Müzik ve İslamdaki yeri Yazar Dr. Emin Şimşek
Güncel bir o kadarda ilgi çeken bu ve benzeri konular hakkında, hemen caizdir veya değildir denmesi, İslamı hafife almanın bir göstergesidir. İslam sadece siyah ve beyaz renklerden müteşekkil olmadığından, aradaki “gri” şartlarında değer kesb etmiş olması mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır!
A) Kur’an-ı Kerimde Müsiki
Kur’anı Kerimde Musiki, direkt olarak geçmemekle beraber, “Allah yolundan saptıran faydasız sözler “ şeklinde geçmiş olması bazı Alimleri “Şarkının” bu Ayeti Kerime ile haramlığına hükmetmişlerdir:
‘İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.’(Lokman, 31/6)
Elmalı Hamdi Yazır bu Ayetin nuzul sebebinde, Nadr b. Hâris ‘in Kur’ân dinlemesine engel olmak için ve bunu yaparken bir şarkıcı câriye satın alıp, birinin müslüman olacağını işittiği zaman onu alıp câriyesine: ‘Haydi buna yedir, içir, söyleyiver.’ der, böylece eğlendirip: ‘Gördün ya bu, Muhammed’in çağırdığından, namazdan, oruçtan, onun önünde çarpışmaktan daha iyi değil mi? ‘ dediğinden bahsetmiş olması, Musikinin genelinin değil, Allah yolundan alıkoyan şarkı ve sözlerin, men edilidiğine vurgu yapmaktadır.(1)
Yine Ayetin nuzuli ile ilgili geçen Sahih bir Hadisi Şerifte, Şarkıcı cariyelerin alınıp satılması nehyedilerek, cariyelere musikinin öğretilmesinin men edilmiş olmasını İslam Alimler: ‘Allah’ı zikirden alıkoyan haram şarkıcı sesleri satın alan’ şeklinde anlamış, boş söz (Lehve’l- hadis) tabirinin içine her çeşit zararlı, faydasız hakikatı olmayan şeyleri dâhil etmişlerdir. (2)
B) Hadis-i Şeriflerde
İslam’da Müziğe Cevaziyet veren Sahihi Rivayetler olduğu kadar, men eden rivayetlerinde varlığı, cevaziyetin veya haramlılığın Şarta bağlı olduğunun en açık göstergesidir!
Konu ile ilgili cevaziyet veren birkaç Hadis-i Şerifi inceliyelim:
Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: ‘Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) , benim yanımda iki cariye, Buas (savaşı ile ilgili hamasi) türküler söylerken çıkageldi. Gidip yatağın üzerine (yan üstü uzandı ve yüzünü de (aksi istikamete) çevirdi. Derken (babam) Hz. Ebû Bekr (radıyallahu anh) girdi. Derhal beni azarladı ve: ‘Resulullah’ın hane-i saadetlerinde şeytan çalgısı ha! ‘ dedi. Bunun üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) , ona yönelip: ‘Bırak onları (söylesinler!) ‘ buyurdu. (Onlar sohbete dalıp, bizden) dikkatlerini çekince, ben cariyelere göz işareti yaptım, kalkıp gittiler.’Hz. Aişe devamla der ki: ‘Bir bayram günüydü. Siyahiler, mescidde kılıçkalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ‘dan taleb etmiştim (bilemiyorum) , yoksa o (kendiliğinden) mi, ‘Seyretmek ister misin? ‘ buyurdular. Ben:’Tabiî! ‘ dedim. Kalktı, beni geri tarafına aldı yanağım yanağının üstünde olduğu halde durduk.’Ey Erfideoğulları göreyim sizi (oynayın) ! ‘ diyordu. Ben usanınca(ya kadar böyle devam ettik. Usandığımı farkedince) :’Yeter mi? ‘ buyurdular. Ben:’Evet! ‘ dedim.
‘Öyleyse git! ‘ dediler.’ (3)
- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: ‘Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
‘Nikahı ilan edin, onu mescidlerde yapın. Üzerine de def vurun.’ (4)
- Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: ‘Bir kadını, ensardan bir erkekle evlendirmiştik. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) : ‘Ey Aişe! Eğlenceniz yok mu? Zira ensar eğlenceyi sever! ‘ buyurdular.’ (5)
Ebû Hüreyre’nin bir rivâyetine göre, bir seferinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ‘ın huzurunda Habeşliler harbeleriyle birlikte oynarken, Hz. Ömer (radıyallahu anh) çıkagelir. Derhal yere eğilip, avuçladığı çakılları atacağı sırada Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) müdâhale eder: ‘Ey Ömer, bırak onları, zîra bunlar Benî Erfide’dir (Habeşlilerdir) ‘(6) Bu son cümleden, İbnu Hacer, Resûlullâh (aleyhissalâtü vasselâm) ‘ın şunu demek istediğini anlar: ‘Bu onların işidir, âdetleridir ve mübahdır da’. Bu yüzden Resûlullâh (aleyhissalâtü vasselâm) hoş karşıladı.
İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: ‘Hz. Aişe ensardan, bir yakını kızcağızı evlendirmişti. Resûlullah gelince: ‘Genç kızı (kocasına) gönderdiniz mi? ‘ diye sordu. Evdekiler ‘evet! ‘ deyince ‘Kızla birlikte bir de çalgıcı gönderdiniz mi? ‘ dedi. Onlardan ‘Hayır göndermedik’ cevabını alınca, Aleyhissalâtu vesselâm: ‘Ensar, aralarında gazel okuma adeti mevcut olan bir cemaattir. Keşke onlara: ‘Size geldik size geldik, size selam bize selam’ deyiverecek birini gönderseydiniz’ buyurdular.’ (7)
- Ashâb’dan bir çoğunun sünnette eğlenceye de yer veren husûsî bir merasim yaptıklarını ifade etmektedir: ‘Abdullâh’ın rivayetine göre, babası Hz. Ömer, bir çalgı sesi duyunca endîşelenir, ancak bunun düğün veya sünnet eğlentisi olduğu söylenince sükut ederdi. Buhârî el-Edebü’l-Müfred’de, bazı Sahabelerin çocukları eğlendirmek için çalgıcı Adiyy’i çağırttığını kaydeder.
Evet, tüm bunların yanında, yukarıda izah ettiğimiz üzere, Musikiye cevaz vermeyen hadisi şerfileride gözönünde bulundurursak, şu sonuca varmak mümkündür: Mûsikiye, mutlak olarak ‘haram’ veya ‘helal’ demek mümkün değildir. Cevaz ifade eden sahih rivayetleri, hadis ilmini objektif ve rasyonel prensiplerine mutabık düşmeyen tekellüflü (zorlamalı) tevil yollarına başvurarak, mensuh addedip musikinin mutlak şekilde haram olduğunu söylemek caiz değildir. Öte taraftan, bir kısım zaaftan hali olmasa bile, mûsikîyî yasaklayan rivayetleri de görmemezlikten gelmek mümkün değildir. (8)
İmamı Gazali, İhya-yı Ulumiddin eserinde tam 35 Sayfayı bu meseleyi ayırararak derin tahliller sonunda, Musikiyi Haram, mekruh, mübah ve müstehab olmak üzere 4’e ayırmıştır:
1-) Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan gençler için yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır.
2) Vakitlerinin çoğunu buna veren, iştigâli âdet haline getiren kimse için mekruhtur.
3) Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mübahtır, serbesttir.
4) Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehabdır. (9)
Gazali incelemesinde, Musikiyi haram kılan şeyin kendisi değil, dıştan ârız olan beş sebepten ibaret bulunduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor:
1) Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir; ancak şehveti tahrik ederse Kur’ân okumasını bile dinlemek haram olur.
2) Müzik âleti içki meclislerinin sembolü olan âletlerden ise bunu kullanmak haram olur; diğerleri mübah olmakta devam eder.
3) Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.
4) Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, müzik onun yalnızca cinsî arzusunu tahrik ederse onun müzikten uzak durması gerekir.
5) Sıradan bir insanın müzik şehvetini de ilâhî aşkını da tahrik etmediği halde bütün vakitlerini alır, onu başka işlerden alıkorsa yine haram olur.(10)
Benzer bir yaklaşımı, Bediüzzaman Hazretlerinde görmek mümkündür: “Evet beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat, beşte birisi olmalı. “ (11) diyerek Musiki gibi keyifli hevesata ruhun ihticı olduğunu, lakin bu konuda ifrata kaçılmamasını teyit etme babında “beşte bir” ifadesi kullanmış ve bir sınırlama getirerek: “Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar (sesler) helal, bazıları da haram kılınmıştır. Evet, ulvi hüzünleri, Rabbani aşkları iras eden sesler helaldir. Yetimane hüzünleri, nefsani şehevatı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır. (12) diyerek Musikiyi 3 ‘e ayırmıştır:
1-) Haram olan Musiki: Şehveti ve nefsi tahrik edip her türlü harama sebebiyet verebilecek, insanın içinin kararmasına vesile olup hayattan bezip intihar’a teşebbüs etmeye meyilli Musiki Haramdır!
2-) Helal olan Musiki: Kişide Rabbani ve Rahmani Aşk-şevk veren, manevi bir hüzün neticesinde kişiye Allah’ı hatırlatan musiki Helaldir.
3-) Niyete bağlı Musiki: Kişinin Ruhuna bıraktığı tesir ve intibaya göre Helal veya Haram olan Musiki. Bu şekle güzel bir örneği, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiden dinliyelim: Alvarlı Efe Hazretleri, radyodan nezaman dört güzeller (elleri şöyle, gözleri şöyle vs) türküsünü dinlemiş olsa, gözleri yaşarır ve adeta farklı bir Aleme giderdi. Birgün kendisine neden hüzünlenip daldığını sorarlar? O da şu muhteşem cevabı verir: “ Duymuyormusunuz, dört güzellerden bahsediyor, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’den bahsediyor. “ deyip iki göz iki çeşme ağlarmış. (13) Şimdi aynı Türküyü dinleyen başka bir insan, farklı mülahazaları anlıyor ve hatırına geliyorsa,o zaman bu Türkü o kişiye Haram olmaktadır.
Konu ile ilgili son örneği, Bediüzzaman Hazretlerinin has Talebelerinden Ceylan Çalışkan Ağabeyin hatırasından dinliyelim:
“ Üstad bir gün arabada giderken Ceylân Çalışkan’a radyoyu açtırmış. Mustafa Sungur bu durumu bilmediği için, Ceylân hem radyoyu kapamıyor, hem de gülüyormuş. Mustafa Sungur’un ısrarıyla Ceylân radyoyu kapatınca, Üstad, ‘Ceylân, radyoyu aç, Sungur da dinlesin! ‘ demiş ve ‘Kardaşlarım, ben sizin dinlediğiniz gibi dinlemiyorum’ diyerek radyodaki hava zerrelerinin vazifeleriyle alâkalı dersler vermiş. (14)
Bediüzzaman Hazretleri burada manevi bir konsantrasyona giriyor, şarkıyı değil, o şarkının ötesinde hava nimetini dinliyor, onu tefekkür ve temâşâ ediyor ve Allahu Alem, bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten hayırlıdır fehvasınca, bu vesil eile ibadet sevabı kazanıyor!
Allah inşallah bizleride, dinledikleri ile Allah’a yakınlaşabilen talihli kullarından eylesin!
(1) Elmalı Hamdi, Lokman Suresi: 6.Ayetin Tefsiri
(2) Tirmizî, Büyû 51, (1282) , Tefsîru’l-Kur’ân, Lokman, (3193): İbnu Mâce, Ticârât 11, (2168)
(3) Buhârî, Iydeyn 2, 3, 25, Cihad 81, Menâkıb 15, Menâkıbu’l-Ensâr 46, Nikah 82, 114; Müslim, Iydeyn 19, (892): Nesâî, Iydeyn 35-36, (3, 195-197)
(4) Tirmizî, Nikah 6, (1089)
(5) Buharî, Nikah 63
(6) Fethu’l-Bâri: 3/97.
(7) Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof.Dr.İbrahim Canan , 601. (1900) (6588) No’lu hadis
(8) Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof.Dr.İbrahim Canan
(9) İhya-yı Ulumiddin C. II, Sayfa. 120-145.
(10) İhya-yı Ulumiddin C. II, s. 279-281
(11) Emirdağ Lahikası, Sayfa 307
(12) İşaratü’l-İ’caz, Sayfa 72
(13) Kırık Testi, herkul.org, 22.04.2002)
(14) http://www.ispartanur.net/ceylan_caliskan/INDEX.HTM
http://www.gencadam.net/content/view/503/37/
————————————————————
Besteyi Allah Yaptırır Nota Değil, Aksiyon, 24.07.2006
Türk tasavvuf müziğinin kitlesel bir kimlik kazanması hususunda atılan en önemli adımlardan biri 2002 yılında çıkan Hû albümüydü. Tasavvuf müziğinin önde gelen ismi Sami Özer bu albümde ilahileri, daha Batılı bir müzikal formasyonun içine sokarak, her kesimin dinleyeceği bir renge büründürmüş, bir adım daha atarak Rumelihisarı’nı ilk kez tasavvuf eserleriyle tanıştırmıştı. Müzikle ilgili olan birçok insan Sami Özer’i, Mazhar Alason ve Cem Yılmaz’ın başrollerini oynadıkları ‘Her Şey Çok Güzel Olacak’ filminin soundtrack’inde vokal yaptığı ‘Bu Ne Biçim Hikâye Böyle’ ve ‘Bir Zamanlar Fırtınalar Estirirdim’ şarkılarından hatırlayacaktır. MFÖ ile 1990’ların başında çalışmaya başlayan Sami Özer, o yıllarda solo albümlerini de sunmaya başladı. En son Fahir Atakoğlu’nun ‘Beyza’nın Kadınları’ filminin soundtrack’inde ‘Aman’ adlı gazeli okuyan ve büyük beğeni toplayan Özer, Beykoz’un gözlerden uzak köylerinden Dereseki’deki evinde ağırladı bizleri.
Kırklar Sultan Türbesi’nin yanıbaşında kendi deyimiyle ‘kuş kafesi’ gibi evinin hikâyesini, “Ev yapmaya param yetmez diye düşünürken, Ey Allahım 2-3 albümleriyle, bismillah deyip kolları sıvadık. 1994’te başladık, beş sene sonra bitirdik.” diye anlatıyor. Özer, gözlerden uzak, Yakındoğu dilleri uzmanı Lübnan asıllı eşi Prof. Yumna Hanım ile mutlu bir hayat geçiriyor.
-İsminizin sözlükte karşıladığı anlam ‘işiten, duyan.’ Ne ilginç ki isminizle müsemma müzik kulağınız küçük yaşta fark edilmiş. Bu fark ediliş ve yola çıkış nasıl oldu?
Bunu daha önce Ali Ulvi Kurucu Bey de söylemişti, “Sami olmak kolay değil.” diye. İlkokul öğretmenim çok güzel şarkı söylediğimi fark edip, 5. sınıfa kadar beni şarkı söyleterek geçirmişti. Her sınava girdiğimde ‘Kınalı Keklik’i söylerdim. Paşabahçe Tepeüstü Camii’inde çok güzel sesli bir hoca vardı. Onun ezanı, 9 yaşımda beni celbetti. Ben de onunla okumaya başladım bağıra bağıra. Vakit gelmeden okuduğum için bilgisiz olanlar “Daha yeni kıldık. Bu ne ezanı?” deyip tekrar namaz kılardı. Musikiyle tanışmam ve kulağımı fark etmem Ezan-ı Muhammedi ile başladı.
-Ezanla açılan kapının ardından neler geldi?
Tabii yokluk yılları o zaman. Ailem, Paşabahçeli orta halli bir aileydi. Biriktirdiğim parayla 16 yaşımda Philips pikap almıştım. O zamanlar Mustafa Sağyaşar, Gönül Akkor, Bedia Şensancakoğlu’nun plaklarını dinliyordum. Paşabahçe’de Tekel’in bir düğün salonu orkestrası vardı. Ezanı bitiriyordum, koşa koşa programa gidiyordum. Öyle yokluk yılları ki sahnede şarkı söylerken bir kızın “Çok güzel sesi var. Ama kıyafeti ne biçim!” dediğini unutamıyorum. Çok üzülmüştüm. Cenab-ı Allah çok şükür, şimdi her şeyi verdi. Evlendiğimde tek odalı bir evde oturduk. Kendisi Yakındoğu dilleri uzmanı bir profesör olmasına rağmen, sesini çıkarmadı. Dünya sizin olsa bile hissettiğiniz mutluluk değil. Hakiki bir dostun, anlaştığın bir eşin varsa ve bir Allah dostunun muhabbetine muhatap oluyorsan mutluluk odur.
-Ünlü bestekâr Amir Ateş’in sizi keşfetmesi ne zamana rastlıyor?
Bir ayakkabı mağazasında tezgâhtarlık yaparken, Paşabahçe Camii imamı Mithat Yılmaz hoca, bana zorla okutturdukları ezanı duyduktan sonra tezgâhtarlığı bıraktırdı. Arapçayı ve ikinci gününde hafızlığı bıraktırıp Celaleyn tefsirini okutmaya başladı. Talimi, tecvidi o öğretti. Sultan 3. Mustafa Camii’nde 1968-69 yıllarında müezzinlik yaptım. Her güzellik başa bela! Sesin güzelse, diğer müezzin seni kıskanabiliyor. Gençliğin de verdiği sinirle müezzinliği bıraktım. Aynı adamı Hac’da Arafat’ta gördüm ve hakkımı helal ettiğimi, kimsenin gıybetini yapmamasını söyledim. O aralar, bir mevlitte ünlü bestekâr Amir Ateş’le tanışmıştık. Evinde 3-4 sene meşkler yaptık. O zamanlar Sarıyer’de hafızlar günü yapılırdı. Hüseyin Sebilci, Yıldırım Gürses ve babası, İsmail Biçer, Fevzi Mısır, İbrahim Çanakkaleli, Eşref Akhisarlı da katılırdı bunlara. Bir ezanı yedi kişi okurduk. Amir ağabeyle yaptığım meşk hem Türk müziği hem de cami musîkisiydi; ama tekke musîkisi değildi. “Seni Emin Ongan hocaya götürme zamanı geldi.” dedi bir gün. Emin hoca elimden tutarak radyo korosuna aldı. Orada da çok ağır eserler okunuyordu. Itri’nin, Zekai Dede’nin… En yeni eserler Şevki Bey’in, Saadettin Kaynak’ın ve Selahattin Pınar’ın eserleriydi. Bu eserler beni uyutuyordu. Üsküdar Musîki Cemiyeti tek sınıftı o zaman. Meşk ederken hoca, öğrenci takip ediyor mu diye öğrencisine ‘Sen oku’ derdi. Bana ‘Sami’ dedi ve çok fort bir şekilde girdim esere. ‘Çüş, hayvan’ dedi. ‘Eşekte de ses var.’ Rezil olduk. Ama Allah razı olsun, bize ses kullanmayı öğretti.
-Radyo günleriniz ne kadar sürdü?
Çok da kısa sürmedi aslında. Altın Ses yarışmasında Türk Müziği kategorisinde birinci olmuştum, 1974’te. Sonra İstanbul Radyosu sınavını kazanıp girmiştim radyoya. Radyo günleri yaptığımız sırada televizyon yeni çıkmıştı. Yıldırım Gürses’in Hoş Sada isimli programında bir gazel okumuştum. Türkiye’de adamın yoksa sanatçılığın önemli değil. Sizde bir şey görsünler, komplekse girip önünüzü tıkıyorlar. Halbuki Allah herkese ayrı bir güzellik vermiş. Bendeki ses benim değil ki! Allah’ın emaneti.
-Altın Ses yarışmasında birinci oluyorsunuz… Bugün kim olsa bunu şöhrete tahvil eder. Siz neden yapmadınız?
Çünkü yalakalığı sevmiyorum. Bende bir şey varsa, karşımdaki değer versin. Benden aklımın dışında bir şey istemesin. Mesela, Bosna Festivali’ne gittiğimi 5N1K’nın sunucusu Cüneyt Özdemir uydudan izlemiş. Türkiye’de yeni çıkmışım gibi telefon etti: “Sizin varlığınızdan nasıl haberim olmaz. Programıma gelir misiniz?” Gittim… Adamın tarzına bak: “Siz Karagümrük’teki tarikattan mısınız?” “Bir dakika ya. Kendine malzeme yapmak için mi çağırdın beni buraya? Televizyon meraklısı değilim, sanatçı diye çağırdıysan program yapalım.” dedim. Baktı pabuç pahalı, alttan almaya başladı. Birilerini kullanmak istiyorlar. Onlara yalakalık yaparsan bir yerlere geleceksin. Burada Tarkan, Michael Jackson oldun. Sonra?
-Hayatınızın dönüm noktası neydi?
Sefer Dal hazretleriyle tanışmamdı. 1985’in sonuydu. 1981-82’lerde Trabzonlu bir kızla nişanlıydım. Gözleri çok yüksekte bir aileymiş. Babasıyla dükkân açmıştık. Babası ‘Kızımı İsviçre’de balayına götürebilecek misin? Ona Mercedes araba alacak mısın?’ gibi isteklerde bulununca, muhabbet bir anda cehenneme dönüştü. Ceketimi alıp bir daha dönmemek üzere o dükkândan çıktım. O zaman görseydin canlı cenaze gibiydim. Bir vesileyle Karagümrük’e gittim. Sefer Efendi hazretleri “Oğlum, rüya görürsen anlatacaksın. Kısmetinde varsa buraya evlat olursun.” dedi. Rüyayı o gece gördüm; çünkü çok istiyordum. Birden cennette gibi oldum. Bugün dünyada tasavvuf musîkisinin sebeb-i hikmeti Sefer Dal hazretleridir. Koca Grundig teyplerle bestekârlardan kayıtlar yapıp arşiv hazırlayan Sefer Efendi’dir. Ona rüyayı anlatınca “Oğlum bak, bu yola girmek tam girmek, çıkmak da tam çıkmaktır. Rüyada sana davet var.” dedi. Hizmetinde 13 sene bulundum. Vakıftan geliyorsak, “Hadi Sami, Şeyhimin İlleri’ni hüzzam makamında oku.” derdi. O anda beste yaptırıyor. “Acemaşiran yap, Nihavend yap…” Böyle eğitti… CD’lerimdeki repertuarımın yüzde seksenini Sefer Efendi hazretleri hazırlattı.
-Eşinizle tanışmanız nasıl oldu?
Evliliğimizin nedeni Sefer Efendi zaten. Kız profesör, ben öylesine bir adam… Türkiye’de hafıza, müezzine istikbali yok diye kim kız verir. Ben başıma o olay gelince evlenmeyi unuttum. Sefer Efendi bir gün buyurdu ki “Seni Yumna ile evlendireyim.” Yumna’yı da hiç tanımıyorum o zaman. “Tabii efendim.” dedim. Herkes kızdı bana, tanımadan neden evet dedim diye. Yumna’yı daha sonra rüyamda gördüm. Bir gün vakıfta ‘Yumna geldi’ dedim herkese ve onu rüyamda gördüğümü söyledim. Yumna indi aşağıya ve efendimin yanına geldi. Sefer Efendi, Yumna’yla konuşup ikna etti. O zaman Amerika’da okuyordu. Boğaziçi Üniversitesi’nden burs kazanıp Türkiye’ye gelmişti. Türkiye’yi çok seviyordu. Eşim benden çok önce tanışmış vakıfla. ABD’de Muzaffer Efendi döneminde…
-İlk albümünüz ne zaman çıkmıştı?
Evlendikten sonra. 1993’ün sonlarında çıktı: Ey Allahım 1. O albümü yaptık. Sefer Efendi ile arabada dinliyoruz. Dereseki’ye gelirken Şeyhimin İlleri’ne denk geldi. Orada ‘Şu benim Divane Gönlüm’ diye yarım bir kaside vardı. Dinleyince başladı hüngür hüngür ağlamaya. Ben de ağlayınca, biz kendimizi kaybettik. Sonra ‘Ey Allahım 2’ geldi. Ey Allahım 3’te tasavvuf müziğinde ilk kez orkestrayı kullandık. Sefer Efendi’nin isteği üzerine bunu yapmıştık, çok tepki aldık. Vakıfta kaseti koydu çaldırıyor. “Oğlum bundan sonraki kasette kemanları biraz daha çoğalt. Gitar koy, ritmleri çoğalt.” dedi. Hocam “Tasavvuf gönül çalmaktır.” diyordu. MFÖ ile çalışmamı da kendisi istedi. Mazhar geldiğinde “Efendim, Ahmet’le (Özhan) çalışmak istiyoruz.” dedi. Ona cevabı “Hayır, siz Sami ile çalışın.” olmuştu.
-Yanılmıyorsam 1991 ya da 92… Agannaga albümü, değil mi?
Evet, o albümdü. 1992’lerde çalışmaya başladık. 1999’a kadar devam ettik. Konserleri bara kayınca, müsaade alıp ayrıldım. Hatta beraber bir albüm çalışması yaptık, çıkaramadık.
BESTEYİ ALLAH YAPTIRIR, NOTA DEĞİL
-Sami Özer’in sesi insanı farklı buudlara taşıyor. Bu sesin sahibi, küçük kainât olan insan üzerinde müziğin bu kadar etkili olmasını nasıl açıklar?
Musîki insanın tabiatında var. Olmasa konuşamayız bile. Direkt gönle hitap ediyor. Tasavvuf gibi musîki de bir hâl ilmi. ‘Hû’ albümünden sonra insanlar beni arayıp, “Allah sizden razı olsun, çocuklarımıza ilahi dinletiyoruz.” demeye başladı. 7 yaşındaki bir çocuk, vakfa gelmişti. Rüyasında görmüş, Peygamber Efendimiz “Ben Sami ümmetimi çok seviyorum. Ondan memnunum.” demiş. Benim için dünyadaki her şeyden daha güzel bu. Marmara FM’de canlı bir yayında bir kızımızın üniversite hocası aradı. “Ben tasavvuf musîkisiyle Sami bey sayesinde, bir öğrencim aracılığıyla tanıştım.” dedi. Bu kız bir rüya görmüş, Peygamberimiz yine memnuniyetini anlatmış. Medine-i Münevvere’de bir sabah gelen telefonda mimar Mahmut Sami Kirazoğlu kardeşim aradı, ağlayarak. Telefon sabah namazında gelince tedirgin oldum. “Ey Benim Devlet-i Sultanım’ı dinlerken birden yakaza hali oldu. Mahşerdeyiz. Peygamber Efendimiz, Sahabe-i Kiram, Ehl-i Beyt hepimiz oradayız. Sen karşımızdan gelip Ey Benim Devlet-i Sultanım’ı Peygamberimize okuyorsun.” dedi. Rabbim bana bu güzellikleri yaşattı, yetmez mi?
-Kainâtın musîkisinden ne anlıyorsunuz?
Balkonda oturup dinliyorum… Kuşlar ne melodiler çıkarıyor. Kelebekler sema ediyor. Bahçede bazen ilahi söylüyorum. Bakıyorum, sülükler çıkıyor meydana. Burada sülük falan göremezdik. Musîkinin her şey üzerinde tesiri var. Kıyamette üflenecek surda kim bilir hangi melodi çıkacak ki hepimiz uyanacağız. Kainât musîkisiz olmaz.
-İnsan bunun farkına nasıl varabilir?
Kültürlü olmalı, okumalıyız. Babadan miras bir din yaşıyoruz. Şimdi çok güzel bir gençlik yetişiyor. Allah, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin evlatlarından razı olsun. Bu seneki Kutlu Doğum Haftası’nda onlarla beraberdim. Bu kadar güzelini görmemiştim. ABD’ye de istediler. Ahmet (Özhan) gitti, ben gidemedim. Seneye inşallah…
-Ahmet Özhan, onca insanı mahzun kılan hüzünlü bir gurbeti ezgiledi. Sizin böyle bir düşünceniz var mı?
Kırık Mızrap’tan beste yapmak istiyorum. Çok güzel şiirler var. İçlerinden seçeceğim. Binlerce şiir arasından bir şiir çıkar karşınıza ve o anda kendi kendini besteler. Beste musiki tekniğiyle yapılan değil, Allah tarafından ilhamla kalbe verilen bir şeydir. Bazı cahiller, “O adam nota bilmiyor, ne anlar besteden.” diyor. Saadettin Kaynak da nota bilmiyordu!
KAİNAT ELESTİ Bİ RABBİKÜM’DEN BERİ MUSİKİSİNİ ÇALIYOR
-Müziğin i’lây-ı kelimetullâh’taki yeri nedir?
İnsanlar çok iyi bir musîki dinlediklerinde birden cezbeye gelir ve ‘Aman’ diye bağırırlar. O, Cenab-ı Allah’ın Elesti Bi Rabbiküm’de kuluna dinlettiğine en yakın ses. Bak, müzik Elesti Bi Rabbiküm’den var. Tasavvufu müziksiz kolayca sevdiremezsin. Mesela benim MFÖ ile çalışmamdaki amaç, onların müziğiyle tasavvuf musîkisinin bir yerlere açılması. Onlarla çalıştığım için tasavvufla ilgisi olmadığı halde bizi görüp buna merak salan insanlar var. Sadece bende değil, Ahmet Özhan, Mehmet Emin Ay, Erkan Mutlu’da da böyle… Yıllarca insanları namaza teşvik etsen de başaramayabilirsin. Bir tarafta bir ilahi okuyorsun, Boğaziçi’nde okuyan bir bayan yazdığı mektupta aldığı albümle namaza başladığını söylüyor.
-Türk sanat müziği ile tasavvuf müziği arasındaki bağı nasıl kuruyorsunuz?
Notasal yapıları aynı, tarzları farklı. Türk sanat musîkisinde tasavvufî çok şarkı var: “Anar ömrünce gönül, giden sevgilileri/ Bilmez biçâre gönül, giden dönmez ki geri.” Şimdi düşün, ne sevgililer gitmiş. Başta Resulullah Efendimiz’i düşün, sahabeleri düşün, Said-i Nursi Hazretleri’ni düşün, Gönenli Mehmet Efendi, Mehmet Zaid Koktu hazretlerini düşün… “Mahzun gönül şâd olacak mı zannediyorsun/ Vah esef vah, aldanıyorsun”, “Bu âlemde derdi olmayanın hali yamandır.” diyor mesela… “Vücud ikliminin sultanı sensin.” Nasıl dinliyorsan öyle.
-Yaptığınız albümler içinde biri var ki çok önemli: Hû. İlahilere senfonik altyapıyı ilk kez getiren çok başarılı bir çalışma. Sizi popüler kültürle de tanıştırdı. Sizce nasıl bir adımdı bu?
Ali Taran çok sevdiğim dostumdur, o vesile oldu. Hakan Uzan kendisine “Sami bey, bize bir ilahi albümü yapmaz mı?” diye sormuş. Ali söyleyince, hemen istedim. Çünkü açılmamız gerekiyordu. Erol Köse’yle görüştük. Benden anlaşma istediğinde, “Kimseye imza atmam. Benim imzam, sözümdür. Söz verdimse yapacağımdır. Siz beni aradınız.” dedim. Hakan Uzan’dan korktuğu için “Tabii Sami Bey, nasıl isterseniz öyle olsun.” dedi. Bir de “Kliplerde hanım mankenler kullanalım.” demez mi… “Bunları unutun Erol Bey. Allah beni muhafaza etsin, ben şöhretin hırsında değilim.” dedim. Uzanlar büyük hizmet etti aslında. Hiç düşünür müydünüz tasavvuf musîkisinin Rumelihisarı’nda yankılanıp, Kral TV’de birinci olacağını? Bu iş, adamları aştı. Sosyete denilen kitlenin içine girdi. Hû’dan bir kuruş para almadım; kendi paramla alıp 2 bin kaset-CD de hediye ettim insanlara. Bundan asla şikâyetçi değilim. Hû albümü bu hizmeti başka bir yere taşıdı.
-İlahileri çoksesliliğe taşımak ve arp gibi farklı bir enstrümanı kullanmak nereden geldi aklınıza?
Bir gün Akmerkez’de eşimle geziyorduk. Birden karşımıza Athena Grubu’ndan Gökhan çıktı. “Hocam.” diye sarıldı. Yumna korktu tabii… “Ben sizi tanımam. Arp sesini duyunca ‘Bu ne ya’ dedim. Bir baktım siz çıktınız.” dedi. Evime geldiler sonra. Gökhan maneviyatı çok iyi bir çocuk. “Çok ağır bir nefis mücadelesi veriyorum Sami abi.” dedi. İnsanların dış görünüşüne bakmamak lazım. Hû’da obua, trompet ve gitar da kullandık.
-Kimin fikriydi bu?
Eşim arpist benim. Amerika’da bıraktı arpını. Arp, dinlerken sanki denizin derinliklerinde müzik dinliyorsun. Fatmagül Hanım zor olanı başardı ve arpla tasavvuf parçalarını çaldı.
-Yeni denemelere devam edecek misiniz?
Bir kere büyük bir koroyla söylemek istiyorum. Bunun dışında da piyano kullanacağım. Elektronik saz kullanmıyorum. Onun için Ada Müzik’ten İhsan Apça’yla çalışıyorum. Diva isimli albümde Gloria Estefan’ın kullandığı bateri, tumba, darbuka ve bendirlerin ritmine bayıldım. Böyle bir sound yakalamak istiyorum.
SAMİ ÖZER’İN DİLİNDEN
- Kulağım her şeyi dinleyecek kadar ucuz değil. Mariah Carey, Nat King Cole, Ümmü Gülsüm’deki o sesler Allah’ın emanetinin güzellikleridir. Ümmü Gülsüm’de 9 oktav ses var. İnanılmaz değil mi? ABD, öldüğü zaman incelemek istedi, Mısır izin vermedi. Ama kıymetini bilemedi. Resulullah’a büyük aşkı varmış. Medine’de anlattılar. Bab-ı Selam’da ‘Ya Resulallah’ deyip vücudunu yere vurmuş ve kanlar içinde kalmış. Onun Tale’al Bedru’yu, Kur’an-ı Kerim’i okuyuşu beni çok etkiler.
- Klasik musîkiyi rahmetli Bekir Sıtkı Sezgin kadar iyi icra edecek bir kişi daha gelmez. Zaten güzel insandı. Hafız-ı kelâmdı. Dede Efendi, Itri, Sadullah Ağa’yı onun kadar yaşayan biri daha olamaz.
- Tasavvuf musîkisi sadece ilahilerden oluşmaz. Tekke musîkisi, cami musîkisi, Mevlevi ayinleri, duraklar, kasideler, naatlar, ilahiler, selâlar, temcitler…
- Cahil insanlar musîkiye yıllarca haram demişler. Müslüman, çocuk yapıp yatacak insan değildir. Biz müziğin de, sanatın da, resmin de, icadın da en güzelini yapacağız. İslamiyet tekâmül etmiş en güzel dindir.
- Sanatçının sonu nihayetinde pavyondur. Allah o kapıyı açmasa sonunda ne olacak? Tavernalara, gece kulüplerine düşeceksin. Çokları böyle yokluk içinde öldüler.
- Karagümrük Tasavvuf Vakfı’nın müezziniyim. Bunun için havaya giremem. Oraya on milyon tane müezzin getirilir. Şükretmem lazım, beni seçtiler diye. (Fatih Vural)
http://www.m-fgulen.org/a.page/basindan/haberler/2006/temmuz.2006/a16051.html
—————————————————————————————————–
MÛSİKÎ ÂŞIKIN AŞKINI, FÂSIKIN DA FISKINI ARTIRIR.
YRD.DOÇ DR. RAHMİ ORUÇ GÜVENÇ İLE RUHUMUZUN MUSIKİSİ ÜZERİNE
Yeni Dünya söyleşilerimizin bu ayki konuğu Türk musikisi ve enstrümanlarının tedavi değeri ve tanıtılması hususunda fevkalade önemli çalışmaları bulunan güzel sesli, güzel sözlü güzel ahlâklı bir kâmil insan.
YRD.DOÇ.DR.RAHMİ ORUÇ GÜVENÇ. Musikinin ritim ve ahengini kalbindeki sevgi ve merhameti perdesiz yansıtan bir vasıta hâline dönüştürmesi kendisine lutfedilmiş bir usta beden ve ruh hekimi. Kendisi rüyada eğitilenler silsilesinden bir Horasan eri. Özdeğerlerine ve ahdine olan kuvvetli bağlılığı sesine sözüne ve duruşuna fevkalade bir vakar getiriyor.. Sesiyle bizi tabii varoluş yapımıza, sevgi ve iyiliğe yönlendiriyor. Sözü, hayatımızdaki her noktanın bir İlahi rahmet olduğunu hatırlatıyor. Bizi, dışında tramvay raylarının uğuldadığı içinde ise ise bin bir renkte desende ve kokuda ruhumuzu Elest âlemine götüren uhrevi, ılımlı, uyumlu bir ahenk şifahanesinde ağırladı. Fevkalade ahenkli üslûbu ve sesiyle ruhumuzu teskin ve takviye etti. Tattığımız manevi feyzden teneffüs edebildiğimiz hazzı sizinle paylaşmak istedik. Bu güzel söyleşiyi istifadenize sunarken Gönül ehli dost yürekli Rahmi Oruç Güvenç Hocamızı Yeni bir Dünyanın sayfaları arasından bir kere daha minnet ve muhabbetle selâmlıyoruz efendim.
Doğum tarihinizden başlayarak sizi bugün bulunduğunuz merkez noktaya getiren hadise ve şahıs olarak önemli âmillerle devam edelim, isterseniz..
7 Ağustos 1948?de Kütahya Tavşanlı?da doğmuşum. Kütahya tarih ve kültür bakımından çok önemli bir yer. Kurucusu Orta Asya?dan gelen Horasan Bey. Ahalisi de hep Orta Asya?dan gelmiş. Bizim ailemiz bir taraf Kırgız bir taraf Kazan Türklerinden. O yörelerin melodileri kulağımızda büyüdük. Rahmetli dayılarım akordiyon çalardı. Annem güzel okurdu. Bir Asya bağlantısı Anadolu kültürüyle birleşerek bizim şahsiyetimizi oluşturmamıza yardımcı oldu. Fazla bir müzikal eğilim olmamakla birlikte musikiyi içimde hissederdim. Musiki benim hayatımın önemli bir parçasıydı. 10-11 yaşlarındaydım, bir rüya gördüm. Tanımadığım bir kişi bana bir keman uzattı. Bunu çalar mısın dedi. Bilmiyorum dedim, çalabilirsin dedi. Ben de aldım kemanı çalmaya başladım. Ertesi gün rüyamı babama anlattım. Babam bana bir keman aldı sonra ortaokuldaki müzik hocam rahmetli Fethi Bey?den ders almaya başladım. Daha sonra çeşitli enstrümanlarla tanıştım. Ud, saz, tanbur, ney, rebab gibi. İstanbul?a gelince Üniversite Korosuna katıldım ve kendimi yetiştirmeye çalıştım. Klasik Türk musikisinin derinliklerine doğru yol alırken Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü de bitirdim. Prof. Dr.Ayhan Songar vardı rahmetli,. Onun davetiyle Klinik Psikoloji doktorasına başladım, müzik-terapi konusunda. Daha sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi bünyesinde fakat aslen rektörlüğe bağlı Etnomüzikoloji Araştırma Uygulama Merkezi kuruldu. Ben orada hem sanat yönetmeni hem de yönetim kurulu üyesi olarak görev aldım. Sonra Hoca emekli oldu ben de oradan ayrıldım. Marmara Üniversitesi?ne geçtim. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü bünyesinde çalışmalara başlarken senato kararıyla Avusturya?da müzik-terapi okulu ve Almanya Müzik ve Tiyatro Akademesi?nin ortak bir çalışması olarak Marmara Üniversitesi adına ders vermeye başladım. Geçen sene emekli oldum. Şimdi TÜMATA grubuyla çalışmalarımızı yürütürken bir yandan da Almanya, İngiltere, İsviçre, İspanya?da eğitime devam ediyorum, öğrenci yetiştiriyorum.
Türklerdeki kurumlar bünyesinde ilk ciddi müzik tedavisinin Osmanlı döneminde olduğunu biliyoruz. Fakat Orta Asya?da Anadolu öncesi zamanda bu faaliyetlerin nüvesi olarak nelerden bahsedebiliriz?
Şu kısmı düzeltelim. Osmanlıdan önce Selçuklu döneminde Selçuklu Sultanı Nurettin Zengi kendi adıyla Şam?da yaptırdığı bir hastanede Ebu Bekir Razi?den, Fârâbi?ye İbni Sina?ya uzanan bir çizgide müzik makamlarının günün hangi saatlerinde etkili olacağının tasnifini yapan bir müziko-terapi anlayışının uygulandığını görüyoruz. Sonraki dönemlerde Amasya-Sivas-Kayseri-Manisa-Bursa-İstanbul Fatih Külliyesi ve Edirne Şifahanelerinde bu usul uzun süre devam ettiriliyor. Evliya Çelebi?de musikinin sadece ruh hastalıklarında değil çok yönlü olarak kullanıldığına dair bilgiler var.. Orta Asya kültüründe ?bakıcı-tedavi edici? anlamında ?Baksı? adı verilen tedaviciler var. Bunlar musiki ve raksı kullanarak trans hâline geçerler ve bu anda elde ettikleri bilgileri hastaya uygularlarmış. Müzik demek ki burada transı hazırlayıcı bir özellik gösteriyor. Ayrıca hastanın duygularını değiştirmeye yardımcı oluyor. Çünkü titreşimler limbik sistemi faaliyete geçirir ve bunlar duyguları değiştirir. Endoktrin sistem iç salgı bezlerini harekete geçirir o da merkezi sinir sistemini hareketlendirir. Demek ki eski Türklerde hem duygu değiştirmeye hem de trans hâline girip doğru bilgi elde etmeye yönelik çalışmalarda müziğin ve ritmin doğrudan bir etkisi olduğunun farkına varılmış. Baksı ve kamlar bunu bu şekilde uygulayarak müzikle terapinin ilk örneklerini oluşturdular. Daha sonra gelen tasavvuf musikisi tecrübesi güçlenip Anadolu?da klasik musiki ile de birleşip müzikle tedavinin genel hatlarını oluşturdu.
Güzel müziğin kişinin insan-ı kâmil olma yolundaki etkisi nedir??
Çok mühim bir soru. İnsan-ı kâmil dediğimiz zaman otomatik olarak tasavvufa intikal ediyoruz. Tasavvufa girdiğimiz zaman yedi nefis mertebesinden en kâmiline, nefs-i safiyeye geliyoruz. Şems Suresi?nde belirtiliyor Kur?an-ı Kerim?de kâmil insan. O olgun insan ki nefsinin tekâmülüyle ruha kadar ulaşmıştır. Bu olgun insanın konuşmasında eski bir randevuyu hatırlamak lâzım. Bu randevu Elest Bezmindeki ?Elestü birabbiküm? hitabıdır. Ruhların ?Belî? diye cevap vermesi ve bu cevabın ruh hafızasından beden hafızasına intikali, ruhlar âleminde o randevudaki ilahi sesi aramak ve ona ulaşmak için bir celb olmuştur. Fahreddi-i Iraki?nin Tezkiretü?l-Evliya isimli eserinde bir mutasavvıf şöyle diyor: ?Gözümün önünden hiç gitmez hitabı.. Cenabı Allâh benim ruhuma ?Ben sizin Rabbiniz değil miyim? demişti, ben de ?Belî? evet demiştim, Sen benim Rabbi zülcelâlimsin!.. İşte o güzel hitabın özellikleri ruhun platformunda ele alınması gereken bir oluşumdur. Neden? Çünkü o güzel sese ancak tekâmül ederek yani ruhlaşarak ulaşabiliriz. Diğer bir hitap yine Kur?an-ı Kerimde Fâtır Suresinde.. ?Güzel davranış ve güzel söz Allâh?a yükseltir? diye. Güzel söz ve güzel ses arasında çok büyük bir yakınlık vardır. Güzel söz söyleyecek olan insan ses kalitesini ayarlayamazsa o, söze dönüşmez. Ses olarak kalır. Söze dönüşmesi için söz anlayışının bir bölümü olan güzel sesin telaffuz edilmesi lâzım. Güzel ses her insanda vardır, onu kullanabilmesini bilmesi gerekir. O da bir tavır ve olgunlaşmayla ilgilidir. ?Güzel söz Allâh?a götürür.? ifadesi musikinin ne kadar önemli olduğunun delilidir. Musiki yalnız titreşim grubu değildir. Sesin insan ruhuna etki eden bediî ders veren bir seviyede kullanılmasıyla alakalıdır. Yasin Suresinde Allâh?ın bir şeyin olmasını dilediğinde ona ?Ol!? demesinin kâfi olduğundan bahsedilir. ?Ol? demesi, bizim anlayışımızın imkânı içerisinde madde âlemine bir ses intikalini çağrıştırır. Görebildiğimiz ve göremediğimiz her şeyde bu ?Ol? sözünün ihtiva ettiği irade vardır. Hulasa insanın olgunlaşması için, nefsin ruhlaşması için etik davranışın merhamet çizgisinde yönlenmesi ve yücelmesi gerekir. Güzel sesin karşıtı olan ses, insanı manen yıpratır, nefsin olumsuzluklarını arttırır. Kur?an-ı Kerim?de ?Nefislerinize zulmetmeyiniz? buyruluyor. Nefsin olgunlaşması, hayvandan da aşağıya götüren duygu ve davranışları hazırlayan özellikleri bir gelişim ve oluşumla terk ederek rahmanî ve lutfî tarafa yönelmesi nihayet insanın merhametle yücelmesi anlamını taşır. O merhamet duygusu geldiği zaman olgunlaşmayı hazırlayan etmenler ortaya çıkar. Nedir onlar.. Başkasının hakkına saygıdır. Mesela gündemdeki karikatür hadisesi.. Liberal düşünce adı altında hakaretle, başkalarının duygularını, haklarını gözetmemelerinden ortaya çıkmış tamamen nefsanî bir olaydır. İnsanın moral değerleriyle alakası olmayan, tam tersine morali rencide eden, yüksek değerleri ayaklar altına alan bir davranıştır ve yanlıştır. Karşı tarafın haklarını gözetmediği için merhametten yoksun ve bencillik kokan bir davranış şeklidir. İnsan merhamete ulaşırken doğru frekanslara ihtiyaç gösterir. Bu, musikinin insana yaklaşım tarzını oluşturur. Bilim diyor ki, 80 desibelin üzerindeki titresinler beyinde hücre kaybına sebep olur. Jet uçağı 130-140 ds. Titreşim yayar, bir rock müziği 140-150.. Bu titreşimlere maruz kaldığında nefsine zulmetmiştir bu insan. Nefsin bütün malzemesi olan maddi ve manevi varlığımız emanettir. Emanete hıyanet ediyoruz ve vücudumuzu yanlış yerde kullanıyoruz. Halbuki o bize ?Küntü kenzen mahfiyyen? sırrınca o kudsî hazineyi bilmek için verilmiştir. Bilinmek için yarattım, diyor Cenabı Allâh? Ritme gelince o da 60-80 kalp ritmine uygundur. Bunun üstüne çıktığı zaman hem hastalık baş gösterir hem ?yabancılık duygusu?. Kendine, yakınlarına, kendi kültürüne yabancı olup kendini izole etmesi neticesi tıpta ?taşikardi? dediğimiz kalp rahatsızlıkları başlar. Yüksek ritim-yüksek frekans nefsi hayvanlaştırıyor, insanı olması gereken ahenkli yapıdan uzaklaştırıp hasta ediyor. Tam tersi atalarımızın bize bildirdiği müzikle tedavinin malzemeleri insanı ruhen yüceltiyor.
Bu durumda gönül eğitiminde musikinin ayrı bir öneme haiz olduğu aşikar. Pekiyi büyük Sufilerin musikiye yaklaşımları nasıl olmuş efendim?
Müzik ruhla, gökle maneviyatla ilgilidir. Merasim bedenle, kalıpla yerle ilgilidir. İkisinin dengeye gelmesiyle insan tekâmül eder. Hz. Mevlânâ rebabı anlatır, ?bırak şu kuruntuyu da rebaba bak? diye. Rebab gaipten gelen bir alettir. Dinle neyden.. der, aslî vatanından ayrılan ruhun ıztırabını dile getirir. Neyi, insan-ı kâmil örneği olarak ortaya koyar. Mesnevi’de musikiden ve sema’dan, sıkça bahsetmektedir. Abdülkadir Geylanî k.s. Sırru?l-esrâr isimli eserinde çok önemli bir hadisi şerif nakleder. Bu hadisin kamuoyunun dikkatine sunulması lâzım yeniden. Hadisi şerif şöyle: ?Baharın yanında çiçeklerden, sema yanında şiirden ud ve neyin titreyen sesinden kim zevk almıyorsa, onun mizacı bozuk demektir. Ve ilacı da yoktur.? Hz. Peygamber neden ezanı ilk olarak Bilali Habeşiye okutturmuştur ve neden ezan her vakitte ayrı makamlarda okunur. Büyük bestekar ve üstadlar niye tekkelerde yetişmiş ve eğitim almışlardır, üzerinde düşünmek lâzım. Salat-ı Ümmiye ve Tekbir-i Şerifin bestekarı Itri Dede Efendi de yine bir Mevlevi dedesidir. ” Bunlar çok mühim kâmil insan örnekleri. Demek ki musiki ile ruhun olgunlaşması, nefsin ruhlaşması arasında çok sıkı bir rabıta var.
Müzik ile sevgi arasında da sıkı bir rabıta görülüyor. Müzik bağışıklık sistemimizi kuvvetlendiriyor diyebilir miyiz?
Hasta bir organ ahenksizlik içindedir. Sağlıklı organizma ona destek verebilir. Musiki de bunu yapıyor. Birbirleriyle uyumlu sesler var, dolayısıyla merhamet ağır basıyor. Uyum ve merhametin olduğu yerde sevgi olur. Çünkü öfke, kin kıskançlık gibi sevginin karşıtı olan duygular negatif ve iticidir. Musiki ise çekici ve hoşgörülüdür. Hz. Mevlana şöyle diyor: ?Noksan bilgi nereden Allâh?ı dile getirecek.? Sevgi, doğru bilgi neticesidir. Dolayısıyla doğru bilgi, şüpheye dayanmayan tecrübeye bağlı ve delilleri olan bilgidir. Şüphe olmadığı için kendi içinde ve taşıyanın şuurunda uyumludur o bilgi. Ve bilgi sezgiyi oluşturur. Ahenk ve uyuma dayalı bilgi sezgi getirir. Musiki bunları bir arada tutar. Ahenk yoksa musiki olmaz.
Türk müziği makamlarının organlara ve mizaca etkileri için neler söylenebilir?
Bu çok tafsilatlı bir bahis. Birkaç tanesinden örnek vermek gerekirse, Nihavent Makamı, kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça uyluk ve bacak bölgelerinde etkili. Bel ağrısı ve tansiyon hastalıklarında etkili. Akıl hastalıklarında da iyileştirici rolü var. Öğleden sonra daha etkili. Rast Makamı, kemik, beyin ve yağlara etkili. Fazla uyumayı engelliyor. Sarı safra bağlantılı. Felce deva. Başa ve göze etkili. Kaslara tesiri var. Gece yarısından sonra daha etkili. Segâh Makamı, Şişmanlık, uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas hastalıklarına faydalı. Beyin nöronlarına etkisi var. Kuşluktan ikindiye kadar olan zamanda etkili. Hüseyni Makamı, mide hararetini giderici, sıtma hastalığına iyi, kalp, karaciğer ve mide için faydalı. Sabah ve öğle arası etkili. Acemaşiran Makamı, kemiklere ve beyne etkili. Vücudun yağ dengesini korur. Ağrı giderici ve spazm çözücü etkisi var. Seherden kuşluk vaktine kadar etkili. Saba Makamı, cesaret, kuvvet ve rahatlık verir. Seher vaktinde etkilidir.
Araştırmalar rock müziğinin bitkileri soldurduğunu söylüyor. Uzun süre ağır metal müzik dinlemiş ve türkülerinden uzak kalmış bir gençliğin düşünce yapısında bu yeni ve yabancı müzik kültürü nasıl bir etki yapmış olabilir?
Musiki aslî tedavi ve hizmet amacından alınıp reklam ve istismar konusuna aktarılmıştır bugün. Halbuki atalarımız müziği paylaşmayı, sevgiyi insani değerleri aktarmak için bir malzeme olarak kullanmıştır. Süheyl Ünver Hoca ,”Musiki aşıkın aşkını, fasıkın da fıskını artırır.” derdi. Bugün ise müzik piyasasını elinde tutarak kazanç sağlayan bir sektör var. Musiki eğer insan sağlığı ve sevgi tohumlarının atılması, geliştirilmesi için kullanılırsa faydalıdır ancak. Hem ekonomik hem yanlış değer yargılarıyla kültürü düzenlemeye çalışan bir anlayış sebebiyle yanlış ritim ve melodilerin kullanılmasından kaynaklanan bir kaos oluştu. Müzik olmayan sesin müzik diye sunulmasının çok yanlış ve olumsuz olduğuna inanıyorum. Asabî bir toplum yapısı oluşturuluyor. Bedii zevki değiştirerek sentetik realitelere kanalize ediliyor toplum. Beyin bunlarla doluyor. Halbuki kendi kültürü ile, toplum içinde şuurlu yaşayan insanların paylaşarak severek oluşturdukları süzülmüş değerleri yüceltmek düşüncesiyle dolmalı. Beden ve ruhlarında tahribat oluşturulan şeylere yönlendiriliyor insanlar. Hoşgörü yerine şiddet geçiyor. Kamuoyuna ?ideal? diye sunulan tipler kültür yozlaşmasına sebep oluyor. Kendi kültürüne, atalarının ruhuna saygısız nesiller yetiştiriliyor. İnsan hoş ahenk içinde yaşama duygusuna ulaşamazsa ruhunu hayatına geçiremez ve eser bırakamaz.
Hocam ruhunu hayata geçirmek deyince aklıma geldi.Mehter müziğinin muhteşem etkileri hakkında neler söyleyebiliriz?
Mehter musikisi icra edildiği zaman manevi sevgiler, duygular her türlü şüpheyi korkuyu ortadan kaldırır ve ideal konusunda odaklanmayı sağlar. Makamlar, ritimler aktiviteyi arttıracak şekilde düzenlenmiştir. Ruhu ve bedeni disipline sevk eder. Pek çok musiki aletinin eşliğinde sanat değeri, tesir gücü ve manevi hazzı çok yüksek bir musiki oluşturulmuştur. Yeniçerilik teşkilatı Hacı Bektaş Veli kanalıyla Hoca Ahmed Yesevi?ye dayanır. Uygur Türkleri zamanında yazılmış Mehterlik Sanatı diye bir kitap vardır. Bankler çekilir, dualar edilir. Bütün bunlar inananların selâmeti içindir, manevi feyzin kaybolmaması içindir. Maddi-manevi sanat değeri, ilim değeri ve duygu değeri çok yüksek, bütünüyle bir kültür ve yüceliktir mehter musikisi.
Hocam, Allâh razı olsun, çok feyizli bir sohbet oldu. Gözümüz de gönlümüz de şenlendi.
Siz de sağolun eksik olmayın?
http://www.yenidunyadergisi.com/tum_yazi_oku.php?id=18
——————————————————————————
Mûsiki: Prof. Dr. Hayrettin Karaman
Mûsıkî veya müzik (semâ’, gına) kadın veya erkek tarafından ses ve âlet (çalgı) ile icrâ edilen malûm san’atın bütün şubelerine şâmildir. İslâmî hüküm bakımından bu şube ve şekiller arasında fark vardır. Ayrıca müziğin icrâ edildiği yer ve maksadın da hükme tesiri sözkonusudur.
Müziğin hükmünü tayin eden delillere geçmeden önce fıkıh mezheblerinin telâkkisini özetleyelim:
1) Hanefî mezhebine göre mûsıkî icrâsı ve bunu dinlemek haramdır. Bu hüküm, değnek ve çubuğun bir yere âhenkli bir şekilde vurulmasını dahi içine almakta ve haram saymaktadır.53
Hükmün bazı istisnâları vardır: Savaşta vurulan kös ile düğünlerde çalınan tef.
Müzik başkalarına dinletmek için değil de kendini dinlendirmek ve yalnızlığı defetmek için yapılırsa İmam Serahsî’ye göre caizdir; Merginânî’ye göre bu da haramdır.54
İmam Ebû-Yusuf’a sormuşlar: Düğün dışında, meselâ kadının ve çocuğun kendi evinde tef çalmasına ne dersin? Şu cevabı vermiş: Bunda kerâhet yoktur. Aşırı oyun ve teğannî olursa onu mekruh görürüm.55
Hanbelî mezhebi bu konuda-genel çizgileriyle- hanefî mezhebi gibidir.
2) İmam Şâfiî ve Mâlik’ten ikişer görüş nakledilmiştir. Bunlardan birine göre bu iki imam müziği mekruh saymışlar, diğerine göre ise -yanında bir haram işlenmediği, harama âlet edilmediği takdirde- mübâh görmüşlerdir. Şâfiî mezhebinden Gazzâlî ile malikîlerden Kettânî’nin görüşlerine aşağıda daha genişce yer verilecektir.
3) Zahiriyye mezhebi ile genellikle sofiyye tarikatları musıkînin bütün nevileriyle mübah olduğunu müdâfaa etmişlerdir.56
Mûsıkînin lehinde ve aleyhinde görüş bildiren fıkıh bilginleri bazı âyetlerle istidlâl etmişlerse de (Lukmân: 31/6; Zümer: 36/18) bunların mûsıkîyi hedef aldığı kesin değildir.
Hadislere gelince, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in düğün, bayram, karşılama gibi münasebetlerle icrâ edilen müziği tasvib ettiği, düğünlerde bunu teşvik eylediği sağlam rivayetlere istinad etmektedir.
Ayrıca müziğin -bir harama âlet edilmeden yalnızca saz ve ses müziğinin- haram kılındığına dair sahih hadisin bulunmadığı söylenmiştir.57
Faslı Abdulhayy el-Kettânî, Hz. Peygamber devri kültür ve medeniyetinden bahseden iki büyük ciltlik eserinde (et-Terâtibu’l-idâriyye) mûsıkîye 25 sayfa ayırmış, bütün çeşitleriyle caiz olduğunu gösteren deliller getirmiş, bu mevzûda yazılmış 20 eserin ismini vermiştir.58 Bu müellifin tesbitine göre sahâbeden Ömer, Osman, Abdurrahman b. Avf, Ubeyde b. el-Cerrâh, Sa’d b. Ebî-Vakkas, Ebû-Mes’ûd, Bilâl, Abdullah b. ez-Zübeyr, Hassân, İbn Amr, el-Mugira b. Şu’be gibi zevâtın müzik dinledikleri rivayet edilmiştir.
İmam Gazzâlî İhyâ isimli eserinin 35 sayfasını bu meseleye ayırarak bütün söylenenleri tahlil etmiş, delilleri karşılaştırmış ve şu neticeye varmıştır:
Mûsıkî ister ses ister âlet ile olsun tek hükme bağlı değildir: Haram, mekruh, mübah ve müstehab olabilir.
1) Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan gençler için yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır.
2) Vakitlerinin çoğunu buna veren, iştigâli âdet haline getiren kimse için mekruhtur.
3) Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mübahtır, serbesttir.
4) Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehabdır.59
Gazzâlî incelemesini sürdürürken müziğin duruma göre ya mübah veya mendûb olduğunu, onu haram kılan şeyin kendisi değil, dıştan ârız olan beş sebepten ibaret bulunduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor:
1) Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir; ancak şehveti tahrik ederse Kur’ân okumasını bile dinlemek haram olur.60
2) Müzik âleti içki meclislerinin sembolü olan âletlerden ise bunu kullanmak haram olur; diğerleri mübah olmakta devam eder.
3) Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.
4) Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, müzik onun yalnızca cinsî arzusunu tahrik ederse onun müzikten uzak durması gerekir.
5) Sıradan bir insanın müzik şehvetini de ilâhî aşkını da tahrik etmediği halde bütün vakitlerini alır, onu başka işlerden alıkorsa yine haram olur.61
53. el-Merginânî, el-Hidâye (kerâhiye bahsi)
54. İbn el-Hümâm, ag. esr., C.VI, s. 36.
55. el-Aynî, Umdetu’l-Qârî, C. III, s. 359.
56. İyi bir hülâsa için bk. S. Uludağ, İslâm açısından Mûsikî ve Semâ, İst. 1976, s. 168-187.
57. Şevkânî, Neyl, C. VIII, s. 107.
58. C. II, s. 120-145.
59. C. II. s. 302.
60. Hanefilerden Buhârî şârihi allâme Aynî de “Bayramda iki cariyenin okuduğu şarkıyı Hz. Peygamber’in ve Ebû Bekr’in dinlediklerinden hareketle aynı neticeye varmıştır. Umdetu’l-Qârî, C. 3. s. 360.
61. C. II, s. 279-281. (özetlenmiştir.)
http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/helalharam/0135.htm
Soru:
Kadın sesi dinlemek caiz midir? Dinlediğimiz müziğin türüne göre cevaz değişir mi? (Örnek: tasavvuf musikisine eşlik eden bir kadın sesi veya ilahi söyleyen bir kadın sesi gibi)
Cevap:
Peygamberimizin zamanında mescidde ve başka yerlerde kadınlar, erkeklerin yanında konuşurlardı. O (s.a.) hicret ederken kadınlar ve çocuklar musiki eşliğinde karşılama yapmışlardı. Bayram günlerinde Hz. Peygamber’in evinde ve onun yanında genç kızlar, Hz. Aişe’ye sesli ve tefli müzik dinletmişlerdi. Kadının sesinin ve musikinin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama) yoktur. Kadın olsun erkek olsun müzik icra ettiğinde bunu dinleyenler kendilerine bakmalıdırlar; kötü, olumsuz bir etkilenme bulunmadıkça dinlemelerinde sakınca yoktur.
http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00211.htm
——————————————————-
Prof. Dr. Faruk Beşer
Çalgı Aletleri: “Benim sorum çalgı aletleriyle ilgili. Saz çalmak istiyorum ama İslamda caiz olmadığını öğrendim. Beni bu konu hakkında aydınlatırsanız çok memnun olurum. Saygılarımla”
Müzik konusu başlı başına bir konudur ve uzunca anlatılması gerekir. Çalgı aletleri/enstrümanlar ise bunun içinde tali bir meseledir. Bunları daha uzunca anlatmayı sonraya bırakarak şimdilik şunları söyleyebiliriz:
İslam’ın haram ya da yasak dediği şeyler iki türlüdür: Haram ve yasak kılınan şeyin ya bizzat kendisi kötüdür, zararlıdır ve onun için yasaklanmıştır. Ya da kendisi bizzat kötü değildir ama başka bir kötülüğe sebep oluşturmaktadır ve onun için yasaklanmıştır. Bu genel kuralı aklımızda tutarak diyebiliriz ki:
Bizzat kendisi kötü ve zararlı olduğu için yasaklanan şeyler her zaman yasaktırlar/haramdırlar. İçki içmeyi buna örnek verebiliriz. Kendisi bizzat kötü olmadığı halde, başka bir kötülüğe götürdüğü için yasak olan şeyler ise, her zaman yasak/haram olmayabilirler. O kötülüğe götürmedikleri kesin olarak bilindiği yerlerde haram olmazlar. İşte bunun en açık örneği müziktir.
Müzik bizzat kötü ve zararlı bir şey değildir. Çünkü insanlar nameli ve düzenli seslerden hoşlanırlar. Bu bir fıtrat/doğa meselesidir ve dünyada, insanın fıtratının hoşlandığı halde tamamen yasak olan hiçbir şey yoktur. Çünkü İslam fıtrat dinidir. Güzel sesle Kuran-ı Kerim okumanın caiz olmayacağını kimse söylememiştir. Kuş cıvıltılarından ve derelerin şırıltılarından herkes hoşlanır. Teneke sesinden ve gürültülerden ise kimse hoşlanmaz. Öyleyse müziğin de helal olanı bulunmalıdır. Bu söylediklerimizi de genel kural olarak aklımızda tutmalıyız.
Tarih boyunca İslam adına yasaklanan müziğin, hep haramlar eşliğinde icra edilen müzik olduğunu söyleyebiliriz. Safi müzik olarak, düzenli seslerin çıkarılmasına haram diyen bir alim de tanımamaktayız. Öyleyse müzik konusunda söylenebilecek son söz, İmam Gazalî’nin söylediğinden başkası olmayacaktır: “Müzik kötü maksatla yapılıyor, kötülüğe alet ediliyor, kötü şeyler çağrıştırıyor ve haram sözler içeriyorsa haramdır. Böyle değilse haram değildir. Hatta Kuran-ı Kerim’in dahi böyle kötü maksatlarla okunması haram olabilir. Bu sebeple bir müzik bir kimse için kötülüğü çağrıştıran ve kötülüğe götüren bir özelliğe sahip olursa onun için haram olur. Ama aynı müzik bir başkasında çok güzel duygulara sebep olursa onun için de helal olur ”
Şimdi sizin sorunuzun cevabına gelebiliriz: Müzik aletleri, maddeleri itibariyle kötü ve zararlı şeyler değildirler. Müzik aleti/enstrüman olduktan sonra da sadece birer vasıta olmuş olurlar. Vasıtaların hükümleri, ne için ve nasıl kullanıldıklarına göre değişir. Eğer dini görevlerin aksatılacağı şekilde ve kötü maksatlar için kullanılmıyorlarsa bunların alınıp satılmasına, ya da kullanılıp icra edilmesine haram diyemeyiz. Bel ki şöyle söylemek mümkün olabilir: İslam’da anlamsız ve boş işlerle yani malayani ve lağv ile meşgul olmak hoş görülmemiştir. Eğer birisi için müzikle meşgul olmanın böyle bir yönü varsa, öyle olan insanlar için mekrutur.
http://www.farukbeser.com/tr/cevapoku.asp?id=129
————————————————————-
İslamda müziğin yeri nedir, Mehmed Paksu Helal – Haram
29-Haziran-2006 – 19:20:11
Cevabımız Değerli Kardeşimiz;
Musikî hususunda umumî ölçümüz şu ifadeler olmalıdır:
“Şeriatça bazı savtlar (dinî bakımdan bazı sesler) helâl, bazılar ıharam kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, RAbbanî aşkları iras eden (hatırlatan) sesler helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”1
Musikîde iki ses kullanılır: insan sesi ve âlet sesi. Bir eser icra edilirken ya tek başına insan sesi veya müzik âletleri kullanılır; çok kere de her ikisinden birden istifade edilir. Her üç halde de insanın hoşuna giden, onun zevk duyduğu ve tesirinde kaldığı ölçülü, belli bir makamda ses çıkarılır. Bu sesler mahiyetine, mevzuuna ve tesirine göre değerlendirilir. Ya insanın ruhuna tesir eder, onda ulvî, dinî, hamâsî hislerin canlanmasına sebep olur; ya da dinlediği bir musikî parçası, nefsine ve süflî hislere hitap ederek yüce hislerin körelmesine sebebiyet verir.
Yukarıdaki ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi, meşru olan, dinlenilmesinde bir mahzur bulunmayan ses, insana ulvî hüzünleri, yani dünyanın fâniliğini, ölümün her an gelebileceğini, insanın bir gün gelip toprak olacağını, Allah korkusunu hatırlatmalı veya ilâhî aşkı, Allah sevgisini, dünya üzerinde Cenab-ı Hakkın güzel sanat eserlerindeki yüce isimlerinin ve sıfatlarının tecellîlerini hatıra getirmeli. Bu hisleri tahrik eden her türlü sesi dinlemek helâl ve caizdir. Fakat yetimane hüzünleri; insana ümitsizlik veren, sevdiği kimselerden ve nimetlerden ayrılmanın ıztırabını hatırlatan, insanı bedbinliğe, karamsarlığa iten; insanın şehevanî hislerine hitap eden, dinlediği zaman nefsin hoşuna giden sesler ise haramdır, dinlemek caiz değildir.
Bu iki sınıfa girmeyen birtakım sesler de vardır ki, insandan insana değişir. Meselâ aynı musikî parçasını dinleyen iki kişiden birisi nefsânî bir his duyarken, diğeri ondan daha ulvî bir mânâ çıkarmaktadır. Meselâ “İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye/Deli gönül abdal olmuş, gezer elif elif diye” parçasını bir musikî eşliğinde dinleyen iki kişiden birisi “elif”ten Allah’ı hatırlayıp, ilâhî aşkı düşünürken, öbürü zahirî mânâsına bakarak “elif”ten bir kadını hatırlar, mecâzî bir aşk düşünür.
Bir başka misâl: Yunus’un, “Aşkın aldı benden beni/ Bana Seni gerek Seni/Ben yanarım dünü gün/Bana Seni gerek Seni/Aşkın şarâbından içem/Mecnûn olup dağa düşem/Sensin dünü gün endîşem/Bana Seni gerek Seni” şiiri bugün hem ilâhî olarak, hem de türkü olarak söylenmektedir. Şimdi biri burada geçen “aşk”tan ilâhî aşkı düşünürken, diğeri zâhirî mânâsına bakarak mecâzî bir aşkı hatırlar.
İmam Gazalî Hazretleri ise musikîyi, haram, mekruh ve mubah olhmak üzere üç ana başlık altında inceleyerek şöyle der:
Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan kimseler için yalnızca bu duyguları tahrik eden sesler haramdır.
Vakitlerinin çoğunu buna veren, meşguliyeti âdet haline getiren kimse için mekruhtur.
Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehaptır.
İmam Gazalî daha sonra, musikîyi haram kılan şeyin kendisi değil, sonradan ârız olan bazı sebepler olduğunu ifade eder, bunu da şöyle tasnif eder:
Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir.
Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise, bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.
Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, vaktinin çoğunu bu yolda geçirirse sefih olur.
1. İşaratü’l-İ’câz, s. 78; Sözler, s. 382, 687-688.
2. İhyâ, 2: 279-81.
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=197&keyword=müzik
————————————————-
Sorularla İslamiyet, Müzik ve çalgı aletleri
Çevremden sürekli Def hariç tüm çalgı aletleri haramdır şeklinde duyumlar alıyorum. Oysaki yıllardır yönlendirme yanlış olmadığı ve gereksiz vakit harcatmadığı sürece zararı olmadığına inanırdım. Ayrıca birkaç senedir Ney üflemeye çalışıyor ayrıca Ülkemizde artan saçma sapan türdeki şarkıların yerine Güzel şeylere yönlendiren kültürümüzü anlatan türden eserlerin artmasını istiyorum. Sitenizden birkaç yazı aldım ancak elimde delil olarak sunacağım Hadis, ayet veya fıkıh kitaplarından kaynaklar sunamıyorum. İnandıramıyorum zirâ.
27-Haziran-2006 – 02:41:08
Cevabımız
Değerli Kardeşimiz;
İslâm Dini, Peygamber Efendimizin (A.S.) Sünnetine uygun eğlenmeyi ve çalgıyı haram kılmamıştır. Çünkü insanın bazen bu gibi şeylere de ihtiyacı vardır. Dinî musikî ruhun gıdasıdır. İlahîler bu cümledendir. Halk arasında «Musikî ruhun gıdasıdır» sözü meşru ölçüler içinde düşünülürse, bir bakıma doğrudur.
Ancak hangi ölçülerdeki musikî, müzik ve çalgılar mubahtır? Bunun için konulan genel kaide nelerdir? İslâm’ın bu husustaki koymuş olduğu genel anlamda ölçüleri şöyle sıralayabiliriz.
— Şehveti tahrik edici, ahlâk bozucu her türlü saz ve çalgı,
— Kadın – erkek karışık bir şekilde toplanıp herhangi bir çalgı çalmak,
— Kadınları sahneye çıkarıp şarkı – türkü söyletmek, şantözlük yaptırmak,
—Toplum yapısında çalışma, ibâdet ve düşünme ruhunu öldüren, insanı havaî şeylere itip zamanı boşa harcamayı aşılayan her türlü eğlence ve çalgı haramdır.
Bunun dışında mubah olan musiki ve çalgılar :
— Kafayı dinlendiren musiki; ruha gıda veren dinî musiki,
— Allah’ı, âhireti ve sorumluluğu hatırlatan veya vatan ve millet aşkını uyandıran, kahramanlık ruhunu aşılayan her türlü şarkı, türkü ve çalgı.
— Ahlâkî kurallara bağlı kalınarak kadınların kendi aralarında eğlenip çalgı çalmaları, şarkı ve türkü söylemeleri,
— Ayni ölçüler içinde erkeklerin kendi aralarında bu kabil eğlence tertiplemeleri -ibâdet ve çalışmayı engellemediği sürece- mubahtır.
Bunun için fukaha genel anlamda şu hükmü koymuşlardır :
Söylenen şarkı – türkü ve şiirler ahlâk bozucu, ilâhî sınırları aşıcı ve şehveti gayr-i meşru yola itici olmadığı takdirde mekruh değildir. İçki, kadın ve benzeri şeyleri över mahiyette ise, mekruhtur. (1)
Düğünlerde Tef, Darbuka ve Benzeri Aletleri Çalmak:
Düğün ve derneklerde bu kabil âletleri çalmaya cevaz verilmiştir. Nitekim. Peygamber (A.S.) Efendimiz zamanında bayram günleri kadınların biraraya gelip bu tür çalgı çalıp eğlendikleri sahih rivayetlerle sabit olmuştur. Hattâ bir bayram günü Hz. Âişe Validemizin evinde kadınlar toplanıp tef çalıp eğlenirlerken Resûlüllah (A.S.) Efendimiz içeri girmiş, onlara bir şey demeden çekilip bir köşede uzanarak uyumak istemişti. Tanı bu sırada Ebûbekir SIDDIK içeri giriyor ve çalgı seslerini işitince üzülüyor, onları azarlayarak «Peygamber Efendimizin huzurunda caz ve sazın yeri mi olur?» diye uyarıda bulunuyor. Bunun üzerine Efendimiz yüzünün üstündeki örtüyü kaldırarak, «Ya Ebabekir! Herkesin bir bayramı var, onda eğlenirler, vazgeç bunlar da kendi bayramlarında eğlensinler.» buyurarak bunun bir aşırılık olmadığını belirtiyor.
Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret edip Medine’ye girerken coşkun bir tezahüratla karşılandı, bunların arasında neşide söyleyen kızlar ve kadınlar da. bulunuyordu. Efendimiz onların bu davranışını o gün için yadırgamadı. Sonraları, kadınların erkekler arasında neşide, (şarkı ve türkü) söylemelerini yasakladı.
Aşırı şekilde çalıp oynamak ise mekruh kabul edilmiştir. İmam Ebû Yusuf bu görüştedir. (2)
Hızanetü’l-Müftîn adlı eserde bu konuya temas edilerek deniliyor ki: «Bayram ve benzeri günlerde tef ve benzeri şeyleri çalmakta dinen bir sakınca yoktur.»
(1) El-Muhit – Radiyüddin Serahsî
(2) El-Muhit – Radiyüddin Serahsi
Kaynak: Celal yıldırım İslam Fıkhı Adlı eseri
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=48&keyword=çalgı%20aletleri
———————————————————
Müzik dinleme ölçüsü, Sorularla İslamiyet
Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi. İlahi ve ezgi dinlemede ölçü ne olmalıdır ?
27-Haziran-2006 – 07:08:21
Cevabımız Değerli Kardeşimiz;
Musikî hususunda umumî ölçümüz şu ifadeler olmalıdır:
“Şeriatça bazı savtlar (dinî bakımdan bazı sesler) helâl, bazılar ıharam kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, RAbbanî aşkları iras eden (hatırlatan) sesler helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”1
Musikîde iki ses kullanılır: insan sesi ve âlet sesi. Bir eser icra edilirken ya tek başına insan sesi veya müzik âletleri kullanılır; çok kere de her ikisinden birden istifade edilir. Her üç halde de insanın hoşuna giden, onun zevk duyduğu ve tesirinde kaldığı ölçülü, belli bir makamda ses çıkarılır. Bu sesler mahiyetine, mevzuuna ve tesirine göre değerlendirilir. Ya insanın ruhuna tesir eder, onda ulvî, dinî, hamâsî hislerin canlanmasına sebep olur; ya da dinlediği bir musikî parçası, nefsine ve süflî hislere hitap ederek yüce hislerin körelmesine sebebiyet verir. Yukarıdaki ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi, meşru olan, dinlenilmesinde bir mahzur bulunmayan ses, insana ulvî hüzünleri, yani dünyanın fâniliğini, ölümün her an gelebileceğini, insanın bir gün gelip toprak olacağını, Allah korkusunu hatırlatmalı veya ilâhî aşkı, Allah sevgisini, dünya üzerinde Cenab-ı Hakkın güzel sanat eserlerindeki yüce isimlerinin ve sıfatlarının tecellîlerini hatıra getirmeli. Bu hisleri tahrik eden her türlü sesi dinlemek helâl ve caizdir. Fakat yetimane hüzünleri; insana ümitsizlik veren, sevdiği kimselerden ve nimetlerden ayrılmanın ıztırabını hatırlatan, insanı bedbinliğe, karamsarlığa iten; insanın şehevanî hislerine hitap eden, dinlediği zaman nefsin hoşuna giden sesler ise haramdır, dinlemek caiz değildir.
Bu iki sınıfa girmeyen birtakım sesler de vardır ki, insandan insana değişir. Meselâ aynı musikî parçasını dinleyen iki kişiden birisi nefsânî bir his duyarken, diğeri ondan daha ulvî bir mânâ çıkarmaktadır. Meselâ “İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye/Deli gönül abdal olmuş, gezer elif elif diye” parçasını bir musikî eşliğinde dinleyen iki kişiden birisi “elif”ten Allah’ı hatırlayıp, ilâhî aşkı düşünürken, öbürü zahirî mânâsına bakarak “elif”ten bir kadını hatırlar, mecâzî bir aşk düşünür.
Bir başka misâl: Yunus’un, “Aşkın aldı benden beni/ Bana Seni gerek Seni/Ben yanarım dünü gün/Bana Seni gerek Seni/Aşkın şarâbından içem/Mecnûn olup dağa düşem/Sensin dünü gün endîşem/Bana Seni gerek Seni” şiiri bugün hem ilâhî olarak, hem de türkü olarak söylenmektedir. Şimdi biri burada geçen “aşk”tan ilâhî aşkı düşünürken, diğeri zâhirî mânâsına bakarak mecâzî bir aşkı hatırlar.
İmam Gazalî Hazretleri ise musikîyi, haram, mekruh ve mubah olhmak üzere üç ana başlık altında inceleyerek şöyle der:
Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan kimseler için yalnızca bu duyguları tahrik eden sesler haramdır.
Vakitlerinin çoğunu buna veren, meşguliyeti âdet haline getiren kimse için mekruhtur.
Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehaptır.
İmam Gazalî daha sonra, musikîyi haram kılan şeyin kendisi değil, sonradan ârız olan bazı sebepler olduğunu ifade eder, bunu da şöyle tasnif eder:
Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir.
Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise, bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.
Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, vaktinin çoğunu bu yolda geçirirse sefih olur.
1. İşaratü’l-İ’câz, s. 78; Sözler, s. 382, 687-688.
2. İhyâ, 2: 279-81.
Mehmed Paksu Helal – Haram
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=53&keyword=müzik
——————————————-
Müzik, Mehmet Paksu, sorularla islamiyet
Benim sormak istediğim ezgi ve ilahi ile uğraşmak istiyorum hatta şimdi 3 tane bestem var. Ama dinen bir sakıncası var mı ?
28-Haziran-2006 – 20:20:43
Cevabımız Değerli Kardeşimiz;
Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Hicret edip Medine’ye teşrifleri sırasında Medine halkı, çoluk çocuğuyla tam bir bayram havasına bürünmüşlerdi. Şiirler okuyorlar, İlâhîler söylüyorlardı. Bugün de hâlâ dillerden düşmeyen ve koro halinde söylenen “Talaa’l-bedrü aleynâ” ile başlayıp devam eden ilâhî, Medineli Müslümanların hep birlikte söylediği bir manzumeydi. Türkçesi şöyledir:
“Veda yokuşundan doğdu dolunay bize./ Allah’a yalvaran oldukça şükretmek gerekir mes’ut halimize./ Ey bize gönderilen yüce Peygamber, sen,/ İtaat etmemiz gereken bir emirle geldin bize!”
Neccaroğullarının mâsum kız çocukları da defler çalarak Peygamber Efendimize “Hoş geldin” diyor, hep birlikte şunları söylüyorlardı:
“Nahnü cevârin min benî’n-Naccar/ Yâ habbezâ Muhammedün min câr.” (Biz Neccaroğulları kızlarıyız/ Muhammed’in komşuluğu ne hoştur!)(1)
Evet, İslâm tarihinde koro halinde söylenen ilk ilâhi budur diyebiliriz. Hıristiyanlıkta dinî mûsikinin olması, koro halinde ilâhi söylenmesi, bugün büyük bir repertuar teşkil eden tasavvuf mûsikimizdeki bize has edâ ve ifadenin onlardan kaynaklandığını söylemek, dayanaktan mahrum bir sözdür.
Ayrıca unutulmamalıdır ki, Hıristiyanlık da semavî bir dindir. İtikatta bazı müştereklikler olması gibi, usülde de müştereklik olması fark etmez. Meselâ onlar da âhirete inanır, biz de, onlar da meleklere inanır, biz de…
Mevlid ise, Peygamberimizden (a.s.m.) üç dört asır sonra icad edilen İslâmî bir âdet olmakla birlikte, bid’atın hasene (güzel) olan kısmına girmektedir. Büyük hadis ve fıkıh âlimi olan İbni Hacer, mevlid merâsiminin meşrûiyeti hakkında şu hadisi zikreder.
İbni Abbas’ın rivayetine göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Medine’ye hicret ettiklerinde Aşure gününde Yahudilerin oruç tuttuklarını öğrenir. Oruç tutmalarının sebebini sorduğunda Yahudilerden şu cevabı alır:
“Bu çok büyük bir gündür. Bugünde Allah, Mûsâ ile kavmini kurtardı. Firavun ile kavmini suda boğdu. Mûsâ da buna şükür için oruç tuttu. İşte biz de bugünün orucunu tutuyoruz.”
“Bunun üzerine Peygamberimiz, ‘Öyleyse biz Mûsâ’ya sizden daha yakın ve evlâyız’ buyurdu. O günden sonra hem kendisi oruç tuttu, hem de tutulması için tavsiyede bulundu.”(2)
İbni Hacer bu nakilden sonra şöyle der: “Bundan anlaşılıyor ki, böyle bir günde, mevlid gecesinde Allah’a şükretmek tam yerindedir. Fakat mevlid merasiminin Peygamberimizin doğum gününe denk getirilmesi yerinde olur.”(3)
Bugün birçok İslâm ülkesinde Peygamberimizin doğumunu yâd etmek, ona salât ve selâm getirmek maksadıyla çeşitli dillerde okunan mevlidler vardır. Arapça “Bâned Suâd, Bürde ve Hemziyye” kasideleri birer mevliddir. Türkçede ise yirmiden fazla mevlid manzumesi vardır. Fakat bunların içinde en çok tutulan ve okunanı Süleyman Çelebi merhumun 1409 yılında yazdığı Vesiletü’n-Necât isimli mevlid kitabıdır.Önceleri yalnız Peygamberimizin doğum gününde okunan ve tertip edilen mevlid merâsimleri, daha sonra bütün mübarek gecelerde tekrarlanmış, bilhassa memleketimizde daha da yaygınlaşarak, ölüm, hastalık ve daha birçok vesilelerle okunagelmiştir. Bazı İslâm âlimleri mevlidi bid’at sayarak karşı çıkmışlarsa da, Bediüzzaman, bu konuda şöyle buyurur:
“Mevlid-i Nebevî ile Miraciyenin okunması gayet nâfi (faydalı) ve güzel âdettir ve müstahsen (iyi, hoş) bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet lâtif ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir (sohbet sebebidir). Belki hakaik-i imaniyenin ihtarı (hatırlatılması) için, en hoş ve şirin bir derstir. Belki îmanın envarını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyic (heyecan uyandıran) ve müessir bir vasıtadır.”(4)
Kaynaklar:
1. İbni Mace, Nikâh: 21.
2. Müslim, Siyam: 127.
3. el-Hâvî fi’l-Fetevâ, ı: 190.
4. Meklubat, s. 281-285
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=128&keyword=müzik
———————————————————————————————————-
TEĞANNİ-ŞARKI, İsmail KAYA, İslam Ansiklopedisi
Şarkı söylemek. Bazı mahzun sözlerin belirli bir makama uygun biçimde söylenmesi, okunması.
Teğannide aslolan tabiattaki tabiî seslerdir ve insanın fıtraten buna meyli vardır. Yani insanoğlu bütün güzellikler gibi güzel sese meyillidir. Fıtratı gereği onunla rahatlar. Sevinç, keder, sıkıntı ve hayret anında ona yönelir. Bu çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık döneminde devamlı karşılaşılan bir gerçektir.
Küçük bir çocuk güzel sesle, teğanni ile söylenen ninni ile sükunet bulur. Kulağına gelip ruhunu okşayan bu güzellikle sakin bir uykuya dalar.
Teğanni ve musikinin hayvanlar üzerinde bile etkisi vardır. Her hayvan hemcinsiyle, teğanniye benzeyen bir sesle anlaşır. Kuşların bir çoğunun sesi gerçek musikidir.
İslâm’ın fıtratın gereği olan bu gerçeği, mutlak manâda yasaklaması düşünülemez. Ancak İslâm, her meseleye damgasını vururken, kendi bünyesine uygun olan ile uygun olmayanın sınırlarını çizer. Bunlardan hayırlı ve faydalı olan alır veya ruhsat verir, zararlı olanı yasaklar.
Teğanni ve buna bağlı olarak musiki, insan kalbinin dilidir, hislerinin sesidir. Her milletin kendisine has teğannisi vardır. Araplar bunu İslâm’dan önce de biliyorlardı. Kendi basit ve sade tabiatlarına uygun makamları da vardı. Başlangıçta şiir okurlardı, ama bunun teğannisi yoktu. Sonra hadâ çıktı. Bu teğanni’nin bir çeşidiydi ve develeri sürerken buna başvuruyorlardı. Develer, güzel sesle söylenen hadâ’nın ritmine uygun ve hızlı yürüyorlardı.
Sonra terennümle okumaya yöneldiler ve bu konuda ihtisaslaşmaya başladılar. Nasb, Sinâd ve Hezec olmak üzere üç çeşit teğanni tarzı icabettiler. Muğanniyelerin tarzı idi. Kervanlarda bu tarz kullanılırdı. Sinâd, çok nağmeli ve ağır tarzlı bir çeşitti. Hezec ise, oynama hissi veren hafif bir tarzdı ki, yanında tef ve kaval kullanılırdı .
Bu üç tarz, o günün büyük şehirleri olan Medine, Taif, Hayber ve Vadi’l-Kura gibi yerlerde yaygındı (İbn Haldun, Mukaddime, Fasl 3, s. 423).
İslâm geldikten ve fetihler ilerledikten sonra Araplar, Fars musikisi ile tağannisini tanıdılar. Ancak Emevîlerin saltanatı dönemine kadar, Müslümanlar, İslâm devleti ve neşrine önem verdikleri için, musiki ve teğanni konularıyla özel bir sanat kolu olarak ilgilenmediler. Emevî idarecileri teğanni ve musikiye önem vermeye başladılar.
Hatta bazılarının özel muğanniyeleri vardı. Her istedikçe bunları dinlerlerdi.
Abbasiler döneminde teğanni ve musikiye verilen değer daha da arttı. Abbasiler Fars diyarı ve diğer ülkelerle sıkı ilişkide oldukları için, bunların musikilerinden etkilenen Abbasi musikisi, önemli ilerlemeler kaydetti. Abbasî halifelerinden bilhassa Vâsık Billâh, Muntasır Billâh, Mu’tez Billâh ve Mu’tazıd Billâh devirleri musikinin en parlak olduğu devirler oldu. Halife Mehdi’nin kızı Emire Aliyye de bu konuya önem veren Abbasi kadınlarının başında geliyordu.
Bütün bunların yanında, insaflı tarihçilerin tespitleri şu yöndedir: Şarkı meclisleri ahlâka aykırı, Şeriat kurallarını çiğneyecek hareketlerden uzaktı .
Tarihin genel seyri içinde musiki ve teğanni, kendi özel seyrini sürdürürken devamlı haram mı, helâl mı münakaşasına konu edildi. Bu münâkaşayı haklı çıkaracak pekçok sebep vardır. Her şeyden önce ve öz olarak söylenirse, Şeriata aykırı yer ve tarzda kullanılması bu sebeplerin başında gelir.
Teğanniyi mübah kabul edenlerin delilleri
Teğanniyi mübah kabul edenler, Kur’an ve Sünnetten şu ayet ve hadisleri delil olarak ileri sürmektedirler:
1- “O, yaratmada dilediğini artırır; şüphesiz Allah, her şeyi yapabilendir” (Fâtır, 35/1).
İbn Kesir, İmam Zührî ve İbn Cüreyc’den naklen; Allah’ın artırdığının güzel ses olduğunu söyler (İbn Kesir, Tefsir, V, 567).
Kurtubî ise bu ayetin tefsirinde, “İbn Kesîr’in Zühri’den nakline göre, Allah’ın artırdığı güzel sestir” der (Kurtubî, el-Câmili-Ahkâmi’l-Kur’an, XIV, 320).
Nesefî, Beyzavî, Hâzin ve diğerleri aynı anlamı tercih etmişlerdir.
2- Hz. Âîşe (r. anhâ)’dan: “Resulullah (s.a.s) benim yanıma girdi. Yanımda da iki câriye vardı; Buas günü şarkısını söylüyorlardı. Resulullah (s.a.s) yatağa yattı ve yüzünü öteki tarafa çevirdi. Bu arada Babam Ebû Bekir de yanıma girdi, beni azarladı ve “Resulullah (s.a.s)’in yanında şeytan çalgısı mı çalıyorsunuz?” dedi. Resulullah (s.a.s) ona dönerek “Onları bırak” buyurdu.
Bu hadisin başka bir rivâyetine göre Resulullah (s.a.s) Ebû Bekir’e “Ey Ebû Bekir, her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır” buyurmuştur (Buharî, Îdeyn, 3; İbn Mâce, Nikâh, 21; İbn Hanbel, 6/1 87)
Hz. Âişe (r.anha)’dan: Bayram günüydü, Sudanlılar Mescid-i Nebevî’de kılıç kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben istedim veya Resulullah (s.a.s) “Bakmayı arzuluyor musun?” buyurdu. Ben, “Evet, isterim” dedim.
Beni arkasında durdurdu, yanağım yanağı üzerinde idi. Oyuncuları Haydin Erfide oğulları! Göreyim sizi” diyerek teşvik ediyordu. “Ben usanıncaya kadar baktım.” Bana, “Yeter mi?” buyurdu. “Evet” dedim.” “O halde içeriye git” buyurdu (Buharî, Îdeyn, 2, Cihad, 81; Müslim, Îdeyn, 19).
Bu hadisle bundan önceki hadisin delil olma yönü şöyledir: Şarkı söylemek (teğanni) haram olsaydı, Resulullah (s.a.s)’in evinde söylenmezdi. Ebû Bekir bunu hoş karşılamamış, ama Resulullah (s.a.s) kabul etmiştir. Resulullah’ın bayram gününü buna sebep olarak göstermesi, devamlı yapılmasının hoş olmadığını ifade etmektedir (İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’an, 111, 9).
3- Halid b. Zekvan’dan: Rubeyyi bint Muavviz b. Afra şöyle anlattı: “Ben evlendiğim zaman Resulullah (s.a.s) geldi ve senin şu oturduğun gibi yatağımın üzerine oturdu. Bizim cariyelerimiz tef çalıp Bedir günü şehid olan atalarımız hakkında mersiyeler okumaya başladılar. O anda cariyelerden birisi, “Bizim aramızda yarın olacakları bilen peygamber var.” meâlinde bir mısra okudu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), “Bunu bırak (böyle söyleme), söylemekte olduğun diğer şeyleri söyle” buyurdu (İbn Hacer, Feth’ul-Bâri, XI, 108; Tirmîzî, Nikâh, 6; İbn Mâce Nikâh, 21).
İbn Mâce’de Resulullah (s.a.s)’in sözü şöyledir: “Hayır, bunu söyleyemeyiniz. Yarın olacakları bilen Allah’tır” (İbn Mâce, Nikâh, 21; Buharî, Tefsiru Sure-i Ra’d, 1; İbn Hanbel, II, 52).
Bu hadisle bir evvelkinin delil oluşu şöyledir: Nikâhın tef ve teğanni ile ilânı mubahtır. Mubah sınırını aşmadığı takdirde, oyun ve eğlence yapılması, bir düğüne imam (devlet başkanın)’ın gelmesi caizdir (Mubarekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezi Şerhi Süneni’t-Tirmizî, VI, 209).
4- Muhammed b. Hâtıb el-Cumahî’den: Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmustur: “Helâl ile haramın arasını ayıran ölçü tef ve sestir.”
Sünen-i Tirmizî şârihi Mubarekfûri der ki: “Allah daha iyi bilir; bana göre meselenin zahiri şudur: Hadisteki sesten murad mubah teğanîndir. Zira düğünlerde tefle mubah teğannî yapmak caizdir” (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XI, 133).
5- Âîşe (r.anhâ)’dan: Hz. Âîşe bir kadını Ensardan bir adamla evlendirip zifaf için damat evine götürdü. Resulullah (s.a.s): “Ey Âîşe, sizin eğlenceniz yok mu? Zira Ensar eğlenceden (oyundan) hoşlanır.” buyurdu.
Şureyk’in rivayetinde, Resulullah (s.a.s), “Gelinle beraber tef çalıp şarkı söyleyecek bir cariye göndermediniz mi? ” buyurdu. Ben, “Câriye ne diyecek?” diye sordum. Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Şöyle diyecek:
Size geldik, size geldik
Allah bize de, size de hayat versin
Kızıl altın olmasaydı
Bâdiyenize konaklamazdı
Sarı buğday olmasaydı
Bakireleriniz semirmezdi”
İbn Mâce’deki rivayette Resulullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğu nakledilir:
“Ensar muhabbet duygusu olan bir kavimdir. Onlara, ‘Size geldik, size geldik, Allah bize de, size de hayat versin.’ Şarkısını söyleyen birini gönderseydiniz” (İbn Mâce, Nikâh, 21, ibn Hanbel, IV, 78).
6- Enes b. Mâlik (r.a) den: “Resulullah (s.a.s) Medine’nin bir tarafından geçti. O anda tef çalıp şarkı söyleyen bir kaç kızcağızla karşılaştı. Kızlar şöyle diyorlardı: “Biz Neccâr oğullarının kızlarıyız, Muhammed ne iyi komşudur.” Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) onlara, “Allah biliyor ki ben de sizleri seviyorum” buyurdu (İbn Mâce, Nikâh, 21).
7- Abdullah b. Büreyde’den: Babam Büreyde şunu anlatırken dinledim: Resulullah (s.a.s) gazalardan birisine çıktı. Geri döndüğü zaman siyahî bir câriye gelerek, “Ya Resulullah” dedi “Allah seni sağ salim geri getirirse, senin huzurunda tef çalıp şarkı söylemeyi nezrettim.” Resulullah (s.a.s) de ona, “Nezrettiysen çal, yoksa çalma” buyurdu.
Câriye tef çalmaya başladı. Bu arada Ebû Bekir geldi, câriye tef çalıyordu. Ali geldi çalıyordu. Sonra Osman geldi, yine çalmaya devam etti. Ömer gelince câriye tefi yere attı ve üstüne oturdu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), “Şeytan senden korkar, ey Ömer. Ben otururken bu tef çalıyordu. Ebû Bekir geldiğinde çalıyordu. Sonra Ali geldi o yine çalıyordu. Osman geldiğinde çalmaya devam etti. Sen girince ey Ömer, tefi atıverdi” buyurdu.
Tirmizî bunun hasen sahih bir hadîs olduğunu söylemiştir (Tirmizî, Menakıb, 17).
8- Âmir b. Sa’d'den: “Bir düğünde Kuraza b. Kâ’b ve Ebû Mes’ûd el-Ensarî’nin yanına girdim. O anda câriyeler şarkı söylüyorlardı. “Siz Allah Resulunun arkadaşlarısınız, Bedir savaşına iştirak edenlerdensiniz. Sizin yanınızda bu nasıl yapılır?” dedim. Birisi: “Otur, istersen bizimle dinle, istersen git. Düğünlerde bizim için buna ruhsat verildi” dedi” (Nesaî, Nikâh, 80).
9- Seleme b. el-Ekva’dan: “Resulullah (s.a.s)’le beraber Hayber gazasına çıktık. Geceleyin yürüdük. Topluluktan birisi Amir b. el-Ekva’a, “Şarkılarını bize dinletsen olmaz mı?” dedi. Âmir şairdi ve develeri hadâ söyleyerek yeden birisi idi. Devesinden indi ve o topluluğa şu şiiri makamla okudu:
“Allah’ım şayet Sen olmasaydın biz hidâyete eremezdik.
Sadaka da vermez, namaz da kılmazdık.
Canımız sana feda olsun ki, sakındığımız sürece bizi mağfiret et.
Düşmanla karşılaşınca ayaklarımızı sabit kıl.
Üzerimize sekînetini indir. Çünkü biz,
Cihada çağrıldığımız zaman ona icabet ederiz.
Düşman ise yaygara ile aleyhimize yardım topladı.”
Resulullah (s.a.s), “Develeri süren bu adam kim?” diye sordu. “Âmir b. el-Ekva’dır” dediler. “Allah ona rahmet etsin” diye dua etti. Topluluktan birisi, “Duan sebebiyle (şehidlik ona) vacip oldu, ey Allah’ın Resulu, bizi de bundan faydalandırsaydın” dedi” (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XIII, 60; Müslim, Cihad, 123).
10- Fedale b. Ubeyd’in azadlısı Meysere’den: Resulullah (s.a.s), “Sesi güzel cariyesinin sesini efendisi nasıl duygulanarak dinliyorsa, güzel sesle Kur’an’ı açıktan okuyan adamın sesini Allah Teâlâ daha iyi dinler. ” buyurdu. Hakim bu hadîsin Buharî ve Müslimin şartına uygun sahih bir hadîs olduğunu söyler. İbn Mâce de Sünen’inde hasen isnadla rivayet eder (Hakim, Müstedrek, 1, 571; İbn Mâce, İkametü’s-Salât, 176; İbn Hanbel, VII, 19-20).
Mezheblerin ve ulemanın görüşleri:
Malikî fakihlerinden Ebû Bekir İbn’ül-Arabî şöyle der: “İçinde Malik b. Enes (r.a)’in de bulunduğu ekseri ulemaya göre teğanni kalpleri heyecana getiren eğlencelerdendir. Ne Kur’an’da, ne de sünnette onun haram olduğuna dair delil yoktur. Ama sahih hadiste mubah olduğuna delil vardır. Sahih hadiste Hz. Ebû Bekir, Hz. Âişe’nin yanına girer. O anda onun yanında Ensarın mersiyelerini okuyan iki cariye vardır. (Sonra hadîsin tamamını yazarak) Teğanni haram olsaydı, zahiren Ebû Bekir hoş karşılamadığı halde Resulullah (s.a.s)’in evinde olmaması gerekirdi. Resulu Ekrem (s.a.s) ruhsat faziletiyle ve yaratıklara merhametinden dolayı onu kabul ile karşıladı” (İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’an, III, 9).
“Teğanni’nin haram olduğuna dair rivayet edilen her hadîs ve söylenen her delil, senet yönünden de, inanılacak esas yönünden de batıldır. Haber olarak da, tevil olarak da batıldır. Resulullah (s.a.s)’den sabit olan husus, onun iki bayramda ve bağırıp çağırmaksızın ölüye ağlarken teğanniye ruhsat verdiğidir” (İbn’ül-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’an, III, 10).
İbn Abidin de Haşiye’sinde şöyle der: “Haram olan teğanni bir erkeğin sıfatını, hayatta olan belli bir kadının vasıflarını ve insanı şarap içmeye tahrik edecek biçimde şarabın vasıflarını anlatan, melodik söyleyişler ve Müslüman veya zimmiyi hicveden sözlerdir ki, bu hicvetme de söyleyen adam bizzat o Müslüman veya zimminin hicvini düşünerek söylerse, olmayan bir kadının vasfını yapan teğanni de haram değildir. Veya kokuları, çiçekleri, suları anlatan bir şiir veya teğanninin men edilmesinin bir delili yoktur. Evet, bunları bir çalgının yanında söylerse, o zaman yine men edilir” (İbn Abidin, Hâşiye, Terc. M. Taskesenlioğlu, XV, 344).
İmam Şatıbî şöyle der: “Tatrib, sesi uzatıp güzelleştirmektir.” Açıklaması: Şarkı olarak söylenen şiir iki hususu ihtiva eder:
“1- Kendisinde hikmet ve nasihat olan ki kalbe aittir. Onunla amel edilir ve ondan etkilenilir. Bu çeşit teğanniyi dinlemek ruhlara nisbet edilir.”
“2- Makamlara göre tertibedilmiş nağmeler bulunanıdır ki bu tabiata tesir eder, onu gerektiği şekilde heyecana getirir. Bu heyecan nağmenin etkisine göre değişir. Bunların hepsi de işitme yönünden kalbe etki eder. Onun etkisiyle sükûnet ve huzur meydana gelir ki bu rikkattir. Bu vecd duygusudur ve şüphesiz ki bu övgüye lâyıktır. Kendisinde sükûn olmayan her etki şımarıkça coşmadır, onda rikkat da yoktur, vecd duygusu da… Bu çeşit teğanni sofiyye büyükleri katında övgüye lâyık görülmemiştir” (Şatıbî, el-İtisâm, I, 175).
Maliki mezhebi büyüklerince aletli olmamak, devamlı olmamak ve halk arasında meşhur olmamak şartıyla şarkı dinlemek mekruhtur. Çünkü devamlı teğanni ile meşgul olmak mürüvveti düşürür, şahitlik hakkının kaybolmasına sebep olur” (Hattâb, Mevahibü’l-Celil, VI, 135).
“Büyük Şafiî fakihi İmam Maverdi, teğanni hakkında şöyle der: Hicazlar şu iki husus dışında devamlı ona ruhsat vermişlerdir. Vecdi artırması ve onu yasak kılacak bir şeyin onunla birlikte bulunmaması.”
“İbn Cerir şöyle der: Onu mubah gören, onun nefsi rahatlandırmasını delil olarak getirir. Onu tâate güç kazanmak için yapan itaatkâr, günaha güç kazanmak için yapan asi olur. Yoksa o bahçe de gezinmek ve gezinti yerinde hava almak kabilinden olur” (İbn Hacer, Fethu ‘l-Bârî, XIII, 160).
Şafiîlerin görüşüne göre, “teğanni” hakkında varid olan haberlere göre mubahtır, çünkü bunda develeri yürütmeyi canlandırma, uyuyanı uyandırma faydası vardır. Onu dinlemek de dinletmekte de mübahtır. Aletsiz teğanni mekruhtur, dinlemesi de böyledir. Ancak Hz. Âişe hadisinden dolayı haram değildir” (Şirbinî, Mağni’l Muhtâc, VI, 428).
Hanbelilere göre, şer’an hoş karşılanmayan bir şey olmadıkça teğanni mübahtır. Ancak bazı Hanbeliler, haram değil mekruhtur demiş, bazıları ise haram olduğunu söylemişlerdir. Genel olarak kötü sözler bulunmadıkça teğanni mubahtır, şeklinde özetlenebilir.
İmam Ahmed b. Hanbelin mekruh görmesi, bizzat söz üzerine değil, kötü fiil üzerinedir. (Yâni teğanni sebebiyle işlenecek kötü şey üzerinedir.) Hadâ, işlenmesi bakımından da dinlenmesi bakımından da mubahtır (İbn Kudame, el-Mugnî, XII, 42-43).
Zahirilerden İbn Hazm, teğanninin haram olduğunu söyleyenlerin delil getirdikleri hadîs-i şeriflerin sıhhatli olmadığını söylemektedir. Ona göre Şer’î bir farza saygısızlık etmemek şartıyla teğanni, mutlak suretle mubahtır (İbn Hazm, el-Muhallâ, IX, 60).
İmam Gazalî, teğanniğine ve sema ile ilgili olarak şerîat açısından geniş bilgi verir. Bunların haram olduğuna dair sağlam bir nassın olmadığını ispat eder. Bunların haram olduğunu söyleyenlerin sağlam bir delile dayanmadıklarını söyler. Ayrıca Medine’ye hicretinde Ensar kadınlarının tef çalarak ve teğanni ile Resulullah’ın karşılamalarını delil getirir (Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Din, II, 245).
Havvât b. Cûbeyr’den; “Ömer b. Hattâb (r.a)’la beraber hac için çıktık. Aralarına Ebû Ubeyde b. el-Cerrah ve Abdurrahman b. Avf’in de bulunduğu bir kafile ile gittik. Kafiledekiler, “Bize Dirar’ın şarkılarından oku” dediler. Ömer (r.a), “Ebû Abdullah’ı bırakın da içinden doğan şiirleri okusun” dedi. Tanyeri ağarıncaya kadar şarkı söylemeye devam ettim Ömer (r.a), “Yeter artık ey Havvât, seher vaktine erdik” dedi” (İbn Abd el-Berr, el-İstîâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb, III,11).
İmam Şevkânî harama, fitne ve fesada alet ve sebep olmayan teğannî için ruhsat veren ashab ve tabiînden bazılarını sayar. Buna göre Hz. Ömer (İbn Abdü’l-Berr vb.), Hz. Osman (Maverdî, el-Beyan, er-Rafiî), Abdurrahman b. Avf ve Ebû Ubeyde b. el-Cerrah (Beyhakî), Bilâl, Abdullah b. el-Erkam, Üsâme b. Zeyd (Beyhaki), Hz. Âişe (Buharî, Müslim) ashabtan ruhsat verenlerdir.
Tabi’înden ise Said b. el-Müseyyeb, Sâlim b. Amr, Hârice b. Zeyd, Şureyh el-Kadî, Said b. Cübeyr, Âmir eş-Şa’bî, Ubeydullah b. Ebi Atîk, Atâ b. Ebî Rebah, Muhammed b. Şihâb ezZührî, Ömer b. Abdül-Aziz vb. dir.
İmam Şevkânî bu isimleri saydıktan sonra İmam Maverdî’nin şu sözünü nakleder: “Hicazlılar, senenin ibadet ve zikirle geçirilmesi emredilen günlerinde teğanniye devamlı ruhsat vermişlerdir” (Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, VIII, 266).
Teğanninin haram olduğunu söyleyenlerin delilleri
Bunlar şu ayetleri ve hadisleri delil olarak getirmektedirler:
a) Ayetler:
1- “İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözleri satın alırlar. İşte onlara küçük düşürücü bir azab vardır” (Lokmân, 31/6).
Ebû’s-Sahbâ, İbn Mes’ûd’a bu ayetteki “eğlence sözler” den neyin kastedildiğini sorunca, “Şarkıdır” cevabını verdi. Hasenü’l-Basrî de bunu “Şarkı ve çalgılardır” diye tefsir etti (İbn Kesir, Tefsir, V, 377). İbn Mes’ud, Câbir b. Abdullah böyle tefsir etmişlerdir. Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî bu tefsîri Hasen’den, İbn Cübeyr’den, Katâde’den ve Nehaî’den nakleder, (Kurtubî, el-Câmi, XIV, 251).
2-”Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat; atlıların ve yayalarınla onların üzerine yaygarayı bas; mallarda ve evlâtlarda onlara ortak ol. Onlara (çeşitli) vaadler yap, gerçi şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez” (el-İsra, 17/64).
Ayetteki “ses”ten kasıt İbn Abbas ve Mücahid’e göre şarkı, çalgı ve oyundur. Dakhâk’a göre, çalgı sesidir. Bazı müfessirler bu manâyı almışlardır (Kurtubî, el-Câmî, 1, 288).
3- “Şimdi siz bu söze (Kur’an ‘a) mı hayret ediyorsunuz ve gülüyorsunuz da ağlamıyor musunuz Ve baş kaldırıyorsunuz?” (Necm, 52/59-61).
İkrime’nin İbn Abbas’tan nakline göre “Semed” Hemyer lehçesinde şarkı manâsındadır. “Semmede lenâ” demek “Bize şarkı söyledi” manâsına gelir. Kureyş kâfirleri, Kur’an-ı Kerim’in okunduğunu duyunca, işitilmesin diye şarkı söyler ve oynarlardı (Kurtub, el-Câmî, XVII, 123).
b. Hadis-i Şerifler:
1- Abdurrahman b. Gunmü’l-Eş’arî’den: “Bana Ebû Malik el-Eş’arî haber verdi; vallahi bana yalan söylemedi. Resulullah (s.a.s)’in şöyle söylediğini işitmiş: “Ümmetimden bir takım kimseler türeyecek; zinayı, ipekli giyinmeyi, şarabı ve çalgıyı (şarkıyı) helâl sayacaklar.”
Kurtubî’nin Cevherî’den naklinde, “Sabahleyin onlara çengiler akşamleyin şarkı ve çalgılar uğrayacak” şeklindedir (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XII, 154-155).
2- Ebû Malik el-Eş’arî’den: Resulullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğunu işitmiştir:
“Ümmetimden bir takım kimseler şarabı içecek ve onu kendi isminden başka bir isimle anacaklar. Başları ucunda çalgılar çalınacak, çengiler oynayacak. Allah onları yere batıracak ve onlardan bazılarını maymun ve domuza çevirecek.”
Bu hadisi İbn Mâce ve İbn Hibban da Sahih’inde rivâyet etmiştir. (Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, III, 263).
3- Ali b. Ebi Talib (r.a)’den: Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ümmetim on hasreti işlediği zaman onların başına belâ çöker”. “Onlar nedir, ey Allah’ın Resulu?” diye soruldu: “Ganimet bazılarının çıkarına kullanıldığı, emanete riayet edilmediği, zekât yük sayıldığı, ilim tahsili dinden başka bir gaye için yapıldığı, kişi karısına itaat edip annesine asî olduğu, dostunu kendisine yaklaştırıp babasını uzaklaştırdığı, mescitlerde gürültüler baş gösterdiği, fasık adamın kabilenin başına geçtiği, en rezillerinin kabilesine lider olduğu, şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri türediği, şaraplar içildiği ve bu ümmetin sonra gelenleri önce önce gelenlerini lânetlediği vakit; işte o zaman kızıl rüzgârı, depremi, yere batırılmayı, insanların şeklinin değiştirilmesini, taş yağmasını ve ipi kesilen eskimiş bir kolyenin tanelerinin birbiri ardınca gitmesi gibi birbirini takibeden alâmetleri beklesinler” buyurdu (Tirmizî, Fiten, 31).
Tirmizî, “Bu garib bir hadistir. Ali b. Ebi Talib’den bu vecihten başka şekilde rivâyet edilmemiştir.” Dârekutnî, “Batıl Hadistir”; Zehebî de “Münkerdir” demişlerdir.
4- Câbir b. Abdullah (r.a)’den: “Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “İlk bağırıp çağırarak ağıt yapan ve ilk şarkı söyleyen iblistir.”
Hafız Irakî, “Bunun Câbir hadisi olarak aslını bulamadım” demiştir. Firdevs yazarı Ali b. Ebi Talib’in hadisi olarak zikretmiş, oğlu ise Müsned’inde onu rivâyet etmiştir (Gazal, İhyau Ulûmi’d-Din, II, 251).
5- Ebû Ümâme’den: “Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Kişi şarkı söyleyerek sesini yükseltince Allah onun omuzundan iki şeytan gönderir. Topuklarıyla onun göğsüne vururlar. Buna susuncaya kadar devam ederler.”
Hafız Irakî bunun zayıf bir hadis olduğunu söylemiştir (Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Din, II, 251).
6- Ebû Ümâme’den: “Resulullah (s.a.s) şarkıcı kadınların satışını, onlar hakkındaki ticareti ve onlara şarkı öğretilmesini yasakladı” ve: “Onların parası haramdır” buyurdu. Bu ve buna benzer hususlar hakkında, “İnsanlardan kimi var ki bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözleri satın alırlar” (Lokman, 31/6) ayet-i kerimesi nazil oldu.
Bunu Ahmed b. Hanbel, Tirmizî ve İbn Mâce rivâyet etmişler, sadece Tirmizî garib hadîs olduğunu söylemiştir (Askalanî, Fethu’l-Bârı, XIII, 335).
7- Ukbe b. Âmir (r.a)’den: “Resulullah (s.a.s) “Kişinin oynadığı her şey batıldır. Ancak atını terbiye etmesi, yayı ile ok atması ve karısıyla oynaşması müstesnâ” buyurmuştur.
Bu hadisi sünen sahibleri rivâyet etmişlerdir. Bu hadisin muzdarib olduğunu söyleyenler olmuştur.
8- İmam Ahmed b. Hanbel, Resulullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Allah beni alemlere rahmet ve hidayet vesilesi olarak gönderdi ve bana çalgıları şarkıları, şarapları ve cahiliyyetle tapılan putları yok etmemi emretti.”
İbn Hazım bu hadisin zayıf olduğunu söylemiştir (Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VII, 262).
Hz. Ali’den rivâyet edilen bir hadiste ise Resulullah (s.a.s)’in “çalgıları kırmak için görevlendirildim” buyurduğu bildirilir ki bu hadisin ravileri arasında Müşa b. Umeyr olduğu için metrûk sayılmıştır.
9- Abdullah b. Mes’ûd (r.a)’den: “Suyun nebatları (yeşerttiği) gibi, şarkı da kalbte münâfıklığı yeşertir.”
Bu hadisin merfû olduğu söylenmişse de Beyhakî hem merfû hem de mevkûf olarak rivâyet etmiştir. Ayrıca hadisi Ebû Davûd da rivâyet etmiştir.
Hafız Irakî bu hadisin merfu kabul edilmesinin doğru olmadığını söyler. (Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Dîn, II, 252).
10- Ebû Davûd’un Sünen’inde Nâfi’den rivâyet ettiğine göre Abdullah b. Ömer bir çalgı sesi işitti. Parmaklarını kulaklarına tıkadı ve yoldan uzaklaştı. Bana da, “Ey Nâfi, bir ses işitiyor musun?” dedi. Ben; “Hayır” deyince parmaklarını kulaklarından çekerek, “Resulullah (s.a.s) ile beraberdim. Bu ses gibi bir ses işitti ve benim yaptığım gibi yaptı” dedi.
Ebû Davûd bunun münker bir hadis olduğunu söylemiştir (Ebû Davûd, Edeb, 52).
11- Deylemî Hz. Enes (r.a)’den merfû olarak şu hadisi rivâyet eder: “Suyun otu yeşerttiği gibi, şarkı ve oyun da kalpte nifakı yeşertir. ”
“Şarkı zinânın efsûnudur.” sözünün hadis değil (Aliyyü’l-Karî Mevzuat isimli eserinde) bunun Fudayl’ın sözü olduğunu söyler.
İmam Nevevî, “Allah şarkıcıya da, kendi için şarkı söyleyene de lânet etsin” sözü hakkında “sahih değildir” demiştir. İmam Sahavî, Zerkeşî ve Suyûtî de İmam Nevevî’yi takibetmişlerdir (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 106).
12- Abdullah b. Ömer (r. anhüma)’dan: Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Allah şarabı, kumarı, darbukayı, tanbur ve udu haram kılmıştır. Her sarhoşluk veren şey de haramdır.”
Şevkânî’nin nakline göre, hadisin senedindeki Veld b. Abde mechûldür. (Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VII, 260).
Teğanninin haramlığı hakkında mezheblerin de ulemanın görüşü
1- Hanefilere göre haram olan teğanni fuhşiyat ve günahı ihtiva edendir. Nitekim İbn Abidin Haşiye’sinde şöyle der: “Haram olan teğannî helâl olmayan lâfızlarla söylenendir. Erkeklerin tasviri, kadınların tasviri, şaraba teşvik edip onu vasfetmek, meyhaneler, Müslümanı hicvetmek… bunlar haram teğanni gurubuna girer” (İbn Abidin, Hâşiye, V, 305).
Cumhuru ulema, bu nitelikleri taşıyan teğanninin haram olduğu kanaatine varmışlardır. Harama götürmediği ve şer’i bir vacibi iptal etmediği takdirde eğlence ve oyunun haram olmadığına da karar vermişlerdir (Cezîr; el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbea, II, 43-44).
2- Hanbeli alimlerinden bir kısmı, İbnü’l-Hanefiyye’nin Hac suresinin 3. ayeti hakkındaki rivâyeti ile, İbn Abbas’la İbn Mes’ûd’un Lokman suresi 6. ayetinde geçen “Lehvü’l-Hadisi” teğannî olarak tefsir etmelerini delil alarak haram olduğu kanaatine varmışlardır (İbn Kudâme, el-Muğnî, XII 142).
İbn Kayyim el-Cevziyye konuyu enine boyuna tartışarak teğannînin mutlak olarak haram olduğunu isbata çalışır (İbn Kayyim, İğasetü’l-Lehfân, I, 238).
İbn Kayyim teğannînin haram olduğuna dair iddiasını şu üç kaide üzerine bina eder:
Birinci Kaide: Zevk, hal ve vecd şeriatın hükmüne mahkûmdur. Bunları hakim yapan, sapar ve fesada uğrar. Dine ait olarak Allah’ın muradına muhalif olan her şey kulun haz ve şehvetidir. Bu ister mal, ister riyaset, ister şekil, ister hal, ister zevk ve vecd olsun aynıdır (İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn, I, 238).
İkinci Kaide: Fiillerden bir fiilin, hallerden bir halin veya zevklerden bir zevkin hükmüne sahih mi, yoksa fasid mi, hak mı, yoksa batıl mı diye ihtilâf olursa, Allah katında ve O’nun mümin kulları katında makbûl olan delile dönmek vacip olur. Kim ilmini, sülûkünü ve amelini bu temel üzerine bina etmezse, dinden hiçbir şey üzerinde değildir (İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikın, I, 496).
Üçüncü Kaide: Bir şeyin hükmünün mubah mı, haram mı olduğu sâlik tarafından bilinemezse, onun fesada uğrattığı şeye, onun semeresine ve gayesine baksın. Eğer o şey apaçık bir fesadı içeriyorsa, Şeriat sahibinin onu emretmesi veya mübah kılması muhaldir. Hem de onun haram olduğu onun Şeriat vasıtasıyla biliniyorsa. Teğannî ise, İbn Mes’ûd (r.a)’in dediği gibi, “Zinanın efsûnudur” (İbn Kayyim, Medâric, I, 498).
İmam Kurtubi tefsirinde, teğanninin mekruhluğu, ondan men ve onu dinlemek konularıyla ilgili bazı hadisleri zikrettikten sonra şöyle der: “Bu ve diğer hadisler sebebiyle ulema teğanninin haram olduğunu söylemişlerdir. Bu onun yayanların adet edindiği teğannidir. bu teğanniler nefisleri tahrik eder, arzuları tatmine teşvik eder. Sükûnet halindekini harekete getiren, gizliyi açığa çıkaran lâübaliliğe götürür. Bu çeşit şiirde olursa, kadının anılması ve güzelliğinin vasfedilmesinde şarabın anılmasında ve haramlığında ihtilâf olmayan muharrematın zikrinde ateşi tutuşturur. Çünkü bu ittifakla kötülenmiş olan teğanni ve eğlencedir.” (Kurtubî, el-Câmî, XVI, 54).
İzzü’d-Dîn b. Abdü’s-Selâm da şöyle der: “Haram şarkıları dinlemek, alemlerin Rabbine karşı cüretkâr cahillerin yanlışlarındandır. Onların zanettiği gibi bu Allah’a yakınlık vesilesi olsaydı, peygamberler onu yapmayı ve ümmetine öğretmeyi ihmal etmezlerdi. Bu ne peygamberlerin birinden, ne de evliyanın büyüklerinden nakledilmemiştir. Gökten indirilen kitablardan hiçbirisi de buna işaret etmemiştir. Cenabı Hak şöyle buyurmuştur: “Bu gün size dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’dan hoşnut oldum” (el-Mâide, 5/3).
Çalgı aletleriyle oynanan oyunları dinlemek dinden olsaydı, Resulullah (s.a.s) bunu açıklardı. Halbuki o şöyle buyurmuştur: Nefsim kudretinin elinde olan Allah’a yemin olsun ki, sizi Cehenneme yaklaştıran ve Cennetten uzaklaştıran hiçbir şey bırakmadım ki size onu yasaklamamış olayım” (İzzü’d-Dîn b. Abdü’s-Selâm, Kavaidü’l-Ahkâm fi Mesalihil’l-Enâm, I, 216).
Abdurrahman İbnü’l-Cevzî de buna yakın bir ifadeyle şöyle der: “Teğannî insan tabiatını tahrik eden, şehevî duyguları ayaklandıran ve onu normal durumundan çıkaran şarap ve benzeri şeyleri güzel gösterecek bir ifadeyle sahip olursa bu haram olan teğannidir. Bilhassa şer’en yasaklanan çalgı aletleriyle birlikte olursa…” (İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs, 253).
Bütün bunlardan çıkarılacak netice şudur:
1- Teğanni’nin konusu İslâm akide, edeb ve öğretisine aykırı olmamalıdır.
2- Harama ve vakit israfına sebep olmamalıdır.
3- Başka bir haramla birlikte olmamalıdır. Meselâ, şarap meclislerinde, kadın ve erkek karışık meclislerde okunmamalıdır (Kardavî, el-Halâl ve’l-Harâm, 84)
Teğanni’nin kadın tarafından yapılması ittifakla haramdır. Çünkü kadının sesi avrettir. Yabancı erkeklerin de onu dinlemesi haramdır. Zevcinin dinlemesi caizdir.
Kadının şarkı söyleyen başka bir kadını dinlemesinde bir sakınca yoktur, ancak İslâm’ın çizdiği sınırları çiğnememek şartıyla. Nitekim Hz. Âişe evinde şarkı söyleyen iki cariyeyi dinlemiştir.
Teğanniyi kazanç vesilesi yapmak İslâm’a aykırıdır. Zira ne mütekaddiminden, ne de müteahhirinden teğanniyi sanat edinip, ondan kazanç sağlayan bilinmemektedir. Meşrû kazanca teşvik eden hadis-i şeriflerin ışığında fukaha şarkıcının kazancını haram kabul etmişlerdir.
İmam Kurtubî şöyle der: “Haram olduğuna icma edilen kazançlar şunlardır: Faiz, zina ücreti, rüşvet, ağıt yakmak, şarkı söylemek, hainlik yapmak, gayptan ve göklerden haber vermek üzere alınan ücret, çalgı çalmak, oynamak ve bütün bâtıl yollarla alınan ücret” (Kurtubî, el-Cami li Ahkâmi’l-Kur’ân, II, 3).
————————————————————————–
DEF ÇALMAK, Hamdi DÖNDÜREN, İslam Ansiklopedisi
Def; kadınların düğün* ve bayram gibi sevinç günlerinde, toplu bulundukları sırada çaldıkları, yuvarlak kasnağa gerilmiş deriden ibaret bir eğlence âletidir.
İslâm’ın evrensel mesajı, insan hayatının bütün devrelerini kapsar. Doğum öncesi, çocukluk, gençlik, evlenme, aile yuvası içinde sevinçli veya üzüntülü bütün yaşama devreleri hakkında İslâm’ın öğretimi vardır. Üzüntülü ve kara günlerde kadere teslimiyetle teselli olan müslüman, sevinç günlerinde de bunun tezâhürü olan nezih eğlentiye meyillidir. İnsan hayatında sevincin sembolü olan iki vakit önemlidir: Evlenme merasimi ve bayramlar. Sahabe devrinde de. bu iki sevinç zamanında önceki alışkanlıkların görüntüsü olarak def çalınması üzerine, konuyla ilgili hadîsler vârid olmuştur:
“Nikâhı ilân edin. Onu mescidlerde kıyın ve onun üzerine defler çalınız.” (Tirmizî, Nikah, 6).
Hz. Âişe, Es’ad b. Zürâre (ö. 1/622)’nin yetim kalmış kızı Fâriga’yı himayesine alıp büyütmüştü. Büyüdüğünde onu Ensar’dan Nebît b. Câbir ile evlendirdi. Gelini, koca evine götürenler arasında bulunan Hz. Âişe şöyle der: “Döndüğümüzde Rasûlullah (s.a.s.) bize şöyle dedi: Ya Âişe damad* evine gidince neler konuştunuz? Âişe dedi: Selam verdik ve evliliğin hayırlı olmasını diledik. Allah Rasûlü buyurdu: Ya Âişe, sizin çalgınız yok mu? Ensar, çalgıdan cidden hoşlanır.” Başka bir rivâyette:
“Def çalacak, şarkı söyleyecek bir câriye gönderdiniz mi?” buyurdu. Hz. Âişe, “Ey Allah’ın Rasûlü o ne söyleyecek?” dedi. Hz. Peygamber: “Size geldik, size geldik. Bize selâm verin, biz de size selam verelim ” desin. ” buyurdu. (et-Tâc, II, 275)
Rubeyye binti Muavviz’den şöyle dediği nakledilmiştir: Düğünümüz olduğu sabah, Hz. Peygamber (s.a.s.) evimize teşrif etmişti. O sırada küçük kız çocukları deflerini çalıyorlar ve Bedir harbinde şehit düşen atalarımızı dile getiriyorlardı. Onlardan biri,
“Aramızda yarını bilen Peygamber vardır, susalım” deyince, Allah Rasûlü, ona şöyle buyurdu: “Bu gibi sözler söyleme. Daha önce söylediklerine devam et.” (Tirmizi, Şerhi Tuhfetü’l-Ahvezî, Kahire 1967, IV, 211-212)
Başka bir hadiste, “Helâl ile haramın arasını def ve ses ayırır.” (Tirmizî, Nikâh, 6; Nesâi, Nikâh, 72; İbn Mâce, Nikâh, 20: Ahmed b. Hanbel, III, 418) buyurulur.
Diğer yandan bayram günü şarkı söyleyen câriyelere Hz. Peygamber (s.a.s.)’le birlikte bulunan Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in: Mescid-i Nebevî’de mızrak oyunu oynayan Habeşlilere de Hz. Ömer’in engel olmaya kalkışması üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s.) buna gerek olmadığını bildirmiş ve kendisi de mesciddeki Habeşlileri seyretmiştir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, III, 203, 204). Kız çocuklarının defle şarkı söylemesi Kurban Bayramı günlerinde olmuş ve Allah Rasûlü, Ebu Bekir’e: “Ey Ebû Bekir, her kavmin bayramı vardır. Bu da bizim bayramımızdır. Onları bırak” demiştir. (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, III, 151-157).
Yukarıda zikredilen hadisler ve benzerleri, müslümanların sevinç günlerini, bazı meşrû müzik aletleri ve müstehcen olmayan türkü ve şarkılarla kutlayabileceklerini gösterir. Ancak bu, nefsi tahrik eden ve beraberinde içki gibi meşru olmayan şeyleri getiren bir tarzda olmamalıdır. Ayrıca, çalınacak defler, zilsiz olmalıdır.
MÜZİKTE VAHİY ÖLÇÜSÜ
Manisa/ Demirci’den Büşra Nur ÜNLÜ: “Bir bayan olarak bağlama (veya herhangi bir müzik âleti) çalmanın dinimizce hükmü nedir? Caiz midir? Bayan ve dindar bir aile olduğumuz için çevredeki bazı insanlar tarafından hoş karşılanmıyor. Bu yüzden de tartışmalar oluyor… Bağlamayı sevdiğim için çalıyorum…. Fakat bunu herkese anlatamıyorum… Bu konuda aydınlatırsanız sevinirim.”
Şanlıurfa’dan Uluç kardeşler: “Şimdiki müzik âletleri ile ilâhî, şarkı, türkü ve ezgi dinlemek câiz midir? Câizse ölçüsü ne olmalıdır? Çalgı âletini yasaklayan hadislerin olduğu söyleniyor. Böyle hadis var mıdır? Varsa nasıl anlayacağız? Radyoda kadın sesinden müzik dinlemenin hükmü nedir?”
Sorularınız, değişik açılardan sürekli gündeme geldiğinden dokuz günlük bir yazı dizisi halinde ve inebildiğimiz kadar ayrıntıya inerek cevaplandırmaya çalışacağız. Sabırla takip etmenizi öneririz.
Ne Kur’ân âyetleri içerisinde, ne de sahîh hadîs-i şerifler arasında; ne âletli, ne de âletsiz salt mânâda “mûsikî”yi yasaklayan bir habere, bir hükme rastlanmaz. Dînimizde haramlar açık bir dil ile, net bir şekilde hep beyan edilmiştir. Çalgılı veya çalgısız söylenen mûsikî yeni bir icat da değildir. Kur’ân âyetleri indiği günlerde mûsikî çalınıp söyleniyordu. Bizim Rabbimiz ise, kesinlikle unutkan değildir.1 Cenâb-ı Hak; “kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında, Allah size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamıştır”2 buyurur. Allah Resûlü de (asm) bir hadislerinde: “Allah’ın, kitabında helâl kıldığı helâl; haram kıldığı ise haramdır. Hakkında sustuğu da muaftır. Allah’tan onun affının kabulünü isteyin. Zira Allah bir şeyi unutacak değildir”3 buyurmuş; bir diğer hadislerinde de, “Allah bir şeyi farz kıldığında onu eksiltmeyin. Bir şeye sınır koyduğunda da sınırı aşmayın. Bir şey hakkında da unutmaksızın susmuşsa, onun ardına düşmeyin”4 buyurarak, haram kılacağı bir şey hakkında Allah’ın ne tereddüdü, ne de unutkanlığı bulunmadığını; binâenaleyh bir şeyi haram kılmamışsa eğer, o şeyin mubah olacağının anlaşılması gerektiğini, çünkü eşyada aslolanın “mubahlık” olduğunu beyan buyurmuş bulunmaktadır.
Her şeyden önce, yalın ve katıksız olarak eğlence, şarkı, türkü ve oyunlar, içlerinde haram unsur olmamak şartıyla mubahtırlar. Peygamber Efendimiz (asm) oynayan bir gurup Habeşli’ye rastlayınca onları takdir ettikten sonra şöyle buyuruyor: “Yahudiler ve Hıristiyanlar bilsinler ki, bizim dinimizde genişlik vardır.”5 Nitekim Üstad Bedîüzzaman Hazretleri bu hadisi tefsir sadedinde, radyolardan yapılan müzik yayını ile ilgili olarak diyor ki: “Evet, beşer hakîkate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat, bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafi olur.”6
Bedîüzzaman’a göre, insanlığın bu ihtiyacını dikkate alan radyo yayıncıları, İslâm ahlâkını rencide edici olmamak ve içinde haram unsur taşımamak şartıyla radyodan eğlence, müzik, şarkı ve türkü yayını yapabilirler. Ve yapılan bu tür ölçülü müzik yayınları dinlenebilir. Ama bu yayın radyonun tüm yayınlarına oranla beşte biri aşmamalıdır. Yoksa havanın yaratılış hikmetine zıt şekilde yayın yapılmış olur. Bu durumda ise radyo bir İlâhî nîmet iken, bir nikmet olur, yapılan ölçüsüz eğlence yayınları beşerin başına belâ olmaktan öteye bir fayda sağlamaz. Öyle ise Bedîüzzaman’a göre, bir radyoda şarkı, türkü, ezgi, müzik ve meşrû eğlence programına beşte bir, kelimât-ı tayyibe sayılabilecek şekilde faydalı ve Kur’ân bilgilerini konu alan programlara ise beşte dört oranda yer verilmelidir.7
Şimdi, dilerseniz, konu ile ilgili olarak doğrudan vahiy metinlerine başvuralım. Konuyla ilgili rivâyetler ne diyor; bakalım. Daha sonra muteber İslâm âlimlerinin yorumlarına geçelim.
1- Hz. Aişe (ra) bir bayram günü ile ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor:
“Yanımda iki genç kız def çalıp Buas Harbi üzerine düzülmüş hamâsî türküler söylerken Resûlullah Efendimiz (asm) içeri girdi. Yatağın üzerine sırtüstü uzanarak yüzünü örttü. Az sonra babam Ebû Bekir (ra) girdi. Türkü okuyan kız çocuklarını görünce:
‘Resûlullah’ın (asm) huzurunda şeytan sazı ha!’ diye bana kızdı ve kızları azarladı.
Ancak, Resûlullah (asm) karşı koyarak:
‘Ey Ebû Bekir, bırak onları; söylesinler, her milletin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır’ buyurdu.
Onlar sohbete dalıp, ilgileri kesilince ben kızlara göz ettim, hemen sıvışıp çıktılar.”8
2- Resûlullah Efendimiz (asm) hicret esnasında Medîne’ye teşrif buyurduğu zaman, kadınlar dam başlarında defli ve sesli olarak, “Talea’l-bedru aleynâ, min seniyyâti’l-vedâ, vecebe’ş-şükrü aleynâ, mâ deâ lillâhi dâ’…” diyerek ilahi söylemişler ve neş’elerini şükre çevirmişlerdi.9 3- Resûlullah Efendimiz (asm) Rübeyyi binti Muavviz’in (ra) düğününde hazır bulunmuş, def çalarak Bedir savaşıyla ilgili kahramanlık türküleri söyleyen iki genç kızı dinlemiştir. Bu esnada şarkıcılardan birisi:
“Aranızda, yarın ne olacağını bilen bir Peygamber var” demesi üzerine, Resulullah Efendimiz (asm):
“Bırak o sözü, önceki söylediklerine devam et, gaybı ancak Allah bilir” buyurmuştur.10
4- Bir evden kulağına gelen def ve başkaca çalgı sesleri üzerine Resûlullah Efendimiz (asm), evde ne olduğunu sorar.
“Düğün” cevabını alınca:
“Bu nikâhtır, sifâh (zinâ) değildir” der.
5- Hz. Âişe (ra) Medineli bir yakınını evlendiriyor. Düğün yerine gelen Peygamber Efendimiz (asm):
“Kızı gelin ettiniz mi?” diye sorar.
“Evet” derler. Peygamber Efendimiz (asm):
“Kızla birlikte türkü söyleyecek birini de gönderdiniz mi?” buyurur.
Hz. Âişe (ra):
“Hayır” deyince, Peygamber Efendimiz (asm):
“Ensâr arasında bu çeşit fırsatlarda eğlence geleneği vardır. Keşke kızla birlikte şarkı söyleyecek birisini gönderseydiniz de onlar şöyle söyleyiverseydi:
“Size geldik, size geldik.
Bize şenlik, size şenlik.”11
6- Muâz İbnu Cebel’in anlattığına göre, kendisi Hz. Peygamber (asm) ile birlikte ensârdan birinin düğününde bulunur. Hz. Peygamber (asm) kızı isteyip nikâhı kıydıktan sonra:
“Allah iyi geçim, hayırlar ve uğurlar nasip etsin, rızkınıza bolluk bereket versin, sizi mübarek kılsın” diye duâ eder. Âdet veçhile damadın başı üzerinde def çalınmasını söyler. Def çalınır. Sonra içerisinde meyve ve şekerlemeler bulunan çerez sepetleri getirilir. Resûlullah (asm) üzerine serper.
Fakat halk bunları kapışmak üzere harekete geçmez, olduğu yerde durur.
Resûlullah hayretle:
“Niçin yağmalamıyorsunuz?” der. Cevaben:
“Ey Allah’ın Resûlü, siz falanca günler tekrarla bizi yağmacılıktan men ettiniz” derler. Bunun üzerine:
“Ben sizi ganimet mallarını yağmalamaktan men ettim, düğün yağmasından men etmedim, haydi yağmalayın” der. Muaz der ki:
“Resulullah’ın (asm) onu da, bizi de bu yağmaya teşvik ettiğini gördüm.”12
7- Hz. Peygamber bir kere Medine’de bir yerden geçerken aniden def çalarak ve türkü söyleyerek:
“Nahnu cevarin min beni’n-neccar /Ya habbeza Muhammedün min car”
(Biz Neccaroğuları kabilesine mensup kızlarız.
Hz. Muhammed ne iyi ve ne hoş bir komşudur) beyitlerini söyleyen kızlara rastladı ve:
“Allahu ya’lemu inni uhibbukünne” (Allah bilir ki ben sizi seviyorum) demek sûretiyle onlara iltifatta bulundu.13
8- Hz. Enes (ra) bildiriyor: Veda Haccı sırasında Resûlullah Efendimizin (asm) kafilenin yürüyüş temposunu ezgileriyle canlı tutan bir kölesi vardı, adı Enceşe idi. Bu zat güzel sesli birisiydi ve Resûlullah’ın zevceleri ile bir kısım Müslüman kadınların develerini sevk ediyordu.
Enceşe bazı ezgiler okumuş, okuduğu ezgilerle develeri hızlandırmıştı. Bilindiği gibi, develer yürüme sırasında okunan belli bir ezginin veya mûsikinin ahengine karşı hassasiyet gösterip, adımlarının temposunu, söylenen bu şarkının ritmine göre ayarlayabilmekte, hızlı veya yavaş olabilmektedir.
Resûlullah Efendimiz (asm) teşbihli bir üslupla, Enceşe’den okuduğu ezgilerin ritmini değiştirmesini ve develerin yürüyüş temposunu ağırlaştırmasını emrederek şöyle buyurmuştu:
“Ey Enceşe ağır ol! Şişeleri kırma.” (Şişe ile kafilenin zayıflarını kastediyordu.)14
9- Amir b. Sa’d (ra) anlatıyor: “Bir düğünde, Bedir ashabından olan Kurayza b. Ka’b ve Ebû’l-Mes’ûd’ül-Ensârî’nin yanına vardım. O esnada genç kızlar türkü söylüyorlardı. Ben:
“Siz Resûlullah’ın ashabından ve Bedir savaşına katılanlardansınız. Sizin yanınızda kızlar türkü söylüyorlar; siz ise ses çıkarmıyorsunuz!” dedim. Onlardan biri dedi ki:
“İstersen otur, bizimle berâber dinle; istersen git! Düğünde eğlenmemize izin verildi!”15
10- Hz. Ali (ra) anlatıyor: Resulullah Efendimiz (asm) buyurdular ki:
“Cennette siyah gözlü hurilerin toplanma yerleri vardır. Orada, benzerini mahlukatın hiç işitmediği güzel bir sesle şarkı okurlar ve şöyle söylerler:
“Bizler ebedîleriz, bizler hiç ölmeyiz!
Bizler nimetlere mazharız, fakirlik bilmeyiz!
Bizler Rabbimizden razıyız, kederli olmayız!
Bizlere sahip olan beylerimize ne mutlu!”16
Bunları ve benzeri bir çok rivâyet ile birlikte bir çok ulemâ görüşlerini delil olarak sunan Yusuf el-Kardavî, fitne ortamı olmamak ve fitneye çağıran edâlı bir ses tonuyla söylememek şartıyla, mûsîkîsinin sözleri kötülüğü işlemeyen, icrâsı esnasında da edâdan ve cilveden kendini arındırabilen kadının müzik yapmasının ve bu şartlarla yaptığı müziğin başkalarınca dinlenmesinin haram değil; mubah ve câiz olduğunu söyler.17 Nitekim yukarıya aldığımız rivâyette de görüldüğü gibi, Resûlullah (asm), Hz. Ebû Bekir’in (ra) genç kızları dinlemesini çirkin bulmadı, aksine onun kızları kınamasını çirkin buldu ve kız çocukları da Hz. Aişe’nin (ra) kendilerine işaret etmesine kadar şarkı söylemeye devam ettiler.18
Şimdi de çalgı âletinde, şarkıda ve türküde haramlık meydana getiren unsurları işleyen vahiy mesajlarını ele alıp inceleyelim:
1- Cenâb-ı Hak Müslüman hanımlara şöyle emrediyor: “Allah’tan korkarsanız, yabancılarla edâlı ve câzibeli konuşmayın. Yoksa kalbinde fesat bulunan kimse kötü şeyler ümit eder. Dâima ciddî ve ağır başlı söz söyleyin.”19
Müzikte kadın sesini değerlendirirken bu âyeti temel taşı olarak elimizde tutacağız. Çünkü bu âyet Müslüman kadının sesinin yabancılara göre konumunu nazara veriyor ve Müslüman kadına bir ses sınırı çiziyor. Allah’tan korkan Müslüman kadın yabancılarla konuşurken bu ses sınırının içinde kalacak ve belirtilen kırmızı ışığı geçmeyecek. Buradaki kırmızı ışığı Kur’ân-ı Kerîm, “felâ tehda’ne bi’l-kavl” sözüyle ifâde eder. “tehda’ne” “hade’a” fiilinden geliyor. “Hade’a” tevâzu gösterdi, eğildi, itaat etti, yumuşak oldu, boyun eğdi, inkıyâd etti demektir. Bu âyete göre Müslüman kadın yabancılara boyun eğercesine, yabancıların çirkin arzûlarına itaat edercesine, onların önünde eğilircesine sözlerini yumuşatmamalı, “özel çağrı” anlamı içeren bir edâ ve cilve ile konuşmamalı, sözlerine ilâve bir câzibe katmamalıdır. Kur’ân bunu yasaklıyor. Kur’ân’ın kırmızı çizgisi budur. Müslüman kadın bu çizgiyi geçmemelidir. Çünkü Kur’ân’a göre böyle konuşmak, kalbinde hastalık bulunan kimseyi umutlandırma riski taşıyor.
Kur’ân’a göre gerektiğinde kadın yabancılarla elbet konuşacak. Fakat şu ölçülerle Kur’ân diyor ki: “Kulne kavlen ma’rûfâ” yani, “iyi, düzgün, doğru, ciddî, ağırbaşlı, vakûr, edâsız, cilvesiz, itaatsiz, art niyetsiz, Allah nasıl bir ses verdiyse o sesi düzgünce çıkararak konuşun.”
Ölçümüz bu. Bu vahiy ölçüsünü müziğe de uygulayacağız. Yani müzik yapan kadın da müziğinde “düzgün, doğru, ciddî, ağırbaşlı, vakûr, edâsız, itaatsiz, cilvesiz, câzibesiz, art niyetsiz sözler” söylemeli ve düzgün haller ve davranışlar göstermelidir. Müziğinde yabancı erkeklerin kötü arzûlarına boyun eğen, onların kötü heveslerine itaat eden, onlara işve ve cilve yapan bir ses, söz, müzik ve ses tonu kullanmamalıdır.
Bu ölçülere dikkat eden kadın müzik yapabileceği ve müzik âleti kullanabileceği gibi, böyle kadının müziği radyoda yayınlanabilir ve dinlenebilir.
2- Nâfi anlatıyor: “Abdullah İbnu Ömer, bir çalgı sesi işitmişti ki, derhal kulaklarını parmaklarıyla tıkayarak yoldan uzaklaştı.” Bana:
“Ey Nâfi, kulağına hâlâ ses geliyor mu?” diye sordu.
“Hayır” dedim.
Bunun üzerine parmaklarını kulaklarından çıkardı ve ilave etti:
“Bir defasında Hz. Peygamber (asm) ile beraberdim. Böyle bir ses işitti ve aynen benim davrandığım şekilde davrandı.”20
3- Hz. Ali (ra) anlatıyor: Resûlullah Efendimiz (asm) bir gün:
“Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belâlar iner!” buyurdu. Yanındakiler:
“Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular.
Resûlullah Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:
“1- Millî servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında gidip gelen bir metâ haline gelirse, 2- Emanet ganimet ve fırsat bilinip hıyanet edildiği zaman, 3- Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. 4- Kişinin karısının kötü emirlerine itaat ettiği zaman, 5- Anne hukuku sıkça çiğnendiği zaman, 6- Baba hukuku sıkça çiğnendiği zaman. 7- Arkadaşın kötü emirlerine itaat arttığı zaman, 8- Mescitlerde (rızay-ı İlâhî gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyaset vs. ile ilgili sesler yükseldiği zaman.) 9- Kavme, onların en alçağı reis olduğu zaman; 10- Zorba kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği zaman; 11- Şarap meşrû sayılarak içildiği zaman, 12- İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği zaman; 13- (Sanat, bale, konser gibi çeşitli adlar altında; bar, gazino, dansing ve salonlarda ve hatta televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar arttığı zaman; 14- Türlü çalgı âletleri arttığı ve sıkça çalınır olduğu zaman, 15- Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakaret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, zelzeleyi, yere batışı veya suret değiştirmeyi ya da gökten taş yağmasını bekleyin.”21
4- İmran bin Husayn (ra) bildirmiştir: Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki:
“Bu ümmete yere batma, kılık değiştirme ve taşlanma âfetleri gelecektir.”
Ashaptan birisi:
“Bu ne zaman olacak yâ Resûlallah?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (asm):
“Şarkıcı kadınlar yaygınlaştığı, çalgı âletleri türediği ve şaraplar sıkça içildiği zaman” buyurdu.22
Bu hadislerden; kıyamete yakın insanların şarkıyı, türküyü ve her türlü müziği bir metâ sayacakları, büyük bir değer verecekleri, fitne ortamı olup olmamasına bakmaksızın kadını allayıp pullayarak ortaya sürecekleri, çalıp söyleterek, açıp saçarak kadın ile eğlence düzenlemenin mubah sayılacağı ve haramı helâl sayarcasına bu anlayışın yaygınlaşacağı anlaşılmaktadır. Burada sakındırılan, yalın müzik ve yalın kadın sesi değil; burada sakındırılan, kadın sesi ile müziği fitne için âlet etmek ve bunu kasıtlı olarak—çağın gerekleri diye—yaygınlaştırmaktır.
Kezâ bu hadislerden; İslâm ahlâk ve terbiyesi olmadığında veya inkâr edildiğinde kadın sesi ile müziğin şerre ve fitneye en kolay âlet edilen unsurlardan olduğu uyarısını çıkarmak mümkündür.
Bedîüzzaman’ın “İslâm’ın münevver meyvesi”23, “Hüccetü’l-İslâm”24, “Muhakkikîn-i Asfiyâ, sıddîkîn ve evliyâ”25 diye nitelediği, “verâset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrâda” bulunduğunu ve “makam-ı rızâya” yetiştiğini bildirdiği26 İmam-ı Gazâlî Hazretleri, İhyâ’sında mûsikîye uzunca bir bölüm ayırmış ve semâ ile mûsikîyi uzun uzadıya incelemiştir. Mûsikînin bazen mubah, bazen mendup, bazen de haram olabileceğini bildiren İmam-ı Gazâlî, Allah’ı zikretmeye teşvik eden ve rûha yüksek duygular veren müziğin mendup; bayram, evlenme, doğum, sevinç ve neşe günlerinde müzik dinlemenin mubah olduğunu27 bildirdikten sonra, beş ârıza bulunması halinde müziğin haram olduğunu beyan ediyor.
İmam-ı Gazâlî’ye göre müziği haram kılan ârızalar şunlardır:
1- Dinletendeki ârıza.
2- Müzik âletindeki ârıza.
3- Ses ayarındaki ârıza.
4- Dinleyicinin kendisindeki ârıza.
5- Dinleyici şahsın âvâmdan olma ârızası.
İmam-ı Gazâlî’ye göre müziği haram kılan ârızaların birincisi: Dinletendeki ârıza: Kendisine bakılması helâl olmayacak şekilde giyinen ve görünen bir kadının, fitneye dâvet eden bir ses ve sözle müzik yapması haramdır. Fitne tehlikesi olan parlak bir genç de bu hükümdedir. Bunların müziğinin haram olması müzikten değil, kendilerinin ve seslerinin fitne unsuru olduğundandır. Hattâ konuşan bir kadının sesinde ve konuşmasında fitne uyandırma tehlikesi varsa, onunla konuşmak ve hattâ Kur’ân-ı Kerîm bile olsa ondan dinlemek câiz olmaz. Yakışıklı genç de aynı hükümdedir.28
Fakat, fitne yaymayan, sesinde eğilip bükülerek, kırılıp dökülerek cinselliği ön plana çıkarmayan kadın sesi haram değildir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) hiç mecburiyeti olmadığı halde Hazret-i Âişe validemize (ra) “Nasıl, seyretmek istiyor musun?” diye sormuş, kendisi de yaslanmış olarak genç kızların müziklerini dinlemiştir.29
Müziği haram kılan ârızaların ikincisi: Müzik âletindeki ârıza: İçki âlemlerinde insanı içki tüketimi için kışkırtacak ve fitneyi tetikleyecek biçimde kullanılan çalgılar haramdır.
Müziği haram kılan ârızaların üçüncüsü: Sesteki ârıza: Kötü, çirkin, ahlâk dışı, fâhiş ve hicvedici sözleri bulunan, dedikodu ve iftira içeren, toplum barışını bozan, fitne yayan, Allah’a, Resûlüne (asm) ve ashabına karşı yalan cümleler içeren müzik parçasını söylemek de, yayınlamak da, dinlemek de haramdır. Yaşayan belli bir kadını anlatan söz ve şiirleri dinlemek haramdır. Çünkü erkekler arasında bir kadını anlatmak da, yermek de câiz değildir. Belirli bir kadının yüz, göz, kaş, yanak, saç, kıyafet ve diğer vasıflarını başkaları yanında övmek veya yermek câiz değildir. Eğer şarkıda genelleme söz konusu ise, yani şarkı sözü belirli bir kadını değil de, genel ve meçhul bir sevgiliyi anlatıyorsa; dinleyicinin kendi helâli olan eşini düşünmesi şartıyla dinlemesi câiz olur. Böyle şarkılarla helâli olmayan bir kadını düşünmekle ise kişi günahkâr olur.
İstiâre yoluyla şarkı sözlerini meşrû düşüncelere çekebilen kimselerin şarkı dinlemeleri de câizdir. Meselâ, yanaklardan aşağı dökülen siyah kâküllerden günah karanlığını, parlak yanaklardan îmân nûrunu, kavuşmayı anmaktan Allah’a kavuşmayı, firak ve ayrılıktan Allah’tan uzak kalmayı, sevgiliye kavuşma engellerinden Allah’a kavuşmaya engel olan dünya meşgalelerini anlamak mümkündür. Şarkı sözlerini kalben böyle yüksek mânâlara çekmek, dinlenen şarkıyı mubah kılmaya yeterlidir.
İnsan, dinlediğinden çok anladığından ve algıladığından sorumludur. Bir gün şeyhin birisi çarşıda gezerken bir satıcının, “Bir dirheme on salatalık!” diye bağırdığını duyunca vecde geldi, titredi ve bayıldı. Ayıldığı zaman, neden bayıldın diye soranlara: “Bir gıda maddesi ve bir rızk külçesi iken on tane salatalık bir dirheme satılıyor. Ya hiçbir işe yaramayan kötü insanın değeri kaç paradır?” diye inledi.
Müziği haram kılan ârızaların dördüncüsü: İmam-ı Gazâlî’ye göre dördüncü ârıza kişinin kendisindedir. Bir kişinin müziği şehevî arzûları için tahrik aracı kılması haramdır. Müziğin sözleri ile haram sevmeye heveslenmek haramdır. Müziği kendi nefsânî heves ve arzûları çerçevesinde yorumlamak haramdır. Meselâ, kâkül, gül yanak, ayrılık, kavuşma kelimelerini duyduğu zaman şehveti ve şeytânî duyguları tahrik olan birisi müzik dinlememelidir.
İnsan gönlünde şeytanın ordusundan sayılan şehvet ile, Allah’ın askeri sayılan akıl nûru arasında sürekli bir mücâdele vardır. Müzik bu mücâdelede şehveti tahrik edici değil; akıl nûruna kuvvet verici olmalıdır. Bu iki ordudan birisi kalbi fetheder ve kuşatırsa zaferi elde etmiş olur ve mücâdele biter. Şeytanın müzikle kalbe girip kalbin mânevî neşesini bozmasına izin vermemelidir.
Zamanımızda kalpleri şeytanlar kuşattı. Şarkılar ve müzik parçaları ekseriya şeytanî hevesleri tahrik amacıyla çalınır ve söylenir oldu. Gönül kendisini bir müzik parçasına kaptırmaya görsün; müziğin sazıyla ve sözüyle kendinden geçip, neredeyse kul ve insan olduğunu unutur hale geldi. Öyle ki, nice müzik parçaları ile kendi insanlığını unutan ve kendinden geçen nice gençler, elde jiletle başta kendileri olmak üzere etraflarına zarar verir oldular. İşte böyle müzikten çabuk etkilenen, mânevî terbiye almamış, kendi kimliğini İslâm ahlâkı ile yoğurmamış kişiler müzik dinlememeli. Çünkü bu kişiler müzikten zarar göreceklerdir.
Müziği haram kılan ârızaların beşincisi: Müzik dinleyicisinin âvâmdan olması da bir handikaptır. İşi gücü bırakıp müzik parçaları ile oyalanmak ahmaklıktan ve akılsızlıktan başka bir şey değildir. Boş vakitleri öldürüp, oyuna ve eğlenceye dalmak cinâyettir. Nasıl küçük günahlar ısrar ve devamla büyür ve büyük günaha dönüşürse, mubahlar da ısrar ve devamla küçük günaha dönüşürler. Mubahları devamlı olarak takip etmek kişiye bir kemâl ve feyiz vermediği gibi, kişinin elde bulunan mâneviyâtından ve feyzinden de bir miktar alır gider.
Nitekim satranç ta böyledir. Parasız veya karşılıksız oynamak şartıyla satranç mubahtır. Fakat satranç oynamaya düşkün olmak ve bunun için faydalı işlere gevşeklik vermek doğru değildir. En azından mekruhtur.
Netice olarak; İmam-ı Gazâlî’ye göre kalbin sıkıntısını yatıştırıp kalbi dünyanın fânî işlerinden soğutarak ibâdetlerine daha bir dikkatle sarılmak amacıyla belirli bir ölçü ile müzik dinlemek mubahtır. Din ve dünyasında daha bir istekle çalışabilmesi için müzik dinlemeyi hoş görmek, yanak üzerindeki ben’in güzelliği gibidir. Eğer o ben, bütün yüzü kaplarsa yüzü çirkinleştirir. Çokluk sebebiyle güzellik çirkinliğe döner. Her güzelliğin çoğu güzellik olamayacağı gibi, her mubahın çoğu da mubahlıkta kalmaz. Meselâ ekmek mubahtır. Fakat çok yemek haramdır. İşte normal şekilde müziğin mubah oluşu, fakat çoğunun haram oluşu bunun gibidir.
Başka örnekler vermek gerekirse; bal helâldir. Fakat mizacı hararetli ve asabî olanlara zarar verdiği için tıbben bu gibilere haramdır. Şarap haramdır. Fakat boğazında lokma tıkanan birisi, su ve benzeri bir şey bulamaz ise lokmayı yutmak için bu kişiye bu esnada şarap helâl olur. Burada ihtiyaç ve zarûret sebebiyle mubah olmuştur. Bunlar ârızî hükümlerdir. Bunlara bakılmaz. Yine meselâ, alışveriş helâldir. Fakat Cuma ezanı vaktinde yapılırsa haramdır. İşte bunun gibi, müzik de, ölçülü, mânâlı ve âhenkli bir ses olması bakımından aslında mubahtır. Haram olması, aslından uzak, fakat aslı ile birleştirilen bir ârıza sebebiyledir.
İmam-ı Gazâlî ilâve ediyor: Eğer müzik boş iş denirse deriz ki: İçinde haram olmamak şartıyla boş iş ve eğlenceden dolayı Allah’ın kullarını sorguya çekmeyeceğini şu âyet bildiriyor: “Allah sizleri yeminlerinizdeki lağvden (boşluk ve yanılgıdan) dolayı mesul tutmaz.”30
Allah adına kasıtsız olarak yemin edip sonra yemininden dönen kimse bundan sorguya çekilmeyecek ise eğer, abartılı olmamak ve harama âlet etmemek şartıyla, şiir ve şarkı söyleyip eğlenen kimse bundan dolayı neden sorguya çekilsin? Müziğin bâtıla benzemesi de haram sayılması için yeterli olmaz. Çünkü bâtıl demek, faydasız şey demektir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, her faydasız şey haram değildir.31
İmam-ı Gazâlî’ye göre bu ârızalar olmadığında kişinin kadın olsun, erkek olsun müzik yapması veya yapılan müziği dinlemesi haram değildir.
İmam-ı Gazâlî, müziğin haram olduğunu söyleyenlerin ileri sürdükleri delillere de cevaplar veriyor. Bunlara özetle temas etmekte fayda var:
1- Müziği haram sayanlar genellikle şu âyete dayanıyorlar: Kur’ân, “İnsanlardan bazıları efsane ve boş sözleri satarlar”32 buyuruyor. İbn-i Mesud, Hasan-ı Basrî ve Nehâî (ra) âyette geçen “boş söz”ün müzikli söz olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz de (asm), “Allah Teâlâ kayneyi, satmasını, parasını ve öğretmesini haram kıldı” buyurmuştur. Kayne içki meclisinde erkeklere şarkı söyleyen kadın demektir.
İmam-ı Gazâlî diyor ki: Bizim buna itirazımız yoktur. Biz zaten yabancı bir kadının fitne ortamında, kendilerinden emin olunmayan fâsıklara şarkı söylemesinin haram olduğunu söylemiştik. Hadiste geçen “Kayne”nin mânâsında fitne vardır. Fakat bundan, bir kadının fitne korkusu olmayan hallerde ve ortamlarda başkaları duysun duymasın, şarkı söylemesinin haram olduğu mânâsı anlaşılmaz.
Kezâ, âyette buyrulduğu gibi, boş sözler ve düzme yalanlarla dînini satarak insanları yoldan çıkarmağa çalışmak haramdır. Buna da diyeceğimiz yoktur. Fakat her şarkı sözü dinini satmak ve insanları azdırıp sapıtmak mânâsını taşımıyor. Âyetin muradı insanları sapıtmaya karşı uyarmaktır. Tamam; insanları sapıtmak maksadıyla Kur’ân okunsa da haramdır.
Adamın birisi imam olmuş ve imamlığında sürekli Abese Sûresini okuyormuş. Çünkü bu sûrede Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’i (asm) azarlıyor. Hazret-i Ömer (ra) adamın gâyesinin fitne çıkarmak olduğunu anlayınca, adamın Abese Sûresini okumasını haram sayarak adamı imamlıktan azlediyor. Kur’ân ile sapıtmak haram olursa, şarkı ile sapıtmak ve fitne çıkarmak da elbet haram olur.
2- Müziği haram sayanlar, “Şu Kur’ân’a karşı mı alay ederek gülersiniz ve ağlamazsınız da, onun duyulmaması için şarkı söylersiniz!”33 âyetini de delil sayıyorlar.
Biz de deriz ki: Kur’ân’ı dinletmemek için gülmek de, ağlamak da haramdır. Âyet bunları kastediyor. Şüphesiz Müslümanlıkla alay eden şarkı ve türküler de haramdır. Nitekim, “Şâirlere ancak azgınlar uyar”34 âyetinde şâirlerle kastedilen kâfir şâirlerdir. Bu, şiirin kendisinin haram olduğunu değil, şiiri küfürde kullanmanın haram olduğunu gösterir.
3- Müziği haram sayanlar Peygamber Efendimiz’in (asm), “İlk ağlayan ve ilk sözü müzikle söyleyen şeytandır” hadisini de delil sayarlar. Oysa bu hadiste ölü üzerine ağlamak ve ağıt yapmak kastedilmiştir. Şüphesiz Dâvûd Aleyhisselâm’ın ve günahkârların hatâları için ağlamaları haram olmadığı gibi; mubah şekilde şevki ve neşeyi artıran müzik de haram değildir. Nitekim Hazret-i Âişe’nin (ra) evindeki genç kızların yaptıkları iş müzikle söz söylemekti. Peygamber Efendimiz (asm) Medîne’ye teşrif buyurduklarında da Medîneli kadınlar müzikli şiir okumuşlardı.
4-Yine Peygamber Efendimiz’in (asm); “Müzik söyleyerek sesini yükselten kimseye Allah Teâlâ iki şeytan musallat eder. Bu şeytanlar o kimsenin omuzları arasında dururlar ve müziği bitirinceye kadar göğsünü tekmelerler” hadisini müziğin haram sayılmasına delil sayarlar.
Oysa Peygamber Efendimiz (asm) bu hadisinde şehveti ve haram sevmeyi tahrik eden müziği söyleyenleri kastetmiştir. Fakat Allah sevgisini, bayram coşkusunu, evlilik sevincini, çocuk doğması neşesini ve bunun gibi mubah sevinçleri konu alan müzik bunların dışında kalır.
5- Nâfî diyor ki: Ben Abdullah bin Ömer (ra) ile yolda giderken, Abdullah bin Ömer (ra) bir çobanın kaval sesini duydu ve elleri ile kulaklarını tıkayarak yoldan saptı. Bana:
“Ey Nâfî! Hâlâ kaval sesi duyuluyor mu?” diye sordu. Ben:
“Artık duyulmuyor” dediğim zaman kulaklarını açtı ve dedi ki:
“Peygamber Efendimiz’in (asm) de böyle yaptığını gördüm.”
Müziği haram sayanlar bu rivâyeti de delil sayarlar. Oysa eğer kaval dinlemek gerçekten haram olsaydı, Abdullah bin Ömer’in (ra) Nâfî’ye de aynı şeyi emretmesi gerekirdi. Halbuki Nâfî’ye bir şey söylemedi. Kendisinin kulaklarını tıkaması ise o an için çalgı sesinin kendisine olumsuz etki yapmasından korkmasından olabilir. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz de (asm) böyle davranmış; fakat yanında bulunan İbn-i Ömer’i (ra) bundan alı koymamıştır. Bu da onun haram olduğunu değil; sadece onu dinlemekten sakınmanın daha evlâ olduğunu gösterir.
Bundan biz, Peygamber Efendimiz’in (asm) o sırada mânevî müşâhedesini kaval sesi ile bozmak istemediğini anlıyoruz. Çalgı sesinin haram olduğunu değil. Nitekim namazı kıldıran Peygamber Efendimiz (asm) namazda kendisini meşgul ettiği için Ebû Cehm’in işlemeli cübbesini çıkarıp iâde etti. Bundan, işlemeli elbise giymenin haram olduğu anlaşılmaz. Sadece, kalbi olumsuz etkileyen mubahları terk etmenin evlâ olduğu anlaşılır. Zaten biz de kalbi olumsuz etkileyen mubahların bir çoklarını terk etmenin daha evlâ olduğunu söylemekteyiz.35
Müzikle ilgili olarak buraya kadar aldığımız tüm rivâyetleri ve İmam-ı Gazâlî dahil tüm âlimlerin içtihatlarını özetleyecek boyutta bir ölçüyü Bedîüzzaman Saîd Nursî hazretlerinde buluyoruz. Müziğin haram olup olmama durumunu, hangi şartlarla haram, hangi şartlarla mubah olduğunu Bedîüzzaman, her an şehit olma ile yüz yüze bulunduğu Pasinler savaş cephesinde at sırtında yazdığı İşârâtü’l-İ’câzda özetleyivermiş.
Üstad Bedîüzzaman orada der ki: “Kulaktaki zar nûr-u îmân ile ışıklandığı zaman, kâinâttan gelen mânevî nidâları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde, rüzgârların terennümatını, bulutların na’ralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hakeza yağmur, kuş ve saire gibi her nev’den Rabbanî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlahî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbanî aşkları intıba’ ettirmekle kalbleri, ruhları nuranî âlemlere götürür, pek garib misalî levhaları göstermekle, o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder. Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o leziz, manevî yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden avazlar, matem seslerine inkılab eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur. Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”36
Bedîüzzaman’ın müzikle ilgili görüşlerini açmak gerekirse: 1- Ulvî hüzünleri ve Rabbanî aşkları canlandıran müzik menduptur, helâldir, dinlenir. 2- Yetîmâne hüzünleri ve nefsanî şehevatı tahrik eden müzik haramdır, dinlenmez. 3- Şeriatın tayin etmediği kısım ise, dinleyenin ruhuna ve vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.37 Eğer dinleyende yetîmâne hüzünler veya şehevî hisler uyandırıyorsa, haramdır. Eğer dinleyende yetîmâne hüzünler veya şehevî hisler uyandırmıyor; bilâkis, dinleyen kulağına gelen müziği ulvî biçimde –İmam-ı Gazâlî’nin de işâret ettiği şekilde istiârelerle- yorumlayabiliyorsa helâldir ve mubahtır.
Kadının şarkı, türkü, ilâhî vb. gibi musîkî icra etmesi meselesinde, âyette geçen “edâlı ve cilveli söz söylemekten sakınma” şartını esas almak zorundayız. Cilveli ve câzibeli olarak türkü, şarkı ve sâir musîkî parçalarını okuyan bir kadın sesi işittiğimizde, “kalbinde fesat bulunan kimse kötü şeyler ümit eder” âyetini kendimize rehber yapmalı; fesat, bozukluk, meyil ve sâir kalbî hastalıkların ağına kapılıp kötü şeyler ümit etmekten kalbimizi ve nefsimizi sakındırma çabası içinde olmayı ihmal etmemeliyiz. Bu kalbî ve hâlisâne çaba, kulağımıza çarpan gayr-i meşrû seslerin günahından bizi muâf kılmaya inşallah yeterli olur.
Bir kadının sunuculuk yapmasında da aynı ölçüler söz konusudur. Mesele, kadının tahrik ihtiva eder şekilde konuşmaması, erkeğin de hasta kalbini haram meyillerden koruma çabası göstermesidir. Kadın tahrik ihtiva eder biçimde konuşmaz, erkek de kalbinin meyillerine kapılmaz ve kötü şeyler ümit etmez ise iki taraf da harama girmemiş olurlar. Nitekim yine Kur’ân’ı dinlediğimizde salt konuşmanın mubah olduğunu anlıyoruz. Hazret-i Mûsâ’nın, Hazret-i Şuayb’in kızları ile konuştuğunu38 ve Sebe’ Melikesi Belkıs’ın Hazret-i Süleyman ile ve kendi halkı ile konuştuğunu bize bildiren39; fakat kadını çekici olmaktan ve çekici konuşmaktan sakındıran Kur’ân, böylece bize mubahlık ve haramlık sınırını da çizmiş oluyor. Bu sınırı musikîde olsun, radyodaki bir kadın sunucuyu dinlerken olsun veya toplum hayatının şurasında burasında kadın erkek ilişkilerinde olsun korumak dînî yaşayışımızın güzelliklerindendir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Müziğe, kayıtsız şartsız “haram” veya kayıtsız şartsız “helâl” demek mümkün değildir. Sahabe-i Kiramdan Ebu’d-Derda Hazretlerinin, “Hak şeylerin talebinde daha şevkli, daha gayretli olabilmek için kalbimi hak olmayan şeyle dinlendiriyorum”40 sözüyle ifâde ettiği ve nihâyet Bedîüzzaman Hazretlerinin müzik dinleme ölçüsü olabilecek biçimde, “Beşer hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı.”41 Sözüyle ifade ettiği ölçüyle önemli ve faydalı işlerimizi aksatmamak ve gevşetmemek, bilâkis kalbimizi dinlendirerek faydalı iş ve ibâdetlerimize ivme kazandırmak amacıyla meşrû müziği dinlemekte bir sakınca yoktur.
Söylenmesi, yayınlaması ve dinlenmesi mubah olan müzik parçasında aşağıdaki özellikler bulunmalıdır:
1- Müziğin sözleri ve klibi yetîmâne hüzünleri işlememelidir.
2- Müziğin sözleri ve klibi şehveti ve nefsânî arzûları tahrik edici olmamalıdır.
3- Müziğin sözleri ve klibi kötülüğü teşvik edici olmamalıdır.
4- Müziğin sözleri ve klibi İslâm’ın haram kıldığı bir şeyi övücü olmamalıdır.
5- Müziğin sözleri gıybet, iftira, dedikodu… vb gibi başkası hakkında hoş olmayan, başkasını hicveden ve kötüleyen sözler ihtiva etmemelidir.
6- Müziğin sözleri ve klibi kin, intikam, düşmanlık, haset, kıskançlık, adâvet ve nifak tohumları ekmemelidir.
7- Müziğin sözleri yaşayan bir kadını veya erkeği fitneye sürükleyici ölçüde teşhir ihtiva etmemelidir. Meselâ yaşayan bir kadının saçlarını, gözlerini, kaşlarını… vs güzelliklerini nâmahreme karşı teşhir edici olmamalıdır.
8- Şarkıyı ve türküyü okuyan kimse, müziğinde sesini yumuşatarak, edâ ve cilve yaparak, karşı cinsin kötü arzûlarına itaat edeceğini çağrıştıran bir müzikal, müzik sözü ve ses tonu kullanmaktan kaçınmalıdır.
9- Şarkının sözleri mubah, söyleyiş tarzı mubah, klibi mubah, söylenme veya dinlenme ortamı mubah olmalıdır.
Dipnotlar:
1- Meryem Sûresi, 19/64
2- En’am Sûresi, 6/119
3- Hakim, Ebû’d-Derdâ’dan rivâyetle
4- Dârekutnî, Sa’lebe’den tahriçle.
5- Kütüb-ü Sitte, 6/52
6- Nûr Âleminin Bir Anahtarı, s. 21; Emirdağ Lâhikası, s. 307
7- Emirdağ Lâhikası, s. 307
8- Buharî, II, 3; Müslim, II, 605; Nesaî, III, 59
9- Beyhâkî, Delâilü’n-Nübüvve.
10- İbn-i Mâce, Nikâh, 1897
11- İbn-i Mâce, Nikâh, 1900
12- Kütüb-ü Sitte, 11/218
13- İbn Mace Nikâh, 1899
14- Buhârî, Edeb 90, 95, 111, 116; Müslim, Fezâil 70, (2323)
15- Nesâî, C.6, S.537
16- Tirmizî, Cennet 23, 4/336, (2689)
17- Ç. M. Fetvâlar, 4/91
18- İbn-i Mâce, Nikâh, 5/318; Kütüb-ü Sitte, 6/51
19- Ahzab Sûresi, 33/32
20- Kütüb-ü Sitte, 11/220
21- Kütüb-ü Sitte, 14/340; Tirmizî, Fiten 31, (2307);
22- Tirmizî, Fitne, 2309;
23- Sözler, Y.A.N., 2004, s.380;
24- Sözler, Y.A.N., 2004, s. 885; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 109;
25- Sözler, Y.A.N., 2004, s. 1123; Mektûbât, Y.A.N., 2004, s. 758, 770;
26- Mektûbât, Y.A.N., 2004, s. 471;
27- İhya, 2/695
28- İhya, 2/700
29- İhya, 2/695
30- Bakara Sûresi, 225
31- İhya, 2/702-704
32- Lokman Sûresi, 6
33- Necm Sûresi: 59
34- Şuarâ Sûresi: 224
35- İhyâ-i Ulûmiddîn’den özetle, 2/705-711
36- İşârâtü’l-İ’câz, s. 71, 72
37- İşârâtü’l-İ’câz, s. 72
38- Kasas Sûresi, 28/25
39- Neml Sûresi,27/29-44
40- Kütüb-ü Sitte, 11/221
41- Emirdağ Lâhikası,
http://www.fikih.info/
———————-
İslam’da Müzik Meselesine Toplumsal Bir Bakış
Hüdaverdi Adam
Doç. Dr., SAÜ. İlahiyat Fakültesi, Kelam Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Bedii zevke yani güzelden hoşlanma zevkine ve selim noksanlardan uzak bir yaradılışa sahip olan her insan, musikiden ve etrafında duyduğu güzel, ahenkli seslerden haz duyar. Hatta musikiden sadece insanlar değil, hayvanlar dahi haz ve lezzet duyar. Musikiden ve ahenkli güzel seslerden hoşlanmayan, manevi bir haz ve lezzet duymayan insan, bedii zevki körelmiş ve selim yaratılışı bozulmuş bir kimse demektir. Bedevi, çöllerde nağmeli ve ahenkli sözlerle musiki söylerken, deve, sahibinin bu ahenkli sözlerine ayak uydurarak tempolu şekilde yürümeye başlarmış. Hatta devenin bu ahenkli yürüyüşünden “Aruz vezni”nin doğduğu söylenir. Güzel bir sesle kurallarına uyularak okunan Kur’an’dan veya sabahın şafağını takip eden alaca karanlıkta okunan ezandan haz duymamak mümkün mü?
Eğlenme, insani yapıdan (fıtrat) kaynaklanan bir istek ve ihtiyaçtır. Beşeri yapının gereği olan hiçbir istek ve ihtiyaç dinde cevapsız bırakılmamıştır. Fakat bu isteklerin tatmini başıboş ve sınırsız da değildir. Günlük hayatın çeşitli problemleri karşısında yorulan, bunalan ve sıkılan insanın meşruiyet sınırını aşmamak şartıyla eğlenmesi, dinlenmesi, ferahlaması caizdir.
İnsan, yapısı itibariyle sık sık huzursuzluk halini yaşar. Her insan bu huzursuzluktan kurtulmak, huzura erişmek için çaba sarfeder. Bu nedenle “Her gönül durmaz arar ruhsar-ı hüsn-ü mutlakı” denilmiştir. İnsanlar huzursuzluktan kurtulmak için zevk-u safaya, eğlence ve sefahatlere yönelmekte; ancak huzursuzlukları ve mutsuzlukları bir türlü sona ermemekte, çabaladıkça batmaktadırlar.
Bu huzursuzluğun kaynağı dinlerde “Cennetten kovulma” ifadesiyle simgeleştirilmiştir. Zira insan Cennet’te huzur içinde idi. Kovulmayla birlikte huzur yok olmuş, huzursuzluk başlamıştır. İnsandaki kadim huzursuzluğun dünyevi sebebi ise onun fizyolojik yapısında aranmalıdır. Bilindiği gibi insan, diğer memeli canlılar gibi eşeyli üreme özelliğine sahiptir. Bu anlamda insan bir bakıma yarım sayılır. Yani erkek dişiye, dişi de erkeğe muhtaçtır. Bununla birlikte her insanda hem dişilik hem de erkeklik vasfı vardır. Ancak bu vasıflardan birisi baskın (dominant), diğeri çekiniktir (resesif). Bu nedenle insanda dişilik ve erkeklik vasıfları arasında denge yoktur. İnsandaki dişilik ve erkeklik vasıflarının belirleyici unsuru ise iç salgı bezlerinin salgıladığı erkeklik (androjen) ve dişilik (östrojen) hormonlarıdır. İnsanlardaki bu hormon düzeyleri ile deneysel olarak oynandığında deneklerde çok şaşırtıcı fiziksel ve psikolojik sorunlar ortaya çıkmaktadır.
Sıradan insanlarda bir hormon balansından söz edilemeyeceği açıktır. Ancak Uzak Doğu dinlerindeki adıyla “Aydınlanmış İnsan” bizim geleneğimizdeki adıyla “İnsan-ı Kamil”de durum farklıdır: “İnsan-ı Kamil içsel olarak her iki cinsiyetin mükemmeliyetine sahip olan iki cinsli (Androjenik) bir yaratıktır. Fakat her iki cinsiyetin gerektirdiği şartlar ve unsurlara sadık kalmadıkça insanın o mükemmeliyete erişmesi imkansızdır… İnsanlar varlıklarının temelinde taşıdıkları cennetimsi ahenk ve huzura, erkek ve kadında doğuştan bulunan yönler bütünüyle gerçekleştirilmediği takdirde kavuşamazlar.”
Bu dengeyi elde etmenin, bu uyumu sağlamanın bir çok “yolu” vardır. Bunlardan biri de müziktir. Müziğin en eski dönemlerden beri insan üzerinde derin etkilerinin olduğu bilinen bir gerçektir. Gerek Doğulu gerekse Batılı bir çok düşünür, filozof, arif, bilge kişiler bu hakikatin farkında olup bunu zaman zaman sohbetlerinde veya eserlerinde dile getirmişlerdir. Bu nedenle hayatın her alanında etkin olmuş, iyi yönde de kötü yönde de kullanılmış ve halen de kullanılagelmektedir.
Müzik denilince, yüzyıllardır insanlığa hiçbir ayrım gözetmeden merhamet, şefkat, hoşgörü ve sevgi ışıkları saçan bir büyük insanı, ulu bir bilgeyi yani Mevlana’yı hatırlamamak mümkün mü? Mevlana büyük eseri Mesnevi’sine “Dinle neyden” diye başlamakta, devam eden on sekiz beyitte de neyden bahsetmektedir.
İslam dünyasında şerif, yani çok şerefli adı ile anılan üç kitap vardır. Bunlar Mushaf-ı Şerif, Buhari-i Şerif ve Mesnevi-i Şerif’tir. Böylesine değerli bir eser kabul edilen Mesnevi-i Şerif’te bizim inancımıza göre “Ney”de sembolize edilen hakikat musikidir. Bu manada “Ney”e yüklenilmiş olan mana musikiye-müziğe yüklenilmiş olmaktadır. O’nun yolundan gidenlerin musikiye neden bu kadar önem verdikleri ve bu sahada inanılmaz güzellikte musiki eserleri vücuda getirdikleri gerçeğinin ardında onun bu irşadı aranmalıdır.
İnsanlık tarihi kadar uzun bir geçmişe sahip olan ve zamanla değişik boyutlar kazanan müziğin, insanlar üzerine çok çeşitli tesirleri vardır. Bu tesirler hem menfî hem de müspet olabilmektedir. Müzik, halk arasında genellikle bir eğlence vasıtası olarak görülse bile aslında duygu ve düşünceleri seslerle anlatma veya sesi düzenli ve estetik maksatlara uygun şekilde kullanma sanatıdır. Davudî bir sesle okunan Kur’ân musikisi, bülbül sesi, yağmur ve suların sesleri, deniz dalgalarının nağmeleri ve kâinatta Allah’ın varlığını, birliğini terennüm eden kozmik senfoni müziğin sadece bir eğlence aracı olmadığını, insan ruhunun ve vicdanının derinliklerinden zihin ve düşünce dünyasına kadar uzanan bir iletişim yolu olduğunu göstermektedir.
Yüce Yaratıcı’nın bir lütfu olarak her canlı, hayatını ve neslini sürdürmek için çevresinin farkında olacak ve cevap üretecek şekilde programlanmıştır. Ses pek çok canlı tarafından kullanılan önemli bir iletişim vasıtasıdır. Bunun için gelen sesleri algılayan işleyen ve değerlendiren bir işitme sistemi birçok canlıya verilmiş bir nimettir.
Seslerin belli bir ritm ve tempo hâlinde melodi olarak çıkarılmasına veya sözlerin diziminden oluşan ahenkli seslere müzik/musiki adı verilir. Kâinatta canlı veya cansız sistemlerin çıkardığı sesler, bir ritm, tempo ve ahengi çağrıştırıyorsa veya kişi tarafından bu sesler böyle algılanıyorsa, buna kâinatın veya tabiatın musikisi denir. Eğer kişi tabiattaki bu seslerdeki motifi, ritmi ve ahengi algılayamıyorsa, bu onun için gürültü olarak değerlendirilebilir. Duyulan seslerin birer melodi mi, yoksa gürültü mü olduğu, hem sesin ritmik özelliklerine, tınısına ve ahengine, hem de kişinin niyetine ve algılama paradigmalarına bağlıdır. Bu niyet ve paradigmalara göre, kâinattaki faaliyetlerin bir göstergesi olan (rüzgârın cisimlere vurarak çıkardığı sesler, su sesleri, kuş sesleri vb) sesler inanan bir insan için Yaratıcı’yı akla getirirken, inanmayan biri için insanı dinlendiren ve onu tabiatla bütünleştiren tabiî bir hâdise olarak değerlendirilebilir.
Kişilerin durumlarına ve inanç dünyalarında açacağı ilâhî pencerelere göre seçilerek dinlendiğinde, insanın hem biyolojik yapısına, hem de öğrenmesine ve sosyal başarısına katkıda bulunabilecek bir musikiye ait nağmelerin faydası inkâr edilmemelidir. Burada bize düşen görev, her şeyde olduğu gibi, müziği de sadece bir eğlence vasıtası olarak değil, iyiyi, güzeli, doğruyu yakalamada ve inşa etmede kullanabilmek olmalıdır. Bu açıdan, sadece fen ve teknolojik alanlarda değil, musiki sahasında da insanımızın yeni buluşlara, icatlara ve sentezlere ihtiyacı olduğu göz ardı edilmemelidir.
İnsanla birlikte var olan ve insan kadar gerçek olan müziğe ilgisi olmayan bir insan düşünülemez. “Çocuk doğduğunda kulaklarına okunan ezan ile kaamet bir müzik olduğu gibi kültürümüzde (dindeki yeri tartışılsa bile) insan öldükten sonra salâ ve mevlidin okunması da bir müziktir. Müzik, melodi ve ritim’den oluşur. Ritim ile başlayan musikiye melodi sonradan katılmıştır. “Özellikle Mevlevilikte aletli olarak icra edilen musikiye çok ehemmiyet verilmektedir. Semazenler her çark atışta yani dönüşte bir defa Allah (c.c.) diyerek İsm-i Celal zikri yapar. Bu açıdan bakıldığında aslında her sema dönüşünde hafi bir şekilde zikir yapılmaktadır.
Müzik tarih boyunca bütün medeniyetlerin ilgi duyduğu bir konudur. Her dönemde olduğu gibi İslâm tarihinde de insanlar müziğin gizemli dünyasından kendilerini alamamışlar, ama bununla birlikte çeşitli sebeplerden dolayı olumsuz sonuçlarından da kaçınamamışlar; müziğin gizemli dünyasından istifade etmeye çalıştıkları gibi, müzik sebebiyle meydana gelen bir takım olumsuzluklardan da şikayetçi olmuş ve bunun önünü almaya çalışmışlardır. Bu durum da müziğin meşruiyetini/cevazını tartışma konusu yapmıştır.
İslam açısından konuya baktığımızda bu konuda verilecek hüküm “müzik”ten ne anlaşıldığına bağlıdır. Tarih boyunca İslam kaynaklarında müzik çeşitli isimler altında anılmış, her kavram kendi içinde başka şeyleri de ifade etmiş ve müziği dini açıdan yorumlayanlar da bu kavramlar ve içeriklerine göre müziği yorumlamışlardır. Günümüzde müziğin dini yönü ile ilgili tartışmalarda da bu husus geçerliliğini korumaktadır. Peygamber (s.a.s.) dönemi musiki terimleri ve aletleri ile ilgili olarak Tarih, Edebiyat, Hadis, Tefsir vb. kaynaklarda farklı tespitler bulunmaktadır. Bu tespitlerin ve rivâyetlerin mukayesesi, konunun netleşmesi bakımından önem arz etmektedir. Peygamber (s.a.s.)’in hadisleri ve diğer İslâm kaynaklarında tespit edilebilen başlıca mûsikî terimleri “el-Gınâ”, “el-İnşâd”, “el-Hudâ”, “en-Nasb”, “en-Niyâhe”, “el-Gazel”, “Zühdiyyât”, “Kaside”, “Tağyîr”, “Semâ”, “Mûsikî”, “el-Elhân”, “el-Edvâr”, “Meâzif”, “Mezâmîr” ve “Melâhî” olarak görülmektedir.
İslam öncesi Arap toplumunda kültürel hayat çok canlıydı. Şiir ve edebiyata çok önem veriyorlar, bazı musiki aletlerini de biliyor ve kullanıyorlardı. İnsani yapıda var olan hiçbir isteği karşılıksız bırakmayan İslam, insanların bu tür isteklerini karşılamalarını hoş görmüş ve beşer Peygamber olan Resulullah’da bu tür faaliyetlere katılmış ve bu konuda onlara örnek olmuştur. Çölde yolculuk yapan kervancıların veya hayvanlarını otlatan çobanların atmosferden etkilenerek duygularını şiir ve nağmelerle ifade etmeleri gayet tabiidir. Bu nedenle, çölde bir adamın şarkı söylediğini duyan Hz. Ömer, “şarkı, yolcunun azıklarındandır”1 buyurmuştur. Kur’an-ı Kerim’de de “unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir” buyurularak2 zımnen güzel ses medhedilir. İslam’ın güzel olan şeylere yaklaşımı aslında Hz. Peygamberin “Allah güzeldir ve güzelliği sever”3 ifadesinde yerini bulmaktadır. Hz. Davud’a verilen mucizelerden biri ona verilen güzel sestir. O, bu güzel sesi ile Mezmur’u okurken dağlar ve kuşlar ona eşlik ederlerdi. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de “Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik: Ey dağlar çınlayın onunla beraber ve ey kuşlar…” buyurularak4 anlatılır. Hz. Peygamber de Kur’an’ı güzel sesiyle okuyan birini dinlediği zaman “ona Davud ehlinin nağmelerinden verilmiş olduğunu” söylerdi.5
Hz. Peygamber, eşi ve bazı arkadaşları toplum içinde cereyan eden bu tür faaliyetlerin içinde dinleyici ve seyirci olarak yer alırken Kur’an-ı Kerim, diğer bazı konularda olduğu gibi musiki ve bu sanatı icra eden sanatçılar için doğrudan herhangi bir yasaklama getirmemiştir. Ancak bir kısım şartlarla sınırlamıştır. Hz. Peygamber güzel sesin Kur’an’ın güzelliğini artıracağını belirterek6 onun güzel ses ve teğanni ile okunmasını istemiştir. Buna işareten o, bir hadis-i şeriflerinde “Cenab-ı Hakk’ın güzel sesiyle teğanni yaparak cehren Kur’an okuyan bir peygambere kulak verdiği kadar hiçbir şeye kulak vermediğini”7 bildirmiş, bir başka hadis-i şeriflerinde ise her şeyin bir süsü olduğunu, Kur’an’ın süsünün ise güzel ses olduğunu8 haber vermiştir. Hz. Peygamber’in ezan okumak üzere Hz. Bilal el-Habeşi’yi seçmesinin en önemli sebebi, sesinin güzel olmasıdır. Zira bir hadis-i şeriflerinde -Hz. Bilal’i kastederek- namaza çağırma görevinin Habeşlilerde9 olduğunu, çünkü ezanı en güzel şekilde Habeşlilerin okuduğunu10 bildirmiştir.
Arap müziğinin temelinde “Hıda” yani deve çobanlarının develeri sevk etmek için kullandıkları müzik türü vardır. Hz. Peygamberin peygamber olarak görevlendirilmesinden sonra da deve çobanlarının veya yolculuklarda develeri sevk ve idare eden kişilerin hıda yaptıkları bilinmektedir. Bunlardan biri olan Sahabeden Amir b. Ekva, Hayber yolunda gelen talep üzerine hıda yaparak şöyle demiştir:
“Allah’ım! Sen bize hidayet buyurmamış olsaydın (biz şaşırırdık)
Rabbim! Hayatım senin rızan uğruna feda olsun!
İşleyegeldiğimiz günahları yargıla!
Gönüllerimize sükunet ve metanet ver!
Düşmanla karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit kıl!
Rabbimiz! Fenalığa davet edildiğimizde kaçınırız!
O düşmanlar, bağrışarak üzerimize gelmişlerdir.”11
Sahabe arasında hıda yapmakla meşhur olmuş Sahabeler vardır. Bunlardan biri de Abdullah b. Revaha’dır. Rivayetlere göre kendisi bir sefer sırasında Hz. Peygamberle beraberdir. Hz. Peygamber “inmesini ve binekleri coşturmasını” isteyince, bu işi bıraktığını söylemiş, ancak Hz. Ömer’in “dinle ve itaat et!” şeklindeki ikazı ile devesinden inerek hıda yapmıştır.12 Hz. Enes’den (r.a) gelen bir rivayette ise Enceşe kadınların, Bera b. Malik de erkeklerin develerini coşturmak için hıda yapmakla tanınmışlardır. Çok güzel bir sese sahip olan Enceşe bazen develeri çok fazla coşturunca develerin hevdecinde seyahat eden eşlerine zarar gelmemesi için Hz. Peygamber “Ey Enceşe! Şişeler için yavaş, yavaş…”13 diyerek bir taraftan yavaşlatması için onu ikaz ederken, öbür taraftan hanımların nazik oldukları ve çabuk kırılabilecekleri gerçeğini ifade eder.
Müziğin hüznün, neşe ve sevincin ifade edilmesinde çok müessir bir araç olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Bütün toplumlarda müziğin en yaygın tezahürlerinden biri bu noktada görülmektedir. Hz. Peygamberin içinde yaşadığı Asr-ı Saadet toplumunu bunun dışında düşünemeyiz. Her şeylerini Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret eden Sahabe Efendilerimizde sıla hasretiyle yanıp tutuşurlarken sık sık bu duygularını dile getirirler. O kadar ki, Abdullah b. Zübeyr “Muhacirden tanıdığım hiç kimse yoktu ki, (hasreti) terennüm etmesin”14 diyecektir. Buas harpleri olarak tarihe geçen ve yıllarca süren savaşlarda birbirleri ile kıyasıya mücadele eden Evs ve Hazreçliler Hz. Peygamberin Medine’yi hicretle şereflendirmesinden sonra kalabalık bir grup olarak genç kızlar:
“Neccar oğullarının genç kızlarıyız biz,
Ne güzel komşudur Muhammed”15
Ensar çocukları ise;
“Dolunay doğdu üstümüze
Seniyyetü’l-Veda’dan,
Vacip oldu şükür bize,
O davetçi Allah’a davet ettikçe”16 diyerek karşılamışlardır.
Burada şu hususu hemen belirtmemiz lazım: Cahiliyye döneminde “kayne” ve “muğanniye” denilen şarkıcılar vardır. Bunlar genellikle fuhuş yapılan, alkol alınan ve kumar oynanan mekânlarda şarkı söyleyen kişilerdir. İslam, bunların yapılmasını haram kılıp yasaklayınca bu tür mekânlar kapanmıştır. Bu kişiler bunu bir meslek haline getirmeden çeşitli vesilelerle sevinç ve sürur günlerinde şarkı söylemeye devam etmişlerdir. Mesela Hz. Peygamber bir Kurban Bayramı günü Hz. Aişe’nin yanına girmiş, bu sırada (bunu meslek haline getirmeyen) Ensardan iki kız çocuğu (veya cariye) def çalarak Buas denilen eyyamu’l-Arap’tan Evs ve Hazrec’in ileri gelenlerinin öldüğü günde onlar için söylenen mersiyeler okuyorlardı. Hz. Peygamber onlara sırtı dönük olarak, üstünü de yatağına örtmüş olarak uzanmıştı. Biraz sonra içeri giren Hz. Ebu Bekir “Bu ne hal? Allah Resulünün yanında şeytan nameleri mi?” diye kızınca yattığı yerden üstündeki örtüyü atarak doğrulan Hz. Peygamber: “Onları bırak! Her milletin bir bayramı vardır. Bu gün de bizim bayramımızdır.”17 buyurmuşlardır.
Sahabe’nin büyüklerinden Es’ad b. Zürare, hicretten kısa bir süre sonra vefat etmiş, vefatından önce de kızlarını Hz. Peygambere emanet etmişti. O da onlara sahip çıkmıştı. Bunlardan Fariğa gelin olurken düğün mekânını şereflendiren Hz. Peygamber “Ya Aişe! Eğlence yok mu? Ensarın lehvi yani eğlenceyi sever”18 buyurmuşlardır. Aynı olay başka bir rivayette şöyle anlatılmaktadır: Oraya gelen Allah Resulü Hz. Aişe’ye şarkı söyleyecek birinin ayarlanıp ayarlanmadığını sormuş, olumsuz cevap alınca da Erneb’in (veya Zeyneb’in) ona ulaştırılması talimatını vermiştir.19
Bilindiği gibi İslam’da ahkam tedrici bir surette gelmiştir. Bu nedenle bazı rivayetlerden hicretin ilk yıllarında henüz içki kesin olarak haram kılınmadan önce kendilerine “kayne” veya “muğanniye” denilen şarkıcılar insanların bir araya geldikleri ve genelde alkollü içkilerin tüketildiği eğlence meclislerinde şarkı söylemeye devam etmişlerdir.20 Alkollü içkilerin yasak kılınmasından sonra ise bu kişiler daha çok düğün ve bayram gibi etkinliklerde şarkı söylemişlerdir. Bunların yanında mesleği şarkıcılık olmayan ama buna kabiliyeti olan hanım Sahabeler de vardı. Mesela, Erneb veya Zeyneb el-Ensariyye,21 Feray’a binti Muavviz b. Afra22 ile Hammame23 bunlardan bazılarıdır.
Sahabeden şarkı söylemekle tanınanlar yanında şarkı söyletmekle tanınanlar da vardır. Mesela Abdullah b. Zübeyr’in ud çalan cariyelerinin olduğu,24 Hassan b. Sabit’in ise şarkı söyleyip rakseden “Sirin” adında bir cariyesinin bulunduğu kaynaklarda yer almaktadır.25 Hatta bazı rivayetlerde Hassan b. Sabit arkadaşları ile otururken oraya uğrayan Hz. Peygambere bu cariye biraz eğlenmesinin mahzurunun olup olmadığını sormuş, Hz. Peygamber de kendisine “İnşallah bir beis yoktur” diye cevap vermiştir.26 Bir başka rivayette aynı cariyenin bir bayram günü saçları çözülmüş bir şekilde def çalarak şarkı söylediği, Efendimizin eşlerinden mü’minlerin anası Ümmü Seleme’nin kendisini azarladığı fakat Hz. Peygamberin: “Onları bırak! Her toplumun bir bayramı vardır. Bu gün de bizim bayramımızdır” dediği aktarılmaktadır.27
Hz. Aişe Resulullah’ın bu türden faaliyetleri men etmediğini, hatta bizzat içinde yer aldığını belirten bir olayı şöyle nakleder: “Bir bayram günüydü. Siyahiler, mescidde kılınç-kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Resulullah Aleyhissalâtuvesselâm’dan taleb etmiştim (bilemiyorum), yoksa o (kendiliğinden) mi “Seyretmek ister misin?” buyurdular. Ben:
“Tabii!” dedim. Kalktı, beni geri tarafına aldı, yanağım yanağının üstünde olduğu halde durduk. “Ey Erfideoğulları göreyim sizi (oynayın)!” diyordu. Ben usanınca (ya kadar böyle devam ettik. Usandığımı farkedince):
“Yeter mi?” buyurdular. Ben:
“Evet!” dedim.
“Öyleyse git!” dediler.”28
Resulullah’ın bu müsamahakar yaklaşımını Amir İbnu Sa’d'ın anlattığı şu hadise de teyid eder: “Bir düğün sırasında Karaza İbnu Ka’b ve Ebu Mes’ûd el-Ensâri’nin yanına girdim, bir kısım cariyeler şarkı söylüyorlardı. Dayanamayıp:
“Sizler, Resulullah Aleyhissalâtuvesselâm’ın Bedir Ashabından olun da yanınızda şu iş yapılsın olacak şey değil!” dedim. Bunun üzerine onlar:
“Otur, dilersen bizimle dinle, dilersen git, bize düğünde eğlenme ruhsatı verildi!” dediler.”29
Yalnız burada şu hususu da belirtmek gerekir: Buralarda söylenenler lehviyatı körükleyecek, sefahete sevk edecek, günah ve harama teşvik eden, dolayısı ile dinin yasakladığı şeyler değildi. Mesela Hz. Peygamber Rubeyyi binti Muavviz’in düğününe geldiği sırada evde def çalıp Bedir şehitleri ile ilgili mersiyeler söyleniyordu. İçlerinden biri “Aramızda yarın ne olacağını bilen biri var” deyince Hz. Peygamber, “Bunu bırak, önceden söylemekte olduğuna devam et” diyerek onu uyarmıştır.30 Aynı olayla ilgili bir başka rivayette Hz. Peygamber, “Yarın ne olacağını Allah’tan başka kimse bilemez” diyerek müdahale etmiştir.31
Görüldüğü üzere Hz. Peygamber sadece söylenen sözdeki yanlışlıklara müdahale etmiş, aşırılık bulunmayan mersiye ve benzeri şeylerin dinlenmesine müsaade etmiştir. Bundan da bu tür şeylerin şartlarına uygun bir şekilde icrası halinde söylenilmesinin ve dinlenilmesinin caiz olduğu sonucuna gidilebilir. Hz. Peygamber döneminde toplumda bu anlayışın yaygın oluşundan olsa gerek, bazı kabilelerin şarkıcısı olarak anılan ve bununla tanınan kayneleri vardır.32
Anlaşıldığına göre o dönemde sadece söylemek değil, dinlemek de yaygındır. Hatta Şevkani bu konuda Sahabe ve Tabiinden şarkı dinlediği bilinen kişilerin bir listesini verir. Listede Hz. Ömer, Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Sa’d b. Ebi Vakkas, Ebu Mesud el-Ensari, Bilal Habeşi, Abdullah b. El-Erkam, Üsame b. Zeyd, Hz. Hamza, Abdullah b. Ömer, Bera b. Malik, Abdullah b. Cafer, Abdullah b. Zübeyr, Hassan b. Sabit, Havvat b. Cübeyr, Amr b. El-As gibi Sahabenin önde gelenlerinden bir çok isim yer almaktadır.33
Şu hususu iyice bilmek lazım gelir: Musiki demek, şarkı ve çalgı demek değildir. Her ne kadar ahenkli ve düzenli sesler olması sebebiyle şarkı ve çalgılarda musikiye dahil iseler de, şarkı ve çalgı dışında olup, musiki içerisinde mütalaa edilen ahenkli okunan bilumum Kur’an ve mevlid sesleri, ilahiler, kaside ve kahramanlık marşları gibi nice sesler vardır. Ama maalesef bugün musiki denince, sadece şarkılar ve çalgılar anlaşılmaktadır.
Sonuç Olarak Söylemek Gerekirse:
1- İslam, fıtrat dinidir ve selim (bozulmamış) fıtrata muhalif olmayan hiçbir şeye karşı çıkmaz. Bu nedenle yaratılışın derinliklerinde yatan hisleri harekete geçiren ve sahibini ruhen lahuti alemlere götüren ahenkli, ölçülü güzel seslere yani musikiye haram demenin imkanı yoktur. Zaten bu anlamda böyle bir hüküm, İslami kaynaklarda mevcut değildir.
2- Musiki; bilumum ahenkli ve ölçülü sesleri ifade eden bir kelimedir. Bu itibarla; musiki-müzik dar bir anlayışla değerlendirilmemelidir.
3- Fıkıh kaynaklarında şartları belirlenen, doğrudan haram işlemeye ya da vesile olmaya sevk eden şeyler dışında kalan beste, güfte ve icra, şahsın vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır. Yani, İlahi ve müsbet hisler uyandırıyorsa helaldir. Menfi duyguları kamçılıyorsa haramdır.
4- Kur’ân-ı Kerim’de bir ses sanatı olarak “müzik” kavramını ifade eden özel bir kelime ve kavram bulunmamaktadır. Ancak müziğin muhtevası, icrası ve sonuçlarını ilgilendiren ve bu hususlarda temel ölçü sayılabilecek şekilde müziğin, insanları Allah yolundan alıkoymaması, din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi, dini sorumluluk ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması, dini değerlere aykırı konularda propaganda özelliği taşımaması, söz veya icrâsında yalana, iftiraya, zinaya teşvik gibi din tarafından yasaklanan hususların yer almaması, ibadet olarak telakki edilmemesi, Kur’ân okuma ve dinleme kültürünün önüne geçmemesi, insanları nefsânî arzularına esir edecek bir muhtevada olmaması, insanları faydasız şeylerle meşgul etmemesi, maddi ya da manevi herhangi bir zarar unsuru taşımaması gibi kurallardan söz eden bir çok ayet-i kerimenin yer aldığı söylenebilir.
5- Hadis kaynaklarında ise Resulullah’dan (s.a.s) çeşitli yorum ve uygulamalar nakledilmektedir. Sahih rivâyetlerde Resulullah’ın (s.a.s.) müziği Kur’ân-ı Kerim’de belirtilen ölçüler ışığında değerlendirdiği, dini açıdan sakıncalı gördüğü müzik icralarını yasakladığı, dini açıdan herhangi bir sakınca görmediği müzik icralarına ise izin verdiği hatta bizzat kendisinin de bu gibi müzikleri dinleyip, Ashabını teşvik ettiği ifade edilmektedir.
Eserlerinde müzik konusuna yer veren (özellikle) fıkıh ve hadis alimleri bu hususta farklı görüşler belirtmişlerdir. Bu bağlamda kimi İslâm alimleri müziği bütünüyle haram sayma yoluna giderken, kimisi mekruh kabul etmiş, kimisi de bütünüyle mübah olduğunu savunmuştur. Bütün bunların yanında müziği çeşitli yönleriyle tahlil ederek olumlu/mübah olanını, olumsuz/haram olanından ayıklamaya çalışarak, gerek muhteva gerekse icrasında dinin temel kurallarına aykırılık bulunmayan ve insanlarda olumlu sonuçlar doğuran müziğe cevaz verip, bu özellikleri taşımayan müziği haram sayanlar da olmuştur.
Aslında kaynaklar dikkatli incelendiği zaman müziği haram, mekruh ya da mübah sayan alimlerin hemen bütününün konuyu yaşadıkları toplumların sosyo-kültürel yapısına göre değerlendirdikleri anlaşılmaktadır. Kanaatimizce doğru olan da budur.
Dipnotlar:
1. Beyhaki, (Ebu Bekr Ahmed b. Hüseyin) es-Sünenü’l-Kübra, 5/68, (I-X), Haydarabad, 1344.
2. Lokman, 31/19.
3. Müslim, İman, 147; İbn Mace, Dua; Ahmed İbn Hanbel, +/133, 134, 151.
4. Sebe’, 34/10.
5. Buhari, Fedailu’l-Kur’an, 31; Müslim, Müsafirun, 235, 236; Tirmizi, Menakıb, 55; Nesai, İftitah, 83.
6. Darimi, Fedailu’l-Kur’an, 34.
7. Buhari, Tevhid, 52; Müslim, Müsafirun, 234.
8. el-Heysemi, (Nureddin Ali b. Ebu Bekr) Mecmau’l-Bahreyn fi zevaidi’l-Mu’cemeyn, 8/123, 3480 numaralı hadis, Riyad 1992.
9. Ahmed b. Hanbel, 4/185.
10. Tirmizi, Menakıb, 72; Ahmed b. Hanbel, 2/364.
11. Buhari, Meğazi, 38; Müslim, Cihad, 123.
12. Huzai, (Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Huzai), Tahricu’d-delaleti’s-Sem’iyye ala ma kane fi ahdi Rasulillah mine’l-Hıraf ve’s-Sanai’ ve’l-AQ’mali’ş-Şer’iyye, 402, Kahire, 1401/1980; Muhammed Abdülhay el-Kettani, et-Teratibu’l-İdariyye, (Hz.Peygamber’in Yönetiminde Sosyal Hayat ve Kurumlar), Tercüme: Ahmet Özel, İstanbul, 19912/102-103.
13. Buhari, Edep, 90, 95, 111, 116; Müslim, Fedail, 70-72; Darimi, İsti’zan, 65; Ahmed b. Hanbel, 3/107, 117, 176, 187, 202, 227, 254, 285, 6/376.
14. Abdurrezzak (Ebu Bekr Abdurrezzak b. Hemmam es-San’ani,) Musannef, (Tahkik:Habiburrahman el-A’zami,) 11/56, (I-XI), Beyrut, 1960.
15. İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, 15/120, Kahire, 1978.
16. Huzai, (Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Huzai), Tahricu’d-delaleti’s-Sem’iyye, 778.
17. Buhari, Ideyn, 3; İbn Mace, Nikah, 21; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/187; Nesai, Ideyn, 36; Ahmed Naim-Kamil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı- Tecrid-i Sarih Tercemesi, 3/151-160, Ankara, 1971.
18. Buhari, Nikah, 63.
19. İbn Mace, Nikah, 21; İbn Hacer, Şihabuddin Ebu’l-Fadl Ahmed b. Ali el-Askalani, el-İsabe fi Temyizi’s-sahabe, 8/4, Kalküta, 1853.
20. Ebu Davud, İmare, 20.
21. İbn Hacer, Şihabuddin Ebu’l-Fadl Ahmed b. Ali el-Askalani, el-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe, 8/99; Kalküta, 1853.
22. İbn Hacer, Şihabuddin Ebu’l-Fadl Ahmed b.Ali el-Askalani, el-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe, 8/167; İbnü’l-Esir, Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed, Üsdü’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s-Sahabe, 7/226; (I-VII), Kahire, 1390-1393.
23. Nesai, Ideyn, 36.
24. Muhammed Abdülhay el-Kettani, Teratibu’l-İdariyye, (Hz.Peygamberin Yönetiminde Sosyal Hayat ve Kurumlar), 2/344, Ahmet Özel, İstanbul, 1991.
25. İbn Hacer, Şihabuddin Ebu’l-Fadl Ahmed b. Ali el-Askalani, el-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe, 8/118; Kalküta, 1853, İbn Şebbe, (Ebu Zeyd Ömer b. Şebbe en-Nemiri el-Basri) Kitabu Tarihi’l-Medineti’l-Münevvera, 1/272; (Tahkik: Habib Mahmud Ahmed) Beyrut, Tarihsiz.
26. Ahmed b. Muhammed b. Abdirabbih el- Endelusi, el-Ikdu’l-Ferid, 7/8-9, Beyrut, 1983.
27. Allame Alaeddin Ali el-Müttaki b. Hüsameddin el-Hindi el-Burhan Fevri, Kenzu’l-Ummal fi süneni’l-akval ve’l-Ef’al, 15/214, (I-XV) Beyrut, 1985.
28. Buhari, Ideyn 2, 3, 25, Cihad 81, Menakıb 15, Menakıbu’l-Ensar 46, Nikah 82, 114; Müslim, Ideyn 19, (892); Nesai, Ideyn 35-36.
29. Nesai, Nikah 80.
30. Buhari, Nikah, 48.
31. Beyhaki, (Ebu Bekr Ahmed b. Hüseyin el-Beyhaki) es-Sünenü’l-Kübra, 7/289, (I-X), Haydarabad, 1344.
32. Taberani, (Ebu’l-Kasım Muhammed b. Süleyman b. Ahmed b. Eyyub) el-Mu’cemu’l-Kebir, 7/158 6686 numaralı hadis.
33. Neylü’l-Evtar, 8/115, Kahire, 1971.
http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=67
——————————-
Din-Musiki İlişkisi Üzerine
Süleyman Uludağ
Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
İnsanı diğer varlıklardan ayıran temel karakter (fasl/ayrım) akıl, fikir, istidlâl, muhakeme, akıl yürütme ve konuşma/nutk’dur, denir. İnsan, hayvan-ı nâtıktır diye de tarif edilir. Düşünce ve cins-tür ayrımı bakımından bu tarif önemlidir. Ama insanın bir de, his/duygu yönü vardır. İnsanların görme, işitme, koklama ve tadımlama ve dokunma gibi hisleri onlarla diğer canlılar arasında ortaktır. Diğer hayvanlar da görür, işitir, koku ve tat alır, dokunma duyusuna sahiptirler. Hatta insandan çok daha iyi gören, işiten, koku alan hayvanlar vardır. Mesela köpekte, insandakinin çok ilerisinde bir koku alma duyusu gelişmiştir. Hayvanlardaki içgüdü ve ileri düzeydeki hassasiyet onlar için bir tür akıl işlevi de görür.
İnsanda hayvanlardakinden ayrı ve ondan üstün bir his daha vardır. Buna bedi’î/estetik his denir. Buna âli his (hissiyat-ı âliyye) ve sanatsal duygu adı da verilir. Mimari, resim, şiir, musiki gibi güzel sanatlar bu hisle ilgilidir. İnsanlar bu hissin sevkiyle güzel sanatlara yönelir, ideal güzeli yakalamak için onlar üzerinde yoğunlaşır, düşünür, uğraşır ve bedi’î/estetik güzeli ibdâ’ ve icâd ederler. Süleymaniye Camii, Tekbir bestesi ve Fuzuli’nin Su Kasidesi böyle üstün bir yeteneğin ve buna bağlı bir çabanın ürünüdür.
İnsan türünde estetik his ve estetik eser vücuda getirme yeteneği vardır. Ancak bu yetenek (capacity, ability, kabiliyet, istidât) herkeste aynı düzeyde değildir. Güzellik duygusuna ve sanatsal hisse sahip olma bakımından insanların pek çok dereceleri vardır. Her insan şiir söyleyemez, şiir söyleyebilenler de aynı derecede mükemmel olarak şiir söyleyemezler. Ayrıca şairlerin şiir söyleme alanları da birbirlerinden farklıdır; kimi tabiat, kimi hamaset, kimi toplumsal ilişkiler, kimi dini hayat sahalarında daha başarılı şiir söylerler. Kiminin şiiri didaktik/hikemi, kimininki lirik/coşkuludur. Estetik sanatların birinde başarılı olan diğerlerinde aynı derecede başarılı olmayabilir; hatta hiç başarı gösteremeyebilir. Şiirden bahsetmemizin sebebi, musikinin tıpkı onun gibi yeteneğe dayanan ve doğuştan gelen estetik bir sanat olduğunu anlatmaktır. Musiki bakımından insanların yetenekleri, ilgi alanları ve başarı durumları birbirinden çok farklıdır. Musiki geniş ölçüde toplumun hayat tarzıyla ve kültürüyle şekillenir ve farklı biçimler alır. Kırsal alandaki müzikle kentlerdeki müzik farklıdır. Türkülerle şarkılar arasında çok çok fark vardır. Hafif Türk müziği ve pop müzik daha başkadır.
Müzik toplumdan topluma değiştiği gibi kişiden kişiye de değişir. Bir kavmin, halkın, milletin ve toplumun müziği, kendi hayat tarzına, dünya görüşüne, gelenek ve göreneklerine ve kültürüne göre oluşup biçimlendiğinden, başka halklar ve toplumlar ondan hoşlanmayabilirler. Aynı şekilde belli bir toplumda yaşayan kişilerden bazıları müziğin belli bir türünden hoşlanırken, diğer kişiler bundan ya hiç veya çok az hoşlanır ama başka bir türünden daha fazla haz ve zevk alırlar Kısaca, müzik toplumdan topluma olduğu gibi kişiden kişiye göre de değiştiğinden nisbî ve izafî/rölatif bir karaktere sahiptir. Toplumların ve bireylerin müzik zevkleri tıpkı damak zevkleri gibi birbirinden farklıdır. Din-musiki ilişkisi üzerinde dururken meselenin bu yönüne daima dikkat etmek, musikiden hiç haz almayan kişilerin bile bulunabileceğini gözönünde bulundurmak gerekir.
Müzik, insânî ve evrensel bir olgudur. İnsan dünyada varolalıdan beri kulağa hoş gelen ölçülü ve ahenkli seslere ilgi duymuş, kendi kendine bir şeyler mırıldanmıştır. Müziği olmayan hiçbir halk, millet, kavim ve toplum yoktur. Her toplumun mutlaka kendine göre, şöyle ya da böyle bir müziği vardır. Bir toplumda bazı bireylerin müziğe ilgi duymamaları ve müzikten hoşlanmamaları, müziğin evrensel ve insânî bir olgu olmasına engel değildir.
Din fıtrî, tabiî ve insanî -menşei itibariyle İlâhî- bir olgu olduğu gibi musiki de din gibi fıtrî, tabiî ve insani bir olgudur. Bu noktada dinle musiki kesişir ve bir ölçüde de örtüşür. İnsana din duygusunu veren Yüce Yaratıcı ona güzel, ölçülü ve ahenkli seslerden ve nağmelerden tat alma yeteneğini, hatta güzel besteler ve hoş nağmeler vücuda husûle getirme (ibdâ’-icâd) kabiliyetini de vermiştir. Bu itibarla musikiye ilahi bir sanat gözüyle bakanlar da olmuştur. İlham perilerinin musiki nağmelerini semadan getirmekte olduklarına inanıldığından, musikiye semavi bir sanattır diyenler de olmuştur.
Yüce Yaratıcı dünyamızı ve evreni kaba hatlarla yaratmakla kalmamış; ayrıca onu türlü türlü güzelliklerle bezemiş ve süslemiştir.
a) Bir kere insanı en güzel şekilde -ahsen-i takvim- üzere yaratmıştır. (Bk. Tin, 95/4) Fevkalade ve hârikûlâde güzel olan insan pek çok güzelliğin de kaynağıdır; ibdâ’, icad ve keşfedenidir.
b) “…üstlerindeki semaya bakmıyorlar mı? Onu nasıl inşa ettik ve süsledik.” (Kaf, 50/6), “Semada burçlar vücuda getirdik ve seyredenler için onu süsledik”, (Hıcr, 15/16), “Dünya semasını kandillerle süsledik.” (Fussılet, 41/12), “Dünya semasını yıldızlarla süsledik.” (Saffât, 37/6)
c) “…yeryüzünü kupkuru bir durumda görürsün, ama üzerine yağmur yağdırdığımızda o kıpırdanır, kabarır ve her türden çifter çifter hoş bitkiler bitirir.” (Enbiya, 22/5; Kaf, 50/7; Nem, 27/60)
Yeryüzünü türlü türlü canlılar, bitkiler ve yeryüzü şekilleriyle süsleyen Allah Teala gökyüzünü de ayla, güneşle, yıldızlarla, samanyoluyla, galaksilerle, yıldız adalarıyla süslemiştir. Gökkuşağı rengarenk şekliyle bu süsü gözler önüne sermektedir. Bunun gibi Hâlık-ı Teala dünyamızı türlü türlü seslerle de süslemiştir; ötüşen kuşların sesleri, hayvanların sesleri, bitkilerin sesleri, su sesi, yağmur sesi, rüzgâr sesi ve nihayet insan sesi… Musiki de zaten süslü sesten başka bir şey değildir.
Hak Teala yeri, gökleri ve bunlar arasında varolan her şeyi insan için yaratmıştır. Hangi türden olursa olsun her şey, her varlık yüce Mevla’nın kulları için yaratılmış olduğu bir nimet, bir lütuf, bir ikram, bir ihsan ve bir rızktır. “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yaratmıştır. (Bakara, 2/29)
İnsan, Allah’ın maddi nimetlerini beş duyu organından biriyle algılar ve tadımlar: Görme, göz; işitme, kulak; tatma, dil; koklama, burun; dokunma, deri. Bâsira, Sâmia, Zâika, Şâmme, Lâmise kuvvetleri ve duyuları.
Beş duyu organından her biri algıladığı bazı şeylerden haz ve zevk alır, bazı şeylerden almaz. Bazı şeylerden ise rahatsız ve hoşnutsuz olur, hatta tiksinir. Elem ve ızdırab duyar. (Bk. Gazali, İhya, II, 268)
Mesela, göz renklerden ve şekillerden oluşan güzel şeylerden hoşlanırken çirkin şeylerden hoşnutsuz olur. Güzel manzaralar, güzel hayvanlar, güzel bitkiler ve çiçekler insanların hoşlandığı şeylerdir. Bunlardan daha güzel olan da insandır ve ona ait olan şeylerdir. İnsan en çok insandan hoşlanır, hemcinsini, dostlarını, akrabalarını, ebeveynini, çocuklarını ve eşini sever. Bunları görmekten haz alır. Güzel tabloları ve mimari eserleri seyretmekten zevk alır. Suret güzelliğinden başka siret güzelliğinden, yani ahlak ve edeb güzelliğinden de hoşlanır. Tabiîdir ki, hoşlanmadığı ve ilgisiz kaldığı renkler ve şekiller de vardır. Bazı renk ve şekillerden ise rahatsız olur, hatta tiksinir. Bütün bunlar zamana ve mekana göre, ayrıca toplumdan topluma ve kişiden kişiye göre de az çok değişir, farklılık gösterir.
Damak zevki de görme duyusu gibidir. Her toplumun, her yörenin, her kuşağın, damak zevk ve mutfağı diğerlerinden az çok farklıdır. Koklama duyusu için de durum aynıdır. Her toplumun parfümeri ve kozmetikleri az çok öbür toplumlardan farklıdır. Bir toplumda ağır bulunan ve sevilmeyen kozmetikler başka bir toplumda zevkle kullanılabilir.
Dokunma duyusu ayrı bir önem taşır. İnsan bazı şeyleri ellemekten ve okşamaktan hoşlanır. Özellikle ebeveynin çocuklarını kucaklamaları, bağırlarına basmaları, okşamaları, öpmeleri ya da onlar tarafından kucaklanmaları ve öpülmeleri insana ayrı bir haz verir. Aynı durum eşler için, cinsi temas bahsinde de sözkonusudur.
Beş duyu organından her birinin meşru, mübah ve helal zevkleri olduğu gibi gayr-i meşru, günah, haram ve mekruh kullanımları da vardır. Mesela dil, damak, mide ekmek, et ve süt gibi gıda maddelerinden haz ve zevk alır. Gıda maddelerinin mübah olması ve helal bir yoldan elde edilmeleri şartıyla bunlar mübah ve meşru hazlardır, Allah’ın şükür gerektiren nimetleridir. Bazı kimselerin içkiden ya da uyuşturucudan zevk almaları ise günah ve haram zevklerdir. Çalıntı gıda maddelerinden alınan haz da böyledir.
Beş duyu organının haz aldığı şeylerden ifrat derecede ve ölçüsüz şekilde yararlanma cihetine gitmek de doğru değildir. Yüce Allah, “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah müsrifleri sevmez” (A’raf, 7/31) buyuruyor. Bu ölçü beş duyu organından her biri için geçerlidir. Hak Teala’nın nimetlerinden ölçülü bir şekilde faydalanmak gerekir. Ölçü kaçırılırsa haz eleme dönüşür. Haddinden fazla et yiyen kimsenin rahatsızlanması gibi. “Bir şey haddini aşarsa zıddına dönüşür” kuralı önemlidir.
Beş duyu organından her birinin haz aldığı ve faydalandığı her şey esas ve kural olarak mübahtır, meşrudur. Bunların günah olanları istisnadır. “Eşyada asıl olan ibahedir” külli kaidesi bunu gösterir.
İlke olarak musikinin meşru bir haz, dolayısıyla mübah olduğunu gösteren aklî-mantıkî delil budur. Bu delil apaçık olduğu gibi aynı zamanda kesindir. Bu delil alem-insan yapısından çıkarılmış fıtrî ve tabiî bir delildir. Herhangi bir İlahî ve Semavi kitapta, insan doğasına uygun düşen, onun için de gerekli ve yararlı olan musikinin kökten ve tümden yasaklanması asla bahis konusu olamaz. “Aklın hilafına şer’in vürudu muhaldir.” (Şer’i hükümler akla aykırı olacak şekilde gelmez.), “Aklen caiz olmayan bir şey şer’an da caiz değildir.” külli kaidelerini burada hatırlamakta fayda vardır.
Gazali şöyle diyor: Musiki/semâ mutlak olarak helaldir. Ama bazı arızî/gelirgeçer sebeplerden dolayı bazı hallerde caiz olmayabilir. Hoş, ölçülü ve anlaşılır bir ses olması itibariyle musiki mübahlar kategorisinde yer alır. Onun haram oluşu özünü oluşturan gerçeğin dışındaki arızî sebepler dolayısıyladır. Musikinin mübah olduğunu gösteren delilin üzerini örten perde kaldırıldıktan ve bunun mübah olduğu apaçık olarak ortaya çıktıktan sonra bu görüşümüz kimin kanaatine aykırı düşerse düşsün önemli değildir. (İhya, II, 281)
İnsan fıtratından ve tabiatın yaratılış tarzından kaynaklandığından musikinin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Akıl ve şuur sahibi, hassas yürekli olarak yaratılan ademoğulları her zaman tabiattaki güzel sadalardan, kuş ve bülbül seslerinden hoşlanmışlar, kendilerine göre bazı şeyler mırıldanarak bir tür müzik yapmışlar, böylece kulak zevklerini tatmin etmişlerdir.
Musiki Hz. Adem’den beri dini hayatla içiçedir. Bununla ilgili olmak üzere birkaç hadisi buraya alıyoruz:
a) Hz. Peygamber buyuruyor: “Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği/güzeli sever.” (Müslim, İman, 147; İbn Mace, Dua, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 133-151)
Bu hadis bütün güzel şeylerin, bu arada özü itibariyle güzel olan musikinin caiz ve mübah olduğunu, hatta İslam’ın insanları buna özendirdiğini gösterir.
b) “Allah Teala, teganni ile Kur’an okuyan peygamberi dinlediği gibi, hiçbir şeyi dinlememiştir.” (Buhari, Tevhid, 32; Müslim, Müsafirin, 232; Ebu Davud, Vitir, 20; Nesai, İftitah, 83)
c) “Teganni/terennüm etmeyen bizden değildir.” (İbn Mace, İkamet, 176)
d) “Allah kitabını öğreniniz ve onu teganni/terennüm ediniz.” (Dârimî, Salat, 171; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 146)
e) “Kur’an’ı seslerinizle süsleyiniz.” (Buhari, Tevhid, 52; Ebu Davud, Vitir, 2; Nesâi, İftitah, 83; İbn Mace, İkamet, 176)
f) Allah Rasul’ü bir kere Ebu Musa El-Eş’arî’nin Kur’an okumasını dinlemiş ve: “Ey Ebâ Musa! Sana, Davud gibi hoş sada/mizmar verilmiştir.” diyerek onu takdir etmişti. (Buhari, Fazailu’l-Kur’an, 31; Müslim, Salatu’l-müsafirin, 236) Hz. Peygamber, İbn Mesud’a Kur’an okutmuş, büyük bir manevi hazla O’nun tilavetini dinlemiş ve: “Başkasının okuduğu Kur’an’ı dinlemek hoşuma gider.” buyurmuşlardı. (Müslim, Salatu’l-müsafirin, 247)
Bu hadislerde geçen teganni: “Irlamak (yırlamak) manasınadır ve şair kasidesinde bir dilber ile tegazzül eylemek manasınadır ve şair bir adamı şiirle meth ve ya hicv eylemek manasınadır.” (Asım Efendi, Kamus Trc., IV, 1111) Burada maksat, bir insanın kendi tabiî sesiyle birşeyler mırıldanması ve terennüm etmesi, okuduğu şiiri ve parçayı sesiyle doğal bir şekilde bezemeye ve süslemeye çalışmasıdır. Bu anlamda Kur’an’ı teganni/terennüm ile okumak müstehabtır, güzel bir şeydir. Böyle okunan Kur’an’ı dinlemenin hükmü de aynıdır. Teganni/terennüm ve nağme ile Kur’an okumak veya okunan Kur’an’ı dinlemek insanın dini duygularını harekete geçirir, heyecanlandırır, maneviyatını güçlendirir, gönül dünyasını zenginleştirir. Kur’an’dan başka münacaat, tevhid, na’t, mevlid ve ilahilerin nağmeli ve ahenkli bir sesle okunması da aynı tesiri vücuda getirir, bazan da insanın dini hislerini coşturur.
Dini musiki dediğimiz şey budur, bunun İslam’daki temeli ve meşruiyetinin kaynağı da bahsi geçen hadis-i şeriflerdir. Ezanlarda, kametlerde, salavat-ı şerifelerde ve camilerimizde okunan diğer dini ibare ve metinlerde bu musikinin uygulandığını görmekteyiz. Dini musiki “sema” adıyla geniş ölçüde tasavvufta ve tekkelerde de icra edilmiştir. Dini musikinin en özgün ve güzel örnekleri tekke muhitinde ibdâ’ edilmiştir.
Genellikle fıkıh kitaplarında teganni olumlu karşılanmaz, mekruh ve nâhoş bir şey sayılır. Bunun sebebi bazen Kur’an-ı Kerim’in musiki makamlarıyla okunarak uzatılması gereken hece ve seslerin kısaltılması, bazan da tam tersine kısa okunması ve çekilmemesi gereken hece ve seslerin lüzumsuz yere uzatılması, böylece musiki makam ve kurallarının öne çıkarılarak Kur’an-ı Kerim’deki doğal ve özgün ses düzeninin, başka bir ifade ile Kur’an-ı Kerim’de zaten tabiî bir şekilde var olan iç musikinin ve ses mimarisinin bozulmasıdır. Bu anlamdaki teganni, okunan Kur’an’daki harf ve kelimelerin mahreç ve sıfatlarında da hatalar yapılmasına sebep olur, Kur’an’ın Arap dil kurallarına ve ses düzenine göre telaffuz edilmesini engeller. Bu anlamda teganni bütün fıkıh alimlerince mekruh sayılmıştır. Fakat bu sakıncaları taşımayan teganni/terennüm müstahabtır, hadislerde geçen teganniyi böyle anlamak gerekir.
Aslında fıkıh alimleri ve müftüler genel olarak musikiye olumsuz olarak bakarlar, musikinin her türünü günah sayar, bu genel hükmün çok az miktarda istisnaları olduğunu söylerler. Bu sebeple hadislerde açık olarak ifade edilen ve özendirilen dinî musikiye bile şüpheli ve ihtiyatlı yaklaşırlar. Fıkıh kitaplarında, musikinin dindeki önemine işaret eden herhangi bir olumlu ifade bulmak mümkün değildir. Bundan dolayı fıkıh kitaplarından yola çıkarak musikinin İslâmî hükmünü tespit etmek mümkün değildir. Fıkıhçıların bu tutumu geniş ölçüde hadis kitaplarına yazılan şerhlere de yansımıştır.
Ulema, musiki ve oyun konusunda son derece katı ve hoşgörüsüz davranmıştır. Ünlü Hanefî fıkıh kitabı Hidaye’de şunlar yazılıdır: Düğünde oyun oynamak ve çalgı çalmak (Lu’b, gınâ, melâhî) bid’attır. Sıradan bir Müslüman davet edildiği bir düğüne gitse, burada oyun oynandığını ve çalgı çalındığını görse orada oturamaz, geri dönüp gider. Zira gitmemesi dine bir leke, aynı zamanda Müslümanlara günahın kapısını açma olur. Çünkü yüce Allah: “Sana öğüt: Kur’an geldikten sonra artık zalimler topluluğuyla oturma” (En’am, 6/68) buyuruyor. Bu da gösterir ki, her çeşit çalgı haramdır, hatta çubuğu vurarak (tempo tutarak) teganni de böyledir. (Bk. Hidaye, II, 360) Bu bilgiler bütün Hanefî fıkıh kitaplarında bu şekilde tekrarlanır. Hiçbir aklî ve naklî delile de dayanmaz. Tersine pek çok sahih hadise de aykırı düşer.
Bir bayram günü Hz. Peygamberin evinde iki kız/câriye türküler söylemiş, Hz. Peygamber de eşi Hz. Aişe’yle birlikte onları dinlemişti. (Buharî, II, 3; Müslim, II, 605; Nesaî, III, 59)
Hz. Aişe bir yakınını evlendirmiş, bunun için düğün yapılmıştı. Hz. Peygamber düğünde çalgı çalınmasını ve eğlence olmasını Hz. Aişe’ye tavsiye etmişlerdi. (Buharî, IV, 140)
Bir hadiste: “Nikahı def çalarak ilan ediniz” (İbn Mace, I, 611; Tirmizi, III, 398) buyurmuştur. Bir bayram günü Habeşliler Mescid-i Nebi’de oynamışlar, Hz. Peygamber de eşi Hz. Aişe ile onları seyretmişlerdi. (Buharî, II, 3; Müslim, II, 605)
Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde şarkılar söylenerek karşılanmış, bu arada Ben-i Neccar kızları türküler söylemişlerdi. (İbn Mace, Nikah, 21)
Bu anlama gelen pek çok sahih hadis var iken Fıkıh alimlerinin musiki ve eğlencenin bid’at ya da haram oluşundan sözetmeleri oldukça garib bir şeydir. Ulemayı bu çıkmaza iten husus musikiyi, oyun ve eğlenceyi insanı gaflete düşüren, dinden uzaklaştıran, oyalayan ve ahireti unutturan bir şey olarak algılamaları, dinî naslar ile insanın ihtiyaçlarını bir bütün olarak değerlendirmemeleridir. Kısaca meseleye dar bir açıdan ve küçücük bir pencereden bakmalarıdır.
Ulema, görüşlerini dayandırmak için nakli delil aramış, musikiyi kötüleyen ve yasaklayan sahih bir hadis bulamayınca uydurma hadislerden meded ummuştur. Hiçbir sahih hadis kitabında yer almayan, birçok fıkıh kitabında tekrarlanan şöyle düzme bir hadis vardır: “Musiki dinlemek günahtır, musiki dinlemek üzere bir araya gelmek fasıklıktır; musikiden zevk almak küfürdür.” Ünlü Osmanlı şeyhülislamı Ebussuud bu konuda epey fetva vermiştir:
Mesela, “Zeyd’in düğününde taamdan sonra çalgı çalındıkta; Amr: “İstimâ’ idenler kafirdir.’ dese ne lazım olur? Cevap: ‘Eğerçi nesne lazım gelmez, amma’ ‘fasıklardır, facirlerdur.” demek evladır. (Fetavay-ı Ebussuud, Varak, 383)
İbn Kemal Paşazade de kırk hadisi toplayan bir risalesinde, güya Hz. Peygamberin şöyle dediğini nakletmiştir: “Ben kesr-i mezâmir ve katl-ı hanâzir için, [yani çalgı aletlerini kırmak ve domuzları öldürmek için] peygamber olarak gönderildim. (Risale fi Tahkiki’l-hak ve İbtâlı Re’yi’s-sufiyye Fi’r-raks ve’ deverân, Süleymaniye ktp. Murad Buhari, nr. 327, varak, 210)
Garib hatta hayret edilecek şey şudur: Musikinin aleyhinde bulunup bunu günah ve haram, hatta küfür sayanlar bu hükmü ayete ve sahih bir hadise dayandıramadıklarından “musikinin haram olduğu konusunda ulemanın icmâî/ittifakı vardır” iddiasında bulunmuşlardır; yani onlara göre musiki bazı müçtehitlerin içtihadıyla değil, bütün müçtehitlerin ittifakıyla haramdır. Ebussuud şöyle diyor:
“Mesele: Hürmet-i ictihadla sabit olunan müstahilli kâfir olmayacak: ‘Raks helâldir’ diyen taifey-i mutasavvıfeyi tekfir edenler ne vech ile tekfir ederler?
“Cevap: ‘İcmâ vardır’ deyu tekfir ederler. Raksa helaldir, diyen bir müçtehit yoktur.” (Varak, 453-454)
Bu tür fetvalarda genellikle raks ve sema/musiki birlikte zikredilir ve aynı hükme tabi tutulur.
Raksın ve semaın haramlığı konusunda kesinlikle icma yoktur. Raks ve sema haramdır diyenler sadece bir kısım fakihler ve vaizlerdir. Bunların tamamına yakın kısmı da müçtehit değil, müçtehitlerin mukallitleridir.
Hz. Peygamber’in eşi Hz. Aişe ile Mescid-i Nebi’de oyun oynayan ve rakseden Habeşlileri seyr ettiği en sağlam hadis kitaplarında rivayet edilmiştir ve buna benzer daha birçok olay vardır. Raks ve semaın günah ve haram olmadığını sarih ve beliğ bir şekilde ortaya koyan bu hadisler karşısında bu konuda içtihat etmek ve şahsî bir rey ileri sürmek kimsenin haddine düşmemesi icab eder. Naslara aykırı içtihatların hiçbir dini önemi ve değeri yoktur. Zira, “mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur” (Nas olan konuda içtihat etmek caiz değildir.)
Ankaravî, raks ve semaın haram olduğu yolundaki iddiayı şöyle bahis konusu eder:
“Ey aziz karındaş! Sana malum olsun ki, Allah-u azimü’ş-şân sana dünya ve ahirette rahmet eylesin. Eğer hışm ve gazab gözüyle bakmayıp insaf ve rıza gözüyle bakacak olursan görürsün ki, aşıkların ve dervişlerin deveranı ve sema esnasında raksları haram değildir. Eğer sen dersen ki, bu konuda bazı fetvalar var, bazı mutaassıplar bunu kesin delil sayıyorlar ve bazı ulema dahi fukaranın deveranı hakkında fetva verip dediler ki, raks icma ile haramdır, bunu helal sayan kafir olur, helal saymadan raks ve sema eden ise fasık olur.
“Allah’ın tevfik ve inayetiyle biz deriz ki, bu fetva batıldır, çürüktür. Sebeb şudur: O fetvaya göre İmam Şafi, İmam Gazali, Sühreverdi, Kaşanî, Ebu Talib Mekki ve Hz. Mevlana gibi sultanları kafir saymak icab eder. Çünkü bunlar raks ve semaı caiz görüp ibadet ve fazilet addetmişlerdir.” (Huccetu’s-sema, s. 4)
İslam toplumları, özellikle dindar halk kesimleri her zaman raks ve semaın günah ve haram, dolayısıyla şeytan işi olduğu inancıyla yetişmişler ve yaşamışlardır. Bütün nesiller her zaman ve her bölgede bu ağır hükümlerin baskısı, yetenekleri ezici ve hevesleri söndürücü etkisi altında kalmışlardır. Bunun için de şarkı, türkü söylemek, def ve kaval gibi nefesli ve vurmalı çalgı aletlerini kullanmak toplumun aşağı tabakalarına mensup olan kişilerin işi ve sanatı olarak görülmüş; kişilikli, itibarlı, haysiyetli ve şerefli kişilerin bu tür aşağılık ve rezilce işlerle meşgul olamayacakları, özellikle dindar ve takva sahibi Müslümanların bu şeytan işinden kendilerini uzak tutmaları her fırsatta vurgulanmıştır. Böyle bir zihniyetin hüküm sürdüğü toplumlarda elbette ki güzel sanatların gelişmesinden sözedilemez.
Eser ve fikirleriyle Osmanlı toplumunu etkilemiş olan Birgivî vasiyetnamesinde şöyle diyor: “İnsan şu yedi organını günahtan korursa cehennemin yedi kapısı ona kapanır; kulak, göz, dil, el, ayak, karın, tenasül organı. Amma kulaklarını sakınalar sâz dinlemekten. Saz deyu lehv ve Lu’b aletine denur ki, onlardan ârâz zuhur eder, nefsin ve şeytanın telezzüz ettiği ârâzlardan olur. Şeştar, zurna, davul, tanbura, kopuz, çeng, kanun, ney ve gayr-ı âlet-i lehr gibi. Bunlar lehv ve lu’b, oyun-eğlence aletleridir. Bunları dinlemek caiz değildir. Teganni ile zikir, Kur’an ve şiir dinlemekten kulaklarını sakındıralar. (Kadızade Şerhi, İst. 1258, 171)
Bütün bunlar göstermektedir ki musiki, sema, raks ve folklor gibi hususlar bazı hocalar tarafından çok olumsuz bir şekilde ele alınmış, bunlar ve benzeri sanatlar her çeşit şerrin ve günahın kaynağı sayılmış, musiki şeytan veya onun baştan çıkardığı adi ve gâfil insanların işi olarak görülmüştür. Bunları burada anlatmamızın sebebi bu ve benzeri konulara ilişkin olmak üzere İslam kaynaklarında rastlanan bilginin güvenilirlik derecesine dikkat çekmektir. Kaynakların dikkatle, itina ile ama eleştirel bir şekilde kullanılması şarttır. Aksi halde İslam’ın gerçeklerine ve doğrularına ulaşmak mümkün olmaz. Kur’an ve sahih hadislerin ışığı hakkında kaynaklarımızdaki bilgileri tenkit ve muhakeme süzgecinden geçirmeyenler hem yanılır, hem de başkalarını yanıltırlar.
Pek çok türleri bulunan müzik, dini açıdan ikiye ayrılır: a) Lâ-dini/profane, b) Dini müzik. İslam’da bunların her ikisi de önemlidir. Her iki türünde önemli olduğunu gösteren delilleri ve hadisleri yukarıda zikrettik.
Dini musiki çeşitli şekillerde kendini Kur’an tilavetinde; ezan ve ilahi okumada, tekbir ve salavat getirmede, mevlît ve benzeri dini metinlerin okunmasında kendini gösterir. Bunun tabiî, fıtrî, mutedil ve ölçülü şekli, dini geleneklere uygun tarzı insana güzel duygular yaşatır, dini hayatın canlı ve etkili bir şekilde devam etmesine katkı sağlar, insanı dine ve dince önemli olan hususlara ısındırarak Allah’a yaklaştırır. Bu sebeple İslamî hayat tarzında bunun meşru sayılarak önem verilmesi ve geliştirilmesi gerekir.
Lâ-dini/profan müziğe gelince bunun ibadet ve sevap boyutu yoksa da insanî ve fıtrî boyutu vardır. Gerek bireylerin, gerekse toplumların dinlenmeye ve eğlenmeye ihtiyaçları vardır. Müzik dinlemenin ve eğlenmenin en etkin araçlarından biridir. Bayramlarda, düğünlerde ve bazı özel günlerde dinlenen bireyler ve toplumlar hem diğer dünya işlerini daha hevesli ve daha güçlü olarak görürler, hem de ibadetlerini daha şevk ve huşu ile ifa ederler.
Musiki ve benzeri güzel sanatlar ayrıca insanın estetik zevkini de tatmin eder. Musiki, resim, şiir, hitabet ve mimari gibi güzel sanatlarla meşgul olmaktan veya bunları dinlemekten ve seyretmekten alınan haz ve zevk de meşru ve mübah bir tattır, su gibi, ekmek gibi değerli bir dünyevi nimettir. Bu nimetten dolayı da yüce Allah’a şükredilmesi lazım gelir. İşte müzikteki tabiî, fıtrî, beşerî ve insanî boyut da budur.
Herhangi bir sebepten dolayı müzikten hoşlanmayanların, tat almayanların varlığını normal saymak gerekir. Herkes her işten ve sanattan hoşlanmayabilir. Ancak bundan hoşlanmayanların hoşlanmadıkları işleri ve sanatları kötülemeleri, hele bunların günah ve haram olduklarını iddia etmeleri toplum hayatı bakımından yanlış olduğu kadar da zararlıdır.
Müziğin dili olamaz, tercümana ihtiyaç hissettirmez, evrenseldir, denir. Bu doğrudur. Ama müziğin bir de milli ve dini yönü vardır. Her kavmin ve her milletin kendine özgü bir müziği olduğu gibi, her dinin ve dini cemaatın/ümmetin de kendine özgü bir müziği vardır. Özellikle ideolojik hareketler müziğin insanı büyüleyen etkisinden olabildiği kadar yararlanırlar.
Çeşitli Müslüman kavim ve milletlerden her birinin bir milli musikisi vardır. Ve bu musiki o kavmin ve milletin kültürünün bir parçasıdır. Müslüman bir kavme ve millete mensup olan bir kişi, başka bir Müslüman kavmin ve milletin musikisinden hoşlanmayabilir, tat almayabilir. Çünkü musiki sevgisi de mutfak ve damak zevki gibi kavimden kavime, milletten millete, hatta bölgeden bölgeye farklılıklar gösterir. Dünyadaki müslim ve gayr-i müslim kavim ve milletlerin musikileri ilke olarak mübahtır, biz hoşlanalım ya da hoşlanmayalım meşrudur. Ancak bestelerin güftelerinde, melodilerin sözlerinde, İslam akaidine İslam akaidine aykırı sözler bulunuyorsa o zaman musikiye değil de ondaki sözlere caiz değildir, denir.
Her din mensubunun kendine özgü bir dini musikileri vardır. Hıristiyanlıktaki kilise müziği gibi. Bu tür dinî musiki sözüyle, müziğiyle, güftesi ve bestesiyle o dini başkalarına çekici gösterir, gönüllerini çelebilir. Onun için dinlerin, dini musikileri konularında dikkatli ve ihtiyatlı olmak gerekir. Bununla beraber çeşitli sebep ve maksatlarla bu tür musikilerin de sınırlı bir şekilde ve alışkanlık haline getirilmemesi şartıyla dinlenmesinin caiz oluşundan söz edilir. Tıpkı Hıristiyan ve kilise mimarisinin seyredilmesinin caiz oluşu gibi.
İçki ve fuhuş alemlerinde çalınması adet olan meyhane müziği ve benzeri müzik türleri de cevazın dışında kalır.
Müzik, insan ve çalgı seslerinin kulağa hoş gelecek, insanı duygulandıracak şekilde ahenkli/armonik ve ölçülü olarak düzenlenmesidir. Müziğin temel özelliği titreşimdeki düzen ve ahenktir. Bu özellik müzikal sesleri gürültüden ayırır. Sesin tonu, ritmi, tınısı, rengi ve dokusu da müziğin önemli unsurlarıdır. Bu özelliğiyle de müzik milli, kavmi ve mahalli kültürlerin önemli bir parçasıdır. Bir milletin müziğini o milletin örf, adet, anane ve tarihinden, kısaca kültüründen ayrı düşünmek mümkün olmadığı gibi, o milletin dini musikisini de din dışı musikiden ayrı düşünmek mümkün olamaz. Dini ve tasavvufî besteler yapan ünlü Osmanlı bestekarlarının, aynı zamanda şarkı formunda eserlerinin de olması bunu gösterir. Şu halde milletlerin dini musikileri lâ-dini musikilerine sıkı bir şekilde bağlı olduğu gibi her ikisi birlikte o milletin kültürüyle iç içedir. Bu yüzden dindışı müziğin de hoşgörüyle karşılanması, korunması ve geliştirilmesi gerekir.
Öteden beri musiki-ahlak ilişkisi üzerinde önemle durulmuştur. Eflatun’a göre müzik ahlakın bir parçasıdır, Semavi ahenk müzikte yankılanır. Ritim ve melodi Semavi cisimlerin hareket esnasında çıkardıkları seslerin bir taklididir. Böylece müzik evrenin ahlakî düzenini yansıtır. Dünyevi müzik ideal müziğin bir gölgesidir. Dünyevi müziğin bazı modları tehlikeli olduğundan sakınılması gerekir. Ahlak bakımından sakıncalı görülen müzik türlerine İslam uleması ve hükeması da dikkat çekmişlerdir. Bediüzzaman sesleri biri ulvi, diğeri süfli duygular uyandıran olmak üzere ikiye ayırıp ilkine helal, ikincisine haram demesi İslam’daki söz konusu geleneğin bir devamıdır.
Bir gün Farabi, Sultan Seyfüddevle’nin bulunduğu meclise girdi. Mecliste pek çok faziletli ve şöhretli kişi bulunuyordu. Sultan Farabiye, “Müzik dinlemek caiz midir?” diye sordu ve “evet” cevabını aldı. Sonra her çeşit müzik ve çalgı aleti getirildi. Sâzını ele alıp çalan herkesin kusurunu gösterip kulağını çeken Farabi, en sonunda kuşağından bir harita çıkardı. Birkaç çubuk getirip onları belli bir tarzda birleştirdi, birbirine çattı. Bir çeşit lu’b eyledi/oyun oynadı ki, oradakiler ellerinde olmaksızın güldüler. Sonra bu çubukları başka bir tarzda birleştirdi, bunları çalınca oradakilerin hepsi ağladılar. Farabi çubukların bu tarzını değiştirdi. Yeni bir tarzda birleştirip hareket haline geçirince oradakilerin üzerine bir uyku çöktü, hatta kapıda nöbet bekleyen bekçiler de uyuyakaldılar. Farabi’de oradan çıkıp gitti. Rivayete göre kanun denilen musiki aleti onun icadıdır.” (Taşköprüzade, Mevzuatü’l-ulum, I, 343)
Bu örnekte de görüldüğü gibi insan üzerinde meydana getirdikleri etkiler bakımından melodiler/nağmeler çeşit çeşittir. Kimi nağmeler gülme, kimisi ağlama, kimisi uyuma, kimisi sevinme, coşma, kimisi üzülme ve hüzün etkisi meydana getirir. Annelerin bebeklerini uyutmak için söyledikleri ninniler uyutma etkisi yapar, matem müziği ise hüznü artırır.
İnsanı büyüleyen ve derinden etkileyen müziğin ahlak alanındaki etkileri kadar, dini hayat üzerindeki etkileri de önemlidir, incelemeye ve üzerinde düşünmeye değer. İnsanı dine ve Allah’a yaklaştıran musiki türleri yanında dinden ve Allah’tan uzaklaştıran, onları unutturan ve hiç hatıra getirmeyen türleri de vardır. Bir üçüncü türde ise Allah’a ve dine yakın ya da uzak olmak sözkonusu olmaz. Burada sözkonusu olan yorulan, usanan, üzerine bıkkınlık çöken ve uyuşuk hale gelen insanların geçici bir sürede neşelenmeleri, sevinmeleri, hoşça vakit geçirip dinlenmeleri, eğlenmeleri sonra da dünya işlerine ibadet ve kulluk hayatına dönmeleridir. Musikinin bu türü meşru ve mübahtır. Yeter ki, maksat meşru bir şekilde dinlenmek, eğlenmek, açılmak, dinamizm kazanmak, sonra da faaliyete ve ciddi hayata dönmek olsun.
http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=63