi ve İslam kültür tarihi içinde geçerlidir.Mehdi hadislerinin mevcut formlarıyla İslam kültürüne giriş süreci içinde birden çok faktörün etkisi vardır. Tarihte dinin esas kaynağından inhiraf etmiş, ana kaynağı tağyir, tebdil ve tahrif etmiş milletlerin akıbetine İslam ümmeti de uğramıştır. Gerçi her şeye rağmen Müslümanlarla diğerlerini birbirinden ayıran önemli bir faktör vardır ki o da, Kur’an-ı Kerim’in bizatihi tağyir, tahrif ve tebdil edilmemiş olmasıdır.

Genelde hadislerin,özelde mehdiye ilişkin rivayetlerin hadis formatını kazandığı süreç, İslam aleminin çok ciddi sancılar yaşadığı, müslümanın müslümana karşı kılıç çektiği, kardeş kanının akıtıldığı bir döneme tekabül etmektedir. Yaşanan savaşlar, acılar ve yıkımlar ümmeti bunaltmış, toplumda kötümser, karamsar ve kaderci anlayışların neşvünema bulmasına yol açmıştır. İşte böylesi bunalımlı bir ortamda, Kur’an-ı Kerim’i doğru okuyup doğru yorumlayamayan insanların, kurtuluşlarını hayatın gerçeklerinden kopuk, mucizevi kahramanlardan beklemeleri, kaçınılmaz bir sonuç idi. İçinde pek çok nakkaşın yer aldığı Mehdilik adındaki menkıbevi kültür ilmik ilmik işlendi, bu işlengiyi baş tacı edecek, buna teşne bir kitle de zaten vardı.211

Müslümanların maruz kaldıkları zulümler tıpkı bir zamanlar Yahudilerin çektiği acıları, esaret yıllarını andırıyordu. Bir zamanlar İsrail oğullarının beklediği ama bir türlü gerçekleşmeyen ”Allah’ın dünyevi hükümranlığı ”üzerlerinde derin etkiler bırakmıştı. Buradan da apokaliptik masallar neş’et etmişti.212

Hz. Peygamber’in vefatını müteakip, Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in dönemleri genel hatları ile başarılı geçmiş, fakat Hz. Osman’ın iç kargaşa sonucunda şehit edilmesi, fitnenin ayak sesleri olmaktan öte ’fitne kapısının aralanması’ anlamına geliyordu. Bu bir ridde savaşı değildi, bu Medine cemaati içinde vuku bulan ilk ciddi ihtilaftı, Müslüman ümmetinin güçlü toplumsal temelleri sarsılmaya başlanmıştı. Bu sonraki bütün ihtilafların şu veya bu şekilde kendisinden bir iz taşıdığı bir ihtilaftı.213

Hz. Ali döneminde de fitne eksilmek yerine artarak devam etti, işte bu tehlikeli gidişin ilk meyvesi , 656 yılında meydana gelen Cemel harbi oldu. Bu olayın üzerinden bir yıl geçmeden bu sefer de Hz. Ali’nin ordusuyla Hz. Muaviye’nin ordusu Sıffin’de karşılaştı, bu savaşın neticesi çok daha vahimdi, şüphesiz Hz. Ali ve evladı taraftarlarını en fazla üzen olaylardan biri Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi idi. Bütün bu meydana gelen olayların toplumun üzerinde ne gibi izler bırakacağını tahmin etmek güç değildir. Şimdi artık paniğe kapılmış ruhlar her zamankinden daha çok bir melce’ bulmaya muhtaç durumdaydılar.214 Bütün bu gelişmeler Şia’da bir kurtarıcı fikrinin benimsenmesi doğrultusunda elverişli bir ortam hazırladı. Şiiler’in uzun bir süre maruz kaldıkları haksızlıklar, kendilerinde intikam hisleri doğurmuş ve bu esnada mehdilik fikri yerleşmiştir, çünkü böyle bir mehdilik fikrine ihtiyaç vardı.215 Her evden mutlaka bir veya daha fazla ölenin olduğu fitne olaylarından sonra, İslam toplumunun üstüne kapkara keder bulutları çöküp, zalim sultanlara karşı çaresiz kalan ehli beyt taraftarlarının gönüllerinde bir kurtarıcı özlemi taht kurmuştu. İşte bu gibi durumlarda toplumlar genellikle zühd ve takvaya yönelmekte içe kapanmaktadır. Düş kırıklığı ve psikolojik çöküntü, kapanmış toplumlarda bir kurtarıcı ümidini de beslemektedir.216 Şia’nın gördüğü zulüm ve baskıların boyutu ne kadar büyük, asırlar süren sindirme politikaları ne kadar şiddetli olursa olsun, bu durum akideleşen mehdi mitini hiçbir zaman haklı kılmaz, sadece böyle bir mitin çıkış sürecini anlamada işe yarayabilir. Kur’an-ı Kerim geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin nasıl sarsıldıklarını, hatta Allah’ın yardımı ne zaman diyecek kadar bunaldıklarını bildirmekte217 fakat kurtuluşu mevhum bir kurtarıcıya havale etme yönünde en ufak bir telmihte bulunmamaktadır.

Mehdinin zuhuru hakkında rivayet edilen bir çok hadisin etkisi ile olacaktır ki, Selefiyye ile Hadis alimleri, Şia’nınkinden farklı da olsa ahir zamanda bir mehdinin geleceğini kabul etmişlerdir. Onların telakkilerine göre kıyametin büyük alametlerinden biri olan mehdi, Hz. Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelen bir ailenin çocuğu olarak Medine’de doğacak, Mekke’de mehdiliğini ilan edecektir. Adı Muhammed b. Abdullah’tır. İlahi emirleri hayata geçirecek, sünnetleri ihya edip bidatleri ortadan kaldıracak, başta Cebrail ve Mikail olmak üzere meleklerden oluşan orduların da desteği ile dünyanın tamamına hakim olacak, Tevrat’ın ve İncil’in asıllarını bulup ehli kitap’ın Müslüman olmasını sağlayacak, zulmü kaldırıp adaleti tesis edecek, devrinde herkes zenginleşecek, barış ortamını sağlayıp, düşmanlıkları sona erdirecektir. Yedi yıl süren bir iktidardan sonra Hz. İsa gökten inecek, Deccal’i birlikte öldürdükten sonra yönetimi ona devredip otuz beş veya kır yaşlarında vefat edecektir. Kesinlik ifade den hadislerle sabit olduğundan bu olayların kabul edilmesi zorunludur. Bazı ayetlerde mehdiye işaret edilmiş ve kıyametin kesin bir alameti olduğuna dikkat çekilmiştir!218 Sünni kelamcıları ise eserlerinde mehdi inancına ya hiç temas etmemiş veya kıyamet alametleri arasında kısaca değinip, bunun asli bir inanç konusu olmadığına dikkat çekmişlerdir.219

Dünyanın son zamanlarında adı, soyu, nitelikleri ve icraatları belli bir kurtarıcının geleceğine dair açık bir nas bulunmadığı, aklında bunun mevcudiyetine hükmetmediği düşüncesinden hareketle mehdinin zuhurunu kabul etmeyenler arasında; Kadı Abdülcebbar, İbn Haldun, Reşit Rıza, Ahmet Emin, Fert Vecdi, Abdullah Es-Seman ve Abdullah b. Zeyd gibi eski ve yeni elimler yer almaktadır. Bunların değerlendirmesine göre mehdi hakkındaki hadisler ya zayıf veya uydurmadır.220

Mehdi inancı dini deliller açısından sübut bulmamasının ötesinde, İslam tarihinin akışında bir çok olumsuzluğun kaynağı olmuştur. Siyasi iktidara göz diken pek çok kimse mehdi olduğu iddiasıyla ortaya çıkıp Müslümanların sosyal birliğini parçalamış ve savaşlara yol açmıştır. Hareket noktası olarak ileri sürülen noktaların aksine mehdi inancı, insanları tembelliğe itmiş ve Müslümanları çözümsüzlüğe sürüklemiştir.221

III. BÖLÜM

MÜCEDDİD KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ

A. MÜCEDDİD KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1. Tecdid ve Müceddid Terimleri
Tecdid kelimesi sözlükte ”yüce olmak, nasip sahibi olmak, ciddi olmak, bir işe sımsıkı sarılmak, özen göstermek, gayret etmek, (bir şeyi) kesmek, yeni olmamak ve önceden olmamış bir şeyin ortaya çıkması gibi muhtelif anlamları ihtiva eden ”cedde” fiilinin tef’il babından mastarı olup bir şeyi yenilemek ve yeniden yapmak anlamlarına gelir. Teceddüd kelimesi ise bir fiilin, eylemin yeniden yapılması veya (göğüsten ) sütün kesilmesi gibi manalar taşır.222

Kur’an-ı kerim’de tecdid ya da teceddüd lafızları zikredilmez. Sadece “cedde” fiilinin türevleri ”ceddü (yüce olan)”223, ”cüded (yollar)”224 ve yaratma kelimesi ile birlikte kullanılan ”cedid (yeni)” lafızları ile zikredilir.225

Hadis literatüründe de imanın, zamanın, elbisenin, mescidlerin kiralanması veya aya akdin yenilemesinden bahseden rivayetlerde “ceddede” ve “istecedde” fiilleri geçer. Görüldüğü üzere tecdid ve teceddüd islamın iki esas kaynağından sadece hadislerde bir şeyi yeniden yapmak, yenilemek, tazelemek veya önceden olmayan bir şeyi ilk defa icat etmek anlamlarında kullanılmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında dinin tecdidi de; din denilen olguyu ya yeniden inşa etmek ya da önceden varolup ta fonksiyonunu yitirmiş olan kısımlarını canlandırmak, yinelemek ve tekrar gündeme getirmek gibi anlamlara veya anlamlardan birine gelebilir.

Tecdid islamda değil müslümanlardadır226 görüşü değişen şartlar karşısında Müslümanların ne yapması gerektiğini en veciz bir şekilde ifade etmektedir. Modern hayatın hakim olduğu bir yaşam tarzı ile hemhal olan ama buna rağmen İslami duyarlılığını da muhafaza etmeye çalışan Müslümanlar çelişkiler içinde yaşamaktadırlar. Yaşlanılan bu çelişkilerin en önemli nedenlerinden biri, islamın dünya görüşünü ve zihniyetini temsil eden ve tarihin muayyen dönemlerinde kısmen gerçekleşen nebevi kaynaklı bir sünnet anlayışının ya hiç dikkate alınmaması ya da günümüz gerçekleri göz ardı edilerek geliştirilememesidir.227

Halbuki İslam tarihinin belirli zamanlarında alimler kısmen değişmekte olan şartlar karşısında Nebevi sünneti , fert ve toplum hayatının her safhasında gerçekleştirilebilir bir tarzda sunmaya gayret etmişlerdir . Onların bu metodu, öyle anlaşılıyor ki, içinde yaşanılan gerçekliğin dikkate alındığı ve kaynakların yeniden incelendiği, ilmin amele dönüştüğü, amel ilim birlikteliğinin süreklilik arz ettiği köklü bir gelenekten kaynaklanmaktadır. Bu geleneğin ilham kaynakları ise Kur’an- ı Kerim, Hz. Peygamberin sünneti ve bunlara bağlı olarak gelişen toplumun yaşayan geleneği yada tedeyyünü olmuştur.

İslam dünyasının Hz. Peygamber döneminden başlamak üzere farklı kültür ve medeniyetleri ile olan münasebetleri neticesinde ortaya çıkan ve islamın esas kaynaklarına uygun olmayan fikir, düşünce ve uygulamalar hoş karşılanmamış, bunlar için bidat228 yada ihdas kavramları kullanılmıştır. Buna karşılık zaman zaman toplumu Kur’an ve sünnet doğrultusunda yönlendiren, kaybolmaya yüz tutmuş islamı değerleri yeniden gündeme getirip, onların canlanmasına öncülük eden her türlü anlayış ve fikirler de tecdid, ıslah veya ihya kavramları ile ifade etmişlerdir.

Günümüz Müslüman entelektüelleri ise , batıllılaşmanın ve modernleşmenin getirdiği değişmeyle yüz yüze gelen Müslüman toplumlarını bir takım olumsuz etkilerden kurtarmak ve kaybolmaya yüz tutmuş islami kimliklerini yeniden kazandırmak amacıyla bir gayret içerisine girmişlerdir. Bunun içinde öncelikle islami düşünce ve disiplinlerini tekrar canlandırma çabaları yoğunlaşmış ve modern İslam dünyasında genel anlamda “yenileşme” adıyla pek çok düşünce ve fikir, İslam düşünürlerinin zihninde revaç bulmaya başlamıştır.229 Eski için olduğu kadar, yeni fikir ve uygulamaların da elbette islami olup olmadığı endişesi Müslümanlar için her zaman temel bir sorundur. Böyle bir endişe şu veya bu şekilde farlı düşünen günümüz Müslüman düşünürlerinin gelenekçi ve yenilikçi diye gruplara ayrılmalarına neden olmakta ve bu çerçevede ilmi düşünceler karşılıklı olarak tenkit edilmektedir. Ama yine de yenilikçiler gelenekten, gelenekçiler de yenilikten vazgeçememektedirler.230 Çünkü herkesimin fikirlerinde tecdid düşüncesi mühim bir yer işgal etmektedir. Bu düşüncenin etrafında yoğunlaştığı kaynak ise incelenecek olan “tecdid” yada “Müceddid” hadisi diye bilinen bir rivayettir.

B. TECDİD HADİSİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1. Tecdid Hadisinin Metni
Kütüb-i Tis’a adıyla meşhur dokuz hadis kitabı ve güvenilir kabul edilen diğer hadis kaynakları arasından sadece Ebu Davud’un süneni ile H.4. ve daha sonraki asırlara ait diğer bazı hadis, tabakat kitaplarında Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilmektedir:

“Allah her yüz senenin başında bu ümmete dinini tecdid edecek kişi(ler)gönderecektir. (İnnellahe yeb’asü lihazihil ümmeti ala re’si külli mie sene men yüceddidü leha dineha)231

2. Hadis Senedinin Tenkidi
Bu hadis geçtiği hemen her hadis kaynağında yer alan müşterek ravi İbn Vehb’ den Hz. Peygamber’e kadar şu muttasıl senetle rivayet edilmektedir:

İbn Vehb232(ö.198)- Said b. Ebi Eyyub233(ö.149)- Şerahil b. Yezid El-Meğafiri234(ö.120)- Ebu Alkame235(ö…)- Ebu Hureyre- Hz. Peygamber.

Ancak bütün rivayetlerin senedinde hadisi Ebu Hureyre’den nakleden ravi Ebu Alkame geçmesine rağmen, Tabera’nin El-Mu’cemül Evsat’ında Ebu Talha ismi zikredilmektedir.236 Hadsi İbn Vehb’ten ise altı kişi rivayet etmektedir. Bunlar da Osman b. Salih, Hermele b. Yahya237, Amr b. Sevad Es-Serahi238, Ebur Rebi Süleyman b. Davud El Mehri239, Ahmed b. Abdurrahman ibn Vehb240ve Rebi’ b. Süleyman b. Kamil El- Muradi.

Ebu Davud, Abdurrahman b. Şurayh El –İskenderani’nin de Şerahil’e kadar senedi zikrederek bu hadisi rivayet ettiğini söyler. Yani Abdurrahman seneden iki raviyi-Ebu Alkame ile Ebu Hureyre’yi-zikretmeden rivayet etmiş ve hadis bu tarikiyle mu’dal olmuştur.Buna göre hadisin iki rivayet şeklinden birisi,mu’dal, diğeri ise muttasıldır.241 Münziri, Abdurrahman’ın sika bir ravi olduğunu, Buhari ve Müslim’in onun hadisiyle ihticac edilmesinde müttefik olduklarını kaydetmekle birlikte muttasıl senedin sonunda ”fima a’lemü…”(bildiğim kadarıyla Ebu Hureyre bu hadis merfu olarak rivayet etmiştir) ifadesinin hadisin Hz. Peygamber’den rivayet edilmesi hususunda ravi Ebu Alkame’nin şekki olduğunu ve şekk ifadesinin hadisin merfu olmadığını açıkça gösterdiğini belirtmektedir.242 Fakat bu görüşe Sehavi itiraz ederek ”fima a’lemü” ifadesinin şekk değil bilakis ravinin bilgisini gösterdiğini belirtmektedir.243 Ayrıca hadisin Hz. Peygamber’e aidiyetinin ravinin görüşü ile ilgili değil, nübüvvet mertebesinde olan birisinin beyanıyla sabit olacağını, dolayısıyla söz konusu hadisin Hz. Peygamber’den sadır olduğunu açıkça gösterdiği belirtilerek te itiraz edilmiştir. Münziri tecdid hadisinin sahih olduğunu açıkça zikretmemekle birlikte Hakim,Beyhaki, İbn Hacer El-Askalani ve Zeynül Iraki gibi hadis hafızları bu hadislerin sahihliğinde ittifak etmişlerdir.244

Oryantalist Ella Landau-Tasseron bir makalesinde245, tecdid hadisinin Şafi’den sonra onun ekolüne mensup kişilerce onun öğretilerini meşrulaştırmak için Şafi sonrasında uydurulduğunu iddia etmektedir. Fakat bu iddia ispatlanmamış bir takım faraziyelere dayanmaktadır. Halbuki islami literatürde bu rivayetin Şafi sonrasında uydurulduğu iddiasını geçersiz kılacak bazı veriler bulunmaktadır;

Birincisi: Bu hadisin İbn Vehb’in Kitabü’r Ricalinde yer aldığını öğrenmekteyiz,246 İbn Vehb’in vefat tarihi H.198, Şafinin ki ise H.204 olduğuna göre bu rivayetin Şafi sonrasında uydurulduğunu söylemek ortadan kalkmıştır.

İkincisi: Zühri’nin(ö.124) ,ilk yüzyılın başında Allah’ın bu ümmete Ömer b. Abdilaziz’i bağışladığını zikretmesi- İbn Hacer’in de belirttiği gibi- bu sözün Zühri döneminde yaygın, yada en azından mevcut olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla tecdid hadisinin Şafi’nin vefatından sonra onun öğrencileri tarafından uydurulduğu iddiası geçersiz olup, tecdid hadisini İbn Vehb’in kitabü’r rical adlı eserinde bulunduğunu belirten görüşü kabul etmek gerekir.

İslam alimleri hadisin senedinde bilhassa Hz. Peygamber’den İbn Vehb’e kadar zikredilen raviler hakkında menfi bir kanaate sahip olmadıkları için hadis sened açısından sahih kabul edilmiştir.

3. Tecdid Hadisinin Metninin Değerlendirilmesi
Bir hadisin metninin güvenilir kabul edilmesinde senedinin sahih olmasının büyük rolü vardır.Ancak bazı hadislerin senetleri sahih kabul edilmekle birlikte,metinleri ya sahih kabul edilmemiş yada sahihliği konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Yine aynı ilmin bir kriterine göre hadisin senedinin sahih olması, metninin de sahih olmasını gerektirmemektedir. Bu ilkelerden hareketle tecdid hadisinin metni,senedi sahih olduğu halde bir değerlendirilmeye tabi tutulmuştur.

Bir hadis metninin incelenmesinde, Kur’an-ı Kerim’e, sahih hadisler, akla, tarihi hadiselere, tecrübe ve müşahedeye uygunluğu gibi genel prensiplerin öncelikle dikkate alınması gerekir. Bu prensipler çerçevesinde değerlendirme yapılırken hadisin veya söylenen sözün bilhassa siyak-sibakının ;kime ,niçin,nasıl söylendiğinin ve metinde zikredilen her bir ifadenin ne anlama geldiğinin tespiti de elbette önem arz etmektedir.

Tecdid hadisinin hangi bağlamda söylendiğini tespit imkanı verecek ve belki de hadisin anlaşılmasında en önemli olan vürud sebebi tespit edilememiştir. Bu itibarla sadece hadisin metni hem tek tek ifadeler, hem de genel bütünlüğü açısından bilhassa tarihi şartlar çerçevesinde incelenmeye tabi tutulmuştur.247

Tecdid hadisi Hz. Peygamber’in Allah’ın bu ümmete her yüz senede dini tecdid edecek kişi veya kişileri göndereceğini önceden bildirdiğine işaret eden gaybi nitelikli bir haber görünümündedir. Hz. Peygamber’e ait olduğu söylenen geleceğe yönelik haberlerin isabetli izahında bir çok müşkil bulunmaktadır.Gerek rivayetlerin nakledilmesinde ortaya çıkan hata ve yanılmaların, gerekse belli bir dönemdeki siyasi, itikadi, askeri v.b. olayları meşru göstermek amacıyla kasıtlı olarak yapılmış uydurma rivayetlerin bulunması bu müşküllerden bazılarıdır. Nitekim böyle bir gerçekten hareketle özellikle zamanı, mekanı ve tarihi kesin hatlarla belirtilen, istikbali hadiselerden bahseden rivayetleri İslam alimleri her zaman ihtiyatla karşılamışlar, hatta bir kısmı hadiste bahsedilen dönemde cereyan eden; siyasi, askeri, içtimai ve dini hareketlerin bir yansıması olarak görmüşlerdir. Bu sebeple geleceğe yönelik olup senedi sahih kabul edilen bu nevi haberlerin güvenilirliği konusunda mümkün mertebe ihtiyatlı olmak gerekmektedir. Hz. peygamber’in geleceğe yönelik haberleri ya sadece Allah’ın bildirmesi ile doğrudan yada hayatı boyunca edindiği tecrübelerden hareketle ümmetine bir uyarı ve tahmin olarak vahy almaksızın haber vermesinin mümkün olduğu prensip olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla istikbale yönelik her hadisin tahlilinden sonra sahihliğine karar verilmesi gerektiği ve istikbali bir görünüm arz eden tecdid hadisinin de bu kategoriye dahil olduğu ifade edilmektedir.248

Tecdid hadisinin zahirinden hareketle akla şu sorular gelmektedir: ”Hz. peygamber’e tamamlanmış bir şekilde gönderilen din,belirli dönemlerde deforme olacak mı ki Allah her yüz senede kişi,kişileri göndermek suretiyle onu asli haline döndürecek.” “Allah kıyamete kadar bu dini müceddidler vesilesi ile mi baki kılacak.” “Niçin her yüz senede müceddidlerin gönderilmesi gerecektir.” “Her yüzyılın başı ve sonu belirli bir tarihi mi ifade etmektedir.” “Hadiste bahsedilen “bu ümmetten” maksat nedir. Her yüzyılın başında bir mi birden fazla mı kişi gönderilecektir.”

Yenileme ihtiyacı ya bir şeyi ayakta tutan asli unsurların şu veya bu şekilde bozulduğu ve fonksiyonunu yitirdiği yada temel öğeleri sağlam olup yan unsurlarının işlemediği hallerde gerçekleşir. Bu durumda işlemez olan şey bütünüyle atılıp yerine aynı görevi üstlenebilecek benzer olan başka bir şey ikame edilir veya bazı kesimleri işler hale getirilir ki buna da yenilemek denilir.

Hadiste zikredilen “bu ümmet” teriminden ister o dönemin Müslümanları, isterse daha sonraki dönemlerin Müslümanları kastedilsin bahsedilen din şüphesiz İslam dini olacaktır. İslam dininin de temeli Allah’ın kıyamete kadar korunmasını uhdesine aldığı Kur’anı Kerim’dir. Ayrıca bu temele Kur’anın o dönemin pratiğine yansıdığı Hz. Peygamber’in sünnetini de ilave edebiliriz. Dolayısıyla İslam dininin temelinde her hangi bozulma ve değişme olmayacağına göre, yan unsurlar diyebileceğimiz insanların temel kaynakları anlamada ve uygulamada yaptıkları yanlışların karışmasıyla dini anlayış ve uygulamaların tekrara yenilenmesinin gerekli olduğu sonucu çıkabilir.Ayrıca geçmişte fonksiyonunu icra etmiş bazı dini uygulama ve anlayışların günümüzde olduğu gibi toplumun ihtiyaçlarına cevap veremediği için geçerliliğini kaybetmeye başladığı, bundan dolayı da dinin temel kaynakları çerçevesinde yeni yorumların yapılmasıyla yenileme ihtiyacının mümkün olabilirliği yenileme ve yenilenmenin birkaç şekilde gerçekleşebileceğini gösterebilir.

Tecdidü’l İman hadisinde249 geçen imanın tecdidi de din örneğinde olduğu gibi soyuttur. Rivayette imanın nasıl tecdid edileceğine dair yöneltilen bir soruya verilen cevap, tecdid kavramına farklı bir boyut getirmektedir.Şöyle ki: bu rivayette imanın tecdidi ,kelime-i tevhidin çokça zikredilmesi şeklinde tarif edilmiştir. Demek ki imanın temelini oluşturan kelime-i tevhidin sıkça tekrarlanıp tekrar edilmesi bir tecdidi ifade etmektedir. Buna göre dinin sürekli gündemde tutulmasının ve hatırlanmasının bir tecdid olduğu söylenebilir.

3.1. İslam Bilginlerinin Tecdid Hadisini Yorumlama Şekilleri
İslam alimlerinin tecdid hadisini tarihte nasıl anladıklarını ve yorumladıklarını bilmek tecdid hadisinin anlaşılmasında bir boyut kazandıracaktır. Zira bir kavramın anlamı, ortaya çıkardığı neticeleriyle de değerlendirilebilir. Mesela, tecdid hadisinin Ebu Davud’un süneni ile diğer hadis kaynaklarında zikredilen ve en çok kullanılan yaygın rivayetinde “yüceddidü” İle “din” kelimeleri geçer ve yapılan bütün yorumlar bu lafızlar üzerinde yoğunlaşır. Halbuki Ahmed b. Hanbel’in “ruviye anin nebiyi…” veya “yurva anin nebiyi…”diyerek Hz. Peygamber’den naklettiği bazı rivayetlerde “yüceddidü” yerine “yuallimü” (öğretmek)250 veya “yübeyyinü” (teybin etmek) lafızları ile yine Ahmed b. Hanbel’in kendi sözü olarak gelen bir rivayette ise “din” kelimesi yerine ”sünen”(sünnetler)251 ifadeleri yer alır.Gerek Ahmed b. Hanbel’in Hz. Peygamber’e nisbet ederek naklettiği rivayetlere gerekse kendi yorumu olarak gelen haberlere göre tecdid; ta’lim ve teybin, din ise;sünnetler demektir. Dolayısıyla dini tecdid etmek demek, Hz. peygamber’in sünnetlerini insanlara öğretmek ve açıklamak şeklinde anlaşılmış olacaktır.

Tecdid hadisini ilk dönem anlayışı çerçevesinde geliştiren son dönem alimleri de dinde tecdidi şöyle izah etmektedirler:

1. Bir asılda başka bir asıla dönüştürerek yapılan yenilenmeyi ihtiva etmediğini bilakis gerek eğitimde gerekse tatbikatta dine sokulan hurafe ve bidatlerin, asla uygun olmayan unsurların, tıpkı kirlenen bir elbisenin tertemiz bir hale dönüşmesi gibi arındırılmasıdır.

2. Aşırı gidenlerin, batıla düşenlerin ve cahilleri te’villeriyle, dinin tahrif edilmesinden korunmasıdır.252

3. Kitap ve Sünnetle amel edilmesi ve bu ikisinin emrettiği ve fakat geçerliliğini yitirmeye başladığı şeylerin ihya edilmesidir.253

4. Usulde, külliyatta ve esasta birden bire ortaya çıkan ve bunların ruhuna ve özüne aykırı olan şeylerin izale edilmesidir.

5. Yenilenmenin başkalaşım ve bozulma değil vahdet düsturunun korunarak diğer prensiplerin geliştirilmesidir.

Dolayısıyla gerek ilk dönemde gerekse sonraki dönemlerde dinde tecdid dinin esasında ve özünde herhangi bir değişiklik ve yenileme yapmaktan ziyade, dinin safiyetini bozacak, esasa ve temele dayanmayan inançların ve buna bağlı uygulamaların bertaraf edilmesi ve vahdeti bozmayan prensiplerin geliştirilmesi, yani bir bakıma geçmişin muhafaza edilmesi ve gündemde tutulması olarak anlaşılmıştır.

Geçmişteki bazı dini kuralların, bunlara bağlı uygulamaların ve anlayışların toplumun ihtiyaçlarına cevap veremediği, geçerliliğini kaybetmeye başladığı, dolayısıyla da bir reforma gidilmesi gerektiği gibi yenileşme anlamında bir tecdid anlayışının olmadığını görmekteyiz.

3.2. Hadiste Zikredilen “Her Yüz Sene Başında”(Ala re’si külli mie sene) Kaydının Değerlendirilmesi
Hadiste zikredilen her yüz sene başında kaydı ya sanki önceden belirlenmiş bir tarihe işaret etmekte yada bir zaman dilimi yani “karn” veya “asr” anlamına gelmektedir. Birinci ihtimalin kesinleşmesi, bizi tecdid hadisinin bu yönüyle güvenilir olmayacağı noktasına götürebilir, zira geleceğe yönelik haberlerde belirli bir tarihe işaret edilmesi, bir hadisin sahih olarak kabul edilmemesinin yeterli şartlarından biridir. Buna ilaveten ”her yüz sene” veya yüz sene” ifadeleri o dönemdeki Araplar arasında bir darbı mesel olarak ta kullanılmış olabilir.Bütün bunlara rağmen hadisin zahirinden, bu sözün söylendiği andan ya da bir dönemdeki tarihi bir olaydan başlamak üzere her yüzüncü yılın başında Allah bu dini tecdid edecek kişi veya kişileri Müceddid olarak göndereceği anlamı çıkmaktadır. İslam alimlerinin “her yüz sene başında” ifadesine verdikleri anlamlandırmalara geçmeden önce bazı hususlara dikkat etmek gerekir. Evvela bu hadisin metninde ve diğer varyantlarında onun 100.yılın başlangıcını hangi tarihi bir olayı yada takvimi esas alarak söylediğine dair bir bilgi yoktur. Bu durumda 100 senesinin hangi tarihi olay başlangıç kabul edilerek söylendiği hususunda üç ihtimal akla gelmektedir:

Birincisi: Hz. Peygamber’in hicret olayını başlangıç kabul ederek bu sözü söylemesidir. Ancak hicretin takvim başlangıcı olarak esas alınması Hz. Peygamber’in vefatından yedi sene sonra Hz. Ömer zamanında H.17. senede gerçekleştiğinden bu ihtimal doğru değildir.

İkincisi: Hz. Peygamber’in sözü,vefatından önce Arapların kullandığı önemli bir tarihi vakıaya göre söylediğidir. Bu da bizi kesin bir neticeye ulaştırmamaktadır.

Üçüncüsü: Hz. Peygamber’in kendi vefatını dikkate almasıdır. Dini tecdid edeceklerin de, elbette Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkması gerekeceği düşüncesiyle, bu son şıkkın daha uygun olduğu akla gelebilir; ’ancak hiçbir nefis nerede ve ne zaman öleceğini bilemez ‘254 ayetinden hareketle kati bir neticeye ulaşmak zor olmaktadır.

Tecdid hadisinde” her yüz sene “de ifadesinden neyin kastedildiğini anlamanın güç olması te’vile gidilmeden zahiri anlamı açısındandır, yorumlamalarla bu güçlükler giderilebilir. Nitekim İslam alimleri böyle bir metoda başvurmuşlar, Hz. Peygamber’in mutlak anlamda belirli bir tarihi ve olayı esas alarak yüz senesini söylemediğini, bilakis tahmine dayandığını, bu sebeple her dönemde ve asırda İslam dünyasının farklı bölgelerinde etkinliği olmuş, alimlerin Müceddid sayılabileceğini söylemişler ve değerlendirme de ekseriyetle hicri takvimi esas almışlardır. Bazıları ise Hz. Peygamber’in vefatını başlangıç olarak kabul etmişlerdir, örneğim; Süfyan b. Uyeyne; bana ulaştığına göre Rasulullah’ın vefatından sonra her yüz senede alimlerden bir adam çıkacak ve Allah onunla dini kuvvetlendirecektir,” şeklindeki rivayetinde 100 yılın başlangıcı olarak Hz. Peygamber’in vefatı esas alınmıştır. Şah Veliyyullah’ ta, Müceddid için kesin bir tarihin tayin edilmediğini bunun bir tahmin olduğunu ve başlangıcının da Hz. Peygamber’in vefatı olması gerektiğini söyler.255 Bu arada Sufyan b. Uyeyne’nin “belağani” kelimesini kullanması bu rivayeti “vicade” yoluyla elde ettiğini ve bu lafızla nakledilen rivayetin ise kesin olmadığı neticesine götürebilirse de,256 birinci ve ikinci asırlarda yaşamış bazı hadis imamlarının; belağani veya belağana gibi lafızlarla isnatsız olarak rivayet ettikleri hadislerin, aynı zamanda başka tariklerden de mevsul olarak rivayet edildikleri anlamına da gelebileceğini, Süfyan b. Uyeyne’nin de hadisi bu yolla rivayet ettiğini söylememizde bir sakınca yoktur. 257

Hadiste zikredilen ”yüzsene” kaydını değerlendirirken arapçada “mie sene”ile “sene mie” arasındaki farka da belki dikkat edilebilir. Şöyle ki:”mie sene”(yüzüncü sene) sözün söylendiği andan itibaren ileriye doğru yüz yıl sayılacağını, ”sene mie”(yüz senesi) ile sözün söylendiği ada, tarih olarak önceden belirlenen veya daha sonraki bir tarihi ifade etmektedir. Tecdid hadisinin bazı versiyonların da “mie sen” kaydı geçer ki, hadisin söylendiği andan itibaren yüz yıl ileriye doğru hesaplanacağı anlamına gelir. Bu durumda ilk gönderilecek müceddidin, hicri yüz senesinde değil, sözün söylendiği andan itibaren yüz sene sonra,yani Hz. Peygamber’in vefat ettiği senede bu sözü söylediğini düşünecek olursak, hicri 110 tarihinden itibaren çıkması gerekir. Halbuki İslam alimleri, hicri takvimi esas alarak, ilk müceddidi, H.101’de vefat eden Ömer b. Abdülaziz; ikinci müceddidi ise, 204’de vefat eden Şafi olarak kabul etmişlerdir.258

Hadiste zikredilen “re’s” lafzının yüzyılın başını mı sonunu mu ifade ettiği hususu da tartışmalıdır. Azimabadi hadiste geçen “re’s”den hareket ederek yüzyılı hicri takvime göre değerlendirmekte ve “re’s”için yüz yılın başı değil sonu olduğunu belirterek şöyle der: zira Zühri, Ömer b. Abdilaziz’i H.1.asrın müceddidi, Ahmed b. Hanbel ve diğer alimler de Şafiyi ikinci asrın müceddidi saymışlardır . Ömer b. Abdülaziz’in vefatı 101, Şafii’nin ki de 204 olduğuna göre “re’s” den maksat yüz senenin başı değil, sonudur. Üstelik sözlük anlamı itibariyle de “re’s” bir şeyin başı değil, bir tarafı yada sonu demektir.259

3.3. Tecdid Hadsinde Geçen “Men” lafzının Değerlendirilmesi
Tecdid hadisinde ”men” lafzının geçtiği rivayetlere göre müceddidin mutlak anlamda belirli bir şahıs veya şahıslar olmadığı anlaşılabilir. Zira arapçada “men” ismi mevsulü birden fazla kişiye de delalet eder. Ne var ki Hz. Peygamber’e nisbet edilen bazı rivayetlerde mücmel olan “men” lafzının yerine tek bir kişi anlamına gelen “racül” kelimesinin ya ehli beytle kayıtlanarak “raculün min ehlibeyti” yada Süfyan b.Uyeyne’nin sözü olarak “ulema” ile kayıtlanarak ”raculün minel ulema” diye ifade edilmesi bu hususta tam bir netliğin olmadığını göstermektedir. Yani “racül” kelimesinin zikredildiği rivayetlere göre her yüz senenin başında-sonunda sadece bir adam geleceği, ”men” lafzının geçtiği rivayetlere göre ise birden fazla müceddidin gelebileceği düşünülebilir.260

İslam alimleri genelde bu farlılığı dikkate almayarak sadece ”men” lafzının geçtiği rivayetlere bakarak her asırdaki müceddidin birden fazla olabileceğini söylemişlerdir. Ancak bazıları ehli beytten bir adam gönderileceğine dair rivayeti esas alarak ve bu bilgiyi sadece ilk iki asırla kayıtlayarak ihtilafı gidermeye çalışmışsalar da temeldeki problemi ortadan kaldıramamışlardır. Çünkü ehli beytin geçtiği rivayette ilk iki asır diye bir kayıt yoktur.261

İslam alimleri ,tecdidi özellikle dinin hurafe ve bidatlerden temizlenmesi, sünnetlerin insanlara öğretilmesi şeklinde anladıkları için, bu çerçevede her türlü gayreti gösteren alim ve idarecileri Müceddid kabul etmişlerdir ve her asrın alimi kendi dönemine kadar kabul edilen bir Müceddid listesi çıkarmıştır. İlk dönemlerde müceddidler, daha ziyade o devirdeki alimlerin kendi mezhep ve meşreplerine uygun gördükleri kişiler arasından,bazen de ilim meclislerinde tecdid hadisi değerlendirmeleri esnasında belirlenmişlerdir.262 Bu vasfı sadece zahiri ve batini ilimlerle meşgul olan fakihlere muhaddislere, kura ve zahidlere değil aynı zamanda islamın sosyal, siyasi ve askeri alanlarında da atılımlar yapmış, insanların sıkıntılı zamanlarında, yaydığı görüşleri , fikirleri ve idari konularda yaptığı icraatlarıyla İslam dinine hizmet etmiş önemli devlet adamlarına ve şahsiyetlerine yüklemişlerdir.

Ehli sünnet dışındaki fırkalara mensup ulemanın Müceddid kabul edilmesine ise karşı çakanlar vardır. Nitekim son dönem alimlerinden Azimabadi, Şia’dan bazı ulemanın Müceddid kabul edilmesinin fahiş bir hata olduğunu, her ne kadar bütün ilimlerin her çeşidine muttali olup, içtihat mertebesine ve şöhrete ulaşsalar bile Müceddid kabul edilmelerinin doğru olmayacağını çünkü onların dini tahrif edip , sünneti ortadan kaldırdıklarını ve bidatler ortaya koyduklarını ileri sürmektedir.263 Ancak bir takım ulema itikadi ve ameli her mezhep ve fırkaya mensup kişileri de kapsayacak uzunca listeler hazırlamışlardır. Mesela; İbn Kesir ve İbnü’l Esir gibi alimler hadiste zikredilen kişiler hakkında her kavmin kendi imamlarını öne çıkardıklarını ancak zahir olanın, müfessir, muhaddis, fakih, kura, nahivciler, lügatçiler, devlet ve siyaset adamları gibi her sınıf ve gruba müntesip kişilerin Müceddid sayılması gerektiğini belirtirken,264 Seharenfuri’ de hadiste zikredilen “men” lafzının bir şahıs değil bir beldedeki her ilim ve fende yenilik getiren kişileri ifade ettiğini böylece bu hadisin dinin baki kalması ve kesintiye uğramaması anlamına geldiğini söylemektedir.265

İslam alimlerinin Allah’ın bu dini yenileme gayesi ile birinci yüzyılda Ömer b.Abdülaziz’i, ikinci yüzyılda Şafii’yi Müceddid olarak gönderdiği konusunda –bazı istisnalar dışında –hem fikir oldukları belirtilse bile266, Süfyan b. Uyeyne’nin Yahya b. Adem’i Müceddid sayması “her yüz senede zamanın alemi olmaya elverişli insanlar olacaktır” şeklindeki bir hadisin müzakere edilmesinde rivayeti nakleden şair Leys b. Nasr’ın zamanın alemi olmaya elverişli kişileri saymaya başlarken; birincisinin; Maveraunnehr alimlerinden Hanefi fakihi Ebu Hafs Ahmed b. Hasfs’ı, ikincisinin; muhaddislerden Muhammed b. İsmail El-Buhari’yi ve üçüncü olarak ta Ahmed b. İshak Es-Sürmari’yi zikretmesi267, ilk dönemlerde bile müceddidin belirlenmesinde ittifakın veya icmanın söz konusu olmadığını göstermektedir. Nitekim Hint alimlerinden Ebu’l Ala El-Mevdudi (1903-1979) tecdidin gerekliliğinden, onun öneminden ve müceddidde bulunması gereken temel hususiyetler ile gerçekleşmesi gereken tecdidin çeşitli safhalarından bahsettikten sonra 268, asıl müceddidin yada ideal müceddidin İslam tarihinde varlığından henüz bahsedilmediğini söylemektedir. O sadece Ömer b. Abdülaziz’in böyle bir sıfatla anılmaya yaklaştığını ama onunda ömrünün yetmediğini, ondan sonra yaşamış müceddidlerin de onun seviyesine dahi çıkamadığını, tecdidin sadece birkaç safhasını gerçekleştirdiklerini kaydetmektedir. İslam alimlerinin müceddidlerle ilgili farklı değerlendirmeleri ve yorumları açıkça görüldüğü üzere hadiste geçen “men” lafzından kaynaklanmaktadır.

Tecdid hadisinin ne anlama geldiği, nasıl anlaşıldığı konusunda yaptığımız tespitlerde elimizde mevcut hadis eserleri içerisinde hadisin zikredildiği kaynak olan Ebu Davud’un Sünen’in de ki rivayet ile daha sonraki döneme ait kaynaklarda yer alıp ta daha önceki bazı alimlerin naklettiği diğer rivayet ve haberleri mukayese ettiğimizde anlamı kısmen değiştirecek farklı ifade ve kavramların ortaya çıktığını görmekteyiz. Gerçi hadislerin genelde manen rivayet edildiğini düşündüğümüzde bunun bir problem teşkil etmeyeceği söylenebilir. Ne var ki ravilerin hadisle ilgili bazı yorumlarının hadis şeklinde rivayet edilebilme imkanı olduğu ve dolayısıyla Hz. Peygamber’in hangi ifadeleri kullandığının kesinlik kazanmadığı ortaya çıkmaktadır.

Netice olarak, İslam tarihinde büyük rolü olan ve gaybi özelliğinden dolayı değerlendirilme neticesi kesin olmayan tecdid hadisiyle ilgili varılan neticeleri şöyle arz edebiliriz:

1. Bir hadisin Hz. Peygamber’e ait olup olmadığı meselesi senet ve metnin birlikte tetkikiyle mümkündür. Tecdid hadisinin senedi de hadis usulü kriterlerine göre İslam alimleri tarafından sahih kabul edilmiştir.

2. Ebu Davud’un Sünen’in deki hadis metnini Hz. Peygamber’e nisbet edilen ama senedi muttasıl olmayan başka rivayetlerle karşılaştırdığımızda, metinlerde bazı farklı ifadelerin yer aldığı ve bunların da izahının izafi olup kişiden kişiye değişebildiği görülmektedir.

3. Müceddidin ehli beytten olacağına dair bir rivayeti, mehdi’nin Kureyş’ten ve ehli beyten çakacağını haber veren diğer rivayetlerle birlikte incelediğimizde dikkatten kaçmayan bazı noktalar bulunmaktadır. Toplumun belli bir kesiminde halifelik ve mehdilik hakkının sadece Kureyş’e ve ehli beyte tevdi edilmesi, müceddidlik hakkının da başka gruplara ve kabilelere layık görülmeyeceği pek tabii olarak ortaya çıkmaktadır. Ömer b.Abdülazize Şafi’nin birinci ve ikinci asrın müceddidleri olarak görülmeleri ve kureyş soyundan olmaları dikkatten uzak tutulmamalıdır.

İlk dönemlerde uğruna çatışmaların olduğu ve savaşların yapıldığı halifeliğin, devlet başkanlığının ve hatta kurtarıcı olarak beklenen mehdinin bile 269 tecdid hadisine de yansıyabileceğini, hadisin anlaşılmasında ve yorumlanmasında bunun da dikkate alınabileceğini düşünmek gerekir. Kureyş’ten ileri geçilmemesini, onlara ilim öğretilmemesini,aksine onlardan ilim öğrenilmesini; zira kureyş alimlerinin yeryüzünü adaletle ve ilimle dolduracağını belirten rivayetlerin bile delil olarak ileri sürüldüğü,mehdi sıfatını Kureyş’ten ve ehli beytten başka kimselere layık görmeyenlerin Müceddid sıfatını da tekellerine alacağı elbette kaçınılmazdır.270 Nitekim Ömer b.Abdülaiz’in ilk Müceddid olması yanında ona mehdilik vasfının da yüklenmesi bu görüşü te’yit etmektedir.271

Bu hadisi Ahmed b. Hanbel’in ‘Allah’ın her yüz senenin başında insanlara sünneti öğretecek ve Rasulullah adına yalan söylemeyi engelleyecek kişi veya kişileri göndereceği’ tarzında yorumlaması, sünnetlerin unutulmaya başlandığı ve mevzu hadislerin hala mevcut ve yaygın olduğu bir dönemi yansıtması açısından önemli gözükmektedir. Dolayısıyla tek bir varyantıyla değil,o dönemin mehdilik ve halifelik konusundaki görüşleri ile birlikte değerlendirildiğinde tecdid hadisinin o toplumun gerçeği ile daha yakından alakası bulunan farklı bir anlam kazanacağı muhakkaktır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Bütün din ve medeniyetlerde farklı isimler altında bir çok kurtarıcı beklenmiştir. Mesele insanlığın müşterek bir telakkisidir . Üç semavi din olan; Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’te konu hususi bir mana taşımakta ve kurtarıcı zat belirgin bir şahsiyet halini almaktadır. Yahudiler Hz. Davud’un soyundan gelen bir kralı, Hıristiyan ve Müslümanlar ise Hz. İsa’nın gelişini beklerler. Karakter itibariyle kurtarıcı Mesih inancı bu üç dinde de aynıdır; kötülüklere karşı mücadele eder, huzur ve barış ortamını hazırlar.

Eski ve Yeni Ahit’te kurtarıcı Mesih farklı isimlerle zikredilmiştir.Yahudi tarihinde pek çok kişi kendisini Mesih ilan ederek etrafında pek çok kişiyi toplamıştır.

İslam’da Mesih(İsa) meselesine gelince; Hz. İsa’nın nüzulü Kur’an-ı Kerim’de sarih olarak geçmemektedir. İşari olarak geçtiği hususu ise ihtilaflıdır. Ancak bazı ayetlerden nüzul-i İsa’ya işaret çıkarmak mümkündür. Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa’nın vefatını konu edinen ayetlerde sarih değildir. Bir çok bilginin de ifade ettiği gibi, şayet Allah gerçek manada Hz. İsa’nın ölümünü anlatmak isteseydi,böyle muğlak ifadeler kullanmazdı.O halde Hz. İsa ölmüş mü dür, sorusuna cevap aramak lazımdır. Eğer ölümü madde aleminde kopma olarak alırsak, bu soruya verilecek cevap, evettir. Zira Hz. İsa’nın bu madde alemi ile alakası kesilmiştir.Fakat hayatın mertebesi olduğu gibi ölümünde mertebesi olabilir.Hadislerde de ifade edildiği üzere Rasulullah’ın miraçta onunla görüşmesi de cismani hayat boyutunda bir görüşme değildir. Gayb alemine ait bir buluşmadır ki onun boyutu idrakimizi aşmaktadır.

Konu ile ilgili pek çok sahih hadis bulunmaktadır. Hepsinin de ortak noktası, Hz. İsa’nın ahir zamanda nazil olacağı ve yeryüzünü adaletle dolduracağıdır. Ancak hadisleri zahiri manaları üzerine ele almak ta mümkün görünmemektedir. Zira sahih bir rivayetin zahiri manası teklif sırrına, imtihan sırrına, beşeriyet alemindeki ilahi kanunlara ters ise o rivayet te’vil edilmelidir. Şüphesiz din bir imtihandır, Hz. Peygamber’in ifadeleri de bu meyanda düşünülmelidir. Dolayısıyla her şeyin açık seçik anlatılması, herkesi tasdik etmeye mecbur bırakması imtihan sırrına ters düşecektir. Aksi takdirde teklifin ve imtihanın bir anlamı kalmayacaktır.

Nüzul-i İsa meselesi bir şahsın gelip, başka bir şahsı (Deccal’i) öldürmesinden ibaret olacak kadar basit değildir. Bir kişinin diğer bir kişiyi öldürmesiyle dünya düzelmez ve tasvir edilen barış gerçekleşmez. Böyle bir şeyin olabileceğini belirtmek sathilik olacaktır. Hz. İsa’nın nüzulüne inanmayan bir kimse tekfir edilemez. Ayrıca delillerin delaleti de sarih ve kati değildir.

Mehdi miti de beklenen kurtarıcı motiflerinden biridir. Mehdi ile ilgili haberler Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i başta olmak üzere, Kütüb-i Sitte diye bilinen hadis kaynaklarından; Ebu Davud, Tirmizi, Nesei ve İbn Mace’nin kitaplarında ve diğer hadis koleksiyonlarında yer almaktadır. Taberani, Hakim ve Beyhaki’nin eserlerinde yer alan haberlerle mehdinin ahir zamanla ilgili rolü pekiştirilmiş, Hz. İsa gökten indiğinde mehdinin İslam toplumuna hakim olacağı, namazda imamet görevini yerine getireceği, daha sonra liderliği Hz. İsa’ya teklif edeceği, Deccal’i öldürmesinde ona yardım edeceği kabuledilegelen mitolojilerdendir.

Mehdi ile ilgili hadislerin sened değerlendirmeleri göstermektedir ki, hadisçilerin en çok önem verdikleri sened açısından mehdi hadisleri güvenilir değildir. Her hadisin en azından bir ravisi şiddetle tenkit edilmiştir. Metin açısından da konu her yönüyle tenkide müsaittir.Haberler birbirleri ile uyuşmamakta ve Kur’an-Kerim’in mantığına da aykırı düşmektedir. Kur’an-ı Kerim; mü’minlere, mucizevi, sihirli bir kurtarıcıyı asla vaat etmez, bilakis adaletin tesisi, toplumun ıslahı için sünnetullah’ı kavratmak ister.

Mehdi fikrinin Müslüman kültürüne taşınması Gulatı Şia vasıtasıyla olduğu aşikardır. Şia’nın mehdi telakkisi gibi masum imam inancı da islami akide ile asla kabil-i te’lif değildir.Mehdi inancının dini deliller açısından sübut bulmamasının ötesinde, İslam tarihinin akışında da bir çok olumsuzluğun da kaynağı olmuştur. Siyasi iktidara göz diken pek çok kimse, mehdi olduğu iddiası ile ortaya çıkıp Müslümanların sosyal birliğini parçalamış ve savaşlara yol açmıştır. Hareket noktası olarak ileri sürülen iddiaların aksine mehdi inancı, kitleleri mehdiyi bekletmeye itmiş ve insanlığı çözümsüzlüğe sürüklemiştir.

Araştırmamızın üçüncü sacayağı olan tecdid hadisinin farklı zaman ve mekanlarda değişik ve anlayışlarla geçmişte İslam toplumuna belli ölçüde dinamizm kazandırarak ilmi ve fikri gelişmelere katkısının olduğu rahatlıkla söylenilebilir. Genel görüş itibariyle sıhhatine hükmedilen hadis hakkında, sürekli bir ilham kaynağı olacağı, bir gününün diğer gününe eşit olan müslümanın zararda olacağına dair peygamberi beyan ile paralellik arz edeceği ve insanları çalışmaya sevk edeceği kanaati ve düşüncesi hakimdir.

BİBLİYOĞRAFYA

Abduh, Muhammed; Rıza Reşit Tefsirü’l Münir,Kahire,1954

Abdülbaki, Muhammed Fuad, El-Mu’cemü’l Müfehres Li Elfazıl Kur’ani’l Kerim, İst.1982

Acluni, İsmail b. Muhammed EL–Cerrahi, Keşfü’l Hafa ve Nüzulü’l İlbas Ammeştehere Minel Ehadis Ala El-Sinetinnas, Kahire, t.y.

Açıkgenç,Alparslan,”Yenileşmenin Felsefi Temelleri Karşısında İslam Medeniyeti”,İslam,Gelenek ve Yenileşme, İsam Yay., İst.1996

Akbulut, Ahmet, Sahabe Devri Siyasi Hadiselerinin Kelami Problemlere Etkisi, İst.1992

Akdemir, Salih, Hıristiyan Kaynaklarına ve Kur’anı Kerim’e Göre Hz. İsa, (Basılmamış Doktora Tezi), Ank.1992

Alusi, Mahmud Ebu’l Fadl, Ruhu’l Meani, Darü’l İhyait Turas El-Arabi, Beyrut, t.y.

Askalani, Şihabuddin Ahmed b. Ali b.Hacer, Fethu’l Bari Fi Şerhi Sahihi’l Buhari, Bulak,130

___________________,Takribü’t Tehzib, Beyrut, t.y.

Askeri, Necmeddin b. Cafer b. Muhammed, El –Mehdi El-Mevud El Muntazar, Beyrut,1997

Aşık, Nevzat, Sahabe ve Hadis Rivayeti, Akyol Neşriyat, İzmir,1982

Ata, Mustafa Abdülbakir, El-Mesih İsa ve Nüzulühü Ahirezzeman ve Kıtaluhu’d Deccal, Kahire, 1989

Atay, Hüseyin, Ehli Sünnet ve Şia, Ankara Okulu yay. Ank.1986

Atvan, Hüseyin, Ed- Da’vetü’l Abbasiye, Beyrut, 1984

Aydınlı, Abdullah, Hadis Istılahları Sözlüğü, Timaş Yay.1987

Azimabadi, Muhammed Şemsü’l Hakk, Avnül Ma’bud Şerhü Süneni Ebi Davud, tahkik: Abdurrahman Muhammed Osman, Medine, t.y. (II.baskı)

Babanzade, Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Ank.1978

Bağdadi, Ebubekir Ahmed b. Ali El-Hatib, Tarihü Bağdad ev Medinetü’s Selam, Beyrut, t.y.

Bayraktar, Mehmed, İslam Felsefesine Giriş, Ank. 1988

Bedevi, Abdurrrahman, Mezahibül İslamiyyin, Beyrut, 1973

Buhari, Muhammed b. İsmail, El –Camiüs Sahih, Beyrut, t.y.

____________________, Tarihü’l Kebir, İst, 1360

Bursevi, İsmail Hakkı, Ruhu’l Beyan, İst,1389

Cevziyye, Muhammed b. Ebi Bekr İbnül Kayyim El-Hanbeli, El-Menarü’l Münif Fi’s Sahihi ve’d Daif, Halep, 1403 (II.baskı)

Dıhlevi, Ahmed b.Abdurrahim, Huccetüllahil Baliğa, İz.yay. İst, 1994

Durmuş, Mehmed Ali, Mehdi Hadislerinin Tetkiki, A.Ü.İ.F., Ank. 1999 (Basılmamış yüksek lisans tezi)

Ebu Davud, Süleyman b. Eşas es Sicistani, Sünen-i Ebi Davud, Çağrı yay .İst.1982

Ebu Hayyan, El-Bahrü’l Muhit, Darü’l Fikr, Beyrut, 1992

El-Hakemi, Hafız b.Ahmed, Mearicü’l Kabul bi Şerhi Sülemil Vüsul İla İlmül Usul Fi’t Tevhid, Kahire, t.y.

El-Havfi, Ahmed Muhammed, Edebü’s Siyase Fi’l Asril Emevi, Darü’l Kalem, Beyrut, t.y.

Eliade, Mircea, Dinin Anlamı ve Sosyal Fonksiyonu, (terc: Mehmet Aydın), Ank.1980

Ella Landau-Tasseron, ”The cyclial reform”: a study of the mujaddid tradition”, studia İslamica (terc:İ.Hakkı Ünal), İslami Araştırmalar,VI (4)

Elmalılı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, İst. t.y.

Emin El-Huli, El- Müceddidun Fi’l İslam, Kahire,1965

Emin, Ahmed, Duha’l İslam, Kahire, 1936 (I.baskı)

Ertürk, Mustafa, Metin Tenkidi Prensipleri Açısından Sahih-i Buhari’de ki Bazı Fiten Hadislerinin Değerlendirilmesi, MÜSBE, İst. 1995 (basılmamış doktora tezi)

_________________, Gelenek ve Yenileşme Açısından Tecdid Hadisi Hakkında Bir Değerlendirme, İSAM yay. İst, 1996

Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı Meal Tefsir, terc: Cahit Koytak, Ahmet Ertürk, İst.1996

Ez-Zeynati, İlyas, ”Kıyametü’l Mesih”, El-Meşrik Dergisi, Beyrut, 1936

Ferruh, Ömer, Et-Tecdid Fil Müslim’in La Fil İslam, Darü’l Kütübi’l Arabi, Beyrut, 1986

Hakim En-Nişaburi, El Müstedrek Ales Sahihayni Fi’l Hadis, Riyad, 1968

Hammad, Nuaym b.El-Mervezi, Kitabü’l Fiten,Tahkik: Süheyl Bezzar, Beyrut, 1963

Hasan, Sa’d b. Muhammed, El Mehdiyyetü’l Fi’l İslam ,1953, (I.baskı)

Hatiboğlu, İbrahim, İslam’da Yenileşme Düşüncesi Açısından Modernistlerin Sünnet Anlayışı, MÜSBE, İst, 1986

Hatiboğlu, M.Said, ”Hilafetin Kureyşliliği” , A.Ü.İ.F.D.XXII, Ank, 1978

Herras, M.Halil, Faslü’l Makal Fi Ref’i İsa, Kahire,1969

Heysemi, Nureddin Ali b. EbiBekr, Mecmeuz Zevaid ve Menbeül Fevaid, Beyrut, 1982

Heytemi, İbn Hacer, Eş Şevaikül Muhrika (nşr:Abdurrahman b.Abdullah et-Türki-Kamil, Muhammed el Harrat), Beyrut, 1997

Hodgson, Marshall G.S, İslam’ın Serüveni, terc: Heyet, İst, 1993

I.Goldziher , El-Akide ve’ş Şeria Fi’l İslam (terc:M.Yusuf Musa v.dğr.) Kahire, 1946

İbn Adi, Ebu Muhammed Abdullah b.Adi b. Abdullah El Cürcani, El-Kamil, Beyrut, 1409

İbn Haldun, Mukaddime, (terc:Ahmed Cevdet Paşa), İst, 1275

İbn Hanbel, Ahmed Muhammed, Müsned, İst, 1992

İbn Kesir, Ebu’l Fida İsmail, Tefsirü’l Kur’anil Azim, Darül Fikr, Beyrut, 1401

İbn Mace, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid El-Kazvini, Sünen, İst.1981

İbn Sa’d, İbn Muni’ El-Basri Ez Zuhri , Et –Tabakatü’l Kübra, Darü’s Sadr, Darü’l Beyrut, Beyrut, 1960

İbnü’l Esir, En-Nihaye Fi Garibi’l Hadis ve’l Eser (nşr: Tahir Ahmed Er-Razi-Mahmud Muhammed Et-Tenahi), Beyrut, 1968

İlhan, Avni, Mehdilik, Beyan yay., İzmir, 1976

Kari, Ali b. Sultan El-Herevi, Mirkatü’l Mefatih, Kahire, 1309

Keşmiri, Muhammed Enver Şah El-Hindi, Et-Tasrih bima Tevatera Fi Nüzulül Mesih (nşr:Abdulfettah Ebu Gudde), Halep,1965

Kırbaşoğlu, M.Hayri, İslam Düşüncesinde Sünnet, Ank. Okulu Yay., Ank.1996 (II.baskı)

_________________,”Gelenekselcilik ve Yenilikçilik Arasında Sünnet,”Bilgi ve Hikmet, say.7, 1994

_________________,”Hz. İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi”, İslamiyat, III, 2000, sayı: 4

_________________, Alternatif Hadis Metodolojisi, Ank. 2002

_________________, İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi, Ank. Okulu yay. Ank, 1999

Koçyiğit, Talat, Hadis Istılahları, Ank.1985 (II.baskı)

Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ank.1991 (7.baskı)

Kurtubi, Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed, Et-Tezkire Fi Ahvalil Mevta ve’l Ahire, Kahire, 1985

Lings, Martin , Antik İnançlar ve Modern Hurafeler (terc: Nabi Avcı, Ufuk Uyan), İst.1991

Mazhar, Süleyman, Kıssatü’l Edyan, Beyrut, 1984

Mevdudi, Ebu’l A’la, Tefhimü’l Kur’an (terc:Muhammed Han Kayani v.dğr) İst. 1991

Mizzi, Hafız Cemaluddin Yusuf, Tehzibü’l Kemal Fi Esmair Rical, Beyrut, 1974

Mübarekfuri, İmam Hafız Ebu’l Ali Muhammed Abdurrahman Abdürrahim, Tuhfetü’l Ahvezi li Şerhi Camit Tirmizi, Mektebetü’s Selefiyye, Medine , t.y.

Münavi, Abdürrauf, Feyzü’l Kadir Şerhu Camiüs’ Sağir, Beyrut, 1972

Müslim, Ebu’l Hüseyin b.Haccac, Sahih-i Müslim, Çağrı Yay., İst.1992

Nesei, Ebu Abdurrahman Ahmed b.Şuayb b. Ali, Sünen, Beyrut, t.y.

Neşşar, Ali Sami, Neş’etü’l Fikril İslam, Kahire, 1977

Ocak, Ahmet Yaşar, Bektaşi Menakibnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, İst.1983

Ömer, A.Hilmi, İsa Meselesi, İst.1931

Paçacı, Mehmed ”Hadiste Apokaliptisizm veya Fiten Edebiyatı” İslamiyat, c.1, s.35-53

Sami, Şemsettin, Kamusu’l A’lam, I-V, İst.1898

Sarıkçıoğlu, Ekrem, Dinlerde Mehdi Tasavvurları, Samsun, 1997

_________________,”Mehdi”,T.D.V.İslam Ansiklopedisi, Ank. 2003

Sarıtoprak, Zeki, İslam İnancı Açısından Nüzulü İsa Meselesi,Çağlayan yay.İzmir,1977

Seharenfuri, Halil Ahmed, Bezlü’l Mechud Fi Halli Ebi Davud, Darü’l Kütübi’l İlmiye,t.y.

Sehavi, Muhammed b. Abdurrahman b. Muhammed b. Şemsüddin, Mekasidü’l Hasene,

Suyuti, Celaluddin Abdurrahman Ebubekr, El Camiüs Sağir, Mısır,1973

Taberani, Ebu’l Kasım Süleyman b. Ahmed, El-Mu’cemü’l Evsat, Mektebü’l Mearif, Riyad, 1986

Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Tarihü’t Taberi, Beyrut,1988

Tirmizi, Ebu İsa Muhammed b. İsa, Sünen, İst,1981

Ülken, Hilmi Ziya, İslam Düşüncesi, İst.1983

Ünal, Zeki, Nüzulü İsa Meselesi (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İzmir,1982

Yaran, Rahmi,”Bidat”T.D.V.İ.A.,c.6,Ank.1982

Yavuz,Yusuf Şevki,”Mehdi”T.D.V.İ.A.,c.28, Ank. 2003

Zamahşeri, Cadullah Muhammed b. Ömer, El Keşşaf An-Hakaikil Gavaidid Tenzil ve Uyunu’l Ekavil Fi Vücuhu’t Te’vil, Beyrut,1947

Zehebi, Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed b.Osman, Mizanü’l İ’tidal Fi Nakdir Rical, Darü’l İhtail Kütübil Arab,1963

_________________, Siyerü A’lamin Nübela, Müessesetü’r Risale, Beyrut,1990

http://72.14.221.104/search?q=cache:J4B6JHToZZ8J:www.diyanettrabzonegitim.gov.tr/2donemtez/fmyilmaz.doc+abd%C3%BClbaki+g%C3%BCne%C5%9F+mesih+mehdi+inanc%C4%B1&hl=tr&ct=clnk&cd=3

Yorum yapın »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.