kurannuru incelemeler

namaz anlamı önemi

İBADETİN ANLAMI VE ÖNEMİ (drmavi)

1-İBADET EVRENİN VE İNSANIN YARATILIŞ GAYESİDİR

Allah (C.C.) farklı sanatlarını görmek ve göstermek için bu varlık alemini meydana getirdi ve güzelliklerine en güzel bir ayna ve tercüman olacak olan, aklı ve bedeniyle insanı yarattı.

Ayet bu konuyu şöyle dile getirir: “Ben insanları ve cinleri bana kulluk etsinler, ibadet yapsınlar (tanısınlar) diye yarattım” (Zariyat, 56)

İbadete öncelikle, bizi yoktan var eden ve sayısız nimetler lütfeden, gelecekte de sonsuzluğu verecek olan Rabbimizin bunu seçmesi ve istemesi olarak bakılmalıdır.

Biz bu evrende geçici olarak bulunuyorsak, bu kulluk için, ibadet etmek ve namaz kılmak için görevlendirilmiş bulunuyoruz diyebiliriz.

Bu bir görevdir görevlendirmektir. Bir okulda, işyerinde, fabrikada çalışan insan kendisine verilen görevleri yapmak zorundadır. O işe girerken bunu bilmekte ve kabul etmektedir. Allah görev verme konusunda sonsuz kudreti ve yetkisi olan tek varlıktır. Bizi dünyaya göndermiştir ve belli işler yüklemiştir. Konuya bu açıdan bakılabilir.

Böyle bakılınca, evrenin varolmasının bize dayalı olduğu, bizim evrende bulunuşumuzun da ibadet etmeye bağlı bulunduğu anlaşılmış olacaktır.

Keskin bir şekilde ifade etmek gerekirse, ibadetsiz bir kainatın da kainata denk bir anlam taşıyan ibadetsiz insanın da varlığının bir anlamı ve amacı yoktur. Daha keskini ise, ibadetsiz bir insan hayatı açısından, toprağın altı üstünden farksız ve insan müteharrik mezar durumuna düşmüştür şeklinde olabilir…

Rabbimizin ibadetimize ihtiyacı yoktur. Aksine insanın buna ihtiyacı vardır. Çünkü İlah odur ki muhtaç olmasın, muhtaç olan bu vasfını yitirmiş demektir. Rabbimizin, İhlas süresinde belirtildiği gibi “Samed” sıfatı vardır. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Herkes ve her varlık O’na muhtaçtır. Aynı şekilde “Kıyam bi-Nefsihi” Sıfatı da bu manayı ifade eder. O bizzat vardır, başka desteğe güce muhtaç değildir.

2-İBADET İNSANIN YÜKSEK SANAT DEĞERİNİN TABLOLAŞMASI, TÜM İÇ VE DIŞ DEĞERLERİNE YAKIŞANI EN İDEAL ŞEKLİYLE GERÇEKLEŞTİRMESİ VE GÖSTERMESİ DEMEKTİR.

Her sanatkarın bir sanatı olur. İnsan sanatlar içinde en yüksek sanat değerine sahip olan tek varlıktır. İnsan sanatının da bir Sanatkarı’nın olmaması mümkün müdür?

İnsan ibadetle gerçek Sahibiyle bağlantıya geçmiş olur. Bu irtibatla insan, gerçek sanat değerine ulaşmış olur.
O manevi alemler sahnesinin baş köşesindeki seçkin yerini bu sayede almış olur.

Açık arttırmalarda yüksek değerlerde satılan dünyaca ünlü eşsiz tabloların, alarmlı korumalar altında, tarihi müzelerde, insanların hayran bakışları altında sergilenmeleri yerine, sokakta yaşayan insanların eskimiş barakalarının duvarlarına asıldığını düşünebiliyor musunuz?

Ya da korumalı vitrinlerde teşhir edilen elmasların altınların, işporta pazarlarında ve tezgahlarında yerlere serildiğini…

İnsan, meleklerden farklı olarak Allah’ın çoğu isimlerine tam aynalık yapabilecek değere ve yapıya sahiptir. Böyle müstesna bir sanat şaheseri ancak ibadet platformunda ve vitrininde kendisini gösterebilir ve gerçek anlam ve değerine ulaşabilir.

İnsanın iç değerleri dış değerlerinden az değildir. En azından bir eli gözü ayağı, burnu dili kulağı kadar duygu ve düşünce niteliklerine sahiptir. Ve önemlisi bu iç değerleri sınırsız yapıya sahiptir. Eskiyen yıpranan bir bedenin içinde eskimeyen bir potansiyel ve enerji daima tazeliğini ve canlılığını korumaktadır.

Bu yönüyle ibadet, insanın kendisini çepeçevre saran, dünyasını, bedenini ve beden zevklerini aşıp, kendi gerçek kimliğiyle ve iç yapısıyla buluşmasını sağlar.

İbadet, sınırlılığı aşıp, sınırsızlığa yol açmada elmas uçlu bir burgu gibi madde duvarlarını delip geçmeye yarar. İnsan gerçekte sonsuzluğu arzulayan, arayan ve araştıran bir varlıktır. Bu yolda uzaylara yol bulmuştur. Fakat farkında değil ki iç alemine ve sonsuzluğa uzanan yolculuğun kapısı kendinden açılmaktadır ve bu ibadetle açılmaktadır.

İnsan bir damla haliyle iç alemindeki deryalara baksa bunu anlayacaktır. Duygu ve düşüncelerine değil, anatomisini bile incelese, kendisine yakışanın, ibadet olduğunu idrak edebilecektir. Çünkü çevremizde sayısız mahlukat, anatomik yapılarına uygun görevleri hakkıyla hatta bize göre fazlasıyla yerine getirmektedir. Üstelik bize bizim zorluklarla elde edemeyeceğimiz nice ürünler vermektedirler.
İnsanın duygularına ve düşüncelerine ve de organlarına en yakışan hayat şekli nedir?

Önce ellerimize ve ağızlarımıza bakalım, sonra da yırtıcı hayvanların pençelerine ve dişlerini gözlerimizin önüne getirelim. Bir de aklımızı ve sonsuzluk duygumuzu düşünelim…Onlara yakışan parçalamaksa şayet insana yakışan aynı şey olamayacaktır. İnsan onlara yakışanı yapmaya kalktığında: “Sana yakışan bu değil!” denecek,
“Kendine yakışanı yap!” ihtarı yapılacaktır…

İbadet, insanın iç ve dış bütün değerlerine en çok yakışandır.

3-İBADET-NAMAZ, GEÇMİŞTE KARŞILIKSIZ VE PEŞİN VERİLEN ONCA DEĞERLİ NİMETLERE KARŞI BİR ŞÜKÜR, GELECEKTE VERİLECEK SINIRSIZ NİMETLER İÇİN DE BİR DUA VE TALEP DEMEKTİR.

Ayet, Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız der.

Bu, miktar olarak olduğu kadar anlam ve değer olarak da düşünülmelidir.

Bir gözümüzü bin kartal gözüyle bir elimizi bin kaplan pençesiyle değişmeyiz herhalde…Servetler önümüze dökülse hangimiz rahatlıkla bir organımızı verebiliriz? Hele aklımız hele aklımız!…

Üstelik hem bedenimizde hem de dış dünyamızda sayısız bu değerli nimetler peşin olar verilmiş, taksitle ödeme yapar gibi diyelim yaş ilerledikçe çıkan dişler gibi organlarımız tedricen bedenimize takılmamış, yiyeceklerin hepsi birden önümüze serilmiş.

En önemlisi de bütün bunlar karşılıksız lutfedilmiştir. Sözgelimi oksijen, yağmur, güneş için bizden bir karşılık istenmemiş, her şey adeta ekstra hediyeler olarak verilmiştir.

Bir kalem bir bardak su veren arkadaşımıza teşekkür ediyoruz. Geçmişte bize verilen bunca nimetlere bir teşekkür gerekmez mi?

Üstelik gelecekte de Rabbimiz sonsuza kadar sınırsız nimetleri de vereceğini vaat etmiştir.

İşte ibadetlerimiz hem geçmiş nimetler için şükür hem gelecek nimetler için bir talip yerine geçmektedir.

Her nimet kendi cinsinden şükürle mukabele ister. Eğer gerçek adaletten söz edilirse, aldığımız kadarının tam karşılığını vermemiz gerekecekti. Bu şu demektir. Bunca verilen ve verilecek olan nimetler için gece gündüz dua etsek ibadet yapsaydık yine tam karşılığını ödememiz mümkün olmazdı. Rabbimiz Rahmetiyle günde iki saatlik beş vakit namazla, yılda otuz gün, onca yararı olan orucu emretmiş, zenginlere de yılda bir zekatı, ömürde bir haccı ek emir olarak yüklemiştir.

24 ALTIN ÖRNEĞİ süper bir örnektir.

Çok fakirsiniz. Çok zengin biri size hayrına karşılıksız 24 külçe altın veriyor. Ne kadar sevinirsiniz? Kucaklamış altınlarınızla uzaklaşırken arkadan sesleniyor:

-“O verdiklerimden bir tanesini geri ver sana bunların yüzlerce kat fazlasını, yatlar katlar arabalar vereyim!” diyor.

Bu teklif karşısında duyarsız kalmak mümkün mü? Üstelik reddetmek nankörlük de olur.

Allah bize altınlardan değerli 24 saati vermiş. Bu zaman dilimlerinden bir ikisini geri istiyor, ibadet olarak kendi ihtiyacın için bana ayır diyor, karşılığında sonsuz nimetler de vereceğim diyor…

İnsanın 80 yıllık ömründe namaz saatlerinin toplamı ortalama 5-6 yılına tekabül ediyor. İnsan 25 yıl deli gibi çalışıyor da dünyada, ancak ortalama 25 yıllık emeklilik hakkı kazanıyor. 80 yıllık ömürde 5-6 yıllık ibadetle sonsuz emekliliği kazanma gibi bir durumla karşı karşıya olduğunu insan bir düşünebilse!…

İBADET VE ÖNEMİ, Mehmet Emin BAYAR, Din Hizmetleri Müşaviri

Yüce Allah kainatı ve içindekileri boş yere yaratmamış, sorumsuz ve başıboş bırakmamıştır. Allah’ın yarattığı her varlığın bir gayesi ve anlamı vardır. (Al-i İmran 3/191; Enbiya, 21/16-17; Mü’minun, 23/115; Kıyame, 75/36) Yaratılışın amacı Allah’ı bilip tanımak, O’na yönelmek ve kulluk etmektir. (Zariyat, 51/56) Kulluğun en güzel şekli ise ibadettir.

Kainatın özü varlıkların bebeği olarak yaratılan insan sürekli biçimde kendini geliştirme ve daha güçlü bir varlıkla bütünleşme arzusu taşımaktadır. Bu da insanı kendi varlığının ötesinde arayışlara yöneltmektedir. Kur’an-ı Kerim, insandaki bu dengesiz ve tatminsiz tabiata zaman zaman işaret ederek (Nisa 4/128; Tegabün 64/16; Mearic 70/19-21) bunun ancak Allah’a bağlanıp O’na kulluk ederek asılabileceğini bildirir. “Haberiniz olsun ki kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin bulur” (Ra’d 13/28) mealindeki ayet bunu ifade etmektedir. Yüce Allah’a kulluk etmek yaratılışın gereğidir. Yaratılışının bu derin gerceğini unutan veya ilgisiz kalan pek çok insanın çaresizlik ve ruhsal gerilimin en uç noktaya ulaştığı durumlarda psikolojik bir zaruretle kendiliğinden Allah’a yönelmesi, O’na sığınıp yardım talebinde bulunması (Hicr 15/53-55; el-İsra 17/67,83; Lokman 31/32; Zümer 39/8; Fussilet 41/49-51) bu ihtiyacın ne kadar köklü olduğunu göstermektedir. Buna rağmen insanlar Allah’ın yerine sahte tanrılar edinerek kendilerine yabancılaşabilmektedir. Bu nedenle son ilahi din olan İslam, tevhid geleneğini yeniden canlandırmak üzere gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim her türlü puta (Bakara 2/54; A’raf 7/194-198), şeytan ve cinlere (Sebe’ 34/41; Yasin 36/60-61; Cin 72/6), meleklere (sebe’ 34/40, 41), lider, bilgin, rahip ve peygamberlere (Maide 5/116-117;Tevbe 9/31; Saffat 37/22-33) ya da kendi arzu ve eğilimlerine (Casiye 45/23) tapınmalara dikkat çekmekte, insanları akıl ve fıtrat yolunu takip ederek yüce Allah’a itaat ve ibadet etmeye çağırmaktadır (Yusuf 12/40, 108; Meryem 19/65).

İbadet, yaratılanın yaratanına sevgi ve saygı ile boyun eğmesi, Allah ve Resulü tarafından yapılması istenen belirli davranışları yerine getirmesidir.

Hürmet, sevgi, saygı ve itaatın en yüksek ifadesi olan ibadet ancak Allah’ın hakkı olup O’ndan başkası buna layık değildir. (Fatiha 1/5; Nahl 16/36; İsra 17/23) Zira dünya ve ahiretle ilgili bütün nimetleri veren yalnız O’dur. Allah’ın yüceliği karşısında sadece insanoğlu değil kainatta bulunan her şey lisan-ı hal ile O’na ibadet eder.

Kur’an-ı Kerim, yerde ve göklerde bulunan bütün varlıkların kendi dilleriyle Allah’ı sevgi ve övgü ile tesbih ettiğini bildirmekte; canlı, cansız bütün varlıkların hareket ve davranışlarını ibadet, zikir ve dua olarak nitelendirmektedir. (Ra’d, 13/15; Nahl, 16/48-49; İsra, 17/44; Nur, 24/41;Hac, 22/18)

Ayet-i Kerimelerde belirtildiği üzere, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar, gökte dizi uçan kuşlar (Hac, 22/18; Nur, 24/41) ve diğer bütün varlıklar Allah’a ibadet ederler ki, buna kainatın ibadeti denilir. Ancak şuursuz yaratıkların herhangi bir tercihi bulunmadığı için onların ibadetlerine “tabii ve fıtri ibadet” ad verilir. Öte yandan insanların ve cinlerin yaratılış gayesi “Allah’a ibadet etmek” olarak belirlenmiştir (Zariyat 51/56). İnsanlar bu ibadeti kendi tercihleriyle yaptıklarından onların ibadetlerine de “Arzu ve istekle yapılan ibadetler” denilmiştir.

İbadetlerin yerine getirilmesinde önemli bir ilke ibadetin yalnızca Allah için yapılmasıdır. Tevhidin aslı Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan itaat ve ibadet etmek (Fatiha 1/4; Al-i İmran 3/64; Zuhruf 43/45), yapılan ibadetlerin karşılığını yalnızca Allah’tan beklemektir. (Yunus 10/72; Şuara 26/109, 127, 145) İslam’da şirke götüren bütün yollar kapatılmış, Allah’tan başkası adına yapılan yemin, adak ve kurban yasaklanmıştır (Müsned, 1, 108, 118, 152, 309; Müslim, “Edahi”, 43-45; Nesai, “Dahaya”, 34) Bu yönüyle ibadet hem insanın yaratanına bağlılığını, O’na boyun eğişini hem de insanın ilahi irade dışında her türlü eğilim, baskı ve otorite karşısında özgürlüğünü simgeler.

Kur’an’da belirtildiği gibi üzere kainatta her şey kendini Allah’ın iradesine teslim etmiştir. Fakat insan Allah’a hem itaat hem de isyan etme yeteneğiyle donatılmış olduğundan (Kehf 18/29; Şems 91/7-8) sadece Allah’a ibadet etmeye, kendi bencil istekleri dahil bütün yalancı tanrıları terketmeye çağrılmaktadır (En’am 6/14-15; Meryem 19/90, 92) İnsanın, kendisi için mümkün bir yol olan isyana yönelmeyip istek ve iradesiyle Allah’a itaat ve ibadet etmesi son derece anlamlı ve değerli bir davranıştır. Esasen böyle bir davranış hem kainat düzenine hem de insanın kendi fıtratına uygunluk arzeder. Bu bakımdan insanın Allah’a ibadet etmesi dini bir görev olduğu kadar insanlık güçlerini geliştirip olgunlaştırmasının da en etkili aracıdır. Öte yandan yeryüzündeki varlıkların en üstünü ve değerlisi olan insan (İsra 17/70), Allah ile kurduğu ibadet ilişkisi sayesinde fiziki ötesi aleme açılmakta, Allah’a yakınlaşmakta, böylece ruhani yüceliş ve olgunlaşmanın en üst sınırına ulaşarak varlıkla Allah arasındaki bağı tamamlamaktadır (Hac 22/37; Buhari, “Tevhid”, 15 “Rikak”, 38; Müslim, “Zikir”, 20; Müsned, VI, 256)

Müminin kulluk bilinci ve tapınma isteği ne soyut bir düşünce ve kanaatle ne de şekilsiz ve belirsiz içsel bir duyguyla açıklanabilir; ibadeti sadece belli törensel uygulamalarının yerine getirilmesiyle sınırlandırmak da mümkün değildir. Allah’a kulluk ve bağlılık, O’nu anma ve yüceltme, O’na yakınlaşmaya çalışma, rızasına kavuşma niyet ve arzusu içerisinde gerçekleştirilen her olumlu davranış veya terkedilen her olumsuz davranış ibadetin kapsamına girer. Allah’a iman etme şuuruna sahip bulunan ve bunun sorumluluğunu taşıyarak yaşayan insan bu tutumunu oturmak, kalkmak, yürümek, konuşmak gibi bedeni hareketlerle; korku, sevgi, lezzet, sevinç, istek, öfke, acıma, kıskançlık gibi duygu, heyecan ve isteklerle; bilgi, kanaat ve düşünce, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt etme çabası gibi zihni ve iradi davranışlarla ifade etmektedir.

Dini bir vecibe olarak yerine getirilen her ibadetin belirlenmiş bir şekli ve kalıbı vardır. Mümin Allah’a olan bağlılığını bu form içinde yerine getirmek durumundadır. Genel olarak bu kalıp sembolik mahiyette olup ibadetin ayrılmaz bir parçasıdır. İbadetin şekli O’nun manasının yaşanmasında doğrudan etkili olmaktadır. Bir ibadeti yerine getirmek yalnızca bir sembolü yerine getirme değildir. İbadet şekli ve anlamıyla kalıbı ve özüyle bir bütün oluşturmakta olup buna uygun tarzda yerine getirildiği zaman amaçlanan etki ve sonuçlarını gösterir. Gazzali’nin belirttiği gibi ibadetlerden maksat şuuru gündelik, alışılmış, sıradan yaşantıların etkisinden uzaklaştırıp organların da yardımıyla daha üstün bir şuur seviyesine yükseltmek, kalbin sıfatlarını daha iyileriyle değiştirmektir. Buna göre mesela namazda secde ederken alnın yere konmasında asıl amaç, alın ile yerin bir araya getirilmesi değil bu sayede kalpte tevazu sıfatının güçlendirilmesidir. Kalbinde tevazu hisseden kimse organlarıyla da bunu dışa vurursa tevazu daha da güçlenir. Buna karşılık yapılan bir hareketten kalben uzak kalındığı, onun amacına dikkat çevrilmediği zaman o hareketin anlamını içte yaşatacak ve güçlendirecek bir etki de duyulmaz; aynı şekilde kalbi dünya işleriyle meşgul olduğu halde secdeye vaan bir kimsenin alnını yere koymasından kalpte ki tevazu güçlendirecek bir etki meydana gelmez. (İhya’, IV, 361; Berguer, s. 157-158) Muhammed ikbal de benzer bir şekilde, beden duruşunun zihindeki duygu ve düşüncelerin yönünü belirlemedeki güçlü etkisine dikkat çekerek dua ve namazdaki sembolik davranışları bu bakımdan değerlendirmenin önemine işaret etmiştir.(İslam’da Dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü, s. 108-111) Buna göre şekil ve anlam bütünlüğü içerisinde yerine getirilmeyen bir ibadet verimsiz, eksik ve özürlüdür. Böyle bir ibadetin Allah tarafından kabul edilmesi de beklenemez. Nitekim, “Şu namaz kılanların vay haline ki onlar kıldıkları namazın manasından uzaktırlar”. (Maun 107/4-5) mealindeki ayet de bu gerçeğe işaret eder.

Şah veliyyullah ed-Dihlevi namazı insanın Allah’a olan bağlılığını, O’nun yüceliği karşısındaki eksiklik ve küçüklüğünü, neticede Allah’a duyulan minnettarlığı ve şükran duygularını dile getiren beden duruşu, sözler ve hareketler bütünü olarak açıklar. (Hüccetullahi’l-baliga, 1, 152-153) Gazzali, namazda gözetilen şekli unsur ve uygulamaların gerçek ibadet vasfını kazanabilmesi için gerekli gördüğü psikolojik süreçleri şöyle sıralar: Kalp huzuru, okuduğunu anlamak, anladığına saygı göstermek, Allah’ın yüceliğini ve O’nun karşısındaki sorumluluğun büyüklüğünü hissederek bu şuur içerisinde korkup titremek; fakat her şeye rağmen kulluk görevini yerine getirmekten dolayı Allah’ın vaad ettiği mükafata kavuşma ümidini taşımak ve Allah’a karşı kulluk görevinde her zaman kusurlu olduğunu göz önünde bulundurarak bundan dolayı mahcubiyet duymak. (ihya’, 1, 154-158) Aynı şekilde zekatın gerçek anlamı, yaratılışı bakımından mala düşkün olan insanın mal sevgisini azaltmak suretiyle gerçek sevgi ve bağlanmaya layık olan yüce Allah’a yönelmesini temin etmek, Allah sevgisini gölgeleyen her şeyi içinden atarak tevhidi yaşamak, cimrilikten kurtulup Allah’ın verdiği malın şükrünü eda etmek. (a.g.e., 1, 201-202); orucun asıl anlamı ve özü, belirli bedeni arzulara ara vermek yanında şuuru da dünyevi ilgilerden, Allah’ın dışındaki şeylerden boşaltarak ilahi şuur ve manevi yoğunlaşmanın mümkün olan en üst sınırına ulaşmaktır. Hac ibadeti bir tür geçici ruhbanlıktır; çünkü onun özü ve anlamı, bütün hareket ve davranışlarda her şeyden uzaklaşarak kendini sadece Allah’a adamaktır. Bir tür ahiret yolculuğuna, ölüme hazırlanmak, ölüm sonrasında yaşanacak hallerin bu dünyadaki uygulamasını yapmaktır. (a.g.e., 1, 247-253)

Allah’ı hatırlama ve anmanın, O’na bağlılığın ifadesi bütün ibadetlerin özünü oluşturur. Allah’ı hatırlayan, O’nu varlığında hisseden kimse, günlük şuurun sıradan etkisi dışına çıkarak var oluşun üstün bir boyutuna açılır. Böylece ibadet kişiyi, zaman ve mekanın ötesinde hiçbir şeye benzemeyen ilahi hakikatle karşı karşıya getirmekle onda bir şuur genişlemesine imkan verir. Bu da insanın ruhi potansiyellerini daha iyi kullanmasına, duygu ve düşüncelerinin derinleşip incelmesine, manevi yönden olgunlaşmasına yol açar. Ruhi güç ve enerjilerin harekete geçmesini sağlayan ibadetler kişiliği zenginleştirip güçlendirmekte, direnme ve dayanma kabiliyetini arttırmaktadır. Farklı zaman ve mevsimlere yayılmış olan İslami ibadetler insan hayatının her yönünü kuşatmakta, kişide iç disiplin ve kendi kendini kontrol sistemi olarak görev yapmaktadır.

İbadetler, dinin belli ölçüde biçimsellik ve sembolizm içeren bir yönünü temsil ederler. İnsan aklı yaratana ibadet edilmesinin önem ve gerekliliğini kavrasa bile bunun nasıl ve ne şekilde yapılacağını bilemez. Bunun içindir ki, ibadetlerin şart ve şekillerinin Allah’ın emrettiği, Resulü Ekremin açıklayıp gösterdiği şekilde yapılması gerekmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de emredilen ibadetler Hz. Peygamber tarafından ayrıntılı bir şekilde açıklanmış, uygulanmış ve onun öğrettiği şekilde yerine getirilmeye başlanmıştır.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed 23 yıllık peygamberlik döneminde, ibadetlere ve insan ilişkilerine büyük önem vermiş, sahabe bu zaman dilimi içinde adeta ibadet eğitimi görmüştür.

Hz. Peygamber, “Ben nasıl namaz kılıyorsam, siz de öyle kılınız” (Buhari “Ezan” 18, Darimi, “Salat” 42) “Hacla ilgili hükümleri benden öğreniniz” (Müslim, III, 318,366; Nisai, “Menasik” 200) buyurarak ümmetine, namazın kılınış ve haccın eda ediliş bicimlerini ayrıntılarıyla göstermiştir. Bunun içindir ki, ibadetler, Allah’ın emrettiği Resulü Ekremin açıklayıp gösterdiği şekilde yapılmalıdır.

Genel ibadetler belli davranış biçimlerinden meydana gelir. Bir kısmı sembolik anlam ifade eden bu şekiller, ibadetlerin adeta temel unsurunu teşkil eder. Bununla birlikte ibadetin özünü, kişinin niyeti ve ibadetin gösterişten uzak olarak içten gelen bir istekle yerine getirilmesi oluşturur. Dini terminolojide “ihlas” denilen bu keyfiyet ibadetlerin kabulünde esastır. İbadetlerin yerine getirilmesi sırasında vücutla yapılan bazı hareket veya şekiller bir bakıma suyu muhafazaya yarayan kap veya özü çevreleyen ve koruyan kabuk gibidir. Kur’an’da dini yalnızca Allah’a has kılarak ibadet etmekle ilgili birçok ayet bulunmaktadır. (A’raf 7/29; Zümer 39/2, 11, 14; Beyyine 98/5) Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed halis niyet bulunmadan yapılan ibadetlerin içi boş davranışlardan ibaret olduğunu bildirmiştir. Amellerin niyete göre olduğunu bildiren hadis de (Buhari, “İman”, 41; Müslim, “İmaret”, 155) esasen ibadetlerin yapılmasında şekil şartı sayılan kasıt ve bilincin değil içtenlik ve ihlas anlamındaki niyetin önemine işaret etmektedir.

İbadetlerin yapılmasında devamlılık ve süreklilik asıldır. Kur’an’da insanın ölünceye kadar rabbine kulluk etmesi istenir (Hicr 15/98-99). İslam’da dünya hayatı için ahiret, ahiret hayatı için dünya hayatı feda edilmeyerek ikisi arasında bir denge kurulmuş (Nur 24/38; Kasas 28/77; Haşr 58/18-19), hem dünya hem de ahiret mutluluğu esas alınmıştır. (Bakara 2/200-202) Bu ilke gereği Hz. Peygamber ümmetine dengeli ve itidalli bir dini hayat tavsiye etmiş, devamlı yapılan amelin Allah katında amellerin en hayırlısı olduğunu belirtmiş, ibadetlerde aşırıya gitmek isteyen bazı sahabileri uyararak nefsin ve aile fertlerinin kişi üzerinde hakları bulunduğunu ve her hak sahibine hakkının verilmesi gerektiğini, kendisinin Allah’tan en çok korkan ve O’na en çok ibadet eden kişi olmakla birlikte yine de yiyip içtiğini, cinsi hayatını sürdürdüğünü ve istirahat ettiğini, İslam’da ruhbanlık bulunmadığını belirterek (Müsned, III, 266; Darimi, “Nikah”, 3; Acluni, II, 377) din ile hiç kimsenin yarışamayacağını, aksi halde dinin ona galip geleceğini söylemiştir (Buhari, “İman”, 29)

Manevi kirlenmenin önlenmesi ve ahlaki zaaflarının giderilmesi, uyumlu, tutarlı, dengeli ve huzurlu bir ruhi hayatın yaşanması bakımından ibadetler en etkili vasıtalardır. Kur’an-ı Kerim’de ahiret inancı, azap korkusu iffetli olma, emaneti koruyup sözünü yerine getirme, şahitlikte dürüstlük gibi itikadi ve ahlaki ilkeler yanında namazın ve mali ibadetlerin kişiyi egoist ve yıkıcı duyguların etkisinden koruyacağına işaret edilmiştir. (Mearic 70/19-27). Özellikle namaz ve orucun kişiye zararlı duygulardan koruyacağını, kötü davranışlardan alıkoyacağını belirten ayet ve hadisler vardır. (Ankebut 29/45; Müslim, “Mesacid”, 282) Aynı şekilde zekatın hem insan tabiatındaki cimrilik ve bencillik eğilimini (Al-imran 3/180; İsra 17/100; Furkan 25/67), hem de mala karışan haram ve günah kirlerini temizleyici olduğu söylenebilir. Kurban kesmenin kişinin karakteri üzerindeki en önemli etkisinin ondaki saldırganlık ve öldürme dürtüsünün doğruduğu gerilimi kişi ve toplum açısından faydalı bir yönde tatmine kavuşturmak suretiyle ruhi dengenin korunması olduğu düşünülmektedir. (Daryal, s. 282-291)

İslami ibadetler temizlik ön şartına bağlıdır. Manevi kirlerden arınma maddi kirlerden temizlenmekle başlar. Abdestin ve guslün beden sağlığı üzerine etkileri günümüzde çok iyi bilinmektedir. (Nurbaki, s. 12-18) Ayrıca namazdaki beden hareketleri bir tür beden eğitimi , oruç ise sağlık perhizi işlevi görmektedir. Özellikle oruç üzerine yapılan araştırmalar bu konuda önemli sonuçlar vermektedir. (Uysal, s. 31-34; Yeğin v.dğr., sy. 4 (1981), s. 136-165).

İbadetler, yalnız kul ile Allah arasındaki ilişkileri düzenlemekle kalmaz. Aynı zamanda, ferdin yakın çevresiyle ve toplumla ilişkilerini doğrudan veya dolaylı olarak etkiler. Kişisel niteliği etkin görülen namaz ve oruç ibadetin bile kötülüklerden uzak durma, toplumsal kaynaşmayı, huzur ve sukunu sağlama, yoksullara eli uzatma gibi dışa akseden olumlu sonuçları vardır. Bu özellik zekat, hac, kurban, kefaret gibi ibadetlerde daha etkin görülür.

İbadetlerde niyet ve ihlas esas olduğundan baskı uygulanmasının kişiyi iki yüzlülüğe sürükleyeceğinden, bu şekilde yapılacak ibadetin Allah katında makbul sayılmayacağı açıktır. Kur’an-ı Kerimde genel olarak iyi davranışlarda bulunanların büyük mükafat alacağı, buna karşılık ilahi emirlere itaat etmeyenlerin çetin bir azaba uğratılacağı belrtilmiştir. (Beyyine, 98/5-7)

İbadet, Allah’ın rızasını kazanmak O’na yaklaşmak, O’nun sevgi ve hoşnutluğunu kazanmak için vazgeçilmez bir araçtır. İnsan herşeyi bir kenara bırakarak Allah’ın huzurunda ve O’nunla birlikle olduğunun bilincine varınca amacına uygun şekilde ibadet etmiş olur. Hz. Peygamber (s.a.s.) “İhsan” kavramıyla bu hususu belirtmiştir. (Buhari, “İman” 37;Müslim, “İman” 1) Allah teala “Bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl” (Taha, 20/14) buyurarak gafletle ibadet edilmemesini ve namazın bilinçli bir şekilde kılınmasını istemiştir.

Sosyal bütünleşme, dayanışma ve yardımlaşma bakımından İslami ibadetlerin her birinin ayrı önemi vardır. Genelde ibadetler vesilesiyle bir araya gelen insanlar ortak tecrübeler geliştiren, aynı gaye ve idealleri paylaşan bir cemaat oluştururlar. İbadetlerin birleştirici rolü en etkili sosyolojik güç olarak kabul edilmektedir. (Wach, s. 39-42) Sosyal bağları ibadetle pekişen insan kalabalığı içerisinde ferdi benliklerin yerine birliktelik ruhu hakim duruma geçer. Böyle bir ortamda duygu hassasiyeti zirveye ulaşır, büyük bir dini çoşku yaşanır. Cemaat şuuru fertler arasındaki ayrılıkları önemli ölçüde giderir; eşitlik ve kardeşlik duygularını pekiştirir; kişiyi sevgi ve gönül birliği içerisinde diğer insanlarla bütünleştirerek kendi yalnızlık ve güçsüzlüğünden kurtarır. Zekat, sadaka, kurban, hac gibi ibadetler vesilesiyle toplumun her kesiminde güçlü bir diğerkamlık ve özveri ruhu yaşanır. Gelir dağılımındaki eşitsizliğini fakirlik ve ihtiyacın yol açtığı sosyal gerilimlerin aşılması bu ibadetler sayesinde gerçekleşir. Doğum, ölüm, sünnet, askere gitme, hacı uğurlama veya karşılama gibi az çok ibadetle ilgisi bulunan törenler ve ikramlar sosyalleşmeyi ve sosyal dayanışmayı arttırarak toplumsal bütünleşmeye yardımcı olur.

Diğer olumlu alişkanlıklar gibi ibadet eğitimi de çocuklara küçük yaşlardan itibaren verilmeye başlanırsa kişide gerek ibadetin gerekse ibadetten beklenen olumlu alışkanlıkların daha sağlıklı ve köklü olarak kazanılması mümkün olur. Kur’an-ı Kerim’de çocukların namaza alıştırılması, aile reisinin bu konuda örnek oluşturması gerektiğine işaret edilmiştir. (Taha 20/132) Hz. Peygamber’in çocuklara yedi yaşlarında namazın öğretilmesini tavsiye eden hadisi (Ebu Davud, “Salat”, 26; Tirmizi, “Mevakit”, 182) bu konuda müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Çocuğun ibadet eğitimi küçük yaşlardan itibaren psikolojik gelişimi, bedeni dayanıklılığı dikkate alınarak yaptırılmalıdır. Çocuğu namaza alıştırmada genel olarak yumuşak davranılması, teşvik edici ve ödüllendirici bir yol izlenmesi en uygunudur. Özellikle başlangıçta kolaylaştırıcı bazı uygulamalara da yer verilebilir. Rivayete göre Hz. Hüseyin çocukları namaza alıştırırken öğle ile ikindiyi akşamla yatsıyı birleştirerek kılmalarına izin vermiş, kendisine, “Niçin vakti dışında namaz kıldırıyorsun? “diye itiraz edildiğinde, “Bu onların namazdan uzak kalmalarından daha hayırlıdır” cevabını vermiştir (İbn Mahled, s. 138) Çocukları namaza alıştırırken onların evde namaz kılan büyüklerin yanına rahatça sokularak hareketlerini izlemeleri gerekir.

http://www.diyanetvakfi.dk/musavir/ib.htm

Namaz kalbin nurudur, TURAN TÖNGÜŞ

Namaz kelime olarak Farsça dua demektir. Arapçası “salât”tır, o da “dua” manasındadır. Kıldığımız namazın şeklini bize Rabb’imiz ve O’nun kutlu elçisi ğretmiştir. Yüce Allah’ı tevhid (bir kabul etmek), O’nun eşsiz varlığını bilip tasdik etmek, farz olan en büyük görevdir. Bundan sonra farzların en büyüğü ve en önemlisi namazdır. Namaz, imanın alametidir, kalbin nurudur, ruhun kuvvetidir, müminin miracıdır. Mümin bu namaz sayesinde Yüce Allah’ın manevi huzuruna yükselir, yüce Allah’a yalvararak manevi yakınlığa erer. Mümin için ne yüksek bir şeref!.. Bütün hak dinler, insanlara namaz kılmalarını emretmişlerdir. Bizim sevgili Peygamber’imiz (sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz) de peygamber olarak gönderilişlerinden itibaren namaz kılmakla yükümlü olmuştur. Ancak o zaman, güneşin doğuşundan ve batışından sonra olmak üzere günde iki defa namaz kılınıyordu. Sonra Mirac Gecesi’nde beş vakit namaz farz olmuştur. Hazreti Peygamber’in miracı ise, sahih kabul edilen rivayete göre, Medine’ye hicretlerinden on sekiz ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesinde olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şerif’lerde namaza dair birçok emirler ve öğütler vardır. Bütün bunlar, İslam dininde namaza ne kadar büyük önem verildiğini gösterir. Bir ayet-i kerimenin anlamı şöyledir: “Ey Resûl’üm! Sana vahy olunan Kur’an ayetlerini güzelce oku ve namazı gereği üzere kıl. Gerçekten namaz, edep ve namusa uygun olmayan şeylerden, çirkin görülen işlerden alıkor. Her halde Yüce Allah’ı zikretmek, her ibadetten daha büyüktür. Yüce Allah bütün yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 45)

Namaz en büyük zikirdir

Bir ayet-i kerimenin anlamı şöyledir: “Namazı gereği üzere yerine getiriniz, zekatı veriniz. Nefisleriniz için hayır olarak önceden ne gönderirseniz, onu Yüce Allah yanında (sevap olarak) bulursunuz; asla kaybolmaz. Muhakkak ki, Allah yaptıklarınızı görür.” (Bakara, 110) Bir hadis-i şerifte; “Namaz dinin direğidir.” buyrulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifin anlamı şöyle:

“Namaz, kişinin kalbinde bir nurdur; artık sizden içini aydınlatmak dileyen, kalbindeki nurunu arttırmaya çalışsın.” İşte bütün bu mübarek ayetlerle hadis-i şerifler, namazın Yüce Allah yanında ne kadar büyük ve makbul bir ibadet olduğunu göstermeye yeterlidir. Gerçek şu ki, namaz çok mukaddes bir ibadettir. Namazın faziletlerine nihayet yoktur. Namaz, aklı yerinde olan ve buluğ çağına ermiş bulunan her Müslüman için belli vakitlerde yapılması gereken şerefi yüksek farz bir görevdir. Bu önemli farzı yerine getirenler, Yüce Allah’ın pek büyük ikram ve ihsanlarına kavuşacaklardır. Bunu kasten terk edenler de azabı çok şiddetli olan Allah’ın acıklı cezasını çekeceklerdir. Müslümanlar, henüz yedi yaşına girmiş çocuklarını namaza alıştırmakla görevlidirler. Bu çocuklara ana-babaları ve yetiştiricileri namaz kılmalarını öğretir ve yaptırırlar. On yaşına bastığı halde namaz kılmayan çocuğa velisi, üç tokattan ziyade olmamak üzere, hafifçe el ile vurur. İnsan bir düşünmeli, her an Yüce Allah’ın sayısız nimet ve ihsanlarına kavuşmaktadır. Öyle ikramı bol, merhameti geniş olan Yaratıcı’mızın tükenmeyen lütuflarına karşı teşekkürde bulunmak gerekmez mi? İşte insan, namaz yolu ile şükür borcunu ödemeye, Yaratıcı’sının lûtuf ve nimetlerini tatlı bir dil ile anarak kulluk görevini yerine getirmeye çalışmış olur. Bu bakımdan; “Namaz, şükrün bütün çeşitlerini bir araya toplar.” denilmiştir.

Namaz günahlardan korur

Namaz ruhu temizleyen, kalbi aydınlatan, imanı yüksek duygulardan haberdar eden, insanı kötülüklerden alıkoyan, insanı hayırlara, düşünceye, tevazu ve intizama götüren en güzel bir ibadettir. İnsan namaz sayesinde nice günahlardan kurtulur ve Yüce Allah’ın nice ihsan ve ikramlarına kavuşur. Namaz, manevi hayattan başka maddi hayata da canlılık verir. İnsanın temizliğine, sağlığına ve intizamla hareket etmesine sebep olur. Namaza ayrılan saatler, sonsuzluk aleminin tükenmez mutluluk günlerini hazırlamış olur.

Bana yardım et!

Rebi’a İbnu Ka’b el’Eslemi anlatıyor: Ben Resulullah (sas) ile beraber gecelemiştim, kendisine abdest suyunu ve başkaca ihtiyaçlarını getirdim. Bana, “Dile benden (ne dilersen)!” buyurdu. Ben, “Senden cennette seninle beraberlik diliyorum!” dedim. Bana, “Veya bundan başka bir şey?” dedi. Ben, “Hayır, sadece bunu istiyorum!” dedim. “Öyleyse kendin için çok secde ederek bana yardımcı ol!” buyurdu. (Müslim, Salat 226)

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=46&hn=3945

—————————————————

Namazın İç Anlamı

Namaz kılmak İslam’ın şartlarından ikincisi ve ibadetlerin en önemlisidir. Günde beş vakit olarak her müslüman için farzdır. Beş vakit namaz tek başına ve topluca (cemaatle) kılınabilir. Namaz kılmak için yapılan câmiler İslam mimarisinin en önemli yapılarıdır. Haftada bir cuma namazları topluca camilerde kılınır. Yılda iki defa kılınan Bayram namazları da aynı şekilde toplu olarak kılınır. Cemaatle kılınan namazlar dînin sosyalleşmesinin en belirgin örnekleridir.

Bir hadiste: “Evimizin önünden akan bir nehir olsa, günde beş defa bu nehirde yıkansanız, üzerinizde kirden pastan hiç eser kalır mı? İşte beş vakit namaz böyledir, günahları siler süpürür.”1 buyrulmuştur. Yani namaz insanın ruhunu yıkar, kalbini saf ve temiz hale getirir.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, yerdeki ve gökteki bütün varlıklar Allah’ı tesbih ederler, (İsra 17/44) yani kendi dilleriyle O’na ibadet halindedirler. İşte namaz onların hepsinin ibadet şekillerini içinde toplamaktadır. Metafizik bir bakışla, dağların dikey, hayvanların yatay vaziyette; bitkiler kökleriyle besinleri aldıkları için onların da başları aşağıda olarak, hal diliyle fiilen Allah’a ibadet ve tâatte bulundukları söylenebilir.2

İnsan namazda kıyamda iken dikey, rükûda yatay bir halde bulunur. Secdede ise başı yerdedir. Bu sonuncu halde iken Allah’a âzamî derecede yaklaşır. Secde vaziyeti insanın Rabbine en yakın olduğu haldir. İnsan Allah karşısında maddî olarak ne kadar eğilir ve küçülürse, mânen o nispette büyür ve yücelir.

Namaza başlama tekbiri sırasında “Allah’ü Ekber” diyerek elini kaldıran insan sanki şunu demek ister: “Ben şu anda bütün dünyevî kaygıları ve maddî düşünceleri, kısacası Hak’tan gayri her şeyi elimin tersiyle arkaya atıyor ve yüce Mevlâ’nın huzuruna çıkıyorum.” Bu niyet ve duyguyla ibadete başlayan kişi; namaz sırasında Allah’a tam bir yakınlık içinde olacaktır. Onun için “Namaz mü’minin mîracıdır.”3 buyrulmuştur. Mîraç sırasında Sevgili Peygamberimiz nasıl ki, Allah yakınlığının son noktasını yaşamışsa, müslüman için de namaz, Allah’la beraber olmanın yoludur.

Kur’an-ı Kerim’de namazın kötülüklere engel olacağı belirtilir (Ankebut 29/45). Namaz kıldığı halde ahlâksız davranışlardan geri kalmayan kimse, büyük ihtimalle zamanla düzelecektir. Bunun örnekleri az değildir.

Namazın özü: a) Allah’ın huzurunda kalbin huşu ile yani saygı ve korku ile dolması, b) Dil ile Allah’ın anılması, c) Bedenle O’na âzamî derecede tâzim ve saygı tavrı sergilenmesinden ibarettir. Bu üç unsur öteki dinlerin ibadetlerinin de özü sayılır. Bu üçü arasında en önemli olan ise birincisidir. Dilsiz kimse ikincisini, kötürüm kimse de üçüncüsünü yerine getiremeyebilir. O halde namazda özün özü kalpteki Allah’a yöneliş, O’na olan sonsuz saygı ve sevgi duygusunu canlı tutuştur.4

Allah’ı seven ve sayan O’nun emirlerine uyup yasaklarından kaçacaktır. Sahibini ahlâksızlık sayılan tutum ve davranışlardan vazgeçirmeyen namaz faydasızdır. Kur’an’da gaflet içinde ibadet edenler için “Yazıklar olsun o namaz kılanlara” “(Mâun Sûresi) buyrulur. Hadiste: “Nice namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece uykusuzluk ve zahmettir.”5 denir. Yunus Emre şöyle der: “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.”6

Kur’an-ı Kerim’ de namaz “zikir”, yani Allah’ı anma, O’nu hatırlama olarak da ifade edilir (Ankebut 29/45). Bir kimsenin namazı, o sırada Allah’ı hatırlaması ölçüsünde değer taşır. Gaflet içinde kılınan namaz şeklen namaz olsa bile, gerçek namaz olmaktan uzaktır. Bununla birlikte namaz sırasında bir an bile Allah’ı hatırlayıp, kendini O’nun huzurunda hissetmek dahi bir başarıdır. İnsan namaz kılarken en azından böyle bir huzur ânını yakalamayı düşünmelidir. Bu büyük bir mutluluktur. Bu ânın başlama tekbiri sırasında yakalanması daha uygun ve kolay olur.

Gerçek namaz mîrac olmaya aday namazdır. Gündelik namazlarımız onun taklidi sayılır. Özlenen o asıl namaza ulaşabilmek için ihlâs ve samimiyetle gayret göstermeye devam etmelidir. Hep aynı noktada çakılıp kalmak, bir gelişme göstermemek hoş değildir. “İki günü biri birine eşit olan ziyandadır.”

Namazdaki hareketleri ve taşıdıkları mânâları biraz daha yakından ele alalım. İ. Hakkı Bursevi başlama tekbiri alırken iki elin birden kaldırılmasını şöyle yorumlar: “İşin gerçeği şudur: Sağ el âhiretten, sol el dünyadan ibârettir. Elleri kaldırmak ise, dünya ve âhiret ilgisini elden çıkarıp arka tarafa atmak ve her ikisi sebebiyle de büyüklenmeyi yok etmek anlamını taşır.” Aynı müellifimiz, abdesti mâsivâdan ayrılmak, namazı ise Hakk’a kavuşmak olarak değerlendirir (Vudu ki mâsivâdan infisal, salât ki Hakk’a ittisaldir).7

Namazda ilk okunan dua olan “Sübhâneke” kelimesinin anlamı “Allahım seni tesbih ve tenzih ederim, sen en yücesin, sen en büyüksün” demektir. Bu düşünce ve duygularla Allah’a yönelen kul, O’nu içinde duymaya çalışır.

Daha sonra “Fâtiha” suresi okunur. Burada Rab’la bir konuşma söz konusudur. Önce Allah’a hamt edilir. O’nun âlemlerin Rabbi olduğu, her şeyin sahibi ve hâkimi bulunduğu belirtilir. “Yalnız sana kulluk ederiz.” denir. Bu, tasavvufta “fark” makamının ifadesidir. Daha sonra “Yalnız senden yardım dileriz.” denir. Bu ise “cem” makamının simgesidir.8 Yani bana kulluk etme imkan ve gücünü veren de sensin demektir. O halde: “Ya Rab, ben sana sığınıyorum. “Bizi sırât-ı müstakîme (doğru yola) ilet.” diye dua ve niyazda bulunulur.

Bir kudsi hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: “Ben namazdaki Fâtiha suresini kulumla kendi aramda yarı yarıya bölüştürdüm, kulumun istediği onundur.” der ve şöyle devam eder: Kul “Elhamdü lillâhi Rabbi’l'âlemîn” dediği zaman, Allah: “Kulum beni senâ etti” der. Kul: “Mâliki yevmiddîn” dediği zaman, “Kulum beni övdü” der. Kul “İyyakena’budu ve iyyakenestain” dediği zaman: Allah: “Bu kulumla benim aramdadır ve kulumun istediği hakkıdır” der. Kul: “İhdine’ssırâta’l-müstakîm sırâtallezine en’amte aleyhim gayri’l-mağdubi aleyhim ve le’ddallîn” dediği zaman Allah: “İşte bu kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır” buyurdu.”9

“Rükû” eğilmek demektir. Allah’a saygının, Onun büyüklüğünü itiraf etmenin fiilî şeklidir. İnsan aziz (izzet sahibi, değerli) bir varlıktır. Başka fâni varlıklar karşısında eğilmek ona yakışmaz. Allah’ın huzurunda eğilip, kulluğun sâdece O’na âit olması gerektiğini bilenler, başkaları önünde eğilmezler. “Hakîkî hürriyet ubûbiyyettedir.”10 Bir tek kapıya, yani yalnızca Allah’a kul olmasını bilenler başka kulluklardan; insana, paraya, mevkiye, şöhrete kul olmaktan yakalarını kurtarmış olurlar.

Rükûda Allah’ın azamet ve yüceliği dile getirilirken, doğrulunca da şükrün O’na mahsus olduğunu belirten sözler söylenir. Bir hadiste Allah’ın bu sözleri işittiği müjdesi verilir.11

Secde hâlinin, namazda insanın Allah’a en yakın vaziyet olduğuna evvelce değindik.12 Namazın sonunda okunan “Ettahiyyâtü” duasıyla ilgili şöyle bir görüş vardır: Bu dua, Miraç’ta Hz. Peygamber’le Yüce Allah arasında geçen bir konuşmanın hâtırasıdır.13 O mutlu anda Resulullah “Her türlü selâmın, duanın, güzelliğin Allah’a yönelik olduğunu” söyler. Allah da: “Ey Peygamber selâm/esenlik, rahmetim ve bereketim sana olsun.” diye mukabelede bulunur. Bunun üzerine Hak Resûlü: “Esenlik ve güzellikler aynı zamanda Tanrı’nın iyi kullarının da üzerine olsun.” der. Ve şehâdet kelimesiyle duasını bitirir.

Namazın mü’min için mîraç olduğunu söylemiştik. Namazını bu duygularla kılabilen kişi, Tahiyyat duasını okurken, onun anlamını da düşünerek aynı şuur ve aynı düşünceyi kafasında, gönlünde canlandırmaya çalışır.14 Böylece Rabbiyle konuşmasını devam ettirmiş olur. Bir hadiste, namaz sırasında Allah’ın kıble ile bizim aramızda olduğu belirtilir.15 Burada elbette maddî bir keyfiyet söz konusu değildir. Okuduğu sure ve duaların mânâlarını da göz önünde bulunduran kişi, namazda Rabbiyle karşı karşıyaymış, O’nunla konuşuyormuş gibi bir yakınlık duygusu hissetmeye çalışmalıdır.

Bu seviyeyi yakalayamamak namazdan vazgeçmeyi gerektirmez. Gönül ehli şöyle diyor: “Önünde beklediğiniz kapıyı cevap almak için çalınız. Cevap gelmeyince vazgeçen muhtaç değil demektir. Bu durumda ev sahibi ona ilgi göstermez. Bu yüzden namaz terkedilirse mânevî kayıp büyük olur.”

Namazda Allah’ın huzurunda bulunduğunun farkında olmayan ve aklı fikri ticaretinde veya başka dünyevi işlerinde takılıp kalan kimse, gerçek anlamda namaz kılmış sayılmaz. Hz. Ali’nin, bacağına saplanan bir okun çıkarılması sırasında, onun vereceği acıyı hissetmemek için namaza durduğu ve o esnada çıkarma ameliyesinin yapıldığı söylenir.16 Gerçekten, zihin daha önemli bir şeyle ciddi şekilde meşgul olursa, fiziksel acılar duyulmaz.

Bu yönden namazın öteki ibadetlerden farklı bir özelliği vardır. Namaz kılan kimse, görünüş olarak da başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namazı onu diğer işlerden alı kor. Meselâ oruç tutan bu sırada alış veriş yapabilir, Hac ibadetinin yapıldığı günlerde de bu mümkündür. Namaz sırasında ise bu kabil şeyler söz konusu değildir. Yûnus Emre şöyle der: “Bir dona kan bulaşacak yumayınca mismil olmaz / Gönül pası yumayınca namaz edâ olmayısar.”17

İsmail Hakkı Bursevî beş vakit namaz için şöyle bir sıralama yapar: Sabah namazı sırr ‘ın payıdır. Çünkü o, gecenin karanlığına yakın bulunması dolayısıyla, öteki namazlara göre “gayb”tır. Nitekim “sır” da sair kuvvelere göre gaybdır.

Öğle namazı rûh ‘un payıdır. Çünkü ora rûhun zuhûru miktarınca tam zâhir oluş vardır. Ruh âlem-i halktandır. Zira her ne kadar bizzat görülmezse de, uzuvlar ve kuvvelerdeki tezahürleri cihetiyle eserleri müşahede edilir.

İkindi namazı kalb ‘in payıdır. Çünkü o orda namazdır, nitekim kalb de uzuvların ve kuvvelerin ortasındadır. Bunun içindir ki “Kalb iyi olduğu zaman bütün ceset iyi olur, o bozulduğu vakit bütün ceset bozulur.”18

Akşam namazı, kendisinde nurun batması dolayısıyla nefs’in payıdır. Nefs, “emmâre” mertebesinde karanlık ve siyahtır. “Levvame”de karanlığı hafifler. “Mülheme”ye intikal ettiği zaman aydınlanmaya başlar. Nihayet “mutmainne” olunca onun hali, güneşin doğuşu sırasındaki insan durumuna benzer.

Yatsı namazı, tabiat ‘ın payıdır. Çünkü yatsı, tabiatın vasıflarından olan uyku vaktidir.19

Sufî müfessirimiz, namaz vakitlerini meleklerin kanatlarına benzetir, insanın onlarla mâna âleminde uçtuğunu söyler. Cesedi göklere yükselmeye yetmeyen için mânevî mîrâcı tahsil etmek üzere namaz konulmuştur. Mânevî kanat maddî kanattan daha güçlüdür. Namaz rekâtları, organların hareketine muhtaç bulunmak itibâriyla her ne kadar maddî bir görünüme sahipse de, sahip oldukları hususlar ve onlardan hâsıl olan neticeler manevîdir.

Namazda asıl olan “iki rekât” olarak kılınmasıdır. Bu da Allah’ın Cemâl ve Celâl’ine işarettir. Daha sonra bu iki rekât üzerine bir veya iki rekât ilâve edilmiştir. Şöyle ki:

Sabah namazı iki rekât olarak farz kılınmıştır. Öyle bir vakitte ki: Bir taraf gecedir, gece Zâtî Celâl mertebesi olan “Lâ taayyün” mertebesine işaret eder; bir tarafı gündüzdür. Gündüz vücûdî ve hakîkî Cemal mertebesi olan “Taayyün” mertebesine işaret eder. Ayrıca sabah namazının birinci rekâtı Celâl mertebesine, ikinci rekâtı Cemâl mertebesine işarettir. İki rekâtın toplamının birliği, kendisinde bu iki mertebenin toplandığı Kemâl-i Zâtîye işarettir.

Akşam namazı sabah namazının aksidir. Çünkü Ahadiyyet-i câmia onda gizli bunda açıktır. Nitekim akşamda birinci rekât Celâl’e, ikincisi Cemâl’e, üçüncüsü ise Kemâl-i câmia işarettir.

Yatsı namazı, dört rekâtıyle “Lâ taayyün”e işarettir. Burada gecenin vücûdu için celâl mertebesinde bilkuvve; zat, isimler, sıfatlar ve fiiller olarak dört taayyün söz konusudur.

Öğle namazı, dört rekâtı ile gündüzün vücûdu için cemâl-i ilâhî mertebesinde bilfiil aynı dört taayyüne işarettir.

İkindi namazı, dört rekâtı ile, bu vakitte başkalaşma (tegayyür) olduğu için bilfiil cemâl-i kevnîye işarettir. Bu tasnifte bir ölçüde namaz vakitlerinin özelliğine de değinildiği görülür.20

Müellifimiz namazın sonundaki selâmlar hakkında şu beyanda bulunur: “Namaz kılan, vuslat ve cem’in ancak tevhid ile gerçekleşeceğine işaret olmak üzere, namaza tekbirle girer; ayrılık ve fark’ın ikilikte olacağına işaretten namazdan iki selâmla çıkar. Tevhîde girdiği zaman vuslat âlemine girmiş olur. Buradan namazın maddî şekli ile elde edilen mânevi mîracın değeri anlaşılmış olur. Bunun için Peygamber (as), daimî mîraçta olmasına rağmen “Bizi rahatlat ey Bilâl!”21 buyurmuşlardır.”

Serrac’a (ö.378/988) göre namazda kıyam edebi, Allah’ın huzurunda bulunma şuurudur. Kıraat edebi, Kur’an âyetlerini gönül kulağıyla dinliyormuş gibi, yahut da Allah’a okuyormuş gibi bir duyguyla okumaktır. Rükû edebi, Allah’ı yüceltmek, kendisini bir toz zerresi gibi görmek, “Semiallahü limen hamideh” sözünü Allah’ın işittiğini bilmektir. Secde edebi, Allah’a en yakın olma halini hissetmek ve O’nu aziz bilmektir.22

Hucviri (465/1072) namazın şartlarıyla ilgili olarak şu yorumları getirir: “Zahirde necâsetten, bâtında şehvet ve süfli arzulardan arınmak ve temizlenmektir. Zahirde elbiseyi necasetten temizlemek, bâtında bu elbiseyi helâl yoldan temin etmektir. Zahir kıblesi Kâbe, batın kıblesi Arş, sırrın kıblesi müşahededir. Nefs mücahedesi ile uğraşmak namazdaki kıyam gibidir. Zikr-i dâim namazdaki kıraat gibidir. Namazda huşûun şartı sağında solunda kimin bulunduğunu bilmemektir.”23

DİPNOTLAR: 1. Müslim, Mesacid, 283. 2. Bu konuda bk. M. Hamidullah, İslama Giriş, 85; A. Avni Konuk, Fususu’l-Hıkem Terceme ve Şerhi, IV, 337, İstanbul, 1992. 3. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, Yûnus suresi 10. âyetin tefsiri. 4. Bk. ?ah Veliyyullah Dehlevî. Huccetullahi’l-Baliğa. I, 286, çev. Mehmet Erdoğan, İz Yayıncılık, İstanbul, 1994; S. Uludağ, age, 82. 5. İbn Mâce, Sıyam, 21. 6. Yunus Emre Divanı (M.Tatçı), 133. 7. İsmail Hakkı Bursevi, Kitâbü’n-Netice II, 62, Hazırlayanlar: Ali Namlı – İmdat Yavaş, Însan Yayınları, İstanbul ,1997. 8. Kuşeyrî, Risâle, çev. Süleyman Uludağ, 155, Dergâh Yayınları, İstanbul 1978. 9. Müslim, Salât, 37; İbn Arabî, Mişkâtü’l-Envâr, çev. Mehmet Demirci (Nurlar Hazînesi), 98-100, İz Yayıncılık, 2. baskı, İstanbul, 1994. 10. Bk. Ku?eyrî, Risale terc. “Hürriyet” bahsi, s.316. 11. Müslim, Salât, 62; Nurlar Hazinesi, 98, 12. Müslim, Salât, 215. 13. Bk. Ahmet Naim, Tecrîd-i Sarih terc, II, 876. Tahiyyat duasının bu mânâda yorumu için bk. Halûk Nurbaki, Tek Nur, 144, İstanbul 1989. 14. Bk. Sühreverdi, Avârifü’l-Maârif, çev. H.Kâmil Yılmaz – İrfan Gündüz (Tasavvufun Esasları) s. 393, Erkam Yayınları, İstanbul 1989. 15. Buhari, Salât, 33; Tecrid-i Sarih terc. II, 353. 16. Benzeri bir olay için bk. Hucviri, age, 441. 17. Yunus Emre Divanı (M.Tatçı), 56. Beytin yorumu için bk. Mehmet Demirci, Yunus Emre’de İlâhî Aşk ve İnsan Sevgisi, 127, 2. baskı, Kubbealtı neşriyatı, İstanbul, 1997. 18. Buhari, İman, 39; Müslim, Müsakat, 20. 19. İ.H.Bursevî, Ecvibe-i Hakkıyye, vr. 49/a-b, Süleymaniye K. Es’ad Efendi no. 152/2. 20. Bursevi, Ecvibe, vr. 53/a 21. Ebu Davud, Edeb, 86; Ahmed b. Hanbel, V, 371. 22. Ebu Nasr Serrac et-Tûsî, el-Luma, çev. H. Kâmil Yılmaz (İslam Tasavvufu), 160, Altınoluk Yayını, İstanbul, 1996. 23. Hucviri, Ke?fü’l-Mahcub terc; (Hakikat Bilgisi) 436.
Kaynak: Altınoluk Dergisi

http://www.namazzamani.net/turkce/ic_namaz.htm

———————————————————–

Dinin Direği Namaz, Doç. Dr. Ömer Çelik

Yaratılıştan maksat kulluk, kulluğun gerçekleştiği ve mühim ibadet namazdır. çünkü namaz, hem fiziki hem de içinde okunan dualar itibariyle mahlukatın her türlü ibadet tarzlarını ihtiva etmektedir. Mahlukatın bir kısmı daimi kıyamdadır; dağlar, ağaçlar gibi. Bir kısmı rukudadır; hayvanat gibi bir kısmı ise sanki secde halindedir; yeryüzü, ovalar gibi. Bütün yaratıklar kendi durumlarına göre hal diliyle yüce Allah’ı tesbih halindedir. işte namaz kılmakta oolan mü’min, bütün varlıkların ibadet ve zikirleriyle bütünleşerek Allah’ına kulluk etme imkanına kavuşmuş olmaktadır.

Rasulullah (s.a.v): ” Allah Teala’nın insanlara farz kıldığı ibadetlerin en sevimlisi tevhidden sonra namazdır. Eğer o’nun katında namazdan daha faziletli bir ibadet olsaydı melekler onunla ibadet ederlerdi. Halbuki meleklerin kimisi kıyamda, kimisi rükuda, kimisi de secdededir ” (İhya I. 146) buyurarak namazın niçin en faziletli ibadet olduğunu açıklamıştır.
Hakkı verilerek ve Allah’tan huşu duyarak eda edilen namaz, insanın maddi ve manevi pek mühim tesirler meydana getirir. şunu bilmeli ki; namaz rızkı artırıcı, sağlığı koruyucu, hastaları ayağa kaldırıcı, kalbe kuvvet yüze güzellik ve parlakılık vericidir. Namaz mü’minin ruhunu ferahlatır, azalara enerji ve hareketlilik kazandırır, tembelliği giderir, göğsün genişlemesine ve huzur duymasına sebep olur. Ruha gıda verir, kalbe ışık verip aydınlatır.

Namaz insanı şeytandan uzaklaştırır. Allaha yaklaştırır. Yüce rabbimiz bize ” Secde et ve yaklaş” (Alak suresi, Ayet 19) buyurur. Demekki Allah’a yaklaşmanın en iyi yolu secde etmektir.

Hasılı namazın insan ruh ve beden sağlığını elde edilip korunmasında, buna dayalı olarak dünya ve ahiret tehlikelerinden uzak kalıp bu iki dünyanın faydalarını kazanmada büyük bir rolü bulunmaktadır. Bu hususu en iyi bir şekilde şu ayet-i kerime izah etmektedir: ” Habibim! Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak ibadetlerin en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir” (Ankebut suresi, 45.Ayet).

Bu ayet-i kerimede hakkı verilerek kılınan namazın ruhu ulvileştireceği ve mutlaka kötülüklerden alıkoyacağı belirtilmektedir. Bunun yanısıra iyiliğe sevketmeyenle kötülüklerden alıkoymayan namazın ise pek makbul olmadığı dile getirilmektedir ki böyleleri için Maun suresi 4 ve 5. ayetlerde “yazıklar olsun tehtidi” bulunmaktadır.

Yüce rabbimiz, kurtuluşa erişebilmemiz için namazlarımızı huşu ile kılmamızı istemektedir. Şah-ı Nakşibendi denamzda huşu elde etmek için şu dört şartın yerine getirilmesi gerektiğini söyler:
1 – Helal lokma
2 – Allah’ın huzuruna çıkacağı şuuruyla abdesti dikkatlice almak.
3 – İftitah tekbiri getirirken Allaah’ın huzurunda olduğunu hissetmek.
4 – Namaz dışında da namazdaymış gibi hareket etmeye çalışmak.
Bu şekilde namaz kılıp huşuya ermek ve hakiki secde ederek rabbimize yaklaşmak dileğiyle…

http://www.namazzamani.net/turkce/omercelik.htm

——————————————————————————–

İbadet ve Ubudiyet’in Mânâsı, Sızıntı, Ağustos 1993, Cilt 15, Sayı 175

Allah’ın emirlerini yerine getirme, O’na kullukta bulunma ve kulluğunun şuurunda olma manâlarına gelen ibâdet ve ubûdiyet; bazılarına göre aynı manâya hamledilmiş ise de, büyük çoğunluğun nokta-i nazarı, bu kelimelerin lâfızları gibi manâlarının da ayrı ayrı olduğu merkezindedir.

İbâdet, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme manâlarına gelmesine mukabil, ubûdiyet, kul olma ve kölelik şuuru içinde bulunma şeklinde yorumlanmıştır. Zaten, ibâdette bulunana “âbid”, ubûdiyette bulunana “abd” denmesi de açıkça bu farkı göstermektedir.

Ayrıca, ibâdet ve ubûdiyet arasında şöyle ince bir fark daha söz konusudur: Meşakkat ve külfetle edâ edilen, havf ve recâ derinlikleri olan, niyet ve ihlâs yörüngeli bütün malî ve bedenî mükellefiyetler birer ibâdet; îfâsında bu türlü buudların söz konusu olmadığı iş ve vazifeler de birer ubûdiyettir. Zannediyorum İbn-i Fard da: Seyr-i sülûkte aştığım mertebelerde her ubûdiyeti, ibâdet-i hâlisemle gerçekleştirdim” sözleriyle bu farka işaret etmektedir.

Ayrıca sofîlerden bir kısmı, ibâdeti avamın kulluğu, ubûdiyeti şuur ve basîret insanlarının îfa ettiği vazife, ubûdeti de saflar üstü safların sorumluluklarını yerine getirme şeklinde tarif etmişlerdir ki; birincisi, mücâhede insanının işi, ikincisi aşılmaz zorlukları göğüsleyen civanmertlerin tavrı, üçüncüsü de, kalp ve ruhlarının enginlikleri ile Hakk’a müteveccih olanların hâli olarak yorumlanabilir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ibadetler/ibadet.ve.kulluk/a9677.html

—————————————————————————————————-

İbadetlerin Gayesi, Yeni Ümit, Temmuz 1993, Cilt 3, Sayı 21

Evet, ibadetlerde kemmiyet tam, keyfiyet hedef, duâlarda sözler vesile, ruh ve samimiyet esas, davranışlarda sünnet rehber, şuur elzem ve bütün bunların hepsinde Allah gaye olmalıdır. Namaz, yatıp kalkmak değildir.. zekât, nereye gittiği bilinmeyen bir matrahın def-i belâ kabilinden çıkarılıp bir yere atılması olamaz.. oruç, aç-susuz durmaktan ibaretse perhizden farkı ne? Hac, yörüngesinde icrâ edilmezse bir şehirden bir şehire seyahattan ve birilerine döviz kazandırmadan farkı kalır mı? İbadetlerde kemmiyet eksenli kalmak çocukların eğlencesi olsa gerek.. duâlardaki ruhsuz bağırıp-çağırmalar, gırtlak harcı arayanların işi olmalı.. özünden habersiz hac ve umre, “hacı” adı ve hac menkıbeleriyle mütesellî olma yolunda katlanılmış bir meşakkat değilse, mânâlandırmada biraz zorlanacağız…

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ibadetler/ibadet.ve.kulluk/a9676.html

————————————————————————————————–

Kulluk

Peygamberin gönderiliş gayesi, insanın yaratılış gayesiyle aynı noktada birleşir. O da Allah’a kul olma çizgisidir.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de :

“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk yapsınlar diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurarak bu hususa işaret etmektedir.

Demek oluyor ki, bizim esas yaratılış gayemiz Allah (cc)’ı bilip tanımak ve O’na layıkıyla kul olmaktır. Yoksa, yeme-içme, mal ve mülk kazanma veya dünya buudlu ev-bark sahibi olma değildir. Gerçi bunlar da bizim için fıtrî ihtiyaçlardır. Ancak yaratılışımızın gayesi değillerdir. İşte peygamberler bize, bu sırlı yolu göstermek için gelmişlerdir.

Âyette:

“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 21/25) denilerek bu hususa işaret edilmiştir.

Diğer bir âyette de :

“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının’ diye her millete bir peygamber gönderdik. Allah o insanlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklık hak oldu. Öyleyse yeryüzünde gezin de görün. Hakk’ı yalanlayanların sonu nasıl olmuş?” (Nahl, 16/36) denilerek, yine peygamberlerin gönderiliş gayesi putlardan sakınıp, Allah’a kul olma yolunda insanlara önderlik yapma hikmetine bağlanmıştır.

Efendimiz’in Farkı

Efendimiz’in durumu ise daha farklıdır. O bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olmakla, hem insanları hem de cinleri kulluk yoluna iletmekle vazifelidir. Abdullah b. Mes’ud (ra) başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakleder:

“Efendimiz ile beraber bir yere gittik. Benim etrafıma bir çizgi çizerek, ‘sen buradan ayrılma’ dedi ve kendisi benden uzaklaştı. Daha sonra gürültüler duymaya başladım. Allah Resûlü’ne bir şey mi oldu diye ciddi endişe içindeydim. Fakat, bana buradan ayrılma, dediği için de yerimden kımıldayamıyordum. Bir müddet sonra Allah Resûlü döndü. Duyduğum gürültünün sebebini sordum ve: Ya Resûlallah! O tarrakalar koparan gürültü neydi? dedim. Cevaben: ‘Cin taifesi bana iman edip biatta bulundular. Sonra aralarında münakaşa başladı. İnananlarla, inanmayanlar birbirlerine tutuştular. İşte duyduğun gürültü bu idi. Ve ayrıca bana vefatım haber verildi’ dedi.”[1]

Allah Resûlü, son ifadeleriyle şunu haber veriyordu. Benim gönderiliş gayem insanlara ve cinlere hidayete giden yolu açmaktır. Bugün artık cinler de bana iman ve itaat ettiklerine göre, dünyada kalmamın bir mânâsı yok, demektir. Öyleyse, bundan böyle artık dünyadan ayrılıp gitsem olabilir…

O böyle düşünüyor ve ifadeleri arasında risâletin gaye ve hedefine ait sırlar veriyordu. Aslında O, bizlere de dünya ile ukbâyı tercih mevzuunda şöyle bir duâ tâlim buyurmuştu :

“Allahım hayat benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat. Vefat benim için daha hayırlı olduğu zaman da ruhumu al ve beni vefat ettir.”[2]

[1] Taberi, Cami’ul-Beyan, 24/33 vd; Müsned, 1/449.
[2] Buhari, Merdâ, 19; Müslim, Zikr, 10.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/peygamberlerin.gonderilis.gayesi/a2018.html

——————————————————————————————————————-

Kulluğun Anlamı, Sızıntı, Nisan 1999, Cilt 21, Sayı 243

En şümullü ifadesiyle kulluk da diyebileceğimiz ubudiyet, varlık ve eşya ile hem-âhenk olmanın, dünya ve içindekilerle uyum içinde bulunmanın, kâinatın sırlı koridorlarında yürürken şuraya-buraya takılmadan yol almanın, sözün özü, otağını tekvinî esaslarla teşriî emirlerin birleşik noktasında kurmuş bulunan insanoğlunun, iç âhengiyle varlık arasındaki dengesini korumanın semavî unvanıdır. Esasen bu âhenk ve bu denge sağlanmadan, insanın insanî değerlere saygı içinde ve onları koruyarak yoluna devam etmesi de mümkün değildir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ibadetler/ibadet.ve.kulluk/a9677.html

——————————————————————————————————————–

Kulluk Sırrı, Fethullah Gülen, herkul.org, 29.07.2002

Cenâb-ı Hakk’a teveccühte, ibadet ve dualarda bir kulluk sırrı (sırr-ı ubûdiyet) vardır. Yani; onlara yüklenen mânâları kul bilemeyebilir; ama sırf emredildiği için onların gereğini eda eder ve böylece emre amâde bir kul olduğunu gösterir. Kulluk vesilesiyle, kalbin, ruhun, hissin ve sırrın beslenmesi, Allah’a (cc) teveccühü gibi maslahatlar hasıl olabilir. İnsan biraz düşündüğünde bunlar dışında başka bir kısım hikmet ve faydaların meydana geldiğini de görebilir.

Mesela, Zekat’ın bir İslâm köprüsü ve fakir ile zenginleri yanyana getirici, ısındırıcı, nifak ve şikakı önleyici bir tedbir olduğu akılla anlaşılabilir. Hacc’ın bir seyahat ve tenezzüh olarak insanı dinlendirdiği, ona yeniden kendine gelme fırsatı verdiği ve aynı zamanda onun alemi İslâm çapında bir kongre olduğu düşünülebilir. Oruç’la, insan nefsinin itaati öğrendiği, bir nevi perhiz yaptığı ve sıhhat bulduğu neticesi çıkarılabilir.

Fakat, bir mümin ibadetlerini kat’iyen bu fayda ve maslahatlara bağlamaz. Çünkü o bilir ki, ibadetlerde “taabbüdîlik”; yani hikmet ve maslahatları ne olursa olsun, onları anlasın ya da anlamasın, nasıl bildirildi ve emredildi ise ona göre hareket etmek ve o emirde kendi aklının almadığı daha pek çok hikmetler olabileceğini düşünmek esastır. Zekat, oruç ve hacta olduğu gibi namazın belirli vakitlere tahsisi, rekat sayısındaki farklılıklar, rükû, sücud ve kıyam gibi hususî hareketler… için bazı hikmetler aklına gelse de mümin, bunları her şeyden önce Rabb’imiz böyle emrettiği için bu şekilde yerine getirir ki, fıkıh metodolojisinde ibadetlerde gözetilen bu hususiyete “taabbudîlik” denir.

Taabbüdî olan şeylerin önemli bir yanı şudur: Siz yaptığınız şeyle, ondan sonra Cenâb-ı Hak tarafından size lütfedilen şey arasında tenâsübi illiyet (sebep-sonuç ilişkisi) prensibine göre bir münasebet göremezsiniz. Mesela, namaz kılarsınız, dünyevî-uhrevî, kalbî-ruhî, aklî-hissî öyle matluplarınız hasıl olur ki, bu nasıl oldu diye şaşırırsınız. Burada ince bir nokta vardır; taabbüdîlik, taabbüdîlik hesabına işler ve sizde sadece emredildiği için ibadet etme duygusunu geliştirir.

Efendimiz’in (sav) mucizelerini düşünürseniz, yerdeki bir parmağın kalkmasıyla kamer nasıl iki parça oluyor!. Parmağıyla işaret edince ağaç nasıl O’nun yanına geliyor!. Mübarek elini bir yemeğin üzerinde bir-iki defa devir yapınca o yemek nasıl bereketleniyor, on kişilikken, yediyüz kişiyi doyuruyor!. Bütün bunlarda tenâsüb-i illiyet prensibine göre, meselenin makul yanı olmadığından öyle anlaşılır ki Allah (cc), hususî bir lütufta bulunuyor. Aynen öyle de, insan kendi ibadetleri ve onlardan hasıl olan neticeyi gördükçe, tavırları, davranışları, ruhî ve kalbî hayatı açısından lütuf ve nimetlere mazhar oldukça taabbüdîlik mülahazası da artar.

Ayrıca taabbüdîlik, kulluk vazifesinin arkasında hiç birşey aramama ve amelleri sadece Allah’ın emrine bağlama duygusunu, Allah’a (cc) halisâne teveccüh hissini meydana getirdiği için çok önem arz eder. O’nun rıza ve hoşnutluğunu arama duygusunu besler. Hatta sadece farz ibadetlerde değil; insanın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatıyla alakalı vaz’edilmiş esaslarda da bir taabbüdîlik vardır. İnsan günlük hayatında yapageldiği işlerde ve muâmelâtta da sadece emredildiği için yapma niyetini gözetebilir. Âdiyât ve muâmelâtta akla, mantığa ve hikmete muvafık mânâların olduğu hususu daha çok görülse de, onlarda bile “emredilmiş olmaları”nı esas alabilir. Ve kul ister ibadetlerini, isterse günlük hayatta yapageldiği şeyleri, taabbüdîlik mülahazasına bağlı yaparsa, kendisini hâlisâne kulluk ruhuna alıştırmış olur. Bunu Üstad Hazretleri’nin sözüyle irtibatlandırabilirsiniz: İnsan yaptığı bir kısım âdetlerini Allah rızası için yapar, onları sağlam bir niyete bağlarsa, mesela Efendimiz’in (sav) sünnet-i seniyyesine uyma niyetiyle O’nun gibi yer, O’nun gibi otururkalkar ve her hareketinde O’na benzemeye çalışırsa âdetlerini dahi ibadete çevirmiş olur.

Taabbüdîlik esasının temelindeki espiri şudur: Cenâb-ı Allah hakikî Mâlik ve hakikî Mutasarrıftır; insanlar da O’nun kulları ve dolayısıyla mülküdürler. Mülk sahibi mülkünde istediği tasarrufu yapar. Öyleyse, O bizim tavır ve davranışlarımızı belirlemede de Mutlak Hâkim’dir. Bununla beraber, Allah (cc) âdiyât içinde insanlara bir hilafet mânâsı vermiş, eşyaya müdahale etme hakkı tanımıştır ki, bu izâfî bir mâlikiyettir. İnsanlar, Mutlak Hâkim’e, Mutlak Mutasarrıf’a taabbüdîlik mülahazasıyla mutlak teslim ve tâbî olmalı; âdiyatta da eşyaya müdahale etme mevzuunda kendilerine tanınan izâfî ve nisbî hakkı kullanmalıdırlar. Ama bu hakkı kullanırken de bilmelidirler ki, asıl mal sahibi ve Müsebbib-i Hakikî Allah’tır.

Allah Teâlâ kainatta âdâtı Sübhâniye diyebileceğimiz, dâfiacâzibe (itmeçekme) kanunu, sürtünme kanunu, yerçekimi kanunu gibi… bazı kanunlar yaratmıştır. Mesela, otlar, ağaçlar… toprakta kuvvei inbâtiyesini bulduğu, güneşle temasını devam ettirdiği ve bir de suyla buluştuğu sürece büyür, gelişir ve verimli olur. Ağaçların, bitkilerin su vesilesiyle gelişip büyümesi, meyve ve ürün vermesi de Allah’ın bir kanunudur. Aslında sulamadan hasıl olacak neticeyi yaratan Allah’tır (cc); ama onu bir sebep olarak halketmiştir. Biz bu sebebi bilince devrin şartlarına, ilim, teknoloji ve idrakine göre değişik sulama usulleri geliştirir ve onları tatbik ederiz. Tohumu atarken, o tohumdan beklenen neticenin en azamî derecede hasıl olması için nasıl bir ekme metodu uygulamak gerekiyorsa onu arar, bulur ve uygularız.

Fakat daha tohumu atarken de “Benim yapıp ettiklerim sadece bir sebeptir. Ürünü verecek Allah’tır. Bunları büyütürse O büyütür. Bire iki verirse O verir. Fakat izzet ve azametine sebebleri perde yapar.” deriz. “İzzet ve Azamet ister ki, esbâb perdedârı desti Kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl de ister ki, esbâb elini çeksin tesir-i hakikîden.” mülahazasına bağlı kalırız. İşte böyle bir meseleyi dahi taabüdîliğe bağlayarak Allah’a (cc) kulluk eder; O, bize izafî de olsa eşyaya müdahale hakkı ve imkanı verdiği ve bunu da emrettiği için sebepleri yerine getirirsek asıl kulluk şuurunu yakalamış oluruz.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12416.html

—————————————————————————–

Kur’an’da Kulluk, Sızıntı, Ağustos 1993, Cilt 15, Sayı 175

Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük pâyedir. Esasındaki sürekliliği itibariyle onu aşan ve onun önüne geçen, fakat sürekli olmayan en büyük İlâhî payelere bile bir manâda fâikiyeti vardır.. fâikiyeti vardır ki, Allah O Rehber-i Küll ve Muktedâ-yı Ekmel’ini, sözlerin en ekmeli içinde anarken, önce “Abduhu” demiş, sonra “Resuluhu” sözüyle o mübarek cümleyi taçlandırmıştır. Keza, O “Şeref-i Nev-i İnsan”ı O “Ferîd-i Kevn-i Zaman”ı miraç adı altında gökleri şereflendirmeye dâvet ederken, dâvetiyenin başına: (İsrâ/1) iltifat-bahş kaydını koymuş ve O’nun ubûdiyetinin bu husûsi fâikiyetine işaret buyurmuştur. Hele, bu gök yolculuğunda, mekânın lâmekân olduğu, cânânın o mübârek cisme cân olduğu ve “Subuhât-ı Vech” şualarının hoşâmedî televvünüyle her yanı sardığı o muhteşem istikbâlde, binbir tebcil arasında kulluğun çekilip öne alınması, alınıp kuluna vahyetti ha vahyetti” (Necm/10) denmesi ne mânidardır!

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ibadetler/ibadet.ve.kulluk/a9679.html

————————————————————————————————————-

İnsanın Allah’a Halife Olmasının Gereği, Sızıntı, Nisan 1999, Cilt 21, Sayı 243

İnsanın, Yaratıcı’ya halife olma aktivitesi, O’na inanıp ibadet etmeden eşya ve hâdiselerin esrarına vâkıf olmaya, ondan da tabiata müdahale etmeye kadar fevkalâde geniş bir dairede cereyan eder. Hakikî bir insan bütün bir ömür boyu evvelâ, imanıyla duygu ve düşüncelerini plânlar, değişik ibadet çeşitleriyle ferdî ve içtimaî hayatını düzene sokar, genel muameleleriyle aile ve toplum münasebetlerini dengeler ve arzın derinliklerinden semanın enginliklerine kadar her yerde nev’inin bayrağını dalgalandırarak gerçek bir halife olmanın gereklerini yerine getirip iradesinin hakkını edâ etmeye çalışır; çalışır ve yeryüzünü imar eder, varlıkla insanoğlu arasındaki âhengi korur, arz ve semanın zenginliklerini arkasına alarak, Yaradan’ın emri ve izni dairesinde hayatın rengini, şeklini, şivesini daha bir insanî seviyeye getirmeye gayret eder.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ibadetler/ibadet.ve.kulluk/a9719.html

———————————————————————————————————-

Kulluk Şuurunda Mükemmelliği Yakalama

Tarih boyu hemen her yenilenme (tecdit) döneminde, kullukta mükemmelliğin yakalanması söz konusu ?olmuştur. Mükemmeli bulma, şahıstan şahısa, durumdan duruma değiştiğinden dolayı da bu, bir mânâda izafî ?kabul edilebilir. Ama mükemmel kulluk adına ille bir ölçü söylenmesi gerekiyorsa; bunu, emir ve yasaklara ?saygı ve sadakat dairesinde kalarak Allah nezdinden gelen vâridlerin insan gönlünde hissedilmesi ve kulluğun, ?nazarî bilginin üstünde keşfen ve zevken de duyulması şeklinde bir ölçü ile özetleyebiliriz. Aslında kulluk ?adına hepimiz yapılması gerekli olan şeyleri biliriz ama, onların zamanla kalbimizde inkişaf edip bir de zevken, ?keşfen kendini hissettirmesi meselesi vardır ki, bu tamamen, her şahsın bu hususta biraz kendini zorlamasıyla ?alâkalıdır. Kendilerini okumaya yanaşmayan insanların üzerlerindeki bu türlü vâridleri hissetmeleri de söz ?konusu değildir.?

Meselâ, namaz nedir? Nezd-i Ulûhiyette ne ifade eder? Kalbte duyulması nedir? Evet kalbte kemmiyetsiz, ?keyfiyetsiz Zât-ı ulûhiyet duyuluyorsa -Allah kelimesini bilhassa kullanmıyorum- evleviyetle en kâmil ?peygamberin, en kâmil ümmetinin en kâmil ibâdeti, hatta neredeyse iman derecesine yükseltilen namaz, ?kendine mahsus çizgileriyle insanın vicdanında duyulmalıdır. Bu ise ikinci bir bilgi veya bilginin mârifete ?dönüşmesi ile mümkün olur. Allah hakkında “bir yaratıcı” vardır demek başkadır; zamanla ibadet ü taat, evrad ?u ezkârla aynı bilginin bir kalb kültürü haline gelmesi tamamen başkadır. ?

İnsanlığın yaratılışından gaye, insan-ı kâmil olmaktır. “Ve mâ halaktü’l-cinne ve’l-inse illâ liya’büdûn; ?Ben insanları ve cinleri ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” âyet-i kerimesinde, yaratılışın esas gayesi ?anlatılırken “ibadet” kelimesinin kullanılması mânidardır. İbadet deyince bizim ilk aklımıza gelen namaz, oruç, ?zekat, hac nevinden yaptığımız ameller olur. Oysa kelimenin iştikakından istifadeyle yapılacak bir tahkikle ?meseleye daha farklı yaklaşıldığında görülür ki, ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan ?şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesi ve yaşanan bu yolun şehrah haline gelmesi demektir. Evet ?aynı güzargahta sürekli çalışan bir şoförün, o yolun hangi km’sinde kavis, viraj vs. olduğunu çok iyi bilmesi ?gibi insanın, kulluğu o şekilde duyması, yakından tanıması ve kulluk yolunun insanı şaşırtmayacak kadar işlek ?bir yol haline gelmesini sağlaması da çok önemlidir. Araplar bu hususu ifade sadedinde, ibadet kökünden gelen ?bir kelimeyi kullanarak “tarîkun muabbed; işlek yol” tabirini kullanırlar.?

Burada, İbn Abbas “liya’budûn” için “liya’rifûn; tanısınlar, mârifete ulaşsınlar” şeklindeki tevcihiyle farklı ?bir noktaya dikkatleri çeker. Bu ibtidaî bir Allah bilgisi anlamının ötesinde o bilgi üzerine bina edilerek işlek ?hale getirilmiş bir kulluk yolu demektir. Evet kulluk bir yoldur; insan o yolda olmazsa O’na varamaz. Öyleyse ?varılacak yol da onun içindedir. Yani sebep zikrediliyor, müsebbep murad ediliyor; yol gösteriliyor, o yolla ?yürüdüğün zaman varacağın hedefe işaret ediliyor. Bu açıdan denebilir ki, ciddî kulluk yolunda olan bir ?insanın, mârifet ufkuna ulaşması da tabiî hatta zarurîdir.?

Diğer bir yaklaşımla, esas ulaşılması gerekli olan “liya’rifûn” ufkudur ya da o ufku, herkesin kulluğu ?derecesine göre duyup hissetmesidir. Bunu bir başka ifade tarzıyla, insanın önce kendi kulluğunu duyması, ?sonra Mâbud-u Mutlak’ın, Mâbudiyete istihkakını bilip sürekli onun karşısında olduğunu hissetmesi de ?diyebiliriz. Bu konuda sunîliğe girilmemesi bir esastır. Efendimiz’in duyduğunu, Hz. Ebû Bekir’in duyması, ?Hz. Ebû Bekir’in duyduğunu Abdülkadir Geylanî’nin duyması mümkün değildir. Muvakkaten Bediüzzaman’ın ?iç âlemine nüfuz imkânı olsaydı ve namaz kılarken, Rabbin huzurunda neler duyduğu tesbit edilebilseydi, ?zannediyorum kendimizden utanırdık. Bereket Allah bize büyüklerin namazlarını duyurmamış!. Yoksa kendi ?namazlarımızı değersiz bulur, kaldırır bir kenara atardık. Onların namazı, mehabet altında, yerinde ezilme, ?yerinde eğilme, içinde boyunduruklar dönüyor gibi halden hale girme ve rengi-benzi atmalar içinde gerçekleşir. ?Onların bu derinlikteki kulluğu bir kahramanlık, başkalarının onları taklidi ise bir sahtekârlıktır. Bu gibi ?hususlarda artistliğe girilmemeli; herkes kendi olmalı ve karakterini sergilemelidir.?

Yukarıda kişinin her lâhza kul olduğunu duymasının yanında, Hz. Mâbud-u Mutlak’ın ve Mâbud-u ?Mustahak’ın o işe istihkakını da her lahza duyabilmesi demiştik. Bunu biraz açmak icap edecek; mesela, ?kıyamdasınız. Kıyamımı derinleştirme imkânım olsaydı Rabbimin karşısında, bana yakışan, hiç sesimi ?çıkarmadan bütün bir ömür böyle durmaktır. Bunu yapmam mümkün değil ama, yapsam bile birçok eksiklerim ?olduğu muhakkaktır. Bunca eksikliğe rağmen keşke, bir taraftan gözümün ucuyla bir nigâh-ı âşinâ kılıp kapı ?aralığından O’nu temaşa edebilsem, O’nu duysam, diğer yandan da o işi en kâmil mânâda eda etmeye çalışsam; ?işte o zaman belli ölçüde ona yönelmiş sayılırım.?

Bir başka yaklaşım da; belki ben böyle çok kamilâne bir ubudiyet mülâhazam içinde ve tam bir kul olma ?şuuruyla Rabbimin huzurunda duruyorum ama, bu meselenin bana ait yanları çok su götürür ve kim bilir ne ?kadar eksiklerim var..? Burada önemli ayrı bir husus daha var ki o da kim ne kadar derin kulluk yaparsa yapsın, ?Allah’ın buna ve bunun çok üstünde istihkakının olduğudur. İşte insanın vicdanında bunu duyması kullukta ?kemalin bir başka buududur. ?

Rükû’da benzer mülâhazalarla rükûu gerçekleştirme.. ve bana ne kadar yakışıyor; her şeyin karşında iki ?büklüm olması da Sana ne kadar yakışıyor… Keza secde de bana ne kadar yakışıyor ve Sana ne kadar ?muvafık… ve diğer rükünlerde de aynı mülâhazalar. Bunun, küçük bir emaresi de var; başını secdeye koyduğun ?zaman, başını kaldırmayla da memur olduğundan dolayı kaldırmaya yönelme hissiyle ancak kaldıracaksın. ?Yoksa hiç de başımı kaldırmak içimden gelmiyor. Eğil diyorsun, eğiliyorum; eğiliyorum ama, gerçekten ?eğilmesi gerekli olan Zât karşısında bir durumsa şayet bu, işte burada sonsuza kadar durulur. Fakat ne yapayım ?ki, Sen başını kaldır diyorsun, ben de ona uyarak kaldırıyorum. Aynen Efendimiz (s.a.s.)’in namazdan kerhen ?ayrılıp hanımlarının yanına kerhen gitmesi gibi. Allah Resûlü’nün şu mübarek sözleri de bizler için ?yakalanması gereken bir hedeftir: “Sizin cismâniyetiniz ve bedeniniz itibarıyla hemcinslerinize karşı ?duyduğunuz şehveti ben, namaza karşı duyuyorum.”?

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/prizma/buyutec/a771.html

———————————————————————————

Kulluk İmtihanını Sabırla Kazanmak, Sızıntı, Haziran 1994, Cilt 16, Sayı 185

Sabır; hem zirve insanların hali hem de zirveleşme yolunda olanların güç kaynağıdır. Zirvelere ulaşmış kimseler, o makamın gereği olarak, sabrın her çeşidini hem de en iyi şekilde temsil ederek mazhariyetlerinin bedelini ödemeye çalışırlar; haklarında zirvelere ulaşma takdiri yapılmış kimseler de çeke çeke, katlana katlana, başkalarının bin türlü ibadetle ulaştıkları şahikalara sabır dinamizmiyle ulaşırlar. Bir hadîste: “Cenab-ı Hakk, kuluna, ameliyle ulaşması zor bir makam takdir buyurmuşsa ibadet u taatıyla o zirveye ulaşması imkânsız görünen o kimseyi nefsi ve ailesi itibariyle müptela kılar.. sonra da o iptilaya karşılık ona sabır verir; derken, kulunu yükseltip o menzile erdirir” [4] buyrulur.

Bu açıdan denebilir ki; bela, mükellefiyetin ağırlığı ve masiyetin baskısı, potansiyel birer rahmet olduğu gibi, bunlar karşısında gerekli tavrı almak da bu rahmetin özü sayılabilir. Bu özün özü ve esası da, ne bu ağır yükten ne de ona katlanma keyfiyetinden kimsenin haberdar olmamasıdır.. bu hususla alâkalı ne hoş söyler Fuzûlî:

Aşıkım dersin belâyı aşktan âh eyleme
Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme.!

[4] İbn Hibban, 4/248; Kenzü’l-Ümmâl, c.3, Hadis nu: 822.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/tasavvuf/sabir.ve.sukur/a8310.html

———————————————————————————————

Dua ve İbadet İştiyakı, Fethullah Gülen, herkul.org, 07.02.2002

Sahabe mesleği denilen yolda bulunanlar genellikle manevî terakkîlerinden haberdar olmuyorlar. Ancak bazıları zamanla ibadet ü tâate fevkalade bir iştiyak duyuyorlar. Adeta kendilerini ibadete, tesbihata, evrâd ü ezkâra sevk eden, zorlayan bir şey oluyor. Bunun izahı nedir?

O hal, devamlı ibadet eden bir insanda, ibadetin zamanla fıtratın bir yanı haline gelmesinden dolayı olabileceği gibi, Cenâbı Hakk’ın bilemediğimiz bir sırla ibadet ü taate iştiyak (arzu) uyarması şeklinde de olabilir. Her iki durumda da bu iştiyak Allah’ın bir lütfudur. İbadet etmek bir lütuf; ibadete karşı içte hissedilen arzu ve alaka da o lütfun üzerine ayrı bir lütuftur. Cenâbı Allah bazen bir kula bu duyguyu lûtfeder; o da ibabetleri tabiî ihtiyaçları, âdetleri gibi görür. Bu, o insanın iyi ve güzel hallerinin iştiyaka dönüşmesi demektir. Bu iştiyakla, “Ne kadar yapsam az” der.

Ne kadar ibadet yaparsa yapsın, ne kadar evrâd u ezkârda bulunursa bulunsun “Lâ uhsî senâen aleyk, ente kemâ esneyte alâ nefsike Senin zatını senâ ettiğin (övdüğün, methettiğin) ölçüde Seni senâ etmeye gücüm yetmez.” felsefesine bağlı vazifesini eda edemediği, iyi bir kul olamadığı gibi bir duygu içinde varsa, yani yaptığı her şeyi azımsıyorsa bu kişi Allah’ın epey bir lütfuna mazhar demektir. Mesela; günde bin tane salât u selam okur da sonunda der ki: “Ya Rasûlallah! Senin kadr u kıymetine göre salat ü selam okuyamadım.” İnsan, günde bin defa, mesela Peygamber Efendimiz’in (sav) Mekke’nin Fethi sırasında söylediği, “Allahü ekberu kebîrâ, velhamdülillahi kesîrâ, ve sübhanallahi bükraten ve asîla. Lâ ilâhe illallahü vahdeh. Eazze cündeh. Ve nasara abdeh. Ve hezeme’l ahzâbe vahdeh. Lâ şerîke lehAllah en büyüktür; O’na çokca hamdolsun; sabahakşam Allah’ı noksanlıklardan tenzih ederim. Allah’tan başka ilah yoktur, sadece O vardır. Ordusunu aziz etti. Kuluna yardım etti. Düşmanlarını tek başına mağlup etti. O yegâne ilahtır, O’nun ortağı yoktur.” sözlerini tekrar ediyorsa.. sonunda da “Bu olmadı. Rabb’im karşısında bununla yetinmem çok küçük kalır, çok ayıp olur. Lâ uhsî senâen aleyk, ente kemâ esneyte alâ nefsike” diye gönlünden söyleyebiliyorsa bu bir mazhariyettir.

Yaptığı ile iktifa eden mümindir, inanıyordur, ibadet ü taatındadır; ama bu ölçüde mazhariyete ulaşamamış demektir. Yani, günde bin rekat namaz kılsa da “Hayır, Rabb’ime karşı borcumu kat’iyen ödeyemedim.” demek “O’na karşı şükran borcumu eda edemedim.” mülahazasına girmek mevhibe üstü bir mevhibedir. Onun için mükemmelini anlatma sadedinde hadis olarak da rivayet edilir “Mâ arafnâke hakka marifetike Ya Ma’rûf Ey bütün mahlukat tarafından bilinen Rabb’im, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık.”, “Mâ abednâke hakka ibadetike Ya Ma’bûdEy yalnızca kendisine ibadet edilen Allah’ım, Sana hakkıyla kulluk edemedik.”, “Mâ şekernâke hakka şükrike Ya MeşkûrEy her dilde meşkûr olan Rabb’im, Sana gereğince şükredemedik.”, “Ma zekernâke hakka zikrike Ya MezkûrEy yerdegökte her varlık tarafından adı anılan Allah’ım, şanına layık zikri yapamadık.”… sözleri, vicdanın kriterlerine ve kadirşinaslığına göre “Tam eda edemedik.” şuurunu anlatır.

İmanın kalbte sebat bulması çok önemli olduğu için ben dua ederken mütemâdiyen (sürekli olarak) “Allahümme yâ mukallibe’lkulûb, sebbit kulûbenâ alâ dînikEy kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi dininde sabitleyip perçinle.” diyorum. Gerçi Efendimiz (sav) bunu genelde nefsi mütekellim (birinci tekil şahıs) sigası ile demiş: “Allahümme ya mukallibe’lkulûb, sebbit kalbî ala dînike”. Bir yerde “kulûbenâ” şekli gözüme ilişmişti; ama meşhur olan ikinci söylediğim şeklidir. Başka bir dua da, “Allahümme ya musarrife’lkulûb, sarrif kulûbenâ ila tâatik Ey kalbleri evirip çeviren, kalblerimizi ibadet ü tâat sevdasına çevir!” diyorum. Buna ilaveler yapabilirsiniz: “İla mâ tuhibbü ve terdâ. Lâsiyyema ilel ihlâsKalblerimizi sevip razı olduğun işlere, hususiyle de ihlâsa yönelt.” diyebilirsiniz. “İle’lîmâni’lkâmil ve’lyakîni’letemkamil iman ve mükemmel yakîne yönelt.” diyebilirsiniz. “İle’lhilmi ve’lenâtyumuşak huyluluk ve düşünerek, temkinli davranmaya yönelt.” diyebilirsiniz. Bunlar istenir Allah’tan. Fiille de ısrar edilirse Cenâbı Hak her şeye rağmen, cismaniyete ve bedene rağmen ibadete aşk u iştiyak verir. O hale gelir ki insan, santim eksik yapsa çok ızdırap duyar ve yaptığı her şeyi az görür, küçük kabul eder.

Evet, elinden geldiğince O’na karşı kulluğunu ifade edeceksin; ama sonunda “diyemedim” diyeceksin; “Söyleyemedim, edemedim, yapamadım… Nerede Rabb’imin sonsuz lütufları, nerede O’na tam şükürle mukabele!..” Bize, bunları söyleme, bu istikametteki istekleri ortaya koyma düşer.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12285.html

—————————————————————————-

İbadet ve Kullukta Şuurlu Olmak
Sızıntı, Nisan 1999, Cilt 21, Sayı 243

Hele bir de bu insan, tekvinî esaslarda ve teşriî emirlerde, vazife ve sorumluluğu öne çıkararak, yaptığı iş ve hizmetlerin sonuçlarına bağlanmaktan daha çok, onların özünü ve ruhunu takip edebiliyorsa, ne neticelerin umduğu gibi çıkmayışı onu inkisara uğratır ne de kulluk iştiyakından ona bir şey kaybettirir; yaptığı her hizmeti derin bir ibadet neşvesi içinde yerine getirir ve var olmanın en üst kademesi sayılan hakikî mü’minler zirvesine ulaşmanın şükrüyle oturur-kalkar; oturur-kalkar ve asla ye’se düşmez, paniğe kapılmaz ve yol mihnetiyle bıkkınlık yaşamaz.. ye’se düşmek, paniğe kapılmak, bıkkınlık yaşamak bir yana o, nefs-i amelin özündeki o derin lezzetlerle daha bir şahlanarak, Mevlânâ edâsıyla: “Kul oldum, kul oldum, kul oldum / Kullar azat olunca sevinir / Ben ise kul olduğum için şâd ve mesrurum” der, iş ve amelin değerini, ona terettüp eden netice ile değil de, doğrudan doğruya yaptığı vazifenin sıhhati, onun hâlisâne edâ edilmesi ve Hak rızasına muvafık düşmesiyle ölçer ve değerlendirir. Böyle davranarak kulluğunun enginliğini, onu ücretlerle, mükâfatlarla irtibatlandırarak daraltmaz, dünyaya ait sonuçlarla, ilâhî ve uhrevî amelleri dünyevîleştirmez; aksine onu, hep sıfırın sonsuza nispeti içinde mütalâa eder ve ruhunda duyduğu bu ölçüdeki bir nispetin genişlendiriciliğiyle yaşar. Duyguları, düşünceleri ve kalbiyle bu genişliği duyup hisseden biri, Hakk’a kul olmanın rahatlığına erer ve değişik baskılardan kurtulur; kurtulmakla kalmaz, vicdanında ezmeyen, zelil kılmayan bir kapının bendesi bulunduğunu duymakla insanlığını kurtarmış ve gerçek hürriyetini elde etmiş olur. Onun ilk cebrî lütufları değerlendirmesi istikametinde böyle davranması bir vazife, Allah’ın değişik dalga boyundaki lütuflarını devam ettirmesi ise ikinci bir ihsandır.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ibadetler/ibadet.ve.kulluk/a9722.html

————————————————————————————————-

İbadetlerde Kulluk Şuuru

Cismaniyetten kurtulma, bedenin baskısından sıyrılma, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme, derecesine ?göre herkes için söz konusu olabilir. İnsanın, üzerine terettüp eden kulluk vazifelerini yerine getirmesi ve bu arada ??“îlâ-yı kelimetullah” istikametinde, O’nun nâm-ı celîlinin her yerde şehbal açması için gayret göstermesi, ?cismaniyetin üzerine dökülmüş kezzap gibidir. İnsan, bu sayede, kestirmeden ruhun derece-i hayatına girerek, ?mânevî terakkî adına Cenâb-ı Hakk’ın rıza ve rıdvanına ulaşabilir. ?

Evet kulluk, mutlaka çok ciddî ve titizlik içinde yerine getirilmelidir. Nasıl ki, misafirlere izzet ü ikram için ?çataldan kaşığa ve en güzel yemeklerden tatlılara kadar âdâb ü erkan adına her türlü ihtimam gösterilir; öyle de ?ibadet ü taat da en az bunun kadar titizlik ve dikkatle ele alınmalıdır. Bu, hayvaniyetten çıkıp nefsi bırakmanın ve ?kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmenin çok önemli bir yoludur. Şunu kat’iyetle ifade edebilirim ki insan, ?namazdan oruca, oruçtan nafile ibadetlere kadar her türlü ibadet ü taati en tatlı şeyleri ağzında duyuyor gibi edâ ?etmiyor veya edemiyorsa hususî mânâda hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bıraktığı söylenemez. Fert bu vazifeleri ?şuursuzca ama erkanına riayet ederek ifa etmekle sorumluluktan kurtulabilir ama, böylesi ibadetlerle kalbî, ruhî ?hayatın inkişaf etmeyeceği de bir gerçektir. ?

Ayrıca kalb ve ruhun derece-i hayatına girmek için, helâl lokma yenmeli, gözler mutlaka haramlardan sakınmalı ?ve Efendimiz (s.a.s)’in, “İki çene arasını ve apış arasını koruma hususunda bana teminat verin, cennete gireceğinize ?teminat vereyim.” irşadı çizgisinde, uygunsuz, gereksiz konuşmalardan ve insanı şehvete götüren duygulardan uzak ?durulmalıdır. ?

Hâsılı insan, ibadetlerine azami derecede dikkat etmeli ve mânevî hayatını felç eden günahları tekrar ?işlemektense, ölümü tercih edecek kadar çelikten bir irade ve engin bir ruh hâletine sahip olmalıdır. Bunun yanında ?kalbler duyarlı hâle getirilmeli, şayet duyarlı değilse buna zorlanmalıdır. Zira ısrar ve gayret neticesinde en katı ?kalbler bile zamanla duyarlı hâle gelebilir. Bunu kazanmak için belki keyfiyete göre günler, haftalar, aylar belki de ?seneler gerekecektir ama, Allah’ı kazanmak için bu uğurda ne verilirse değer.?

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.4/iman.esaslari.etrafinda/a1062.html

—————————————————————————————————————

İbadet ve Ubudiyet Hakkında Değişik Değerlendirmeler, Sızıntı, Ağustos 1993, Cilt 15, Sayı 175

Bazıları ibâdet ve ubûdiyete daha farklı manâlar da yüklemişlerdir:

Kulluğunu tam tekmil yerine getirirken bile, kusurlarının şuurunda olup onlarla ürperme.

Başlangıçta kusursuz bir teşebbüs ve iradenin hakkını verme, neticenin değerlendirilmesinde de kendi havl ve kuvvetinden teberrî etme. Allah’ın ezelî ve ebedî rubûbiyetine karşı hayatın bütün sâniye ve sâliselerini kulluk şuuru ile bezeme.

Bütün vücudî şeyleri, O’nun varlığının ziyasının gölgesi bilip onları gasp ve temellük edip övünmeme, yokluklarla da miskinleşmeme.

Her zaman vicdanda ona intisap şerefinin duyulması ve başka pâyelerle şeref ahz u atâsının da nisbetsizlik ve nesepsizlik sayılması.. gibi hususlar bunlardan bazılarıdır.

Bu itibarla, diyebiliriz ki, kulluktan daha yüksek bir pâye ve bir mansıp yoktur. Eğer varsa, o da yine kulluğun bir buudu olan hürriyettir. Mübtedîler için duyulup hissedilen, müntehîler için yaşanıp zevk alınan, Allah’la münasebetlerin ve O’nunla irtibatlanıp mukayyed bulunmanın dışında her şeyden kalben tecerrüd etme manâsına hürriyet. Zannediyorum insanın mücehhez bulunduğu değerler itibariyle de gerçek hürriyet, işte bu hürriyettir.

Bu ince hususa dikkati çeken bir Hakk dostu: “Ey oğul, zincirleri çöz ve âzad ol! Altın ve gümüş ağı içinde daha ne kadar zaman kalacaksın!” der.

Ayrıca Cüneyd-i Bağdadî de: “Kul, Allah’dan başkalarının esâretinden sıyrılmadıkça gerçek kulluğa eremez” [1] tembihinde bulunur.

Bir başkası, bir adım daha atarak, duygu, düşünce, tavır ve davranışların müstetbaatının bile ağyara kapalı olmasını salıklar ve şöyle seslenir: “Eğer nâmus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç; zira, bu zillerle mâlemâl çember, bir rüsvaylık defidir.”

[1] Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, s.201.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ibadetler/ibadet.ve.kulluk/a9680.html

Namaz.. Namaz.. Namaz

İslâm dininde namazın yeri çok büyüktür. Kur’ân’da, inanmaya ait meselelerin hemen ardından namazdan bahsedilir. Biz, başkaları için öyle düşünmesek de, sahabe kendi aralarında namaz kılmayana neredeyse “kâfir” derlerdi. Bu konuda, “Kul ile şirk arasında sadece namazın terki vardır.” hadisi sahabenin bu yaklaşımını destekleyen önemli bir mesnettir. Namazın huşû içerisinde kılınması ise aşağıda arz edeceğimiz üzere namaz ile gelen vâridatlar adına ayrı büyük bir önem arz etmektedir.

Namaz, İslâm dini içinde ibadetlerin en câmiidir. Bu açıdan denebilir ki, namaz, kâmil insanın en kâmil ibadetidir. Evet namaz Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir. O, mahiyetindeki mükemmelliğini, ancak namaz gibi bir ibadetle ifade edebilir ve Allah’ın istediği insan olma özelliğini ortaya koyar.

Evet, insanın maddî-mânevî mükemmelliği tartışma götürmez bir gerçektir. Meselâ onun boyu, posu, endamı ve uzuvları arasındaki tenasüp ve hendese, herkeste hayranlık uyandıracak kadar güzeldir, mükemmeldir. Bunu, Romalıların sanat dehâları çok iyi kavramıştır ama, tevhide yönelemediklerinden dolayı, bu duygularını müşahhasın daraltan hendesesine hapsetmişlerdir. Fakir, insana olan bu hayranlığımı değişik zaman ve zeminlerde, “Eğer Allah’ın kendinden başka birine secde etme müsaadesi olsaydı, insana secde edilmelidir.” şeklindeki sözlerimle ifade edegelmişimdir. Bu espriyi, bir yönüyle, meleklerin, Hz. Adem’e secde etmekle emrolunması da destekliyor gibidir.. tabiî mesele?nin taabbudî buudu daha ağır.

İnsanla çok yakından irtibatlı böyle bir ibadetin kâmil mânâda edâ edilmesi, yukarıda ifade ettiğimiz vâridat adına çok önemlidir. Mü’minûn sûresinde “Şüphesiz, namazı huşû içinde edâ edenler kurtuldu.” (Mü’minûn, 23/1-2) buyurulmaktadır ki, -her şeyden mefhûm-u muhalif çıkarmak doğru olmasa da zira onun kendine göre bir kısım şartları ve kaideleri var- bu âyetin mefhûm-u muhalifi alınacak olursa, bundan, “namazı huşû ile edâ etmeyenler kurtulamazlar” mânâsı çıkarılabilir.

Biz bu yoruma temâyül etmesek de, ihtimal dahilinde bulundurmamak suretiyle ihtiyat kaydı altına almamayı da temkinsizlik sayıyoruz. Bu açıdan, namazın, aç bir insanın yemek yemeyi duyması, susuz birisinin su içerken onu zevk etmesi, havasızlıktan sıkışmış bir insanın ferahfezâ bir atmosferde havayı ciğerlerine çekerken onu hissetmesi gibi, duyarak edâ edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Evet namaz halk tabiriyle verip-veriştirilip, geçiştirilecek bir şey değildir. O, kendisine hususî bir vaktin ayrılması ve başlamadan önce de mutlaka konsantre olunması gereken bir ibadettir. Aslında namaz ve namaz öncesi hazırlıklar, bu konsantreyi sağlayabilecek güçtedir ve sıralanmaları itibarıyla namaz vetiresinin enstrümanları gibidirler.

Meselâ def-i hâcetle vücuttaki fazlalıkların atılmasıyla bir rahatlama meydana gelir. Ardından, modern yorumcuların ifade ettikleri gibi abdestle vücudumuzdaki kinetik enerji dengelenir; bununla da ayrı bir rahatlama ve kendimizi bulma gerçekleşir. Bunu takiben camilerin minarelerinde şehbâl açan ezan-ı Muhammedî bizi ayrı bir teveccühe ve derinliğe çeker. Sonra camiye, âdeta Allah’a vâsıl oluyor gibi huşû, içinde yürüyüş, müezzinin tatlı nağmeleriyle ayrı bir âleme açılış ve nihayet sünnetlerin edâsı.. müezzinin kâmeti, konsantrasyonun ayrı birer unsuru gibidirler. Evet bütün bunlar, farzı dolu dolu kılmak için iç derinliğine, Allah’ı duymaya ve O’nu sürekli mülâhazaya hazırlayan çağrılardır.

Namazın bu ölçüde derince duyularak kılınması “gâye-i hayâl” olması açısından, namaz öncesi yapılan bu şeyler, o duyuşu gerçekleştirecek stratejiler olarak da değerlendirilebilir. Kaba bir tabirle, belli gâyeleri gerçekleştirme adına ortaya konan politikalar gibi bunlar da, o kâmil namazı tahakkuk ettirmek için kullanılan politikalardır denebilir. Ezan, kâmet, abdest, nâfile namazlar ve diğer amellerin hiçbirisi “maksûdun bizzat” değillerdir. Bütün bunlar, fıkhî ifadesiyle cebren li’n-noksan/eksikliği giderme gâyesiyle, varlığın en kâmili, ahsen-i takvime mazhar insanın, ibadetinin de kendine yakışır olması için ortaya konmuş vesilelerden ibarettir.

Şüphesiz iç ve dış yapısı itibarıyla böyle mükemmel bir varlığın Allah’a yaklaştıracak ve gerçekten insan olmasının ifadesi sayılan namaz mutlaka ciddî bir iç derinlikle edâ edilmelidir. Bunu tam edâ edememe endişesi veya gerçekten edâ edememenin ızdırabının yaşanması, kul adına önemli bir seviye farkıdır. Burada, gâye-i hayâl olan böyle bir namazın “çok az” insana müyesser olduğunu da ifade etmeliyim. Burada kullandığım “çok az” kelimesi izâfîdir. Meselâ birisi başını secdeye koyduğunda kaldırmayı düşünmüyor.. bir başkası namaza durunca, kendisini gül bahçesine salmış gibi hissediyor.. bir başkası namazda kendini cennet yamaçlarında sanıyor.. bir diğeri kendini ruhânîlerin önünde görüyor olabilir vb. Bu herkesin istidadına göre yakalayabileceği bir ufuktur. Ne var ki biz, niyetlerimizle mükemmelin peşinde olduğumuz müddetçe, hedefe ulaşamasak da niyetlerimizle hedeflediğimiz şeyi her zaman yakalayabiliriz. Unutmayalım ki, “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”

Bazen insanlar namaz adına her şeyi tam tekmil yerine getirdikleri halde, değişik sebeplerden dolayı namazı doya doya kılamayabilirler. Meselâ bulunduğu ortamda namaza durulduğu anda çocuklar gelir sırtına binerler ki, bu çok defa Allah Resûlü’nün de başına geliyordu. Veya namaz esnasında büyük bir gürültü duyulur da, bütün dikkatler o noktaya kayar. Dolayısıyla da namazda zirveye ulaşılamaz.

Namazda bize ârız olan hallerin bazıları vardır ki, onlar her zaman bizi aşar; bazıları da vardır ki bunlar da bizim beşeriyetimizden kaynaklanır. Meselâ; insanın kendi iç dünyasında kurguladığı hayâller gelir namazda insanın içine akar ve namazın önüne geçerek, ona perde olurlar. Bu durumda insan sürekli bir sisin-dumanın berisinde kendini hisseder. Hz. Ömer gibi semâlarla irtibatlı bir insan bile, namaz kılarken şaşırır ve üç rekat kılar. Etrafındakiler, yanıldınız deyince de; “Namazda Irak’a asker gönderiyordum.” cevabını verir. Bu konunun ayrı bir yönü de, namaz kılınan atmosferle alâkalıdır. Hiçbir sıkıntının ve meşakkatin olmadığı bir atmosferde kılınan namaz ile, bin bir ızdırap, sıkıntı ve değişik düşüncelerin sıkıştırmaları altında kılınan namaz arasında çok büyük farkların olacağı açıktır. İkinci türden namazlar, namazdaki derinliğin ayrı birer buudu gibidirler. Gerçi her ne kadar huzur, sağdan soldan gelen değişik şeylerle bin bir defa deliniyor ise de, bu streslerin ve sıkıntıların arasında namazı farklı bir zâviyeden tıpkı nefes alma gibi duyma ve hissetme, namaza bizim anlayamadığımız farklı bir renk kazandırmaktadır. Bence önemli olan da işte budur.

O sebeptendir ki savaş esnasında kılınan namazlar normal zamanlarda kılınanlardan kat kat daha fazla sevaplıdırlar. Bu namazın kılınış şekline baktığımızda, çok garipsediğimiz tablolar çıkar karşımıza. Nisâ sûresinde bu namaz şöyle anlatılır:

“Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde edince (diğer kısım) arkanızda olsunlar. Sonra hemen namazını kılmamış olan diğer kısım gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyât tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar…” (Nisâ, 4/102)

İşte bu şekilde, acaba ne zaman bir kurşuna hedef oluruz veya bir bombardımana maruz kalırız gibi mülâhazalar altında kılınan namaz, bu namazın kılınış keyfiyeti bize garip gelse de, sâir namazlara göre çok daha büyük ve çok daha önemlidir.

Netice itibarıyla, sırtında bir yük hissederek, zaman içindeki boşlukları kollayıp, ne pahasına olursa olsun mutlaka onu edâ etmeliyim mülâhazasıyla kılınan namazda da öyle bir enginlik var lidir. dır ki, bu noktayı, tekyelerde, zâviyelerde, hatta Kâbe’de namaz kılanların bile yakalayabileceğine ihtimâl veremiyorum.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/prizma/a12714.html

—————————————————————————

Hedef: Namaz, Yeni Ümit, Ekim-Kasım-Aralık 1991, Cilt 2, Sayı 14

Üçüncüsü ise, bir namazın ardından iştiyak içinde diğer namazı beklemektir. Bu da, bir başka hadîste de ifade edildiği gibi, kalbin mescide bağlı (asılı) olması, demektir.

Namaz, ruhun istirahatı, vicdanın tenezzühüdür. Herkesin, birşeye karşı zaaf ve şehveti vardır. Allah Rasûlü’nün şiddetli iştiyak ma’nâsına şehveti ise, namaza karşıdır. Onun içindir ki, her defasında Bilâl’e seslenir: “Bilâl, bizi biraz rahatlat! (İçimize su serp!)” der. Ve “Namaz, bana gözümün aydınlığı kılındı” buyurarak bu hususa işaret eder. Zannediyorum, bizim cennete girerken duyacağımız arzu ve iştiyakı, Allah Rasûlü, her namaza duruşunda hissediyordu ve onun için de, bir namazdan sonra diğer namazı iştiyakla bekliyordu.

Hadîste üç ayrı şey anlatılıyor: Ancak, dikkat edilirse bütün bu üç şeyin de namaz etrafında dönüp durduğu hemen anlaşılır.

Namaz, insan hayatında, ucu miraca dayanan ve insanı, insanî hakikatlara karşı en güzel şekilde uyaran, tenbihte bulunan, önemli bir faktördür ki, mü’minin miracı sayılmıştır.

Namaz, dinin direğidir ve sefine-i dini namaz yürütür. O, olmayınca, dinin uzun süre ayakta durması mümkün değildir. Namaz, nasıl bizâtihi tenbih işidir; öyle de edası da, aynı şekilde bir münebbih olarak yerine getirilmelidir. İnsan, namazını kalbi ve duyguları başka bütün meşgalelerden âzâde olarak edâ etmelidir. Onun içindir ki, insanın abdest için sıkıştığı bir durumda namaza durması makbul sayılmamıştır. Evet, insan, kafası böyle şeylerle meşgulken namaza durmamalıdır. Çünkü o anda insanın kafası, iki şeyle meşgul olur. Ve bu gibi durumlarda ise, ekseriyetle çok önemli hususlar kaçırılmış olur. Ayrıca, böyle bir vaziyette namaza durmada, namaza da hakaret vardır. Zira o, hemen geçiştiriliverecek kadar basit bir iş değildir. O, hemen aradan çıkarılıversin diye değil, arayı aydınlatsın diye vardır.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/hadis/bazi.hadislerin.izah.ve.yorumu/a9975.html

————————————————————————————————

Namaz Koridoru, Fethullah Gülen, herkul.org, 20.01.2002

Namazı vaktinde kılmak çok önemlidir; ilk vaktinde kılmak evlâdır. Bütün fakihler, muhaddisler, müfessirler bu noktaya dikkat çekerler. Bununla beraber, siz hayatınızı öyle standart hale getirmişsinizdir ki; kerahet vaktine girmeden namazlara belli vakitler tahsis edersiniz. Namazı ve ona bağlı ibadetleri huzur-u kalb ile edâ etmek için o vakti kollarsınız. Ezanın ezan, kâmetin kâmet olması lazımdır. Onların duaları var. Bunların hepsi adım adım konsantrasyon adına çok şeyler ifade eder. Bir sofranın bile bir adabı vardır. Önce ne konacak, sonra ne getirilecek bir usulü, bir adabı vardır. Yemekten tam lezzet almak için bunlara uyulur. Namaz mâide-i semâviyesinin tadını çıkarmak için de onlara uymak lazım.

Namaz, Allah (cc) ile senin arandaki bir alış-veriştir. Seni Allah’a o kadar hızlı ve o kadar yakın hale getirecek namazdan başka bir şey yoktur. Bir kere, başta nazarî planda senin zihninde o asıl kıymetine ulaşmalıdır. Yani; henüz tatmamışsın, duymamışsın, hissetmemişsindir; ama nazarî planda “Bu, budur.” demen lazım. Çünkü, sendeki arayış duygusunu bu kabullenme meydana getirecektir. Arayış duygusunu tetikleyecek, ona start verecek şey budur. Böyle bir duygun yoksa, namazın içinde buna ulaşma düşüncen yoksa, neyi hedefleyeceksin ki sen onda? “Rabb’im bana burada O’na kul olma fırsatı veriyor. Ben şimdi kemâl-i edeble, kemerbeste-i ubudiyet içinde bu taabbüdî işi O’na bir arz edeyim. O ne kadar büyük, ben ne kadar küçüğüm; O ne kadar sonsuz, ben ne kadar sıfırım.. işte ona göre ben bunu edâ edeyim. Kulluğumu ifade etme fırsatıdır bu, küçüklüğümü haykırma fırsatı, O’nun azametini ilan etme fırsatı.” Evet, önce bu duyguyla dopdolu olmak lazım.

Huzurun iki mânâsı var: Birincisi, zevk-i ruhânîye erme. İnsan “keşke olsa” diye düşünebilir; ama bana göre ona da talip olmamak lazım. İkinci huzur, senin küçüklüğün, sıfırlığın ve hiçliğinle beraber kabul buyurulman.. huzur anını ve huzurda kendini ifade etme imkanını elde etmen. İşte bu huzura bağlı olarak O’nun huzuruna talip oluyoruz.
————————————-

Namaza Hazırlık, Sızıntı, Temmuz 1994, Cilt 16, Sayı 186

Mescide doğru yürüyüş, yol mülâhazası, abdestle gerçekleştirilen ilk gerilim ve akordasyon hep birer kıvama erme cehdi sayılabilirler. Ezan, âdeta harem dairesine alınma daveti, ruhumuzun derinliklerinde bizi konsantrasyona hazırlayan ledünnî bir ses ve duygularımız üzerine inip-kalkan bir mızrap gibidir. Her gün tekerrür ettiğinden kulaklarımız ona alışmış olsa da, düz mantığımız ona karşı bir kanıksama hissetse de, ezan, her zaman ötelerle aramızdaki tepelerin arkasından tıpkı bir ay gibi birdenbire zuhur eder.. yıldırımlar gibi gürler ve bir anda arzî olan nazarlarımızı semâya çevirir.. ve derken her yanda şadırvanlar gibi ince ince çağlayan, şelâleler gibi ihtişamla coşan yepyeni ilâhî bir fasıl başlar.. ve başlar-başlamaz da ruhlarımıza dünyanın en enfes, en çarpıcı ve en diriltici mûsıkîsini boşaltır. Onunla da kalmaz, bizi çağrışımların atlas iklimine çeker ve gönüllerimize aydınlık çağların büyülerini fısıldar. Zaman üstülüğe açık hayallerimizi, tarihin değişik dönemeçlerinde kaybettiğimiz şeyleri bulup, getirip iâde etmekle coşturur.. ve her defasında bize taptaze bir demet ses, bir demet şiir, bir demet âhenk bahşeder. Biz, ezanı her zaman, bir mûsıkî banyosu alıyormuşçasına bütün benliğimizle duyar ve her duyuşumuzda, bilemediğimiz bir büyü ile bir başka tat, bir başka letâfet, bir başka hazza uyanırız. Bu duyuş ve bu seziş çok defa bizde, bir sihirli helezonla göklere doğru yükseliyor veya bir balonla çok yukarıda dolaşıyormuş gibi bir his uyarır. Hele bir de ezan, usûlüne uygun ve vicdanın sesi, soluğu olarak icrâ ediliyorsa.. göklerin nûra gark olduğu, ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açtığı ve lisan-ı Ahmedî’nin arz u semâyı çınlattığı ezan dakikaları ne nurlu ve hislidir! İnsan o dakikalarda rûhunun derinliklerine inip vicdanını dinleyebilse, ne keşfedilmedik mânâların içine aktığını ve kendi derinliklerinde ne çağrışımların kaynaştığını duyacaktır!

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ibadetler/namaz.hakkinda/a7597.html

———————————————————————————————-

Namazda Huşû ve Hudû, Fethullah Gülen, herkul.org, 20.01.2002

Namazda “iç tâdil-i erkân” sözü çok kullanılmamıştır. Bu, huşû ve hudû ile alakalı bir tabir olarak söylenebilir. Huşû ve hudû, meseleyi namazın mazmununa bağlı götürmektir. Rica ederim, namazda huşû ile alakalı bu kadar tahşidâtı çok bulmayın. İman ve namaz ikiz kardeştir; şu kadar var ki, iman az önce doğdu. Üstad namazın beş vakte tahsisini anlattığı yerde onun mânâsının ne olduğunu da açıklıyor. Muhyiddin İbn Arabi, Fütühat-ı Mekkiye’de namazın mânâsıyla alakalı şeyler ortaya koyuyor. Şah Veliyyullah Dehlevî namazla alakalı bir kısım hususlar söyleyip onun ehemmiyetine dikkat çekiyor. Ben onun için bazı arkadaşlara rica ettim; ne olur arkadaşlardan bir kaçı doğru dürüst namaz kılsalar da örnek olsalar. Yoksa bu işin içinde olan kimseler arasında dahi -hakîkî mânâsıyla- namaz kılınmıyor. Beş vakit yatılıyor, kalkılıyor; ama namaz kılınmıyor.

Ayrıca, “feveylün lilmusallîn” (Maun, 107/4) de anlatılan sadece sehiv meselesi değildir. Namazla alakalı o kadar çok eksiğimiz var ki. Mesela; “ve izâ kamû ilassalati kamû küsâlâ – Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar.” (Nisa, 4/142) ayetinin anlattığı husus bunlardan birisi. Hadislerde insanın o türlü namazı insanî davranışın dışında addediliyor. Namaz bir insanî davranıştır. Fakat o çizgi içinde kalınmadığı zaman yapılan hareketler hayvanî hareketlere benzetiliyor. Mesela, imamdan önce rükua giden kimse için “İster misiniz Allah rükudan kalkarken suretlerinizi eşek suretine çevirsin!..” deniliyor. Demek ki, imamdan evvel harekete geçme meselesi kulluk çizgisinden çıkma mânâsına geliyor. “Herhangi biriniz secdeye gittiği zaman horozun daneyi gagaladığı gibi yapmasın.” deniliyor. Bakın, o bir hayvan davranışı; alnını yere vurup kaldırma bir hayvan davranışı. “Köpek gibi ellerini yere sermesin.” deniliyor. Oturmadan secdeye, secdeden rükûya, rükûdan kıyama kadar davranışların hayvan davranışlarından farklı olması gerektiğine dikkat çekiliyor.

Allah Rasûlü (sav) bu mübarek sözleriyle bizi bir insanî davranış mecmuasına çağırıyor. Evet, huşû ve hudû ancak o kalıplarla ifade edilir. “Ben huşû ve hudû içindeyim.” dediğin zaman hayvanî kalıpları aşman gerekir. Allah’ın huşû ve hudû atiyyesini ancak o atiyyeyi taşıyabilecek matiyyesi götürebilir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12434.html

Namazda Yaşanan Manevi Duygular, Sızıntı, Temmuz 1994, Cilt 16, Sayı 186

Böylece ibadet, gönüllerde gizlenen, gizlenip kenzen bilinen o ezelî güzellik ve bütün vâridâtların kaynağını, buudlara sığmayan derinlikleriyle bir kere daha fâş eder. Bu itibarladır ki, namazın içinde açıktan açığa bilinen ve net olarak görünen hususlardan daha çok, azamet ve heybet buğulu, kemmiyet ve keyfiyetleri aşan bir his tûfânı ve bir duygu anaforu yaşanır. Namazda, hep söylenemez şeyler beyan ufkumuzu sarar.. ifadesi imkânsız hisler ruhumuza garip bir mûsıkî fısıldar.. gündelik lisana sığmayan engin duyuşlar, düşünüşler benliğimizi işgal eder.. ve maddî aklın, mücerret mantığın sınırlarını aşan gaybûbet renkli bir fetânet, peygamber çizgisindeki meâdî bir düşüncenin kapılarını aralar. Bu açıdan da diyebiliriz ki, kulun namazdan daha büyük bir ibadeti ve namaz içinde köpüren tasavvur ve tahayyüllerden daha sıhhatli ve engin bir hali yoktur.

İnsan ruhunun, duyuş ve sezişleriyle şuhud ve vücudu aşıp gayb noktasına ulaştığı namaz ufku, onu duyan ruhların bütün hasretlerini, hicranlarını ve dâussılalarını söyler. Aynı zamanda kalbin itminânını, insanî duyguların revh u reyhânını, varlığın ezelî serencâmesini, yıldızların yeryüzünü temâşâsını, göklerin sırlarını, ukbânın ışıklarını, cennetin yamaçlarını, yamaçlarda salınan ağaçlarını, ağaçların altında her zaman çağlayan ırmaklarını söyler.. rükünleriyle söyler, içindeki Kurân’la söyler, duâlarla söyler; söyler ve söylediklerini yepyeni bir edâ ve üslupla ruhlarımıza kevserler içiriyor gibi tekrarlar…

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ibadetler/namaz.hakkinda/a9694.html

———————————————————————————————-

Cenâb-ı Hakk’ın Huzûruna Girerken ne Gibi Fikrî Bir Hazırlık Yapmalı ve O’nun Huzûrunda Neler Düşünmeliyiz? Fethullah Gülen

Huzûr derken daha ziyade namaz gibi ibadetlerdeki huzûr kastediliyor zannediyorum. Eğer sorudaki huzûr bu manâda sorulmuşsa, zaten namaz bizzat kendisi huzûrdur. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, Mi’rac gibi huzûrun en mükemmel ve en münevveriyle şereflendirilmişti.. bu çok önemli hâlin bizim mahiyet menşûrumuza aksi namaz şeklinde olmuştu. Evet O’nun Mi’rac’tan bize getirdiği en kıymetli hediye namaz olmuştur. Bizler için mikro plânda namaz bir Mi’rac demektir. Bunu duyup doyabilmemiz için, bir rahmet eseri olarak, günde beş defa namazla huzura alınıyor ve Rabbimiz’e muhatap olma bahtiyarlığıyla şereflendiriliyoruz.

Efendimiz’in Mi’rac’da semaları dolaşması, Rabbimiz’le bizzat vicâhî olarak, perdesiz konuşması ve kendi idrâki vüs’atinde Cenâb-ı Hakk’ı, minvechin, perdesiz hicapsız müşâhedesi ve ardından namazı, bir armağan ve hediye olarak bize getirmesi, evet bu iki hâdise birbiriyle o denli irtibatlıdır ki,namazı Mi’rac’tan ayrı düşünmek mümkün değildir. Evet, namaz, Mi’rac’ın ve herkes için bu kavsî urûcun, semere ve meyvesidir.

Tüccarlar, sağa-sola gider; alış-veriş yapar ve gelirken de bir şeyler alır, öyle dönerler. Allah Rasulü de tamamen ebediyyet gamzeden bir mukaddes alış-veriş için Rabb’inin huzuruna çıkmıştı. Kudsî yolculuğun daveti.. bu âdetâ bir alış-verişti; Cenâb-ı Hakk’dan gelmişti. Bu alış-verişte Rabb’imizin bizden istediği de sadece itaat ve kulluktu. Buna mukabil O da, namazımızı, Efendimiz’in Mi’racı gibi kabul buyuracaktı. Biz O’nun yolunda olacaktık, O da bizim elimizden tutacak ve bizi zâyi etmeyecekti. Biz görmeden O’na inanacaktık, O’da bir manâda namazımızda bize görünerek gözlerimizi aydın kılacaktı. Ortada böyle bir alış-veriş vardı; ama, hiç bir surette pazarlık yoktu. Çünkü verilenlerin hepsi bir lütuftu…

Allah (cc) lütfuyla O’nu huzûruna aldı. Ve en çok sevdiği bu insanı bizim nâmımıza konuşturdu. Tahiyyatı ile O’na selâm verdi ve bize de selâm gönderdi. Efendimiz (sav) istifade ettiği gibi, biz de o teveccühten istifade ettik. Namaz işte böyle bir huzûru sembolize eder.

İnsan namaza gelirken, bu anlayış ve bu düşünce ile gelmelidir. Böyle kudsî bir işe hazırlanma çok önemlidir. her şeyden evvel namaza hazırlanırken abdest alınır. Bazı hallerde de abdest yerine gusül yapılır. İnsan, abdestte her uzvunu yıkayışıyla ayrı bir mesafe alır, ayrı bir aydınlık idrak eder ve ayrı bir canlılığa ulaşır.. abdest içinde okunan duâlarla da belli bir metafizik gerilim içine girer. Bu arada camiye giderken yapılacak bir kısım duâlar da vardır ki, insan bunlarla adım adım Rabb’-inin huzuruna gelişini hisseder ve yaptığı duâlarla âdeta semavîleşir. Bu kapı, herkese olmasa bile çoklara açıktır. Hz. Ali (ra) gibi insanlar her namaz vakti sararıp solar ve âdeta bayılacak hâle gelirlerdi…

Zira namaz İlâhî huzûra ermek ve o âdeta, vicâhî olarak Hakk’la görüşmek demektir.

Bir insan düşünün ki, kendisine çok mühim bir meselede, seçkin bir topluluk karşısında, bir konuşma teklifi yapılmıştır.. ve o insan ilk defa böyle bir topluluk huzuruna çıkacaktır. Dinleyenler arasında her sınıfın en üst seviyedeki temsilcileri de bulunmaktadır. O insan böyle bir durum karşısında nasıl sararır, solar, bocalar, kem-küm eder ve müthiş bir heyecan içine girer; öyle de kul, namazında bu kişinin durumundan bin misli daha fazla bir heyecan ve helecan içine girer.. tabiî ne yaptığının şuurunda ise… Çünkü biraz sonra onun konuşacağı meclis, sadece misâl olsun diye sözünü ettiğimiz meclisten kıyas kabul etmeyecek ölçüde daha mehabetli ve daha yücedir.

Evet bu insan, her an ayrı bir şe’n ve tecellide olan Rabb’in huzûruna girecektir. Ve daha önceki namazdan bir sonraki namaza ülfet adına intikal edecek heyecan yatıştırıcı müsekkinlere karşı dikkatli olmalıdır.

Düşünmeli ki, Hz. Mûsa (as) gibi ulü’l-azm bir peygamber, Cenâb-ı Hakk’a ait mehabetle dopdolu olduğu halde, yine de Firavunun yanına girmeden evvel (Rabbişrahlî..) (Tâhâ/25) demek suretiyle bir iç hazırlık yapıyordu; vicdanını konuşturuyor ve mukavemetini arttırması için Cenâb-ı Hakk’a duâ ve niyazda bulunuyordu…

Mü’minin abdesti ve mescide gidişi bir ilk hazırlıktır sanki. Hayalinde Allah Rasûlü (sav) temessül etmiş ve biraz sonra da namazında O’na cemaat olacaktır… Bu şuur ve bu iştiyak içinde namaza duracak.. ve namazında okuduğu Kur’ân’ı bizzat Cenâb-ı Hakk’a takdim ediyor gibi okuyacaktır. Belki yer yer, mescidin dışında bırakmaya çalıştığı uygunsuz düşünceler onu rahatsız edecek; fakat o böyle eşkiya ve yol kesicilere kat’iyyen teslim olmayacak ve yoluna devam edecektir. Ayakta durmaya dermanı kalmadığını hissedince de, Rabb’in azameti karşısında iki büklüm olup rükû’a varacak, rükû’dan kalkarken de vicdanında Cenâb-ı Hakk’ın kendisine Rahmet nazarıyla bakışını yakalamaya çalışacak.. çalışacak ve o bakışı yakalamış gibi, hayretinden dizlerinin bağı çözülecek, tam ve ciddi bir teslimiyet içinde, kulun Rabb’ine en çok yaklaşabileceği sınır nokta olan secdeye kapanacak. Ümmetlerin âhirette diz çöküp oturmasına mukabil, o, bu ızdırarî hâli ihtiyarî olarak dünyada yapacak ve diz üstü çöküp, yalvarış ve yakarışlarla Rabb’ine müracaatta bulunacak ve gönül dünyası huzûrun ışıklarıyla dolup taşacaktır. O, böyle yapıp ve bunlara mazhar olunca, âhirette böyle bir duruma düşmekten de -İnşaallah- kurtulacaktır. Zira Allah (cc) iki korkuyu bir arada vermeyeceğini va’d etmektedir. İki emniyetin bir arada verilmediği ve verilmeyeceği gibi.

Bu seviyeyi elde edebilmenin kendine göre yolları vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamamız mümkündür:

Birincisi: Âfakî ve enfüsî tefekkürde ısrar… İnsan hiç durmadan âyât-ı tekvîniyeyi düşünmeli, âfâktan enfüse ve enfüsden âfâka düşünce mekiğini gezdirip durmalıdır. Evet insanın tefekkürü, onu, bir taraftan semânın yıldızlarla yaldızlanmış ufuklarına götürmeli, diğer taraftan da mahiyetinin derinliklerinde seyahat ettirmelidir ki “kör ve sağırların” yediği damgayı yemiş olmasın. Çünkü böyle olanlar, kalblerini terk ve rabbanî latîfelerini ihmâl ettiklerinden dolayı, körler, sağırlar ve dilsizler gibi yaşamaktadırlar. Kendi mahiyetlerini görüp dururken de durumları daha farklı değildir.

İnsan tefekkürle, bir saatlik ibadetini bin senelik ibadet hükmüne getirebilir ve bu seviyede sevap kazanabilir. Ve işte, bu tefekkür şuuruyla namaz onu, esmâ dâiresinden sıfat dâiresine, oradan da Zât dâiresine sıçratır ve insan âdeta sonsuzluğa yelken açmış gibi olur.

İkincisi: “Râbıta-i mevt” dediğimiz ölümün düşünülmesidir. Bu yapılırken de ihtimal ve faraziyelerle değil, bizzat ölümle burun buruna gelmiş bir insan hâletiyle yapmalıdır. Zaten Kur’-ân-ı Kerim’de “Küllü nefsin zâikatü’l-mevt” (Âli İmran 3/185) âyetiyle bu hakikata arz edilen çizgide parmak basmaktadır. Bir kısım tefsir ve mealcilerin söylediği gibi âyetin manâsı “Her nefis ölümü tadacaktır” şeklinde ifade edilmesi oldukça eksik bir manâdır. “Her nefis bilerek veya bilmeyerek ölümü tadıp-durmaktadır” şeklindeki ifade öncekinden daha tutarlıdır. Çünkü Türkçe’de “Her nefis ölümü tadacaktır” ifadesinin Arapça karşılığı “Küllü nefsin seyezûku’l-mevt” şeklinde olur. Halbuki âyetteki ifade yukarıda söylediğimiz şekildedir. Âyetin Türkçeye en yakın ve az kusurlu meâli ise “Her nefis ölümü tatmaktadır” şeklinde olmalıdır. (Âli İmran/185). Evet, her nefis her an ölümü tadıp durmaktadır ve burada başka herhangi bir manâ da bahis mevzuu değildir.

Bu hususu da kısaca izâh etmek uygun olacak:

Biz her an ölüp dirilmekteyiz. Zira bizler, Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerinin akislerinden ibaretiz. Bu tecelliler o kadar seri bir şekilde ve peşipeşine gelmektedir ki, biz, kendimizi inkıta’sız ve devamlı kabul ederiz. Bu aynen sinema şeridindeki karelerin çok hızlı dönüşüyle, oradaki nesnelerin hareketli görünmesi gibidir. Aslında, biz, her an -ki an kelimesiyle zamanın en küçük parçası neyse onu kastediyoruz- var olup yine yok olmaktayız. Bu tecelliler O feyz-i akdesten geliyor ve biz de daimî bir var ve yok olmayla karşı karşıya bulunuyoruz. Bu durumda sanki biz, saatin akrep veya yelkovanı üzerindeymişiz gibi oluruz. Yani ilk hareketin bizi her an öbür tarafa atması ihtimaliyle karşı karşıya bulunuruz.. ve zaten sonunda da bu durum kaçınılmaz bir netice olacaktır. Öyleyse, ölümü, istikbalde vâki olacak bir hâdise gibi değil, her an yaşanmakta olan bir vak’â gibi değerlendirmeliyiz.

Bu değerlendirme bizi, daima âhirete hazır hâle getirecek ve namazımızı da, âhiret hazırlığı içinde olan bir insan edâsıyla kılmaya vesile teşkil edecektir.

Üçüncüsü: Namazı huzur dolu insanların yanında kılmak da bir yoldur. Zira, başını secdeye koyduğu zaman soluklarında Muhammedîlik esip duran birinin yanında kılınan namaz da insanın o havaya bürünmesine bir vesiledir. Ondandır ki, cemaat olma tavsiye ve emredilmiştir. Çünkü ferdin iç mukavemeti her zaman huzur temin etmeye yetmeyebilir. Bu durumda, cemaat içindeki fertlerin manevî desteği onun imdadına yetişir ve ona da huzur kazandırır.

Göz yaşı içinde namaz kılan bir insanın hâl ve durumu, en azından, onun yanında namaza duran insanın da kalbini yumuşatır, hatta bazan ona da göz yaşı döktürür. Bir çoğunuz müşahede etmişsinizdir? Ravza-i Tâhire’de ve Beytullah’da öyle namaz kılan, secde ve rukû’uyla öyle ubûdiyette bulunan insanlar vardır ki, bizler onları seyrederken kalbimiz duracak hâle gelir…

“Rukû’ edenlerle beraber siz de rukû’ edin” (Bakara/43) âyetinin işaretinden biz bunu anlıyoruz. Kişi sevdiğiyle beraberdir. Onun için evvela bu türlü ibadetle Rabb’ine kulluğunu takdim edenleri sevecek ve sonra da hep onlarla beraber olmaya çalışacağız. Bu arada namazlarımızı da onlarla beraber kılacak ve onlarla huzûr-bahş olan bir iklimde bulunmaya çalışacağız.

Hz. Aişe (ra) validemiz, Allah Rasûlü’nün namazını anlatırken şöyle der: “Allah Rasûlü’nün iki rekat namazına şahid oldum. Öyle bir kıyamda durdu ve kıyamını öyle uzattı ki, o kıyamın güzelliğini ne sen sor ne de ben söyleyeyim. Sonra rukû’u da böyle oldu. Ardından secde etti; secdesi de en az rukû’u kadar güzeldi…” İşte biz de bir taraftan namazımızı Allah Rasûlü’nün bu namazına benzetmeye çalışacak, diğer taraftan da namazı Hakk dostlarıyla beraber kılacak ve onların kulluk keyfiyetini gönüllerimizde yakalamağa çalışacağız.

Dördüncüsü: İrâdemize hürmet ve saygı duyarak ve irâdeli bir varlık olmanın gereğini yerine getirerek, namazımıza biraz çeki-düzen vermeliyiz. Evet irâdemize temrinler yaptırmalı ve huzûra giden yolda biraz da onun mevcudiyeti esasına göre yürümeliyiz.

Namaz, öyle dünyevî işlerimiz arasından geçiştiriliverecek kadar ehemmiyetsiz bir vazife değildir. O bizim için en mühim bir meşgaledir. Namaz ciddiyetle ele alınmalı ve öyle edâ edilmelidir. Değil başka bir iş yüzünden onun ihmâle veya aceleye getirilmesi, gerektiğinde her türlü işimiz ona fedâ edilmelidir.

Aynı zamanda cemaatin ehemmiyeti de unutulmamalıdır. Sadece Hanefî mezhebinde cemaat sünnet-i müekkededir. Halbuki diğer üç mezhebe göre cemaat farz veya vaciptir. Onlar “Ferke‘û maa’rrakiîn” âyetinden bu hükmü çıkarmışlardır.

Son olarak şunu da ilâve edeyim ki, huzûr içinde ve erkânına riâyet edilerek kılınan bir namazın mü’minde hasıl edeceği haz ve zevki,ona başka hiç bir mazhariyet kazandıramaz.Yeter ki insan, bu mazhariyetin şuurunda olabilsin ve namazın kıymet ve değerini idrâk etsin!…

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/asrin.getirdigi.tereddutler/a643.html

———————————————————————————————

Namazı Hissetmek İçin Ne Yaptınız? Fethullah Gülen, herkul.org, 05.06.2006

Soru: Namazlarımızı derin bir kulluk şuuruyla eda edebilmek için ne yapmak lazım?

İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü tâatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalaa ettikleri halde hiç farkına varmadan şirke girmekten kurtulamamışlardır. Evet, dinin direği namazdır. Namaz, mü’minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanında mücadelenin kızıştığı en tehlikeli anlarda bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur. Namazın bu hususiyetlerinden dolayıdır ki, Asr-ı saadetten günümüze kadar Hak dostları onu hayatlarının merkezine koymuş ve farzları ikâme etmekle yetinmeyerek her gün yüzlerce rek’at nafile kılmayı itiyad haline getirmişlerdir.

Namaz Âşıkları

Âbidlerin Rehberi Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş olduğu alâka, O’nun izini takip edenlerin gönüllerinde de “ibadetlerin özü”ne karşı derin bir iştiyak uyarmıştır. “Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır” diyen, başkalarının bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde bir istekle namaza karşı arzu duyduğunu her haliyle ortaya koyan, mübarek ayakları şişecek kadar kıyamda duran, bazen bir rek’atta bir kaç cüz’ü birden okumadan rükûya varmayan, haşyetle dolu yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi duyulan ve secde ederken Hak karşısındaki saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan Rasûl-ü Ekrem’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durması Ashâb-ı kirâmın da birer namaz âşığı haline gelmelerine vesile olmuştur.

Öyle ki, Fudayl bin İyâz’ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, Sahabe efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü, gecenin çoğunu namazda geçirirlerdi. Bazen dakikalarca kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk’a içlerini dökerken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır; gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi. Namazın lezzeti onlara bedenî yorgunluklarını unuttururdu ve o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi. Sabah olunca, yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice dinlenmiş gibi çıkarlardı.

Huzûr-ı ilâhîde bulunmanın manasını idrak etmiş ve Kur’an’ın tadını almış bir sahabînin şu hali onların namaza karşı iştiyaklarını göstermesi açısından ne kadar müthiştir: Peygamber Efendimiz, Zâtü’r-Rik’â gazvesinde Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr’i bir konak mahallinde gece nöbeti için vazifelendirmişti. Hazreti Ammâr’ın istirahati tercih ettiği bir sırada Abbâd bin Bişr kalkıp namaza durmuştu. O sırada bir müşrik bu iki sahabîyi farketmiş ve hemen üzerlerine ok yağdırmaya başlamıştı. Oklardan iki-üç tanesi Hazreti Abbâd’ın vücûduna isâbet ettiği halde, o, namazını bozmamış, ancak rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırmıştı. Hazreti Ammâr, sıçrayıp kalkarken bir taraftan kaçan müşriğin ardından bakakalmış, diğer yandan da merakla ve heyecanla Abbâd bin Bişr’in vücudundan akan kanı ve isabet eden okları göstererek kendisini neden uyandırmadığını sormuştu. Hazreti Abbâd ise, ancak bir namaz aşığının söyleyebileceği şu cevabı vermişti: “Bir sûre (Kehf) okuyordum, (ayât-ü beyyinât o kadar tatlı idi ki) onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Fakat, oklar peşpeşe atılınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim.”

Her Gün Yüzlerce Rek’at Namaz

Evet, sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı. Mesela, Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rek’atta Bakara sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu.

Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu’be b. Haccac (radiyallahü anh) hakkında şunu ifade ediyor: “Ne zaman Şu’be’nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz kılıyorken gördüm.” Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: “Şu’be’nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘herhalde secdeye gitmeyi unuttu’ derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘galiba ikinci secdeyi unuttu’ diye düşünürdünüz.”

İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek’at namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.

O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A’zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rek’at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn’dan (Allah Rasûlü’nün çağına yetişmesine rağmen O’nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek’at namaz kılardı.

Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül aleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek’at nafile kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun Reşid’in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek’at namaz kıldığı nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.

Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rek’at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.

Bir Seviye ve Gönül İşi

Bu arada, şu hususu da ifade etmeliyim: Tabiî ki, dinde asla zorluk yoktur; İslam “yüsr” (kolaylık) üzere vaz’ edilmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi’s-salatü vesselam) kendisi ayakları şişene kadar namaz kıldığı halde ümmetine hep güçlerinin yettiği kadarını teklif etmiş ve onlara ibadet nev’inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bu açıdan, hem namazı tam duyma hem de çokça namaz kılma meselesi bir seviye ve gönül işidir. Bütün mü’minler, ibadet konusunda hem keyfiyet hem de kemmiyet itibarıyla her zaman daha ileri ufuklara teşvik edilirler ama bu hususta bir zorlama söz konusu değildir.

Nitekim, Nur Müellifi, “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.” derken dinin özündeki bu kolaylığa işaret etmiş ve objektif olan kaideyi göstermiştir. Yani, bütün insanları bağlayan bir hüküm söz konusu olduğunda, en zor şartlar altındaki kimselerin de nazar-ı itibara alınması gerektiği esasına binaen, nâmüsâit şartlara maruz kalan bazı mü’minlerin abdest de dahil bir saate sıkıştırmak suretiyle de olsa namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, Hazreti Üstad, “Sakın deme, ‘Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!’ Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir.” buyurarak, namaz kılarken onun manasını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen âmi bir insanın bile amel defterine bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir. Hazreti Bediüzzaman’ın bu ifadeleri, bizim gibi ümmîlerin ümidini bütün bütün kırmamak, insanları ye’se düşürmemek ve objektif olanı öne çıkarmak içindir. Evet, Cenâb-ı Hak herkesin namazına bir mükâfât ihsan eder; fakat, bizim burada üzerinde durduğumuz husus namazın hakikati, ruhu ve özüdür.

Bu itibarla, bir mü’min hiç olmazsa farz namazlarını mutlaka “ikâme” keyfiyetiyle eda etmelidir. Yani, İşaretü’l-İ’caz’da da belirtildiği üzere, “namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek, ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza manalarını gözetmek” suretiyle namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmeli, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmalıdır. Günde en az beş defa namaz adlı o tatlı su kaynağına koşmalı, onunla yunup yıkanmalı, hatalarından ve günahlarından arınarak tertemiz bir ruh haletiyle Mevlâ-yı Müteâl’e yönelmeli ve adeta her vakitte bir kere daha mi’rac yapmalıdır.

Namazın Özü ve Manası

Namazın özü, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh, ta’zîm ve O’na şükürdür. Evet, tesbîh, tekbîr ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir. Ondandır ki, namazdaki bütün hareketlerde ve zikirlerde “Sübhânallah”, “Elhamdülillah” ve “Allahu Ekber” sözlerinin manaları gizlidir. Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, iftitah tekbîrinden selam vereceğimiz ana kadar biz, hemen her an söz, hal ve tavırlarımızla ya “Sübhânallah” deyip Cenâb-ı Hakk’ı takdîs eder, ya “Elhamdülillah” sözüyle hamd ü senâ hislerimizi seslendirir ya da “Allahu Ekber” diyerek O’na ta’zimde bulunuruz. Namaza başlarken söylenen tekbîre, ibadete onunla başlandığı için “iftitah tekbîri” dendiği gibi; namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbîrle haram kılındığı için ona “tahrim tekbîri” ya da “ihram tekbîri” de denmiştir. Aslında bu tekbîr, mâsivaya ait her şeyi kendine haram kılarak harem dairesine adım atma, bütün dünyevîlikleri kapının dışında bırakma ve yalnızca Sultan-ı Kâinat’a teveccühte bulunma adına bir söz vermedir. O andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine tesbîh, tahmîd ve tekbîr ruhunu işleme, bir manada bütün bütün namaz kesilme ve adeta namazlaşma ahdi demektir. Melekler, bu sözün gereğini yerine getirerek namazını ikâme eden bir âbidin âlem-i misâle yansıyan resmini çizseler, ihtimal ortaya namaz çıkar; o insan ancak mücessem bir namaz kesilmiş olarak resmedilebilir.

Evet, namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsanız, tekbîrle beraber mâsivâdan sıyrılmalı ve gönlünüzü sadece O’na açmalısınız. Dudaklarınızdan dökülen her kelimeye şuurunuzun mührünü basmalısınız. Mesela, “Elhamdülillah” derken, bu sözün ne mana ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine mülahazaya almalı, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah’a (Tebâreke ve Teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat’ın da hakkıdır.” diye gürlemelisiniz. Böylece, o söz, Cenâb-ı Allah’a yükselirken üzerine yüklediğiniz o derin manalarla beraber yükselmeli. O’nun Rahmân ve Rahîm olduğunu ilan ederken, yine aynı derin duygularla dolmalısınız. “Mâlik-i yevmi’d-din” hakikatini dile getirirken onun ihtiva ettiği manaları da üzerine bir damga gibi vurmalı ve Cenâb-ı Hakk’a o yüküyle beraber göndermelisiniz. Namaz sizin için de bir mi’rac olmalı ve siz Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Mi’rac’da duyduğu hakikatleri kendi idrak ufkunuzdan duymaya çalışmalısınız. Namazın bütün manalarını yudumlayarak adım adım yükselmeli, adeta birinci kat semada Hazreti Adem’le, ikinci kat semada Hazreti Yahya ve Hazreti İsa ile, üçüncü kat semada Yusuf Aleyhisselamla, derken diğer katlarda Hazreti İdris, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim’le görüşmeli, herbirinin hayatından ibretler almalı, huzurlarının insibağına ermeli ve bir adım daha atınca kendinizi haremgâh-ı ilâhîye girmiş gibi hissetmelisiniz. Namazın sonunda selam verir vermez de huzurun adabına riayet edememiş olma endişesiyle bir kere daha ellerinizi kaldırmalı, yine, tesbîh, tahmîd ve tekbîr cümleleriyle dergâh-ı ilahîye nazar etmeli ve namazın manasını te’kid eden o mübarek kelimeleri otuzüçer defa tekrarlamalısınız. İşte, namazı böyle engin duygu ve düşüncelerle ikâme etmek gerekiyorsa, onu geçiştiremezsiniz; öncesinde yapılması icab eden hazırlıkları tam yapmalı ve onu manasına uygun bir tarzda eda etmelisiniz.

İbadetlerimizin Çehresindeki Solgunluk

Diğer taraftan, şayet kendinizi i’lâ-yı kelimetullaha adadığınıza inanıyorsanız, böyle bir vazifenin ve ona adanmışlığın ne ifade ettiğini de iyi düşünmeli ve ona göre bir tavır belirlemelisiniz. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’a imana çağrıdır; Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem), sâir erkân-ı imaniyeyi ve İslamiyeti kabule davettir. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’ın yüce adının her yerde duyulması, bir bayrak gibi dalgalanması ve ruh-u revân-ı Muhammedînin en karanlık köşelerde bile şehbal açması için çok ciddi cehd ü gayret ortaya koymaktır. İ’la-yı kelimetullah, zatında yüksek ve pek yüce olan “Lâilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikatini yükseltme; onu dünyanın dörtbir yanında gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getirme demektir. Öyleyse, şayet siz, insanları Allah’ı bilmeye, O’nun mesajını dinlemeye, varlığın çehresindeki ilahî tecellileri okumaya ve Ma’bud-u Mutlak’a kulluğa çağırıyorsanız, önce kendiniz o ilahî mesaja kulak vermeli, o tecellileri okumalı, hakiki ve halis bir kul olmalı değil misiniz? Başkalarını kulluğa çağırdınız halde, kulluğun esası ve özü olan namaz gibi bir ibadeti tam eda etmiyorsanız, size yalancı demezler mi? Her defasında ‘hele şu işten bir sıyrılalım’ düşüncesiyle namaza duruyor ve onu aradan çıkarma duygusuyla sizin için bir kısım formalitelerden ibaret olan hareketleri yapmakla yetiniyorsanız, kendi kendinizi yalanlamış olmaz mısınız? Hemen aradan çıkaracak kadar değersiz gördüğünüz ve ancak bir an önce içinden sıyrılacak kadar değer verdiğiniz bir meseleye başkalarını çağırmanız manasız bir iş sayılmaz mı? Herkesi kendisine çağırdınız bir hakikatin sizin nazarınızda çok ciddi bir mesele olması lazım değil mi? Siz herhangi bir mesele üzerinde kemâl-i ciddiyetle durmuyorsanız, onun kıymetli olduğuna başkalarını nasıl inandıracaksınız ki!..

Zaten, müslümanlar olarak bizim en büyük dertlerimizden birisi ibadetlerimizin çehresindeki bu solgunluktur. Ne acıdır ki, camilerimiz ve oralarda saf tutan insanlar hazan yemiş yapraklar gibi; kimisi esniyor, kimisi uzanmış yatıyor, kimisi mihrapta bile dünya konuşuyor, kimisi bir an önce namazın bitmesini ve kendisini dışarıya atmayı bekliyor. Su-i zan etmek istemiyorum ama dışa akseden görüntü, -istisnalar olsa da genel itibarıyla- Allah’la tam alakası olmayan, Peygamberini iyi tanımayan, dedesinin camiye gittiğini gördüğü için mescidin yolunu tutan, babasınının namaz kıldığına şahit olduğundan dolayı onu taklîden safta yerini alan ve sadece şekilde, surette kalan kimselerin halini andırıyor. Bundan dolayı da, caminin ve camideki cemaatin hali başkalarına bir şey ifade etmiyor; ibadet, İslam’a çağıran bir hal dili olarak vazife görmüyor. Şayet, biz tam bir inanmışlık hali ortaya koysak, Hazreti Pîr-i Mugân’ın beyanıyla, “Ağzımız Kur’an-ı Kerim’i okurken, hal ve tavırlarımızla da onu temsil etsek, ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef’âlimizle göstersek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.” Fakat maalesef, biz İslamiyeti kendi câzibesiyle yansıtamıyoruz.

Aslında, Müslümanlık bir farklılığın sesi ve soluğudur; hakiki bir mü’min namaz kılarken, onun rükûuna bakan ona hayran olmalı, secdedeki halini gören neredeyse bayılmalı, Mevlâ-yı Müteâl karşısında inlemesini duyan kendisinden geçmeli ve onunla beraber secdeye kapanmalıdır. İşte, İslam bu şekilde temsil edilmeyince karşı tarafta da mâkes bulmuyor; hiç kimse şekle bağlı yatıp kalkmalarda namazın ruhunu ve onun kutsî câzibesini göremiyor.

Tesir, Allah’la Münasebete Vâbestedir

Ayrıca, i’lâ-yı kelimetullah yolunda ortaya konan gayretlerin muvaffakiyetle neticelenmesi ancak Allahü Azimüşşân’ın kabulüne ve O’nun değerlendirmesine vâbestedir. Cenâb-ı Hak, kendisiyle irtibatı kavî olmayanları kat’iyen tesirli kılmaz. Onunla derin bir münasebet içinde bulunmayanlar, kime ne anlatırlarsa anlatsınlar hiç kimsenin ruhuna giremez, hiçbir kulu doğru yola iletemez ve tek kişiyi bile sıradan bir insan olmaktan çıkarıp kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltemezler. Allah (celle celâlühü) yolundakilerin sesine-soluğuna değer atfeder; onların söz ve tavırlarına tesir lutfeder.

Bu açıdan da, Kur’an’ın hâdimleri, Hak nezdindeki kıymetlerini Allah’la münasebetlerinde aramalı ve şeklî, sûrî şeylerin dergâh-ı ilahîde bir kıymet ifade etmediğini bilmelidirler. Evet, bir hadis-i şerifte de vurgulandığı gibi, Allah Tealâ sizin şekillerinize, zahirî hallerinize, sûrî yatıp kalkmalarınıza değer vermez; Cenâb-ı Hak, ancak kalbî heyecanlarınıza, iç derinliklerinize ve gönlünüzden nebeân eden, içinizin yansıması olan samimi davranışlarınıza bakar ve onları değerlendirir. Şayet, davranışlarınızda kalbî bir derinlik yoksa ve onlar gönlünüzden kopup amel sahasına dökülmüyorsa, o zaman bütün cehd ü gayretiniz beyhûdedir.

Öyleyse, iman hizmetine adanmış ruhlar, hem “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2) itâbına (azarlama) muhatap olmamak, hem de “Neden insanları çağırdığınız hakikatleri hakkıyla temsil etmemek suretiyle yalancı durumuna düşüyor ve İslam’ın çehresini karartıyorsunuz?” sualine maruz kalmamak için azamî gayret göstermelidirler. Konumuzla alakalı olarak da, farz namazları hakkıyla ikâme etmenin yanı sıra, tam bir namaz kahramanı haline gelebilmek için şu husulara çok dikkat etmelidirler:

Namaz Kahramanı Olabilmenin Üç Şartı

1. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet’te yüz mertebe bulunduğunu ve Firdevs’in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra, “Allah Teâlâ’dan Cennet’i istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyiniz.” buyurarak, himmetimizi âli tutmamız gerektiğine işaret etmiştir. Dahası, bize Firdevs talebinden de öte isteklerde bulunma edebini öğretmiş ve Cenâb-ı Hak’tan neler isteyebileceğimizi gösteren dualar talim buyurmuştur. Ondan öğrendiğimiz dualar sayesindedir ki, sabah-akşam “Allah’ım, Cemâlini seyretme arzusuyla içimizi doldur, Sana kavuşma şevkiyle gönlümüzü coştur ve ötede Cemâlinle bizi serfiraz kıl” diyoruz; Cemâlullah’ı müşahedeye, rıza-yı ilahîyi tahsile ve rıdvâna ermeye talip olduğumuzu ilan ediyoruz. Evet, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz bu dualar, asla dûnhimmet olmamamız ve himmetimizi hep âlî tutmamız gerektiğini salık veriyor.

Dolayısıyla, namazın hakikatini idrak etme hususunda da yüce himmetli olmalı; Cenâb-ı Hak’tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için inâyet-i ilahiyeyi talep etmeliyiz. Belki herbirimiz şöyle demeliyiz: “Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lutfeyle; namazın manasını benim ruhuma da duyur. Rabbim, ben de Peygamber Efendimiz’in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Sen’den başka bütün mülahazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allahım, bu lütfunu bana da nasip eyle!..”

Evet, peygamberâne bir ibadet ufkuna mazhar olmayı istemek peygamberlik istemek demek değildir. Bu talep, her hususta takip edilmesi gereken İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ibadet hayatı itibarıyla da örnek almak ve namazda daha bir derinleşmek talebidir. Sizin bu türlü bir duanız kat’iyen boşa gitmez. Bu duada istekli ve ısrarlı olursanız, Allah sizi mahrum etmez; inşaallah o sayede maiyyete ulaşırsınız. Siz bu kadarcık bir istek izhar edince Sultan-ı Ezelî de kendi ululuğu, azameti ve rahmetinin enginliği ölçüsünde Zât’ına yaraşır bir mukabelede bulunur. Bu açıdan, meâliye müştak olmak ve ulvi hedeflere göz dikmek himmeti âlî tutmanın ifadesidir; namazı ikâme hususunda da insan hep daha yükseklere tâlib olmalıdır.

2. Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü’min şayet onunla alakalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütâlaalarını öğrenme gayretinde bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu söylenemez. Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mana aleminin büyüklerinin namazla alakalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır. Hazreti Üstad, bazı risaleleri önemli gördüğünden dolayı yüz on beş defa okuduğunu belirtmiştir. Bir mü’min, Zât-ı Uluhiyet hakikatıyla, iman esaslarıyla ve ibadetlerin mana buuduyla alakalı birkaç eseri hiç olmazsa birkaç defa gözden geçirmeli değil midir? Evet, Kur’an talebeleri, Hazreti Gazalî, Hazreti Mevlânâ ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alakalı mütâlaalarını ve günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alakalı müzakerelerde bulunmalıdırlar.

3. Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde, birkaç ayda, hatta birkaç yılda namaz hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.

Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz. “Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat’iyen aceleci davranmamalısınız. Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız. Niyetinizin derinliği ve gayret ü himmetinizin yüceliği nisbetinde ötede siz de herbiri bir namaz aşığı olan “ilkler”in hemen arkasında yerinizi alacaksınız.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a15674.html

—————————————————————————–

Namazın İnkişafı, Fethullah Gülen, herkul.org, 20.01.2002

Kendisinde namazın ruhu inkişaf eden bir insan en tatlı bir işle meşgulken fırlayıp namaza durmak ister ve namazdan zevk alır. Her zaman olmasa bile çok defa der ki: “Keşke ömür hiç bitmese ve ben hep ayakta dursam böyle.” Ama bunun inkişaf etmesi için insana bazen yirmi, bazen otuz, bazen kırk sene lazımdır. Kırk sene kemerbeste-i ubudiyet içinde o kapıda durursun ve namaz ancak o zaman inkişaf eder. Namazın mahiyeti inkişaf ederse ne olur: sen o zamana kadar hep bir altın namaz damarını aramak için madende toz-toprak içinde dolaşmıştın, fakat ısrar ettin. Bu damardan oraya gidiliyor, dedin. Bu damar, o damar; bu damar, o damar, dedin ve birgün kendini o hazine içinde buldun. O ana kadarki çalışmalarının hepsi altın olur mu olmaz mı?

Ayet-i Kerime’de “Ve tebettel ileyhi tebtîlâ” (Müzzemmil, 73/8) buyuruluyor. Fiil tefa’ul babında olduğu için bir zorlama ifade ediyor. Ve başlangıçta Hazreti Peygamberimize (sav) böyle hitap ediliyor. Ama Efendimiz zamanla o hale geliyor ki, “Sizin yeme içme ve cinsî münasebete karşı duyduğunuz arzuyu ben namaza karşı duyuyorum.” diyor. Aynen öyle de, bu hususta gereğince ısrarlı olsan ve sabretsen, namazın mânâ peçesinin senin içinde açılmasını beklesen, sonunda sana deseler ki “Cennette sofralar hazırlanmış.”; sen, “Namazımı kılayım ondan sonra. Namazımı feda edemem ben.” diyecek hale gelirsin. Azrail aleyhisselam gelse “Müsâde edersen vakti giren namazımı kılayım, kaçmasın. Ondan sonra ne yaparsan yap.” dersin. Öyle bir ruh haleti hasıl olur ki; ölecek bile olsan namazını eda etmeye çalışırsın. Namazlaşırsın artık. Hazreti Hubeyb’in şehid edilmeden önce bütün teklifleri geri çevirip sadece namaz kılmak istemesini de bu şekilde anlayabiliriz; artık namaz onun ruhuna mal olmuştur.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12436.html

—————————————————————————-

Bir Kere Daha Namaz

Her meselenin başı ve esası iman olduğu gibi, bu meseleye de öncelikli olarak bu çerçeveden yaklaşmak ?gerekir. Şöyle ki, imanın şartları arasında sayılan esaslar, ferdin dünyaya bakış açısını şekillendirmektedir. ?Buna göre Allah’a iman, kalbî huzurun yegane esası ve teminatıdır. Allah’a imandan nasibi olmayan kalbler, ?bu boşluğu kat’iyen başka bir şeyle kapatamazlar. “Dikkat edin. Kalbler başka değil ancak Allah’ı zikir ile ?tatmin olur.” âyeti bu hakikatı hatırlatır.?

Peygamberlere iman; maziyi karanlık, geleceği ise endişeler içinde görme bahtsızlığından kurtaran önemli ?bir faktördür. Biz, onlara ve hususiyle de Nebiler Sultanı’na iman sayesinde, dünya ve ukbanın en tehlikeli ?yerlerini berk-i hâtif gibi geçeceğimize inanır, O’nun şefaat-i uzması ile hayal ufuklarımızı aşan nimetlerle ?serfiraz olacağımıza iman ederiz.?

Meleklerine iman; bize, en yalnız kaldığımız anlarda dahi onlarla beraber olduğumuz, onların kontrol ve ?gözetimi altında bulunduğumuz hissini verir. Bu mülâhaza ile davranışlarımızı kontrol altına alır ve hayatımızı ?duyarak hissederek yaşarız.?

Kadere iman; musibet veya meserret televvünlü başa gelen her şeyin O’ndan olduğuna, aksine ihtimal ?vermeyecek kat’iyette inanma demektir.?

Âhirete iman; iman esasları içinde yer alan ve davranışlarımızı murakabe altına almamızı sağlayan en ?büyük unsur olmanın yanında, hadd ü hesaba gelmeyen nice dünyevî faydalar da sağlamaktadır. Ayrıca her bir ?müminin gaye-i hâyâli olan, Allah Resûlü ile vicahî görüşmek, ancak ahirette olacaktır. Enbiyâ-yı izâm, selef-i ?salihin, evliya-yı kiram, asfiya-yı fihâm hazerâtının hemen hepsi ahirettedir. Dolayısıyla bunlarla kavuşma aşk ?u şevki içinde bulunan müminlerin, ahirete imanı ve o imanın kazandırdıkları bir başkadır.?

Şimdi, bu esasların bütününe iman etmek, kişiyi, öncelikle akide konusunda, oturması gereken yere ?oturtacak ve onu gerçek huzura kavuşturacaktır. Bundan sonra da, bu huzuru ihlal eden unsurlar iradî olarak def ?edilecek ve yine huzurun devamını sağlayacak ibadetler yerine getirilecektir. Dolayısıyla, soruda bahsedilen ?husus, şayet vâki ise, bu problemin menşei, ibadet öncesindeki icmalen arz ettiğimiz iman esaslarında ?aranmalıdır. İmanı tam tekmil olanlar için böylesi problemler aslâ bahis mevzuu olamaz.?

Burada soruya cevap ararken, namaz ile ilgili bazı mücmel değerlendirmeler de yapılabilir zannediyorum. ?Namaz, yukarıda kısaca üzerinde durduğumuz iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir. Namazda her ?zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır. ?Üstesinden gelinmesi mümkün olmayan ya da öyle gözüken problemleri çözme yollarını gösterir ki, bunun aslı ?ve esası da her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak’a imandır. Bu son hususu, Fatiha âyetleri üzerinde durarak ?biraz daha açabiliriz:?

Elhamdü’lillahi rabbi’l âlemin: Hamd, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi terbiye eden, yetiştiren, ?olgunlaştıran Allah’a mahsustur. Binbir hadise karşısında elimizden tutan ve bizi boğulmaktan kurtaran böyle ?bir Rabbe inandıktan sonra ben ne için ümitsiz olacağım ki??

Er-Rahmani’r Rahim: O dünya ve ukbada, kâfirlere de müminlere de merhametlidir. Rahmeti, gadabını ?ve öfkesini aşkındır. Öyleyse ne diye ümitşiken olacağım ki??

Mâliki yevmi’d-din: O, ceza gününün tek sahibidir. Her kulun burada yapmış olduğu en küçük amelleri ?dahi, kendisine arz edecek ve hesabını soracaktır. Ama rahmeti gadabını geçmiş olan Allah’ım bana orada da ?yardım elini uzatacaktır.?

İyyake na’büdü ve iyyake nestain: Kulluğumuzu sadece Sana hasrettik.. ve sadece Sen’den yardım ?diliyoruz. Sen’in Rububiyetin, Ulûhiyetin karşısında boynumuzda tasma ve kulağımızdaki küpe ile kapına ?geldik. Bu halimizle Sana köle olduğumuzu ilan ve itiraf ediyoruz. Fakat bu ne şerefli bir kölelik; Sultanımız, ?Sultanlar Sultanı olan Sensin Allah’ım. Ayrıca bizler, hiçbir mahlûka boyun eğmeyecek kadar aziz ve ?şerefliyiz. ve biz sadece Seni dileriz. Yunus’un ifadeleri içinde ?

?“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana Seni gerek Seni”

diyoruz.?

Şimdi, her tarafında tevhid akidesi nümayan ve şuurla yapılan bu kulluğun arz edilmesi ve yardım dileme ?aslında Allah’ın lütuf ve ihsanları karşısında yapılması gerekli olan şükrün, ibadetin tam yapılamadığının bir ?itirafıdır. Hâlık-Mahlûk münasebetini kavramış olmanın esprisi içinde âciz ve fakir olunduğunun beyanıdır. ?Öyle ise, bu anlayış ve bu düşünce içinde bulunan bir insan nasıl ümitsiz olur ki??

Fatiha’nın devam eden cümleleri de aynı minval üzere değerlendirilebilir. Ancak ifade edilmek istenen ?mânâ anlaşıldığı zannıyla kısa kesiyorum. Evet, bu duygu ve düşüncelerle namaz kılmaya muvaffak olabilen ?bir insanın, dünyevî işlerini bahane ederek namaz kılmaması düşünülemez. Öyleyse imanın yanı sıra, namaz ?hakikatinin de bu insanlara anlatılması ve mümkünse, bunları duymasına yardımcı olunması şarttır.?

İnsan, namaz ibadeti ile, tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi ?gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa Rabbisine teveccüh ederek, pörsüyen duygularını, solan şuurunu ?yeniden canlandırabilir.. ve tekrar zindelik kazanabilir.. kazanabilir ve böylece Rabbisine olan ahd ü peymanını ?yeniler. Bu yönüyle namaz, Allah’ın bizlere en büyük bir lütfudur. Bunun yokluğu, güneşin yokluğu gibidir. ?Nasıl güneş olmadığında -sebepler plânında- günebakan çiçekleri de yoktur; öyle de ibadet olmadığında, bir ?anlamda insan da yoktur. Öyleyse ibadete gerçek anlamda muhtaç olan bizleriz.?

Namaz kılan ve Rabbisinin huzurunda şarj olan bir insan, atılacağı ticarî hayatında haramlardan, ?mekruhlardan olabildiğine kaçınır. Özellikle gün ortasında kıldığı öğle, ikindi namazları, insanın murakabe ve ?muhasebe hislerini coşturur. O mekânizmayı harekete geçirir ve insanı yanlışlar içine düşmekten kurtarır. ?Akşam, yatsı, teheccüd ve sabah namazları ise ?

?“Nâçar kaldığı yerde
Nâgah açar ol perde
Derman olur her derde.”

dizeleriyle anlatılmak istenen esrarın tecelli merkezleridir.?

Ve namaz Müslümanın günlük hayatını düzen ve nizam altına alan cebrî bir faktördür. Günde 5 defa ?Rabbin huzuruna çıkan insan, ister-istemez, hayatını bir düzen içine sokar. Sabah namazından sonra işine ?başlar. 6-7 saatlik yoğun bir mesai ile yorulunca, öğle namazı ile yeniden zindelik kazanır. Döner ikindiye ?kadar tekrar çalışır. İkindi namazı ile yeniden zihnî ve bedenî dinlenme faslı yaşar. Zaten böyle bir mesaî ?tanzimi olmasa, o iş yerinden netice almak, âdeta imkânsız denecek ölçüde azalır. Namazdaki bu esasları ?bilemeyen, sezemeyen insanlar huzursuzluk girdabına kapılır ve bunalımdan bunalıma sürüklenir giderler.?

Hâsılı, işlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Buna ?göre imandaki zafiyet, iman esaslarına inanılması gerektiği ölçüde inanmama ve bir-iki noktasına temas ?ettiğimiz namaz hakikatini kavrayamama, maalesef insanımızı bu türlü düşünceler içine sokabilmektedir. ?Bunlardan kurtuluş yolu ise, yukarıda kısmen izah etmeye çalıştığımız gibi, yakîn derecesinde bir iman ve onun ?hayata yansıtılmasıdır. ?

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/prizma/din.ekseni.etrafinda/a762.html

———————————————————————————————–

Namaz ve Secde

Muhakkikîn-i ulema, namaz rükünleri arasında yer alan secdeyi, “insanın ulaşabileceği en son zirve” olarak ?kabul eder ve “diğer rükünler, secdeye ulaşabilmek için birer basamak hükmündedir.” derler.?

Bu tahlile bütünüyle katılıyorum. Evet insan abdest ile başlayan, Rabbin huzuruna çıkma ameliyesinde çeşitli ?safhalardan geçer ve Allah Resûlü’nün ifadesiyle “kulun Rabbisine en yakın olduğu” mekâna, yani secde hâline ?ulaşır. Yalnız burada önemli olan, secdedeki insanın, Rabbisi ile olan kalbî münasebeti ve duyduğu, hissettiği ?şeylerdir. Meselâ bana göre bir insan, kıyamda dururken “Rabbim, şayet Sen teşrî kılmasaydın, Sana karşı nasıl ?kulluk yapılır ben bilemezdim; Sana sonsuz hamd u senalar olsun”; rükuda “Bu hâlim benim ubudiyetimi ifade ?etmede yeterli mi değil mi bilemiyorum ama Efendimizi örnek alarak yapabildiğim kadar yapmaya çalışıyorum, Sen ?kabul eyle.” ve secdede; “Eğer muktedir olsaydım Allah’ım, başımı ayaklarımdan da aşağıya koyardım.” gibi ?düşüncelerle namazın her bir rüknünü duya duya edâ etmelidir.?

Evet, namaz, miracın gölgesinde öteler ötesine yapılan bir seyahat ise, secde de o namazda en âzâm bir rükün ?olduğuna göre, insan secdede nihaî kurbeti hissetmeye ve kalbinde onu yakalamaya çalışmalıdır.?

Bana göre secde, Mevlâna’nın tabiriyle “şeb-i arus” misali insana değerlendirmesi için verilmiş bir fırsattır. ?Herkesin mârifet ufku ve kâmet-i kıymeti ölçüsünde “âsâr-ı feyz”e mazhar olabileceği bir zemindir. Secde Allah’ın ?haricinde her şeyin ve herkesin nefyedilip “illallah” deneceği mekândır ve onun Rabbisiyle olan kurbet ?yudumlayacağı bir yerdir.. evet Cenâb-ı Hakk’ın şanına muvafık kemal-i inkıyadın adıdır secde. Öyleyse burada ne, ?nasıl, ne şekilde ve niçin yapılması gerekiyorsa, bunlar nazara alınarak yapılmalıdır.?

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.4/ruhi.hayat/a1041.html

—————————————————————————————————————–

Cemaatle Namaz ve Kollektif Şuur

Peygamber Efendimiz (s.a.s), namazın cemaatle kılınmasına çok ehemmiyet vermiş ve her vesile ile bunu teşvik ?etmiştir. “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, ?sonra da namaz için ezan okunmasını, daha sonra bir kimseye emredip insanlara imam olmasını, sonra da cemaatle ?namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm.” hadisi O’nun cemaate verdiği önemi göstermektedir. ?Nitekim fukaha, bu hadisten hareketle cemaate farz, vacip ve sünnet-i müekkede hükmünü vermişlerdir. Ahmed b. ?Hanbel Hazretleri; “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin.” (Bakara, 2/43) âyet-i ?kerimesi ve arz ettiğimiz hadis-i şeriften hareketle, namazın cemaatle kılınmasının farz-ı ayın olduğu hükmüne ?varmıştır. Şafiî fukahası, namazın cemaatle kılınmasını farz-ı kifaye olarak kabul ederken, Hanefî ve Malikîler ise ?sünnet-i müekkede olduğunda ittifak etmişlerdir. ?

İnsanlığın İftihar Tablosu (s.a.s), “Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan 27 derece daha ?üstündür.” buyurmuş ve cemaatle kılınan namazın sevap açısından daha faziletli olduğunu bildirmiştir. Sevab-ı ?uhrevînin umuma terettüp etmesi itibarıyla, bir ferde verilen sevaptan diğerlerinin mahrumiyeti söz konusu değildir. ?O sevabın tamamı, nuraniyet sırrıyla herkesin defterine işlenir. ?

Bu hadisler, aynı zamanda bize, Allah yolunda yapılan ibadet ü taat ve seyr u sülûkteki ferdî muvaffakiyetlerin, ?mutlak mânâda mükâfat ve karşılık göreceğini, ancak neticede bunların yine ferdiyet plânında kalıp, hiçbir zaman ?cemaat hâlinde edâ edilme keyfiyetine ulaşamayacağı hakikatini öğretmektedir. Bu husus; namaz, oruç, hac vs. ?ibadetlerde olduğu gibi, iman ve Kur’ân yolunda yapılan gayretlerde de mevzuubahistir. ?

Ancak, devamlı olarak tek bir ferde, Allah’ın vadettiği şeylere ulaşma teminatının olmadığının da mutlak olarak ?bilinmesi gerekir. İnsan, iman ve Kur’ân adına tek başına harikulade bir şeyler yapsa bile bu, daima ferdiyet plânında ?kalır. Fakat bir iş, duygu ve düşüncede aynı değerleri paylaşan bir topluluk hâlinde edâ edildiği takdirde, iştirak-ı ?âmâl-i uhreviye düsturundan hareketle, o insanların her bir ferdi bu amelden kazanılan sevaptan hissedar olur.?

Hâsılı, asrımız kolektif şuur asrıdır ve ancak bu şuurla hareket edilerek Kafdağından ağır yükler kaldırılabilir.?

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.4/perspektif/a1008.html

—————————————————————————————————————–

Şeytanın Namaz Hırsızlığı, Fethullah Gülen, herkul.org, 20.01.2002

Namazda sağa sola bakmaya şeytanın namazdan hırsızlaması denilir. Yani; o, namazı tamamen çalamıyor da ondan bir kısmı hırsızlıyor. Erkânı çalamıyor. Son kozunu nazarları çalma ile kullanıyor. “Sağa baktırabilir miyim, sola baktırabilir miyim?” diye çabalıyor.

Var mısınız namazdan başlayalım işe! Üstadımız ne kadar edepli insan. Ne diyor bakın: “İnşaallah tam ihlasa mazhar olursunuz. Beni de tam ihlasa sokarsınız.” Ben de onun gibi diyorum: “İnşaallah tam namaz kılarsınız. Bana da tam namaz kılmanın âdâb ve erkânını öğretirsiniz.” O zaman kim kimin arkasına takılırsa kurtulur. Gelin hep beraber kurtulmaya karar verelim.

Namazdan hiçbir şey çaldırmamak lazım. O bir emanettir. Şeytan ne bakmadan çalsın, ne yatmadan kalkmadan çalsın, ne şundan ne de bundan. Tam tekmil namaz emanetinin emini insanlar olarak; hakikatı namaz misalî mahiyetiyle neden ibaretse ona uygun şekilde namazı edâ etmeli. Mesela, ben namazı ebedi yolculukta refik olacak, gökçek yüzlü, boyu posu, edası endâmıyla hiçbir tarafı tenkit edilemeyecek uhrevî bir misalî vücuda sahip görüyorum. Şimdi, bir yerde şeytanın hırsızlığına mani olamazsanız, o onun bir kulağına vurur, bir burnuna vurur, bir dudağına vurur. Bir yandan kolunu götürür, bir yandan ayağını… o hale getirir ki, onun misâlî vücudu ahirette size ne der bilemiyorum. Mutlaka diyeceği şeyler vardır. “Allah hayrınızı versin beni zayi ettiniz.” mi der, “Beni berbat ettiniz.” mi der, bir şey der mutlaka. Fakat orada rahatsızlık yaşamamak için sizin burada namaza rahatsızlık vermemeniz ve hırsız elinin ona uzanmasına mani olmanız gerekir. Bütün kalbiniz, hissiyatınız ve letâifinizle Allah’a (cc) müteveccih olmalı; hiçbir yerinden hiçbir şey çaldırmamalı. Mebdedekilerin o meseleyi duyarak yapması zor. Yalan olur “Duydum.” derse. Fakat Allah bir gün o kapıyı aralar. Hele siz dişinizi sıkın; en önemli, en müsait vaktinizi ona verin ve zorlayın kendinizi. İnşaallah, bir gün gelir onu güzel edâ etme imkanı doğar.

İhtimal, hâkikatı salata ulaşmak için bazıları her gece bin rekat namaz kılıyordu. Üstad’ın ilk talebeleri özene özene namaz kılıyordu. Ben gerçekten namaz kılan insanlar gördüm. Bir kaç yüz rekat kılan çoktu, sayılamayacak kadar. Bu millet namaz kılmayı unuttu. Camiler şekillere bağlı kaldı. O halılar gözyaşına hasrettir şimdi. Seccadeler temiz alınlara hasrettir…

Namaz ibadetin kalbidir. Namazın her rüknünün kendine göre bir kıymeti vardır. Ama onun en kıymetli parçası alnın yere konması halidir, secdedir. “Kulun Allah’a en yakın olduğu yer secdedir.” buyurulur. Evet, namaz secde ile taçlanır.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12439.html

—————————————————————————-

Beş Vakit Namaz Farzdır. Kutuplarda İse, Bazen Altı Ay Gece, Altı Ay da Gündüz Olur. Burada Nasıl Namaz Kılınacak? Fethullah Gülen

Bu soruyu soranların samimî olup olmadığını bilmiyoruz. Zira, şimdiye kadar bu soru hep İslâmiyet’in âlemşümûl bir din olduğunu inkâr eden mülhitler tarafından soruldu. Ve demek istendi ki: Siz İslâmiyet’i âlemşümûl kabul ediyorsunuz ama, altı ay gece ve altı ay gündüz olan bazı yerlerde namazıyla, orucuyla bunu yaşamak acaba mümkün olacak mıdır?

Hemen arz edeyim ki, dünyada hiçbir sistem hatta, bu sistem sadece iktisâdî bir sistem dahi olsa, kat’iyen, İslâm’ın ulaştığı âlemşümûl hüviyete ulaşamaz. İşte günümüzdeki bin-arıza sistemler ki, insan bunlara sistem demeye sıkılır. Hatta bunların içinde, daha sistemin nazariyecisi hayatta iken, birkaç defa revizyona tâbi tutulanları da var… Meselâ, Marks’ın iktisâdî sistemi, Engels’le beraber birkaç defa gözden geçirilip düzeltilmiş olmasına rağmen, birbirini takip eden enternasyonellerde, yer yer yine tâdilâta girilmiş, rötuşlar yapılmış ve her defasında ayrı bir kılığa sokulmuştur.

Bu husus, günümüzdeki her iktisadî sistemde böyle olduğu gibi, bütün zamanlarda ve çeşit çeşit sistemlerde de, sık sık göze çarpan tabiî kusur ve beşerîliğe ait bir arızadır.

Şunu da hemen ilâve edeyim ki, ben böyle mukayese ile işi örtbas edip hafife almak niyetinde değilim. Ne var ki, bazılarının meslek ve meşrebi diyalektik olduğundan bizim için de muvakkat bir tenezzül ve çocuk edâsına girmeye sebep oluyor…

Sâniyen, acaba dünya nüfusunun kaçta kaçı bu türlü yerlerde yaşıyor ki, onların biraz da hususiyet arz eden durumlarıyla, öyle âlemşümûl bir din tenkide tâbi tutuluyor. Evet, o buzullar ve karanlıklar diyarında yaşayanlar, insanlığın kaçta kaçıdır? Belki de milyonda biri bile değil. Öyle ise, küre-i arzın her tarafını ve bütün beşeri bir tarafa bırakarak, üç-beş gayr-i medeni ve zavallı kimselerin durumlarını mevzû kanunlara menat gibi gösterip tereddüt imâl etmeye çalışmak, nasıl samimiyetle ve ilmîlikle telif edilecek ki!..

Sâlisen, acaba kutuplarda Müslüman var mıdır ki, Müslümanların namaz meselesi dert ediliyor da, kutuplarda yaşayan insanların namaz kılacakları soruluyor. Eğer bir gün insanlık kutuplarda yerleştikten sonra, bazı kimseler ibâdet ü taatı sormaya gelirlerse o zaman böyle bir soru irat etmenin de mânâsı olur. Yoksa şimdilik öyle bir soruyu sırf mâsum gönüllere şüphe atmak için uydurulmuş kabul edeceğiz. Materyalistlerle konuşurken, gönül istemediği hâlde dil, diyalektik yapıyor, affola!

Şimdi de İslâm’ın bu hususta bir şey deyip demediğini kısaca arz edelim. Şurası muhakkak ki, hiçbir noktada açıklık bırakmayan İslâm bu mevzûu da ihmal etmemiştir. Evet bu husus bir hâdise münasebetiyle, tâ ilk asırda vuzûha kavuşturulmuştur. İmam Buhârî’nin Sahih’i ile, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, Efendimiz’le Ashâbı arasında şöyle bir müzâkerenin cereyan ettiğini görüyoruz. Peygamberimiz: “Dinden dönüldüğü zaman, Deccal çıkar.” başka bir rivayette: “O, şarktan zuhûr eder ve kırk günde, yeri bir baştan bir başa dolaşır. O’nun bir günü sizin bir seneniz… Ve bir günü de vardır ki, bir ayınız; diğer bir günü bir haftanız; sâir günleri ise sizin günleriniz gibidir.” buyurur. Sahabi sorar: “Miktarı bir sene olan o günde, bir günlük namaz yeter mi?” O cevap verir: “Hayır, takdir ve hesap edersiniz.” (1) Yani, bütün bir gece ve gündüz olan ayları ve haftaları yirmi dört saatlik günlere böler, ibadetinizi ona göre yaparsınız.

Mesele fukahanın eline geçince, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde, Şafiî’nin “El-Umm” kitabından, mezhebindeki “Minhaç”a kadar ve Hanefîlerin, kadîm kitaplarından “Tahtâvî” hâşiyesine kadar, üzerinde durulmuş ve işlene işlene herkesin bileceği bir mesele haline getirilmiştir.

Bu mevzû, vakitlerin namaza sebep olması bahsinde ele alınır ve izah edilir. Biz bu mevzûda sadece meselemizle alâkalı kısma temas edeceğiz.

Vakitler, namazların sebepleridir. Vakit bulamayınca, namaz da farz olmaz. Meselâ, bir yerde yatsının vakti tahakkuk etmiyorsa, yatsı namazı da farz olmaz. Ama bu, günün bir vaktinin bulunmadığı yerler içindir; yoksa Deccal hadîsinde anlatıldığı gibi, senenin büyük bir kısmı gece veya gündüz olduğu yerlerde, o uzun gün veya geceyi, günlerimiz ve gecelerimiz ölçüsüne göre bölüp, hesap ve takdir etmekle vazifelerimizi yerine getiririz. Yani o mıntıkaya en yakın yerin imsakiyesini kullanarak, mevcut gece ve gündüzü, belli bölümlere ayırıp, geceleri, gecede yapılan ibadeti, gündüzleri de, gündüz yapılan ibadeti eda ederiz. Tıpkı yeme, içme, yatma ve kalkmada, tabiî ve fıtrî olarak bu parçalama işini yaptığımız gibi…

Evet aylarca güneşin batmadığı ve doğmadığı yerlerde, fıtrat kanunlarına karşı nasıl iki büklüm isek, oruç, namaz ve hac gibi ibadetlerde de, yaşadığımız hayata hemâhenk olarak, aynı âhengi muhafaza etme mecburiyetindeyiz.

Hâsılı, diyebiliriz ki, İslâm, bu hususu da kat’iyen ihmal etmemiş, kutuplara en yakın yerlerden, beş vaktin tahakkuk ettiği bir daireye ait evkât cetvelinin kullanılması prensibini getirmiştir.

Burada diğer bir meselenin de ele alınması uygun olacaktır. O da vaktin bulunmadığı yerde namazın da tahakkuk etmeyeceği hususudur. Evet, gerçi vakitler namazlara sebep gösterilmiş ise de, namazın hakiki sebebi Allah’ın emridir. Binâenaleyh, vaktin tahakkuk etmediği yerlerde dahi başka bir vakit içinde o namazın kaza edilmesi ihtiyata muvafıktır.

İşin doğrusunu O bilir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/asrin.getirdigi.tereddutler/a533.html

Yorum yapın »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.