kurannuru incelemeler

ölüm inceleme

Ölüm Anlayışı, Yeni Ümit, Ekim 1988, Cilt 1, Sayı 2

Aslında birçok yönleriyle ölüm de güzeldir. Ancak o, hayatını, düşünerek, inanarak, inandığını yaşayarak sürdürenler için çok mutlu ve arzu edilebilecek kadar sevimli bir akıbet olsa bile, hayatını cismaniyete bağlı geçirenler için hiç de özlenecek birşey değildir. Aksine o, böyleleri için fevkalâde sıkıcı, tatsız ve acı bir sondur.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/olum/a10763.html

Müminin Ölüm Anlayışı
Sızıntı, Mart 2000, Cilt 22, Sayı 254

Evet ölüm, bizim için, her zaman rûhun dolaşıp durduğu çok buutlu bir mekâna ve çok derinlikli bir zamana kulluk vazifesinden terhis mânâsına, Cenab-ı Hakk’ın “Haydi şimdi bütünüyle bana gel!” demesinden başka bir şey değildir. O’nu gönülden tanıyıp sevenler için bu “gel” deyişin üslûbunda öyle bir iltifat ve öyle baş döndürücü bir teveccüh vardır ki; “Ey gönlü itmi’nana ve huzura ermiş ruh! Sen O’ndan, O da senden razı olarak dön Rabbine.! Katıl has kullarıma ve gir cennetime!” şeklindeki çağrıyı alan ruh, bir dakika bile burada kalmak istemez. Zira bu çağrının mânâsı, dünyanın sıkıntı, dağdağa ve boğucu havasından sıyrıl.! Yitirdiğin Cennet’e ve ruhun asıl yurduna dön, demektir. Ölümü, bu mânâda bir iltifat çağrısı kabul edenler, dünyaya gelişi bir memuriyet ve askerlik, ondan ayrılışı da bir terhis, bir ikinci doğum ve bir ebedî varoluşa uyanma şeklinde anlar ve merdane yürürler kabre doğru. Azrail arkadaşlığını, İsrafil dostluğuyla bir bilir, Allah’a yürüme ânının her lâhzasını Cebrail rehberliğinde miraca yükseliyor gibi zevk ederler. Aslında mü’min, ölüp mezara gömülmeyi, sümbül vermek için toprağın bağrına saçılan bir tohum ve insan olmaya koşan bir sperm gibi görür.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/olum/a10776.html

Hayat Yolculuğu ve Ölüm, Sızıntı, Ocak 1997, Cilt 18, Sayı 216

İnsanoğlu, ölmek için var olur, dirilmek için ölür ve ebediyeti duyup yaşamak için de dirilir. Bir bir gelinir bu dünyaya.. bir bir yürür herkes bu upuzun hayat yolunda.. onca müştereklere rağmen herkes kendi kaderiyle oturur-kalkar.. kendi kaderini yaşar ve programlandığı çerçevede, daha sonra bir başka hayatı duyup yaşamak için arkasına bakmadan yürür ebediyete.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/olum/a7634.html

——————————————————————————————–

Ölümün Öteki Yüzü, Fethullah Gülen, Sızıntı, Mart 2000, Cilt 22, Sayı 254

Çoğu kimse ölüme, her şeyin sona ermesi, bir yok olma, bir inkıraz, bir çözülüp dağılma ve topraklaşma nazarıyla bakar ve kat’iyen onunla yüz yüze gelmeyi arzu etmez. Hastalık, yaşlılık, harb u darp, trafik kazaları ve deprem gibi ölüm sebebi sayılan hâdiseler zuhur ettikçe, o da tir tir titrer; kabrin yalnızlık ve vahşetini düşünerek ürperir ve hayatını tahammül edilmez bir azaba çevirir.. evet böylelerine göre, insan ölünce her şey biter. Ceset toprağa dönüşmek üzere ebedî istirahatgâhına tevdî edilir. Her şey ve her yer yokluğun karanlığına gömülür; şâirin ifadesiyle: “Artık güneş görünmez olur, rahatça dal, ölüm sonu gelmez bir uykudur.” Ebed için yaratılan, ebede namzet bulunan bir insanın böyle bir telâkki ile ne kadar muzdarip olacağı açıktır. Böyle bir ebed arzusunu, vicdanını dinleyen biri: “Bütün dünya benim olsa, gamım gitmez, nedendir?” diyerek seslendirir ki, üzerinde durulmaya değer.

Oysaki ölüm, bir yok olma, bir inkıraz, bir çözülüp dağılma, bir hiçlik, bir tükeniş olmadığı gibi, kabir de bir topraklaşma çukuru, bir yalnızlık ve vahşet hücresi değildir. Ölüm, yaratılırken belli bir plân, program, hikmet ve maslahata göre yaratılan insanın, yine bir plân ve programa bağlı olarak bir buuddan başka bir buuda intikali, bir hâl değişikliği geçirmesi, amellerinin ürünlerine göre farklı bir sürece girmesi ve neticede vatan-ı aslîsine dönerek, inanç ve davranışlarının belirleyiciliği ile tabiî, müstakim ruhların iç içe vuslatlar koridoruna girip, Yaratan’la “bî kem u keyf” yüz yüze gelip görüşmeye yürümesi ve rıdvan yudumlaması demektir. Keza kabir de, görülüp zannedildiği gibi karanlık bir kuyu, yoklukla muhat bir çukur ve tecrid odası değil, aksine, aydınlıklara açılan bir kapı, insanı nûrânî âlemlere taşıyan bir koridor ve ruhun ötelere yükselmesi adına bir rampadır. Hazreti Şâhid-i Ezelî karşısında resmigeçit vazifesini tamamlayan veya asker olarak bulundukları bu dünyada engin bir hizmet şuuruyla imanlarını ibadetlerle, ibadetlerini de ihsanla derinleştirip ebedî bir mutluluğa tam hazırlanmış olanlar yürürler bu koridordan gözlerin görmediği, kulakların işitmediği tasavvurları aşkın saadetlere.

Evet ölüm, bizim için, her zaman ruhun dolaşıp durduğu çok buudlu bir mekâna ve çok derinlikli bir zamana, kulluk vazifesinden terhis mânâsına, Cenab-ı Hakk’ın “Haydi şimdi bütünüyle bana gel!” demesinden başka bir şey değildir. O’nu gönülden tanıyıp sevenler için bu “gel” deyişin üslûbunda öyle bir iltifat ve öyle baş döndürücü bir teveccüh vardır ki; “Ey gönlü itminana ve huzura ermiş ruh! Sen O’ndan, O da senden razı olarak dön Rabbine.! Katıl has kullarıma ve gir Cennetime!” şeklindeki çağrıyı alan ruh, bir dakika bile burada kalmak istemez. Zira bu çağrının mânâsı, dünyanın sıkıntı, dağdağa ve boğucu havasından sıyrıl.! Yitirdiğin Cennet’e ve ruhun asıl yurduna dön, demektir. Ölümü, bu mânâda bir iltifat çağrısı kabul edenler, dünyaya gelişi bir memuriyet ve askerlik, ondan ayrılışı da bir terhis, bir ikinci doğum ve bir ebedî varoluşa uyanma şeklinde anlar ve merdane yürürler kabre doğru. Azrail arkadaşlığını, İsrafil dostluğuyla bir bilir, Allah’a yürüme ânının her lâhzasını Cebrail rehberliğinde miraca yükseliyor gibi zevk ederler. Aslında mü’min, ölüp mezara gömülmeyi, sümbül vermek için toprağın bağrına saçılan bir tohum ve insan olmaya koşan bir sperm gibi görür.

Hangi tohum vardır ki, toprağa atılmış da başağa yürümemiştir.! Hangi sperm vardır ki, “rahm-i mâder”e düşmüş de, orada yokluğa mahkûm olmuştur! Allah, insanı kendi ruhuyla şereflendirmiş ve onu bir ebediyet üveyki olarak donatmıştır. Ceset çürüyüp dağılsa da ruh, O’nun varlığının gölgesinde ebedlere kadar yaşayacaktır. Zaten canı, Can Sahibi’nin aldığını bilenler için ölüm âdeta bir baldır, bir kaymaktır. Onlar için ölüm ve mezar bir perde; bitmeyen bir cümbüş vardır, o da az ilerde. Daha şimdiden onlar, imanları, inanç zenginlikleri ve mârifet ufukları ölçüsünde gönül dünyalarında Naîm Cennetleri’nin en mûtena yerlerinde karşı karşıya oturmaktadırlar mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde.. döner durur çevrelerinde çelik-çavak gençler, ellerinde kevserlerle köpüren testiler, sürahiler, kadehler… Onlar, ne bir baş ağrısı duyar ne de sarhoşluk hissederler.. ve tercihi kendilerine ait, başlarının üstünde istedikleri kadar meyveler… Canlarının çektiği kuş etleri, sadefleri içinde inciler gibi el değmemiş elâ gözlü eşler.. dal bastı kirazlar.. salkım salkım dolgun muzlar.. uzayıp giden gölgeler.. şakır şakır çağıldayan sular.. ardı arkası kesilmeyen ve yasakla sınırlandırılmayan meyveler… (Bu yaklaşık mealler, Vâkıa’dan.) Her zaman iyiliğe kilitlenmiş bu insanlar “salarlar kendilerini öyle koltuklara ki, orada ne güneş sıcağı görürler ne de zemheriri.. Cennet ağaçları salar gölgelerini her yandan üzerlerine.. ve meyveleri devşirilmeye hazır sarkmıştır burunlarının dibine.” (Bunlar da, İnsan Sûresi’nin bir-iki dar meali.) “O gün mutlulukla tüllenen öyle yüzler vardır ki, emeklerinin neticeleriyle lütuflandırıldıklarından ötürü o yüksek Cennet’te tam bir hoşnutluk içindedirler.. ve bulundukları yerde boş söz de işitmezler… Orada fışkırıp akan kaynaklar, (oturmaya müsait) yüksek kanepeler, içmeye hazır (dolu) kadehler, yaslanılacak yastıklar ve nefislerden nefis döşemeler vardır.” (Gâşiye’den bir kırık meal.) “İşte bunlar, mükâfatları, içinde devamlı kalacakları altından ırmaklar akan Adn Cennetleri’dir. (Dahası) Allah onlardan, onlar da Allah’tan hoşnutturlar ve bu rıza makamı da, sadece Rabbi’ne karşı saygılı ve haşyet içinde bulunanlara mahsustur. (Beyyine’den incelikleri düşünülmeden alınmış ayrı bir meal.) Evet, “Bunların mükâfatları, Adn Cennetleri’dir; girerler oraya kollarında altın bilezikler, süslenmiş olarak incilerle ve elbiseleri de ipektendir. (Girerken de) ‘Hamdolsun, bizden her türlü tasayı, kederi gideren Allah’a; doğrusu Rabbimiz Gafûr’dur, yarlığar hepimizi; Şekûr’dur, yaptıklarımızın kat katıyla mükâfatlandırır bizi’ derler.”(Fâtır’dan kısa bir alıntı.)

Eğer, sırf cismaniyet adına dahi olsa, ölümün arka yüzü bu ise, bu ten kafesinin parçalanıp dağılmasına ağlayıp inlemek değil, bizi dar bir zindandan, genişlerden geniş bağlara bahçelere alıp götürdüğü için sevinmeliyiz; sevinmeliyiz zira, gönüllerimizde kendini hissettiren ve rüyalarımızın menfezleriyle her gece ruhlarımıza tebessümler yağdıran o büyülü ve baş döndüren âlemin biricik köprüsü var. O da ölümdür; O’nun emri ve izni dairesinde gelen ölüm… Ölümün hakikatini kavramış gönlü imanla, duyguları da aşk ve heyecanla köpük köpük bir muhabbet kahramanı bin can ile koşar Sevgili’ye. O’na kavuşunca da, dünyevî benliğiyle şekerler gibi erir ve şerbete dönüşür. Farklılaşır ve uhrevîlerin letâfetine ulaşır… Rûhânîlerin “hay-huy”u ve meleklerin kanat sesleriyle banyo yapar. Başkalarının, nefsânî kirleriyle çevrelerinde tiksinti uyardıkları bitevî ve tulûu, gurûbu olmayan kederlerle yoğrulduğu kesintisiz bir zamanda o, gül gibi elden ele dolaşır ve uğradığı her yerde misk ü amber gibi koklanır. Can Hükümdarı da, ona başları döndüren, gözleri kamaştıran ebedî sultanlıklar bahşeder.. onu her zaman yeni yeni teveccühlerle iltifatlandırır.. hususî muamelelerle ağırlar.. Cemaliyle ufkunu aydınlatır.. hoşnutluğundan besteler dinletir ve ruhuna kâse kâse güzellikler içirir. Var olmayı ganimet bilip değerlendirmiş bir mârifet eri; imanı ve aşk u şevki ölçüsünde âhiret pazarının her menzilinde incilerin, elmasların gördüğü teveccühü görür; hayatını suiistimal edenlerin, zifiri karanlıklarda ürkek ürkek dolaşmasına karşılık o, hep ışık görür, ışıklarla hasbıhal eder; ışık atmosferinde sabahlar ve akşamlar; ışık yudumlar ve ışıklar içinde sermest dolaşır; onun ufkuna asla gece uğramaz ve onun mağriblerini kat’iyen gurublar karartamaz. Otağını böyle bir ufka kuran bahtiyar, hemen her zaman insanî duygularının yaratılışına gaye teşkil eden şahikalarda dolaşır; irade ufkundan şuur zirvesine, şuur zirvesinden kalb arşına yükselir ve yükseldiği her burçta kendini ayrı bir mevhibe sofrasının başında bulur ve ayrı bir temâşâ zevkinin vecdini yaşar. Bunlar idrakleri aşkın öyle lütuflardır ki, bir kısmını dünyada bazı gönül erleri duysalar da, tamamını yaşayıp hissetmek âhirete mahsustur.

Bu hususiyete mazhar olacak bir mü’min, hiçbir petekte bulamayacağı balı, hiçbir yerde elde edemeyeceği kaymağı, orada dili damağı arasında bulur. Bu bildiğimiz göklerin ve yerlerin bulunmadığı o sihirli dünyada her şey, bütün o feyizler ve güzellikler kaynağı etrafında sabahlar-akşamlar; sadece O’nu görür, O’nu bilir, O’nu duyar ve O’nun câzibesiyle kendi mahiyet çizgisinin üstüne yükselerek, O’nun varlığının ziyasına bağlanır ve pâr pâr parlamaya başlar.. ve “Bir şûlesi var ki şem-i cânın / Fânûsuna sığmaz âsumânın” (Gâlib) hakikatinin mücessem bir misali olur.

Eğer bütün bu mazhariyetlere ölüm köprüsünden geçilerek ulaşılabiliyorsa, bence ölüm insanın en tatlı emeli olmalı.. ama hayata çağrı ve ona mazhariyet bize ait olmadığı gibi, ölümü arzu etmek ve istemek de bizim hakkımız değildir. Yaratan çağırınca severek O’na koşarız; “Hele az daha durun!” dediğinde de, vuslata karşı sabır mülâhazasıyla dişimizi sıkar dayanırız.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/cag.ve.nesil.serisi/isigin.gorundugu.ufuk/a486.html

————————————————————————————————————–

Ölümün Hatırlattıkları ve Ötesi, Fethullah Gülen, Sızıntı, Ocak 1997, Cilt 18, Sayı 216

İnsanoğlu, ölmek için var olur, dirilmek için ölür ve ebediyeti duyup yaşamak için de dirilir. Bir bir gelinir bu dünyaya.. bir bir yürür herkes bu upuzun hayat yolunda.. onca müştereklere rağmen herkes kendi kaderiyle oturur-kalkar.. kendi kaderini yaşar ve programlandığı çerçevede, daha sonra bir başka hayatı duyup yaşamak için arkasına bakmadan yürür ebediyete.

Evet insan, dünyaya daha ilk adımını attığı andan itibaren, onun için geriye sayma başlamış demektir. Hatta embriyolojik sürecin mebdei, bir mânâda onun için sonun başlangıcı sayılabilir. Çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemleri bu vetirede sadece birer konaktırlar. İnsan nasibi ölçüsünde ya bu konakların hepsine uğrar ve bir süre misafir olur veya yürüyen bir trenden dışarıya atılıyor gibi, ümit edilen menzile ulaşılmadan, herhangi bir meçhul noktada, kendisine cebrî bir çıkış verilir ve onun için dünya ile alâkalı her şey biter. Her gün bu kabil hâdiselerle, duyguları delik deşik ve düşünceleri allak-bullak yolculuklarını devam ettirenler ise, son durak mülâhazası veya gerçekten O’na yaklaştıklarından ötürü, sürekli ense köklerinde yokluğun sopsoğuk elinin dolaştığını sanır, onun rengiyle sararır, her an sürpriz bir bitişin şokuyla tir tir titrer, hazan yemiş yapraklar gibi sarsılır ve her zaman kendilerini amansız bir çözülüşün pençesinde hissederler.. ederler de, günler, haftalar, aylar ve yıllar ilerledikçe, daha bir artan hafakanlarla kıvrım kıvrım kıvranır, işittikleri her seste ölüm ağıtlarından nağmeler dinler ve ruhlarındaki cehennem zakkumunu besleyen esintiler ölçüsünde, her gün birkaç defa ölür ölür dirilirler.

Mevsim dönüp de hayatın sonbaharı gelip çatınca, âdeta her şey ve herkes tarafından terkedildiklerini hisseder.. bütün varlığın kendilerine arka çevirip onları yalnızlığa attığını sanır.. dört bir yanın poyrazla inlediğini duyar gibi olur ve hazanla sararıp düşen her yaprakta kendi makûs kaderlerinin yazılarını okur.. çığlıklarını dinler, inkisarla iki büklüm olur.. buruklaşır.. ve hele ötelere inançları da yoksa, ruhlarının alacakaranlığında hayatlarının gurûp sonrasını tahayyülle sürekli yutkunur ve ölüm terleri dökerler.

Artık, ne çevrelerinde neş’eyle köpüren hayat, ne varlığın rengârenk güzellikleri, ne kuş cıvıltıları, ne ırmak çağıltıları, ne koyun-kuzu meleyişleri, ne de tabiat meşherinin o temâşâsına doyulmayan manzaraları onlara hiçbir şey ifade etmez.. etmez ve onlara göre artık her ses bir ölüm ağıtı.. her güzel manzara plastize bir hüzün paketi.. her doğum, bir ölüm referansı ve doğumlar ölümlere emanet.. her sevinç de bir aldanmışlık ve teselli mırıltısıdır. Bunların iç dünyalarında elemleri elemler kovalar, kâbuslu rüyalarda olduğu gibi gönülleri ve dilleri sürekli korkulara takılır, “kem-küm” eder. Her zaman bakışları bulanık, başları dumanlı, yaklaşan sonun şokuyla hezeyandan hezeyana sürüklenir ve daha mezara girmeden hep kabrin sadefleşmiş kemikleri arasında yılanlarla-çıyanlarla âdeta saklambaç oynarlar. Yer yer burunlarının yokluğa değdiğini ve ufalanıp toz-toprak haline geldiklerini hisseder ve her biri ayrı ayrı kendi kaderinin ağında “Keşke anam beni doğurmasaydı!” der, inler.

Gönüllerini imanla donatmış ve kalblerinin balansını ötelere göre ayarlamış “İman hem nurdur, hem kuvvettir, hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.” duygu ve düşüncesiyle tam bir metafizik gerilim içinde bulunanlara gelince; onlar, çocukluklarını bir zevk zemzemesi içinde duyar ve her zaman var olma şevkiyle haykırır.. gençliklerini Yusuf gibi birer iffet ve irade kahramanı olarak disiplinlerle geçirir.. olgunluk çağlarını arkadan gelenlere örnek olabilecek davranışlarla süsler ve yollardaki reflektörler gibi sürekli düz yolda yürümenin lâzım geldiğini vurgular.. yaşlılık dönemlerini de “ulü’l-azmâne” bir kararlılık, ciddiyet içinde ve nebîleri hatırlatan bir itminanla, Cennet koridorlarında seyahat ediyormuşçasına inançla, azimle ve ümitle sürdürürler.

Başkalarının kaybetme hezeyanlarıyla çıldırıp durduğu, en amansız gibi görünen demlerde, onlar, her zaman imanlarının, ümitlerinin meyvelerini devşirir ve bütün hassasiyetleriyle burada var olmanın, ötede de ebedî kalmanın neşvesini duyar ve âdeta ömürlerini bir şiir, bir hayal ikliminde yüzüyor gibi geçirirler. Öyle ki, Allah’a ve ötelere imanın herhangi bir faslı, herhangi bir ifadesi karşısında, sihirli balonlarla, fezanın sonsuzluğunda ötelere yürüyor gibi ruh-efzâ bir seyahat yaptıklarını sanırlar. Kendini duygularının, düşüncelerinin büyüsüne kaptırma ölçüsünde her inançlı ruh, şöyle ya da böyle cismaniyetten uzaklaşıyor ve ruhanîliğin enginliklerine açılıyor gibi olur ve ötelerin tasavvurları aşkın bütün romantizmini birden duyar.

Evet, her imanlı gönül, varlığın, her zaman güzelliklerini temâşâ ettiğimiz şu esrarlı meşherinde ne harikalara, ne harikalara şahit olur!. Ne büyülü sesler duyar!. Ne aşkın şeylerle yüz yüze gelir!. Gelir de yol boyu, kendisini selamlayan nice güzelliklerden iltifat görür.. nice ses hevenkleriyle büyülenir, kendinden geçer ve âdeta rüyalarda olduğu gibi, her gördüğü, her duyduğu, her düşündüğü şeye çarçabuk ulaşır ve kendini sürekli bir zevk çağlayanı içinde hisseder.. hisseder ve ömrünün bitmesini kat’iyen istemez.. dünyaperest ruhlar gibi değil; varlığın tenteneli perdesinin arkasındaki hakikî güzelliklere, Güzeller Güzeli’nin cemalinin değişik dalga boyundaki tecellilerine vurgun olduğundan dolayı ömrünün bitmesini istemez.

Daha doğrusu bunlar, ötekilerin, o dünyalarını karartan ruhlarındaki Cehennem zakkumuna bedel kalblerindeki iman çekirdeği sayesinde kendilerini her zaman, âhiret âlemi ve onun zevkle tüllenen manzaraları ile yüz yüze, Cennet ve onun Hakk’ı temâşâya açık yamaçlarında tenezzühde sanır ve bir bakıma, fiziği-metafiziği, dünyayı-ukbayı, ruhu-bedeni bir bütün hâlinde duyar ve yaşarlar.

Gün gelip de öteler perde aralayınca, düşüncedeki Cehennem tohumu, kapkaranlık bir kâbus gibi her yanda kendisini hissettirir.. mağmalar gibi köpürür ruhlara korkular salar.. bir sis, bir duman gibi bütün ufukları kaplar.. azap olur canları yakar.. musibet olur sağanak sağanak yağar.. ve tabiî gönüllerdeki tûba-i Cennet çekirdeği de dal-budak salar.. bağrında göğerip geliştiği gönüllere tebessümler yağdırır, revh u reyhanla tüllenir.. yapraklarına tutunanları sırlı asansörler gibi huzura, emniyete, rıdvana ve ebediyete taşır.. Cennetle buluşturur, Hak Cemali’nin temâşâ edildiği ufka ulaştırır. Hâsılı her iki zümre de sînelerinde taşıdıkları çekirdek ve tohumun inkişafıyla vicdanlarında icmâlen duydukları şeyleri, tafsilen ve fiilen görüp-yaşayacakları ayrı bir buuda intikâl eder de her şeyi ayan-beyan görmeye başlarlar:

Evet, hele “Sûra üfürüldü mü, işte o gün çok çetin bir gündür; (bilhassa) kâfire (hiç de) kolay değildir.” (Müddesir, 8-10) Ya o “Göklerin yarılıp parçalandığı, cehennemin köpürüp alevlendiği ve Cennetin yaklaştırıldığı an, her nefis, dünyada ne hazırlayıp oraya sunduğunu (mutlaka) bilecektir.” (Tekvir, 11-14)

“(İşte) O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar (kaçar; çünkü) o gün herkesin, başından aşkın bir işi var.. yüzler vardır o gün parıl parıl, gökçek ve sevinçle mütebessim.. yüzler de vardır, karanlık ve toz-toprak bürümüş, işte onlar kâfirler ve mücrimlerdir.” (Abese, 34-42)

“Şüphesiz kâfirler için zincirler, bukağılar ve çılgın alevler hazırladık. İyilikle oturup kalkanlara (gelince, onlar) kadehlerle kâfûr karışımı (kevserler) içerler.” (İnsan, 4-5)

Arzın darmadağınık olup, yıldızların bağı kopmuş tesbih taneleri gibi sağa-sola savrulduğu o dehşetli gün, dimağlardaki Cehennem tohumu ve gönüllerdeki Cennet çekirdeğinin ayrı bir inkişaf faslıdır: Evet bir yanda: “Hayır hayır! Yer çarpılıp paramparça olduğu, meleklerin saf saf (olup durduğu) ve cehennemin getirildiği o gün (evet işte o gün) insan her şeyi anlar (anlar ama) onun için (artık anlamanın) ne yararı var ki? (O) keşke bu hayatım için (bir şeyler hazırlayıp) gönderebilseydim, der.. artık O’nun azabı gibi kimse azap edemez ve O’nun gibi kimse zincire vuramaz.” (Fecr, 21-26) Ürperten bir tablo; diğer yanda da: “Ey itminan içindeki nefis! O senden, sen de O’ndan râzı olduğun hâlde dön Rabbine! (Dön) kullarım arasına katıl ve Cennetime gir!” (Fecr, 27-30)

Nimetlerin bayıltan güzellikleri, musibetlerin ürperten çirkinlikleri ve yol boyu, tûba-i Cennetin üfül üfül esintileri, cehennem zakkumunun da sam yeli gibi iliklere işleyişi hissedilir: “O gün nice yüzler ışıl ışıl ışıldar ve Rabbi’ne bakar; nice yüzler de vardır ki, ekşir, asıklaşır ve belinin kemiklerinin kırılacağını sanır; (sanır ve iki büklüm olur).” (Kıyame, 22-25) İkincilere: “Haydi yalanladığınız şeye doğru yürüyün! Yürüyün, gölgesi olmayan ve alevden korumayan üç buudlu (katmerli) cehennem karanlığına! O karanlık, ulu ağaçlar gibi kıvılcımlar salar. O (kıvılcımlar) kalın urganlar gibidirler. O gün Hakk’ı yalanlayanların vay hâline!.” (Mürselat, 29-34) Birincilere de âdeta tebrikler yağdırılır ve: “Şüphesiz müttakiler gölgeler (altında), çeşmelerin yanında ve iştihalarının çektiği meyvelerin başındadırlar. (Onlar) amellerinizin mükâfatı olarak afiyetle yeyin, için!. İşte biz iyilik edenlere böyle karşılık veririz.” (Mürselat, 41-44) müjdeleriyle karşılanırlar.

Evet “Vadedilen (o büyük) hakikat gelip çatınca, küfredenlerin bakışları donakalır. ‘Vah bize! Biz bundan gâfilmişiz; daha doğrusu biz zâlimlerin ta kendisiymişiz.’ (derler ve onlara) siz ve Allah’tan başka bütün taptıklarınız cehennemin yakıtlarısınız ve oraya döküleceksiniz denir.” (Enbiya, 97-98) “Kendilerine tarafımızdan saadet vadedilenler ise, işte onlar, cehennemden uzaklaştırılmışlardır. (Öyleki) cehennemin hışırtısını bile duymazlar. Onlar, canlarının istediği nimetler içinde ebedîdirler. En büyük korku bile onları tasalandırmaz.. ve melekler onları: ‘İşte bu, size vadedilen sizin gününüzdür.’ (muştularıyla) karşılarlar.” (Enbiya, 101-103)

Müttakiler, bir de kitaplarını sağdan alma sevinciyle coşar, neş’e çığlıkları atar ve şükranla iki büklüm olurlar: “Kitabı sağdan verilen: ‘İşte alın, okuyun bu kitabı! (Zaten) ben böyle bir hesapla karşılaşacağıma inanıyordum.’ der. Ve artık o, hoşnut olacağı bir yaşayış içinde, (meyvelerin) salkımları (burnunun dibine) kadar yaklaşmış Cennettedir. Ve onlara: Geçmişte yaptığınız amellere karşılık, afiyetle yeyin, için, denir. Kitabı soldan verilenler ise: ‘Âh keşke, bana bu kitap verilmeseydi! Keşke hesap nedir bilmeseydim!. Ve keşke ölüm işimi bitirmiş olsaydı! Malım hiçbir işe yaramadı. Güç ve hâkimiyetim yok olup gitti.” (Hâkka, 19-29) der hasretle inler.

Artık “Mücrimler, şaşkınlık ve azap içindedirler. O gün (onlar) yüzükoyun sürüm sürüm ateşte sürüklenirler; (sürüklenirler de onlara): ‘Tadın ateşle teması!’ denir.” (Kamer, 47-48) “Müttakilere (gelince) cennetlerde, ırmakların başında, Kudreti Sonsuz Melik’in nezdinde, sıdk makamında (birer yâd-ı cemil)dirler.” (Kamer, 54-55)

Bir yandan gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nimetlerin sağanak sağanak yağması, diğer yandan da cehennemin gayızla gürleyip öfkeyle köpürmesi ve mazhariyetlerine imrenilecek, istihkaklarından ürperilecek insanlarla her şey ebediyete akar durur: “Takvâ erbabına geleceğin en güzeli vardır: Adn cennetleri, ardına kadar kapıları açılmış, (onlar da, bu cennetler içinde) tahtlara yaslanmış olarak (çeşit çeşit) meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında da, gözleri eşlerinin üzerinde, dilberler vardır.” (Sâd, 49-52) “(Orada) azgınlara da en kötü bir azap (söz konusudur): Gider cehenneme yaslanır; o ne kötü bir istirahat döşeğidir! Tadıp duymaları için (onlara) kaynar bir su ve bir de irin (verilir), bu türden daha çift çift azablar…” (Sâd, 55-58)

Kimileri ferih fahûrdur. Değişik mazhariyet ve iltifat sağanakları karşısında; kimileri de buruk, ekşi ve hezeyan içindedirler: “Defterini sağdan alanlara gelince, nereden bileceksin ki, (o büyük mazhariyeti)?. Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkım salkım muzlar arasında ve upuzun gölgeler altında çağlayıp duran ırmakların başındadırlar.” (Vâkıa, 27-31) “Kitabını soldan alanlara gelince, nereden bileceksin ki (o korkunç mahrumiyeti)?. Onlar iliklerine kadar işleyen kaynar bir su içinde, serinlik ve rahat vadetmeyen kapkara bir dumanın gölgesinde (bekler dururlar); zira onlar dünyada, şımarıklık içinde, günahlarda hep ısrarlı idiler.” (Vâkıa, 41-45)

“(Artık) o gün, cennetliklerin ebedî kalacakları yer en hayırlı bir yer, dinlenecekleri makam da en güzel bir makamdır.” (Furkan, 24) Gönüllere akan zevkleri yudumlar ve kendi kendilerine: “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun! Şüphesiz bizim Rabbimiz, günahları bağışlayan ve şükürlere de karşılık verendir. O’dur ki, bizi böyle bir makama yerleştirdi.. bir makam ki, (insana) ne yorgunluk ârız olur ne de usanç gelir.” (Fatır, 34-35)

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/cag.ve.nesil.serisi/isigin.gorundugu.ufuk/a481.html

——————————————————-

İslama Göre Ölüm ve Kabir Hayatı, Sızıntı, Kasım 2000, Cilt 22, Sayı 262

İslamın düşünce atlasında bu dünya her şey olmadığı gibi ölüm de bir son değildir; o, muvakkat bir nefes alma veya akıbeti yakından görme faslıdır; kabir ise, oradan başlayarak değişik mekanlara yolların uzayıp gittiği bir garipler hanı ve mutlak akıbetin hem endişe hem de ümitlerle derinden derine duyulduğu kapalı bir koridordur.. evet kabir, kimileri için ümitlere açık sevindiren bir durak olmasına karşılık, kimileri için de yılan-çıyan arkadaşlığına bağlı bir zindandır. Onun bir saray olarak duyulup yaşanması da, bir zindan haline getirilmesi de bizim buradaki duygu, düşünce ve davranışlarımızla yakından alakalıdır. Burada istikamet ve gayret, ötede ebedi saadet.. işte bütün bu mülahazaları “dünya ahiretin mezraasıdır..” sözüyle özetlemek mümkündür.

Böyle bir anlayış enginliğiyle bir müslüman, her zaman başkalarıyla iç içe yaşasa da, her şeyi farklı görür, farklı duyar, farklı değerlendirir ve her haliyle sürekli bir farklılık sergiler. Her şeyden evvel böyle bir ufuk itibariyle o, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Bütün dünya ve içindekilerin, onun tasarrufuna verildiğinin de farkındadır. O her zaman, vicdanının derinliklerinde: “Hani Rabbin meleklere “ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara/30) gerçeğinin yankılandığını duyar; “arz ve üzerindeki her şey sizin emrinize musahhar kılınmıştır” (Câsiye/13) ilahî teveccühüyle iki büklüm olur ve zaman üstü derinliklerden kopup gelen baş döndürücü bu iltifat ve nişanı ilk defa duyuyor, ilk defa elde ediyor gibi sevinçle karşılar, bu güne kadar verilenleri bundan sonra verileceklerin referansı sayar ve koşar soluk soluğa peygamberlerin yürüdüğü yolda. Yürür bu yolda ve Hakk’a güvenip dayanmada da asla kusur etmez; sebeplere riayeti ise esbab dairesi içinde bulunanlara Allah’ın yüklediği bir sorumluluk olarak görür, dolayısıyla da bütün sa’y ve gayretlerinin neticesini de sadece ve sadece Allah’tan bekler. O, hayatını böyle dengeli bir anlayışa bağlı götürdüğünden, sürekli Allah’ın himayesinde bulunduğu şuuruyla her zaman huzur, emniyet ve itmi’nan soluklar. İşte böyle bir tasavvurdan doğan gönül rahatlığı ne hoş.! Böyle bir ufkun hislere saldığı neşe ve sevinç ne latif.! Ve Allah’a güvenip O’na itimaddaki kuvvet ne sağlam bir dayanaktır!

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/islam/islamin.inanc.sistemi/a10393.html

—————————————————————–

Ölümün Tanımı ve Mahiyeti, Sızıntı, Mart 2000, Cilt 22, Sayı 254

Oysaki ölüm, bir yok olma, bir inkıraz, bir çözülüp dağılma, bir hiçlik, bir tükeniş olmadığı gibi, kabir de bir topraklaşma çukuru, bir yalnızlık ve vahşet hücresi değildir. Ölüm, yaratılırken belli bir plân, program, hikmet ve maslahata göre yaratılan insanın, yine bir plân ve programa bağlı olarak bir buuddan başka bir buuda intikali, bir hâl değişikliği geçirmesi, amellerinin ürünlerine göre farklı bir sürece girmesi ve neticede vatan-i aslîsine dönerek, inanç ve davranışlarının belirleyiciliği ile tabiî, müstakim ruhların iç içe vuslatlar koridoruna girip, Yaratan’la “bî kem u keyf” yüz yüze gelip görüşmeye yürümesi ve rıdvan yudumlaması demektir. Keza kabir de, görülüp zannedildiği gibi karanlık bir kuyu, yoklukla muhat bir çukur ve tecrit odası değil, aksine, aydınlıklara açılan bir kapı, insanı nûrânî âlemlere taşıyan bir koridor ve ruhun ötelere yükselmesi adına bir rampadır. Hz. Şâhid-i Ezelî karşısında resmi geçit vazifesini tamamlayan veya asker olarak bulundukları bu dünyada engin bir hizmet şuuruyla imanlarını ibadetlerle, ibadetlerini de ihsanla derinleştirip ebedî bir mutluluğa tam hazırlanmış olanlar yürürler bu koridordan gözlerin görmediği, kulakların işitmediği tasavvurları aşkın saadetlere.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/olum/a10775.html

——————————————-

İnançla Yaşayanlara Göre Hayat ve Ölümün Anlamı, Sızıntı, Ocak 1997, Cilt 18, Sayı 216

Gönüllerini imanla donatmış ve kalplerinin balansını ötelere göre ayarlamış “iman hem nurdur, hem kuvvettir, hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir” duygu ve düşüncesiyle tam bir metafizik gerilim içinde bulunanlara gelince; onlar, çocukluklarını bir zevk zemzemesi içinde duyar ve her zaman var olma şevkiyle haykırır.. gençliklerini Yusuf gibi birer iffet ve irade kahramanı olarak disiplinlerle geçirir.. olgunluk çağlarını arkadan gelenlere örnek olabilecek davranışlarla süsler ve yollardaki reflektörler gibi sürekli düz yolda yürümenin lâzım geldiğini vurgular.. yaşlılık dönemlerini de “ulü’l-azmâne” bir kararlılık, ciddiyet içinde ve nebîleri hatırlatan bir itminanla, cennet koridorlarında seyahat ediyormuşçasına inançla, azimle ve ümitle sürdürürler.

Başkalarının kaybetme hezeyanlarıyla çıldırıp durduğu, en amansız gibi görünen demlerde, onlar, her zaman imanlarının, ümitlerinin meyvelerini devşirir ve bütün hassasiyetleriyle burada var olmanın, ötede de ebedî kalmanın neşvesini duyar ve âdeta ömürlerini bir şiir, bir hayal ikliminde yüzüyor gibi geçirirler. Öyle ki, Allah’a ve ötelere imanın herhangi bir faslı, herhangi bir ifadesi karşısında, sihirli balonlarla, fezanın sonsuzluğunda ötelere yürüyor gibi ruh-efzâ bir seyahat yaptıklarını sanırlar. Kendini duygularının, düşüncelerinin büyüsüne kaptırma ölçüsünde her inançlı ruh, şöyle ya da böyle cismaniyetten uzaklaşıyor ve ruhanîliğin enginliklerine açılıyor gibi olur ve ötelerin tasavvurları aşkın bütün romantizmini birden duyar.

Evet, her imanlı gönül, varlığın, her zaman güzelliklerini temâşâ ettiğimiz şu esrarlı meşherinde ne harikalara, ne harikalara şahit olur!. Ne büyülü sesler duyar!. Ne aşkın şeylerle yüz yüze gelir!. Gelir de yol boyu, kendisini selamlayan nice güzelliklerden iltifat görür.. nice ses hevenkleriyle büyülenir, kendinden geçer ve âdeta rüyalarda olduğu gibi, her gördüğü, her duyduğu, her düşündüğü şeye çarçabuk ulaşır ve kendini sürekli bir zevk çağlayanı içinde hisseder.. hisseder ve ömrünün bitmesini katiyen istemez.. Dünyaperest ruhlar gibi değil; varlığın tenteneli perdesinin arkasındaki hakikî güzelliklere, Güzeller Güzeli’nin cemalinin değişik dalga boyundaki tecellilerine vurgun olduğundan dolayı ömrünün bitmesini istemez.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/olum/a10768.html

——————————————————————-

Ukbâ Mülâhazası, Fethullah Gülen

Ölüm bir derin uyku, uyku ölüme tam eş;
Biri dünya, öbürü ukbâ buudlu kardeş.

Ölüm hareketsiz bir saat, durgun bir ırmak;
Uyku akrep-yelkovan arasındaki tik-tak…

Birinin nabzı ölüm hissiyle atar-durur,
Birinden taşan endişe, tâ rûhlara vurur.

Ölüm sırlı yolculuk, mezar tıpkı bir konak;
Her yanda sereserpe insanlar yaprak yaprak…

Hepsinde ukbâ ciddiyeti, uhrevî vakar..
Ve bir diriliş ümidiyle beklerler bahar…

Sessiz bir çağlayan içinde yüzerler gamlı;
Sevinç ve endişeyle yutkunurlar devamlı…

Kiminin rengi apak, kiminin ki sapsarı,
Kimi de hazan ortasında bekler baharı.

Kiminin çehresine âdeta ziftler akar,
Kiminin sîmasında sanki şimşekler çakar..

Bîhuzûr bakışlar.. huzûrla tüllenen yüzler..
Kapkaranlık geceler.. pırıl pırıl gündüzler..

Kan-irin içenler ve ziyâ yudumlayanlar..
Sürüm sürüm olanlar.. her dem O’nu duyanlar…

O’na uyanmış gözlerde sevinç damlaları,
Cennetlere denktir onların hâtıraları.

Görür gibi olurlar Firdevs’i az ötede..
Ve hûri besteleri dinlerler perde perde…

Ayak basıyor gibi bir gelin odasına,
Yürürler aşkla dopdolu vuslat adasına.

Menzilin, mesafenin olmadığı o dünyâ,
Uğrunda canların fedâ edildiği rüyâ…

Daha ötede ise sessiz bir sürü hayran;
Ne zaman var, ne de mekân, bir O, bir de insan…

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.mizrap/ruh.ufku/a2583.html

——————————————————————————–

ÖLÜM KORKUSU psikiyatrist hamdi kalyoncu

Ölüm..!

Türkçe’de dört harfli ve pek çok kimse için belki en soğuk kelime, “ölüm.!”

Tasavvuru bile insanları ürkütmeye yetiyor.

Ölüm.! Kaçınılmaz son! Toprağa girmek, toprak olmak, toprak dolmak!

Bir tasavvuf erinin sözleri ile;

“Hangi güzel yüz ki,

Toprak olmadı!

Hangi güzel göz ki,

Toprak dolmadı.!

Çoğu kimsenin, hiç yokmuş ve asla olmayacakmış gibi davrandığı, ama kimsenin hiç bir zaman kaçamayacağı, hayata gölerini aşmış herkesin, her canlının bu hayattaki son durağı! Kaçınılmaz gerçek!

Bu büyük gerçek karşısında kimilerinin beti benzi atarken, kimileri de ölümden habersiz gibi yaşar.

Sorası gelir insanın, önce kendine, sonra herkese; “Haberin var mı ha..?

Necip Fazıl’ın sorduğu gibi;

“Şu geçeni durdursam,

Çekip de eteğinden!

Soruversem,

Haberin var mı öleceğinden?”

Geride kalanların bir gece bile misafir etmekten çekindikleri! En sevdiklerini bile hiç gözlerini kırpmadan bir çukura attıklarında ve “bitti!” “gitti!” diye ilan ettikleri son; ölüm!

Gerçekten bir “son” mu? Bir saniye önce diri olan kişi, ölümle artık cansız mı? Cansız beden..! Hatta beden bile değil; “ceset!”

O güzelim bedeni “cesed”e çeviren bu müthiş değişim ne? İnsanoğlunun hazin sonu, gerçekten bir “son” mu? Yani bir “yok oluş” mu?

Bu harikulade hayat, bu muhteşem yaratılış, “ölüm” gibi bir sonla kesin bir “yok oluş” ise hayatın anlamı ne?

Ve,

Ne oluyor, nasıl oluyor da her şey birden bire bitiveriyor? Nasıl?

Ne oluyor ve nasıl oluyor da dünyayı parmağında oynatanlar, parmağını bile oynatacak mecalden yoksun kalıyor? Gören göz görmez, işiten kulak işitmez oluyor.! Neden?

„Son“ bu mu? Sonumuz bu mu olacak? „Toprak“ mı?

Öyleyse bu hayatı niye yaşıyoruz? Bunca zahmet, bunca koşuşturma neden? Ne anlamı var bütün bunların? Bütün yollar bir gün bir çukura çıkacak ya da inecek olduktan sonra?!

Ölüm, meçhule bir yolculuk mu yoksa..?

Yine şairin dediği gibi;

“Demir almak vakti gelmişse zamandan,

Meçhule doğru bir gemi kalkar bu limandan!

Gidenler memnun ki yerlerinden,

Çok seneler geçti;

Dönen yok seferinden.!”

Öyle ya, kimse dönmediğine göre!

Ya memnun değillerse ve de dönemiyorlarsa?

Bütün korkuların temelinde

ÖLÜM KORKUSU

Bir yere kadar hayatı anlamlandıran ve kişinin yaşamını disipline eden bir duygu iken, kişinin günlük yaşamını bile olumsuz yönde etkiliyor olması, ölüm korkusunu daha da önemli kılıyor.

İnsanın ölümü üç şekilde algıladığını görüyoruz;

I. Kişinin kendi ölümü,

“Her an ölecekmişim gibi oluyor. O kadar korkuyorum ki, yalnız kalmam mümkün değil. Bana bir şey olur da, hastaneye götürecek kimse olmaz diye endişe ettiğim için sürekli yanımda birileri olsun istiyorum. Evde yalnız kalamıyorum. Dışarı yalnız çıkamıyorum. Çok mecbur kalır da, dışarı çıkmak zorunda kalırsam, hastane yakınında bir park ya da pastanede saatlerce oturuyorum.

Almanya’da yaşadığım şehirde şehir dışında bir evim vardı. Çok güzel ve manzaralı bir yerdi. Sırf bu yüzden taşındım. Bir ev tuttum. Caddenin bir ucunda bir hastane, diğer tarafı da aşka bir hastane var. Biri olmazsa öbürüne yetişirim diye düşünüyorum.İlaçlar bazen biraz hafifletir gibi oluyor, ama ölüm hiç aklımdan çıkmıyor. Ölümü bir türlü aklım almıyor. Nasıl olacak bilemiyorum. Hele ölümden sonrası? Var mı, yok mu diye saatlerce kurup kaldırıyorum. Aniden kalbim durursa ben ne yaparım. En ufak bir şikayetim olsa, bir yerim ağrısa hemen paniğe kapılıyorum, yerimde duramıyorum. Koşturup doktora gidiyorum. Bir yığın tetkikler, tahliller yaptırıyorum. Bir şey yok diyorlar, ama her an bir şey olacak endişesi beynimi kemiriyor. Birden şiddetlenen heyecan ve korkudan kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor.”

II. Yakınlarının ölümü,

“Ölümden çok etkilenirdim, beş yıl önce ilk defa çarpıntı ile başlayan korkunç bir ölüm korkusu hissettim. Acile kaldırdılar. Tetkikler yapıldı, bir şey çıkmadı, ama ben bundan kurtulamadım. Sanki beynim boşlukta, ben boşluktayım.

Hep babam geliyor gözümün önüne, rüyalarımdan çıkmıyor. Ben dört yaşındayken, görevde vurulmuştu. Bana söylemediler, gazetede resmini gördüğümde anlamıştım öldüğünü! Çocuğum olduğunda da babamı gördüm rüyada. Bir topluluk içinde oturmuş dua ediyordu. Biz de ellerimizi kaldırmış amin diyorduk. Kardeşim bir dizinde, ben bir dizinde..! Sıcaklığını öyle bir hissettim ki, anlatamam!

Eşimin mesleği de babamla aynı, korkuyorum. Onu da kaybedeceğim sanıyorum. Eşim ölürse çocuğum benim yaşayacaklarımı aynen yaşar diye ödüm kopuyor. Kalbim hızla çarpıyor, boğazım düğümleniyor, boğulacak gibi oluyorum.”

III. Başkalarının ölümü.

“Her an kötü bir şey olacak hissi içindeyim. Trafik paniğe kapılıyorum. Bu yüzden araba kullanamaz oldum. Sürekli bir şey olsa hastaneye nasıl yetişirim diye düşünüyorum.

Kendime şaşıyorum. Nasıl böyle oldu. Ne önce, ne içerdeyken, ne de dışarı çıktıktan sonra öldürülmekten korkmadım.

Her ayak vardır bizde. Yanlış anlamayın, yüz kızartıcı hiç bir işimiz olmaz. Uyuşturucu da yok! Olmaz da! Gerçekten ölümden hiç korkmazdım. Bize biri iş, çek senet getirdi mi, o iş tamamdır. Çeki götürüp, ödeyecek olanın masasına bırakır, mühlet veririz. Kartımızı da iliştirir gideriz. Ödemekten kaçındığı çeki eline alınca bizi sorar, soracağı yerlere. İki gün sonra gider parayı alırız. Ya da..! Neyse!

Çok çatışmalarımız oldu. Yaralamalar. İki kişi için 25 yıl ceza aldım.

Biri planlı değildi. İstemeden oldu. Bazen böyle olur. ‘Ya onlar, ya biz’ havasına girdik. Aslında gözünü korkutmaktı amacım. Şans işte! Kendisine bir sıkarsak, korumalarına iki sıkarız. Çünkü bize gelecek kurşun onlardan olur. Öldü. Kaçak olduk. Ha bir, ha iki! Pek fark etmezdi. Ben kaçak olunca ortalık kendilerine kalacak zannedenlerden biri çıktı karşıma, herkesin içinde hakaret etti, kendisi istedi. Ben onun hesabını görmeseydim, bizimkiler benim hesabımı görürlerdi.

Onu vurduktan sonra artık kaçmanın bir anlamı yoktu. Bizimkiler de teslim olmamı istiyorlardı. Dışarıda olsam daha çok olaylar olacaktı. Teslim oldu. İki aftan sonra dışarıdayım. Eski düzen olmasa da önemli değil, biz ailece güçlüyüz, dokunamazlar. Bıraktık buralara gedik.

Ortalık daha sakin. Ama ben bu sefer kendimden korkuyorum. Ölüm içimde! Her an kalbim duracak diye endişe ediyorum, heyecana kapılıyorum. Kalbimin çarpıntısından boğazım tıkanıyor. Gece çarpıntıyla, kan ter içinde uyanıyorum. Sonra da gözüme uyku girmiyor.”

Herkesin Ölümü Kendine!

Kişiyi en çok etkileyen elbette kendi ölümünün söz konusu olmasıdır. Bir çok korkuyu incelediğimizde diyebiliriz ki, pek çok şeyin korkusu, korkulan şeyin bizatihi kendisinden çok daha önemli görünür. Çoğu zaman korktuğumuz şey değil, onun için hissettiğimiz korku duygusundan zarar görürüz. Ancak bir şey hariç, ölüm!. Ölüm korkusu bir çok korkunun temelini teşkil edecek derecede etkilidir. Yani korku duyguları içinde ölümün korkusunun özel ve çok önemli bir yeri var.

Ölüm, insan hayatında sınıflandırılamayan tek olay.

„Hiç kimse başkalarının öldüğü gibi ölmemektedir. Ölüm, sınıflandırılamaz tür tek ve eşi benzeri olmayan bir olaydır.“ ( ) Louis – Vinset Thomas, Ölüm, (çev. Işın Gürbüz) İletişim yay. İst. 1991, s.1

Yalnız Gerçekleşen Olay; Ölüm

Herkes kendi ölümünü yaşayacak! Ve o “ölüm” bütün lezzetleri kıracak! Bundan kaçış yok. Tüm hayatınız boyuca kazandıklarınızı verseniz bile, uğrunda bedel olarak hayatınızı tükettiğiniz ve sahibi olduğunuzu sandıklarınızın tamamını da verseniz, geçen ömrünüzün bir saniyesini bile geri alamayacağınız kesin!

En ufak bir kayıptan etkilenen zayıf bir psikolojik yapıya sahip olan biz insanoğlu iliklerimize değil, ruhumuza kadar soyulacağımızı bile bile rahat olabilir miyiz?

Bazen ikiz, arada üçüz, nadiren dördüz, beşiz doğmuş olsa da denebilir ki, insanoğlu yalnız doğar, belki birlikte yaşar ama mutlaka yalnız ölür. Sevdikleri ile, hatta bazı dönemlerde eşyaları ile birlikte gömülmüş olmaları bile tek başına ölmüş olma gerçeğini değiştirmez.

Birbirine benzemediği için sınıflandırılamayan ve başkalarına devredilemeyen tek şey; ölüm! Asla kaçamadığı, istese de istemese de, eninde sonunda başına gelecek bu müthiş olayı herkes tek başına tatmak zorunda. İşte, belki olayın en ürkütücü yönü de bu olsa gerek.

Kayıplarda önemli olan, kaybın kendisi değil, ona verilen önem ve atfedilen değerdir. Kaybedildiği düşünülen şeylerle, kaybeden arasında kurulmuş bağ, kişinin kayıp karşısında vereceği tepkinin derecesini tayin eder.

Ölüm ise, hayatla ve hayattakilerle kurulmuş bütün bağları etkiler; keser, kırar, koparır atar. Tüm elde edilenler ve biriktirilenler de elden alınır. Özellikle maddi bağlar tamamen kesilir. Kişinin parası pulu, malı mülkü, bağı bahçesi, menkulü gayrı menkulü, hanı hamamı, evi barkı; hulasa uğrunda bir ömür tükettiği tüm serveti elinden alınır. Sahibi olduğu ya da sahip olduğunu zannettiği şeyler üzerinde hiçbir söz hakkı, tasarruf imkanı kalmaz. İlgi duyduğu, yakını olduğu eşinden, dostundan, çoluğundan çocuğundan, sevenlerinden sevdiklerinden tam bir koparılışla karşı karşıya kalır. Hatta nice tehlikelerden sakındığı, bakıp koruduğu, beslediği, herkesten ve çok şeyden üstün tuttuğu, özenle süslediği vücudundan bile..!

Hem öyle bir ayrılış ve koparılış ki, kimsenin yardım edemediği, hafifletemediği, geciktirmeye gücünün yetmediği, kendi üzerine alamadığı, kimseninkine benzemeyen, sadece kendine özel bir ayrılış..!

Paskal’ın dediği gibi; “Bir başkasının yerine ölsem, dar ağacındaki bir dostumun yerini alsam bile, ölen o değil yine benim. Gözleri önünde kendisi için öldüğümü gören dostum, muhakkak ki ölümüme minnet veya pişmanlık duygusu ile katılacaktır. Ancak ölümü ikimiz de taban tabana zıt bir şekilde tecrübe etmiş olacağız. Mümkün olan bütün ölümler içinde yalnız bir tanesi vardır ki, diğerlerine benzemez. O da benim ölümümdür. Çünkü, diğer bütün ölümlerde en yakınlarımız bile ölse, benim dışımda kalırlar.” ( ) F.Karaca, s.48

Ölüm Korkusunun Sebepleri

Bütün insani korkuların ve kaygıların temelinde bulunan, en temel duygu ölüm korkusu. Kaçınılması ve uzak durulması asla mümkün olmayan “gerçek”; “ölüm!”

İnsanlar “değişim”ler karşısında tedirginlik hisseder. Bedensel ve ruhsal tedirginliğin az olması için, bedensel ve ruhsal uyum mekanizmaları devreye girer. Önceden tedbir almaya çalışır. Bu hazırlıklar kişinin yeni durumuna uyumunu kolaylaştırır ve kabullenmeyi sağlar.

Sağlıklı bir uyum ve problemsiz bir kabullenme için öncelikle doğru bilgilendirilme şarttır. Ve şüphesiz ki bu bilgi “kutsal”a dayalı olmak zorunda.!

Ölüm korkusunun ilk sebebi, ölümün deneylenemez olmasından kaynaklanan bilgisizliktir. Ölüm insanoğlu için birçok yönüyle hala bir meçhul! Tek bilgi kaynağı kutsal

Hayatın lezzetlerinden kopma,

Hazırlıksız yakalanma,

Sahip olunanların kaybı,

Sevenlerinden ve sevdiklerinden bir daha kavuşamamak üzere ayrılış kitaplar.

Bilgisizliğin yanında ölümün korkulu algılanması şu sebeplerle oluşur;

Varlığını varlığına bağladığı her şeyden kopuş,

Ölüm anında ıstırap çekme,

Bilmediği bir yere gitme, bilmediği bir boyuta dönüşme,

Hesaba çekilmek, bütün herkesin önünde her şeyin ortaya döküleceği inancı,

Ölümden sonra cezalandırılma, cehennemde azap

Mezarda çürüme, bedensel dağılma, bozulma, yok olma.

Bütün bunların meydana getirdiği tedirginlik korku bazen o dereceye varırki, kişi paniğe kapılmaktan kendini kurtaramaz, hastanelere koşar.

Hatta baze öyle durumlar olur ki, ölüm korkusu kişiyi tam bir psikoz tablosu içine sokup gerçek hayatla bağlantısını bile kesebilir.

“-Sabaha kadar yorgunluktan düşüp bayılana kadar namaz okuyor, acayip davranıyor, hiç durduğu yok! Özellikle namaz kılarken çok korkuyor. Bazen bir köşede korku içinde kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor.”

“-Nasıl dururum? Beni siz mi durduracaksınız? Siz yanmıyorsunuz, ben yanıyorum! Dünya ve ahrette rezil rüsvay olmuşum. Beni kimse kurtaramaz. Ben cehennemliğim. Ailemi de cehenneme sürükledim. Hepimiz cehennemde yanıyoruz. Günahlarım ve pisliklerim benimle.

Beni çıldırtıyorlar. Benim duyduğum sesleri siz duymuyor musunuz? Ne duruyorsunuz? Ama siz benim yaptıklarımı yapmadınız! Biliyor musunuz, ben imamım! Camide bana muhbirlik yaptırdılar. Hizbullah mı nedir? Onları takip ediyorlarmış, camide örgütleniyorlarmış. ‘Bize haber vereceksin dediler!’ Ben Kur’an okuyanları ihbar ettim! Kur’an okuyan çocukları ihbar. Ama bildirmeseydim, beni öldürürlerdi!

Suçluyum, affı yok bunun!. Bittim ben, bittim! Cehennemlik oldum. Her gece cehennemde yanıyorum. Ben ateşe atıldım!”

“ÖLÜM”ÜN YORUMLANMASININ ÖNEMİ

Ölümün kaçınılmaz ve mutlak bir kayıp olduğunu düşünmek, ister istemez insanda önüne geçilmesi çok zor bir çöküntüye sebep olabilecektir. Bunun için ölümle birlikte bütün bu ayıpları telafi edecek bir yoruma olan ihtiyaç tartışılmaz derecede önemli.

Aksi halde ruh sağlığının bütün temellerinin sarsılması kaçınılmaz olabilir. Hatta sosyal yönden sağlıklı ve huzurlu olabilmek için de ölümün olumlu yorumlanması şart. Yoksa insanların zaptedilemez olması gibi bir büyük felaketle karşı karşıya kalınacağı kesindir.

Öyle bir yorum ki, insanlar, ölümle birlikte her şeyin bitmediğine, bitmeyeceğine kani olabilsin. Beden mezara girerken bilinç algılamaya, yani ruh yaşamaya hissetmeye devam etsin! Ölümün „mutlak bir yok oluş“ olmadığına, hiç bir tereddüte yer vermeyecek derecede kuvvetle inanılabilsin! Aynen Gazali’nin dediği gibi;

“Ölüm, bütün azaların kullanılmasının ruh için imkansızlaşmasından ibarettir. Bütün azalar alettir. Onları kullanan ruhtur. Ne zaman ki ruhun azalarda tasarrufu iptal onursa, ondan ilimler ve idrakler iptal olunmaz. Sevgiler ve üzüntüler iptal olunmaz. Elem ve üzüntüleri kabul olunması iptal olunmaz. İnsan hakikatte ilimler, elemler ve lezzetleri idrak eden mananın ta kendisidir. Bu mana ise ölmez. Yani yok olmaz. Ölümün manası ruhun bedendeki tasarrufunun kesilmesi, bedenin ruha alet olmaktan çıkması demektir.”( ) Gazali, İhya-i Ulumid-Din, s.356

“Ölüm” bu manada, ruhun ölümsüzlüğe doğuşu olmalıdır.

Yoksa “İbn Sina’nın da işaret ettiği gibi; ölümün gerçekte ne olduğunu bilmemek, öldükten sonra ruhun da bedenle beraber tamamen yok olacağına inanmak, ölümle birlikte nefsin nereye intikal edeceğini kestirememek, ölüme neden olan hastalıkların acı ve ıstırabından başka ayrıca ölüm için de bir elemin var olduğunu düşünmek, cezalandırılmaktan korkmak, geride bırakacağı mal ve miras yüzünden üzüntü duymak” kaçınılmazdır. ( ) İbn Sina, Ölüm Korkusundan Kurtuluş, s.6-7

Ölüm Korkusunun Olumlu Yansımaları

Korku bizatihi olumsuz bir duygu değildir. Neticede kendisine zarar getirecek şeylerden sakındırarak korunmayı teşvik eder. Ölüm korkusu da esasta korunmak içindir, ama ölümden değil; “hayatı yanlış yaşamaktan!”

Ölüm gerçeğinin içerdiği anlamlar dikkate alındığı ölçüde insanoğluna getireceği yararları başka ne hangi sebeple sağlayabiliriz dersiniz?

Şöyle ki;

Sağlığı korumak,

Kaçınılması mümkün olmayan “hesap günü”nden korkarak başkalarının haklarına saygı,

Hayatı daha anlamlı yaşama gayreti,

İyilik yapma, yardın etme ihtiyacı duyma,

İnanma ve emniyet hissi,

Barışa yönelme,

Hayata sarılma, dünya nimetlerini değerlendirme,

Hayata tapınırcasına bağlanmama,

Dini hayata eğilim,

Sosyal hayata daha uyumlu olma.

Pascal; insanların çaresi bulunamayan ölümden, zihni planda kurtulup mutlu olabilmek için kendilerini başka yönlere sürüklediklerini veya ölüm düşüncesini bilinçaltına attıklarını, fakat bu tutumun akıl almaz bir kaygının ortaya çıkmasına neden olduğundan dolayı yanlış olduğunu belirtmektedir.

Bu demektir ki, ölümü konuşmalıyız.

Aksi halde, Pascal’ın dediği gibi; insanların çaresi bulunamayan ölümden, zihni planda kurtulup mutlu olabilmek için kendilerini başka yönlere sürüklediklerini veya ölüm düşüncesini bilinçaltına attıklarını, fakat bu tutumun akıl almaz bir kaygının ortaya çıkmasına neden olduğundan dolayı yanlış olduğunu bilmek gerekir.

Bu demektir ki, ölümü konuşmalıyız.

“40 yaşındayım, bendeki bu ölüm korkusu 25 yaşındayken başladı. Panik bozukluk dediler. Tansiyonum yükseliyor, aniden başlayan heyecan, çarpıntı, terleme, aşırı sıkıntı geliyor, yerimde duramıyorum. Çoğu zaman işe gidemiyorum. İşlerim bu yüzden çok aksadı.

Zaman zaman biraz iyi olduğum oluyor, ama bazen bir olay, basit bir sebep yada hiç bir şey yokken gene alevleniyor.

15 yıl önce geçirdiğim trafik kazasından sonra başladı. Bir arkadaşımla birlikteydik. O kötü yaralanmıştı. Kucağımda öldü. Ölürken bana bir sarılışı vardı ki, unutamıyorum. İlk korkum o zaman başladı. Nasıl öleceğiz? Sonra ne olacak? Ölümden sonra hayat gerçekten var mı? Konuşmak istiyorum. Bilmek istiyorum. Kimle konuşsam geçiştiriyorlar. Sanki bu bir tek benim derdim! İnsanlar nasıl bu adar ilgisiz olabiliyor, bir türlü anlayamıyorum!”

http://www.hamdikalyoncu.com/olum_korkusu.asp

———————————————

ÖLÜM, ÖLÜM KORKUSU VE İNTİHAR (drmavi)

Ölüm, insana iki yönden korku ve üzüntü verir. Bir yönüyle insan doymak bilmeyen ölümsüz duygu, düşünce ve duyular taşımakta ve bunlarla hayata çok sıkı bağlandığından kopmak istememektedir. Diğer yönüyle de, sevdiklerini kaybetmenin verdiği korku ve üzüntü vardır. Bu yüzden bazı in- sanlar, bu korkudan paranoid olurken, üzüntüden bunalımlara hatta depresyona girebilirler.
Bu, aşırı bir uç olduğu gibi, dünyada çekilen sıkıntıların, acıların ve üzüntülerin etkisiyle çözümü ölümde aramak da ayrı bir bilinç sapması ve duygu aşırılığıdır. Ölümün yüzünü güzel göstermek istediğimiz bu noktada yanlış anlamalara meydan vermemek için, öncelikle intihar konusuna temas etmekte yarar vardır.

İnsanın başkasının canına kıyması kesinlikle haram olduğu gibi kendi canına kıyması da haramdır. Hatta parmağımızın bir ucuna bıçak atmak jiletle kolları çizmek de dinimizce yasaklanmıştır. İnsan emanet bedenine zarar veremez. Emanete hiyanetlik olur bu!..Peygamberimiz, intihar etmiş bir kişinin cenaze namazını kılmamıştır. Bu davranışı, intiharın çok büyük günah olduğunu göstermektedir. Çünkü inanmayan insanların namazı kılınmaz. Öte yandan arkadaşlarının kılmasına da engel olmamıştır. Bu da ona hemen kafir hükmünün verilemeyeceğini göstermek içindir.

Ölüm hayat gibi tamamen Allah’a ait bir yaratılıştır. Allah’ın Muhyî (Hayat veren) ve Mümît (Ölüm veren) isimlerine dayanırlar. Sadece Firavun ve o inançta olanlar, insan hayatına son vermeyi düşünebilirler. Çünkü o kendini tanrı yerine koymuş, ölümü vermek benim elimde demiştir.

Diğer taraftan, insan bu davranışıyla sonsuz cennet hayatını tehlikeye atmaktadır. Ölüm insanı Allah’a kavuşturur. Fakat söz konusu olan Allah’a ulaşmaksa, bunu belirleyecek olan da O olmalıdır. Büyük bir makama randevu alınmadan, kapıyı açarak girilemeyeceği gibi, ecel daveti gelme- den ölüm kapısını açıp Allah’a varmak büyük saygısızlıktır. Rabbimiz hangi yüzle geldin diye sorar!

Ayrıca biz dünyada bir imtihandayız. Acıları dertleri korku ve üzüntüleri çekme durumundayız. Buraya kadar yazdıklarımız ve bundan sonra yazacaklarımız, hep bu konuda bilgi vererek duygu ve düşüncelere yardımcı olma çabasının ürünüdür. Öyle işin kolayına kaçarak, acılardan üzüntülerden kaçmak yok! Cepheden kaçan düşman askeri gibi olmamalıyız. Hayatta kalıp, Allah’a dayanıp sabırla mücadele etmeliyiz. Allah’ın istediği ölüm olsaydı bu hayatı hiç yaratmazdı. Bizim yaşamamızı, cennete hazırlanmamızı ve sonsuz hayata ve kendine güzel bir insan olarak kavuşmamızı istemektedir.

İntiharı düşünen insan neyi halledebilecektir? Acı duyduğu şeyler yine aynen sürecek, belki de arkada bıraktığı yakınlarını daha büyük acılara boğacaktır. Buna hakkı yoktur! Bu bencilliktir, acı çekiyor olsa da bencilliktir! Kendi dayanamadığı acıları masum insanların omzuna yükleyip kendince kolay yolu seçmektedir. Aslında gerçek zorluklar öbür aleme geçince daha da büyüyerek karşısına çıkacaktır.

Ölümü delicesine istemek, şehit adaylarına özgü bir ayrıcalık sayılabilir. Aslında onlar ayetin beyanıyla ölü değil diridirler. Çünkü sadece Allah rızası için, yüce değerler uğruna canlarını feda etmişlerdir. İntihar eden insana Allah sormaz mı: “Kulum! Sen canına kendin için kıydın! Sen canına kıyarken beni bir kenara bıraktın! Kendini öldürmek isterken ben neredeydim!”…

İster din adına olsun ister satanizm gibi sapık inançlar adına olsun, hiç kimse intiharı aklının ucundan bile geçirmemelidir. Sıkıntılardan boğulacak hale gelmişseniz, depresyon geçirecek durumdaysanız, kesinlikle yalnız kalmayınız, kendinizi kendi olumsuz bilincinize teslim etmeyiniz. Derhal bir psikiyatriste, psikologa, konuyla ilgili hizmet veren telefon hattına başvurunuz, hiç olmazsa size yardımcı olabilecek bir dostunuzu arayınız.

Ne olur yaşayınız! Yaşatmak için yaşayınız! Dertleriniz varsa dertlilere yardım etmek için yaşayınız!..Yaşatma derdi tüm dertlere dermandır!..

Kendinizi yok etmeyi düşünecek kadar bir bilince sahip olduğunuza göre, bu bilincinizi ve düşüncenizi, sizin gibi acı çeken insanların varlığına çeviriniz!..Acılara katlanarak, onların dertlerine yardım için koştuğunuzda, önünüze başka kapıların açıldığını ve dertlerinizin sona ermeye başladığını kesinlikle göreceksiniz!..

Ölüm korkusu ve ölüm acısı büyütülmemeli ve insanı mutsuz, hatta hasta hale getirmemelidir. Öte yandan tehlikelere, hastalıklara, ahlakî gevşeklik ve suçlara karşı olumlu etkileri göz ardı edilerek küçümsenmemeli, gerekli ibretler ve dersler alınmalıdır.

Ölümü tanımada, bir bakış açısı kazanmada, en kısa, sağlıklı ve gerçekçi yöntem, şüphesiz ölümün sahibine baş vurmaktır. Hayatı yaratan kim ise, ölüm hakkında ondan bilgi almaktır.

——————————————————————————–
KUR’AN’DA ÖLÜM ANLAYIŞI
——————————————————————————–

Kur’an ölüm korkusunu, inanmayan insanlar için ciddi panik yaşatan bir durum olarak tasvir etmektedir (2/19).

Ayrıca Can boğaza dayandığında, insanın bacaklarının birbirine dolandığı, ayrılış vaktinin geldiği anlatılır ( (57/83; 75/26-29).

Kur’an’a göre insan, hayat gibi ölümü de bir kere tadacaktır (3/l85,44/56) Dikkat çekici üç husus vardır.

Birincisi, ölümle hayat ikiz kardeş gibidir. Bir madalyonun iki yüzü gibi. Her hayat içinde bir ölüm gizlendiği gibi, her ölüm içinde de bir hayat bulunmaktadır (3/27,67/2). Tıpkı ölü gibi görünen çürük bir çekirdek içinde koskoca bir ağacın saklanmış olması gibi. Bu sebeple Allah, hayat ve dirilişle beraber ölümü de “Selam” yani güven veren anlamına gelen isminin gölgesi altına almıştır (19/15).

İkincisi, ölüm, geçici dünya hayatı ile sonsuz ahiret hayatı arasında bir köprü ve hayat bağı olarak ele alınmaktadır. Bu iki hayat arası konumu ile ölüm, adeta canlılık simgesidir. Nitekim bizim tabut ve toprak içindeki haline bakarak ölü dediğimiz şehid için Allah, “O diridir” demekte ve daha üstün bir hayat decesinde olduğunu bildirmektedir (2/154,3/169). Hz.İsa’nın eliyle bir ölünün hayat bulması (3/49), Hz.İsmail’in tereddütsüz kurban edilmek ü- zere boynunu uzatması (37/107) ölümde hayran kalınacak bir hayat çekirdeğinin olduğunu göstermektedir.

Üçüncü ve en önemli husus şudur: Ölmek önemli değildir, önemli olan, sağken ölü hale gelmemek ve inanmış olarak ölmektir (2/132,27/80). Kalp taşıdığı halde inanmayan, akıl taşıdığı halde düşünmeyen, göz kulak ve dil taşıdığı halde gerçekleri görmeyen(7/179; 22/46)okuyup dinlemeyen,anlatmayan ve çalışıp insanlığa hizmet yolunda koşmayan insan esas ölü gibidir, gezer mezar durumundadır . Ölümden değil, ölüme hazırlıksız olmaktan endişe duyulmalıdır.

İnsan, hangi inanç, düşünce, duygu ve uğraş içinde yaşamışsa, ölümü de dirilişi de öyle olur. Ölümünü tanımak, ölüm sonrasını anlamak iste- yen insan, hayatına bakmalıdır. Ölümünden değil esas hayatından endişe duymalıdır.

——————————————————————————–
ÖLÜM NEDİR NE DEĞİLDİR?
——————————————————————————–

1-Ölüm bir hayat cellatı değildir. Geçici bir ısdırab olsa da, sonsuz mutluluk bestesine sanki bir mızrap gibidir.

İnsanı tanımadığı bir insanı sevemeyebilir. Ölüm de tanınmadığı için kötü, çirkin ve bir felaket olarak algılanabilir. İnsan psikolojik olarak, dün- yaya içinde bulunduğu ruh haleti çerçevesinden bakar. Dertliyse herkesi dertli, sıkıntılıysa herkes sıkıntılı zanneder. Kendi sevinçliyse ona göre herkes sevinçlidir. Ölüme bakışı da buna benzer olacaktır. Ölüm, özellikle yabancı filimlerde çirkin ve korkunç çehresiyle adeta şeytânîleştirilir. Öncelikle şeytan bir ölüm meleği değildir. Şeytan melek değil cindir (18/50). Secde etmediği için kovulmadan önce, geçici olarak meleklerin içinde bulunmuştur.

Oysa ölüm, hayat getiren yağmur gibidir, fırtına, şimşek ve gök gürültüsü ile geldiği olsa da, aslında o, Rahmet, hayat ve güven müjdesidir.Mızrap gibi yüreklere vurur ısdırab verir fakat bir hüznünde bin tebessüm yüklüdür. Tıpkı ana sancısıyla doğan hayatlar gibi…Nağmelerinde hep sonsuz mutluluk sesleri dinlenir.

Ya da dikenler arasında gül gibi…Dikene bakıp da güle küsülmez, hele üzerinde bülbül şakıyorsa asla!..”Gülüm!” diyebileceğimiz ölümün,büyüleyici güzelliği yanında, bir kaç diken acısının bir anlamı olmaz. Hatta her bir dikeni, hayatın meşakkatları yerine koyar, zirvedeki ölüme ulaştıran birer basamak gibi düşünürüz. Evet ölüm bir gül!..Ona gül!..Ki o da gülsün!..Seni de ebediyyen güldürsün!..

2-Ölüm, yokluklara götüren bir idam sehpası, karanlık çukurlara gömen canavar ağzı, sevenleri ayıran kaderin kara belalısı değildir.

O, ışıklar ülkesine açılan bir kapı, cennet saraylarına uzanan bir koridor, sonsuzluklara uçuran bembeyaz kanatlı bir burak gibidir.

Ölüm ayırandır fakat kavuşturmak için ayırandır. Allah’a, Peygamberlere, büyük zatlara, yakın uzak akrabaya ulaştırandır. Askerlikten terhis olma gibidir. Bir farkla ki, terhisle beraber terfi de sağlamaktadır; hem dünya dertlerinden kurtarmakta hem de sonsuz lezzetler cennetine götürmektedir. Arkada yeni gelecekler için açtığı bir meydan ve hayatta kalanlara bir ibret bırakarak gitmektedir. Sabır ve tevekkülle imtihan edildiğimiz ölüm karşısında (2/155) Allah’dan şikayette bulunmamak, feryat edip saçı başı yolmamak şartıyla ağlamak doğal bir tepkidir. Peygamberimiz de oğlu vefat edince gözyaşı dökmüştür. Ancak önemli olan burada ağlamak değil, orda ağlamamak için burada ağlamak ve oraya hazırlık yapmaktır. Peygamberimiz “Ölmeden önce ölünüz!” derken, bizi cehenneme götürebilecek günahlar karşısında son derece iştahlı olan nefsin, bu kötü duygularını ölü hale getirin demek istemiştir.

3-Ölüm gökten gelen bir davetiye, cennetten düşen bir inci,

Ebedî güzelliklere kavuşmakla yaşanacak gerçek bayram sevinci!..

Zengin ve tanınmış birinden, hem de bolca hediyeler verilmek üzere, bir düğün davetiyesi alan insan, sevinir, neşeyle dolar, bir kaç saatliğine de olsa, gitmek için can atar. Ciddi bir hastalıktan kurtulma, define bulma, yüklü mirasa konma, evlenme, ev-araba alma gibi hayat olayları da her insanı çok sevindirir.Fakat bütün bu dünyalıkların, yanında değersiz kalacağı bir cennet; Ve bütün sevinçlerin, yanında sönük kalacağı bir cennet sevinci var!..

Cennetten, inciden bir davetiye olarak cennet kuşu gibi düşüp gelen ölüm, cennet hayatının mukaddimesi yani öncüsü ve habercisidir.Aslı güzel olanın mukaddimesi de güzeldir, tatlıdır, sevinç doludur. Hayatın sonu, acı gibi görünse de mutlu bir sonla sona ermektedir; cennet sevinciyle!..

4-Sen, alnından öpülesi ölüm!..

Sen bir son değil, sonun sonusun!..

Sonsuzluğa eş ve baş olan son bir sonsun!..

Sona eren her şey bir son veren ve son ile sonsuzluğu buluşturan bir iksir,

Cemale açtığın gözlere çekilen sürmesin!..

Ölüm, güzelim hayatı acılaştırmıyor, hayatı acılaştıran sonlara son veriyor, son kez bir sonla tanıştırıyor ve sonu, sona ermeyecek güzelliklere çeviriyor.Göz perdelerini kapıyor ki, sonsuz bir sahnenin perdesini açsın ve baharları kıskandıracak güzelliklerin peçesini kaldırsın!

Son oruç sevinç dolu olur, son sınav da, son iğne de.. Hayat sonunda da cennet ve Cemâlullah sevinci olduğundan ölüm anında ruh sevinçle-re boğulur. Kimbilir kiminin ölüm heyecanı bundan olur!..

Rabiatü’l Adeviyye’nin dilinde gündüzün ölümü, aşık-maşuk buluşması, Mevlana’nın dilinde ölüm, Şeb-i Arûs (düğün gecesi)olur.

Belki de meyyit, tarihî buluşmada, ilahî gelişin ebedî heyecanları içinde edebinden pembeleşmektedir. Gözler!..Allah’ı bulan, ölümün yolunu gözler!..

5- Ölüm!..

Gülüm!..

Sonsuzluk bestesinden ilk ve son bir bölüm!..

Kanlı dallarda gülden bir tebessüm!..

Sen ne mübarek bir arkadaş ve refakatçisin!

Varsın başkaları sana dikeni nazarıyla baksın, sen gülün ta kendisisin!

Bırak bazıları sana “Kara yüz!” yakıştırmasında bulunsun,

Sen bizim için bizi aydınlık ülkelere uçuran, ötelerden iki ışık kanatsın!..

Bakma sana “Soğuk yüz!” dediklerine,

Sen bizim için müjde çiçekleriyle kar gibi beyaz ve berraksın!..

Onlar sana “Çukur” derler, “Dehliz” derler,

Biz “Ebedi saadet saraylarına açılan bir koridorsun!” deriz…

“Ayıran” da derler sana,

Sen haddızâtında ebedi alemlere intikal etmiş binlerce ahbaba, dost ve yârâna kavuşturansın…

Evet ayıransın da fakat elemli, sıkıntılı ve ayrılık hasreti yüklü şu dünya talimgâhından, hayatların en hası, hakiki hayata intikal ettiren bir terhis tezkeresisin!..

Sen bizi gönderene dönme anında cismimizi nura gark edecek bir ebed şerbetisin..

Sen!..

Dertli bir neslin dert yüklü tercümanına: “Eyvah!..Bugün yine ölmemişim!..” diye söyletensin!..

Ve sen:

Ne zaman geleceksin!

Gel de dünyam süslensin!..

Ufkumda Cemal tüllensin!..

Diye aşıkları, delletensin!..

Peygamberimiz, lezzetleri acılaştıran ölümü çokça hatırlayın buyurur.

Burda bir amaç belirlenmektedir. O da günahlara karşı uyanık ve tedbirli olmak ve zevklerin oluşturacağı ülfet ve ünsiyet perdesini kaldırmak-tır.Bu gaye ile kabirleri ve hastaneleri ziyaret etmek yararlı olacaktır. Ölüme bu şekilde bakılırsa, hem günah ve kötülüklerden uzak tutmuş hem de ahi-ret adına hayırlı hizmetlere koşma şevki vermiş olacaktır.

6- Ölüme bir bakış açısı da şu olabilir:

Bir muharebede, bir görev başında ölmek ve şehadet şerbetini içmek mukadderse bu;

Cana minnet!

Cana cennet!..

Hem de ruha cinnet!..

Bu anlamda beni, şehid olma isteğiyle dua bekleyenlerin listesinde yazabildiğiniz kadar üst sıralara yazınız ne olur!..

Ama bu, kısa yoldan ve deyim yerindeyse ucuz bir ölüm olur!

Bencil mi davranıyorum acaba? Rabbim sormaz mı?..

Geldin, hoş geldin!

Yoluma can verdin!

Onca insan vardı,

Sen kiminle geldin?..

Sıddık-ı azam derdi,

İnsandı onun derdi,

Cehenneme dolsam,

Herkes cennete derdi!..

İnsanlığın imanının kurtulması yolunda, hayatımızı vakfetmek, Hizmetlerde koşturarak vuslatı ertelemek,

Her hizmetimize bir yenisini eklemek,

En kutsal şehadet mertebesi bu olsa gerek!..

Rabbim beni alsın

Ama çok geç alsın

Hayatımı alıp

Hayatlara katsın

Rabbim beni öldürsün,

Ama en geç öldürsün,

Güllere gübre etsin

Hayatları hep güldürsün!..

Gül gibi hayatımı soldursun,

Çevremi bin gülle doldursun

Bize gerek, hizmet gerek

Şu an cennet şurda dursun

Böyle Kur’an dengeli bir bakış açısını yakalamış insanların, ne intiharı düşünmesi ne psikolojik korkulara ve hastalıklara yaka lanması ne de ahlakî gevşeklik içinde, kayıtsızca dünyanın zehirli bal hükmündeki günahlara dalması düşünülebilir!..

———————————————-

Ölüm ve Ötesi, Prof. Dr. Süleyman Uludağ

Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Ölüm haktır, canlıların bir gün son nefeslerini vermeleri inkar ve tevil edilmez bir gerçek. Ölüm, canlılarda hayat belirtilerinin ortadan kalkmasıdır ya da ölüm ruhun bedeni terk etmesidir.

Ölüm gerçek olduğu kadar da doğaldır. Şu alemde yaşayanların fani ve ölümlü olmaları zorunlu, ölümsüz olmaları ise imkansız. Ölümün karşıtı doğum. Her doğan mutlaka ölür. Doğmak kadar ölmek de mukadder.

Ölümün karşıtı olan diğer bir kavram da hayat/yaşam. Hayat gibi memat/ölüm de yararlı, gerekli ve zorunlu. Buna rağmen doğum olayına sevinen insan ölüm olayına üzülür. Aradaki fark bundan ibaret.

Hayat olmayan yeryüzü ne kadar anlamsız ise ölüm olmayan yeryüzü de o kadar anlamsız. Aslında hayata anlam kazandıran ve onu sevimli kılan da ölüm. Şu halde hayat kadar memat da ilahi bir nimet ve büyük bir lütuf. “Ölüm mümin için ilahi bir armağan.” İnsanlık her yerde ve her zaman acı bir gerçek olan ölüm olayını anlamayı ve mahiyetini kavramaya çalışmış, bununla ilgili bir takım yorumlar yapmış, görüşler ileri sürmüş, ölümle ilgili inançlara sahip olmuş. Bu tür şeylerde nesilden nesile gelenek ve görenek yoluyla intikal etmiştir. Her toplumda doğum olayı gibi ölüm olayıyla ilgili de farklı gelenekler oluşmuştur.

Ölüm olayı en çok dini ve dindarları ilgilendirir. Ölen kişiyle ilgilenen din ve dindarlardır. Çünkü ölümle ve ölüm ötesiyle ilgili olarak sadece inançlar ve vahye dayanan bilgiler vardır. Din, insanın hayatıyla ilgilendiği kadar, hatta ondan daha fazla, ölümüyle ve ölüm sonrasıyla da ilgilenir.

Aslında yaratılan her şey fani/ölümlüdür. “Her nefs ölümü tadar” (Al-i İmran, 3/185, Enbiya, 21/35; Ankebut, 29/57) ayetinde geçen nefs “zat” ve “şey” olarak yorumlanmıştır. Buna göre ayet, “Her şey ölümü tadar” anlamına gelir. “Yeryüzünde olan her şey fanidir” (Rahman, 55/26) mealindeki ayet de bunu doğrular. “Baki olan sadece Allah’tır.” (Rahman, 55/26), “O, hayy-ı lâ-yemuttur.”, “Ölümsüz bir diridir.” (Bakara, 2/255; Al-i İmran, 3/2; Taha, 20/111) Beka ve ölümsüzlük, O’na özgüdür. Kur’an’da buyrulur: “Ölümsüz Diri’ye güven” (Furkan, 25/58)

Bütün dinlerde, özellikle ilahi dinlerde bu ve benzeri inançlar vardır.

Şu halde “İnsanlar ölümlü/fanidir”, “Hayvanlar fanidir”, “Tüm canlılar fanidir”, “Bitkiler fanidir”, “Madde fanidir.” Kısaca yaratılan, sonradan olan ve oluşan (mahlukat, havadis/muhdesat, kainat, mümkinat) fanidir, ölümlüdür. Her şeyin bir evveli olduğu gibi bir de sonu vardır ve biz bu sona ermeye ölüm diyoruz.

“Her şey ölümlü” olmakla beraber, biz bir insan ölünce ölümü hatırlar ve “Her nefs ölümü tadıcıdır” anlamına gelen ayeti okur veya dinleriz, tabutun üzerini de “Küllü nefsin zaikatu’l-mevt” ibaresi yazılı bir örtü ile örteriz. Bununla kendimizi teselli eder ve ölüm sonrasına hazırlık yapmamız gerektiğini düşünürüz.

Ölüm bir insanlık gerçeğidir. İnsanlar, halklar, milletler ve kavimler değişik inançlara, dinlere, mezheplere ve felsefi kanaatlara mensupturlar. Bireylerin ve toplumların ölüm gerçeği karşısındaki tutumlarını, inançları ve felsefi kanaatları belirler, ölüm, cenaze kaldırma, kabir gibi hususlarla ilgili gelenekler bu çerçevede oluşur ve şekillenir. Ölüm konusunda, “Bu ve o dünya”, “Dünya ve ahiret”, “Yalan dünya-Gerçek dünya” şeklindeki çift dünya görüşü önemlidir. Çünkü ölüm karşısındaki tutum ve davranışları belirler. İnsanı herhangi bir canlı, bir hayvan ve bir bitki gibi gören kişiler vardır. Bunlara göre hayat doğumla başlar, ölümle biter. İnsanın doğum öncesine giden bir geçmişi olmadığı gibi, ölüm sonrasına uzanan bir hayatı da yoktur. Tabiatçılara (Natüralist) göre insan doğanın ürünüdür, doğadan gelir, doğaya gider. Maddecilere (Materyalistlere) göre insan, maddeden başka bir şey değildir. Maddeden gelir, maddeye döner. Pozitivistlere, nihilistlere, agnosistlere, ateistlere göre de durum aynıdır. Yani insan ot gibidir, doğar ölür. Öbür dünya diye bir şey yoktur. Nitekim doğum öncesi bir hayat da yoktur. İslam tarihinde bu inançta olanlara Dehri, Zındık ve Mülhid gibi isimler verilir. Bunlara göre ölüm mutlak bir yok oluştur, ölümle insanın varlığı sona erer, geriye bir şey kalmaz. Bu görüşte olanlara göre kabir azabı, kıyamet, mahşer, Cennet ve Cehennem de yoktur tabii. (Gazali, el-Maksadu’l-esna, Kahire, 1322, s. 88)

Kur’an-ı Kerim inmeye başladığında o sırada bu inançta olan kişiler vardı. Kur’an onların sözlerini şöyle aktarır: “Dedi ki: Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek.” (Yasin, 36/78)

“Dediler ki: Sahi, biz bir kemik yığını ve kuru bir toprak haline geldikten sonra yeni bir yaratılışla tekrar hayat mı bulacağız?” (İsra, 17/49,98; Müminun, 23/82; Saffat, 37/16; Vakıa, 56/47)

“Bu, toprak olduktan sonra mı? Bu (akla göre) çok uzak bir dönüş!” (Kaf, 50/3)

“Dediler ki: Sadece dünya hayatı var, yaşarız ve ölürüz. İşte o kadar. Bizi yok eden de sadece dehr/zamandır.” (Casiye, 45/24) Demek ki, ölüm sonrası hayatı ve ahireti inkar edenler Hz. Peygamber zamanında da vardı. Kur’an bu inancı reddeder, batıl sayar, bu inançta olanların görüşlerini çürüten deliller getirir.

Ölümden sonra hayatın olmadığına inananlar için ölüm bir felakettir, en büyük afettir. Onun için de çok acıdır. Hatta ahirete inanmayanlar için sadece ölüm değil, dünya hayatı da acıdır, anlamsızdır. Çünkü dünya hayatını anlamlı kılan ahiret inancıdır. Bundan dolayı da inançsız kişiler genellikle karamsardır, aralarında intihar olaylarına da sıkça rastlanır.

Ölüm sonrası hayata insanlar en eski çağlardan beri inanmışlardır. Ruhların varlığına inanan animistler atalarının ruhlarını memnun etmek için ayinler düzenlerler, ölüleri rahat etsin diye sağlam mezarlar yapar, öbür dünyada dirilen ölülerin kullanmaları için mezarlara çeşitli eşyalar koyarlar. Dünyanın büyük anıtları olan Mısır’daki piramitler ölüler için yapılmış anıt-mezarlardır. Arkeoloji, antropoloji, etnoloji, sosyoloji ve tarih alanında yapılan araştırmalar en eski kavimlerde bile “öteki dünya” inancının mevcut olduğunu göstermektedir.

İlahi veya hak din dediğimiz vahiy kaynaklı semavi dinlerde, ahiret inancı vurgulanmış, Cennet ve Cehennemin mevcudiyeti, buradaki hayatın sonsuzluğu (Hulûd) kesin bir şekilde ifade edilmiştir. (Tevrat: Eyüp: 14/14-22, 19/25-29; İncil, Markos: 12/18-27; Luka, 20/27-38)

Kur’an, ilk insan Adem’den sonra gelen bütün peygamberlerin ümmetlerini ahirete inanmaya davet ettiklerini anlatır ve çeşitli vesilelerle ölüm olayı üzerinde durur.

Her şeyden önce hayat veren ve öldüren Allah’tır. (Yunus, 10/56) “Allah’ı nasıl inkar edersiniz ki, ölü idiniz, diriltti, sonra öldürecek ve tekrar diriltecek.” (Bakara, 2/28) Yani insan bu dünyaya gelmeden önce ölü idi, daha doğrusu ölü gibi idi. Sonra, dünyaya geldi, hayat buldu, sonra eceli yetince ölecek, sonra tekrar dirilecek. İki ölüm ve iki hayat budur. Bazılarının sandıkları ve iddia ettikleri gibi bunun reenkarnasyonla da bir ilgisi yoktur.

“Can çekişenlerin canını Allah alır.” (Fatır, 35/9) İnsana can veren ve alan Allah’tır. Yüce Allah ölüm meleği Azrail’i bu işle görevlendirmiştir.

İnsan ruh ve bedenden oluşan bir varlıktır, ruhu ile yukarı aleme, bedeniyle aşağı aleme bağlıdır. Ruh ilahi, beden maddidir. Beden topraktan gelir, yine toprağa gider. “Sizi ondan (topraktan) yarattık, oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.” (Taha, 20/55) Yani insanın bedensel varlığı topraktan yaratılmıştır, yine toprağa gidecek ve toprak olacaktır. Her şey aslına döner. Beden de aslı olan toprağa dönecektir.

İnsan, hayvanlarda olan candan ayrı ve bambaşka bir cana/bir ruha sahiptir. Bu ruhun madeni, menbaı ve netice itibariyle mahiyeti ilahidir. Yüce Allah buyurur: “Ben O’na ruhumdan üfledim” (Hicr, 15/29; Sad, 38/72; Secde, 32/9) Yani Allah Tebareke ve Teala insana kendi ruhundan bir nefha/üfürük vermiştir. Bu nefha Hak Teala ve Tekaddes hazretlerinden olduğundan ilahidir, maddi değildir, rabbanidir. Buna “Rabbânî Lâtife”, “İlahi Cevher”, “ilahi Nur” gibi isimler de verilir. Bazan buna nefs/nefs-i zekiyye, kalb, ruh ve akıl da denir. İnsanı hayvandan farklı ve ona üstün kılan işte bu manevi cevherdir. İnsan ölünce bedeni toprak olur ama ruhu, bir başka şekilde yaşamaya devam eder. Şöyle de denilebilir: Ruh aslına döner, O’ndan geldi, O’na gider. O’nun yakınlığını kazanmanın ve civarında olmanın anlamı budur. “Biz Allah’a aitiz ve yine O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156) Sufiler, “Ruh O’ndan geldi, O’na dönüp gider” derler. Ancak ruh O’ndan tertemiz ve pak olarak gelmiştir. O’na dönmesi için de yine bu nitelikte olması lazımdır. Bu nitelikte olmayan kirli ruhlar temizlenme işlemine tabi tutulur. Cehennem atişi en iyi, en etkili temizleme vasıtasıdır. Bu dünyada kirlenen ruhlar yine bu dünyada temizlenip arı ve duru hale gelmezlerse ateşle temizlenirler. Cehennem temizlenme yeri, Cennet temizler yurdudur.

Ruh bedenden ayrıldıktan sonra bir daha ondan haber alınır mı? Onunla irtibat kurulur mu? Bunun cevabı şu hadiste mevcuttur: Allah Resul’u Bedir’de öldürülen putperestlerin bulunduğu yere gider ve: “Şu filan kişi şurada, falan kişi burada öldürüldü der ve sonra öldürülenler hitap eder: Ey falan, Ey filan! Allah’ın size vaad ettiği doğru çıktı mı? Allah’ın bana vaad ettiği şeyin doğru çıktığını gördünüz değil mi? Allah’a size hezimet, hüsran, bana galibiyet ve zafer vaad etmişti. İkisi de doğru çıktı değil mi?

Hz. Ömer sorar: Ya Resulallah! Ruhsuz bedenlere nasıl böyle hitap ediyorsun? Onlar bundan ne anlarlar? Allah Resul’unun cevabı:

“Söylediklerimi onlar sizden daha iyi duyarlar. Ancak cevap veremezler” (Buhari, Megazi, 8, Cenaiz, 87; Müslim, el-Cennet, 76,77; Nesai, Cenaiz, 117)

Hz. Peygamber Mirac’ta bir çok peygamber’in ruhu ile görüşmüş, konuşmuş, Cennette ve Cehennemde olanları da görmüştü.

Demek ki, İslam itikadına göre insan bedensel olarak değil, ama ruhsal olarak yaşamayı ve varlığını sürdürür. Peygamberler bunların bazı hallerini bilebilirler. Bazı kimseler rüya yoluyla bunlardan bazılarının bazı hallerini bilebilir. Çünkü, rüya nübüvvetin kırk altı parçasından bir parçadır. (İhya, IV, 491)

İspirtizma’da da ruhlarla ilişki kurma ve konuşma hususuna inanılır. İslam’daki durumu ruhculukla karıştırmamak gerekir.

Ölüm acıdır. Hayatta olmak ahirete daha iyi hazırlanma imkan ve fırsatını verir. Bunun için ölüm arzu edilmez. Peygamberimiz: “Ölümü temenni etmeyin” buyurmuştur. (Buhari, Temenni, 6, Tirmizi, Kıyamet, 40)

Şiddetli ağrılar ve sancılar içinde kıvranan bir hasta, düşkün ve bakacak kimsesi olmayan bir kişi: “Allahım! Bana yaşamak hayırlı ise hayat ver, ölüm hayırlı ise canımı al” (Müslim, Zikr, 10) diye dua edebilir.

Can çekişmek, ruh teslim etmek, ölüm sarhoşluğu (sekeratu’l-mevt) zordur. Mümin bunu Allah’tan bilir ve sabreder. Eğer bu elem ve ızdıraba sabrederse günahları silinir, derde sabretmek günahlara keffaret olur. (Ebu Davud, Cenaiz, 1,3)

Can çekişen ve muhtazar denilen mümin Allah hakkında hüsn-ü zan besler, Hak Teala’nın kendisini affedeceğini ve lütufta bulunacağını umar. Hz. Peygamber son nefesini böyle vermeyi tavsiye etmiştir. (Ebu Davud, Cenaiz, 13)

İhtizar halinde bulunan ve son nefesini vermek üzere olan kişi kelime-i tevhid getirir veya bunu zihninden geçirir veyahut yanında bulunanlar hafifçe kelime-i tevhid getirir, muhtazar da dinler.

Muhtazarı ziyaret edenler veya yanında bulunanlar ona dua ederler, dua edilince melekler amin, derler. (Ebu Davud, Cenaiz, 14)

Ölüm haberini alan bir mümin “innalillahi ve inna ileyhi raciun” (Biz O’na aitiz ve O’na dönüyoruz) der ve teslimiyet gösterir. Mülkün gerçek sahibi Hak Tealadır, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Can veren O’dur. Verdiği canı dilediği zaman ve dilediği şekilde geri alır. Mümin buna sadece rıza ve teslimiyet gösterir. Üzülür, ağlar ve göz yaşı döker, ama Allah’ın rızasına aykırı düşen bir söz söylemez, bir şey yapmaz ve yakınmaz.

Allah Resulü, oğlu İbrahim vefat edince gözleri yaşarmış ve “Bizden ayrıldığın için hüzünlüyüz ey İbrahim” demiş. “Sen de mi ağlıyorsun” diyenlere de şu cevabı vermişti: Gönlümüz mahzun, gözümüz yaşlıdır ama Allah’ın rızasına uymayan bir söz söylemez, bir iş yapmayız.” (Buhari, Cenaiz, 43; Müslim, Fazail, 62; Ebu Davud, Cenaiz, 42)

Üzülmek, hüzünlenmek, ağlamak ve gözyaşı dökmek İlahi rızaya ve teslimiyet göstermeye aykırı değildir.

Ölüm bir yönüyle esrarengiz bir olaydır, can çekişen, ölüm ağrıları ve sancıları içinde kıvranan ve ecel teri döken kimsenin büyük acılar çektiğini biliriz. Ama tam ruhu teslim etme ve can verme anının ve halinin nasıl olduğunu bilmiyoruz. Bu hali yaşayan kimse bir daha bize geri dönmediğinden o halin nasıl olduğunu onu yaşayanlardan sorup öğrenme şansına sahip değiliz. Bunun için son nefesi verme ve ruhu teslim etme anının ve halinin nasıl olduğunu bilemeyiz. Öyle olunca da o an ve hal gizemini ve esrarengizliğini korur, tam bir muammadır bu hal.

Tam can verme anında bazı kimselerin yüzünde bir tebessüm hali görülür. Bunun ne anlama geldiği merak konusu olur. Ölümü arzu edilir kılan dayanılması güç ağrılar ve acılar olduğu gibi bazan onu çekici kılan öbür alemdeki dostlara kavuşma özlemi de olabilir. Kutsi bir hadiste Yüce Allah buyurur: “Kullarım için gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, insanın hayal bile edemediği neler neler hazırladım!” (Buhari, Tevhid, 35; Müslim, İman, 312; Cennet, 3,5) Kur’an’da ise şöyle buyrulur: “Yaptıklarına karşılık olmak üzere ne mutluluk saklandığını kimse bilemez.” (Secde, 32/17) Son nefesini veren bazı salih ve takva sahibi kimseler yüce Allah’ın vaadettiği ödüllerin belirdiğini görünce sevinir ve bu hal yüzlerinde bir gülümseme şeklinde yansır. İşte bundan dolayı o anı ve o hali bir Allah, bir de Onu yaşayan bilir. Bizim için ise bir sırdır.

Ruhunu teslim eden kişinin kalb atışları ve nabzı durur, nefsi kesilir, benzi sararır, kasları gevşer. Artık can kuşu beden kafesinden uçmuş, geriye cesed, na’ş ve cenaze dediğimiz ruhsuz bir beden kalmıştır. Fakat İslam inancına göre cansız beden de canlı beden gibi saygı değer bir şeydir.

İnsan na’şa bakınca üzülür. O bizden ayrıldığı için mi? Belki onun için, belki de biz ondan ayrıldığımız ve onu kaybettiğimiz için. Onun haline bakıp üzülen insan belki de bir gün kendisinin de öleceğini ve bu hale geleceğini düşünüp üzülmekte, ölüden çok kendi haline ağlamaktadır. Durum ister öyle, ister böyle olsun, ölüm olayı ders ve ibret alınması gereken bir olaydır. İnsanı derinden etkiler, acı gerçeği görmesini sağlar, onun için insan tamahına, hırsına ve bencilliğine gem vurup kendine çeki düzen verir. Ölüm olayının diriler sağladığı en büyük fayda bu olduğu için “Vâiz olarak sana ölüm yeter” (Tirmizi, Kıyamet, 24; Acluni, Keşfu’l-Hafa, II, 112) denilmiştir. Hz. Ömer’in bu ibareyi yüzüğüne yazdırdığı, ölümü hatırlamak için sık sık ona baktığı rivayet edilir.

İslam’da ölümü hatırlamak, ölüm sonrasına hazırlanmak, kendine çeki düzen vermek bakımından özendirilmiştir. Ölümü düşünüp üzülmek eğer insanı ibadet ve ahlak yönündün iyileştirmeyecekse anlamsız bir şeydir. Yine bunun için, Hz. Peygamber müminlerin kabirleri ziyaret etmelerini istemiş, “Çünkü kabir ziyareti katı kalpleri yumuşatır, yufkalaştırır”, buyurmuştur.

Geride kalanların ölene karşı görevleri cenaze namazını kılıp dua etmek, “Allah rahmet eylesin”, demek ve onu hayırla anmaktır. “Ölülerinizi hayırla yad ediniz.” (Acluni, I, 105)

Cenab-ı Hak buyurur: “Onlara/Musevilere de ki: Eğer (iddia ettiğiniz gibi) ahiret yurdu/Cennet Allah katında diğer insanlar değil de yalnızca size aitse hadi bakalım ölümü temenni edin” (Bakara, 2/94). “Ey Museviler! Başka insanlar değil de sadece “Biz Allah’ın dostlarıyız” iddiasında doğru iseniz ölümü temenni ediniz.” (Cuma, 62/5)

Cennet bizimdir ve Allah bizim dostumuzdur, diyen kimsenin ölümden korkmaması ve kaçmaması lazımdır. Çünkü ölüm demek Cennetin kapısının açılması ve dostun dosta kavuşması demektir. Cenneti ve İlahi cemali temaşa etmek isteyen ölümü temenni eder. Sufi ve evliyanın ölümü dört gözle beklemelerinin, ölümü cana minnet bilmelerinin sebebi budur. Urs ve iyd dedikleri anlayış da buna dayanır. Eceli yeten ve ömrü biten mümin rıza halinde can verir; şartları oluşan cihada ve gazaya seve seve gider. Hz. Peygamber’in: “Ölümü temenni etmeyiniz”, sözü tabii bir ölüm veya cihad gibi bir durum yokken ölümü temenni etmeyin, hayatta iken çalışın, ibadet edin, kulluk edin, hayır hasenat yapın, böylece ahiretteki mevkiinizi yükseltin, anlamına gelir. Sağlıklı insanların yapmaları gereken şey budur.

Dost dosta gider. Alah müminlerin dostudur, müminler de Allah’ın dostları/evliyaullahtır. Ölümle dost dosta kavuşur. Habibullah, yani Allah sevgilisi Muhammed (a.s.m.) vefat ederken son sözü şu oldu: “Refik-i A’la’yı/En yüce Dost’u!” (İbn Hişam, Siyer, IV, 1069; Buhari, Rikak, 42; Müslim, Selam, 46). Hak Teala Habib-i Ekrem’e sormuş: “Dünya hayatını mı yoksa Dostun katında olmayı mı tercih ediyorsun? Seni muhayyer bıraktım, tercihini yap. İşte o zaman alemlere rahmet olan Habib-i Kibriya: “En yüce Dostumu!” demiş ve son nefesini vermişti. İlahi takdire ve Sünnetullah dediğimiz İlahi kanuna teslimiyet göstermenin en güzel örneği budur.

Hz. Peygamberin yoldaşları ve can arkadaşları olan Sahabeler Mekke’de puta tapanların işkenceleriyle şehid olurken, Medine döneminde cihada ve gazaya seve seve koşarken işte bu anlayışa sahip idiler. Buna dair bazı örnekler ve menkıbeler:

Hz. Bilal can çekişirken eşi ah vah etmeye başladı.

Hz. Bilal dedi ki: Oh! Ne hoş şey! Yarın dostlarım Muhammed (a.s.m.) ve arkadaşlarına kavuşacağım! (Kuşeyri, Risale, 591)

Dostlarından biri sefere çıkarken Sufyan Sevri’ye sorarlardı: İstediğiniz bir şey var mı? Sufyan: bir yerde ölümün satıldığını görürsen benim için satın al! Demiş, lakin can çekişme zamanı: “Ölümü temenni ediyorduk, ama gerçekten çetinmiş” dedi.

Suriyeli Mekhûl genellikle hüzünlü idi. Ölüm yatağında gülmekte olduğu görülünce sebebi soruldu. Dedi ki: Neden gülmeyeyim ki sakınmakta olduğum dünyadan ayrılıyor, beklediğim ve umduğum bir aleme gidiyorum.

Can vermekte olan Abdullah b. Mübarek gözlerini açtı, güldü ve: “Çalışanlar böylesi bir kurtuluş için çabalasınlar!” (Saffat, 37/61) dedi ve son nefesini verdi.

Can çekişen Bişr Hafi’ye: “Hayata bağlı gibi görünüyorsun” dediklerinde, “ulu ve yüce Allah’ın huzuruna çıkmak cidden zor!” diye karşılık verdi.

Can vermekte olan Cüneyd Bağdadi’ye: Allah’ı hatırla ve kelime-i Tevhid getir, dediklerinde dedi ki: O’nu unutmadım ki hatırlayayım!

Kimi üzülerek, kimi ağlayarak, kimi gülümseyerek, kimi sevinerek son nefesini verir. Kuşeyrî ve Gazali bu konuda şunu söylerler: Müminlerin ve evliyanın ölüm halinde farklı tepkiler göstermeleri hallerinin değişik olmasındandır. Can verirken kiminin üzerinde galib olan hal Cehennem korkusu, kimininki Cennete girme ümidi, kimininki sevgi, kimininki özlemdir. Bunlardan hen biri etkisi altındaki hislere göre konuşur ve hepsi de doğrudur. (Risale, 589; İhya, IV, 468)

Veliler ölüm döşeğinde iken bile şeriatın ahkamına titizlikle uyarlar. Şibli can çekişirken. “Birinin üzerimde bir akçe hakkı kalmıştı. Şu anda gönlümdeki en büyük derd bu” demişti. Müslüman kul hakkına bu kadar önem verir ve üzerinde kul hakkı varken ölmek istemez. Onun için mümin müminle sık sık helalleşir, helallık diler, cenazenin karşısında saf tutan Müslümanlara: “Ahiretle müteallik hakkınızı helal ediniz” dendiğinde: “Helal ettik” derler ve mevtayı aklarlar.

Ölüm esnasında bir takım olağan üstü haller de görülür: Ebu Tûrab Nahşebî çölde ayakta ölmüş, bir süre sonra bile Ebu İmran İstahrî onun na’şının çölde ayakta durmakta olduğunu görmüştü. İbrahim Havvas ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı, ishal olduğu için camiden çıkınca suya girer ve abdest alırdı. Bir seferinde abdest almak için suya girince orada kalakalmıştı. Adaleti egemen kılmak için, İbn Ata Vezir’in yanına gitmiş, vezir ayakkabısını İbn Ata’nın başına vurunca İbn Ata ölmüştü. Ali b. Sehl İsfehanî şöyle demişti: Benim herkes gibi öleceğimi mi zannediyorsunuz? Ya Ali! Gel, diye çağrılacağım, ben de peki diyeceğim. Her şey olup bitecek. Bir gün yürürken: “Tamam, geliyorum,” dedi ve ruhunu teslim etti.

Öleceğini önceden hissedip hazırlık yapan Sufiler vardır. Ebu Yakub Nehrecarî anlatıyor: Mekke’de iken elinde bir akçe bulunan bir fakir geldi. “Yarın öleceğim şu parayı al, yarısıyla mezar, diğer yarısıyla kefen hazırla” dedi. Ertesi gün geldi, Ka’be’yi tavaf etti. Sonra gidip bir yere yattı ve can verdi.

Hayru’n-Nessac, Ebu’l-Hüseyn Maliki’yi: Sekiz gün sonra Perşembe günü ikindi vakti öleceğim, Cuma günü gömüleceğim, sen bunu unutacaksın, sakın unutma!” demiş ve dediği gibi de olmuştu.

Yakin sahibi, doğru, dürüst ve inançlı Sufiler ölüme o kadar odaklanır, o kadar konsantre olurlar ki, onlara, “öl” denildiğinde hemen ruhlarını teslim ediverirler. Bir gün, Abdullah b. Münazil, Ebu Ali Sakafi’ye: “Ölüme hazırlan, çarnaçar öleceksin” dedi. O da: “Sen de hazırlan, çarnaçar öleceksin” dedi. Bunun üzerine Abdullah kollarını uzattı, başını yere koyup: “İşte öldüm” dedi ve son nefesini verdi.

Ebu Said Kureyşî’ye göre, sadık ve dosdoğru kişi ölüme gönülden razı olur. Hak Teala’nın “Eğer sadık iseniz ölümü temenni ediniz” (Bakara, 94) mealindeki ayette buyurduğu gibi ölümü temenni eder ve ölür. Sadık ve dürüst olduğu böylece ortaya çıkar.

Ebu’l-Abbas Dinverî vaaz ederken yaşlı bir kadın kendine hakim olamayıp na’ra attı. Ebu’l-Abbas ona: “Böyle yapacağına öl” deyince kadıncağız kalktı, bir kaç adım attıktan sonra ona döndü ve : “İşte öldüm” dedi ve cansız olarak yere düştü.

Diri ölüler var, ölü diriler var. Bazılara öldükten sonra da yaşar, diğer bazıları yaşarken ölüdür. Tenbel, avare, işsiz güçsüz, ibadetsiz ve inançsız kişiler sağdırlar ama ölü sayılırlar. Hak erenler ise öldükten sonra bile yaşarlar. Ebu Ali Rûzbarî anlatıyor: Bir gün yanımıza bir fakir/derviş gelmiş, ölmüş, biz de onu defn etmiştik. Mezara koyarken yüzünü açıp: “Allah’ın rahmeti, şu garibin üzerine olsun” deyince gözünü açtı ve dedi ki: “Ey Ebu Ali! Rahmetine erdiğim yüce Allah’ın huzurunda bulunurken benim için rahmet mi diliyorsun? Ben o rahmete çoktan erdim. Bunun üzerine Ebu Ali:

-Allah Allah! Ölümden sonra hayat var mı? Dedi.

Fakir dedi ki:

-Evet ben hayattayım, ulu ve yüce Allah’ı seven hiç bir kimse ölmez. Yarın Allah katında sana yardımcı da olacağım. Hak aşıkları ölmez.

Ten fanidir can ölmez gidenler geri gelmez / Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil

Ebu Said Harraz anlatıyor: Mekke’de Beni Şeybe kapısında güzel yüzlü bir gencin vefat ettiğini gördüm. Yüzüne bakınca bana tebessüm etti ve “Ey Ebu Said bilir misin ki aşıklar ölmez, ölseler bile diridirler, sadece bir yerden öbür yere intikal ederler, işte o kadar!” dedi.

Ölümü gönül hoşluğu ile ve tebessümle karşılayanlar vardır:

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde / Gönlü her yerde bahardan gibi yıllarca tüter / Ve serin serviler altında kalan kabrinde / Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter. (Y. K. Beyatlı)

Ölmek ama yaşamak, sonsuzca yaşamak, ölümsüzlüğü yakalamak ve ölümsüzlüğün sırrına ermek insanların hep amacı olmuştur. Her insan ölümsüzlüğü ister. Gazali’nin de dediği gibi insan bekaya talibdir, ölümsüzlüğü arzu eder. Zaten yüce Allah onu bunun için yaratmıştır. Ya Cennette veya Cehennemde “Hâlidîne fîha ebedâ” (Maide, 5/119) “Orada ebedi olarak kalacaklar.”

Hızır destanı insanın ebediyet arzusunu dile getirir. Âb-ı hayattan içip ölümsüzlüğün sırrına ermek nihai gayedir. Kur’an, Allah yolunda şehid olanlar için: “Onlara ölüler demeyin, aslında onlar diridirler ama siz bunu hissetmiyorsunuz” (Bakara, 2/154; Al-i İmran, 3/169) diyor. Demek ki, öldükten sonra ayrı ve farklı bir hayat var. Onlar ölümsüzlük diyarında ebedi olarak yaşarlar. Kiminin adı sanı bilinir, kiminin bilinmez, ismi cismi bilinmeyenler namsızlık ve ünsüzlük ülkesinde sonsuza dek yaşarlar.

Ebu Bekir Saydalanî anlatıyor: Ebu Bekir Tamestanî’nin kabrine gider, kabri düzeltir, ismini yazardım. İsmini yazdığım levha sökülüyordu. Bu durum diğer kabirlerde görülmüyordu. Hayret etmiştim. Sebebini Ebu Dekkak’a sordum. Dedi ki: o zat dünyada iken gizli ve bilinmeyen biri olmayı tercih etmişti. Sen ise onu bilinir ve tanınır hale getirmek istiyorsun. Hak Teala ise buna razı olmuyor. Onun meçhul kalmasını diliyor. Nitekim o Zatta bunu tercih etmişti. (Kuşeyri, Risale, 522) Böyle velilere Ahfiya/Gizliler derler. Bunlar ünsüz, namsız ve sansız ermişler olup bilinmezlik ve tanınmazlık diyarında sonsuzca yaşarlar.

Ba’d ez vefât türbe-i mâ der zemin mecûy / Der sineha-yı merdûm-ı ârif mezar-ı mâst. (Mevlana)

Ölümümüzden sonra kabrimi yeryüzünde arama / Ariflerin gönlündedir mezarımız bizim / İnsanların gönlünde taht kurup ebediyyen yaşamak, işte budur en büyük saadet!

Hz. Peygamberinki hariç, hiç bir Peygamberin kabri, gömülü olduğu yer kesin kes belli değil ama onlar milyarlarca insanın gönlünde kurdukları tahtlarda oturup ebediyyen yaşamaktadırlar. Hiç bir zalim ve gaddar hükümdar bu tahtı yıkma gücünü de kendinde bulamamıştır. Pek çok kabir ve türbe zamanla yerle bir olmuştur ama gönüllerdeki tahtlar sapasağlam ayakta durmakta ve yıkılmamaktadır.

Bundan dolayı melamet ehli kabirlerinin sıradan bir kabir olmasına önem verirler.

Mevleviler ise ölmeye “sır olmak” derler. Yani bilinmezlik ülkesine gitmek.

Bir hadiste şöyle buyrulur: Allah’a hamd olsun ki sizden biriniz Cennete girmeye vesile olan güzel işler yapar durur. Cennete girmesine bir arşın kalmışken kader etkisini gösterir, Cehenneme gitmeye sebep olan kötü işler yapmaya başlar ve oraya gider. Diğer taraftan içinizden biri Cehenneme girmeye sebep olan işler yapar, Cehenneme girmesine bir arşın kalmış iken alın yazısı etkisini gösterir, Cennete girmeye vesile olan işler yapar ve oraya girer. (Müslim, Kader, 1) Bunun için kimse Cenneti garantilemiş gibi bir güven duygusu içinde olmamalı, günahkar da, günahı ne kadar çok ve büyük olursa olsun Cennete girmekten ümit kesmemelidir.

Yaşı yetmişi aşkın bir Yahudi Sehl b. Abdullah’ın cenazesindeki olağanüstü halleri görünce Müslüman olmuştu. (Kuşeyri, 600) Ölüm, nice insanların hidayete ermesine veya nice günahkarların tevbekar olmalarına sebep olmuştur.

İbn Ebi’d-Dünya (Ö.H. 281) “Men âşe ba’de’l-mevt” (Ölümden sonra yaşayanlar, Beyrut, 1987) isimli eserinde öldükten sonra yaşayanların uzun bir listesini verir ve menkıbelerini anlatır. Bunlardan bir şöyle: Yalancı peygamber Müseyleme ile yapılan savaşta şehid düşenlerden biri şöyle konuşmuştu: Muhammed Allah’ın Resulü, Ebubekir Sıddıktır, Osman yumuşak huylu ve merhametlidir.” (s.19) İbnü’l-Cevzi aynı konuda yazdığı en-Nutku’l-Mefhum Mine’s-Samti’l-Ma’lum isimli eserinde şu menkıbeyi kayd eder: “Çölde giden el-Kettânî bir derviş gördü. Ölmüştü ama gülüyordu. Ölü olduğun halde gülüyor musun diye sorunca şu cevabı almıştı: Rahman’ın aşıkları işte böyle olurlar.” (582)

İbn Münevver, Ebu Said Ebu’l-Hayr’ın şöyle dediğini söyler:

Yadında mı doğduğun zamanlar

Sen ağlar idin güler idi alem

Bir öyle ömür geçir ki olsun

Mevtin sana hande, halka matem.

(Esrara’t-Tevhid, 256)

Geridekilerin ne iyi insandı deyip ağlamaları, ölenin ise Mevlam’a kavuştum diye gülümsemesi ne hoştur.

Mutasavvıflar ölümü: “Aşıkın ma’şukuna”, “Sevenin sevgilisine” kavuşması olarak değerlendirir, buna “urs”, ve “iyd” (düğün, bayram) derler. Buna göre ölüm olayı aslında sevinilecek bir şeydir. Çünkü dost Dost’a kavuşmuştu.

Ebu Said Ebu’l-Hayr, na’şı mezara götürülürken şu dizelerin okunmasını vasiyet etmişti:

Hebter ender cihan ez’in çe bured kâr / Dost be dost reft yâr ber yâr / Dünyada şundan daha hoş hangi iş var? / Dost dosta gidiyor, yâr yâr’a. (Esraru’t-Tevhid, 355)

Ebu Said’in cenazesi defler çalınarak ve ilahiler okunarak kaldırılmıştı.

Mevlana’nın 17 Aralık (672/1273)’te vefat ettiği geceye Mevleviler Şeb-i urs veya Şeb-i arus derler. Gerdek gecesi, düğün ve zifaf gecesi demektir. Bir Hak aşığının vefat ettiği gün genellikle bütün İslam ülkelerindeki Sufiler tarafından “urs” (zifaf) diye adlandırılır ve her sene kutlanır.

Sufilere göre, dünya zindandır. Vefat eden bir mümin bu zindandan kurtulmuştur. Bir hadiste: “Dünya mümin için zindan, kafir için Cennettir.” (Müslim, Zühd, 1; Tirmizi, Zühd, 16; İbn Mace, Zühd, 3) denilmiştir. Dünya bir kafes, ruh da içinde kuştur. Ölen ruh kafesten çıkmış, özgürlüğüne kavuşmuş ve ebediyet semasına uçmuştur. Ruh bedende tutsaktır, ölümle hürriyetine kavuşur. Ruhun esas mekanı ruhlar alemi ve bezm-i elesttir. Asli vatanından bu dünyaya geçici olarak gelmiştir ve esas vatanın özlemi içindedir, burada garibtir, ait olduğu diyarın hasretini çekmektedir. Mevlana, Mesnevi’nin ilk beyitlerinde bu durumu gayet güzel bir şekilde tasvir etmektedir. İbn Sina da ruhu, yükseklerden inip yere konan ve tekrar geldiği yere gitmek isteyen bir güvercine benzetmektedir.

İbnu’l-Cevzi, Sufilerin bu geleneğini eleştirir: “Sufiler biri ölünce ziyafet verir, buna urs adını verirler. Ziyafet dolayısıyla çalgı çalar, raks eder, oynarlar ve ölü Mevlasına erdiği için neşeliyiz derler, yaptıkları şey Şeriata da akla da uygun değildir, üzülecek zaman sevinmek insan tabiatına aykırı düşer. (Telbisu, İblis, 308)

Serrac el-Luma’da (s.280); Kuşeyri, Risale’de Sufilerin ölüm ve hasta ziyaretiyle adabı konusunda bilgi verirler ama urs konusuna temas etmezler. Serrac şunu anlatır: Bir hastayı ziyaret eden Zunnun: “Dostunun darbelerine sabretmeyen, onu sevme iddiasında sadık değildir,” der. Hasta bu ifadeyi şu şekilde düzeltir: Darbelerinden haz almayan kimse, Dostu’nu sevme iddiasında sadık değildir.” (Luma, 271) kazaya razı olmak ve şikayeti olmamak tasavvufta esastır.

Hatim el-Asam ölümün dört çeşidinden bahseder:

Beyaz ölüm: Az yemek, aç kalmak.

Siyah ölüm: Halktan gelen eziyetlere katlanmak.

Kızıl ölüm: Nefse karşı koymak.

Yeşil ölüm: Yama üstüne yama dikmek. (Sülemi, 93)

Hatim el-Asam der ki: Şu beş konu dışında acele etmek şeytandandır: “Misafire yemek çıkarmada, ölüyü gömmede, bekarı evlendirmede, süresi dolan borcu ödemede ve tevbede acele ediniz” (Sülemi, 93) Şu anlamda bir ifade cami duvarlarına asılır: Vakit geçmeden evvel namazı, ölüm gelmeden evvel tevbeyi acele ediniz.

Ahmed b. Hadraveyh, öğüt isteyen birine: “Nefsini öldür ki, onu diriltmiş olasın” (Sülemi, 105) demişti. Cüneyd Bağdadi tasavvufu şöyle tarif etmişti: “Hakk’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diri kılmasıdır.” (Risale, 551)

Yani Hak seni senden alır, kendisiyle yaşatır. Diğer bir deyişle artık sen canının istediğini yapmaz, kendi iradene göre değil, Hakk’ın iradesine göre hareket edersin. Nefsin arsu ve isteklerine egemen olmaya, Hakk’ın emir ve iradesine göre davranmaya Sufiler nefsin ölümü derler. Aslında ne nefs ölmüş, ne de nefsani arzular yok olmuştur. Nefs itaat altına alınmış, arzularına gem vurulmuştur. Bu amaca ulaşmak için az yemek, az konuşmak, az uyumak, yalnızlığı tercih etmek, çok zikir ve fikir önemli ve etkilidir. Daha sonra bu hususu “ölmeden evvel ölmek” şeklinde formüle edilmiştir.

Hayat-ı cavidanı Şeyh Kamil’den sual ettim / Ölmeden evvel ölmektir deyince intikal ettim / Ölmeden evvel ölmek kötü huylardan fani / İyi huylarda baki olma makamıdır. / Mutû kable en temût sırrına mazhar olan / Gördü onlar haşra neşri nefha-i sur olmadan. (Abdulahad Nuri)

Bazı kimseler ölmeden evvel ölmeyi sürekli olarak köşesine çekilip dünyadan el etek çekme, aile ve toplum hayatıyla ilgili sorumluluğu unutup işsiz güçsüz, tembel ve avare bir şekilde vakit geçirme olarak algılarlar. Bunlar Allah’ın insanı yaratmasındaki hikmeti bilmezler.

Ölüm değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkil budur ki, ölmeden evvel ölür kişi.

Rüya’da ölüleri görmek ve onlarla konuşmak İslam kültüründe önemlidir. Rüya, peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçadır. Resulallah: “Rüyada beni gören gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez.” (Buhari, Ta’bir, 1, Müslim, Rüya) buyurmuştur.

Tabiinden biri Hz. Peygamber’i rüyada görür. Hz. Peygamber ona: “Kişi kusurunu görmediği sürece kusurludur, kusurlunun ölmesi de hayırlıdır.” (İhya, 4/494) der. El-Kettânî, rüyada Cüneyd-i Bağdadi’yi görür ve sorar: Allah sana nasıl muamele yaptı?

— O işaretler, o ifadeler uçup gitti. Yalnızca gece kalkıp kıldığımız iki rekat namazın faydasını gördüm. (İhya, 4/492)

Ömer b. Abdülaziz Hz. Peygamber’i, Ebubekir’i ve Ömer’i (r.a.) rüyada görür. Sonra meclise Hz. Ali, ardından da Muaviye gelir. İkisi bir odaya alınırlar ve sorgulanırlar. Odadan önce çıkan Hz. Ali: “Ben haklı çıktım” der, sonra çıkan Muaviye: “Affedildim” der. (İhya, 4/491) Böylece Şii-i Sünni ihtilafı hiç değilse rüya aleminde çözümlenmiş olur.

Rüyada görülen Sahabeler, salih kişiler, takva sahipleri ve evliya kendilerini görenlere hep güzel şeyler söyler ve öğütlerde bulunurlar.

Sufiler uyanık iken/yakaza halinde de bazan bazı ölülerin o alemdeki hallerini keşf yoluyla bilirler. Ebu Cabir şehid düşünce Hz. Peygamber: “Allah Teala, arada bir perde olmadan onu huzuruna alıp yanında yer verdi” demişti. Gazali bu olaya temas ettikten sonra: “Bunu bilme bir nebilere, bir de onlara yakın bir derecede bulunan velilere özgüdür.” der. (İhya, IV, 488)

Ölüm olayı bir mersiye ve ağıt edebiyatının meydana gelmesine sebep olmuştur. Halk sevdiği ve saydığı büyük insanlara ağıtlar yakarak onların hatıralarını yaşatmıştır.

Ölüler için ölülerin ağzından söylenen bir çok ibare, beyit ve manzumeler vardır. Bunlardan bazıları ölünün kabir taşına da yazılır. Gazali İhya’da (IV, 472) buna bazı örnekler verir:

Ey insan benim bir emelim vardı.

Ona ermememi ecel engelledi.

İş yapma imkanı bulan kişi

Allah’tan korksun, işe sarılsın.

Gördüğünüz gibi mekanı değiştirilen ben değilim yalnız.

Benim gibi herkesin mekanı değiştirilecek.

Yunus’un birbirinden güzel ve ibret dolu hikmetlerinden biri:

Dünyaya gelen kişi ahır yine gitse gerek.

Eğer iyi eğer yavuz alıp bile gitse gerek.

Kimse bilmez ölüm nice durmaz alır erte gece.

Yiğit olan karı-koca boynun eğip yatsa gerek.

Kanı veliler nebiler geldi geçti cümle bular.

Ağız açıp kara yerler birin birin yutsa gerek.

Kazandığın bol gümüşler canına ceza vermişler.

Yarın anda her birisi akrep olup soksa gerek.

Güvenmediğin kardaşına yanında sevdik komşuna.

Ecel gelicek başına hısım kardaş nitse gerek.

An ey Yunus Rahmanını Dost’a ulaştır canını.

Ne beslersin bu tenini ecel oku yetse gerek.

Ölümle ilgili bir de taziye ve baş sağlığıyla ilgili bir edebiyat vardır. Baş sağlığı dileyenler ölünün yakınlarında güzel hitabede bulunur, etkili ve hisli konuşmalar yapar, böylece ölünün yakınlarını ve dostlarını teselli ederler. Bu maksatla yazılan mektuplar da edebiyatın güzel örnekleri arasında yer alır. (Bkz: İbn Kuteybe, Uyunu’l-ahbar, Cüz, IV, 302; İbn Abdilber, İkdu’l-Ferid, Kahire, III, 228-311) Bu eserlerde ölüm ve ölülerle ilgili pek çok fıkra, hatıra, şiir ve olay anlatılır. Bunlar bir toplumun ölümle ilgili inançları, gelenek ve görenekleri hakkında değerli bilgiler verir, bir tür toplumun mahiyetini yansıtan aynadır.

Ölüm pek çok masalların, destanların, efsanelerin de önemli bir unsurudur. Öteden beri ölümle ilgili geleneklerini ve kültlerini devam ettiren kavimler ve toplumlar İslam’a girdikten sonra da bu kültleri yaşatmaya çalışmışlardır. Bunların İslam’a aykırı düşen şekillerine batıl inanç ve hurafeler diyoruz. Bu tür boş itikadlar ve hurafeler en çok ölüm, cenaze kaldırma ve kabir etrafında yoğunlaşmıştır. İslam’da ölüm doğal, cenaze kaldırma sade, kabir külfetsizdir.

İslam’da en önemli bir mesele de elem ve üzüntü, ağlama ve göz yaşı dökme meselesidir. İslam bunu doğal ve insani bulur, ama elem ve ızdırabın bilinçli olarak sürdürülmesini ve canlı tutulmasını istemez. Onun için İslam’da ölüm yıl dönümü günleri ve bu günlerde ölüyü anma törenleri yoktur. İslam’da, bir kişi yakın akrabası için en fazla üç gün matem/yas tutabilir; bu caiz ve mübahtır, farz, sünnet ve müstahal olmadığından yas tutulmasa da olur. Sadece kocası ölen kadın dört ay on gün yas tutar. (Şevkâni, Neylu’l-evtat, IV, 309-315) Acıyı sürdürmek, yaşatmak, tazelemek ve canlı tutmak İslam’da yoktur. Bunun Hz. Peygamber vefat eden en yakınlarının bile ölüm yıldönümünü, onları anma vesilesi olarak düşünmemiş, kendisi vefat edince de yakınları ve Sahabeler Onun bu konudaki adetini olduğu gibi sürdürmüşlerdir.

Belli bir gün ayırmamak ve belli bir vakit belirlememek şartıyla ölüleri çeşitli vesilelerle hatırlamak, rahmetle anmak ve onlara dua etmek İslam’ın tavsiye ettiği bir şeydir. Böyle davranmak ölüler için faydalı olduğu gibi diriler ve toplum için de gerekli ve yararlıdır. Geçmişini tanımayan, anmayan ve onlara minnet duymayan bir toplum mazisi ve tarihi olmayan bir toplumdur. Köksüz ağaca benzer, yaşama şansına sahip olmaz.

Peygamberimiz buyurur: İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür ve nasıl ölürse öyle haşr olunur.

İnsanlar uyuyorlar, ölünce uyanırlar.

İyi ve güzel bir hal üzere son nefesini verenler iyi ve güzel bir tarzda yaşayanlardır. Ahirette iyi hal üzere olanlar da iyi hal üzere ölenlerdir. Dünyada dürüst olarak yaşayanlara rahmeti bol ve merhameti sonsuz olan Hak Teala hüsn-ü hatime nasib eder.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=8

——————————-

Ölüm Gerçeği, Prof. Dr. Hüsrev Hatemi

Giriş

Anadolu topraklarından önceki Türkçe’den gelen bir söz vardır: “Öceşki yok ölümle” yani ölümle mücadele edilmez, ona itiraz olmaz. Bu kesin bir gerçek. Ölümle başa çıkılamaz. Ölümün üstesinden gelinemez. O halde insanoğlu ne yapsın? Ölümü idrak etmeyi, ölümü algılama biçimini değiştirir.

Kendi iç ayarlarını değiştirir. Ölümün farklı yorumları, bu kesin gerçek karşısında duyulan çaresizliği, korkuyu, acıyı değiştirme isteğinden doğmuştur. Ölümü algılama ayarlarını değiştirmek için, insanlar çok çeşitli yollar denemiştir.

Ölmeden önce ölmek: Dünya zevklerine önem vermemek, yüreğini ilâhi aşk ile doldurmak, ölmeden önce ölmektir.

“Ölelim ölmez iken (ölmemişken) / Yine ölmemek için” (Yunus Emre)

Bu tasavvufi ve felsefi bir yoldur.

Başka bir yaklaşım, ölüm ile her şeyin biteceğini düşünerek, hayatı kâr saymak, ömrünü zevke adamaktır. Fakat bu gibi filozof veyâ şairleri okurken çok dikkatli olmak gerekir.

Çok defa zevkten kastedilen vicdan mutluluğudur. Bu gibi düşünürlerin çoğu, ahlâk yolunu terk etmemiş, her şeyi mübah saymamıştır. Onların söylemek istediği, yaşamayı kâr sayarak, yalnız kendi için değil diğer insanların mutluluğu için de uğraşmaktır. Yanlış anlaşılanların başında Ömer Hayyam gelir. Ömer Hayyam, sulu bir sarhoş değil, büyük ihtimalle ağzına içki koymayan bir saray bilginidir. Selçuklu sarayındaki adı “İmam Ömer”dir. Uzun yaşamış, matematik risaleleri yazmış bir şairdir.

“Şarap içelim demekten kasdı, yaşamanın kıymetini bilelim, coşkulu bir hayatı seçelim, dünyâda sultan olmanın şah olmanın geçici olduğunu, insan mutluluğunun daha önemli olduğunu derinden duyalım” gibi düşüncelerdir.

Bu ikinci yaklaşımda, insanları sevmek ve onları sevindirme yoluyla Allah’a yaklaşmak ön plandadır. Bir sûfî için bu iki yol yan yana ve iç içedir.

Ölmeden önce ölme yoluna mensup olan Yunus Emre ikinci yolda da karşımıza çıkar.

“Sevelim sevilelim Dünyâ kimseye kalmaz”

“İki Cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise”

İkinci yol sadece kendi zevkini düşünmekten ibaret kalırsa bir bencillik ve agnostisizme götürür. İnsan sevgisiyle birlikte olan ve ahlak değerlerini hiçe saymayan ikinci yolun ise birincisinden farkı yoktur.

Gerek halk edebiyatında gerek daha işlenmiş edebiyat ürünlerinde ölüm gerçeği sık sık karşımıza çıkar. Rubai değerinde bir Azeri dörtlüğü vardır:

Dağlar başı tütündür / Kimin bağrı bütündür? / Eğil öpüm yüzünden / Dünya ölüm yitimdir…

Yani Dünya ölme ve birbirlerini kaybetme Dünyasıdır, deniyor.

Budizm öğretisine göre ölüm bir mesajdır. Bu mesajı okumak ve hayat dersi almak, yaşayanlara düşen bir görevdir. Bizim kitap ehli dediğimiz monoteist din mensupları, yani Musevi ve Hıristiyanlar da ölümün bir mesaj olduğunu, yaşayanlar için bir ders sayılacağını kabul ederler. Papa Jean Paul II’nin, 1994 yılında yayınlanan İlmihal Kitabında (Kateşizm) şöyle deniyor “Ölüm, insanın yeryüzünde yaptığı seferin sonudur. Bunun tekrarı yoktur. Tekrar bedenlenme yoktur. İnsan yeryüzünde Tanrı’nın lütfu ile, tanrısal plan ile bağlantı halinde ömür sürerek ebediyetteki kaderini kendi hazırlar. Buna da ölüm olayı son verir.” Kur’an-ı Kerim “her nefis ölümü tadacaktır sonra bize döndürüleceksiniz” buyuruyor. İşte büyük dinler ve ölüm gerçeği… Yunus Emre, bunun zamanının da belirsiz olduğunu, ölüm gerçeği ile gençlikte de karşılaşılabileceğini en iyi biçimde dile getirir.

“Hiç bilmeyiz kezek (sıra) kimin, aramızda gezer ölüm, / Halkı bostan edinmiştir dilediğin üzer (koparır) ölüm”

Biyoloji ve Ölüm

Son yıllarda sınırları ve özellikleri iyi belirlenen “apoptosis” kavramı, insanoğlunun ölümün biyolojik anlamıyla, karşılaşması demektir. Bilgilerimize göre yaşlanma bir fizyolojik süreçtir. Fakat ölüm söz konusu olunca, son zamanlara kadar marazi ölüm sebepleri akla gelirdi. Apoptosis ise programlanmış hücre ölümüdür. Hücre, bir mikrop etkisiyle veya soğuk-sıcak fiziksel olaylarla değil, yazılımında varolduğu için ölüyorsa, bu apoptosis olayıdır.

Yunus Emre, olağanüstü sezgisiyle, ilahi emir geri alınınca, insanın sadece bir kalıp olacağını çok güzel belirtmiştir.

“Sözün ıssı (sahibi) sözü alır, / Suretse toprakta kalır.”

Yani “ol” emri gönderilmezse, bağlantı kopar, söz geri alınır. Kalıp ise toprağa gömülür.

Kur’an-ı Kerim “Ruh Rabbin emridir” diyor. İşte bu emrin (sözün) geri alınması “Ölüm”dür.

Giriş bölümünde belirttiğimiz gibi, hayat bilimi demek olan Biyolojide, ölümün de özel bir yeri vardır. Çünkü bilim ilerledikçe daha önce felsefi konular sayılan “zıtların uyumu, her şeyin karşıtını da birlikte taşıdığı” gerçeği daha müşahhas (somut) duruma geçmektedir. Bazı hücre reseptörlerinin sitoplazma bölümünde (cytoplasmic portion) 80 aminoasidlik bir “ölüm bölgesi” (death domain) vardır. Bu bölümden apoptosis’e götüren sinyaller doğar. Apoptosis ise, önce de belirttiğimiz gibi, programlı hücre ölümü demektir.1

Eski Tıp ve Biyolojide ise ölüm, hayatın marazî bir sebeple sonu demekti. Yaşlılıkla güçsüz düşmek biyoloji konusuydu. Fakat yaşlanan organizmayı fizik veya biyolojik bir etken öldürüyordu. Apoptosis ise yeni bir kavramdır. Hücrede hayatla ölümün yan yana olduğunu ifade eder. Patolojik (marazî) sebeple ölümü Tanzimat devri ricâlinden Abdurrahman Sami Paşa şöyle ifade ediyor:

Her ten biter bir derd ile / Uğraşmaya her ferd ile / Değmez bu dünyâ-yi ahes / Allah bes baki heves.

“Her vûcud bir dert ile sona erer. Bazen bu dert sıcaktan bazen soğuktan gelir. Her birey ile uğraşmaya, bu değeri küçük dünyâ için değmez. Allah, yeterlidir. O’ndan başkası gelip hevesten ibarettir.”2

Biyoloji bilimi ile ölüm ilişkileri sâdece apoptosis ile kalmaz. Biyolojide ölüm, yeni canlılara yeni organizmalara hayat alanı tanımak yani yenilenmek için zorunludur. Biyolojinin kanunlarından birisi de ölüm oranının yüksek olduğu zamanlarda, doğum oranının da artmasıdır. Ekonomik yoksunluklarda, doğumların arttığı şeklinde gözlemler yapılmıştır. Toplumlarda gelir arttığı, ölüm oranının azaldığı dönemlerde doğum oranı da azalma eğilimi gösterir.3

Doğum hızının artışı, nüfus büyümesiyle sonuçlanır. Doğum hızı artışı, genç nüfus oranını da arttırır. Pakistan’da nüfusun yarısı, 15 yaş veya daha altında olanlardır.4 Hayat uzunluğu türlere (canlı nev’ileri) göre büyük değişiklikler gösterir. Balinalar 300-400, kaplumbağalar 300-350, filler 70-90, atlar 40-45, sığırlar 20-25, köpekler ve kediler 12-15, tavşanlar 5-7, sıçanlar üç yıl yaşadıkları halde eklembacaklıların (arthropodlar) ömrü günlerle ölçülür.5

Yaşlanma olayı, doğumda hatta doğumdan önce başlar. Yetmiş beş yaşında bir erkek, otuz yaşında sahip olduğu tat alma tomurcuklarının % 30′unu omurilikteki aksonların % 64′ünü, böbrekteki glomerüllerin % 44′ünü kaybetmiştir. Beyine giden kan % 10 azalmıştır. Akciğerlerin vital kapasitesi % 45 civarında azalmıştır. Yaşlı vücutların ölümü bir seçilmedir (seleksiyon). İşe yaramayan vücut ölümle ortadan kalkacak, daha sonra gelecek döllere yaşama mekânı ve beslenme olanakları bırakılmış olacaktır. Ölüm, hücrelerin tek yönlü ve geri dönüşü olmayan değişimidir.6

Dinlerde Ölüm

Eski çağdan bu yana İsrail kavmi, insanın topraktan yaratıldığına ve bu yaratılışı, toprağa Tanrı’nın nefesinin üflendiğine inanıyordu. Tevrat’ta bu nefese “nefeh” adı verilmişti. Nefesin geri alınması ile, beden tekrar toprağa dönüyor, nefeh ise bedenden uzaklaşıyordu.

Ölüm ilahi bir karar değildi. İnsanoğlu günah işlediği için Cennetten çıkarılmıştı. Dünyâya gönderilmekle de “ölümlü” olmuştu.

Hıristiyan dini, bu inanışa bir farklı boyut ekledi. İsa Mesih’e inanmayan insan, kurtuluşu reddediyor ve gerçek ölüme müstahak oluyordu.

İslâm dininde ölüm haktır (gerçektir). İnsanoğlunun günahının sonucu değildir. Gerçi insanoğlu Cennetten çıkarıldığı için ölümlü olmuştur, fakat bu bir ceza değil, bir dönemdir.

Asli günah anlayışı İslam dininde yoktur. Bütün çocuklar günahsız doğarlar. Vaftiz edilmeleri gerekmez. Ölüm, Dünyâ imtihanının sonu olduğundan, ibret almak için ölümü düşünmek kâfidir. “İbret alınacak ölüm elbet. İş sona ermeden de bilirsiniz kabirlerin darlığını, mihnetin çetinliğini, varılacak yerin korkusunu, düşülecek çukurun derinliğini, kemiklerin ayrılışını, çukurun gamını, taşın kapanıp örtüşünü.”7

Edebiyatta Ölüm

Anadolu topraklarında gelişen Türk Edebiyatının ilk büyük şairi Yunus Emre, ölüm konusunu ibret nazarıyla en fazla işleyenlerdendir.

“Sana ibret gerek ise / Gel göresin bu sinleri / Ger taş isen eriyesin / Bakıp görücek bunları”

Mevlânâ ölüm karşısında daha soğukkanlı ve ölümle nazlanır gibidir.

Oğlu Sultan Veled’e hitabeden söylediği son gazelinde

“Yürü başını yastığa koy, beni rahat bırak, sabahlayan, harap, müptelâ beni terk et. Biz sevda dalgasıyız, geceden sabaha yalnızız, ister bize gel, lütfedersin, ister bırak bizi cefâ et bize. Benden uzak ol sende belâya düşmiyesin yoksa. Selâmet yolunu seç, belâ yolunu terk et. Taş yürekli bir zorba bizi sürüklüyor, kimsenin ona kan pahasını hazırla dediği yok. Güzel yüzlülerin şâhına vefalı olmak gerekmez. Ey sarı yüzlü âşık sen sabırlı ol, vefa göster. Ölüm öyle bir dert ki onun devası yok. Ben bu derde çâre bulmanı nasıl isteyebilirim?

Rüyamda dün gece, ilinin pîrini gördüm. Eliyle bana işaret ederek, bizim tarafa gel artık dedi. Eğer yolda ejderha varsa, aşk bir zümrüttür. O zümrütün ışığıyla ejderhayı def edebilirsin.

Artık yeter ben kendimde değilim, Sen ilmini arttırmak istiyorsan, Ebu Ali Sina’nın tarihinden bahset, Ebulalâ Maarri’nin uyarılarına uy”

Bu gazelinde Mevlânâ, ölüm’ün insanları sürükleyen bir zorba olduğunu fakat kimsenin ona karışamadığını ve ona çâre olmadığını söylerken, oğluna da “sen âşık ve müptelâ babanı bırak, akılcı filozofları yani İbni Sinâ ve Maarri’yi oku” derken bir türlü nazlanma içindedir.

Yine son günlerinde söylediği bir kıta da Mevlânâ’nın ölüm hakkında fikirlerinin bir özetidir.

“Be rûz-i merg çu tâbut-i men revân bâşed / Güman meber ki merâ derd-i cihan bâşed / Cenâzeem çu bebini megu firak firak / Mera visâl ü mülakat an zeman bâşed / Kodam dâne füru reft ber zemin ki nerest? / Çerâ bedâne-i insânet in gümân bâşed?”

“Ölüm günümde tabutunu yürür görünce, beni bu dünyadan ayrılışa üzülüyor sanma. Cenâzemi görünce ayrılık diyerek üzüntünü dile getirme. Benim için asıl kavuşma ve görüşme zamanı o zamandır. Hangi tohum toprağa girdi de tekrar bitmedi? İnsan tohumu için neden bu doğru olmasın”

Mevlânâ’nın burada söyledikleri basit bir reenkarnasyon (tekrar bedenlenme) benzetmesi değildir. Burada, tekrar dirilme, insan ruhunun ölümsüzlüğüne inanmaktır.

Mevlânâ’nın çağdaşı olan Yunus Emre ise, Ölüm konusunu daha çok korkunç yönüyle ele alır. Bunu yaparken kendisinin ölümden korkmadığını, bu yaklaşımı diğer insanlara öğüt vermek için seçilmiş bir davranış olduğunu anlamak mümkündür.

Yunus Emre ölüm karşısında Türk şiir geleneğini devam ettirmektedir. İslâm dininden önceki Türklerde de ölümden ibret alınması için ölümün korkunçluğu vurgulanır. Mani dinine bağlı Uygur Türklerinin bir ölüm ilahisini Talat Tekin’in günümüz Türkçesine uyarlaması ile buraya alıyorum. (8-9. yüzyıl)

Sonunda yine şu ölmesi var

Karanlık tamuya düşmesi var

Binlerce şeytan gelir derler

Dumanlı şeytanlar hükmeder derler

Karanlık gece gibi çöker derler

Sıkıntı yüreğe düşer derler

Ardıç gibi bedenini bırakır derler

Malı mülkü cümle kalır derler

Aksi, kıllı kart şeytan gelir derler8

Türkler, İslâm Dinini kabul ettikten sonra, ağıtlara ve ölüm şiirlerine aynı anlayış hâkim olmuştur. Bu dünya geçicidir, sonunda her şey bırakılır.

Alp Er Tonga öldü mü

Kötü dünyâ kaldı mı

Felek öcünü aldı mı

Şimdi yürekler paralanıyor

Felek fırsat gözetti, bir tuzak kurdu

Beyler beyini yanılttı

Kaçsa bile bu tuzaktan nasıl kurtulurdu?9

Bu yazının giriş bölümünde belirttiğimiz gibi ölümün algılanmasında diğer bir yaklaşım, Ömer Hayyam yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre Dünyâ madem ki geçicidir, bundan sâdece ibret almak ve dünyâya önem vermemek dersi çıkmaz. Bu gerçeği görerek hayattan zevk almak, hayatın tadını çıkarmak da mümkündür. Fakat bu ikinci yaklaşımda egoizme kapılarak, ahlâk ilkelerinden ve insan sevgisinden, yardımlaşmaktan uzaklaşma tehlikesi vardır. Ömer Hayyam ahlâk ilkelerinden uzaklaşmak istemez. Samimiyeti arar, insanların ortak mutluluğunu arar. Ömer Hayyam, nihilist veyâ anarşist olmaktan çok uzak bir kişiliktir. İslâm dinine bağlı bir matematik bilginidir.

Ölüm gerçeği karşısında sinmek yerine daha mücadeleci olma yaklaşımı yalnız Hayyam yaklaşımı olmayıp, bir amaç uğruna savaşanların da yaklaşımıdır.

“Altı da bir üstü de birdir yerin,

Mevt ise son rütbesidir askerin

Arş yiğitler vatan imdâdına”

Namık Kemâl’e aittir. Şehidlik mertebesi için, zirve şiirlerinden birini de Mehmet Âkif yazmıştır. “Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber / Sana âğuşunu açmış duruyor Peygamber”

Felsefe’de Ölüm

Eski Mısır felsefesinde ve dininde, insan kişiliği ölümsüzdü. Ölen bedendi. Yunanlılar da genellikle bu inanışta idiler. Aristo’ya göre bedenin dağılmasından sonra da ruh, varlığını sürdürecektir. Ruh, bedensel olmayan bir varlıktır. Birçok filozof bu inanışı paylaşır. Wittgenstein bu görüşte olmayanlardandır. Ona göre “insan bedeni, ruhun en iyi sûreti, resmidir”10 Bedensel olmayan bir varlık, yani bedenin dışında ruh düşünülemez.

1. Lackie J. M. JAT DOW, The Dictionary of cell and Molecular Biology, Academic Press, 1999.

2. Abdurrahman Sami Paşa’nın Fuat Paşa için yazdığı mersiye (ağıt).

3. Helena Curtis, Biology, Worth Publishers, 1983.

4. Age.

5. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, cilt 1, Kısım 1, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 1985, cilt 1, s. 342.

6. Age., s. 342.

7. Hazret-i Ali, Nehcü’l Belaga, Çeviren-Hazırlayan Abdülbaki Gölpınarlı, Ansariyan Publication, Qum 1981.

8. Talat Tekin, İslâm Öncesi Türk Şiiri, Türk Dili, cilt 51, yıl 36, sayı 409, Ocak 1986.

9. Agm.

10. Antomy Flew, A Dictionary of Philosophy, Pan Books, London 1979

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=3

—————————————————-

Kur’an Ölümden Niçin Bahsediyor?

A. Said Yargıcı

Türkçe’de kullanılan “ölüm” kelimesinin Arapça karşılığı “mevt”tir. Mevt kelimesinin Arap dilinin en geniş lügati sayılan Lisanü’l-Arab’ta bir çok anlamlara geldiği bildirilmektedir. Ölümün mahiyetini anlayabilmek için bu anlamların bazılarını nakletmek istiyorum.

A. Semantik Çerçeve

Mevt, hayatın zıddıdır. Meyt, ölen kişi, meyyit ise henüz ölmeyen ama ölecek olan kişilere isim olarak verilmektedir. Kur’an’da Peygamberimize hitaben “İnnete meyyitün ve innehüm meyyitun” ayeti, “Muhakkak ki sen öleceksin, onlar da ölecekler” (Zümer: 39/30) anlamına gelmektedir. Araplar soğan ve sarmısağı iyice pişirmeyi “öldürmek” olarak adlandırmaktadırlar. Mevt “sükun” demektir. Bu yüzden Araplar, “Küllü men seke, mate” derlerdi. Bu cümle, her sakin olan şeyin ölmüş olduğunu ifade etmektedir. Araplar ayrıca, “Mate’n-Narü mevten” dediklerinde de, ateşin içinde hiçbir kor kalmadığını, külünün bile soğuduğunu kastederlerdi. Ayrıca, “Matet rihu” cümlesinin de, “rüzgar kesildi” anlamında kullanırlardı. Bir yerde bulunan suyu, yerin çekmesinden sonra da, bunun anlatmak için, “mate’l-maü bihazihi’l-mekani” ifadesini kullanırlardı. Bütün bunların yanında temsil ve teşbih olarak uykuya da ölüm denmiştir. Çünkü uykuda da insanın aklı ve hareketleri durmaktadır. İnsanın gelişme gücünün, hissi ve akli yeteneğinin kaybolmasına da “ölüm” denmektedir. Kur’an akıl yeteneğinin kullanılmamasını bir ayetinde ölüm olarak nitelemekte ve “sen tebliğini ölülere duyuramazsın” demektedir. (Neml: 27/80) Uykuya hafif ölüm, ölümü de ağır uyku dendiği gibi, fakirlik, zillet, ihtiyarlık, günah da istiare olarak ölümle isimlendirilmektedir. (İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, Darü Sadır, Beyrut, İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, Darü Sadır, Beyrut, tsz, “Mevt” maddesi, II, 90-92. Ayrıca benzer anlamlar için bkz: Ragıb el Isfahani, Mu’cemu Müfredati elfazi’l-Kur’an, Darü’l-Fikr, Beyrut, tsz, “Mevt” maddesi, s. 497.)

B. Ölüm Ayetlerinin Nüzul Ortamı

Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayette ölümden bahsedilmektedir. Fakat Kur’an’-ın ölümden bahsetmesi ibret alınması içindir. Kur’an’a göre insan ölü iken ona hayat bahşedilmiştir. Sonra tekrar öldürülüp diriltilecek ve hesap verecektir. Kur’an ölümün gerçekliğini nazara verirken bu hesap gününe dikkat çekmektedir. Kur’an-ı Kerim’in böyle bir yol takip etmesi kendi amaçlarıyla da örtüşmektedir. Çünkü Kur’an’ın, tevhid, nübüvvet, haşir ve ibadet olmak üzere temel dört hedefi vardır. Haşir de bunlar arasında yer almaktadır. Haşir olmamış olsa Kur’an’ın ölümden bahsetmesinin bir anlamı da kalmazdı.

Kur’an’ın nazil olduğu ortama baktığımızda Kur’an bu hedeflerinin hepsinin cahiliye toplumu tarafından çarpıtıldığını görüyoruz. Konumuz ölüm olduğu için cahiliye toplumunun bu konudaki telakkilerine temas etmemiz daha uygun olacaktır.

Ölüm realitesiyle hayatta olan her canlı karşılaşmaktadır. Bu yüzden cahiliye toplumu insanı da ölümü yaşıyordu. Ancak hayatın yalnızca bu dünyaya münhasır kaldığını söylüyorlardı. “Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Kimimiz ölürüz, kimimiz yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zannediyorlar.” (Casiye: 45/ 24.) Bu ayet onların ölümü bir “adem” yani yok oluş olarak zannettiklerini göstermektedir. Nitekim onlar öldükten sonra dirilmeyi de açık bir şekilde reddediyorlar, böyle bir duruma inanmadıklarını söylüyorlardı: “Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (diriltileceğiz)? Bu uzak bir dönüştür.” (Kaf: 50/3.) Bu ayet de onların ölümün toprağa dönüşmek olduğuna inandıklarına işaret ediyor.

Peygamberimiz (s.a.v.) ölümden ve haşirden bahsederken bazı müşrikler ellerine un-ufak olmuş kemik parçalarını alarak, “Şu çürümüş, un olmuş kemikleri kim diriltecek?” diye alaylı bir şekilde sorular soruyorlardı. Peygamberimiz ise kendisine gelen şu ayeti onları duyurmuştur: “De ki, onları ilk defa yaratmış olan diriltir. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz. Semavat ve arzı yaratan onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Onların benzerini yaratmaya elbette her zaman kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen bir yaratıcıdır. Onun işi bir şeyi yaratmayı istediği zaman sadece “ol” demektir ve o şey derhal oluverir. Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ı tesbih ve takdis ederim. Siz elbette sadece ona gönderileceksiniz.” (Yasin: 36/78-83.)

C. İnsanın Ölü Olan Nesnelerden Yaratılması

Öldükten sonra dirilme problemi yalnızca cahiliye toplumu insanlarının değil dünyaya gelen bütün insanların problemidir. Bu bir iman meselesi olduğu halde, bunun Kur’an’a yukarıda zikredildiği gibi akli delileri de verilmektedir. Kur’an bu ayetlerde, öldükten sonra dirilmeye inanmayan insanların ilk yaratılışlarına bakmalarını istemektedir. İlk yaratılışta, her insanın dünyaya gönderilmesinde nasıl bir durum var ki, Allah o noktaya dikkatleri çekmektedir? Çünkü insanın ilk yaratılışı “ölü halden diriltme şeklinde cereyan etmektedir. Bu çerçevede Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda yalnızca zikredeceğimiz bir ayet insanın dünyada gelmeden önce “ölü” olduğunu göstermektedir.

Bakara suresi 28. ayette Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: “Sizi ölüyken dirilten, sonra tekrar öldüren ve dirilten Allah’ı nasıl inkar ediyorsunuz?”

Bu ayette bizim üzerinde duracağımız cümle, orijinal ifadesiyle “ve küntüm emvaten” cümlesidir. “Siz ölüler iken” cümlesidir. Bu ayet, insanların ilk yaratılmasını “ölüler iken diriltme” olarak tespit ediyor. Burada zikredilen “emvat” kelimesi, müfessirlerin “mevt” ile ilgili görüşlerini dile getirmelerine sebep olmuştur.

Taberi’de ilgili ifadelerle ilgili değişik görüşler nakledilmektedir. Buna göre “Sizler ölüler iken sizi diriltti” ifadesi, “siz hiçbir şey değilken sizi yarattı” anlamına gelebildiği gibi; Kata’denin zikrettiği gibi, “siz babalarınızın sülbünde ölüler idiniz” anlamına da gelebilmektedir. Ayrıca ayetin zikrettiğimiz bölümüne “insanların hatırlayamayacağı kadar değersiz bir halde idiniz, yani ölü, cansız birer varlık idiniz” anlamını veren kimseler de bulunmaktadır. Taberi konuyla ilgili rivayetleri naklettikten sonra şunları söylüyor: “Bu ayet, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ sözünü sadece dilleriyle söyleyip kalpleriyle tasdik etmeyen kimseleri azarlamak, kınamak maksadıyla inzal buyurulmuştur. Buna göre dili ile söyleyip kalpleriyle inanmayanların, insanı ölü şeyler yaratan, sonra öldürüp tekrar diriltecek olan Allah’ı inkar etmelerinin hayret verici bir durum olduğu ifade ediliyor.” (Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerir et’Taberi, Camiu’l-Beyan an’Tevili’l-Kur’an, Darü’l-Ma’rife, Mısır, tsz, I, 418-425.)

İbn-u Kesir, aynı ayeti “Siz yok iken, sizi varlık alemine çıkardı” şeklinde tefsir etmektedir. İbn-u Kesir’e göre, Kur’an’daki bazı ayetler de insanın hiçbir şey değilken yaratıldığını göstermektedir. (Ebu’l-Fida İsmail b. Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim, Darü’l-Marife, Beyrut, 1983, I, 66-67.)

Razi ise, bu konuda ittifak edilen görüşün “Sizler henüz toprak ve nutfeler halinde idiniz” şeklinde olduğunu ifade ediyor. Burada “emvat” kelimesi, cansız varlıkların ismi olarak zikrediliyor. Çünkü Allah, mülk suresinde Allah, “Allah hayatı ve ölümü yaratandır” ifadesini kullanmaktadır. Burada ölümün hayattan önce zikredilmesi, ölü isminin cansız nesnelere hakiki anlamda verilebileceğini göstermektedir. Razi ise ölü isminin cansız varlıklara hakiki anlamında verilemeyeceği görüşünü taşımaktadır. Ona göre burada geçen “emvat” kelimesi bir teşbihtir. Ayetin anlamı şudur: “Sizler önemsiz varlıklar idiniz, zikre değer bir şey değildiniz. Çünkü henüz bir şey olmamıştınız. Allah sizi ihya etti. Yani gören, duyan varlık haline getirdi.”

Raziye göre bu ayet, haşir ve neşrin akli deliline işaret etmektedir. Çünkü Cenab-ı Allah birinci seferde varlıklara, ölümlerinden sonra hayat verdiğini beyan etmiştir. Bundan dolayı diriltmenin ikinci seferde de vaki olması gerekir.(Fahrü’r-Razi, Tefsirü Kebir, çev: Doç. Dr. Suat Yıldırım, Doç. Dr. Lütfullah Cebeci, Akçağ Yayınları, Ankara, 1988, II, 210-219.)

M. Reşit Rıza da, “Siz dünyaya gelmeden önce, elementleriniz dünyanın her tarafına dağılmış birer ölü idiniz. Bu elementlerin kimisi su, kimisi, kimisi toprak, kimisi gaz halinde idi. Diğer hayvanların elementleri ile sizinkiler arasında hiçbir fark yoktu. Sonra sizi çamurdan yaratarak size akıl ve idrak verdi. Diğer varlıklardan üstün bir hale getirdi.” demektedir.(M. Reşit Rıza, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Hakim, Matbaatü’l-Menar, Mısır, h. 1346, I, 245.)

D. Yeryüzünün Ölü İken Diriltilmesi

Müfessirlerin bu açıklamaları, insanın dünyada gelmeden önce cansız elementler şeklinde olduğunu Allah’ın ise o insanı böyle cansız elementlerden yarattığını açık bir şekilde göstermektedir. O halde Allah bütün insanları ölüler halinde iken dirilterek, ölüyü diriltme gücüne muktedir olduğunu ifade etmektedir. İnsanın bundan mantıklı bir sonuç çıkarması gerekmektedir. Bizi ilk önce ölü iken dirilten, öldükten sonra tekrar diriltme gücüne de sahiptir.

Nitekim Said Nursi’nin Haşir Risalesini yazmasına sebep olan ayetlerden birisinde de Allah dünyada öldükten sonra diriltilmenin değişik boyutlarına dikkat çekiyor ve öldükten sonra diriltilmeyi insan aklına yaklaştırmaya çalışıyor: “Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak: Arzı, ölümün ardından nasıl diriltiyor? Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O her şeye kadirdir.” (Rum: 30/ 50.) Bakara suresinde ise bu ayetin biraz daha açıldığını ve somutlaştırıldığını görüyoruz. Burada Allah’ın gökten indirdiği bir su ile, ölmüş olan toprağı diriltmesinde düşünen bir topluluk için pek çok hikmetler olduğuna dikkat çekiliyor. (Bakara: 2/164.)

Said Nursi’nin Haşir Risalesi’nde “ihya ve imate”yi anlattığı bölüm, bu zikrettiğimiz ayetlerin tefsiri mahiyetindedir. Burada anlatıldığına göre bu alemi isteği şekle sokabilecek güçte olan Allah, her asırda, her senede, her günde bu dar, geçici yeryüzünde büyük haşrin, yani insanların diriltilmesinin ve kıyamet meydanının pek çok örnek ve nümunelerini ve işaretlerini icad ediyor.

Örneğin bahar öldükten sonra dirilmelerin en muhteşem bir şekilde görüldüğü bir mevsimdir. Baharda beş altı gün zarfında küçük-büyük hayvanlar ve bitkilerden milyonlarcasını haşrediyor, neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya edip iade ediyor. Başkalarını ise ayniyet derecesinde bir benzerlikle yaratıyor. Halbuki madde olarak farkları pek az olan o tohumcuklar birbirlerine o kadar karışmış bir durumda iken, karıştırmadan, birbirinden mükemmel bir şekilde ayırarak, hızlı ve kolay bir şekilde, hem de hepsini birden altı günde, veya altı hafta zarfında ihya ediyor. Bu tür haşirleri dünyanın yaratılmasından beri icad eden Allah, biz insanlara bir gerçeği hatırlatmak istiyor. O gerçek de, dünyada bütün varlıkları öldürüp dirilten Allah, insanları da öldükten sonra diriltmeye gücü yeter. (Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, 2001, İstanbul, s. 78.)

O halde Cenab-ı Allah cansız elementler halinde iken hayat verip dirilttiği, bütün bitkileri ve bazı hayvanları kış mevsiminde öldürüp baharda tekrar dirilttiği gibi insanı da öldükten sonra tekrar diriltecektir. Said Nursi bu gerçeğe bir de şu şekilde işaret ediyor: “Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulunmasını kıyas edemeyip, istib’ad ediyorsunuz. (Akıldan uzak görüyorsunuz.) Hem semavat ve arzı halk eden, semavat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve mematından aciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı, zannedersiniz?” (Said Nursi, Sözler, 108.)

Bu anlatımda güçlü bir mantık görüyoruz. Bu ifadelerde kainat bir ağaca, insan ise meyvesine benzetiliyor. Ağaca önem veren bir zat, onun meyvesini daha çok önemseyecektir. O meyveyi de öldükten sonra, yani toprağa düşüp maddi varlığı çürüdükten sonra tekrar diriltecektir. Çünkü bütün dirilmeler, çürüdükten sonra oluyor.

E. Ölümün Tadılması

Galiba burada önemli olan bir nokta da insanı insan yapan unsurun insanın bedeni değil ruhu olduğu gerçeğidir. Bu anlamda ölen, yani fonksiyonunu icra edemez hale gelen bedendir, ruh ise devamlıdır. Zaten ölüm dediğimiz şey de ruhun bedenden ayrılmasıdır. Nitekim bu realiteyi “Her nefis ölümü tadacaktır” ayeti açık bir şekilde gösteriyor. (Al-i İmran: 3/185.)

Bu ayette “nefis” insanın ruhunu ifade etmektedir. Çünkü insan bedeni ölür, ama ruh ölmez. Beden mürekkeptir, yani bir çok elementlerden oluşturulmuştur, bu yüzden bozulmaya mahkumdur. Ama ruh ise basittir. Birleşik değildir. Bu yüzden de çürümeye, bozulmaya maruz kalmaz. Ruh adeta beden evininin misafiri konumundadır. Ev yıkıldığında misafir de kendisine başka bir yer bulur. Orası ruhlar alemidir. Buna göre ölüm, ruhun bedenden ayrılmasını ifade ediyor. Ayrılık bazen acıdır, bazen de tatlıdır. İnsan eğer bir mekandan ayrılıp başka bir yere taşınırken sevdiği kişilerin yanına gittiğini düşünürse, bu ayrılık onu acısıyla yakmaz, tam aksine sevindirir. Çünkü bu gerçekten bir ayrılık değil, bir kavuşmadır, visaldir. O halde ruh ayrılığın tadını tadar. Eğer ölümün bir visal olduğunu düşünürse, bu ayrılık ona tatlı, ölümün ebedi bir ayrılık olduğunu düşünüyorsa bu ayrılık ona çok acı gelir.

Razi de “Her nefis ölümü tadıcıdır” ayetini tefsir ederken, bedenin fani, ruhun baki olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü bir şeyi tadanın onu tadarken var olması gerekmektedir. (Razi, Tefsiru Kebir, VII, 253.)

Burada insan ruhunun niçin “baki” olduğu sorusu akla gelmektedir. Ve insanın niçin diriltileceği sorusu da… Her ikisine de verilecek cevap “sınav için” olsa gerektir. Nitekim Mülk suresinde bu konuya işaret edilirken Allah ölümü de hayatı da insanların hangisinin amelinin daha iyi olduğunu ortaya çıkarmak, yani sınav yapmak maksadıyla yarattığını bildirmektedir. (Mülk: 67/ 2)

İşte bu sınavın sonucu ahirette, haşirden sonra belli olacaktır. Bu yüzden insan hayatını nasıl geçirdiğine dikkat etmek durumundadır. Yani gerçek sınava hazırlanmak durumundadır.

G. Ölümün Yaratılması

Mülk suresinde zikredilen bu ayette sınav gerçeğinin yanında ölümün ve hayatın yaratılması da ifade edilmektedir. İbnu Kesir bu ayeti izah ederken, “ölüm vücudidir. Çünkü ölüm mahluktur. Ayetin anlamı, ‘Allah varlıkları ademden yarattı’ demektir.” ifadesini kullanıyor.” (İbnu Kesir, Tefsiru’l-Kurani’l-Azim, IV, 396.)

Raziye göre de hayat, mevsuf olduğu kişiyi bilen ve gücü yeten hale getiren bir sıfattır. Ölüm ise, “diri” sıfatının bulunmamasından ibarettir. Ölüm var olan, fakat hayata zıt olan bir sıfattır. Bunun delili de, ‘Ölümü de hayatı da yarattı’ ayetidir. Çünkü yok olan (madum) bir şey mahluk olamaz.” Razi hayatın en temel bir nimet olduğunu, aynı şekilde ölümün de bir nimet olduğunu ifade eder. Ona göre ölümünün nimet olması şundandır: Ölüm, mükellefiyet hali ile, kişinin amellerine karşılık verilmesi halini birbirinden ayıran bir şeydir. İşte ona göre ölüm, bu açıdan bir nimettir. Nitekim Peygamberimiz de, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” buyurmuştur. (Razi, Tefsiru Kebir, XXI, 577.)

Seyyid Kutub da “ölümün yaratılması”nı anlatırken, insan düşüncesinde ölüm ve hayat gerçeğini Allah’ın yarattığına dikkat çekmektedir. Ona göre ölüm tesadüfen ortaya çıkan bir durum değildir. (Seyyid Kutub, Fizilali’l-Kuran, çev: Bekir Karlığa, M. Emin Saraç vd, Hikmet yayınları, İstanbul, tsz., XII, 89-90)

Said Nursi de bu ayeti tefsir ederken hem ölümün yaratılmasına hem de bir nimet olmasına temas etmektedir. Ona göre, ölüm, hayat görevinin bitmesi ve insanın terhis olmasıdır. Aynı zamanda insanın vücud ve mekan değiştirmesidir. Ölüm bir başlangıçtır, baki hayatın bir başlangıcıdır. Hayatın dünyaya gelmesi, Allah’ın yaratması ile olduğu gibi, dünyadan gitmesi de yaratma ve takdir iledir, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünkü ona göre, en basit bir hayat tabakası olan bitki hayatının ölmesi, hayattan daha muntazam bir sanat eseri olduğunu gösteriyor. Nursi, meyvelerin, çekirdeklerin ve tohumlarının ölümlerinin çürüme ve dağılma ile olduğunu ifa ediyor. Ancak bu dağılma ve bozulma kimyasal muameleyle, unsurların ölçülü bir şekilde birleşmesiyle, zerrelerin hikmetli bir şekilde bir araya gelmesiyle adeta yoğruluyor ve bu görünmeyen hikmetli ölüm, sümbülün hayatıyla ortaya çıkıyor. O halde çekirdeğin ölümü, sümbülün hayatının başlangıcıdır; bu yüzden ölümün de hayat kadar mahluk ve muntazam olduğunu söyleyebiliriz.

Diğer taraftan, meyvelerin veya hayvanların insan midesinde ölmeleri, onların insan hayatı mertebesine çıkmalarına vesile olmaktadır. Bu yüzden onların ölümleri, hayatlarından daha muntazam ve yaratılmıştır (mahluktur) denilebilir. Bitkilerin ve hayvanların ölümü, yeni bir hayatın yaratılması anlamına geldiği gibi, hayat tabakalarının en ulvisi olan insan hayatının ölümü de yeni bir hayatın yaratılmasının başlangıcını ifade etmektedir. Bu yüzden Kur’an ölümün “mahluk” olduğunu, yani yaratıldığını ifade etmektedir.

Said Nursi, ölümün nimet olduğunu açıklarken de bunu dört başlık altında ele almaktadır. Birincisi: Ölüm, ağırlaşmış olan hayat vazifesinden ve hayatın sorumluluklarından kurtarıp insanı yüzde doksan dokuz dostlarına kavuşturmaya sebep olduğundan, yani bir visal kapısı olduğundan nimettir.

İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp, geniş, sevinçli, ıstırapsız baki bir hayata mazhariyetle, Baki bir Mahbubun rahmet dairesine girmek olduğundan bir nimettir.

Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, hayat şartlarını ağırlaştıran bir çok sebep vardır ki, ölümü hayatın pek üzerinde bir nimet olarak gösterir. Hazret-i Adem’den bu yana bütün insanlar, akrabalar yaşasaydı her halde dünya yaşanmaz bir hale gelirdi.

Dördüncüsü: Uyku bir istirahat, bir rahmet olduğu gibi, uykunun büyük kardeşi olan ölüm de, musibetzedelere ve intihara sevk eden belalarla müptela olanlar için nimet ve rahmettir. Ama şu da bir gerçek ki, ölüm ehl-i dalalet için, azab içinde azabtır. (Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2001, 13-14)

Sonuç

Ölüm Arapça’da sükuneti, cansızlığı, sönüklüğü, ayrılığı ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerim ölümden bahsederken, öldükten sonra diriltmeyi anlatmaya çalışıyor. Öldükten sonra dirilmeye ve hesap gününe inanmayan bir toplumda nazil olan Kur’an, onlara ve onlar gibi düşünen insanlara, ölü, cansız elementler iken, babanın sülbunde cansız bir şekilde bulunurken nasıl canlı, akıllı birer varlık olduklarını hatırlatıyor. Bununla birlikte Allah’ın kış mevsiminde yeryüzündeki canlı varlıkları öldürüp baharda “rahmetinin” bir eseri olarak nasıl dirilttiğine dikkat çekiyor. Bunlarla insanlara kendilerinin de öldükten sonra bu şekilde diriltileceği gerçeği anlatılıyor. Kur’an böylece ölümün de hayat gibi tesadüfen değil, bir kasıtla yaratıldığını ifade ediyor. Allah ölümü yaratıyor. Çünkü öldü dediğimiz şeylerden çok harika canlı varlıklar var ediliyor. O halde ölüm bir yok oluşu değil, bir dirilmeyi ifade ediyor. Bir başlangıcı anlatıyor. Burada önemli olan insanın niçin yaratıldığını ve niçin öldürüldüğünü bilmesidir. Kur’an birçok ayetinde bu soruya “sınav için” cevabını veriyor. O halde Kur’an ölümden bahsederken, ondan yalnızca “ölümü” tasvir etmek için, öldükten sonra diriltilmenin vaki olacağını bildirmek için bahsediyor. Öldükten sonra diriltilme insanın yaptıklarından hesaba çekilmesini gerektiriyor. Bu durumda insan hesaba çekileceğini bildiği takdirde dünyada hal ve hareketlerine dikkat eder, kendisinin ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunmuş oluyor.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=4

———————————-

Dünyevî Hayatın En son Tadı: Ölüm

M. Said İşeri

Gerçeğin sesi insana hep “ölüm yoktur” diye hitap eder. “Ben oyum ki, bana inanan ölümde hayat bulur. Ben ölümden sonra dirilişim; hayatım. Bana inanan hiçbir zaman ölmez; daimi ve ebedi yaşar. Bana inanır mısın?” Tolstoy, bu sözleriyle, birçok büyük insanlar gibi, vicdanının sesine kulak vererek, ölümü daha güzel, sonsuz bir hayatın başlangıcı olarak görmüştür.

Ölümün anlamı, hayatın anlamında gizlenmiştir. Hayata anlam veremeyen insanlardan ölümün manasını bilmeyi beklemek, imkansızı arzulamak gibi bir şeydir. Ölüm, bu dünyadaki zamanımızın sınırlı olduğunu ve ayrılık vaktine kadar vazifelerimizi tamamlamamız gerektiğini hatırlatmaktadır. Başka bir ifadeyle, şimdiki hayatımızda yaptıklarımız, bundan sonraki hayat evrelerimizi etkileyecektir. Bize verilen süre ise, oldukça kısa ve gereksiz yere harcanamayacak derecede değerlidir. Hayatı bir sınav, ya da bir müsabaka olarak değerlendirenler için ölüm her şeyin son bulması demek değildir. Hayat, sınavdan ve müsabakadan sonra da büyük bir hızla devam edecektir. Fakat, sürenin ne zaman dolacağı belirli olmayan sınavda ve müsabakada gösterilen başarı, gayret ve dikkat, hayatın tamamına yön verecektir. Ölüm, sürenin dolduğunu bildiren, müsa-bakayı bitiren zildir. Umutlarla dolu bir hayatın hem başlangıç hem de dönüm noktasıdır.

Gelişen, büyüyen herşey yıkılmaktan, bozulmaktan kurtulamıyor. Hücre de, insan bedeni de, sürekli gelişerek balon gibi şişen kainat da. Çünkü, gelişme varsa yaşam süresi de vardır. Yaşam süresinin en son noktası ise yıkımın nihai mertebesi olan ölüme işaret etmektedir. Şimdiye kadar yaşayıp gelişen hiçbir varlığın ölümden kurtulamamış olması, şimdiden sonra da bu kanunun böyle devam edeceğinin en sağlam belgesidir.

Yeryüzü şartlarında bile, ölüm daha mükemmel bir hayata başlangıç olabilmektedir. Her bahar mevsiminde, tabuta benzeyen sayısız çekirdeklerin, tohumların ve yumurtaların ölmeleri, çürümeleri birçok bitkilerin ve hayvanların hayatlarının temelini meydana getirmektedir. İnsanın midesinde ölen meyveler, sebzeler daha gelişmiş bir hayat mertebesine yükseliyorlar. Çürüyen, kokuşan bitki ve hayvan cisimleri bile, birçok kurtların ve mikroorganizmaların hayat bulmasına kaynak teşkil ediyorlar. Bir beden ölürken milyonlarca canlı, varlık sahnesinde diriliyor. Varlık alemini durağanlıktan kurtaran, korkunç bir faaliyet halinin sürekliliğini temin eden ölüm, hayat ateşinin daha kuvvetli bir şekilde yanmasını sağlamaktadır. Hayatın gerçek düşmanı olan yeknesaklık, uyuşukluk, vurdumduymazlık ve statiklik gibi halleri de, adem alemlerine hapsetmekle görevli bir memurdur, ölüm.

Bu yazıda, öncelikli olarak ölümün hakikatinin ne olduğu, Cenab-ı Hakk’ın ölümü, zevali ve ayrılıkları niçin yarattığını incelenecektir. Daha sonra, ölümün hayat üzerinde havf ve reca dengesini ne şekilde sağladığı ve hayatı her yönüyle etkileyerek, nasıl yön verdiği üzerinde durulacaktır. Son olarak ise, ölüm korkusunun hangi nedenlerden kaynaklandığı ile ölümün rahmet ve nimet olma gerçekleri konusunda bir takım tespitler zikredilecektir.

Ölümün Hakikati Nedir?

Parça-bütün, küçük-büyük, değerli-değersiz her şeyin hakikati, özü esma-i İlahiyeye dayanmaktadır. Cansız cisimlerden bitkilere, hayvanlara, meleklere ve insanlara kadar birçok farklı özelliklere sahip varlıklar, Allah’ın sonsuz mertebeleri olan bin bir isminin tecelli etmeleri ile yaratılmışlardır. Cansız varlıklardan olan güneş, toprak, yağmur gibi unsurlar bile Hayy isminin tecellisiyle hayat kaynağı kesilmişlerdir. Semeklerden/balıklardan meleklere kadar birçok canlı türünün hayatı, yine aynı ismin değişik mertebelerdeki tecellilerindendir. Herhangi bir varlık üzerinde bir ismin tecelli etmesi, diğer isimlerin tecelli etmesine engel teşkil etmemektedir. Güneşin, ışığındaki bütün tonlarıyla eşyayı aydınlatması gibi, varlıklar üzerinde birçok isimler aynı anda tecelli edebilmektedir. Yalnızca insanın yaratılması hadisesinde bile bir anda birçok ismin hükümlerini icra ettikleri görülmektedir. Hayy isminin tecelli etmeye başlamasıyla birlikte, Hakîm ismi de tecelli eder ve bedendeki organların en faydalı bir şekilde düzenlenmesini, sistemli bir işleyişin olmasını sağlar. Aynı zamanda Müzeyyin ve Musavvir ismi de tecelli eder, bedenin ve organların zineti ihmal edilmeden güzel bir şekle sahip olmalarını temin eder. Daha bunlar gibi bilerek yapıldığını gösteren Alim, birçok imkanlar içerisinden en idealinin seçildiğini hissettiren Mürid isimleri gibi birçok isimler birbirlerini ikmal eder bir tarzda hükümlerini icra etmektedirler.

Ölüm de bütün zamanları ve mekanları istila etmiş bir hakikat olarak, Allah’ın isimlerinin bir tecellisidir. Nasıl ki, Hayy ismi kesif topraktan, bulanık sudan/nutfeden sayısız canlıların yaratılmasını gerektirmektedir. Mümit ismi de yeryüzü sayfasında pekçok zihayat/canlı harflerin yazılabilmesi ve bir hakikatin pek çok yönlerinin açığa çıkması için ölümü netice vermektedir.

Bütün alemlerin Rabbi ve Yaratıcısı olan Allah’ın, hakimiyet ve tasarrufları birbirinden ayrı pek çok isimleri olduğundan bahsettik. Bu isimlerin tecellileri ise cemali ve celali olmak üzere iki türlüdür. Bahar ve yaz mevsiminde meydana gelen değişimler cemali isimlerin tecellisi, sonbahar ve kış mevsiminde meydana gelen inkılaplar ise celali isimlerin tecellisindendir. Şimşeğin çakması ve gök gürlemesi celali tecellilerin, yağmurun yağması cemali tecellilerin hava sayfasındaki yansımalarıdır. Daha bunlar gibi aydınlık-karanlık, güzellik-çirkinlik, Cennet-Cehennem diye uzun uzadıya sıralayabildiğimiz bütün nisbi hakikatler, cemali ve celali isimlerin tecellilerinden başka bir şey değildir.

İşte, isimlerin celali ve cemali olarak kainatta tecelli etmesi nedeniyledir ki, zıtlar açığa çıkmış ve bu zıtlar arasında ise birbirinin sınırlarını zorlamalar/saldırılar ile müdafaa vaziyetleri vukua gelmiştir. Zıtlar arasındaki mücadeleden de terakki/yükseliş ve tekamül/mükemmelleşme ortaya çıkmıştır.1 Cemali isimlerden olan Hayy isminin tecellisi olan hayat ile, celali isimlerden olan Mümit isminin tecellisi olan ölüm, birbirine zıt iki hakikattirler. Ölümün varlığı, hayatın anlamını ve değerini ortaya çıkarmaktadır. Ölümün keşif kolları olan hastalıklar ve musibetler sayesinde, hayat saflaşmakta, kuvvetleşmekte, derece kazanmakta ve yokluğun kokusunu hissettiren sabitliğin, tenbelliğin tozlarından temizlemektedir.

Hem hayat hem de ölüm, Cenab-ı Hakk’ın varlığını ispat eden çok önemli iki delildir. Hayat, Cenab-ı Hakk’ın varlığının vücub derecesinde olduğuna, ölüm ise varlığının bekasına işaret eder. Bütün canlıları değişik hayat mertebelerinde yaratan Yaratıcı’nın hayat sahibi olmaması imkan harici olduğu gibi, ölen varlıklardan sonra hayatı tekrardan icad eden Zatın da baki ve sermedi bir hayat mertebesinde bulunmaması mümkün değildir.

Cemali tecellileri gösteren hayat, ehadiyetin bir delili olduğu gibi, celali tecellileri gösteren ölüm de vahidiyetin bir delilidir.2 Ehadiyet sırrı, Cenab-ı Hakk’ın perdesiz, doğrudan doğruya, özel olarak teveccühüyle tasarruf etmesidir. Nitekim, hayat için bu çok açık bir şekilde ortadadır. Sebeplerin perde yapılmadığı dört şeyden (vücud, hayat, nur, rahmet)3 biridir, hayat. Fakat, vahidiyet sırrı sebeplerin perdesi arkasında ve genel bir kanun çerçevesi içerisinde bir tasarrufu intac etmektedir.4 Halbuki, tevhid ve celal sebeplerin hakiki manada tesir sahibi olmasına razı olamaz. Öyle ise, varlıkların, kendilerini meydana getiren bütün zahiri sebeplerle birlikte son bulup ölmeleri yaşanmalıdır5 ki, sebeplerin hiçliği ve birer perde oldukları hakikati de anlaşılmış olsun.

Cemali isimlerden olan Hayy ve Muhyi isimleri hayatı, celali isimlerden olan Mümit ismi ise ölümü gerektirmektedir. Cemali isimler hüsn-ü bizzat dediğimiz bütünüyle güzel olan tecellilerin, celali isimler ise hüsn-ü bilgayr dediğimiz neticeleri itibariyle güzel olan tecellilerin kaynağıdırlar. Cemal hamdi ve övgüyü gerektirir, celal ise kusur ve noksanlardan uzak olmayı iktiza eder. Cemali isimler Allah’ın kullarına rahmeti cihetiyle yakınlığını hissettirirken, celali isimler ise izzeti ve azameti cihetiyle sonsuz derecede yarattıklarından uzak olduğunu hatırlatmaktadır.6

Cenab-ı Hak, yeryüzünü her baharda canlandırmasıyla, sayısız çeşitlikte canlılarla süslendirmesiyle sanatının maharetini ve güzelliklerini göstermektedir. İnsandan beklenen ise, bütün bu güzellikleri ve mükemmellikleri kendisine verilen duygularıyla algılaması, manalarını okuyup anlaması ve bütün bu güzel sanatlarıyla kendi manevi cemalini göstermek isteyen Zata karşı sınırsız bir sevgi beslemesidir. Ne yazık ki, sebeplerin örgüleri arasında perde arkasını göremeyen insan, nakışlardaki güzelliklere takılmakta ve bütün methini, senasını, sevgisini zahiri güzelliklere yöneltmektedir. Bu ise, yaratılış gayesinin bütün bütün aksine hareket etmesi demektir. Fakat, birden mevsim değişir, bahar ve yaz biter, yerine güz ve kış gelir. Çiçekler solmaya, yapraklar sararmaya ve canlılar ölmeye başlarlar. Aşk derecesinde sevilenler, artık eski çekici güzelliklerini, hoş kokularını, tatlı gülümsemelerini kaybetmişlerdir. Aklı başında bir insan için, güz ve kış mevsiminin ölümle karışık bütün bu değişimlerinde çok önemli bir mesaj vardır. Meydana gelen hadiseler, bütün olup bitenler gösterir ki, sebepler gerçek manada hiçbir özelliğe sahip değildir ancak birer perdedir, Ezeli ve Sermedi bir cemal sahibi olan Allah’ın isimlerinin sanat harikası nakışlarıdır.

Havf (Korku) ve Reca (Ümit) Dengesi

Korku, insanın düşmanı tarafından yok edileceği, en azından zarar göreceği duygusundan kaynaklanır. Eğer düşman belirgin ise buna korku, belirgin değilse buna da kaygı (endişe) denmektedir. Yine korku ile kaygı arasındaki aşikar farklardan birisi de, korkunun daha şiddetli ve kısa süreli, kaygının ise daha hafif olmakla birlikte uzun bir zamana yayılmış olmasıdır.7 Korku ile kaygı arasındaki farklar konusunda felsefeciler, psikologlar, antropologlar ve edebiyatçılar gibi birçok değişik dallarda uzman bilim adamı ve düşünürler fikir beyan etmişler, değişik pencerelerden meseleyi aydınlatmaya çalışmışlardır. Fakat, bu yazıda söz konusu ayrımın ayrıntısına girilmeden, hem korku hem de kaygı, havf kavramı içinde düşünülecektir.

Genel olarak insanı korkutan, ya da kaygılandıran etkenler üç kategoride düşünülmüştür. Bunlar, varlık korkusu, başarı korkusu ve sosyal korkulardır. İnsanın bedenini tehdit eden ölüm, hastalık ve kaza gibi olaylardan korkma, varlık korkusu sınıfına girmektedir. Hatta, bir kısım hayvanlardan korkma, yükseklik korkusu ve karanlıktan korkmak da varlık korkusunun uzantıları olarak kabul edilmektedir. Korkunun diğer bir çeşidi olan başarı korkusu ise sınav korkusu, okul korkusu ve bedensel faaliyetleri başaramama korkusu şeklinde ortaya çıkmaktadır. Üçüncü tip korku olan sosyal korkular, insanın kendi değer ve kişiliğini tehdit eden durumlar karşısında tedirginlik ve heyecan duymasıdır. Diğer insanlar tarafından sürekli gözlendiğini ve değerlendirmeye tabi tutulduğunu düşünen bir insan, toplum karşısında mahcubiyet, utanma, tedirginlik gibi bir takım korkular duyabilmektedir.8

Ümit ise, iyi ve faydalı bir şeyin gerçekleşeceği beklentisini ve inancını taşımaktır. Ümit güven duygusunun kaynağıdır. Kur’an’da ümit kavramı reca kelimesi ile ifade edilmiştir ve birçok defa tekrarlanmıştır. Tek bir hücreden başlayan yaratılışından, mü’min konumuna gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet ve insaniyet mertebelerinde birçok elemleri ve emelleri olan bir insanın ümide son derece ihtiyacı vardır.9 Bitkisel tarafı olan bedenini tehdit eden hastalıklardan tutun da ta tabii afetlere kadar birçok sebepler insana elem verir. Estetik olmayan görüntüler, rahatsız edici sesler ve kötü çevre koşulları gibi menfilikler başka bir açıdan, insanın hayvansal yanını sıkıntıya sokan olaylara örnektir. İnsanın bir de insaniyet tarafı vardır ki, onu bütün varlıklarla ve bütün zamanlarla alakalı bir konuma getirmektedir. Diğer varlıklar hakkındaki fikirleri hayatının akışını çok etkili bir şekilde olumlu ya da olumsuz olarak değiştirmektedir. Varlıkları dost, memur gibi gören birinin yaşantısı ile yabancı, başıbozuk, gelişigüzel hareket eden sürüler kabul eden bir insanın hayat tarzı arasındaki belirgin farkları karşılaştırmak, bu meseleyi anlamak için yeterli miktarda bize ölçüler kazandıracaktır. Hatta, insanı en fazla etkileyen olay, sevdiklerinin ona karşı tavırlarıdır. Yakın çevresindeki insanların yaşantıları ve kendisi hakkındaki düşünceleri, insanın hayatında köklü değişimlere neden olmaktadır. Diğer insanların kendi hayatına karşı aşırı ilgilerini, bazen de ilgisizliklerini hayatının en önemli bir meselesi yapabilmektedir. İnsanın belki de en ayrıcalıklı yönü, insaniyetin en büyük derecesi olan İslamiyet ve imanın kazandırdığı yüksek makama çıkabilmesidir. Bu özelliği sayesinde öylesine geniş bir hayat mertebesine ulaşılır ki, başta insanın kendisi olmak üzere sevdiklerinin ve gelmiş geçmiş bütün varlıkların saadetleriyle, sonsuz bir alemde mükafatlandırılmalarıyla alakadar olmaktadır. Bu derece etrafıyla kuvvetli bağları olan insanın, elemlerine ve emellerine ümid kaynağı olacak ise ancak ve ancak sonsuz güç sahibi Kadir ve sonsuz zenginlik sahibi Rahman bir Yaratıcı olabilecektir.

İnsan bedeninde alyuvar ve akyuvarların fonksiyonlarına benzer bir tarzda, vicdanında da nokta-i istinat ve nokta-i istimdad olarak adlandırılan iki pencere vardır ki, nihayetsiz bir reca/ümit kapısını ardına kadar açar. Çünkü, nokta-i istimdat, sayısız kabiliyetlerin, emellerin ve meyillerin hayat kazanmasına hizmet eder. Nokta-i istinat ise, insana hücum eden alemin sayısız musibet ve sıkıntılarına karşı kuvvet kazandırır. Vicdandaki nokta-i istinat celalin bir tecellisidir ve sonsuz kudret sahibi Kadir olan Allah’a açılan bir penceredir. En büyük varlıkların, mükemmel bir itaatle, mütevaziane bir havf ve heybet altında hizmetine koştukları bir otoriteyi tanıttırır. Yalnızca Ondan korkulup emrine riayet edildiği taktirde havf edecek hiçbir varlığın kalmayacağı müjdesini ihtiva eder. Nokta-i istimdad ise, cemalin bir tecellisidir ve nihayetsiz merhamet ve şefkat sahibi Rahman’a açılan ikinci bir penceredir. İnsanı ve saadetleriyle alakadar olduğu bütün sevdiklerini ebedi mükafatlandıracak hazineler sahibi olan Cenab-ı Hakk’ın rahmetini keşfettiren tılsımlı bir reca/ümit kapısını açmaktadır.

Halık-ı Zülcelal, ezeli Kelam’ının birçok yerinde kendisinden korkulmasını emretmektedir.10 Bir kısım ayetlerinde ise başta Peygamber Efendimiz (a.s.m.) olmak üzere diğer peygamberlerin [Hz. İsa (a.s.), Hz. Nuh (a.s.), Hz. Lut (a.s.), Hz. Salih (a.s.), Hz. Şuayb (a.s.), Hz. Salih (a.s.), Hz. İlyas (a.s.)] dilleriyle, kendisinden korkulmasını istemektedir.11 Kur’an’daki havfullah (Allah korkusu) gibi bazı önemli kavramlara tahşidat yapılmasının sebebi, Allah’ın haşmetinin ve de insanların yaptıkları kötülüklerin ne kadar çirkin kaçtığının gösterilmek istenmesinden kaynaklanıyor. Bu manadaki ayetleriyle Cenab-ı Hak manen şöyle demektedir: “Nasıl cesaret ediyorsunuz! İsyanınızla öyle bir Sultan’ın emirlerine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler, emir dinleyen askerler gibi Ona itaat ederler. Onun öyle askerleri vardır ki, dünya büyüklüğünde düşman askeri olsaydınız, gülleler gibi yıldızları üstünüze yağdırabilirlerdi. Hâlâ, Ondan korkmuyor musunuz!”12

İnsan kendisine verilen aşk, inat, istikbal endişesi gibi şiddetli duygularını nasıl ahiret hesabına kullanması gerekiyorsa, benzer şekilde fıtratındaki korkuyu da aynı doğrultuda ve ölçüde istimal etmelidir. İnsan ister istemez korku duygusunu yaşayacaktır. Çünkü, yaratılışından gelen bir özelliğidir. Bu duygusu ise ya halka karşı olacaktır, ya da Halık’a karşı. Halktan, varlıklardan korkmak ise başlı başına bir musibettir. Çünkü, korkulan öyle şeyler vardır ki, insana merhamet etmediği gibi hürmetini de kabul etmezler. Halbuki, korku duygusu Halık’a karşı istimal edilse, binlerce korkulardan kurtulmak mümkün olduğu gibi, Onun sonsuz rahmetinin kucağına götüren bir kamçı mahiyetini kazanacaktır.13

Bütün işleri hikmetli olan Cenab-ı Hak, Ramazan ayı içerisinde Kadir gecesini, Cuma gününde duaların kabul edildiği saati, insanlar içerisinde veliyi, ömür içerisinde eceli ve dünyanın ömrü içerisinde de kıyamet vaktini gizlemiştir.14 Bu gibi önemli şeylerin gizlenmesinin sebebi, her şeyin ve her anın değer kazanmasını temin etmek ve imtihan dünyasını anlamlı kılmaktır. Hayat, trajik ya da dramatik bir oyun kurgusu üzerinde dönen, rolleri belirlenmiş bir tiyatro gibi değildir. Belki her dakikası cevaplandırılması gereken anlamlı problemlerle dolu -süresi beklenmedik bir anda sona erebilecek- bir imtihan, tükenip gitmekte olan -ne miktarda olduğu bilinmeyen- sermayenin gelecek vaad eden yatırımlara kanalize edilmesi gereken bir ticaret, sonuna kadar konsantre olunması gereken -bitiş çizgisi belirsiz- bir yarıştır. Yani, hayatın her anı değerlidir ve en iyi bir şekilde değerlendirilmesi gereken -dünyevi, uhrevi- fırsatlarla doludur. İşte, havf ve recanın önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Dünya ile ahiret işleri arasındaki dengeyi sağlayabilmek, havf ve reca ortasında yaşamaktan geçmektedir. Havf ve reca dengesinin olabilmesi ise, ölüm vaktinin/ecelin bilinmemesiyle mümkündür. Eğer, ecel bilinmiş olsaydı, ömrün ilk yarısında reca kefesinin ağır bastığı, ikinci yarısında ise havf kefesinin dengeyi kendi lehine değiştirdiği, zaman dilimleri yaşanacaktı. Bu ise, ömrün ilk yarısının huzurdan uzak, gafletin en derin uykusunda rüyaya dalmak gibi bir yaşantıyı, ikinci yarısında ise sona yaklaşmaktan, çaresizlikten ve gereksiz işlerde harcanan hayatın hesabını verememekten kaynaklanan ye’s içerisindeki bir hayatı netice verecekti.

Havf ve reca dengesini kuran bir insan için ölüm korkusu ise, o insanı uyaran, ihtiyatlı ve tedbirli olmasını sağlayan ve kendini savunma konusunda ona yardımcı olan bir tepki suretine girecektir. Korku ve kaygıdan kaynaklanan gerginlik hali de, potansiyel bir güç kaynağı meydana getirecek ve her an kinetik hale geçmeye hazır bir enerji birikimine sebep olacaktır. Sıradanlığın, tekdüzeliğin, tembelliğin, sakinliğin ve uyuşukluğun paslarına karşı, dinamizm ve aktiviteyi arttırıcı bir katalizör görevini üstlenecektir.

İnsanın yaratılış gayesi olan “sırat-ı müstakim”i hayatın her anında yaşayabilmek için, ne Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşülmeli, ne de azabından emin olunmalıdır. Bu ise havf ve reca dengesinin hayatın bütün safhalarında korunmasıyla mümkün olmaktadır. Yani, havf ile eğri yollardan sakınılarak Allah’ın yasakladıklarından uzaklaşmalı, reca ile emirlerine uygun hareket ederek doğru yollara gidilmelidir. Dikkat edilmelidir ki, şeytanın en önemli desiselerinden birisi de, Allah’ın azabını unutturup sadece affına güvendirerek insanları isyana sürüklemesidir.15 Bu açıdan da, havf ve reca dengesini hayatın her anında muhafaza etmek apayrı bir önem arz etmektedir.

Niçin Ölümden Korkulur?

Ölümün gerçek yüzünü göremeyenler için, “Ölümün peçesi karanlık, siyah, çirkin ve korkunçtur” der, Bediüzzaman. Peki, ölümü insanların nazarında korkunç yapan özellikler nelerdir? Böyle bir arayışın içine girdiğimizde, karşımıza genel olarak şu ana başlıklar çıkıyor. Ölüm bedeni yitirmektir, çürümektir, bozulmaktır. Şahsiyetin, kişisel kimliğin kaybedilmesidir. Aileden, sevgililerden ebediyen ayrılmaktır. Hiç beklenilmedik bir zamanda, yaşanmamış bir boyuta yolculuktur. Yalnızlığa, belki de tamamıyla yokluğa atılan ilk adımdır.

Ölüm korkusu ya da endişesi, hayatı değerli kılmak ve onu her türlü tehlikelerden koruma bilincini canlı tutmak için verilmiştir. Fakat, hayata karşı gösterilen aşırı derecedeki hırs, onu daha da şiddetlendirmiştir. Özellikle de dünyevileşmenin yoğunlaştığı bir toplum içerisinde yaşayan fertler için, hayatı boyunca yatırım yaptığı bütün değerlerinden ve sahip olduklarından ayrılmak, dayanılması güç bir acı vericidir.

İnsanlar için ölümün en korkunç yönlerinden birisi, sanat harikası olan bedenini kaybetmesi ve çürümesine, bozulmasına engel olamaması gerçeğidir. Firavunlar zamanında zirve noktaya çıkan mumyalama geleneğinden, günümüzdeki düşük ısılı özel binalarda dondurulmuş bir vaziyette canlandırılmayı bekleyen ölü bedenlerine kadar, bütün benzer hadiseler insanların bedenlerini kaybetme endişelerinden kaynaklanmaktadır. Halbuki, insan hayatı boyunca kaç sene yaşamışsa, bir o kadar farklı farklı bedenlere sahip olmuş demektir. Bu kadar beden değiştirmesine rağmen, değişmeyen bir mahiyeti varsa bu durum bedeninin özelliklerinden değil, belki baki olan ruhunun özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Öyle ise, gelip geçici olan bedeninin ölüm ile son bir defa çıkarılması insanı korkutmamalıdır. Elbette, dünya hayatında birçok defalar ruha münasip bedenleri ardı ardına fark ettirmeksizin veren Yaratıcının, ölümden sonraki hayata uygun daimi, çürümeyecek bir bedeni hediye etmesi, rahmetinden kuvvetle ümit edilecek bir beklentidir.

İnsanı en fazla öldüren sevdiklerinden ayrılmaktır.16 Ömrü boyunca bağlandığı, değer verdiği insanların arkalarında ağlayarak kalmak bir gurbet halini yaşattığı gibi, bir gün kendisinin de dünyadan ayrılıp sevdiği birçok insanı geride bırakması, çok daha ayrı hazin bir gurbeti hissettirmektedir. Bir de, dünya hayatında yalnız bıraktıklarının buna ne kadar hazırlıklı oldukları endişesini taşıyorsa ve onların geleceklerini düşünüyorsa, ayrılık ateşi ruhunu çok daha derinlerden yandıracaktır.

Ölüm, insanı alışık olduğu ortamdan ve hayatı paylaştığı kimselerden ayırmakta, onu tek başına koymaktadır. Nitekim, derinlik psikolojisine göre sevilen objelerden ayrılma, bütün korkuların esas kaynağıdır.17 Hücre hapsi (haps-i münferit), tek başına bir hapis kapısı, ahiret inancı olup sefih hayatından vazgeçmeyenlerin bekledikleri bir sonuçtur.18 Dünyanın konforunu yaşamış bir insan için bir seneden az hapisler bile dünyevi lezzetlerini acılaştırmak için yetmektedir. Sayıların yetersiz kaldığı seneler boyunca hücre hapsi ile cezalandırılma kapısı olan ölüm, elbette en büyük bir endişe ve korku kaynağı olacaktır.

Yokluk, o donduran buz, o söndüren karanlık; / Büsbütün bilgisizlik ve tam bir unutkanlık…

Zaman, mekan ve benlik kavramlarını büyük bir hızla koparıp kendisine çeken, canlı cansız bütün varlıkların kafile kafile ardına süratle gidip kaybolduğu yokluk alemini, Necip Fazıl dizelerinde barid buz, kesif karanlık, cehl-i mutlak ve nisyan-ı mutlak manasında tarif etmiştir. Böyle bir yolun yolcusu olmaya, hangi vicdan çıldırmadan katlanabilir? Ebediyeti ve sonsuz bir saadeti aşk derecesinde şiddetli bir şekilde arzulayan insanın ademe, idama, hiçliğe, mahv olmaya tahammül etmesi mümkün değildir. İnsanın mahiyetindeki duygular içinde en çabuk tatmin edilebilen duygusu hayalidir. Fakat, hayal bile, bir milyon sene ömür ve dünya saltanatından sonra, ademe ve hiçliğe gitmeyi tatmin edici bulmamakta, Cehennem de olsa, adi ve meşakkatli de olsa, yine sonsuz bir hayatı arzu etmektedir.

Ölüm korkusunun bir nedeni de, insanı bilinmeyene sürüklemesidir. Çünkü bilinmeyen ve yeni olan her şey, insanda korku uyandırmaktadır. Çoğu insan için ölümden duyulan korkunun, bu bilinmezlikten kaynaklandığı söylenebilir. Ortada yeni olarak keşfedilmesi gereken bir memleket vardır ve bilinmezliklerin sisleri altında gizemliliğini korumaktadır. İşte, belki de insanı en çok korkutan tarafı budur, ölümün kendisinden sonra takip edecek olayların ulaşılamayan gizemi…19

Ölüm, insanın arkasında onu parçalamayı bekleyen bir arslan gibi takip etmekte, bu işi ne zaman ve nasıl yapacağı belli olmayan gizli bir düşman gibi her an tehdit altında bırakmaktadır. Hele bir de hayat gereği gibi değerlendirilemediyse, boşa harcanan yıllar olarak görülüyorsa ve hedeflenenlerin çok uzaklarında kalınmışsa, bütün bu başarısızlıklar insanın ölüm korkusunu olabildiğince şiddetlendirecektir.

Ölüm denilince ilk akla gelenlerden biri de dünya hayatında yapılan kötü işlerden ve davranışlardan dolayı cezalandırılma düşüncesidir. Hem Kur’an-ı Kerim’de hem de hadis-i şeriflerde, inanmayan ve inandığı gibi yaşamayanlar için çok şiddetli tehditler bulunması, ölüm korkusunu arttırmaktadır. Cenab-ı Hak, Enbiya Suresinin kırk altıncı ayetinde, azabının korkunçluğunu ve en azının bile tesirinin ne derece şiddetli olduğunu göstermek için diyor ki: “Yemin olsun ki, Rabbinin azabından küçük bir esinti onlara azıcık dokunacak olsa, muhakkak ‘Vay bizlere, biz gerçekten zalimlerdik!’ diyeceklerdir.” Ayette geçen, lein (eğer olsa), mes (azıcık dokunmak), nefha (esinti, kokucuk), min azabi (azabından az bir şey) gibi her bir kelime azlığı ifade etmektedir. Bunlarla birlikte Kahhar, Cebbar, Müntakim gibi isimlerin yerine merhameti hissettiren Rab isminin tercih edilmesi ile şiddeti hatırlatan ikab yerine şefkati ifade eden azab kelimesinin kullanılması, düşünülebilecek en hafif bir cezanın bile ne kadar dehşetli olduğunu ihtar etmektedir.20

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ebedi azabı hak edenlerin oradaki yiyeceklerinden bahsederken: “Eğer zakkumdan, dünyaya tek damla damlatılacak olsa, bu dünya ehlinin yiyeceklerini ifsad ederdi. Öyleyse, yiyecek ve içeceği zakkum olan Cehennemliğin hali ne olur (anlayın)!”21 diyerek, en sıradan bir azabın korkunçluğunu nazarlara vermesiyle, ölümden sonraki hayat için endişe edilmesini ve dünya hayatını ona göre değerlendirilmesini ders vermektedir.

Vazifelerini gereği gibi yerine getiremeyen ve bir kısım günahları işlemekten de uzaklaşamayan insanlar, Kur’an’-da ve hadislerde geçen uhrevi cezaları duyunca, ister istemez pişmanlık duymakta, sıkılmakta ve ölümün menfi neticesinden endişe etmektedirler.

Ölüm Rahmet ve Nimettir

Günümüzün gelişmiş Batı toplumları yakın zamana kadar ölümü tabu olarak görmekteydi. Özellikle de Amerikan toplumu halen “ölümü yadsıyan bir kültür” yapısına sahiptir. Fakat, son yirmi yıl içinde, ölüm Batı toplumlarında yeniden keşfedilmiştir. Tanatoloji, yani ölümün incelenmesi son yıllarda gittikçe gelişmiştir.22 Fakat, bütün bu gelişmelere rağmen, ölüm olayının biyolojik, psikolojik ve sosyolojik boyutlarına ait durum tespitinin yapılması haricinde önemli bir ilerleme sağlanabilmiş değildir. Hayatın anlamını içinde gizleyen ölüm gerçeği, birçok insan için muammasını muhafaza etmektedir. İster istemez yaşanacak olan ölüm hakkında kimsenin tereddüdü yoktur ve ona ya sonu olmayan bir yokluk ya da ebedi bir hayatın başlangıcı olarak inanılmaktadır. Ölümün yokluk olduğuna inanmak, hem hayatı hem de ölümü anlamsızlaştırmaktadır. Hayata değer katan ölümün gerçek anlamı ise, tanatoloji çalışmalarının da bütün birikimiyle sonunda gelip dayanacağı, imanın altı esasında temellerini bulmak zorundadır.

Bediüzzaman, İhtiyarlar Risalesi’nde kabre ve ölüme yakınlaşan ihtiyarlara, kendi hayatında karşılaştığı hüzün ve sıkıntı verici olaylara karşı bulduğu reca/ümit kapılarından bahsetmektedir. Risalenin adı her ne kadar İhtiyarlar Risalesi bile olsa, sanki ihtiyarlardan çok gençler için yazılmış bir eser gibi yediden yetmişe bütün insanlığa ümit ve moral kaynağı olmaktadır. Yirmi Altıncı Lem’a’da Bediüzzaman, devasız bir dert, dermansız bir yara zannedilen ölüm, fena ve zevalin ab-ı hayat gibi tesirli bir ilacı, imanın altı rüknünde gizlendiğini değişik reca kapılarının anahtarlarını elimize vererek içeriye buyur etmektedir. Herbir iman hakikatinde kuvvetli bir reca ve parlak bir teselli nurunun varolduğunu, mü’min olan her yaştaki insanlara göstermektedir.

İmanın altı esasının birincilerinden Allah’a iman hakikatinin içinde, ilahi rahmetin keşfedilmesi, ölümü büyük bir nimet haline getirmektedir. Çünkü, varlıkların acizlik ve fakirliğinin derecesi oranında rahmetinin hediyelerini gönderen, bütün yavruları en temiz, besleyici gıda olan süt gibi rızıklarla besleyen ve Kur’an-ı Kerim’de yüz on dört yerde kendini “er-Rahmanü’r-Rahim” sıfatlarıyla takdim eden bir Zatın huzuruna açılan bir kapı olmaktadır.

“Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.” sırrıyla, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, Onu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir.23 Çünkü, vahdet sırrıyla Cenab-ı Hakk’ın esma-i Hüsnasına bağlanan her varlık diğer varlıklarla da bağ kurmuş olur. Cenab-ı Hakk’ın esması baki olduğu müddetçe bütün varlıklar dahi beka bulabileceklerdir. Bu noktadan sonsuz bir vücud nuru kazanılır ve her türlü ayrılıklardan ebediyen uzak kalınır. Eğer, iman-ı billah olmazsa, ölüm ile varlıklar arasındaki bağlar kopar ve sonsuz sayıda ayrılıkların, yoklukların ağır yükleriyle karşı karşıya kalınır. İşte, ölüm varlıkların fani olduklarını göstermesiyle, Baki-i Hakiki olan Allah’ı aratmasıyla ve bütün yaratılanların Onun varlığıyla sonsuz bir varlık kazandıklarını göstermesiyle, büyük bir nimettir ve rahmettir.

Hüda davet eder elhamdülillah

Bu can dosta gider elhamdülillah

Hakikat şehrine çün rihlet oldu

Gönül durmaz uyar elhamdülillah24

Yeryüzündeki bütün güzellikler ve mükemmel eserleriyle kendi manevi cemal ve kemalini göstermek isteyen Cenab-ı Hakk’ı, görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyaklı olmak, insanın yaratılışının en önemli gayelerinden biridir. Öyle bir güzellik ki, bir saat müşahedesi Cennetin bin senelik lezzetlerini unutturacak derecede cazibedar. Ölüme bu pencereden bakınca merak uyandırıcı, şevk verici ve ısrarla talep edilmeye layık bir nimet olarak görmemek mümkün değil.

Bir başka reca kapısında,25 peygamberlere imanın ölümü sevdiren yönlerinden bahsedilmektedir. İnsan bir yolcudur ve her konakta belirli bir süre bekledikten sonra, arzusu sorulmaksızın uğraması gereken diğer memleketlere sevk edilmektedir. Ölüm de berzah memleketine kış ayında yapılan gece yolculuğu gibidir. Gelinen memlekette ise, öyle nurani dostlar, güneş gibi aydınlatıp ısıtan ahbaplar vardır ki, yolculuğun bütün sıkıntılarını hiçe indirirler. Başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) olmak üzere bütün peygamberlerin, asfiya ve evliyaların toplandığı berzah ülkesine seyahat, bütün hakiki dostlara kavuşmaktan başka bir şey değildir.

Geldim cihane garib, oldum güle andelib / Herdem ciğerler delip, çağırırım dost dost / Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp / Şevk ile daim uçup, çağırırım dost dost26

Ölüme karşı teselli veren, ümitlendiren bir başka iman esası, başta Kur’an-ı Hakim olmak üzere, kitaplara inanmaktır. Bu dünyayı, daha doğrusu kainatı bilerek sanatla yapan, iradesiyle düzenleyen ve süsleyen Cenab-ı Hak, ilim sahibi Alîm’dir. Yapanın bilmesi, bilenin de konuşması prensibince, elbette Cenab-ı Hak da, konuşmasını bilen, kabil-i hitap ve mükemmel insanlarla konuşacaktır. İşte, insanlarla olan münasebetini ve onlardan beklediği arzularını gösteren kitaplar, Kur’an-ı Kerim gibi semavi fermanlardır. Kur’an, hem hayat ile ölümün hakikatlerinden ayrıntılı bir şekilde bahsetmekte, hem de ölümden sonraki hayat için nihayetsiz bir sermaye kazandırmaktadır. Kur’an’ın her bir harfinin en az on sevabı vardır ve bu miktar Kadir gecesinde otuz bine kadar çıkmaktadır. Bir de onun kazandırdığı mana-i harfi nazarıyla kainata bakılacak olursa, her bir varlık birer ayet ve harf olup insanın dünyasına sonsuz sevap nurlarının yağmasına sebep olacaktır. İşte, ahiret sevabı, Cennet meyveleri ve kabir alemini aydınlatması gibi birçok yönlerden, hiçbir kitap Kur’an ile rekabet edecek makamda değildir.

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan kıssaların sonlarındaki ayrılıklar, kıssadan alınan hayali lezzeti acılaştırıyor. Kıssalar içinde “Ahsenü’l-kasas” ünvanını almış Hz. Yusuf’un (a.s) kıssası ise, onun ölüm haberiyle bitmesi, insanı çok daha fazla duygulandırıyor. Fakat, Kur’an’ın Hz. Yusuf’un (a.s.) vefatını bildirmesinde, bütün insanlar için çok önemli bir müjde ve saadeti göstererek manen diyor ki:

“Demek, o dünyevi lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet, kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselam gibi hakikatbin bir zat, o gayet lezzetli bir dünyevi vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi; ta öteki saadete mazhar olsun. Siz de hakiki saadet ve lezzet diyarı olan kabrin arkası için çalışınız.”27

İmanın diğer bir rüknü olan ahirete iman, diğer erkanın verdiği teselli nurunu daha da aydınlatan kırılmaz ve kapatılamaz bir reca kapısını ardına kadar açmaktadır. Sonsuz bir gençliği, ebedi bir saadeti, tükenmeyen bir serveti, elemsiz lezzeti, ayrılık acısını bir daha tatmaksızın ivazsız şefkati, muhabbeti ve uhuvveti doyumsuzcasına yaşamaya gitmek olan burak-ı mevt ile yolculuk, huzur verici bir halettir.

Meleklere imanın, ölümün dehşetli yarasını nasıl tedavi ettiğini, Meyvenin On Birinci Meselesi’nde çok çarpıcı yönleriyle görüyoruz. Azrail’i (a.s.) bilmek, artık bize korkunç gelmiyor. Çünkü, biliyoruz ki O (a.s.), sahip olduğumuz en kıymetli malımızı, ruhumuzu fenadan, başıboşluktan muhafaza eden güvenilir bir emanetçidir. İnsanın omuzlarında durup iyiliklerini ve kötülüklerini yazmakla vazifeli melekler olan Kiramen Katibinin varlığı da bize ümit veriyor. Çünkü, insan kıymetli sözlerini ve hallerini yazı, şiir, fotoğraf ve video kamera ile kalıcı yapmak istiyor. Cennetin son derece mükemmel sinemalarında gösterilecek ve sahiplerine sonsuz mükafat, şöhret kazandıracak fiillerin Kiramen Katibin tarafından her an kaydedilmesi ne kadar sevinç vericidir. Ölümün diğer boyutu olan daracık kabir hayatının yalnızlığı, kimsesizliği, karanlığı ve soğukluğu içinde iken, Münker ve Nekir taifesinden iki arkadaşın çıkıp geleceklerine inanmak, daha başka bir huzur kaynağı olmaktadır.

İmanın en son sınırlarını teşkil eden altıncı esası, kazaya, kadere, hayır ve şerri Allah’ın yaratmış olduğuna inanmaktır. Kadere iman sayesinde ademe, fenaya gidip yok oldu zannedilen bütün varlıklar bir anda hayat kazanırlar. Çünkü, geçmiş ve gelecek zamanda, yaratılmış ya da yaratılacak olan her şeyin kaderi levhalarda, ilmi birer varlıklarının olduğu anlaşılmaktadır. Varlık ve canlılık yalnızca maddi aleme ve şimdiki zamana münhasır değildir. Belki, her bir alem kabiliyetine göre hayat hakikatinden nasiplerini almışlardır.28 Hayata bu pencereden bakan bir mü’min için ölüm, başka bir hayat mertebesine terakki etmek olarak algılanacaktır.

Bediüzzaman, Birinci Mektup’ta hayat mertebelerini anlatırken ölüme bakışımıza ayrı boyut daha kazandırmaktadır. Hayatın beş mertebesinden bahsetmekte ve bu mertebelerden dördüncüsü şehidlerin hayatı, beşincisi ise kabirdekilerin hayatları olduğunu izah etmektedir. Bu demektir ki, ölüm hayatın başka bir mertebesine açılan bir kapıdır, köprüdür.

Şerlerin varlık sebebini bilen bir insan için, hiçbir şey moral bozucu, endişe verici olamaz. Tam tersine gayretine ve ciddiyetine kuvvet verici hükmüne geçer. Çünkü, şerler ve kötülükler, kıymetli ürünleri ve malları üreten bir fabrikanın çarklarının çalışması için gerekli olan yakıcı, elektriklendirici maddeler olarak görülürler. Şerlerin içinde, belki en dehşetlisi gibi görülen ölümün hakikati de aynı sırrın özelliklerini taşımaktadır. Geçici bir hayata ait cüz’i bir varlık kaybedilse bile, ahirete ait binlerce daimi varlıklar kazanılmaktadır. Bu durum yokluk, hiçlik değil hayatın ta kendisidir.

En çirkin görünen şeylerde bile, gerçek manada güzellikler saklıdır. Hüsn-ü bilgayr denilen ve neticeleri itibariyle güzeller sınıfına giren hadiselerden biri de ölümdür. Dışarıdan seyredildiği zaman, yokluk, çürümek, hiçlik, ayrılık ve lezzetlerin son bulması gibi birçok çirkinliklerden mürekkep bir sima ile karşılaşılır. Fakat, onun gerçek yüzü hiç dıştan göründüğü gibi değildir. İnanan bir insan için ölüm terhis tezkeresidir, mekan değiştirmektir, sonsuz bir hayatın kapısını adımlamaktır ve dünya zindanından Cennet bahçelerine uçmaktır. Dünyada yapılan hizmetlerin ücretlerini almak üzere Allah’ın huzuruna çıkmaya ve sonsuz saadete kavuşmaya bir davetiyedir.29

Canlıların içinde, dünyaya ait faydalardan -hem nicelik hem de nitelik itibariyle- en fazla istifade eden insandır. İnsana böyle bir şerefin verilmesi, yeryüzündeki nimetleri tadıp, tartıp Allah’a karşı şükür vazifesini layıkıyla yapabilmesi içindir. Fakat, yaratılış gayesi ve vazifesi unutulunca, dünya nimetlerinin aslında ahiretin tarifi imkansız nimetlerine birer nümune oldukları hakikati nazarlardan gizlenir. Allah’ın manevi cemalini ve rahmetini sevdirmek için ikram etmiş olduğu hediyeler, insanı dünyaya aşk derecesinde kuvvetle bağımlı hale getiren gizli şerikler/ilahlar olurlar. Cenab-ı Hak, vazifesini suiistimal ederek dünyanın zevklerine bu derece bağımlı olmuş bir insana, ölüm ve ayrılığın çok fazla acı vermemesi ve tehlikeli bu vaziyetinden kurtulabilmesi için, dünyadan nefret ve ahirete gitmeye şevk uyandıran birtakım sebepleri yaratmıştır. Bu sebeplerden bazıları şunlardır: dünya nimetlerinden istifadeyi azaltan ihtiyarlık, güzel ve çekici birçok varlığın insana itibar etmeksizin ayrılıp gitmesi, sevilen dostlardan ayrılık, yaşamın zorlukları ve sorumluluklarından sıyrılıp istirahat etme arzusu, ölümün ve dünyanın gerçek yüzlerinin bilinmesi…

Dünya bütün şaşaasıyla birlikte, ahirete nispeten bir zindan gibi kalmaktadır. Dünyanın zindanlarından, ahiretin saraylarına gitmek olan ölüm, elbette ki, büyük bir nimettir. Hayat vazifesini bitirip ücret almaya gitmek; dünyanın ve bedenin kayıtların kurtulup ruhların uçtukları berzah alemlerine seyahat etmek; varlıkların usandıran gürültülerinden kurtulup Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkmak, rü’yetine mazhar olmak bin canımız olsa, uğrunda feda etmekten kaçınmayacağımız bir hadise olsa gerek.

Dünyayı aşk derecesinde şiddetli bir tarzda sevmek insanın yaratışından kaynaklanan bir durumdur. Çünkü, insandaki sevgi duymak, aşık olmak iradesine bağlı değildir. Fakat, bu durum seveceği şeyleri seçerken iradenin fonksiyonunun olmadığı manasına gelmemektedir. Aksine, sevginin yüzü bir sevgiliden diğerine çevrilebilir. Fakat, sevgide ve aşkta inhisar özelliği olduğundan, sevgililerden birinin çirkinliğinin ya da diğerinin daha fazla sevgiye layık olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Bu prensip, dünya ve ahiret sevgisi için de geçerlidir.

Dünya; harfleri, cümleleri ve sayfaları sürekli yenilenen bir kitaptır. Bahar sayfasında, bitkiler ve hayvanlar sayısınca değişik kelimelerle birçok hakikatler yazılmaktadır. Daha sonra kışın beyaz silgisiyle birçok satırlar silinerek ertesi bahara ter temiz yeni bir sayfa daha açılmaktadır. Öyle ise, dikkatleri manalarına çevirip, okuyup anlamaya çalışmalı, harflerin özelliklerinin ve güzelliklerinin cazibesine kapılmamalıdır. Bir tarladır; ekilip olgun ürün almaya çaba sarf edilmeli, sapına samanına ehemmiyet verilmemelidir. Aynalar mahzenidir; esma-i Hüsna’dan yansıyan güzellikler sevilmeli, kısa bir zaman sonra kırılacak olan cam parçalarına aşık olunmamalıdır. Hareket halinde bir pazardır; kâr getiren alışverişler yapılmalı, apar topar kaçıp giden kervanların peşinden koşulmamalıdır. Kısa metrajlı bir filmdir; ibret nazarıyla bakılıp ders alınmalı, çirkin sahnelere önem verilmemeli ve filmin çabucak bitmesinden hüzünlenip çocuklar gibi ağlanmamalıdır. Bir misafir evidir; ev sahibinin izni ile her türlü ikramlardan güzelce istifade edilmeli, ihsan edilenlere karşı minnettar olunup teşekkür edilmelidir. Ev sahibine ait olan eşyalara göz konmamalı, evin düzenine karışılmamalıdır.30

Her hatanın başı olan dünyanın fani, geçici yüzünü sevmek birçok sıkıntıları, ayrılıkları beraberinde getirir. Sevilen birçok varlık sevildiğinin bile farkında değildir ve beklenmedik bir zamanda arkasına bakmadan terk edip gitmektedir. Daima sıkıntı veren, ezici, boğucu, fenaya mahkum ve neticesi olmayan bir sevgiyi ise insanın taşıması mümkün değildir. Dünyanın Cenab-ı Hakk’ın esması ve ahiret hesabına sevilen yüzünde ise, ne fena, ne adem, ne de ayrılık vardır. Ahiretin tarlası olması cihetiyle bu dünya, fidanları bir miktar yetiştiren küçük bir bahçe gibidir. Başta insanın duyguları ve hisleri olmak üzere bütün varlıkların kabiliyetlerinin inkişaf ettiği ve çiçek açıp meyve verdiği yer ise Cennetin harikalar diyarıdır. Yeryüzünde zayıf gölgelerinin aksettiği ilahi isimler, Cennetin aynalarında en şaşaalı bir şekilde gösterileceklerdir. İşte ölüm, dünyanın gerçek yüzü olan ahirete ve Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tam manasıyla tecelli ettiği saadet diyarına açılan bir kapı mahiyetinde olmasıyla sürur vericidir.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), daha sağlığı yerinde iken etrafındakilere şöyle demiştir: “Hiçbir peygamber Cennetteki makamını görmeden kabzedilmez, sonra yaşamaya devam veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır.” Daha sonra, hastalandığı zaman gözlerini tavana dikmiş ve “Ey Allah’ım! Refik-i A’la’da (bulunmayı tercih ederim)” demiştir. Hz. Aişe (r.a.) bu sözü işitince, daha önce Peygamber Efendimizden (a.s.m) duyduğu hadisi hatırlayarak, kendi içinden şöyle geçirmiştir: “Demek ki (makamı gösterildi) ve bizimle olmayı tercih etmiyor”31

Biz de fahr-i alem olan Resul-i Ekrem’in (a.s.m.), bütün peygamberlerin, asfiyaların ve evliyaların yaptıkları gibi padişahlar padişahı olan Rabbü’l-Alemine karşı acizliğimizi ve fakirliğimizi şefaatçi ederek, hazinane, mahbubane, müştakane ve tazarrukarane dua etmeli ve demeliyiz:

“Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin nümûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster; ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme; bizi huzuruna al, bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb’îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyyetini başıboş bırakıp idam etme.”32

Erhamü’r-Rahim olan Cenab-ı Hak, ezeli Kelamında en sevdiğin kulun olan Habibine (a.s.m.): “Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı? Senin ölmenle rahata kavuşacaklarını mı sanıyorlar? Her nefis ölümü tadacaktır.”33 demesiyle, ölümün -en imtiyazlı bir kul için bile- istisna kabul etmeyen bir gerçek olduğunu ilan etmektedir. O Server Nebi (a.s.m.) de dünya ile ahiret arasında tercih yapma konusunda serbest bırakıldığı halde, “Refik-i A’la” diyerek ahireti istemesiyle, gerçek saadetin ölümün arkasında gizlendiği müjdesini vermektedir. Doğduktan sonra “Ümmeti, ümmeti” diyen, mahşerde herkes “Nefsi, nefsi” dediği zaman, yine “Ümmeti, ümmeti” diyerek en yüksek bir fedakarlıkta bulunacak olan ve şefaatiyle ümmetinin yardımına koşan Resul-i Ekrem (a.s.m) “emaneti hakiki sahibine satma”nın en son merhalesini de tam bir sıddıkıyetle yaparak -ölmek de dahil olmak üzere- ümmetine her yönüyle rehber olduğunu göstermiştir.

O Zatın (a.s.m.) ümmeti olarak her bir Müslüman’a düşen vazife ise, terhisat memurları gelinceye kadar, Allah’ın vermiş olduğu emanetleri muhafaza ve saltanatının haysiyetini himaye ve izzetini vikaye etmek için, Onun haricinde korkulacak hiçbir şeye karşı boyun eğmemek olmalıdır. Ve de kainatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, en sevgili kul olan Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) dahi büyük bir zevkle içtiği sonsuzluk iksirini/ölümü -tadı ne olursa olsun- kana kana içmeye her an hazırlıklı bulunabilme cesaretini kazanmaya gayret sarf etmektir.

1. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 131.

2. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996, s. 274.

3. Lem’alar, s. 161.

4. Sözler, s. 565.

5. Epikürcü inancın tam aksine ölüm yaşanılan bir durumdur.

6. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 106.

7. Yrd. Doç. Dr. Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yayınları, İstanbul 200, s. 146.

8. Stefan Konrad, Claudia Hendl, Çev: Meral Taştan, Duygularla Güçlenmek, Hayat Yayınları, İstanbul 2001, s. 31.

9. Mesnevi-i Nuriye, s. 121.

10. Bakara 2:40, 41, 150, 197, 203, 223, 231, 233, 278; Al-i İmran 3:175, 200; Nisa 4:1, 131; Maide 5:2, 3, 7, 8, 11, 35, 44, 57, 88, 96, 108; En’am 6:155; Tevbe 9:119; Nahl 16:2, 51; Ahzab 33:55, 70; Zümer 39:10, 16; Zuhruf 43:63; Hucurat 49:1, 10, 12; Hadid 57:28; Mücadele 58:9; Haşr 59:7, 18; Teğabun 64:16; Talak 65:1, 10.

11. Bakara 2:189, 194, 196; Al-i İmran 3:50, 102; Maide 5:4, 100, 112; Hud 11:78; 15:69; Mü’minun 23:32, 87; Şuara 26:106, 108, 110, 124, 126, 131, 132, 142, 144, 150, 163, 177, 179, 184; Saffat 37:124; Nur 71:3.

12. Sözler, s. 166.

13. Sözler, s. 322.

14. Sözler, s. 309.

15. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azabını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin. (Lokman Suresi: 33)

16. Lem’alar, s. 306.

17. Yrd. Doç. Dr. Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yayınları, İstanbul 200, s. 163.

18. Sözler, s. 131.

19. Ölüm Psikolojisi, s. 160.

20. Sözler, s. 334.

21. Tirmizi, Cehennem 4, (2588).

22. Bekir Onur, Gelişim Psikolojisi, İmge Kitabevi, Ankara 2000, s. 377.

23. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 280.

24. Niyazi Mısrî, Hüda Davet Eder, Anonim.

25. Lem’alar, 26. Lem’a, 3. Reca, s. 282.

26. Niyazi Mısrî, Dost, Anonim.

27. Mektubat, s. 274.

28. Lem’alar, s. 518.

29. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, s. 21.

30. Sözler, s. 186.

31. Buhârî, Megazî 83, 84, Tefsîr, Nisa 13, Marda 19, Da’avât 29, Rikâk 41; Müslim, Fezâil 87, (2444); Muvatta, Cenâiz 46, (1, 238, 239); Tirmizî, Da’avât 77, (3490).

32. Sözler, s. 55.

33. Enbiya, 21:34, 35.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=9

————————————————

Ölümün Soğuk ve Sıcak Yüzü

Veysel Kasar, Ölüm Realitesi

Ölüm, akıl ve şuur sahibi olarak yaratılmış, varlıkların çoğunluğu üzerinde tasarruf yetkisine sahip kılınan insanın ilgisiz kalamadığı önemli gerçeklerden birisidir. Her gün, trafik kazası, hastalık, âfet vb. sebepler altında yüzlerce insan, cenazeleriyle, “ölüm vardır, ölümü öldüremezsiniz” gerçeğini hâl dilleriyle beşeriyetin yüzüne haykırır.

Dilimizde ölümle ilgili dikkate şâyân nitelemeler vardır. Herkes, “ölüm ve ecele çare bulunmaz” gerçeğini bilir. Çünkü, “anadan doğmak ölmek içindir”. Bir hadisteki tespitle, “İnsanlar ölmek için dünyaya gelir, yıkılmak için de evler yapar.”1 Her canlının belirli bir eceli vardır. Bu sebeple, dilimizde, “Hasta olan ölmez, eceli gelen ölür” denmiştir. “Eceli gelenin bir saat ileri ya da geri alınmayacağını” söyleyen Kur’an âyeti, “ecel geldi cihâna, baş ağrısı bahâne” sözü ile dillerde dolaşır.. İnsanın çaresiz kaldığı en önemli hâdise ölümdür. Bu, “az yaşa, çok yaşa, akıbet gelir başa” denmekle ifade edilmiştir. Ölüm nezdinde herkes eşittir: “Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak, akıbet gözünü doyuracak bir avuç toprak” sözü mevki ve maddî zenginliklerin ölüme karşı geçer akçe olmadığını bildirir. Her şey kaderle takdir edilmiştir. İnsan ise kaderin yazılmasına hizmet eder. “Eceline susamak” kelimeleri ile anlatılan bu durum, “Keçinin eceli gelince çobanın sopasına sürter” ya da “Eceli gelen köpek cami duvarına pisler” sözüyle anlatılmıştır.2

Ölüm, en az hayat kadar insanların derin ilgi, tecrübe ve düşüncelerine konu olan bir olaydır. Şüphesiz, ölümün denemesi yapılamaz. Çünkü ölüm, bilimsel anlamda her tecrübenin sonudur. O, yaşanan bir tecrübe değil, ancak dışardan müşahede edilip farkına varılan objektif bir bilgi konusudur. Bu bakımdan, ölüm hakkında ancak müşahede ve tasavvura dayalı bir yolla bilgi temin edilebilir. Yani ölümü, yalnızca insanların onu tasavvur ettikleri ve başkasının ölümü karşısında etkilendikleri tarzda, az ya da çok tanımak mümkündür.3

İnsan, bu günün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi, ölüm meleğinin de kesinlikle kapısını çalacağını bilir. Ancak, hiçbir kimse, ölümü kabullenmek istemez. Ölümü düşününce, önce başkasının öleceği hatırımıza gelir. Biz kendimizi, sanki ölüme karşı görünmez bir zırhla kuşanmışız gibi hissederiz! O bizim müşterimiz değildir! Onun gerçek bir hadise olduğunu, “kendi hakkımızda” neredeyse unutmuş gibiyiz.4 Bu, insanın fıtratındaki kendini koruma motifiyle ilgilidir. Kur’an insandaki bu psikolojiye şu ayetle işaret eder:

“Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi akıbetlerini unutturmuştur.” (Haşir, 59/19)

İlk nazarda ölüm tabiî bir hâdise gibi görünse de, herkes böyle bir gerçek karşısında kendisini kolayca boyun eğmeye hazır hissetmez. Her insanda içgüdüsel/fıtrî olarak varlığını hissettiren “hayatını koruma” ve sonsuza kadar yaşama arzusu, “hayatın önünü çelen” ölüme karşı gösterilen tepkilerin ilk ve derin kaynağını teşkil eder. Bu tepkiye, otomatik ve psikolojik ifade şekilleri kadar, şuurlu benlik seviyesindeki yapılanmalar da katılırlar. Ölüm karşısındaki tepkiyi herkes, hayata karşı kendi tavrına göre gösterir. Bu kişisel tavrın belirlenmesinde, dinî, iktisâdî ve ideolojik faktörler etkili olur.5

Ölüm güzel şey, budur perde arkası haber;

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber!6 diyen, Necip Fazıl Kısakürek, onu imanlı bir bakışla karşılamıştır:

Abdülhak Hamid Tarhan’ın eşinin ardından yazdığı şiir, ölümün “karamsar bir ruh haleti içinde” görülmesine iyi bir örnek sayılabilir.

Eyvâhh!.. Ne yer, ne yar kaldı / Gönlüm dolu bir âh u zâr kaldı / Şimdi buradaydı gitti elden / Gitti ebede gelip ezelden.

Öldün, sanadır bu ömr-ü düşkün / Kabrin nazarımda benden üstün / Sen öldün, ölüm güzel demektir / Ölsem yaraşır, zamanla her gün.

Şair, eşinin ölümüyle feryatlar koparır. Dünyada onun gidişiyle ne yer, ne de yar kalmıştır. O, “ezelden gelip ebede gitmiştir.” Bu ifadede karamsarlığın ötesinde kadere tenkitle birlikte “fani insana” sonsuzluk sıfatı verilmesi gizli bir şirk kokusu da hissedilir. Ne yazık ki, şair, acı ölüm gerçeğini bile, çok sevdiği “eşinin ölmesiyle” sevip, “her gün ölmeye” hazırlanıyor. Oysa ölüm, vakti gelen herkes için güzeldir. Ahmet Haşim, “Durgun suya baktım ve dedim âh ölebilsem”7 diye bu hasreti dile getirir. Çünkü, ihtiyar, hasta ve yaşlı kimseler için ölüm, hayattan fazla istenen bir nimet olabilmektedir.

Varlıktaki Farklı Ölümler

Ölüm gerçeği evrende farklı şekillerde görünür. Mikroorganizma DNA moleküllerinin çözülmesiyle ölür.

Bitkinin ölmesi kuruma ve çürümedir. Ancak bitkinin tohumları, onun varlığını sürdürür. Ağaç bu özle kendini tekrar eder. Bitkide, erkek ve dişi genetik kartlar varsa da, bunlar gelişmez, hep aynıdır.

Bitkilere göre hayvanlarda farklı genetik biçimler vardır. Ancak ölüm vesilesiyle bu genetik yapı yavruda yeni şekiller meydana getirdiğinden ana ve baba, moleküler çözülme ile ölünce, o kişilik de kaybolmuş olur.

Yıldızların ölümü ise enerjilerini bitirme şeklindedir. Yıldız enerjisini kaybedince, atomların çevresindeki elektronlar çekirdeğe düşer. Böylece yıldız, binlerce ve milyonlarca derecede küçülür. Sonra, kara delik haline gelir.

İnsanın ölümünde ise değişim daha açık olarak görülür. İnsanın kişisel karakteri bir meni hücresindeki 1 mikronluk genetik şifreden ibarettir. Bu şifre Allah’ın emrettiği bir ortamda insanın meydana getirilmesi için kullanılır. Dünya hayatında insanın genetik şifresi rahimde açılmaktadır.8 Burada, insanın hayat serüveni içinde ölümün ilk bakışta bir hiçlik olmadığı anlaşılmaktadır. Mikroorganizma, madde, bitki ve hayvanda ölüm, devam eden bir tekâmülün merhalesi iken, aynı gerçeğin insanda, yokluk, hiçlik gibi algılanması tarihi bir yanılgıdan ibarettir. Çünkü varlığın bütün çeşitlerini aynı yüce kudret yaratmış ve yokluktan vücud sahnesine çıkarmıştır. Onun yaratması ve kanunlarında eksiklik yoktur. Kusur, sınırlı aklı, dar hisleri ve her şeyi bilmeye muhtaç olan insandadır. Bu anlamda, insan için de ölüm, güzel bir değişimin ilk adımıdır.

Hayat: Ölümü Anlamada Basamak

Ölümün mahiyetinin anlaşılması biraz da hayat gerçeğine bağlıdır. Hayat/canlılık insanın en fazla hayret ve takdir etmesi gereken bir hadisedir. Fakat alışkanlık sebebi ile en çok gafil kaldığımız gerçek de odur. Allah’ın sürekli, israfsız ve son derecede mükemmel olarak yarattığı şey, hayat mu’cizesidir.

Allah, asgarî seviyedeki akılların anlayabileceği bu muhteşem fiilini gözler önünde yaratmaktadır. Meselâ, nutfe suyundan, göz, kulak, beyin ve kemikler gibi insanın bütün âlet ve cihazlarını îcâd (yaratır, düzenler, faydalı bir kıvama getirir) eder. Bitki, hayvan ve sebze gibi çeşitli gıda maddelerini yiyen canlının vücudunda bunları özel işlemlerden geçirmek suretiyle, et, kemik ve doku gibi birer bütün haline getirir. O, “Bir şeyden her şey; her şeyden bir tek şey yapar.” İşte, bir şeyi her şey; her şeyi de bir tek şey yapmak ancak her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan Kadîr-i Mutlak’ın işidir.9

Sınırsız güç ve ilim sahibi olan Zât, dünya tezgâhında hikmetiyle hayatı böyle mu’cizevârî bir şekilde yaratır, idare eder.

Bu yaratılışta, hayatla ölüm iç içedir. Canlı olan bitki ve gıdalar bir kaç kere ölüm denen ameliyeden sonra, deri, et ve kemik gibi canlı bir hüviyet kazanmaktadır. Hayvan ve bitkinin ölümü görünüşte dağılma ve çürümedir. Bünyeyi meydana getiren elemanların tekrar toprağa dönmesidir. Aynı durum insan için de geçerlidir. Ölüm cismani olarak hayat ateşinin sönmesi, lezzetlerin sonu, çevredeki insanların ilgi ve sevgisine sebep olan her şeyin yok olmasıdır.

Ölümün insana ürkütücü gelen bu yüzüne dikkat edilirse, yeni bir başlangıç olduğu fark edilir. Hayatın en basit mertebesi olan bitkinin ölümü, onun tekrar dirilişine ilk adımdır. Ölen bitki, atomların yoğrulmasıyla tekrar sümbül şeklinde ortaya çıkar. “Bitkinin” gerçeği yok olmuyor. Sadece şekil değiştiriyor. İnsanın da mahiyetini teşkil eden ruh, beden ölmekle berzah hayatına geçmektedir. Görmediğimiz bu gaybî âlem, uhrevî hayatın (Ahiret) başlangıcıdır.

Hayat, evrenin en önemli neticesi, hatta mayası ve yaratılışının gayesidir. Dolayısıyla o, geçici, eksik ve elemli olan şu dünyaya mahsus (özel) değildir. Çok muazzam bir ağaç olan hayatın meyvesi, ağacın büyüklüğü nisbetinde kıymetlidir ve sonsuza yöneliktir. İnsan hayatının gayesi, taşı, toprağı ve ağacı ile canlı ve ebedî olan Ahiret hayatıdır. Yoksa bu kadar cihazlar ile hayat, şuur sahibi insanlar hakkında meyvesiz, faydasız, hakikatsiz olurdu. Bu sebeple varlıklar içinde en kıymetlisi hayattır. En önemli vazife de hayata hizmettir. Hayata yönelik hizmetlerin en kıymetlisi ise, geçici dünya hayatının ebedî hayata dönüşmesi için çalışmaktır. Şu hayatın bütün kıymeti ebedî bir hayata başlangıç ve kaynak olmasındadır. Yoksa ebedî hayat saadetini zehirleyecek bir şekilde sadece şu fânî hayata bakmak (dünyaya hasr-ı nazar) yağmurlu bir atmosferde yanıp sönen bir şimşeği, gökteki sürekli bir güneşe tercih etmek gibi bir divâneliktir.

Şayet insan, canlılık olarak bulunduğu dünya hayatından başka bir şeyi düşünmese idi, -sermaye olarak serçe kuşundan yüz derece üstün olmasına rağmen- dünya saâdeti açısından, kuştan bile çok aşağıda kalmış olacaktı. Çünkü, serçe gibi bir canlı geçmiş ve gelecekten elem duymaz. Hayatından tam haz alır. İnsan öyle değildir ve olamaz. Çünkü en kıymetli cihaz olan akıl, geçmişin elemlerini ve geleceğin endişelerini içinde bulunduğu zamana ve güne taşımakla, onu sürekli rahatsız eder, bir lezzetine dokuz elem katar. Hâl böyle iken o, ölüm karşısında serçe ile eşit seviyede görünmektedir. Biyolojik bünye ömrünü tamamlayınca, ya da bir felâketle her ikisi de ölmektedirler.

Oysa insan aklı, hayvanla insanın eşit olmadığına şâhitlik eder. Demek ki, insanın hayatı ve hayatı sürdürmek için ona verilen cihazlar, hayatın dünya ile sınırlı olmadığını göstermektedir.10 Hayatın görünüşteki hayranlık uyandıran yönü bir çok düşünürün dikkatini çekmiştir. Morrison’un şu ifadeleri, bunun nûmunesi sayılabilir:

“Hayat çok doğurtkan ve bereketlidir. Hatta o bizzat kendi geçimini kendisi sağlar. Bütün canlılar dünyasını kuvvetli bir disiplin altında tutar. Hiçbir canlının taşkınlık edip dünyayı kaplamasına izin vermez. Mesela çekirgelere her hangi bir disiplin uygulanmasaydı, bir kaç yıl içinde bütün dünyadaki bitkileri bitirirlerdi. Su dışındaki hayat sona ererdi.

“Hayat bir heykeltıraştır, canlı varlıkları şekillendirir. O bir sanatkârdır, ağaçların her yaprağına şekil verir. Hayat bir mûsîkîşinastır. Çünkü her kuşa aşkının şarkısını nasıl söyleyeceğini, böceklerle nasıl çağrışacaklarını öğretmiştir.

“Hayat bir mühendistir. Çekirge ve pirenin, o uzun incecik ayaklarıyla nasıl hızlı hareket edeceklerini plânlamıştır. Durmadan çalışan ve bıkmadan çarpan kalbe şekil veren O’dur. Bütün canlılarda elektrik şebekesine benzeyen bir sinir sistemini kurmuştur.”11

Gayet açıktır ki, Morrison’un cümlelerinde, kendine bu kadar mükemmel fiiller izâfe edilen fâil, hayat değil Allah’tır. O, muhtemelen hayattaki faaliyetin ihtişamı karşısında duyduğu hayret ve şaşkınlıkla durumu böyle ifade etmiş olmalıdır. Çünkü hayatın kendisi bir san’attır, Sâni’ değildir. Fiildir, fâil olamaz. Hayat bir eserdir, müessir başkasıdır… Aksi halde hayatın, tıp, mühendislik, ressamlık, müzik gibi hârikulâde san’at ve ilimleri birlikte tahsil etmiş olmasını farz etmek gerekir ki, bu akla, hisse ve ilmin verilerine aykırıdır. Bunca güzel işlerin ortaya çıkmasına vesile olan “hayat mu’cizesi” tesadüfî olmadığı gibi, onun ikinci bir boyutu olan ölüm de sıradan bir iş olmamalıdır. Ölüm de, hayat gibi bir fiildir. Ne var ki, onun mahiyeti ve yapılanma şekli farklıdır.

Ölüm Elemini Hafifleten Düşünce

Hayat ile ölüm arasındaki çizginin gayet ince olduğunu belirten ve hayatın kıymetini, onu yaratana hizmetle ölçen Bediüzzaman şöyle der:

“Bir vakit, hayatım çok ağır şartlar ile sarsıldı ve dikkatimi ömre ve hayata çevirdi. Gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor, âhirete yakınlaşmış; hayatım dahi baskılar altında sönmeye yüz tutmuş. Hâlbuki Allah’ın, Hayy ismiyle ilgili bir risalede açıklanan, ‘hayatın mühim vazifeleri ve büyük özellikleri ve kıymetli faydaları, böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun yaşamaya lâyıktır’ diye üzüntülü bir şekilde düşündüm. Yine üstadım olan ‘Hasbünallahu ve ni’me’lvekîl’ âyetine başvurdum. Âyet bana dedi, “Sana hayatı veren ve hayatı devam ettiren Zâta göre hayata bak!”

Ona göre baktım gördüm ki, hayatımın bana bakması bir ise, hayat sahibi ve bütün canlıları ayakta tutan Zat’a bakması yüzdür. Bana ait neticesi bir ise, Hâlıkıma âit bindir. Şu halde, Allah’ın rızası dairesinde bir ân yaşaması kâfîdir. Uzun zaman istemez.”

“İman, hayata hayat ve ruh olursa, hayat da süreklilik kazanır, ebedî meyveler verir. Yücelir ve Allah’ın bekásının bir gölgesini kazanır; daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz.”12

Bu hedef istikametinde hayat “anlamını” bulmak için, musibet ve hastalıklar ile günah kirlerinden temizlenir, kemâl ve kuvvet kazanır. Ölmeden önce, insana isabet eden bu tür sıkıntılar, “hayatın veriliş maksadına”da uygundur. Aksi halde, hayatın monoton, elemsiz, kedersiz bir vaziyette yaşanması arzu edilecek bir hâl değildir. Böyle bir yaşantı, varlıktan çok, yokluğa yakındır.13 Halbuki insan vardır ve kendi varlığını değişik vesilelerle hissetmek ister. Eylem, hedefe varmak için gösterilen çaba, varlığın anlamını ortaya çıkarır. Atmaca’nın serçeye saldırması onun savunma kabiliyetini geliştirir. İşleyen demir ışıldar. Kullanılan kabiliyet yükselir. İnsandaki bir çok kabiliyetler hayatın sıkıntılı yollarında koşarken ortaya çıkar; insan olmanın ayrıcalıkları görülür. Zaten bu dünya, istirahat değil, imtihan ve hizmet yeridir. Hayatın en önemli sebebi olan Allâh’a kulluk vazifesi, hayata bir takım sıkıntıların isâbet etmesini gerekli kılmaktadır.

Aksi durumda, hayatla ölüm arasında fark kalmazdı. “Ölmek değildir, ömrümüzün en feci işi / Ölmek odur ki, ölmeden evvel ölür kişi, beyti ile, Yahya Kemal Beyatlı bunu anlatır.

Allah’ı tanımak saadetiyle birlikte yaşanan ömrün saniyeleri seneler hükmündedir. O’nun sevgisi, bilgisi ve rızası yolunda bir saniye bir senedir. Eğer O’nun yolunda olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki O’nun yolunda bir saniye ölümsüzdür, çok senelerdir. Dünya hayatı itibariyle Allah’tan uzak geçen yüz sene, bir saniye hükmüne geçer.

“Firakın (ayrılık) bir saniyesi bir sene kadar uzundur ve visalin bir senesi bir saniye kadar kısadır” sözünü Bediüzzaman şöyle yorumlar: “Allah’ın rızası çerçevesinde bir saniye visal (buluşma: Allah’la beraberlik) bir saniye değil sürekli bir visal penceresidir.

“Gaflet ve dalâlet firakı (ayrılık: Allah’ın emirlerini uygulamaktan uzak bir hayat) içinde değil bir sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir.”14 Öyle ise, Allah’ı bulan herşeyi bulur; onun için her şey vardır. Allah’ı bulamayan hiçbir şeyi bulamaz; onun hayatı yokluk zulmetleri ile doludur. Bütün eşya ona düşmandır. O, gerçek anlamda sadece belâsını bulmuştur. Bu gerçekler yönünde, hayatın anlamı Allah’ı tanımakla güzelleşir.

Ölüm ve Berzah

Ecel, hayat sahibi mahlukatın ölmeleri için mukadder ve muayyen olan vakitten ibarettir. Mevt ise, ölene bağlı olarak, Allah’ın hayata mukabil olmak üzere yarattığı bir haldir. Bu sebeple ölüm, varlığın, “hayatın zıddı” olan sıfatıdır.15

Ölüm, hayatın karşıtı (zıddı) olmakla birlikte, varlık sahibi bir gerçektir. Dünya hayatı, bedendeki maddî ve mânevî âletlerin işlerliği ile sürer. Ölümle bu durum son bulur. Ölümün “yaratılması” ile birlikte, kulak işitmez, göz görmez, burun kokuları almaz, dil tadları fark etmez hale gelir. Aslında bu etkinlikler insan bedeninde ruhla bir anlam kazanır. “Göz bir penceredir ki, ruh bu alemi o pencere ile seyreder” cümlesinde buna da işaret vardır. Ölüm, ruhla beden arasındaki ilişkinin kesilmesidir.

Ruh, dînî ıstılahta nefs olarak da ele alınmaktadır. Nefs (ruh) zâtî, rûhânî bir cevherdir. Bedenle ilişkisi bulunduğunda, bedenin bir parçası olur; bedenin ölümü, ruhun bedeni terk etmesi sebebiyle, bedenin dünyaya has olan görünen düzenini kaybetmesidir.

Bedenden ayrılan ruh, ruhâniyeti sebebiyle kendisi, canlı varlığını devam ettirir. Azab ve nimetlenme gibi sebeplerle bedene tekrar dönebilir. Bedene dönmesi dünyadaki hayat gibi bir hayatlanma şeklinde olmaz. Çünkü beden, hayatın ‘olmazsa olmaz’ şartı değildir.16

Dünya ile âhiret arasındaki mesafe ahireti inkâr edene göre uzun; gerçekte ve mü’min için gayet kısadır. Kur’an’ın getirdiği gerçeklere karşı gafil insan, tûl-i emel (arzular ve plânlar) ile hayatla ölüm arasında kalın bir duvar örmüştür. Bu duvar, onun, “dünya hayatını daha güzel yaşamak” üzerine plânlanmış kuruntularıdır. Oysa, ömür ve hayat ince bir iplik kadar zayıftır. Âni bir musibet, uzun emellerin yığdığı duvarları dağıtıverir. Hayat, yaşanan bir gerçeklikten çıkarak, kısa bir sürede mâzîye dönüşür. Dolayısıyla hâl ile mâzi arasındaki perdenin ince olduğu fark edilir. Hâl, bulunduğumuz dünya yaşantısı, mâzi de bu yaşantının geride kalmasıdır. Ölüm köprüsüyle ruhun bu perdeyi yırtıp mâzi tarafına geçmesi, ân meselesidir. Bu iş, dikkatini madde ve cesede göre şartlandırmış kişi için zordur, uzundur.17

Allah’ın, ruhu tekrar iâde ederek yarattığı hayat, berzah hayatıdır. Kabir, bazı rivayetlere göre mü’min için gözünün gördüğü yer kadar genişletilir. Berzah, bizim gözümüz ve organlarımızla farketmediğimiz bir âlemdir.18 İnsan, duyu organları ile her şeyi idrak edemez. Normal kulakla işitmediğimiz fakat her yere ulaşan sesleri cep telefonu, radyo ve telsizle alabiliriz. Görüntüleri televizyonla seyretmek mümkün. Geliştirilmiş cihazlar uzaydaki vericiler aracılığı ile kıtalar ötesindeki eşya ve olayların görüntüsünü odamıza getirmektedir. Halbuki bunları çıplak göz ve kulakla almak imkansızdır. Ölümle geçeceğimiz berzah hayatının varlığını da bize Kur’an’da Allah ve hadislerinde Peygamber bildirmektedir. Allah’ın istisnâî özelliklere sahip kıldığı veli kulları da, kabirdeki insanın hallerini keşfetmekle bu âlemin varlığını idrak etmekte ve bize bildirmektedirler. Bediüzzaman, böyle bir keşif ehlinin, “sekeratta kırk kişiden, ancak birkaç tanesinin imanlı gittiğini farketmiş olduğunu” bildirir.19

Ruhlar, cesedden ayrıldığı andan itibaren, maddî dünyamıza yabancı, bağlı oldukları asıl âleme, berzah âlemine giderler. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Önlerinde tâ diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” (Mü’minûn, 23/100) Berzah iki şey arasındaki engel demektir. Dini kurallara göre berzah hayatında sorgu-sual, azap ve nimet vardır. Ölünün kabrinde sorgulanması aklî olarak da imkân dahilindedir.20 Konuyla ilgili hadislerde kabre konan kişinin, kendini defnedenlerin ayak seslerini işittiği, mü’min ise Allah’ın ona Cennetteki makamını gösterdiği bildirilmiştir. Hz. Peygamber kabirdeki insanların maruz kaldıkları azabı işitirdi. Bir defasında, bu durumun dehşetini ifade etmek için, “Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım işitmekte olduğum kabir azabını size de işittirmesi için Allah’a dua ederdim.” buyurdu. Yanındakilere, kabir Cehennem azabı ile açık ve gizli fitnelerden, Deccal’ın fitnesinden Allah’a sığınmalarını tavsiye etti.21

Haricilerden bazıları ile Mu’tezileden bir iki isim dışındaki alimler çoğunluğu, kabir azabının gerçekleşeceğinde müttefiktir. İhtilaf edilen husus, bu azabın bedenî mi, rûhî mi olacağıdır. Alimlerin çoğunluğu, cesede ruhun döneceğini belirtirler.22

Kabir azabının dehşetini ifade için, Hz. Peygamber, insanlar dışındaki bütün mahlukatın berzahtaki azabı işittiklerini söylemiş, Hz. Âişe’nin ifadesiyle kabir azabından sakınmadığı namaz olmamıştır.23

İbn Abbas’ın verdiği bir habere göre, Resulullah (a.s.m.) bir gün mezaristana uğradı. Orada iki kabir başında durdu. Kabirdekilerden birinin gıybetten, diğerinin de idrar sıçramasına dikkatsizlikten azap gördüklerini bildirdi. Yanındakilerden bir yaş hurma dalı aldı. Bunu ikiye bölerek, kabirlerin üzerine dikti. “Belki bunlar yaş kaldıkça azapları hafifler” buyurdu.24

Ölümden Korkma Sebepleri

Her ne kadar, Yunus, “Ölümden ne korkarsın. Korkma ebedî varsın” demişse de insan bu korkuyu yenememiştir. İnsan kendine elem ve keder veren şeyden korkar. Ölüm lezzetleri acılaştırması, dostları ayırması vb. sebeplerle korku kaynağıdır.

Şiddet ve tesirinin kuvveti bakımından ölüm korkusu, diğer bütün korkulardan ayrılır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de ölümle ilgili bir çok âdet, âyin ve törenlerin oluşmasında ve işlemesinde bu korku unsurunun önemli bir faktör olduğu görülmektedir. Meşhur İslâm feylesofu ve mütefekkiri Îbn-i Sina, ölüm korkusunu analiz ederken şunları söyler:

1. Ölümün hakikatini bilmemek, 2. Öldükten sonra kişinin başına neler geleceğini kestirememek. 3. Beden çürüyüp yok olduktan sonra kişilik ve benliğin de tamamen hiçliğe kavuşacağını, buna karşılık kendisinden sonra âlemin varlığının devam edeceğini zannetmek. 4. Ölüm için de ayrıca bir elemin var olduğunu zannetmek. Öldükten sonra kendisine ceza ve işkence edileceğine inanmak. 6. Öldükten sonra nereye gideceğini bilemeyip, şaşkınlık içerisinde bulunmak. 7. Arkada kalacak mal ve miras üzerine üzüntü duymak.25

Psikolog Jung’a göre ise ölüm korkusunun temeli, “Yaşama korkusu”dur. Ölümden en çok korkan kimseler, yaşamaktan en fazla korkanlardır. Bu tür korku, yaşamaya tam uyum sağlayamayan kişide görülür. Bu şuur-dışı bir panik halidir. Gençlik ya da ömrün gitmesi, tekrar gelmeyeceğini düşünmek gibi…26

Bu türdeki korkuyu Erich Fromm şöyle ortaya koyar: Bu ikincisi akıldışı bir özelliğe sahiptir. Hayatı iyi bir şekilde değerlendiremeyen, yaşama konusunda başarısız kişideki vicdanın dile gelişidir. Gerçekte, ölümden korkmak, sanıldığı gibi hayatı sürdürememek korkusundan doğmaz. Bu duyulan korku, ölümden değil, sahip olduğumuz şeyleri bedeni, mal-mülkü, benliği yitirmekten dolayıdır. Ve hiçbir şeye sahip olamayacağımız bir uçuruma, yok olmaya sürüklenmekten korkmaktır. “Sahip olmak anlayışına” bağlı olduğumuz oranda ölümden korkarız.27

Ölüm korkusunun ilacı Kur’an’ın getirdiği ebedî saadet formülünde gizlidir. İnsan ölümle, en fazla sevdiği kişilik ve varlığını her şeyin sahibine emânet ettiği düşüncesine sahiptir. İnsan olarak en sevilen kıymetli varlığımız ruhumuzdur. Ruh ise, Allah’ın vazifeli elçilerinin emîn ellerinde, dünyadan daha yüce ve mükemmel bir âleme götürülmektedir. O halde korkuya gerek yoktur.

Ölüm Karşısındaki Psikoloji

Ölüm, görünüşte bir çok kötü durumun sebebi olarak algılanmaktadır. Türlü lezzetleri acıya çeviren, sevgili eşleri ve çocukları birbirinden ayırıp ev ve ocakları söndüren, gurur ve kibir heykeli haline gelen toplulukların, bir zelzele ve musibetle ihtişamlarını dağıtan; yavruları yetim, kadın ve erkekleri dul bırakıp, servetleri yerle bir eden ölümdür…

Bu kadar dehşetli sonuçların -zahirde sebebi görünen- ölüme karşı gösterilen tepkiler de çok değişiktir. Bu kaçınılmaz son, kimi insanda derin bir karamsarlık ve ümitsizlik sebebi olur. Bu kişiler ölüm sebebiyle hayattan zevk alamaz duruma düşer. Oysa sürekli bir ölüm korkusu ile hayatın lezzetini acılaştırmak patolojik bir durumdur; ruh sağlığının iyiye gitmediğinin işaretidir.

Ayni ölüm, bazı insanları boşvermişliğe sürükler. Bu kimseler, “Dünyaya bir daha gelecek değilim” diyerek kendini zevk ü sefaya verir. Bu da ayrı bir dengesizliktir. Halbuki akıl insandaki duyguları dengede tutmak için verilmiş bir mihenktir. Aklı devreden çıkaran bir duygusallığın sonu, bir müddet sonra insanlıktan da istifa anlamı taşır. Dünyada güzel amele yönelmek için ölümü düşünmek yeterli değildir. Problem, ölümün mahiyetini bilip, ölümden sonraki hayatın varlığına da inanarak, hayatta güzel fiillere yönelme şevkine sahip olmaktır. Asıl mesele bu olmakla birlikte, ölüm karşısındaki tepkiler arasında psikoloji ilminin vardığı bulgular da dikkat çekicidir. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1. Ölümü İnkâr: Çağdaş Batı kültürü ölümü inkâr ve insanların dikkatinden uzak tutma eğilimindedir. Cinsellik, refah, mutluluk düşüncesi gibi sebepler ölümü insan gündeminden uzak tutmak için kullanılır. Gösterişli cenaze töreni ve defin merasimlerinin arkaplanında bu niyetin olduğu sezilmektedir. Tarihi eskilere giden mumyalama ya da ölenin heykelinin dikilmesi de gerçek anlamda ölümün inkârıdır.

2. Ölüme meydan okuma: Tehlikelere meydan okuma derecesindeki maceralar ve bunları sıkça gösteren filmler insanda bu tür bir duyguyu besler. Bu eğilimdeki insanlar ölümün “kıyısından sıyırarak geçmeyi”, hayatın en büyük zevki sayar.

3. Ölümü İstemek: İnsanın hayatı, devamlı pusuda bekleyen gecenin geçici rahatlığı, yitip-gitme ile sürekli mücadeledir. İnsanda sakinliğe, sessizliğe, rahatlığa, denge ve uyuma olan eğilim, ölüme duyduğu özlemdendir. İnsan bu hareketsizliği ve tamamlanmayı aramaktadır.

Ölümü isteyenlerden bir grup da tedirgin ve çatışmalı kişilik sahibi kimselerdir.

4. Ölümü kabullenme: Ölümün yokluk olmadığını hayatın ölümle yeni bir varlık biçimine geçtiğini kabul edenlerin hissettikleri bir durumdur. Özellikle dindarların ölüme gösterdikleri tavırdır.28 Dini duyguların insanlardaki görüntülerini inceleyen din psikolojisi araştırmalarında, ölümün insanlar tarafından algılanma şekli ve tesiri üzerinde farklı sonuçlara ulaşılmıştır.

Alan taramalarından çıkan sonuca göre dindar olmayan kişiler ölümü hayatın tabiî bir sonucu olarak görmekte ve tüm dikkatlerini dünyadaki hayata, dünyevî zevk ve uğraşlara vermektedir. Böylece ölüm gerçeği karşısında bir tür savunma tepkisi ortaya koymaktadırlar. “Maskeleme” denen bu savunma biçimi, kiminde, dünyevî başarılarda da etkili olabilmektedir.29

Ölüm korkusu yaşlara göre farklı savunma tepkilerinin oluşmasına yol açar. Yaşlı kişiler, hayatın zevklerinin sönmesi, mukadder sona yaklaşmanın tedirginliği sebebi ile büyük bir gerilime düşebilir. Genelde gelecek herkes için bir kaygı sebebidir. Bu, zihnî bir problem olarak yaşanır. Fakat, ömrün âniden son bulacak olması, yaşlı kişide hayatın anlamını daha bir ciddiyetle ele alma ihtiyacını hissettirir. Yaşla birlikte ölümsüzlük düşüncesi tekrar varlığını gösterir. Bu esnada dinin önerdiği, “Ölümden sonraki hayat” zevklere karşı ye’s hali yaşamakta olan yaşlılarda kurtarıcı bir proje olarak görülebilmektedir. Amerika’da yapılan bir araştırmada yaşlıların % 100′ünün ölümden sonraki hayata inanması bu açıdan düşündürücüdür. Yaşlılarda dua etme nispetinin artması da tesadüf değildir.

Ölümün coğrafî şartlarla da ilişkisi kurulmuştur. Toplumların, sürekli insan hakimiyeti altına alamadığı şartlarla yüz yüze gelmesinin, onları, esrarengiz güçlere sığınmaya sevk ettiği düşünülmüştür. Çöllerde, deniz sahilleri ve dağlık bölgelerde ikámet edenlerin insan gücünü aşan tabiat hadiseleri ile sık sık karşılaşmasının onları, yüce bir güç sahibine sığınmaya teşvik ettiği tespit edilmiştir.

Ölüm korkusu aslında hayatımızdaki bir takım aşırılıkları dengelemek için gereklidir. İnsandaki bütün duygular gibi ölüm korkusu da itidal çizgide bulunduğu zaman faydalıdır. Ölüm korkusu olmasaydı, sosyal düzeni sağlamak, kötü niyetli insanların cemiyette anarşi çıkarmasını engellemek mümkün olmazdı. Bu korkuyu insanın çevreyle intibakına zarar vermeyecek bir seviyede tutmanın yolu, selîm bir akıl ve doğru dinî inançlardır. Gerçek bir hadise olan ölümden sürekli kaçış haleti, insanın dengesini bozar. Her olay gibi ölümün de insanın zihnî ve hissî yapısı üzerinde tesir bırakması normaldir.30 Ölümün ortaya çıkardığı korkunun insan hayatını içinden çıkılmaz bir hâl almaktan kurtarmanın çaresi iki maddede özetlenebilir:

1- Kişinin kendini psikolojik olarak ölüme hazırlaması. Nitekim, Kur’an’da bu gerçek, “Her nefis ölümü tadacaktır” (gibi gayet açık ve sade bir dille ortaya konmuştur. Dinimize göre dünya ahiretin tarlasıdır. Kişi dünyada ne yaparsa karşılığını âhirette alacaktır. Bu tespitte, mü’minin Allah’a inancıyla birlikte gelecekten ümitli olması da söz konusudur. Zaten insanları yaşatan ümittir. Ye’s ve karamsarlık hastalıkların da birinci sebebidir. Ahiretle ilgili yaşama ümidi, insanın varlığını koruma güdüsünü de tatmin etmektedir. Hiçbir akıl sahibi -bütün eksik ve kusurlarına rağmen- varlığının yok olmasını arzu etmez. Yokluk kötü, varlık iyidir. Kaldı ki, dünya hayatı insanın isteklerini gerçek anlamı ile doyurmaz, çoğu zaman bu imkândan insanlar mahrum kalır. Zulüm, adaletsizlik gibi insanın vicdâni/ahlâk boyutuyla ilgili arzuları burada genelde rencide olmaktadır. Ahiret, adaletsizlikler karşısında ilâhi mahkemenin kurulacağı, her hak sahibine hakkının verileceği bir âlem olacaktır. Başta Kur’an olarak bütün mukaddes metinlerde gerçekleşeceğine söz verilen “yüksek mahkeme”nin adaleti, dünyada incinmiş gönüllerin, gadre ve zulme uğrayanların yegane tesellî merciidir.

Ölüm korkusunun getireceği yıkıntı, dinin bir başka prensibi olan “dünyaya karşı aşırı hırs göstermemek” ilkesi ile desteklenir. Çünkü mü’minde hırs, zarar ve hüsran getirir. Hırs Allah’ın tabiata yerleştirdiği kanunları atlamak, çiğnemek ve onlara göre hareket etmemektir. Hırsta zımnî de olsa, Allah’ın rahmet ve keremine karşı bir töhmet vardır. Kişinin dini inanç ve bilgisine göre bunun dereceleri farklı olabilir.

2- Ölüm korkusunu yenmenin ikinci bir çaresi de ölüm sonrası için doğru bir inanç sistemine sahip olmaktır. İbn-i Sina’nın ölümden korkma sebeplerini tespit ederken buna dikkat çektiğini yazmıştık. Kısaca şu söylenebilir: İslâm, insanlara akıl ve hislerinin kabul edebilecekleri inançlar ve prensipleri getirmiştir. Bunun kaynağı Kur’an ve mütevatir hadislerdir. Ahiretle ilgili, bilgilerimizin bu iki temel kaynak ve vahiyle gelen çerçeveye uygun olması gerekir. İnsan bilmediği şeyden de korkar.

Dinlerin ve felsefelerin, ruhun ölümsüzlüğü, ölümden sonra yeniden dirilme, ölümden sonraki hayat vb. inanç ve düşünceleri bir tarafa, bütün insanlarda ölümsüzlük arzusu psikolojik bir gerçek olarak varlığını hissettirir. Hayatın sürekliliği ve bu sürekliliğin korunması, hayatın yapısında mevcut olan ana çizgilerden birisidir. İnsanı korkutan ve ürküten hayatın sürüp gitmesine inanmak değil, onun bir yerde son bulacağını hissetmek ve düşünmektir. Ölümü bir yokluk olarak düşünenler varsa da, ölümsüzlük arzusu en katı varlık inkârcılarının bile kolay kolay yakasını bırakmaz. Bir olgu olarak ölümün evrenselliği ne derece gerçekse, bir duygu ve arzu olarak ölümsüzlük isteği de, o ölçüde evrensel ve psikolojik bir gerçektir.31

Felsefecilerin Ölümsüzlük Açıklaması

Nefs âhiret hayatının başlangıcını teşkil edeceğinden onun ölümsüz olması gerekir. Öyle ise ölümsüzlük ve ba’s ahlâkın da gerçeklerindendir. Onu inkâr etmek ahlâkî değerlerin yıkımına yol açar. Bu itibarla, antik çağlardan beri bir çok filozof, nefsin ölümsüzlüğüne, iyinin iyiliklerinden dolayı mükâfat alacağı; kötünün de kötülükleri sebebi ile ceza göreceği başka bir hayatın varlığına inanmışlardır.

İnsanda odaklaşan bu iman, ilhama benzeyen gizli bir şuur halinde ortaya çıkarak, yaşadığımız dünya hayatının arkasında başka bir hayatın varlığını gösterir. Bu, insanda var olan tabiî bir şuurdur. Böyle bir şuur insana Allah tarafından konulduğu için de hata yapmaz. Yüce Allah her hangi bir kulu bir şeye ikna etmek istediğinde, ikna edilecekleri fikri onların fıtratına (tabiatlarına) yerleştirir. Hayatın ölümsüzlüğüne olan iştiyak ve istek de -diğer bir âlemde de olsa- beşerin nefislerinde yaygın olan hislerdendir. Bu iştiyaka doğru kuvvetle koşar, derunumuzda onu hissederiz. İnsânî özde var olan bu fıtrî emrin (durumun) sebebi de, bu ölümsüzlük olmalıdır. Mütefekkirler bu bekánın (sonsuzluk arzusunun) şekillerinin tasvirinde ihtilâf etmişlerdir. Ancak, insan nefsine bu kısa dünya hayatının, insan varlığının tamamı olmadığı ilhâm edilmiştir.32

İnsan sadece madde ve cisimden ibaret değildir. El, ayak, kemik, gövde, baş, vücudun iskeleti ve üzerindeki et ve kaslarımızın hakikat olması kadar akıl, -manevî duyguların merkezi olarak- kalp, hayal, ince lâtîfeler ve nihâyet ruhun da varlığını itiraf ederiz. Burada, ruh ile canlılık arasında fark bulunduğunu da düşünmeliyiz. Canlılık, fizyolojik, bedensel, kimyevî ve maddî bir takım faaliyetlerle açıklanabilir. Fakat ruh, bütün bu canlılık özelliklerinin de özü, motor gücü, olmazsa olmaz şârtıdır. Tâbir yerindeyse, o canların da cânânıdır.

İnsan tabiatında kendi benlik ve varlığını koruma güdüsü şuurlu ve şuursuz bir şekilde hükmünü sürdürmektedir. Bu güdü istek, ihtiyaç ve güçlü bir duygu olarak da varlığını gösterebilir. Bunun ilâhî dinlerin getirdikleri tekrar diriliş (ba’s) ve âhiret hayatı modeliyle örtüştüğünü söylemek mümkündür. Hökelekli’nin tespiti ile, Ahiret inancı ile ölüm korkusu arasında bir ilişki kurulsa da, bu, birinin ötekisini doğurduğu anlamına gelmez. Burada inanç ve değerlerin bazı psikolojik etki ve fonksiyonları olması normaldir. Ancak, dini psikolojik sebeplere indirgemek ve psikoloji ile aynîleştirmek gerçekleri birbirine karıştırmak anlamına gelir. Çünkü din yapı ve muhteva olarak psikolojiden bağımsız ve her bakımdan onu aşan bir tabiata sahiptir.33

Mü’min İçin Ölüm

Akıl ve ruh sahibi bir varlığın ölümü yokluk değildir. Özellikle Allah’a iman eden için ölüm, hayat vazifesinden bir terhistir; maddî ve mânevî güzelliklerin bulunduğu sonsuzluk âlemine geçiştir. Her şeyi hikmetle yapan Allah’ın, berzah, mîsâl ve ruhlar âlemi denen menzillerine; başka memleketlerine bir seyahattir. Bu seyahatle mü’min ruhlar, dünyadakilerin gördüğü yokluk ve ayrılık elemini hissetmez, tam aksine, daha yüce bir âleme yükselmenin saadetini yaşarlar.34

Mü’minin ruhu bedeninden misk kadar temiz bir koku halinde çıkar. Vazifeli melekler, mü’mine, “Sen, Allah’tan; Allah da senden razı olarak şu bedenden çık. Allah rahmet ve reyhanına kavuş” derler. Melekler onu sema kapısına, mü’min ruhların yanına getirir. Oradakiler haline imrenirler.

Kafire de, “Bu cesetten; kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık” denir. O da bir cîfe kokusuyla cesetten çıkar. Melekler onu yerin kapısına getirir.35 Oradaki vazifeli melekler kötü ruha baktıkları zaman onun haline acırlar.

İnsan, hayat sebebiyle, aklın nuruyla cismânî âlemde gezdiği gibi, rûhânî âlemde de gezer hatta -rü’ya hadisesiyle- misâl âlemine seyahat eder. O âlemler de onun ruhunun aynasında temessül eder.36 Misâl âleminin, insanın ruh aynasındaki temessülünden, o âlemin misafirleri olan ruhların dünyadakileri ziyarete gelebileceğinin anlaşılması gerekir. Bu da, yüce Allah’ın ruhlara vereceği izinle mümkündür. Burada, şeytan ve cinlerin kirli ve karanlık emellerine âlet olan bir takım ruh çağırma seansları düzenleyen kimseler bahsimizin dışındadır. İnançlarımıza göre bu tür şarlatanların yanına gelenler temiz ruhlar değil, kötü cinler veya şeytanlardır.37

Ölümün mahiyetinin ebedî aleme geçiş olması, dünyevi sevgi ve ilgilerimiz sebebiyle üzülmeyi engellemez. İnsan olması itibariyle Hz. Peygamber dahi biricik oğlu İbrahim’in ölümünde hüzünlenmiş gözlerinden yaş gelmiştir. Hz. Enes’in anlattığına göre, Hz. Peygamberlerle, oğlu İbrahim’in süt babası, demirci Ebû Seyf’in yanına vardıklarında İbrahim can çekişiyordu. Hz.Peygamber hüzünlendi ve gözlerinden yaş geldi. Ebû Seyf, “Sen de mi (matem tutuyorsun) ya Resulullah?” dedi. Peygamber (a.s.m.), “Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzünlenir. Fakat Rabbimizi razı etmeyecek söz sarf etmeyiz. Ey İbrahim senin ayrılmandan biz üzgünüz.” buyurdu. Başka hadislerde de görmekteyiz ki, ölünün ardından yas tutarak, Allah’ı insanlara şikâyet edercesine bağırıp çağırmak haram, hüzünlenmek ise câizdir.38

İnsan yer yüzünün en şerefli misafiridir. Hayatını Allah’a imanlı geçirmiş bir kişinin ölümü yokluk ve dehşet çukuru olarak görmesi mümkün değildir. O, ölümü, hayatın meşakkat ve sıkıntılarından bir terhis ve meşgaleye paydos olarak anlar. Bu idrak onda, belirli bir vakitten sonra ebedi ve sonsuz aleme geçmeye karşı içinde bir istek uyandırır. Ölmeye karşı ortaya çıkmış bu arzu aslında ebedî varolmaya yönelişin ilk belirtisidir. Bu arzunun, psiko-sosyal ve fizyolojik bir takım zorlayıcı sebepleri vardır.

Öncelikle, ihtiyarlık insana, dünya hayatına ait insanın arzu ve isteklerine kendine çeviren câzibeli şeyler üstündeki fânilik damgasını gösterir; fânilere bedel bâki bir sevgiliyi arattırır. Zaten yaşlanmış bir mümin, bir çok dostlarının kendinden önce geçtikleri ebediyet ülkesine gitmeyi ve oradaki dostlarını ziyâret etmeyi, ciddî arzular hale gelmiştir. Çünkü “bir yer, orada oturanla kıymet kazanır”. Yaşlı mü’minin nezdinde dostlar ahirete gidince, dünyanın da pek bir kıymeti kalmamıştır.

Özelde yaşlı, genelde bütün mü’minler, ölümün dünyanın sıkıcı ve stresli şartları arasından, Cennet bahçelerine geçiş olduğuna inanır. Dünya âhirete göre bir zindandır. Ölüm ise karanlık bir çukur değil güzel bir âlemin kapısıdır. Ruhların uçuştukları tatlı ve güzel bir âleme geçiştir. Hepsinden önemlisi, insanın kendini yaratan Rabbinin rahmet ve keremine kavuşmasıdır. Meşakkat ve sıkıntı bitmiş ücret ve mükâfat alma vakti gelmiştir.39

Değişik sebepler insanı ölüm beklentisi ve isteğine sevk edebilir. Hz. Peygamber bir müminin ölümünü istemek yerine Allah’tan hayırlı olanı dilemeyi tavsiye etmiştir. “Kendinize kötü temennide bulunmayın, hayır dua edin. Çünkü melekler söylediklerinize âmin derler.” buyurdu. O sekerat ânında ziyaret etmekte bulunduğu, Ebû Seleme’nin gözleri kapandıktan sonra şu duayı okudu: “Allah’ım, Ebu Seleme’ye mağfiret buyur. Derecesini hidâyete erenler arasına yükselt. Arkasında kalanlar arasında ona sen halef ol. (Başlattığı hayırlı işleri sahipsiz bırakma) Ey âlemlerin Rabbi, ona da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl. Orada ona nur ver.” diye dua etmişlerdir.40

Ölümün Mesajı

1- Ölüm en büyük uyarıcıdır. Nasihat isteyene ölüm yeter. Evet ölümü düşünen dünya sevgisinden kurtulur; âhiretine ciddi çalışır. Ölümün bu husustaki fonksiyonu, tembelle çalışan kişinin akıbetleri kadar kesindir. Ancak psikolojik olarak insanın günlük hazlara aldanma, başına geleceğini kesinlikle bilmesine rağmen görmediğini erteleme düşüncesi, onu yanıltır. İnsan, “hazır bir dirhem lezzeti ilerideki bir batman tokada tercih edecek” kadar gafildir. Göz göre göre, “hız sınırını” aşarak trafikte para cezası ödeme “cesaretini” buna örnek verebiliriz. Ya da, aşırı süratin ölüm ve felâket olduğunu bilerek “trafik canavarı olmak” gibi…

2- Ölümü düşünmenin en mühim neticesi, ihlâsı kazanmak ve muhafaza etmeye vesile olmasıdır. İhlâs, yapılan işte, Allah’ın hoşnutluğu dışında bir şeye gönlünü kaptırmamaktır. Ölüm gerçeği insanı menfî bir gelişme olarak gösterişten (riyâ) alıkor; dünyaya sevk eden uzun emel ve arzuların (tûl-i emel) peşinde koşmaktan kurtarır.

3- Hayat Allah’ın varlık ve birliğini gösterdiği gibi ölüm de O’nun devamına delildir. Nehrin üzerindeki su kabarcıklarının bir müddet parlayıp sönmesi, gökteki güneşin sürekli orada bulunduğunu ispat etmesi gibi, ölen her canlının yerine peşpeşe yeni hayat sahiplerinin “gönderilmesi” de, onları yaratan bir Zâtın varlık ve devamına işaret eder.41

4- Ölüm, insan seviyesinde beden ve cismin; âlemde de maddenin ebedî ve sürekli olmadıklarını, onları çekip çeviren, halden hale döndüren bir güç sahibinin var olduğunu, her şeyin O’nun emri altında bulunduğunu gösterir. İnsanın kıyâmeti kendi ölümüdür. Öldüğü zaman kıyâmeti kopar, dünyası başına yıkılır. Kendi kıyâmetinden sonrasını düşünmesine vesile olacak şey ölümdür. Oysa o, sürekli dünyanın kıyâmetini merak eder durur.42

Bu noktada ölüm insana şöyle seslenir :

“Ey insan! Senin ömrün az, seferin ise uzundur. Bu uzun yolculuk için hazırlığın var mı? Tedâriksiz yola çıkmak, seni bir çok elemlere maruz bırakır. Yolculuk ise devam ediyor. Buradan kabre, berzaha, ahirete, Cennet ve Cehenneme giden uzun bir yolculuktasın. Bu gaflet ve unutkanlığın nedir? Deve kuşu gibi başını kuma gömmekle seni burada bırakmazlar. Senin, Allah’ı düşünmeyişin, gerçeği değiştirmez. Ne vakte kadar dünyanın gelip geçici şeylerine önem verip, ebedî ve sonsuz seferle ilgili hazırlıkları tehir edeceksin? Düşün ki, bir şehri en azından yüz defa mezaristana boşaltan ölümün, hayattan ziyade bir istediği var. Bu istek, kabir ve berzahta nur olacak, iman ve ameldir. İnsanın güvendiği akıl ve ilim (dünyevi bilgiler)den fayda yoktur. Bu uzun seferdeki nur, ancak Kur’an’ın güneşinden ve Rahman’ın hazinesinden alınabilir. Seni bu seferden müstesnâ kılacak bir yol varsa, ne alâ! Aksi halde Kur’an’ı dinlemekten başka çare yok. Kur’an ise, “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azabını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin!” der. (Lokman/31, 33)43

5- İnsanın Allah’a kulluk için yaratıldığını gösteren en önemli hadise ölümdür. İnkâr cereyanları ve sefâhat yolu, insanın mahiyetini son derece alçak bir seviyeye düşürmektedir. Çünkü, insan Allah’ı tanımaz ve tevekkül etmezse, hayatın sonsuz sıkıntı ve kederlerini sırtına yüklenmişçesine ağır bir yük altına girer. Oysa insan, nihayet derecede âciz ve güçsüzdür. Gerçekte o fakirdir. Çünkü, bir çok musibetlere hedef; elemli, kederli, süratle yokluk rüzgârları ile savrulabilir bir hayat ve dünya içinde bulunmaktadır. Sevdiği ve ilişki kurduğu şeylerden ayrılık, insan ruhunda onulmaz yaralar açmaktadır. İnsan hayatı, materyalist bir bakışa göre, dehşetli acılarla kabir karanlığına doğru yuvarlanıyor. İnsanın böyle bir sona doğru sürüklenmesi, onun şerefi ve sahip bulunduğu maddi manevi (akıl, kalp, ruh ve duygular vb..) kıymetli cihazlar ile bağdaşmıyor. Bu durum insana, hayat gerçeğinin bedenle sınırlı olmayıp ruhânî ve mânevî boyutunu düşündürmektedir. Öyle ise insan cesedden ibaret değildir. Cesedi beslemek için kalp, dil ve dimağ kesilip cesede yedirilemez. Yani, varlığından şüphe etmediğimiz mânevî ihtiyaçlar beden için feda edilemezler. Öyle ise, insan ruhunun devam ettiği öteki hayat olan kabir sonrası yolculuk, herkesin en mühim endişesi ve halledilmesi gereken meselesidir.”44

1. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2041; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 5/483.

2. Ölüm ve ecelle ilgili anonim hale gelmiş olan atasözü ve tekerlemeleri için bkz. Muallimoğlu, Necat, Deyimler, Atasözleri, Beyitler ve Anlamdaş Kelimeler, İstanbul 1983, Ölüm, Ecel, maddeleri.

3. Hökelekli, Hayati, Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, UÜİF Drg., sy: 3, c: 3, yıl: 3, Bursa 1991.

4. Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 29. Mektup, 9. Kısım, Zeyl, 2. Hatve, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994. (Risale-i Nur Külliyatından yapılan iktibaslar kelimelerin günümüz Türkçesinde karşılıkları ile, konuyla ilgisine göre kısaltılarak yapılmıştır.)

5. Hökelekli, agm., s. 152-153.

6. Kısakürek, N. Fazıl, Çile, İstanbul 1996, s. 151.

7. Muallimoğlu, age., Ölüm Md.

8. Nurbaki, Yasin Suresi Yorumu, Damla Yay., İst. 1985, s. 122.

9. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, 22. Söz, 2. Makam, 2. Lem’a, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 256.

10. Nursî, Sözler, 10. Söz, Zeylin 2. Parçası, s. 100.

11. A.C. Morrison’dan çvr. B. Topaloğlu, İnsan, Kâinat ve Ötesi, Dergâh Yay., 3. bsk., İst. 1977, s. 43.

12. Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, 26. Lem’a, 14. Rica, 5. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 255, 256.

13. Nursî, Lem’alar, 2. Lem’a, s. 14.

14. Nursî, Lem’alar, 3. Lem’a, s. 22, 23.

15. Bilmen, Ö. Nasûhî, Dînî Bilgiler (Sualli-Cevaplı), İstanbul, tsz.

16. Ögke, Ahmet, Kur’an’da Nefs Kavramı, İnsan Yay., İst. 1997, s. 30, 31.

17. Nursî, Bediüzzaman Said, Mesnevî-i Nûriye, Şemme, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 161.

18. el-Adevî, M. Haseneyn Mahlûf, el Metalibi’l-Kudsiyye, fi ahkami’r ruh, ve asârihâl’l-Kevniyye, Mısır 1382-1963.

19. Nursî, Bediüzzaman Said, Şualar, 11. Şua, Dördüncü Mes’ele, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 184, 185.

20. Berzahtaki sual, azap ve nimetle ilgili ayetler için bkz: İbrahim, 14/27; Mü’minun, 40/45-46.

21. Müslim, Cennet, 67 (2867) Nesâî, Cenâiz, 114, (4, 102); Canan, İbrahim, Kütüb-ü Sitte Muhtasar ve Şerhi, 15/376.

22. Canan, age, 15/380.

23. Buhari, Cenaiz, 67;59; Müslim, Mesâcid, 125; Ebû Dâvud, Cenâiz, 74.

24. Buharî, Sahîh, Vudu’, 55, 56; Cenaiz, 82, 89; Edep, 46, 49; Müslim, Tahare, 53, (70).

25. İbn Sinâ, Risâle fi def’i’ ğami’l mevt (Ölüm korkusundan kurtuluş) çvr: M. Hazmi Tura, Burhaneddin Mtb., İst. 1942; Ayrıca bkz. İbn Miskeveyh, Tehzîb-i Ahlâk, Mısır 1299, s. 81-84; Hökelekli, agm. s. 157.

26. Hökelekli, agm. s. 157.

27. Erich Fromm, Kendini Savunan İnsan, çvr. Necla Arat, İst. 1982, s. 177, 198, 200.

28. Hökelekli, agm., s. 160, 161.

29. Hökelekli, Ölümle İlgili Tutumlar ve Dini Davranış, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sy: 2, Nisan 1999.

30. Habil Şentürk, Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül ÜİFD, sy: 1, İzmir 1983, s. 306, 308.

31. Abdulgani Abdulmaksut, İbn Sina’da Ölümsüzlük Problemi ve Mead’ı Anlamasına Etkisi, Kahire Ü. DUFD, sy: 15, çvr: Selim Özarslan, Fırat ÜİFD, sy: 4, 1999, s. 280

32. Abdulmaksut, agm, s. 163.

33. Hökelekli, Ölümle İlgili Tutumlar ve Dînî Davranışlar, İslâmî Araştırmalar, c: 5, sy: 2, Nisan 1991, s. 90-91.

34. Nursî, Mektubat, 24. Mektup, 4. Remiz, s. 279.

35. Tirmizi, Cenaiz, 10 (982); Nesâî, Cenâiz, 5 (4, 6); Canan, age, 15/241 vd..

36. Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcâz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1994, s. 238.

37. Geniş bilgi için bkz. İbrahim Kemal Edhem, es-Sihr ve’s- Sehere min Minzari’l-Kur’an ve’s-Sünne, Cinler ve Ruh Çağırma adıyla çvr. Mustafa Tuncer, Ondokuz Mayıs ÜİFD, sy: 9, Samsun 1997, s. 301.

38. Buhari, Cenâiz, 44; Müslim, Fezâil, 62 (2315); Ebû Dâvud, Cenâiz, 28 (3126).

39. Nursî, Sözler, 17. Söz, s. 185-187.

40. Müslim, Cenaiz, 7 (920); Tirmizî, 7 (977); Ebû Dâvud, Cenâiz, 19, 21 (3115, 3118); Nesâî, Cenâiz, 3 (4, 5).

41. Nursî, Bediüzzaman Said, Mesnevî-i Nûriye, Lem’a, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 12.

42. Nursî, Mesnevî-i Nûriye, Katre, s. 44.

43. Nursî, Mesnevî-i Nûriye, Onuncu Risale, s. 173.

44. Nursî, Lem’alar, 22. Lem’a, s. 172.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=7

—————————————

Çocuk ve Ölüm, Sabahattin Yaşar

Çocuğun içinde bulunduğu kapalı dünya gerçeği, her zaman araştırmacıların ilgisini çekmiştir. Çocuğu anlamak için soru-cevap yöntemi belli bir noktaya kadar yararlı olabilmektedir; ancak yeterli olmamaktadır. Çocuğun kelime kapasitesi, soyut düşünme becerisi anlamayı olumsuz etkilemektedir. Bundan dolayı, araştırmacılar, çocuğun ölüm hakkındaki bilgisini, çeşitli varsayımlardan hareket ederek açıklamaya çalışmışlardır:1 fakat, varsayımlar da çocuğu anlamada yetersiz kalmaktadır; çünkü varsayımlar, kişinin anlayışına, inancına, hayata ve ölüme bakışına göre değişmektedir. Varsayımlar üzerindeki bu spekülasyonlar, çocuğu anlamanın en iyi yolunun anket yöntemi olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Çocuğun hayata bakışı, yaratılıştan getirdiği özellikleriyle çözülebilir. Esasında çocuk doğuştan “dindar” olarak dünyaya gelir.2 Çocuğun ilgi alanları, arzu ve isteklerinin doğuşu ve gelişimi incelenirken, çocuğun dini inanca eğilimli ve kabiliyetli olduğu3 görülür. Schleier, Macher, Remplein, Hurlock, A. Vergote, İbni Sina, Sokrat, Eflatun ve La Fontaine4 gibi düşünürler, bu kabiliyet ve meylin kendiliğinden meydana geldiğini ve insanın özünde doğal olarak varolduğunu söylerlerken gerçeği bir noktadan ele almışlardır.5 Nitekim bu yaklaşım Kur’an-ı Kerim’de, Rum suresi 30. ayette şöyle netleştirilmiştir: “Yüzünü hak din olan İslam’a çevir. O fıtrat dini ki, Allah insanları o din üzerine yaratmıştır. Allah yaratışını değiştirecek değildir; siz de Allah’ın yarattığını değiştirmeyin. İşte dosdoğru din budur; lakin insanların çoğu bilmez.”6 Hazreti Peygamber de (asm) hadis-i şeriflerinde, “Her doğan, İslam yaratılışında doğar; onu, anası-babası (başka dinde iseler) Hıristiyan, Yahudi, Mecusi yaparlar (bu dinlere sokarlar)”7 derken, çocuğun üzerindeki iç ve dış faktörlere işaret etmektedir.

Çocuğun zihnindeki Allah, ölüm, ahiret gibi kavramlar, çocuğun doğarken beraberinde getirdikleri ile sosyal çevre olarak kabul edilen aileden8 aldıklarının bileşimidir. Henüz somut olayları idrak edebilme aşaması içinde bulunan ve zaman zaman onu aşmaya çalışan çocuk, ölüm gibi soyut kavramları anlamakta haliyle hayli zorlanacaktır.9 Fıtratında taşımış olduğu nimetlerin gelişme ortamı aile ocağıdır.

Çocuğun Ölüme Bakışını Belirleyen Faktörler

Çocukların ölümle ilgili düşünceleri ve korkularının ve bununla başa çıkma yollarının nasıllığını belirleyebilmek için, gelişim evrelerini, zeka seviyesini, aile ortamını dikkate almak gerekecektir. Çocuğun ölüme bakışını ele almadan önce, Allah, Cennet, Cehennem, ahiret gibi kavramları nasıl algıladığını bilmek gerekecektir. Bu aynı zamanda ölüme bakışının da temelini oluşturacaktır.

Erken yaşlarda çocuk için Allah, melek, Cennet, Cehennem, ölmek, dirilmek gibi kavramlar birer sır perdesi içindedirler. Çocuğun ölümü doğru algılayabilmesi için, Allah’ı tanıması ve sevmesi gerekmektedir. Allah’ı sevmeden onun yarattığı ölümü doğru anlaması mümkün değildir. Bu noktada anne ve babanın çocuğu hayat, varlık ve yaratıcı konusunda bilgilendirmesi gerekir. Bu yapılırken, çocuğun karşısına kendi diliyle çıkılması, onunla kendi dilinde konuşulması, sorularına kendi diliyle yanıt verilmesi gerekmektedir.10

Çocuklar Allah fikrini büyükler yolu ile kelimeler ve ifadeler şeklinde aldıktan sonra bunların yorumunu da yine büyüklerle birlikte yapmak istemektedirler.11 Tabii ki çocuğun biyolojik gelişmesi, ruhi gelişmesi, zeka durumu ve onun fıtri yapısı dikkate alınmak durumundadır.

Eğitimciler bazı kavramların doğru algılanmasında temel olarak çocuğun doğum öncesi aylarının da önemli olduğuna vurgu yapmaktadırlar.

Ölüm konusunda 2 veya 3 yaşındaki çocuklarda kavramsal gelişim daha yeni olmasına rağmen, onlar ölümün biraz farkında olmuşlardır. 4 veya 5 yaşlarındaki çocuklarca evrenselliğe ve kaçınılmazlığa delalet eden ölümün iyice anlaşıldığı görülmektedir. 5 veya 6 yaşlarında ruh fikri, er-geç tashih gerektiren yanlış bir kavram olan maddi bir varlık gibi somutlaştırılmıştır. Bir çok küçük çocuk, gelişen inançları çözümleyememekte ve onları anlaşılamayan gizemli bir şey olarak kabul edilmektedir. 8 veya 9 yaşlarındaki çocukların Cehennemin varlığından şüphe etmesi geleneksel din anlayışından daha bireysel dini bir bakış açısına geçmenin ilk adımlarından biri olabilir.12 Yine 7 ile 8 yaş çocuklarının ölüm konusundaki tepkisi somut olay ve durumları vurgulamak şeklinde olmuştur. Genellikle ölüm ve faniliğe karşı tepki, yaş ilerledikçe artmaktadır.13

Ölüm konusu daha küçük çocukları da ilgilendirmektedir. Çünkü ergenlik çağındaki gençler için “kimlik problemi” gibi daha büyük sorun bulunmaktadır. Bir anlamda ölüm konusundaki yoğunluk başka ilgi alanlarının artmasıyla azalmıştır. İlkokul yıllarında çocuklar Cennetin nasıl olduğu ve bir insanın oraya nasıl gireceği konusunda düşünmek suretiyle ebedi hayata vurgu yaparlar. Bu değişiklik kademe kademe gerçekleşmesine rağmen, 11 ve 12 yaşından sonra Cennet hakkında soru ve şüpheler hızla gündeme gelmektedir.14 Özellikle çocukluk döneminde ve aynı zamanda ergenliğe kadar uzayan dönemde çoğu çocuk için Cennet, bulutların içinde veya uzay boşluğunda bir yerde bulunmaktadır. Cennetin somut, yerleşik tanımlamaları lise yıllarına kadar uzanmaktadır.15

Allah, ölüm, Cennet, ahiret gibi kavramların anlaşılması çocuğun zihinsel gelişimi ile doğru orantılıdır. 6-7 yaşlarında çocuk Allah’ı bir dev, bir büyücü veya gözle görülmeyen bir adam gibi; sekiz yaşına kadar çocuk Allah’ı “diğer insanlar gibi” algılar. 8 yaşından 12 yaşına kadar bu düşünce kademe kademe zayıflar.16 Çocuk herhangi bir kavramı anlamaya çalıştığı zaman yaptığı gibi çok defa zihinde Allah’ı…resmetmeye çalışmaktadır.17 Sekiz yaşından sonra Allah’ın soyut yapısının anlaşılmasında bir gelişme olmaktadır. Bu yaş çocuklarında ise, Allah şeffaf bir varlık türündendir. Sen onu göremezsin; ama o her yerde hazır ve nazırdır” ve ” O kocamandır”… O burada bulunduğu zaman okulda da olabilir.”18

Çocukların yaşları 13- 14′e geldiğinde Allah’a bakış açısı; “Allah göktedir. İyi insanları beklerken, bir aşağı bir yukarı yürümektedir.” şeklini almaktadır.

Çocukların Allah’ı; nazik, sadık, müşfik, vefalı ve samimi olarak tanımladıkları ifade edilmektedir. Zihinsel gelişme ile birlikte Allah’ın sıfatlarının anlaşılmasında ilerlemeler kaydedilmektedir.19 Yine yapılan anket çalışmalarında (Vianello, 1980) ilk olarak, Allah’ın her şeyi bilen (el-alim) sıfatının 6 ile 7 yaşındaki çocuklar tarafından anlaşıldığını, ikinci olarak, Allah’ın her şeye gücü yeten (el-kadir) isminin 8 yaşındaki çocuklar tarafından kabul edildiğini, son olarak da; Allah’ın her yerde hazır ve nazır olması ve onun ilahi yapısının 11 ve 12 yaşındaki çocuklar tarafından bilindiği gösterilmektedir.20

Çocuklar kendilerini mutlak seven olarak Allah’ı bilmektedirler. Hatta bu sevgi, sonradan kazanılmadığı gibi, insan doğasının temellerinden biri olarak sevmek ve sevilmek şeklinde çocukta Allah sevgisi de kendiliğinden oluşmuş bir sevgidir.21 Nitekim bir çok araştırmalarda çocukların Allah’ın mevcudiyetine dair tereddütler taşımadığı ve hatta yaratıcılık vasfını sorgulamayı irdelememektedirler.22 İçinde taşıdığı sevginin de gereği olarak, her şeyi yaratan ve veren bir Allah karşısında çocuk, kendi varlığını Allah’a borçlu olarak görür. Çocuğa göre O kendine bir hastalık bile verse, insan O’na kızmamalıdır. Yoksa Allah daha kötüsünü de verebilir. En iyisi, O’ndan gelene razı olmak gerekir.23

Çocuk için iyi anlaşılmış ve hazmedilmiş bir Allah inancı, aynı zamanda ölüm kavramının da iyi anlaşılmasını beraberinde getiren bir özellik arz eder.

Çocuğun hayata bakışını belirleyen dış dünya, çoğu kez hayatın şekillenmesinde birinci derecede etki meydana getirmektedir. Burada çocuğun içinde yaşadığı sosyo-ekonomik ve kültürel seviyeleri yüksek çevrelerde yaşları ilerledikçe bazı çocukların ilgileri, özlemleri ve istekleri türlü çevre koşullarıyla uyandırılmış olduğundan dış dünyaya çok yönlü bir açılma söz konusu olur.24 Çocuk kendini yetişkinler çevresinde bulur. Onlar da onu kendi dini hayatı ve dünyayı içinde alırlar. Buna karşılık, çocuk imkanlar elverdiği ölçüde yetişkinlerin dua edişlerine ve namaz kılışlarına küçük yaştan itibaren samimiyetle katılır.25 Hangi durum karşısında hangi tepkiyi verdiklerini dikkatle inceler. Bu süreçte en önemli etki anneye aittir. 8 yaşına kadar dini bilgileri kavramada en ideal insan anne26 olurken; en kolay öğreten kişiler arasında da birinci sırayı yine anne27 almaktadır.

“İyi Bir Anne Yüz Öğretmene Bedeldir”

George Herbert, “iyi bir anne yüz öğretmene bedeldir”28 ifadesiyle bu gerçeği ifade etmektedir. Napolyon da, “Bir çocuğun ilerde iyi ve kötü ahlaklı olması tamamen annesine bağlıdır.” derken, annenin çocuk üzerindeki tesirini dikkatlere sunmaktadır.

Annenin evde ve mutfakta, babanın işinde, meslek adamlarının işe zorlama durumu, hatta elleriyle bir şeyi tutuş tarzları bu müşahedelerin hazinesini teşkil eder.29 Çocuk ilk manevi telkinleri, ilk ahlak prensiplerini ve ilk görgü kurallarını evinde öğrenmeye başlar. Aileden alınan bu ilk bilgiler kişiyi ömrü boyunca etkiler. Ve sonra bu kazanılanlar kalıcı davranışlar olur.30

İnsanlar arasında iletişim vasıtası dil ile olduğundan, çocuğun seviyesine uygun bir dil kullanmak ve çocuğa göre oldukça ciddi kavramları (Allah, ölüm…) onların anlayabilecekleri bir seviyeye indirgemek gerekmektedir. Çocukta dini duygu ve düşüncenin fıtri olduğu, doğarken birçok kabiliyetleri de beraberinde getirdiği, bir anlamda çocuğun doğarken “dindar” olduğu fakat bunların geliştirilmesi gerektiği31 hususu, alan ilgililerinin savundukları durumlardır. Özellikle anne baba için, çocuğun hayata bakışının şekillendirileceği ve kişiliğinin temellerinin atılacağı ilk beş altı yıl32 oldukça önemli bir dönemdir. Bu anlamda aile, insan yaşantısı üzerinde daha doğumdan önce başlayan ve doğumdan sonraki ilk gelişim yıllarından sonuna dek etkinliğini sürdüren bir kuruluştur.33 Çocuk ileride yaşayacağı tavır ve davranışların çoğunu anne ve babasından almaktadır.

Ailenin de bu temel bilgileri destekler mahiyette çocuğa katkıda bulunmaları durumunda, çocuk, ölüm, ahiret gibi yorumlanması güç kavramları daha kolay anlama imkanına kavuşacaktır. Özellikle 10-12 yaşlarında çocuğun gündemi tamamen Allah, Cennet, Cehennem, öldükten sonra diriliş gibi konulardan oluşan sorularla meşguldür. Büyükleri bile şaşırtan sorular cevap aramaktadır. “En son dünyaya gelenin ve en son ölenin kim olacağını, ilk ölenin kim olduğunu ve neden öldüğünü, ölümün insana neden yapıldığını… Cennet ve Cehennemin nasıl kurulacağını, Cennetin çok güzel, Cehennemin çok korkunç olduğu söylendiği halde kendisinin hayalinde henüz canlanamadığını, fakat çok merak ettiğini34 gibi sorular karşısında anne ve babanın ya da eğiticilerin acele etmeden olgunlaşmış cümlelerle çocuğun sorularını dikkatle cevaplandırıp, onu ikna etmesi gerekmektedir. Çocuğun birçok sorusu çok amaçlıdır. “Yıldızlar geceleri neden parlıyor? gibi safiyane soruların ilerisinde, kendisinin ve dünyanın yaratılışındaki hikmeti anlamaya kadar uzanır.35 Bu sorular karşısında sosyal çevresinden gerekli desteği alamayan çocuk, mesela ölen bir yakını veya kardeşi karşısındaki tavrı, çok daha şaşırtıcı ve tehlikeli olacaktır. Çocuk anne ve babasının ölen bir yakını karşısındaki tavrını dikkatle takip etmektedir. Ölümü nasıl karşıladıklarını anlamaya çalışacaktır. Öğrenilenlerle çevresindeki uygulamaların uyuşup uyuşmadığına bakmaktadır. Annelerin kendi dini yaşantıları çocuğun Allah’tan korkmasında rol oynar.36 Burada çocuk bilgilerin uygulamasını annesinde görmekte ve örnek almaktadır.

Bu kavramlar çocuğu hiç verilmemişse, çocuğun duyguları geliştirilmemiş, köreltilmişse, iptidailiğini koruyarak, belki istenmeyen yönde sapmalar da olacaktır.37

Tabii burada düşünülmesi gereken bir husus da, çocuğa hangi yaşta dini eğitimin verileceği38 konusudur. Zamanlaması dikkate alınmamış telkinler ve bilgiler çocukta olumsuz sonuçların oluşmasına sebep olabilir. Anne ve babalar sonradan düzeltilmek zorunda kalınmayacak kavramları öğretmeyi amaçlamalıdırlar. Burada anne baba örneğinin ağır sorumluluklarını bilerek; evin, çocuk için insan karakterini şekillendiren ilk ve en önemli okul olduğunun bilinmesi ve ona göre adımlar atılması hususunun altını çizilmesi gerekmektedir. Hangi yaş dönemi olursa olsun, 10 yaşına kadar çocuk, model olarak anne ve babayı kendisine seçmektedir. Hayatın nasıl yaşanılacağını, hangi durumlar karşısında hangi tepkilerin verileceğini, dini emirlerin ve yasakların nasıl uygulanacağını bu okulda öğrenmektedir. 3, 5, 7, 9 yaşları arası çocuklar namaz, oruç, yemekten sonra Allah’a şükür duası ve benzeri ibadetleri bu okulda kazanmaktadırlar.

Yetişkinler Çocuğu, Çocuk Olarak Algılamalıdır

Çocukta ölüm oldukça mühim bir hadisedir. Ölümle karşı karşıya kalmanın daha önce hiç görülmemiş ve sıradışı bir davranışı ortaya koyduğuna hiç kuşku yoktur.39 Onun için yetişkinler olarak çocukları çocuk gibi algılanmalı, teçhizatlarının her zaman yetişkinlerden farklı, zaman zaman da eksik olduğunu gözden kaçırma hatasına düşülmemelidir.40 Çocuğa ulaşacak dili ve metodu yaşına, zekasına, biyolojik gelişimine dikkat ederek vermeliyiz. Bu durumlar dikkate alınmadan, alelacele verilecek cevaplar olumsuz bakış açılarını besler. Derinliğine dini anlayış olmadan, kalıcı, sağlam bir ilerleme olamaz.41

İçinde her türlü oyuncakların bulunduğu ve her istenilenin verildiği bir Cennet anlayışı karşısında çocuk, oraya gidişi çok fazla garipsemeyecektir. Onun için Allah’ı, ölümü değerlendirebilecek bir fikir alt yapısının gereği dikkatleri çekmektedir. Dini altyapısı tamamlanmış, inanç mantığı oturmuş bir çocukta ölüm; tabut ve kabir içine girmek olarak kabul ediyorlar fakat onların nazarında yine de Cennete girerler. Bununla birlikte ölüm kaçınılmaz olduğu halde ölen kişi Cennette tekrar yaşamaktadır. Ölümün hayati fonksiyonların durması anlamına gelmesine rağmen, ölen kişinin Cennette oyunlar oynayacağına inanmaktadır.42 Çocuk öncelikle kavramlar arasında nasıl bir bağlantı bulunmakta onu sorgulamaktadır. Ölüme geçmeden evvel, hayatı kimin verdiği ve neden verdiği, nimetleri kimin verdiği, ölümü kimin verdiği, amacının ne olduğu, Cennete ancak öldükten sonra gidilebileceği bağlarının çocuğa anlatılması gerekmektedir.

Daima gizemli tarafı ağır basan ölü kavramı anlatılırken ahiret inancı devreye girmektedir. Bir çok anne çocuklarının “ölen şimdi nereye gitti?” sorusuna “Cennete”, “Allah’ın yanına gitti” gibi cevaplar verirler. Oysa ki Allah ve Cennet kavramları da tıpkı ölüm gibi çocuğun anlayışında manevi anlamına ulaşmamıştır. Gidilen yerin Allah’ın yanı olması veya Cennet olması da ölümün şüphelerle karşılanmasına mani olmamaktadır.43

Cennet fikrini anlatmadan, öldükten sonra yeni bir hayatın başlayacağını belirtmeden, Allah’ın kullarını çok sevdiğini ve dünya ve ahirette ona çok şeyler verdiğini ortaya koymadan anlatılacak bir ölüm hadisesi, çocuğun dünyasında tamiri mümkün olmayan sonuçları beraberinde getirecektir.

Çocuğun ölüm kavramını gerçekçi bir şekilde algılayabilmesinde bu derece derece yaklaşımın etkisi bulunmaktadır. Çocuk durumu kavradıkça ölümün büyük bir kaygı konusu olmadığını anlamaya başlar.44 Ölümle ilgili sözlerin ağırlığını hafifletmek için kullanılan sözler (uykuya daldı) (Cennete gitti) (meleklerin yanında) ölüm korkusuna karşı kurulan çok ince engellerdir ve çocuğu şartlandırır.45 Fakat bu yaklaşımda doğru olmayan bilgiler yer almamalıdır. Büyükler, ebeveynler için yalancı mutluluğa vesile olacak bilgilerin çocuğa aktarılmasında zarar yoktur gibi değerlendirilse de, çocuklar konuya (ölüme, ölümle ilgili örneklere, anlatılanların doğru ve yanlışlığına) aldırmamazlık46 etmemektedirler. Çocuk ölüm karşısında bir şaşkınlık veya duyarlılık yaşarken, çevreden gelen şaşırtıcı mesajlarla şaşkınlığı daha da güçlenebilecektir. Bütün bu olup bitenleri çocuk bir bir değerlendirecektir. Hatta annesi ölen bir çocuk, kendisinin de ölmesi gerektiği işaretini alabilmektedir.

Tabii bunlar yaşanırken ölüme karşı savunma mekanizmaları da sürekli bir çalışma içerisindedir. Çok küçük çocuk ölümü düşünür, ondan korkar, onu merak eder, bütün hayatı boyunca kendisiyle birlikte kalan ölümle ilgili algıları kaydeder ve ölüme karşı büyülü bir etkiye sahip savunmalar geliştirebilir.47

Çocuğa ulaşma yollarından kabul edilen oyun, çocuk için etkili bir yoldur. Oyun diliyle birçok gerçekler çocuğun dünyasına taşınabilir. Çocuk oyundaki unsurları büyük bir titizlikle değerlendirir. Nitekim bir çocuğun elinden onun kendi çocuğu gözüyle baktığı tahta parçasını alıp da sobaya atıverin; çocuğun göstereceği tepki sizi korkutacaktır. Bunu yapmakla çocuğun gözünde düpedüz bir cinayet işleriz; çocuğumuz bir korkuyla donakalarak bizim elimizden ne kötülükler gelebileceğini sezip, kendisinin de tıpkı kendi çocuğu tahta parçası gibi bizden ne davranışlar bekleyebileceğini ve beklenmesi gerektiğini hisseder.48 Buradan anlaşılır ki, oyun diliyle çocuğa rahatlıkla ulaşmak mümkün ve etkili davranış yöntemleri bu tarzda çocuğa kazandırılmış olur.

Oyun arkadaşları çocuk için önemli bir çevredir. Onların nelerle ilgilendikleri, sorulara nasıl cevap verdikleri ve farklı olarak neler yaşadıkları da çocuğun dikkatini çeken hususlar olacaktır. Özellikle kendisinin sevdiği ve saydığı bir arkadaşının davranışları çocukta, taklidi beraberinde getirecek ve o davranışları kendisinin de yaşaması gerektiği kanaatini güçlendirecektir.

Çocuklar kendi arkadaşlarının önemli olaylar karşısında nasıl bir tavır takındıklarına da dikkat ederler. Ölen bir yakını karşısında çok ağlayan bir çocuğun tavırları diğer çocuklarda, “ağlamak gerekliymiş” gibi bir kanaati doğurur.

Ailenin ve yakın akraba çevresinin üzerinde titizlikle durduğu çocuğun, kavramlar karşısındaki tavrı daha bir net olacaktır. Allah’ın, ölümün, Cennet ve Cehennemin insanlardan çok uzak kavramlar olmadığını, onlardan korkmanın çok fazla faydasının olamayacağını düşünür.

Ölümle ilgili bir hayli altyapı elde eden çocuk, ölümün farkına vardığında, bu düşünce sistemi bir kargaşa içine girer; hayvanlar ve insanlar ölür ve ölümleri güdülerinin sonucu olarak açıklanamaz. Çocuklar yavaş yavaş ölümün bir tabii bir olay (Kanun-u İlahi) olarak anlamaya başlarlar. Herkes için geçerli ve kişisel olmayan bir yasa.49 Ve hatta durumu anladıkça ölümün büyük bir kaygı konusu olmadığını anlamaya başlar.50 Haliyle ölen bir yakını karşısında anne ve yakın çevresinin takınmış oldukları tavırlar içerisinde mesela, oldukça soğukkanlı bir tutum ne kadar olmaması gereken bir tutumsa, çok aşırı bağırıp-çağırmalar da olmaması gereken bir tutum olacaktır. Bir ayrılığı beraberinde getiren ölümün, daha sonra tekrar Cennette birlikte olunacak yaklaşımıyla etkisini azaltacaktır.

Burada dış çevre ile aile ortamı farklı tavırlar gösteriyor, inançlı-inançsız bakış açıları birbirine karışıyorsa, bunun nedenleri çocuğa izah edilmek durumundadır. Çocuğa bu açıdan çevresindeki anne baba ve akrabalarının telkinde bulunması faydalı olacaktır.

Tabii ki, aileler çocukta varolan bu tabii Allah inancının ne ağır duygusal, zihinsel yüklerle boğmalı ve ne de çocuğu gelişiminin bu yönünde yalnız bırakmamalıdırlar.51 Dini açıdan dış uyarılar çocuk ruhunun yapısına birebir karşılık gelmiyorsa, faydalı olmazlar.52

Zaten gelinen bu nokta çocuk için ölümün varlığını kabul ve yeni hayat için yapabileceklerinin muhasebesinin başlayacağı bir aşamadır.

Çocuklarda Ölüm Tasavvuru

Çocuğun ölümle ilgili düşüncelerini anlayabilmek ve bu düşüncelerin hangi yaş ve eğitimdeki çocuklarda nasıl seyir izlediğini bilmek anketlerin ortaya koyacağı bir sonuçtur. Fakat bilinen bir gerçek var ki o da, çocuklarda ölüm kavramının oldukça derin bir gündemle ve yetişkinlerin bile tahmin edemeyeceği bir çeşitlilikle soruları bulunmaktadır.

Davranış bilimcileri konuyu yakından incelemek istediklerinde hep çocukların ölümle olağanüstü bir şekilde ilgili olduklarını keşfederler. Çocukların ölümle ilgili kaygıları çok yaygındır ve yaşantı dünyalarında geniş kapsamlı bir etki53 meydana getirmektedir. Beş yaşındaki oğlumla bir gün sahilde yürürken birden yüzünü başına bana doğru kaldırıp, “iki büyükbabamda ben onlarla tanışmadan öldü.” dedi. Bu ifade buz dağının yüzeydeki görüntüsü gibiydi. Bu konuyu uzun süredir düşündüğünden emindim. Bu tür konuları sıklıkla düşündüğünü sorduğumda garip bir şekilde bir yetişkin sesiyle, “her zaman düşünüyorum” diye cevap verince çok şaşırdım.54 Çocuk deyip geçmeden onların dünyalarında oluşan ve yer eden kavramları algılamasında yardımcı olmak gerekmektedir. Ölüm, çocukların çocukça dünyaları için hem duygu olarak ağır ve hem de içinden kolay çıkılması mümkün gözükmeyen bir mahiyet arzetmektedir. “Çocukların ölmeyeceği inancı; çocukların hayatın erken döneminde yararlandıkları yaygın bir teselli çocukların ölüme karşı bağışıklıklarının olduğu şeklindedir. Küçükler ölmez; ölüm yaşlılarda görülür ve yaşlılık çok çok uzaktadır.”55 düşüncesi çocuğu bir noktaya kadar teselli eder. Ama bu onun gündeminde sürekli bu şekilde devam eder demek değil. Çünkü çocuğun gündemi şartlara ve dönemlere göre farklılaşır.

Ancak Allah’a zihnen hazırlanmış bir çocuk, ölümün Allah tarafından gerçekleştiğini zorlanmaksızın kabule hazırdır. Fıtraten sahip oldukları çocuğa bu yakın hisleri vermektedir. Ölümün varolan bir gerçek olduğunu, değiştirilemeyeceğini, ondan korkulacağını ama yine de onunla insanın günün birinde karşılaşılacağını düşünmektedir. Yetişkinlerin rehberliği bu noktadan sonra devreye girebilir. Ölümün bir ceza olmadığı vurgulanmalı, Allah’ın bunu acımasızlığından yapmadığını anlatabilmek için Cennetin güzelliklerinden bahsetmelidir. Ölen yakınının Cennete gittiğini, yaptığı duaları Allah’ın ve onun duyduğunu söylemelidir. Allah’ın ölen insanlara rahmet edeceğine dair oluşturulan ümitler çocuk ruhunda huzur ve sükuneti sağlar.56

Çocuğun gerçek bir ölüm paniğine kapıldığını söyleyebilmek güçtür. Ona ölümü merak ettiren hakiki sebepler, daha önce tecrübe ettiği ayrılık, acı çekme gibi sebeplerdir. Bağlı ve bağımlı olduğu insanların bir anda kaybolması çocuğun zihninin kabul etmekte zorlandığı bir durumdur.57

Çocuğun, ölümü algılaması çok detaylı ve kapsamlı değildir. Başta anne olmak üzere diğer yakınların ve sevilen kişilerden bir gün müddetsiz olarak ayrılabilecekleri düşüncesi uzun süre benimsenemez ihtimaldir ki, çevrede karşılaşılan ilk ölüm olayının ardından en çok sorulan “niçin öldü?” sorusunun gerisinde ayrılık kaygısı uzanmaktadır.58

Daima gizemli tarafı ağır basan ölüm kavramı anlatılırken ahiret inancı devreye girmektedir. Bir çok anne çocuklarının “ölen şimdi nereye gitti” sorusuna “Cennete”, “Allah’ın yanına gitti” gibi cevaplar verirler. Oysaki kavramlar çocuğa aktarılmadan, sevdirilmeden “ölenin Allah’ın yanına gitmesi veya Cennete gitmesi” cevabı çocuğun ölüme karşı olan şüphelerini ortadan kaldırmaya yetmeyecektir.59

Çocuk, somut olayları idrak etme dönemini yaşarken, ölüm gibi soyut bir kavramı algılamada haliyle zorlanacaktır.60 Onun için ilgilenen büyüklerin, hikayecikler veya örneklendirmeler şeklinde bu kavramları çocuğa aktarmasında fayda bulunmaktadır.

Ölüm olayının çocuğun dünyasına aksinin oldukça ciddi boyutlarda olduğunu belirttik. Çocuğun ölümü değerlendirirken ne gibi alt bilgilerle değerlendirdiği veya onu neyin üzerine bina ettiği, sorularına nasıl cevaplar bulduğu, cevaplar karşısında ikna olup olmadığı, tabut, kabir ve toprağın altı alemin nelere sahip olduğu gibi konularda hazmedilmiş bilgilere sahip olması sağlıklı düşünce üretiminin zemini hazırlanmış demektir. Bu temel olmadan mantıklı ve akla uygun yaklaşımlar oluşturabilmenin imkanı bulunmamaktadır.

Ölüm düşüncesinin bu kişinin durumuna göre değişen özelliğine göre yani her insanın inanç, düşünce, fikir, ahlaki ve manevi yapısıyla doğru orantılıdır. Düşünce tarihinde ölüm hadisesini açıklamaya çalışan düşünürler kendi fikir ve düşünceleri doğrultusunda yorumlamışlar ve ölüme karşı alınacak tavırlar belirlemeye gayret etmişlerdir.61

Ölüm, hayatla birlikte ele alınması gereken bir olgudur. İnsan düşünen bir varlık olduğu için hayatın hemen yanı başında bulunan ve hayatın yokoluşunu sergileyen bir vakıaya duyarsız kalması düşünülemez. Ölümü hayattan uzaklaştırmak, insanı sadece içinde bulunduğu anı yaşayan hayvanın seviyesine indirmek demektir. Bu sebepten dolayı ölüme hayata sokmak mecburiyetindeyiz.62 Ölümle ele alınan hayat karşısında, kişinin bakışını belirleyen düşünce alt yapısı, onun nasıllığını ortaya çıkaracaktır.

Çocuğun ölümle olan tanışması, çocuğun annesi, babası veya sevdiği bir arkadaşının ölmesiyledir. Ölümü ele alırken, onun değişik bakış açılarının varlığı söz konusudur. Kendisini fark etme dönemi içindeki bir çocuğun, yani “ben” diye isimlendirdiği şeyin bir gün varolmayacağını anlaması varlığının şuuruna erişmesiyle eşanlamlıdır. Çocukların ben ve ben-dışı ayırımını yapmaya başladığı zamanın ölüm problemiyle kendi bilinci ölçüsünde ilgilendiği yaşlara karşılık gelmesi de bundan olsa gerektir. “Benlik”in fark edilmesi ölüm fikrinin fark edilmesi için bir önkoşuldur.63

“Kardeşim Cennetin Bir Kuşu Oldu”

Yetişkinlere ölümü anlattığınız gibi çocuklara anlatamayacağınız bir gerçektir. Bu çocuğun algılamasının basitliği anlamında değildir. Çocuk hadiselerin izahında tesadüflerin olabileceğini düşünemez. Bunun için her şeyin sebebini bulmaya çalışır.64 Kendiliğinden bir meydana gelişi çocuk da anlamlı bulmamaktadır. Çocuğun içinde bulunduğu ruh halini ve ölüm karşısındaki tavrını anlatan Bediüzzaman; “Nev-i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, ahiret imanıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin istidatlarını taşıyabilirler. Çünkü, her vakit, etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle, onun nazik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zayıf kalbinde ve mukavemetsiz ruhunda öyle bir tesir yapar ki, hayatı ve aklı, o biçareye alet-i azap ve işkence edeceği zamanda, ahiret imanının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan sakladığı o endişeler yerinde bir sevinç ve genişlik hisseder, der: ‘Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennetin bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyfeder, gezer. Ve validem öldü, fakat rahmet-i İlahiyeye gitti. Yine beni Cennette kucağına alıp sevecek. Ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim’ diye insaniyete layık bir tarzda yaşayabilir.”65 tarzındaki bir bakış açısından başka ölümü ve öldükten sonraki hayatı hoş gösterecek bir tablo olamaz.

İnsanlığın hemen hemen yarısını oluşturan çocukların, öldükten sonra yeni bir hayatın başlangıcı ve orada bütün nimetleriyle Cennetin varlığı bakış açısı; çocuklar için oldukça ağır olan ve dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilme66 gücünü verecektir. Hatta ahiret inancının çocuklarda hükmetmesi durumunda, ahiret inancı çocuklara manen der; “Cennet var, haylazlığı bırak.” Çocuk da o güzel mekana ulaşabilmek için bırakır. Çünkü çocuk doğru kabul ettiği şeye inanır. Çocukların ölüme bakışı kendi algılama biçimleriyle şekillenmektedir. Bu açıdan bazı çocuklarda ölüm, “ölüler ölü değildir; onlar dinlenmekte, anıt parklarımızda ebedi müziğin sesiyle uyumakta, en sonunda sevdiklerine kavuşacakları ölüm sonrası hayatın tadını çıkarmaktadırlar.67 İnancı konusunda şüpheleri olan insanlar için ölüm, bir stres kaynağı, hatta yok olup gitme sebebi olduğu için, korkuyu da beraberinde getirmektedir. Zira yokluk kavramı insanı korkutan bir özelliğe sahiptir. Bu yaklaşım çocuklarda büyük bunalımların temelini oluşturur.

Bir annenin üç yaş dokuz aylık çocuğuyla aralarında geçen konuşma dikkat çekicidir.

Jane, hiçbir dinsel bilgi almadı ve şu ana kadar tanıdığı hiç kimsenin ölümüyle bağlantılı olarak ölümle konuşmadı. Birkaç gün önce ölümle ilgili sorular sormaya başladı… Konuşma Jane’nin insanların de baharda çiçekler gibi geri gelip gelmediklerini sormasıyla başladı. Bir ya da iki hafta önce en sevdiği çiçeği öldüğü için çok üzülmüştü ve biz de onu çiçeğin baharda geri geleceğini söyleyerek rahatlatmıştık. Aynı şekilde değil ama, farklı bir şekilde, büyük bir olasılıkla bebek olarak geri geldiklerini söyledim. Bu cevap onu çok endişelendirdi -değişiklikten ve insanların yaşlanmasından nefret ediyor o- çünkü şunları söyledi, “Büyükannemin farklı olmasını istemiyorum, değişmesini ve yaşlanmasını istemiyorum” “Büyükannem ne zaman ölecek?” “Ben de ölecek miyim?” “Herkes ölür mü? diye sordu. Evet yanıtım üzerine gerçekten insan yüreğini burkan bir şekilde ağlamaya başladı.”

Tabii burada çocuk birbirinden farklı kavramlarla karşılaşmıştır. Yanlış bilgi çocuğun dünyasını hepten kargaşaya itmektedir. Çocuk diğer yaklaşımlara anlamlı cevaplar verirken; “büyükannesinin bebek gibi değişerek tekrar geri gelmesi fikrine anlam verememiştir. Anlaşılıyor ki çocuklara doğru bilgilerle ulaşmak önem arz ediyor. Önce anlaşılması güç de olsa, fakat mantığına uyduğu için sonradan tasdik edecektir. Nitekim Jerome Bruner, her konu herhangi gelişim aşamasındaki her çocuğa entelektüel bir dürüstlükle etkin bir şekilde öğretilebilir.68 demektedir.

Çocukta Ölüm Korkusu

İnancı ne kadar sağlam da olsa, yaş ilerledikçe çocuklarda ölüme karşı bir korkunun varlığı araştırmaların verileri içerisindedir. Çocukları üç grupta değerlendirerek, 5-8 çocukluk dönemi, 9-12 ergenlik dönemi öncesi gizlilik dönemi, 13-16 ergenlik dönemi şeklindeki araştırmada, çocuğun her üç dönemde ölümle bir ilgisinin varlığı dikkatleri çekmektedir. Burada özellikle gizliliğin altında, ölümün farkında oluş69 da yatmaktadır.

Çocuklarda ölüm korkusunun altında, bir daha o sevdiklerini görememe endişesi bulunmaktadır. Ölen bir kişi veya yakını karşısında, “hepsi bitti” çocuğun sözcük dağarcığındaki ilk ifadelerden birisidir ve “hepsi bitti” çocukluk korkuları içinde yaygın bir temadır.70 Bu tema çocuğu ciddi korkulara itmektedir. Bu şekildeki bir yaklaşımın ürünü olan düşünce çocuğu bir hiç olmak71 korkusuyla baş başa bırakacaktır.

Çocuğun zayıf yaratılışında ve nazik dünyasında oldukça önemli olan ölüm duygusu, kendi seviyesine ulaşmış fikir ve düşüncelerle beslenmediği takdirde, korku daha ciddi boyutlara taşınacaktır. “Dört yaşındaki bir kız çocuğu yaşayan her şeyin bir gün öleceğini öğrendiğinde yirmi dört saat boyunca ağlamış.”72 Çocuğu neden bu kadar ilgilendirmektedir. Çünkü bütün sevdiklerinden, oyuncaklarından ve her şeyden tamamen ayrılma hissi çocuk dünyası için oldukça ağır bir yaklaşımdır. Nitekim bu küçük kıza annesi hiç ölmeyeceğini söz verdiği için sakinleşmiş. Demek oluyor ki, ölüm sadece yok olup gitme anlamında çocuğa ulaştığında korkunçluğu çağrıştırıyor. Allah, Cennet ve öldükten sonra yeni bir hayat yaklaşımları çocuğa yabancı gelmektedir. Çocukların ölümü erken yaşta keşfettiklerine, hayatın en sonunda biteceğinden korktuklarına ve bu bilgiler kendilerine uygulandığında73 çocukta ciddi korku izlerine rastlanmıştır.

Çocukla ölüm konusunda konuşan büyükler, ölümün neden korkulacak bir kavram olmadığını çocuğu bu konuda kendisiyle sadece başbaşa bırakmamak gerektiği ifade edilmektedir. Çocuk bu konuda yalnız kalırsa, kendi kafasında icatlar yaparak daha korkutucu tablolar üretir. Çocukların ölümle ilgili inançlarının gerçekten dehşet verici olduğunu ve çocukların zihinlerini rahatlatacak yollar bulmaya zorunlu olduklarını74 bilmek gerekiyor.

Din yoluyla doyuma ulaşmış bir korkunun da kişiyi huzurlu kılması beklenir. Örnek olarak ölümü bir son değil, yeni bir başlangıç olarak kabul eden kimseler için ölüm o kadar korkunç olmasa gerektir.75 Nitekim bu yaklaşımlar çocuğa değişik semboller, masal veya hikayeciklerle anlatılabilir.

Yaşı büyük bir çok çocuk ölüm korkusunun canlılığını doğrulayarak hafifletmeye çalışır. Dokuz on yaşlarındakiler genellikle ölümle alay ederler. 5-6 yaş grubu çocuklarda ölümün şu şekilde algılandığı görülür; ölümün sebebi ne olursa olsun benimsenmek istemeyen, Allah tarafından gerçekleştirilen uyku ya da baygınlığa benzeyen bir hadisedir.76

Fakat nasıl tarif edilirse edilsin, ebeveyninden birisinin öleceğini düşünmek çocuklarda görülen fobilerin başında geldiğine göre, “niçin öldü?” sorusunun aynı kaygının yansıması olduğu söylenebilir. Duygu ve hayallerle yüklü olduğu bu dönemde çocuk, ölüm sebebini öğrenerek bağımlı olduğu kişileri gözden geçirir.77

Örneklendirmelerle çocuğun seviyesini yakalayarak konuyu aktarma daha etkili bir yoldur. Öldükten sonra tekrar dirilişi sembolize ederek; ölmüş ağaçların, kurumuş yaprakların, tekrar dirilip yeşertilmesi çocuk için bilinen bir durumdur. Aynı şekilde insanın oduna benzeyen kemiklerinin tekrar hayata kavuşturulması, tıpkı bahar mevsiminin ihyası gibi ele alınabilir. Nebatatın haşrini yapan Allah’ın, insanın haşrini yapmaya gücü yeteceği78 izah edilir.

Çocuğun dünyasında kendisini seven, şefkat eden, her türlü nimetlerle donatan, dünyada güneş, ay, yıldızlar, çiçekler, kuşlar, böcekler, dağlar, ağaçlar küçük hayvanlar yaratmış bir Allah kavramı ile bununla yetinmeyerek, hiç ölümün olmadığı, her türlü oyuncakların olduğu, süt ırmaklarının bulunduğu, ve her zaman istediğini yiyip içebileceğin, her türlü oyunların oynandığı bir Cenneti yaratması çocukların beğenisini alan, Allah’ın çocukları çok seven bir Yaratıcı olduğu hissinin uyanmasına vesile olacaktır.

Allah’ın dünya ile birlikte ikinci bir dünya yaratması, çocukların gözünde insanları çok sevdiğinin bir delilidir. O’na karşı olan kanaatlerin güzel olması, O’ndan geleceklerin de güzel olmasını netice verecektir.

Aslında bir anlamda çocuğun oyunu, onun kavramlar karşısındaki yaklaşımlarını sergilemektedir. Öldükten sonra dirilme, ahiret, Cennet, Cehennem kavramlarını çocuk rahatlıkla oyunlarında kullanabilmektedir. Çocuklar tekrar tekrar ölüm ve yeniden dirilme oyunları oynarlar. Ölüm hakkında bir şeyler öğrenme fırsatı çok boldur.79

Ölüm artık çocuk için bilinmeyen ve korkulacak bir kavram değilse, öldükten sonraki hayatın da olabileceği, Allah’ın onu da yaratmaya gücünün yeteceği akla uzak gelmeyecektir.

Çocuk ölen annesini, kardeşini tekrar görme arzusu içerisindedir. Ve bu arzu ona oldukça sıcak ve anlamlı gelmektedir. Hatta kabir ve tabuta girmiş olsa bile, Cennette tekrar görüşme arzusu çocuğa teselli verecek önemli bir yaklaşım olacaktır. Özellikle çocukluk döneminde ve aynı zamanda ergenliğe kadar uzayan dönemde çoğu çocuk için Cennet, bulutların içinde veya uzay boşluğunda bir yerde bulunmaktadır. Cennetin somut, yerleşik tanımlamaları lise yıllarına kadar uzanmaktadır.80

Annesi ölen bir çocuğun dünyasındaki dalgalanmalar oldukça ciddidir. Okul çağına gelmemiş çocukların gömme törenlerinden uzak tutulması tavsiye edilen bir durumdur. Çocuğa, “Annen Allah’ın sevgili kulu olduğu için öldü” biçimindeki açıklamalar çocuğu başka sorulara iteceğinden bundan ziyade; sevdiklerine öbür dünyada tekrar annesine kavuşacağını belirten açıklamalar81 çocuğa daha uygun tavsiyelerdir.

Çocuk ölen bir yakının nereye gittiğini sorması ve gittiği yerin nasıl bir yer olduğunu merak etmesi normaldir. Çocuk sebepsiz bir harekete anlam vermemektedir. Her olayın bir sebep-sonuç ilişkisi bulunduğuna inanır. Bu ilişkinin nasıllığı yaş gruplarına göre değişir.

Çocukları en çok meşgul eden ve onların sürekli alakalarını çeken konulardan birisi de “ahiret” hayatıdır. Bunları ölüm, ölüler, ölüm sonu hayatında insanın karşılaşacağı işlemler ve durumlar oluşturmaktadır. Çocuklar (7 – 9 yaş) insanın nasıl doğup öldüğünü, öldükten sonra dirilip dirilmeyeceğini, nasıl ve neden dirileceğini, ölenlerin şimdi diri olup olmadıklarını, ölenlerin neden geri dönmediklerini, orayı gerçekten merak ettiklerini, Allah’ın ölümü bize neden verdiğini, Cennetin ve Cehennemin gerçekten varolup olmadığını, Allah’ın her ikisini de neden yarattığını merak etmektedirler.82

“Bin Yaşına Kadar Yaşamak İstiyorum.”

Çocuk hep yaşamayı arzular bir yapıdadır. Ölünce nereye gidiyorsun? Kaç yaşındasın? İnsanlar kaç yaşında ölür? gibi sorulara çok kendi gündeminde bulunan cevabı vererek, “bin yaşına kadar yaşamak istiyorum. Dünyadaki en yaşlı insan olana kadar yaşayacağım”83 diye ısrar ederken, bunlar çocuğun masumiyet ifade eden yaşının düşünceleridir.

Çocukların, ahiret hayatını zihinlerine yakınlaştırabilmek için bazı misallerle ifade etmek daha doğru olacaktır. Mesela onların yakından bildikleri ve içinde yaşadıkları mevsimlere dikkatler çekilerek; “belki her senede, belki her mevsimde bir kainat, bir alem gider, biri gelir.”84 Yazın güze; güzün bahara tahavvülü katiyetinde, ahiretin varlığını yaratmak Allah’a hiç de zor gelmeyecektir.

Dünya ve ahiret, çocuğun rahatlıkla anlayabileceği; bir saray, bir ev örnekleriyle akla yakınlaştırılır. “Resul-i Ekrem (a.s.m.) risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubudiyetiyle de ahiretin kapısını açar.”85 Bir kapının açılıp, sonra ölümle birlikte başka bir kapının açılması, çocuğun aklına uzak gelmeyecektir. Dünya kapısını açabilen, ahiret kapısını da açabilecektir şeklinde O’na olan inancı pekişecektir.

Çocuğun aklına sığıştıramadığı, toprağın altının ve ondan sonrasının nasıllığını çocukla konuşmak gereklidir. Kesin ve net bir biçimde toprağın altının korkunç olmadığını açıklamalı, inanan insanların öldükten sonra Allah’ın mükafatlarını hak ettiğini söylemeli, sormadan önce kabir azabı gibi akaid konularına kesinlikle girilmemelidir.86

Çocuğun sorularını önemsemek ve ciddi anlamda cevap vermek gerekir. Çocuğun dünyası oldukça ciddi konularla da ilgilenmektedir. Her şey çocukça değerlendirilmemelidir. Allah’ın ölüp ölmeyeceği, insanları öldürecekse niçin yarattığı gibi yetişkinleri hayrette bırakan sorular87 hep onun ciddi zihinsel faaliyetlerinin bir sonucudur.

Dini inançlar ölüm problemine felsefenin ve bilimsel bilginin veremediği cevapları vermeye muktedirdir. Ahiret inancı bu bakımdan çocuğun ölümle ilgili bütün sorularını cevaplamayı kolaylaştırır.88 Çocuğa bütün bu birikimlerin aktarılabilmesi, haliyle bu bilgilerle donatılmış bir aile hayatını gerekli kılacaktır.

Konunun önemini dikkate alarak, böyle önemli bir yolu çocukla beraber yürümek durumundayız. Aksi halde bu yol birlikte yürünmeden çocukları asla anlayamaz, asla onlara yaklaşamayız.89 Ölüm, kabir gibi kavramlar çok net bir dil ile, ama oldukça tatlı bir üslupla çocuğa anlatılmalıdır. “Kabir var; hiç kimse inkar edemez. Herkes, ister istemez oraya girecek.”90 şeklindeki net ifade karşısında, normal büyük insanlarda olduğu gibi, çocuklarda da üç farklı durum ve davranış şekli ortaya çıkmaktadır.

Birincisi; Allah’ın varlığına birliğine inanan, hayatı ve ölümü O’nun verdiğini düşünen, bir alemi bize kapatırken, yeni bir alemi bize açacağını kabul eden, Cennet ve Cehennemi yarattığını bilen bir bakış açısıyla ölümü ve öldükten sonraki hayatı değerlendirme söz konusudur.

İkinci olarak, ahireti tasdik eden, fakat sefahet içinde yaşayan insanların, günaha düşmüş ve devam eden insanların halet-i ruhiyesiyle ölüm ve ahireti değerlendirme.

Üçüncü yol ise; Allah’a, ahiret gününe, Cennet ve Cehenneme inanmayan bir insan gözüyle ölümü değerlendirme dikkatleri çekecektir.91

Burada çocuk gözüyle de bakıldığında en ağır ve tarifi en zor olan yol, ölümü bir hiçlik olarak, yok olup gitme, sevdiklerinden ebedi ayrılma olarak algılanan üçüncü yoldur. En karanlıklı bir yol olarak çocukların dünyasında derin ıztırapların ve ayrılık acılarının yaşandığı ve hatta çoğu kez çok olumsuz adımların atılmasına sebep teşkil eden bir tercih olarak, hayatı zehir eden bir tablosu bulunmaktadır. Bu tabloyu Bediüzzaman şöyle tasvir etmektedir; “bu hakikat-i haşriyenin neticeleri, insaniyetten çıksa, o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayattar olan insaniyet mahiyeti, murdar ve mikrop yuvası bir laşe hükmüne sukut edeceğini ispat eder.”92 Öldükten sonra dirilmeme gibi bir yaklaşım, bırakın fıtraten zayıf çocukları, büyük insanların bile hayatlarını zehir edecek, insan zihnini yiyip bitiren ve her vakit acı ve ızdıraplar içerisinde bırakan bir özellik taşır. Çünkü insanın aklı, kalbi, sürekli “nereden gelip, nereye gittiği” ile meşgul olmaktadır. Böyle bir bakış açısıyla bir insanın hayattan lezzet ve zevk alması mümkün değildir. Zaten insaniyet fıtratı böyle safsatayı reddetmektedir. Velev ki çocuklar da olsa bile. Hiçbir şeyin kendi kendine olmasının mümkün olamayacağını, her şeyde bir amacın ve maksadın varlığını anlatırken Bediüzzaman, böyle bir tablonun gülünçlüğünü; “eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.” Demektedir.93

Sonuç

Çocuğun ruhen en rahatladığı, aklen ve mantıken tatmin olduğu ölüm yorumu ahiret inancıyla oluşur. Dünyayı yaratarak içini sayısız nimetlerle dolduran Allah, bu davranışıyla insanları ne kadar da çok sevdiğini göstermektedir. Yine Allah dilerse yeni bir hayatı ifade eden ahiret hayatının kapısını insanlara açacaktır. Vadettiğine göre bunu yerine getirecektir. Çocukta bunu yapıp yapamayacağı kavramı oluşmaz, çünkü yaptığı bir örneği çocuk dünya suretinde görmektedir.

Anketler öldükten sonraki hayat konusunda, araştırmacılara oldukça faydalı sonuçlar çıkarmıştır. Anketlerden anlaşıldığına göre, çocuk dini terim ve kavramları daha çok aile ortamından öğrenmektedirler.

Günahkarların Cehenneme gideceğini büyüklerden duyan çocuklar, mezarlıkta mezarlara kulak verip acıdan inleyenlerin seslerini işitmeye çalışmışlar, çöken mezarların içine bakıp ölülerin yanıp yanmadığını araştırmışlardır. Konuyla ilgili Doğu ve Batı’da bir çok çalışmalar dikkat çekicidir. Ölüm ve öldükten sonraki hayatın varlığına ve fıtri olduğuna bir delil de ifade edeceğimiz diyalogda geçmektedir. Küçük yaşlarda annesini, babasını veya bir yakınını kaybeden çocukları en çok sakinleştiren cümlelerin “onlar artık Cennette yaşıyorlar ve sizi bekliyorlar, siz de zamanı gelip oraya gittiğinizde onunla görüşeceksiniz, hem de hiç ölmemek üzere. Allah ölen anneni, babanı sevmektedir. Ona ne isterse vermektedir.” şeklindeki cümlelerin olduğu anlaşılır. Konuyla şu diyalog ibret vericidir:

Küçük bir kız, bir çocuğun annesinin öldüğünü işitince kendi annesine şöyle sormuştur:

- Anneciğim ölü anne ne demek?

- Ölmüş, artık yürümeyen, konuşmayan bir kadın demek.

- Peki o zaman çocukları ne yapar?

- Şey, anne ölünce çocuklara ya babaları ya da teyzeleri bakar.

- Sen de bir gün ölü anne olacak mısın?

- Evet, ama buna daha zaman var.

- Çok, çok, çok zaman değil mi?

- Evet çocuğum.

- Senin ölmeni istemiyorum. Sen hep böyle yanımızda ol.

- Ben ölünceye kadar sen büyür kocaman olursun.

- Anneciğim, ya konuşan kısım, insanın içindeki konuşmalara ne olur?

- Bilmem bazıları diyor ki insan ölünce başka bir dünyaya gidip orada yaşar. Bazıları inanmıyor buna.

- Biz inanıyoruz değil mi?94

1. Yalom Irvın, Varoluşçu Psikoterapi, Çev. Zeliha İyidoğan Babayiğit, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999, s. 133.

2. Bilgin Beyza (Prof. Dr.), Eğitim Bilimi ve Din Eğitimi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları/185, Ankara 1988, s. 7.

3. Yavuz Kerim, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1983, s. 107.

4. 3. Mevlana Kongresi (Tebliğler), Selçuk Üniversitesi Yayınları/71, Konya 1988, s. 76, s. 77, 81, 82, 92, 93.

5. Yavuz, s. 42, 125, 107; Konuk Yurdagül, Okul Öncesi Çocuklarda Dini Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları/146, Ankara 1994, s. 21.

6. Kur’an-ı Kerim, Rum Suresi, 30. ayet, (Yeni Asya Gazetesi Neşriyatı, Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Hazırlayanlar: İsmail Mutlu-Şaban Döğen, İstanbul 1991, s. 406.)

7. Ayesbeyoğlu Nevzat, İslamiyet’in Eğitimimize Getirdiği Değerler ve Kur’an-ı Kerim’in Eğitim ile İlgili Ayetlerinin Tahlili, MEB, İstanbul 1991, s. 4.

8. Mangır Mine, Türk Ailesi ve Çocuk Eğitimi, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Yayınları/1170, Ankara 1990, s. 1.

9. Konuk Yurdagül, Okul Öncesi Çocuklarda Dini Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları/146, Ankara 1994, s. 92.

10. Zulliger Hans, Çocukta Oyunla Tedavi, Cem Yayınevi, İstanbul 1997, s. 91.

11. Bilgin, s. 92.

12. Din Eğitimi ve Araştırmaları Dergisi, Çocukların Dini Kavramları, (Çev. İlhan Yildız), Emre Matbaacılık, İstanbul 2000, s. 432.

13. DEA.Dergisi, s. 432.

14. DEA.Dergisi, s. 433.

15. DEA.Dergisi, s. 433.

16. DEA.Dergisi, s. 405.

17. DEA.Dergisi, s. 405.

18. DEA.Dergisi, s. 406.

19. DEA.Dergisi, s. 409.

20. DEA.Dergisi, s. 407.

21. Konuk, s. 76.

22. Konuk, s. 101.

23. Yavuz, s. 260.

24. Yavuz, s. 125.

25. Yavuz, s. 151.

26. Konuk, s. 26-27.

27. Konuk, s. 32.

28. Erdil Kemalettin, Aile Okulu, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1991, s. 30.

29. Öymen Hıfzırrahman Raşit, Eğitime Giriş-I, Yeni Desen Matbaası, Ankara 1965, s. 69.

30. Erdil, s. 5-6.

31. Yavuz Kerim, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1983, s. 40.

32. Mangır, s. 2.

33. Mangır, s. 1.

34. Yavuz, s. 87.

35. Öymen Hıfzırrahman Raşit, Eğitime Giriş-I, Ankara 1965, s. 67.

36. Konuk, s. 53.

37. Bilgin, s. 93.

38. DEA Dergisi, s. 437.

39. Yalom, s. 143.

40. Konuk, s. 101.

41. Bilgin, s. 3.

42. DEA Dergisi, s. 431.

43. Konuk, s. 92.

44. Yalom, s. 131.

45. Yalom, s. 182.

46. Yalom, s. 182.

47. Yalom, s. 142.

48. Zulliger, s.18.

49. Yalom, s. 141.

50. Yalom, s. 131.

51. Konuk, s. 101.

52. Konuk, s. 101.

53. Yalom, s. 129.

54. Yalom, s. 130.

55. Yalom, s. 162.

56. Konuk, s. 93.

57. Konuk, s. 90.

58. Konuk, s. 100.

59. Konuk, s. 92.

60. Konuk, s. 92.

61. 3. Mevlana Kongresi ( Tebliğler), Selçuk Üniversitesi Yayınları/71, Konya 1988, s. 76.

62. 3. Mevlana Kongresi (Tebliğler), s . 80.

63. Engin Geçtan, Varoluş ve Psikiyatri, İstanbul 1990, s. 41.

64. Konuk, s. 90.

65. Nursi Bediüzzaman Said, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 203.

66. Nursi, Sözler, s. 92.

67. Yalom, s. 183.

68. Yalom, s. 182.

69. Yalom, s. 154.

70. Yalom, s. 152.

71. Yalom, s. 151.

72. Yalom, s. 131.

73. Yalom, s. 182.

74. Yalom, s. 160.

75. Konuk, s. 14.

76. Konuk, s. 92.

77. Konuk, s. 44.

78. Nursi Bediüzzaman Said, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1993, s. 270-271.

79. Yalom, s. 144.

80. DEA Dergisi, s. 433.

81. Konuk, s. 93.

82. Yavuz, s. 87.

83. Yalom, s. 131.

84. Nursi, Sözler, s. 626.

85. Nursi, Sözler, s. 72.

86. Konuk, s. 93.

87. Konuk, s. 93.

88. Konuk, s. 92.

89. Yeniterzi Emine (Doç.Dr.), Mevlana Celaleddin Rumi, TDV Yayınları/161, Ankara 1997, s. 78.

90. Nursi, Sözler, s. 131.

91. Nursi, Sözler, s. 131.

92. Nursi, Sözler, s. 93.

93. Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 182.

94. Bilgin’in eserinden iktibas edilmiştir, (Jersild Arthun, Çocuk Psikolojisi, Çev. Gülseren Günce, Ankara 1976, s. 50.)

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=10

———————————————

Kıyamet Günü ve Ahiret, Sızıntı, Ocak 1997, Cilt 18, Sayı 216

Evet, hele “Sûra üfürüldü mü, işte o gün çok çetin bir gündür; (bilhassa) kâfire (hiç de) kolay değildir.” Ya o “Göklerin yarılıp parçalandığı, cehennemin köpürüp alevlendiği ve cennetin yaklaştırıldığı an, her nefis, dünyada ne hazırlayıp oraya sunduğunu (mutlaka) bilecektir.”

“(İşte) O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar (kaçar; çünkü) o gün herkesin, başından aşkın bir işi var.. yüzler vardır o gün parıl parıl, gökçek ve sevinçle mütebessim.. yüzler de vardır, karanlık ve toz-toprak bürümüş, işte onlar kâfirler ve mücrimlerdir.”

“Şüphesiz kâfirler için zincirler, bukağılar ve çılgın alevler hazırladık. İyilikle oturup kalkanlara (gelince, onlar) kadehlerle kâfûr karışımı (kevserler) içerler.”

Arzın darmadağınık olup, yıldızların bağı kopmuş tesbih taneleri gibi sağa-sola savrulduğu o dehşetli gün, dimağlardaki cehennem tohumu ve gönüllerdeki cennet çekirdeğinin ayrı bir inkişaf faslıdır: Evet bir yanda: “Hayır hayır! Yer çarpılıp paramparça olduğu, meleklerin saf saf (olup durduğu) ve cehennemin getirildiği o gün (evet işte o gün) insan her şeyi anlar (anlar ama) onun için (artık anlamanın) ne yararı var ki? (O) keşke bu hayatım için (bir şeyler hazırlayıp) gönderebilseydim, der.. artık O’nun azabı gibi kimse azab edemez ve O’nun gibi kimse zincire vuramaz.” Ürperten bir tablo; diğer yanda da: “Ey itminan içindeki nefis! O senden, sen de O’ndan râzı olduğun halde dön Rabbine! (Dön) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!”

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/kiyamet.ve.hesap.gunu/a10765.html

——————————————————————————————————————-

Kıyamet ve Hesap Gününde Pişmanlık, Sızıntı, Haziran 1985, Cilt 7, Sayı 77

Çeşit çeşit nedâmet düşüncelerinin bir sis gibi ortalığı sardığı o gün; keşke, “düşünce dünyamla bir çığlık olup her yanı sarsaydım; sarsaydım da bütün ölü gönüllere rûhumun ilhamlarını duyurabilseydim” deyip dövünen ve pişmanlıklar içinde kıvranan çaplı ve çalımlı yüksek himmetlerin nedâmetleri duyulacağı gibi; bütün bir hayat boyu, kayda değer hiçbir iş yapamamış, hiçbir fedakârlığa katlanamamış ve koskoca ömür sermâyesini zâyi etmiş kimselerin de pişmanlıklarla inleyip şaşkın şaşkın sağa sola tosladıkları görülecektir.

İhmâllerin birer dev felaket halinde çevreyi sardığı, ekilen cehennem tohumlarının başak bağladığı, dört bir tarafın kararıp gözlerin döndüğü ve yürekler acısı bu hazîn manzaranın herkesi dağidar edip dize getirdiği o gün, (keşke) diyecekler; keşke, bugünleri dünden görebilsek ve bu felâketleri hazırlayan karanlık ruh ve karanlık çehreleri vaktinde sezebilseydik; sezebilseydik de, bugünkü çâresizliklere ve bu âh u efgâna düşmeseydik..!

Keşke, aldatıcı ruh ve mürüvvet bilmeyen bir kısım simalarla aramızda, aşılmaz dağlar bulunsaydı da hicrânı bir dert, dostluğu bin hasret, vefasız bir gürûh arkasına düşüp ömrümüzü zâyi etmeseydik..! Keşke, sağduyulu, sağ düşünceli aydınlık yolun muhasebe insanları arasında yerimizi alabilseydik de hesapsızlığın bağrında gelişen bugünkü anaforlara kapılıp gitmeseydik..! Keşke ilimlerle dimağlarımızı, inanç hakikatlarıyla da gönüllerimizi aydınlatarak Yüce Yaratıcı ve O’nun şaşmaz şanlı elçisi Ufuk İnsan’ın ak yoluna bağlılığımızı koruyabilseydik de ruhlarımızı saran şu binbir hezeyân, gönüllerimizi dolduran şu iç içe gurbet ve yalnızlıkları görüp hissetmeseydik..!

Keşke, ibret dolu sayfalarıyla maziyi yâda getirip, onun aldatmayan ve aydınlatıcı derslerinden alacağımız feyizlerle, geçmişimize yaraşır bir parlak gelecek hazırlamaya muvaffak olabilseydik..!

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/kiyamet.ve.hesap.gunu/a10761.html

——————————————————————————-

İnsanın Kazandıkları ve Hesaba Çekilme, Yeni Ümit, Nisan 1993, Cilt 3, Sayı 20

İş; amel ve aksiyonda netice programlı olma, onu gâye-i hayâl haline getirme ve onun külfeti altına girme, hem bir ızdırap hem de -hâşâ- Allah’la pazarlık yapma gibi bir saygısızlık, iradeyi devre dışı bırakarak. neticenin harika bir yol ile harikalar kuşağında meydana geleceğini beklemek de bir kuruntu ve miskinlik kılıfıdır: Zaten Kur’ân-ı Mübin de hem de kim bilir kaç yerde “yaptıkları şeyden ötürü”, “kazandıklarından ötürü” diyerek insanların başına gelecek iyi ve kötü şeylerin yine onların kendi amel, kendi aksiyon ve kendi davranışlarından dolayı meydana geldiğini ve geleceğini ihtar etmiyor mu? Ve kalb, akıl vicdan muvazenesinin en büyük mümessili insanlığın iftihar tablosu Ruh-u Seyyidi’l-Enam da: Kıyâmet günü kulun, henüz bir adım atma fırsatı bulamadan, ömrünü nerede tükettiğinden, bilgisini nasıl değerlendirdiğinden, malını hangi yollarla kazanıp nerelerde sarfettiğinden ve bedenini nerelerde yıprattığından sorgulanacağını hatırlatarak, sebep-sonuç, illet-mâlûl, gayret ve semere arasındaki sıkı ve sırlı münâsebeti iş’âr etmiyor mu? İslâm; kitap ve sünnetle, mü’minin dünya ve ukbâ hayatını, itikadî ve amelî durumunu, ibâdet ve ahlâk keyfiyetini tanzim ederken, aynı zamanda satır aralarında, insanın ruh, akıl, kalb, vicdan ve his dünyasına da öteler buudlu bir dünyadan değişik şeyler fısıldar, onun benliğinin derinliklerinde uhrevî esintiler, lâhut televvünlü duygular meydana getirerek her an onu değişik bir buudda bir kere daha ihya eder. Eder de, insan kendini Allah’a halife olma mevkiinde, eşyaya müdahale konumunda ve sünnetullah sırlarını kavrama, değerlendirme makamında bulur. Sonra da irade ve meşîet kaynaklı kâinat kitabıyla, O’nun kelâmından akıp gelen beyanını bir vâhidin iki yüzü gibi görür, hisseder.. tasavvur ve düşüncelerini, yaşayış ve davranışlarını, dünya ve ahiret mülâhazalannı arz ve semadaki muvazeneye göre dengeler.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/kiyamet.ve.hesap.gunu/a7580.html

————————————————

Hesap Günü, Sızıntı, Ocak 1997, Cilt 18, Sayı 216

Müttakiler, bir de kitaplarını sağdan alma sevinciyle coşar, neş’e çığlıkları atar ve şükranla iki büklüm olurlar: “Kitabı sağdan verilen: ‘İşte alın, okuyun bu kitabı! (Zaten) ben böyle bir hesapla karşılaşacağıma inanıyordum’ der. Ve artık o, hoşnut olacağı bir yaşayış içinde, (meyvelerin) salkımları (burnunun dibine) kadar yaklaşmış cennettedir. Ve onlara: Geçmişte yaptığınız amellere karşılık, afiyetle yeyin, için, denir. Kitabı soldan verilenler ise: ‘Âh keşke, bana bu kitap verilmeseydi! Keşke hesap nedir bilmeseydim!. Ve keşke ölüm işimi bitirmiş olsaydı! Malım hiçbir işe yaramadı. Güç ve hâkimiyetim yok olup gitti” der hasretle inler.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/kiyamet.ve.hesap.gunu/a10764.html

—————————————–

Kimler Pişman Olacak? Sızıntı, Haziran 1985, Cilt 7, Sayı 77

Genç kuşakları ihmâl edip nefsâniliğin karanlık lâbirentlerinde yapayalnız bırakanlar, onların her gün biraz daha azmanlaşmalarına seyirci kalanlar.. kitleleri millî kültür ve millî düşünceden mahrum bırakanlar, çekip onları şehevânilik bataklığında çürütenler.. fenalara ve fenalıklara yahşî çekip gününü gün etmek isteyenler, ülkenin dört bir yanına kozmopolitlik tohumlarını saçarak millî şuur ve millî mefkûreyi öldürenler.. özünden ve ruh kökünden uzaklaşmayı marifet ve medeniyet sananlar, ilim yuvalarını bu cehennem zakkumunun meşcereliği haline getirenler.. yıllarca can alıcı hasımlarımızı dost bilip onlara dostluk türküleri söyleyenler, göz göre göre bütün değer hükümlerimizi yerle bir edip halihazırdaki şu hazîn manzarayı hazırlayanlar.. cismânî ve bedenî hazlarını, her şeyin önüne geçirip çılgınlık ve hezeyana girenler, bunların hâline imrenip, kelebeklerin kendilerini ateşlere attıkları gibi, gidip gidip levsiyyâta gömülenler.. medeniyet deyip, yenilik deyip çeşit çeşit yabancı düşünceye pey-çekenler, olup biten bunca şey karşısında, bir kerecik olsun, irkilmeyen ve ürpermeyenler.. en alttakiler onların da altındakiler, en üsttekiler onların da üstündekiler, bir gün mutlaka, ettiklerine nâdim olup ağlayacaklardır!.. Ne var ki, o günkü ah u enîn ve çığlıklar hiçbir işe yaramayacaktır.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/kiyamet.ve.hesap.gunu/a10762.html

——————————————-

Ahiret Endişesi İle Yaşamak, Yağmur, Ekim-Kasım-Aralık 2000, Sayı 9

Dünyada kör, sağır ve ölüler gibi yaşayanların ötede bunları duyup hissetmesi zor olsa gerek. Bugün ağlanacak hâline kahkahalar atıp gafilce davrananların yarın sürekli ağlayacaklarından korkulur. Öyle ise gelin, şimdilerde göz ve basiretlerimizin hakkını vererek hep uyanık bulunalım ki, yarın istirahat ve uyku derdimiz olmasın. Bugün gözyaşlarını ceyhun edelim ki, yarın faidesiz “ah u vah” etme hicranı yaşamayalım. Gelin, her zaman varacağımız ufka kilitli kalalım ki, yürüdüğümüz yolun sağında ve solundaki cazibedar şeylerle başımız dönmesin, bakışlarımız bulanmasın. Bu dünyayı bir ticaret pazarı, bir kazanma mahalli kabul edip hayatımızı ona göre düzenleyemez ve aksine her şeyi cismanî arzulara bağlı götürürsek, bir gün semer vurup sırtımıza binerler ise hiç şaşırmayalım. Aslında ufuksuz, emelsiz, başı göklerde ve burnu havada kimselere yapılacak muamele de herhalde böyle olacaktır. İnsanın değeri, Allah’a intisabı ve O’nunla münasebetlerini içten devam ettirmesiyle mebsuten mütenasiptir. Ondan kopuk ve cismanî arzularla kirlenmiş insan şeklindeki bir bedeni, altınla, gümüşle, atlasla bezeseler dahi kıymeti yine çamur yine çamur yine çamurdur…

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ahiret/kiyamet.ve.hesap.gunu/a10770.html

Yorum Yapın »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. TrackBack URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

The Rubric Theme. Create a free website or blog at WordPress.com.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.