kurannuru incelemeler

vesvese çareler

RİSALEİ NUR ŞEYTAN VESVESE

Yirmi Birinci Sözün İkinci Makamı

Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder.

“Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, ey Rabbim, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:97-98.

EY MARAZ-I VESVESE İLE MÜPTELÂ! Biliyor musun, vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer; ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mahiyetini bilsen, onu tanısan, gider.

Öyleyse, şu musibetli vesvesenin aksâm-ı kesiresinden kesîrü’l-vuku olan yalnız Beş Vechini beyan edeceğim; belki sana ve bana şifa olur. Zira şu vesvese öyle birşeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.

BİRİNCİ VECİH – BİRİNCİ YARA

Şeytan, evvelâ şüpheyi kalbe atar. Eğer kalb kabul etmezse, şüpheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hatıraları ve münâfi-i edep çirkin halleri tasvir eder. Kalbe “Eyvah!” dedirtir, ye’se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi, Rabbine karşı sû-i edepte bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur:

Bak, ey biçare vesveseli adam! Telâş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim değil, belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. Zira, mantıkça, tahayyül, hüküm değildir. Şetim ise hükümdür.

Hem bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbin sözleri değil. Çünkü senin kalbin, ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder; onun sözünü ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur.

İKİNCİ VECİH

Budur ki, mânâlar kalbden çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler, oradan suretleri giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebep tahtında bir nevi suretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise, giymek yoktur, fakat temas var. Vesveseli adam, teması, telebbüsle iltibas eder. “Eyvah!” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hisset-i nefis, beni matrud eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder.

Şu yaranın merhemi şudur: Dinle ey biçare! Nasıl ki senin namazın edeb-i nezihânesinin vesilesi olan zahirî taharete, batnının bâtınındaki necaset ona tesir etmez ve bozmaz. Öyle de, maânî-i mukaddesenin, suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez. Meselâ, sen âyât-ı İlâhiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden, bir maraz, ya bir iştah, ya bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin, devâ-i illet ve kaza-i hâcetin levazımatını görecek, bakacak, onlara münasip süflî suretleri nescedecek. Ve gelen mânâlar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise, hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır.

ÜÇÜNCÜ VECİH

Budur ki: Eşya mabeynlerinde bazı münasebât-ı hafiye bulunur. Hattâ, hiç ümit etmediğin şeyler içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur; veya senin hayalin, meşgul olduğu san’ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı münasebettendir ki, bazan bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hatıra getirir. Fenn-i beyanda beyan olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir.” Yani, iki zıddın suretlerinin cem’ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura “tedâi-yi efkâr” tabir edilir. Meselâ, sen namazda, münacatta, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder.

Senin başın böyle bir tedâi-yi efkâra müptelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibaha geldiğin anda dön. “Aman, ne kusur ettim!” deyip tetkikle meşgul olup durma; tâ o zayıf münasebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zira, teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun melekeye döner, bir maraz-ı hayalî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi tahattur ise, galiben ihtiyarsızdır. Hususan, hassas asabîlerde daha galiptir. Şeytan şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir.

Şu yaranın merhemi şudur ki:

Tedâi-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır; onda mes’uliyet yoktur. Hem tedâide mücaveret var, temas ve ihtilât yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile melek-i ilham, kalb taraflarında mücaveretleri var. Ve füccar ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi-yi efkâr saikasıyla, istemediğin pis hayalât gelip nezih efkârın içine girse, zarar vermez-meğer kasten olsa veya zarar zannıyla onunla ziyade meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele birşeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur; pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.

DÖRDÜNCÜ VECİH

Amelin en iyi suretini taharrîden neş’et eden bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüt ettikçe, hal ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken harama düşer. Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terk ettiriyor. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var.

BİRİNCİ MERHEM:

Bu gibi vesvese, ehl-i i’tizâle lâyıktır. Çünkü onlar derler: “Medar-ı teklif olan ef’al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü var, sonra o hüsne binaen emredilmiş; veya kubhu var, sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh zâtîdir; emir ve nehy-i İlâhî ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim nefsülemirdeki güzel surette yapılmış mıdır?”

Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh, mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebep, nefsülemirde varmış; lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Mutezile der: “Hakikatte kabih ve fâsittir. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var.” Öyleyse, Ehl-i Sünnet mezhebine göre zahir-i şeriate muvafık olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe girme.

İKİNCİ MERHEM:

Dinde harec yoktur. Dinde zorluk yoktur. (Şer’î bir hükümdür.) Madem dört mezhep haktır. Madem istiğfara müncer olan derk-i kusur ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rüyetine-böyle vesveseli adama-müreccahtır. Yani, böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse, daha evlâdır.

Madem böyledir. Sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hal bir harecdir. Hakikat-i hale muttali olmak güçtür, dindeki yüsre münafidir. “Din kolaylıktır.” Buhari, Îmân: 29; Nesâî, Îmân: 28; Müsned, 5:69. esasına muhaliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvafık gelir. O bana kâfidir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek, ibadeti lâyıkı veçhile eda edemediğimden istiğfar ve tazarru ile merhamet-i İlâhiyeye dehâlet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabul olunmak için mütezellilâne bir niyaza vesiledir.

BEŞİNCİ VECİH

Mesâil-i imâniyede şüphe suretinde gelen vesvesedir. Biçare vesveseli adam, bazan tahayyülü taakkul ile iltibas eder. Yani, hayale gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder. Hem bazan tevehhüm ettiği bir şüpheyi, imana zarar veren bir şek zanneder. Hem bazan tasavvur ettiği bir şüpheyi, tasdik-i aklîye girmiş bir şüphe zanneder. Hem bazan bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani, dalâletin esbabını anlamak suretinde kuvve-i mütefekkirenin cevelânını ve tetkikatını ve bîtarafâne muhakemesini, hilâf-ı iman zanneder. İşte, telkinât-ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan
ürkerek, “Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş” der. O haller galiben ihtiyarsız olduğundan, cüz-ü ihtiyarîsiyle ıslah edemediğinden ye’se düşer. Bu yaranın merhemi şudur ki:

Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi, tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir. Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz’ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-ü ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz’an öyle değiller. Bir mizana tâbidirler.

Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz’an değiller. Öyle de, şüphe ve tereddüt sayılmazlar. Fakat, eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstekar bir hale gelse, o vakit hakikî bir nevi şüphe, ondan tevellüt edebilir.

Hem bîtarafâne muhakeme namıyla veya insaf namına deyip, şıkk-ı muhalifi iltizam ede ede, tâ öyle bir hale gelir ki, ihtiyarsız taraf-ı muhalifi iltizam eder. Ona vâcip olan hakkın iltizamı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil-i fuzulîsi olacak bir halet, zihninde takarrur eder.

Şu nevi vesvesenin en mühimi budur ki: Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani, birşeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Halbuki, ilm-i kelâmın kaidelerindendir ki, imkân-ı zâtî ise yakîn-i ilmîye münâfi değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ, şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki, yakînen o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şüphesiz biliyoruz. Ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî bize şek vermez, bir şüphe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ şu güneş, zâtında mümkündür ki, bugün gurub etmesin veya yarın tulû etmesin. Halbuki bu imkân yakînimize zarar vermez, şüphe getirmez.

İşte, bunun gibi, meselâ hakaik-ı imâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i imânîye zarar vermez. Hem yani, “Bir delilden neş’et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur” olan kaide-i meşhure, hem usulü’d-din, hem usulü’l-fıkhın kaide-i mukarreresindendir.

Eğer desen: “Bu derece mü’minlere muzır ve müz’iç olan vesvese ne hikmete binaen bize belâ olmuş?”

Elcevap: İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehâvünü def eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîme şekvâ etmeli, euzü billahi mineşşeytanirracim demeli.

MÜZAKERE-6: VESVESE-TAKINTI MAHİYETİ VE KURTULMA ÇARELERİ

MÜZAKERE TABLOSUNDAN (drmavi)

NOT: Bu önemli konu hakkında aşağıda okuyacağınız risale-i nur ve İnancın Gölgesinde konuları üzerinde etüdlerimiz devam etmektedir. Bizler çalışırken sizler bu bölümleri okuyarak istifade ediniz. Arada bir bakıp açıklamalarımızı da isterseniz inceleyebilirsiniz. Rabbim istifadeye muvaffak kılsın)

Ayet: “Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, ey Rabbim, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:97-98.

Vesvesenin temel sebebi: Vesvesenin mahiyetini bilmemek

Vesveseden kurtulmanın çaresi: Vesvesenin mahiyetini anlamak. İlim vesveseyi yok eder.

Vesvese neden insanı etkiler? Vesvesenin mahiyetini anlamadan üzerine gitmek, önem verip titizlendikçe, büyük bir şey nazarıyla bakıp onu şişirmekle ve onu kendimiz için korkulacak bir hale getirmekle insanı hasta edecek bir mahiyet kazanır. Tıpkı arı kovanına çomak sokmak balonu şişirmek gibi…

Vesvesenin olumlu yanı: İnsanı uyanık ve dikkatli tutması, günah ve hatalara karşı duyarlı temkinli olmaya alıştırması, dini emirler karşısında lakaytlıktan ciddiyetsizlikten ahlaki gevşeklikten koruması ve en önemlisi daima Rabbimize sığınmaya ve rahmetine yönelmeye vesile olması

Vesveseyi gidermenin pratik çareleri:

Bilinçaltımız ve hayal sahnemiz her etkiye açık bir alandır. İman evimiz olan kalbimiz gibi mahrem bölge değildir. Sokakta herkesin dolaşması fakat evimizin içine girememesi gibi, Bu serbest dolaşım bölgesinde şeytana ait manalar nefsimize ait duygu ve düşünceler gezinip durmakta kimi zaman da adeta cirit atabilmektedir. İmtihan sırrına binaen bu bölge açık bölgedir bizim mücadele etmemiz için mahiyetimize konmuştur.

Bu sebeple hayal aynamıza yansıyan ve kalbimizin sınırları içine giremeyen düşünceler, biz kalbimize ve zihnimize zarar verecek hale getirmediğimiz sürece bize hem zarar veremez hem de mesul etmez diye düşünmelidir.

Bu açıdan bakılınca hangi düşünce gelirse gelsin bunun sadece AYNAYA YANSIYAN BİR GÖRÜNTÜ olduğu düşünülmelidir. Elimizdeki aynadaki görüntü ise mesela pislik yılan veya ateş süreti elimizi nasıl yakmazsa zihnimize gelen hiçbir görüntü ve düşünce de kalbimize zarar veremez.

Ya da namaza dururken bağırsaklarımızda bulunan NECİS ARTIKLAR NAMAZA NASIL ZARAR VERMEZLERSE düşüncemize gelen bu tür vesveseler de inancımıza düşünce dünyamıza ve davranışlarımıza zarar vermez diye düşünülmelidir.

BİLİNÇALTIMIZDA VE HAYAL DÜNYAMIZDA MELEKLE ŞEYTANIN YAKIN OLUŞLARI KOMŞULUKLARI SÖZ KONUSUDUR. Ancak bir mekanda inkarcı bir insan var olabilir ve yanıbaşında inançlı bir insan oturuyor olabilir. O inkarcının küfür inanç ve düşüncesi yanında oturan müslümanın inançlarını kirletmediği gibi kalbimize yakın olan meleğin diğer tarafında şeytanın vesvese verebiliyor almısa bizim temiz inançlarımıza ve düşüncelerimize zarar veremez diye düşünmeli.

İnançlarımız inanç dolu düşünce dünyamız bir mücevhere benzer MÜCEVHER ÇAMUR BULAŞMASIYLA DEĞER KAYBETMEZ diye düşünülmeli zihnimize gelen çirkin görünen her vesvesenin zarar veremeyeceğini bilmelidir. Eşyada asıl olan temiz olmasıdır. Allahın her yarattığı bizzat güzeldir veya dolayısıyla ve neticesi itibariyle güzeldir, hayır ve hikmet yüklüdür. İnsan iradesini kötüye kullanarak söz gelimi tertemiz yaratılan dünyamızı kirlettiği gibi temiz fıtratını kirletebilmektedir. Bu düşünülmeli daima temiz fıtratıma dönmeliyim o haldeyim gibi temiz çıkış noktası görebilmeliyiz. Şeytan ve vesvese yoluyla gelen kirler lekeler kötü düşünceler asli olan temiz fıtratımız üzerine konan geçici arizi toz toprağa çer çöpe benzer, aslında zayıftır üflemekle geçer gider… Daima bizde kalan iman mücevheri Allah sevgisidir demeli…

İnsanı her an derin kalbi hayatıyla yaşayamaz. Dünyanın işleri eğitim evlilik olayları ekonomik müşküller, sosyal olaylar, kişisel sorunlar gibi bizi daima yoran etkenler vardır. Kalp yorulur zihin dinlenmek ister ve bunlardan kurtulur kurtulmaz da baskıları kalktığından, hayal dünyamız serbest kalır ve onu rahatlatacak avutacak belki dinlendirecek her şeye açık hale geliverir. Belki zihnimiz, mutlu olduğunu düşündükçe çağrışımlarla çok farklı görüntüler de üşüşmeye başlar. Önemli olan bunlar yoğunlaşıp ve devamlı hale gelip zihni işgale uğratmadan vicdan ve akıl kontrolüyle süzgeçten geçirerek, ilim yoluyla güzel olanlar seçilmeli zararlılar ayıklanmaya çalışılmamlıdır.

Hayalimize gelen şekiller manalar görüntüler bizim KALBİMİZİN MALI İRADEMİZİN TALEBİ VE DAVETİ DEĞİLDİR diye düşünülmelidir. Çünkü irademizden ve inançlarımızdan BAĞIMSIZ HAREKET EDEN bir zihin yapımız vardır ve elimizde olmadan gelenlerden rahatsız olmamız onların bize zarar vermediğini gösterir. Onu bir görüntüden ibaret değil de sanki kalbimizin bir malı ve esas inancı gibi düşünmek vehmetmek … esas hatalı olan zararlı olan budur… yani:

Hasr-ı nazar zann-ı zarar: Esas zarar düşüncemizi ona yoğunlaştırmak ve zarar verdi evhamına düşüncesine kapılıp onu takıntı haline getirmektir… budur zararlı olan…

Özellikle ibadete ait vesveselerde Allahın sonsuz Rahleti ve Dinimizin kolaylık dini olduğu düşünülmeli, amellerimizin Rabbimiz tarafından kabul edildiği, eksik ve kusurlarımızın tamamlanıp affedileceği hatta hatalarımızın iyiliklere çevrileceği ümit ve düşüncesi hakim olmalıdır. Yaptığımız ameller olmamıştır diye (söz gelimi ilk defadan sonra) asla tekrar edilmemelidir.

NOT: AYRI BİR DOSYAMIZ OLAN ŞEYTAN VE VESVESE DOSAYISININ DA OKUNMASINI TAVSİYE EDERİZ

http://www.hercai.net/kurannuru/viewtopic.php?t=852

————————————————————

21. SÖZ İKİNCİ MAKAM

EY MARAZ-I VESVESE İLE MÜPTELÂ! Biliyor musun, vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer; ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mahiyetini bilsen, onu tanısan, gider.
Öyleyse, şu musibetli vesvesenin aksâm-ı kesiresinden kesîrü’l-vuku olan yalnız Beş Vechini beyan edeceğim; belki sana ve bana şifa olur. Zira şu vesvese öyle birşeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.

BİRİNCİ VECİH – BİRİNCİ YARA
Şeytan, evvelâ şüpheyi kalbe atar. Eğer kalb kabul etmezse, şüpheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hatıraları ve münâfi-i edep çirkin halleri tasvir eder. Kalbe “Eyvah!” dedirtir, ye’se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi, Rabbine karşı sû-i edepte bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur:

Bak, ey biçare vesveseli adam! Telâş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim değil, belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. Zira, mantıkça, tahayyül, hüküm değildir. Şetim ise hükümdür.

Hem bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbin sözleri değil. Çünkü senin kalbin, ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder; onun sözünü ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur.

İKİNCİ VECİH
Budur ki, mânâlar kalbden çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler, oradan suretleri giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebep tahtında bir nevi suretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise, giymek yoktur, fakat temas var. Vesveseli adam, teması, telebbüsle iltibas eder. “Eyvah!” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hisset-i nefis, beni matrud eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder.

Şu yaranın merhemi şudur: Dinle ey biçare! Nasıl ki senin namazın edeb-i nezihânesinin vesilesi olan zahirî taharete, batnının bâtınındaki necaset ona tesir etmez ve bozmaz. Öyle de, maânî-i mukaddesenin, suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez. Meselâ, sen âyât-ı İlâhiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden, bir maraz, ya bir iştah, ya bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin, devâ-i illet ve kaza-i hâcetin levazımatını görecek, bakacak, onlara münasip süflî suretleri nescedecek. Ve gelen mânâlar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise, hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır.

ÜÇÜNCÜ VECİH
Budur ki: Eşya mabeynlerinde bazı münasebât-ı hafiye bulunur. Hattâ, hiç ümit etmediğin şeyler içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur; veya senin hayalin, meşgul olduğu san’ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı münasebettendir ki, bazan bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hatıra getirir. Fenn-i beyanda beyan olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir.” Yani, iki zıddın suretlerinin cem’ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura “tedâi-yi efkâr” tabir edilir. Meselâ, sen namazda, münacatta, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder.

Senin başın böyle bir tedâi-yi efkâra müptelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibaha geldiğin anda dön. “Aman, ne kusur ettim!” deyip tetkikle meşgul olup durma; tâ o zayıf münasebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zira, teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun melekeye döner, bir maraz-ı hayalî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi tahattur ise, galiben ihtiyarsızdır. Hususan, hassas asabîlerde daha galiptir. Şeytan şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir.

Şu yaranın merhemi şudur ki:

Tedâi-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır; onda mes’uliyet yoktur. Hem tedâide mücaveret var, temas ve ihtilât yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile melek-i ilham, kalb taraflarında mücaveretleri var. Ve füccar ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi-yi efkâr saikasıyla, istemediğin pis hayalât gelip nezih efkârın içine girse, zarar vermez-meğer kasten olsa veya zarar zannıyla onunla ziyade meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele birşeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur; pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.

DÖRDÜNCÜ VECİH
Amelin en iyi suretini taharrîden neş’et eden bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüt ettikçe, hal ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken harama düşer. Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terk ettiriyor. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var.

BİRİNCİ MERHEM: Bu gibi vesvese, ehl-i i’tizâle lâyıktır. Çünkü onlar derler: “Medar-ı teklif olan ef’al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü var, sonra o hüsne binaen emredilmiş; veya kubhu var, sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh zâtîdir; emir ve nehy-i İlâhî ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim nefsülemirdeki güzel surette yapılmış mıdır?”

Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh, mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebep, nefsülemirde varmış; lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Mutezile der: “Hakikatte kabih ve fâsittir. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var.” Öyleyse, Ehl-i Sünnet mezhebine göre zahir-i şeriate muvafık olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe girme.

İKİNCİ MERHEM: Dinde harec yoktur. 4 Madem dört mezhep haktır. Madem istiğfara müncer olan derk-i kusur ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rüyetine-böyle vesveseli adama-müreccahtır. Yani, böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse, daha evlâdır.

Madem böyledir. Sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hal bir harecdir. Hakikat-i hale muttali olmak güçtür, dindeki yüsre münafidir. 5 esasına muhaliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvafık gelir. O bana kâfidir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek, ibadeti lâyıkı veçhile eda edemediğimden istiğfar ve tazarru ile merhamet-i İlâhiyeye dehâlet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabul olunmak için mütezellilâne bir niyaza vesiledir.

BEŞİNCİ VECİH
Mesâil-i imâniyede şüphe suretinde gelen vesvesedir. Biçare vesveseli adam, bazan tahayyülü taakkul ile iltibas eder. Yani, hayale gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder. Hem bazan tevehhüm ettiği bir şüpheyi, imana zarar veren bir şek zanneder. Hem bazan tasavvur ettiği bir şüpheyi, tasdik-i aklîye girmiş bir şüphe zanneder. Hem bazan bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani, dalâletin esbabını anlamak suretinde kuvve-i mütefekkirenin cevelânını ve tetkikatını ve bîtarafâne muhakemesini, hilâf-ı iman zanneder. İşte, telkinât-ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan

ürkerek, “Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş” der. O haller galiben ihtiyarsız olduğundan, cüz-ü ihtiyarîsiyle ıslah edemediğinden ye’se düşer. Bu yaranın merhemi şudur ki:

Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi, tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir. Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz’ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-ü ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz’an öyle değiller. Bir mizana tâbidirler.

Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz’an değiller. Öyle de, şüphe ve tereddüt sayılmazlar. Fakat, eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstekar bir hale gelse, o vakit hakikî bir nevi şüphe, ondan tevellüt edebilir.

Hem bîtarafâne muhakeme namıyla veya insaf namına deyip, şıkk-ı muhalifi iltizam ede ede, tâ öyle bir hale gelir ki, ihtiyarsız taraf-ı muhalifi iltizam eder. Ona vâcip olan hakkın iltizamı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil-i fuzulîsi olacak bir halet, zihninde takarrur eder.

Şu nevi vesvesenin en mühimi budur ki: Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani, birşeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Halbuki, ilm-i kelâmın kaidelerindendir ki, imkân-ı zâtî ise yakîn-i ilmîye münâfi değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ, şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki, yakînen o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şüphesiz biliyoruz. Ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî bize şek vermez, bir şüphe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ şu güneş, zâtında mümkündür ki, bugün gurub etmesin veya yarın tulû etmesin. Halbuki bu imkân yakînimize zarar vermez, şüphe getirmez.

İşte, bunun gibi, meselâ hakaik-ı imâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i imânîye zarar vermez. Hem yani, “Bir delilden neş’et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur” olan kaide-i meşhure, hem usulü’d-din, hem usulü’l-fıkhın kaide-i mukarreresindendir.

Eğer desen: “Bu derece mü’minlere muzır ve müz’iç olan vesvese ne hikmete binaen bize belâ olmuş?”

Elcevap: İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehâvünü def eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîme şekvâ etmeli, euzü billahi mineşşeytanirracim demeli.

İNANCIN GÖLGESİNDE- ŞEYTAN VE VESVESE

1. Şeytan ve fonksiyonu:

Şeytan, isyan etmezden önce, ibâdet-ü taatta meleklerin içinde görünüyor ve onların yaptığı işi yapıyordu (Kehf, 18/50). Nurdan yaratılmış meleklerden olmadığı için de, melekler gibi teminat altında değildi. Melekler, daha önce ifâde edildiği gibi, isyan etmez, başkaldırmaz ve emrolunanı yaparlar (Tahrim,66/6) Şeytanın içinde bulunan kibir nüvesi ve isyan tohumu, Âdem (as)’e secde teklifi karşısında çatlayıp hortlayıverince, gerçek mahiyeti ortaya çıkmıştı. Kibirle, “Ben ondan üstünüm ve hayırlıyım; onu çamurdan, beni ise ateşten yarattın” dedi (Sa’d, 38/76). Âyetin beyanıyla, esas isyan eden İblis olup, İmam-ı Şibli’nin de ifâde ettiği gibi, bu isyanından sonra “Şeytan” ismini ve Kıyamet’e kadar da yaşama iznini aldı ve “Onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım (baştan çıkarıp, isyan ettireceğim) diye yemin etti.” (A’raf, 7/17)

Burada şu hususu öncelikle belirtmek isteriz: Savaşta düşman ordusunun tek tek fertlerinden ziyade mensubu bulundukları birliklerin kuvvet ve güç durumları, silah ve cephane keyfiyetleri, manevra kabiliyetleri, sayı ve silah üstünlükleri ve tuttukları mevziler gibi, muharebede en mühim yeri olan hususlar etüd edilir ve ona göre vaziyet alınır. Yoksa, düşman subay ve eratının saç ve göz rengi, elbise tipi ve diğer şahsî husûsiyetlerini bilip tesbit etmek hiç bir işe yaramaz. Yarasa da, diğer hususlar kadar ağırlığı olamaz. Durum, cin ve şeytanlar hususunda da böyledir; belki bu mes’ele üzerinde biraz fazla durduk, fakat yine de teferruata girmiş sayılmayız.

Bize bu mevzûda esas gerekli olan, şeytanların yaklaşma yollarını ve ebedî hayatımızın teminatı olan iman evimizden bizi vurabileceği hile ve desiselerini tesbit edip, gerekli çareleri bulup kullanmaktır.

2. Şeytanın yaratılmasının ve insanları yoldan çıkarmasına müsâade edilmesinin hikmeti nedir?

a. Şeytan yaratılmasaydı, insanın yaratılmasının bir hikmeti olmazdı. Bir defa, Allah (cc)’ın asla günah işlemeyen ve şeytanın vesvesesine maruz kalmayan melekler gibi sayılmayacak kadar çok yaratığı vardır. Allah (cc), insandan ayrı ve farklı olarak nebatâtı ve hayvanâtı yarattığı gibi, İlâhi san’atları meleklerden farklı şekilde aksettiren aynalar olarak da insanları yaratmayı murad buyurmuştur. Evet, yarattığı insanların mahiyetlerinde meknî bulunan kabiliyetlerin inkişafı, gelişmesi ve özlerinin ortaya çıkması için de, karşılarına bir tahrik ve teşvik unsuru ve bir terakkî vesilesi olarak şeytan ve habîs ruhları çıkarmıştır. İçindeki kibir ve isyan ukdesini dışa vuran şeytan, yaptığı işi şuurlu olarak yapmaktadır. Şeytan, insanı arkadan kovalayan rakip bir maratoncu gibidir. İnsanın hedefe varabilmesi, muzaffer olabilmesi için, peşini bir an olsun bırakmayan bu ezelî rakibini aşabilmesi, geride bırakması ve ondan daima önde ve daha ileride olması gerekmektedir. Eğer kendisine böyle tahrik ve teşvik unsuru olabilecek bir rakip ve hasmı bulunmasaydı, onun bu ciddî yarışı yapması ve kabiliyetlerini geliştirmesi kat’iyyen gerçekleşmeyecekti; daha doğrusu, kabiliyetlerini geliştireceği zemini bulamayacak ve neticede de körelip gidecekti. İnsanoğlu, en yüksek insanlık derecesini ve insan-ı kâmil mertebesini bu ezelî hasmına karşı verdiği mücadele ile elde etmiş ve bağrında Ebû Bekirler yetiştirmiştir.. ve yine aynı insanoğlu, bu müsabakadaki acz ve iradesizliğiyle de Ebu cehillerin meşcereliği olmuştur.

b. Şer olan, şeytanın yaratılması değil, ona tâbi olup şer işlemektir. Nasıl herhangi bir cinayete, o cinayette kullanılan bıçak veya tabanca değil de, cinayeti işleyen eller gerçek sebep olarak gösteriliyorsa, aynı şekilde, şeytan da insanın işlediği şerlerde kanlı bir alettir ve asıl suçlu, bu aleti isti’mal eden kanlı eldir. Evet, insandaki nefis ve nefsin emrine girmiş olan irâdenin, şeytana ait telkinatın tesiri altında bazı kötülükleri işlemekte ulaşdıkları kötü neticelerin esas sebebi şeytan değildir. Şeytan ve şerler, âdi birer sebepdirler; hakikî illet, insanın iradesidir. Evet insanlar, şeytanın varolmasıyla değil, kendi irâdeleriyle kötülük işlemektedirler.

c. İnsan, her şeyi kendi dar dairesinde ve elindeki küçük neticelere göre değerlendirme meylindedir; oysa Allah (cc)’ın yaratması, umum neticelere ve faydalara bakar. Meselâ, içine elimizi soktuğumuzda ateş, elimizi yakar; -ki, bu bir kesbdir- şimdi, ateşe “bütünüyle zararlıdır” diyebilir miyiz? Haddizatında, onu şerli ve zararlı yapan bizzat kendimiziz. Haydi bu türden cüz’î zararları olduğunu kabul etsek bile, biz onun umumî neticelerine bakıp, ateşin fayda ve lüzumlu olduğuna hükmederiz. Elektrik de böyledir, yağmur da.. Allah (cc), birşeyi yaratırken umum neticelere bakar. İşte Şeytan da, yaratılış noktasında böyle umumi neticelere bakar; Ebu Cehil’in irâdesinin dahliyle Cehennem’e sürüklenmesinde de, Ebu Bekir (ra) gibi elmas ruhlu binlerce evliya, asfiya ve kâmil mü’minlerin terakki edip, cennetlere yükselmesinde de şeytanın fonksiyonu vardır.

d. Büyük ve küllî neticelerini bırakıp da, cüz’î şerlere sebep oldular diye ateş, elektrik veya yağmuru muzır görüyor ve “olmasalardı!” diyor muyuz? Hayır. Aynı şekilde, “Neden şeytan yaratıldı” da diyemeyiz. Nasıl umum bedenin sıhhati ve bu sıhhatin devamı adına cüz’î bir şer sayılan, kangren olmuş eli veya kolu kesiyoruz; aynen öyle de, getirdiği büyük netice ve faydalara binaen, bir takım şerlerden dolayı şeytanın varlığına da ses çıkarmamamız gerekir. Askerlerimiz ölüyor diye askerlik mesleğini kaldıralım ve muharebeye gitmeyelim diyebilir miyiz? Bunun gibi, şeytanın süsleyip püslemeleriyle alıp götürdükleri, Nebî’nin iman adına kazandırdıklarının yanında binde bir nisbetinde ya vardır ya da yoktur. “Nasıl olur? Şeytanın iğvasıyla binlerce insan Cehennem’e gitmiyor mu?” denemez. Çünkü, mü’mindeki keyfiyet, kafirdeki kemmiyetten hem daha önemli, hem daha üstündür. Bir insanın hayatı mı daha önemlidir, yoksa bin böceğin hayatı mı? Bin hurma çekirdeğinden 11′i ağaç olup, gerisi çürüdüğünde, bin çekirdeğe sahip olmak mı, yoksa 989’unun çürümesine rağmen 11 hurma ağacına sahip olmak mı daha kârlıdır?

3. Vesvese nedir?

Vesvese, Şeytanın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar, hâtıra ve hayâller atması demektir. Şeytanın bir insana, bilhassa mü’mine karşı oynayacağı son oyun, kullanacağı son siper, son mevzî ve silah, vesvesedir. O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ ok ve mermisini kullanır. Bir cihetle vesvese, şeytanın “Bana yâr olmadın, kendine de olma” düşüncesiyle, mü’mini kendinden etme çırpınış ve gayretidir.

4. Lümme-i şeytaniye nedir?

Lümme-i şeytaniye, Şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan aldığı mü’minin kalp merkezinde önemli bir noktadır… İnsan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanıbaşında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması, bir odada mü’minle kafirin yanyana durması gibidir. Biliyorsunuz, pilde bile (-) ve (+) kutuplar vardır. Bir ma’nâda bunlar da, böyle bir tamamlaycılık içindedir.

5. Vesvese daha çok kimlerde olur?

Mübtedî müslümanlarda, işe yeni başlamışlarda pek vesvese olmaz. Vesvese, daha çok kendini can ü gönülden Din’e vermiş, zimamı ve dizginleri şeytanın elinden koparıp almış, Allah (cc)’a karşı ubudiyetini az çok yapan ve iman mevzûunda da terakki edip saffete ulaşan bazı müslümanlarda olur. Kalbî istidadlarıyla iç âleminde ilerleme yolunda olan, arşiye ve kavsiyeler çizerek insan-ı kâmil mertebesine doğru tırmanan mü’minler, yolun puslu noktalarında şeytanın vesvesesi ile yüz yüze gelirler. Evet insan, ruhun semalarına doğru yükselirken, her menzilde şeytan ayrı bir tuzak kurar ve bekler.. kendine göre en müsait anda okunu çekip atar ve kendine ait yamaçların yeşermesi için kalbe vesvese salar. Demek ki vesvese, biraz da iman babındaki derinlik ve isti’dât’a karşı şeytanın bir kıskançlık ve reaksiyonu oluyor.

Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla gıda alan tenperverlerde olur. Mü’mindeki vesvese, buhranlar ve deprasyonlar şeklinde değil de, rahatsızlık verebilecek türdendir. Mümin çok müterakki de olsa, yine kendisine vesvese gelebilir. Hattâ, Sahabe’den sonra en büyük şahsiyetlerden İmam-ı Rabbanî bile vesveseye maruz kalabilir. Her vesveseye müptelâ insanın mutlaka müterakkî ve yükseliyor olması gerekmediği gibi, vesveseye ma’ruz kalmayanın da sükut ediyor olması lâzım gelmez.

Vesvese, kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, belki hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Kâfirde bunalımlar, iç buhranlar, tatminsizlikler, sıkıntılar olabilir. Fakat bütün bunlar, onu iyice saldırgan ve mütecaviz kılar. Şeytan, kendisine orijinal ve yeni yeni felsefeler üfler; inkârcılık adına çeşitli fikirler verir ve sonunda kâfire kendini de inkâr ettirerek, “şeytan yok” dedirtir.

Evet şeytan, kendi defterine kaydolmuş, zimamını eline vermiş ve arkasından tıpış tıpış gelen kimselere vesvese vermez. Keza şeytan, onun atmosferi ve manyetik alanı içinde daire çizip duran, yerinde sayan, gözleri bağlı, beyinleri gözlerinde ve kalbleri midelerinde olanlara da ilişmez. Onlar, onun kafesinde ve tuzağında eli-kolu bağlı avlardır; “ne yapalım da kurtulalım” demeyen avlar. Onlar şeytandan, o da onlardan memnun geçinip gitmektedirler; tabii ki gidecekleri yere kadar…

6. Şeytanın vesvese vermedeki gayesi nedir?

Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevkedemez. Ve, hiçbir zaman onun kalbinde Allah (cc)’ın marifet ve muhabbetinin, Fahr-i Kâinat (sav)’in sünnetine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz; ona ibâdetlerini terkettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü’min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah (cc)’a kurbiyet kazanmakta ve ruhuyla, duygularıyla, cismiyle nurdan bir helezon içinde yükselmektedir. Bu durumda şeytan, “Hiç olmazsa son mevziinden ona taş atayım; vesvese oklarıyla kalbini bulandırmaya ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışayım. Belki onu meşgûl ederim; ederim de, “Hiç böyle şey olmazdı, bu da ne?” der, vesveseye sahip çıkar ve derken “Bu kadarı da çekilmez ki” deme noktasına varır” umuduyla, mü’mine vesvese oklarını göndermeğe başlar. Bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyler, namazda aklına üşüşür: Abdest aldıktan sonra, “Acaba kolumu yıkadım mı, başımı meshettim mi?” der ve tekrar abdest alır; bir daha, bir daha derken, artık abdest de, diğer ibâdetler de ona zor gelmeye başlar ve -Allah (cc) korusun- sonunda hepsini bırakıverir; neticede de, zaten hedefi kendisini ibadetlerden soğutmak olan şeytanın oyuncağı haline gelir.

Vesveseler ibâdetle alâkalı olabileceği gibi, akide ile ilgili mevzûlarda da olabilir. Bunun ötesinde şeytan, günahları süsleyerek hayâli bulandırır, hissiyatı tahrik eder ve insanı akıl, mantık, muhakeme dinlemez bir hezeyancı haline de getirebilir.

7. Şeytanın sağdan, soldan ve daha başka çok değişik yönlerden gelip, insana vurması ne demektir?

Şeytanın insana çeşitli yönlerden gelişi, onun içinde bulunduğu değişik durumlara göre değişik buudlarda fenalıklara karşı uyarılması ma’nâsını ifâde eder. Ma’nâ ve muhteva itibariyle çok buudlu olan insan, bu buudları geliştirmekle, cismaniyetine rağmen Cennet’e ehil hale gelir. Hattâ, daha dünyadayken bile Allah (cc)’ın kendisine bahşettiği âdeta melek kanatlarına benzer kanatları sayesinde ruhânîlerle temasa geçer, cinlerle görüşüp konuşur, meleklerle münasebet kurar ve ötelerden vicdanlara esip gelen hakikatları duyup, hissetmeye muvaffak olur. Buna karşılık, şeytanın da insanın içinde işleteceği bir takım madenler vardır; bütün himmet ve gayretini bu madenleri işletme üzerine teksif edip, insanı yoldan çıkarmak için uğraşır durur o. Evet, bir kısım fayda ve hikmetler için insanın mahiyetine konan şehvet, gazap, öfke , hiddet, akıl, hırs ve inat gibi şeylerden her biri, diyanetle ta’dil edilmediği takdirde vicdan mekanizması aleyhinde işlettirilebilir.. ve, bu işi yapan da şeytandır.

Meselâ, insan nefsanîlik mekanizmasının altında kaldığı sürece, vicdan, yani meleklik mekanizması, bütün erkâniyle ezilip gitmiş demektir. Meleklik inkişaf edince de nefsanîlik, bütün mekanizmasıyla vicdanın emrine girmiş sayılır. Şeytan, insanın özünü bulmasına karşı hep nefis mekanizmasını kullanır. Sözgelimi, vicdan mekanizması veya vicdanın erkanı diyeceğimiz noktalara hiç yanaşmaz veya yanaşamaz; çünkü orada irâde vardır; lâtife-i rabbaniye ve şuur vardır. İnsan, irâdesini kullanmasını biliyorsa, kendisine şeytan yanaşamaz; şuur ve lâtife-i rabbaniye ile kanatlı ise şeytanî engellere takılmaz ve irfan semalarında pervaz eder durur. Evet, insan kalbinin daima Allah (cc) ile doyduğu bu kuşakta kalbin kapıları, her zaman şeytana sürmelidir! Onun bütün velvele ve fırtınaları, dışarda ve kendine ait sahada cereyan eder.

Şeytanî ve melekî saha, insanın mahiyetinde birbirine o kadar yakındır ki, biri diğerinden her zaman müteessir olabilir. Meselâ, şeytanî tarafta patlayan bombanın radyoaktif te’sirleri melekî sahayı da te’siri altına alır. Yukarda temas ettiğimiz gibi, şeytan şehveti kurcalar ve insanı nefsanîliğe zorlar; aklı kurcalar, cerbezeye sürükler.. keza, insanın hırsını, öfkesini, kibrini, dünyâya tamâını tahrik eder; ağına düşürdüğü kimselerin his ve ruh dünyalarını bulandırmak ve onları kendilerinden uzaklaştırmak ister.

Fakat şeytan, hep fenalıklarını hissettirerek ve fena şeyler yaptırarak üzerimize gelmez. Soldan geldiği gibi sağdan, önden ve arkadan da gelir. Şeytanın, Allah (cc)’a karşı o korkunç düşmanlığını ve insanı nasıl baştan çıkaracağına dair terbiyesizce ve küstahça ifadelerini bizzat Kur’ân anlatmaktadır(A’raf, 7/17). Şeytan, önden gelir ve insanın ileriye matuf ümitlerini kırar; Haşr-ü neşri inkâr ettirir; “İslâm Dini, vazifesini bitirdi; artık bir daha dirilmeyecek” dedirtir; sinelere yeis atar, geleceği karanlık ve karadelikler, kaoslar gibi gösterir… Arkadan gelir, geçmişle alâkamızı, Nur-u Nübüvvet ve Nur-u Velâyet ile bağlarımızı keser, “Devir değişti, onlar geride kaldı” dedirtir. Yerinde mâziye sövdürür ve kökünü inkâr ettirir. Şeytan, bu şekilde geçmiş ve geleceğe ait menfezleri kapatıp, dün ve yarınla alâkalı bütün bağları kopardıktan sonra, bize içi zehir dolu bir düşünce tarzı ve süslü püslü bir hayat felsefesi takdim eder: “Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyâya gelecek değilsin; geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve ömrünü berbad etme!..” der.

Soldan gelir, insanı açık ve bilinen günah akıntılarına çeker götürür. Beşinci kol faaliyetleri, şeytanın soldan gelip yardımcılarına gördürdüğü faaliyetlerdir. Günümüzde çok yaygın olan bütün haram yolları, şeytanın soldan çarpmasının neticesidir. Burada tek tek bunları sayıp dökerek bâtılı tasvir etmek istemiyoruz…

Evet, şeytanın bir diğer geliş şekli de, suret-i haktan görünmek ve fena şeyleri iyi göstermek suretiyledir ki, bir mü’min için en tehlikeli olanı da budur. Günahlara kapısını kapamış, ibâdetine düşkün bir mü’mine şeytan sağdan gelerek kendini beğendirme, muvaffakiyetleri nefsine, fenalık, şer ve hezimetleri de başkalarına nisbet ettirme yollarıyla başarı kuşağında ona kayıpların en acılarını tattırır. Evet mü’min, gece teheccüde kalkar; kalkar da, ertesi gün bunu başkalarına anlatırsa, şeytanın sağdan mühim bir darbesine maruz kalmış demektir. Yaptıklarımız ve anlattıklarımızdan ötürü başkaları tarafından medh ü senâ edilmeyi hedefliyor, iş ve hizmet değil de övülmeler hoşumuza gidiyor ve bu övgülerle coşuyorsak, şeytan bizi sağdan vuruyor demektir. Evet, böyle birinin, Kâbe’de tavaf ederken de, cephede en ön saflarda savaş verirken de işi bitiktir.

Ömer bin Abdülaziz (ra) , birine ifade âbidesi bir mektup yazar; sonra da, az çalımlı ve tumturaklı ifâdelerle yazdığını farkedince, nefsine bundan pay çıkar mülahazasıyla tutar, mektubu yırtar. Yaptığımız işler, vazifeler ve hizmetlerden dolayı nefsimizde bir çoşma, bir sevinç meydana geliyorsa, işin içine şeytandan bir şeyler karışmış olabileceği mülahazasıyla Cenâb-ı Hakk’a yönelmeli ve biatımızı yenilemeliyiz. Evet bize gereken, nefsimizin hoşuna giden şeylere iltifat etmemek; yaptığımızı Allah (cc) emrettiği için yapmak, amelin lâzımı olan hazları da ahirete bırakmaktır.

Her insan, Hakk’ın kendisine olan lûtuflarını düşünmek ve hangi mertebede olursa olsun, Hakk’ın ihsanlarına mazhariyetin şükrünü eda etmek mecburiyetindedir. O, Allah’a karşı sorumluluk ve şükrân vazifesini yerine getirecek, Allah da, engin rahmetinin muktezası olarak, onun niyet ve ihlâsına göre Cennet gibi, ebediyet gibi nimetlerle ihsanlarına ayrı bir derinlik kazandıracaktır.

Bunlardan başka, umumî ma’nâda, şeytanın sağdan yaklaşıp, büyük mes’eleleri küçük, küçük mes’eleleri ise büyük göstermesini de düşünebilirsiniz. Her zaman rastlarsınız; müslümandır, hacıdır ve caminin müdavimlerindendir. Allah(cc), ibâdetten ayırmasın. Fakat evinde namaz kılmayan evlâdları vardır; böyle bir durum karşısında kalbi çatlayıp devrilmez de, gelir, câmide teferruata ait bir mes’elenin kavgasını verir.. bazan böyle bir mes’ele, bid’at bile olabilir. Nesiller, sokaklarda derbeder ve perişandır; hatta bunların içinde onun da oğlu, kızı, torunu vardır; ama gel gör ki, bunları düşünüp üzüleceğine, üzülüp çare arayacağına kalkar, “Camide cenaze bekletilir mi; neden tesbih çekmiyorsunuz; ihlâsları neden okumuyorsunuz?” gibi teferruata ait mes’elelerin münakaşasını yapar. Bunlar, cenazenin arkasından yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecelerdeki şenlikleri kaçırmazlar.. perşembe akşamları nikah tazelemez ve istiğfar merasimi yapmazsanız, sizi topa tutarlar. Evlerinin en mûtena yerinde bir Kur’ân-ı Kerim vardır ama, o hânede hiçbir fert ondan birşey anlamamaktadır. İşte bu ve benzeri haller de, şeytanın sağ tokadından da öte sağ kroşeleridir.

8. Vesvesenin faydalı yanı da var mıdır?

Esasen vesvese, yukarda temas ettiğimiz gibi, çok kimselerin, özellikle de hassas fıtratların mahiyetinde, âhir ömre kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberektir. Tıpkı saat zembereği gibi onun kalbi de vesveseyle kurulduğu sürece daimâ çalışır ve onu ileriye, daha ileriye götürür; çünkü bu sayede imtihan ve mücadele ölünceye kadar devam eder. İtikadı sağlam, ameli yerinde ve nefsini teslim almış bir mü’minde böyle bir “Cihad-ı Ekber”i yaptırtan ve ona gâzilik sevabı kazandıran kaynak, vesvesedir.

Diğer bir yönüyle de vesvese, insanı daima müteyakkız ve uyanık tutar. Mü’min, işini halletmiş olmanın ve duruma hakimiyetinin verdiği rehavet ve rahatlık içinde, uyku bilmez bir düşman olan şeytanın çukurlarından herhangi birine düşmemek için dâima tetikte bir asker gibi hep uyanık kalabilir. Hasta, hastalığından dolayı Allah (cc)’a karşı yalvarış ve yakarışa geçtiği gibi, vesveseli insan da, her vesvese emaresi karşısında “Aman ya Rabbi” der ve kendini o ifritten kurtarıp, gerilime sevkeder.. ve günahları içeri almayacak bir kalenin içine girer kurtulur. Elverir ki, işaret edeceğimiz üzere, vesveseyi büyütüp, zararlı hale getirmesin.

9. Vesveseden kurtulmanın pratik ön çareleri:

a. Vesvese, imanın kuvvetindendir.

Önce hemen şunu belirtelim ki, vesvese çok korkulacak birşey değildir, çünkü iman var ki, vesvese geliyor. Sahabe-i Kiram’dan Efendimiz’e gelip, “Ya Rasûlallah, vesveseye mübtelâyım” diyen birine, Efendimiz (sav)’in cevabı, “Endişe edilecek bir şey yok; o mahz-ı imandır, imanın kuvvetindendir” şeklinde olurdu. Şeytan, sizde de iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve dine hizmet cevheri olduğunu bildiği içindir ki, korsanlık yapmakta ve size karşı taarruza geçmektedir. Korsanlık, belki denizlerde yapılan şekliyle tarihte gömülmüştür ama, şeytana bakan yönüyle Âdem (as) ile başlamış olup, kıyamete kadar da devam edecektir.

Nasıl deniz korsanları, hazine taşıyan zengin gemilerine tecavüz eder ve define bulunan adalara saldırırlar, öyle de şeytan dahi, mü’minin iman cevheri taşıyan kalbine hücum eder. Zaten o, tamtakır, kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz; böylelerine vesvese okları göndermez. Hırsızlar bile zengin evleri kollarlar; Doğu’nun ve Batı’nın kâfir ve zâlimleri de öyle değil mi?..

Vesveseye düşen mü’min, “Şeytan bütün cephelerde mağlûp oldu; bu yüzden, şimdi de iman ve İslâm’a ait vesveselerle, şüphelerle beni meşgûl etmek, hazineme el atmak istiyor; ama, benden bir şey koparamayacak. Bu, onun son çırpınışlarıdır; bir gün gelecek, benden bir şey koparamayacağını anlayınca çekip gidecektir.. kapıma haydut kılıklı birinin gelip, birkaç gün el açtıktan sonra çekip gitmesi gibi. Hoş, gitmese de kapılar ona sürmeli ve beni koruyan kale de çok sağlam; bana Allah’ın izniyle hiç bir şey yapamaz” diye düşünmelidir.

b. Vesvese, kalbin malı değildir:

Kalb rahatsız olduğuna göre, vesvese kalbe mal edilemez; çünkü eğer o, kalbin malı olsaydı, kalb ondan rahatsız ve tedirgin olmayacaktı ve böyle bir kalble şeytan da uğraşmayacaktı…

Kalbin rahatsız ve tedirgin olması şundandır: Kalb, vesveseye razı değil, sahip de değil; vesvese ile arasında ma’nâ ve mahiyet bakımından bir münasebet olmadığı içindir ki, kalb vesveseden rahatsız olmaktadır. Kişinin gösterdiği reaksiyondan, ateşinin yükselmesi, kaşlarının çatılması, başının ağrıması, iştiha ve ağız tadının kaçmasından anlıyoruz bunu; tıpkı vücuda giren yabancı mikroplara ve bu mikropların fizyolojik yapıda açtığı rahnelere, meydana getirdiği arızalara karşı vücudun muharipler üretmesi, antikorları devreye sokması ve bu ciddi muharebenin meydana gelmesi neticesinde hararetin yükselmesi gibi. İşte, şeytanın da kalbimize gönderdiği bizim malımız olmayan yabancı hayâl, düşünce ve vesveselere karşı mânevî yapımız, iman potansiyelimiz, âdeta antikor üreterek, bu şer ve şerareler ordusuna karşı kavga vermekte, bunun neticesinde de ateşimiz yükselip, kalbimiz sıkılmaktadır. Eğer, vücudumuz herhangi bir mukavemette bulunmuyor ve boğa yılanı görmüş bir keçi gibi hemen teslim oluyorsa, o zaman, AİDS virüsüne karşı antikorların teslim-i silah ettikleri gibi, bizde de iş bitmiş demektir. Gelen vesvese karşısında kalbimiz, imanımız mukavemet etmezse, o zaman vesvese de olmaz, hararet de yükselmez! Bu, “Gel, ne istersen yap!” demektir ki, şeytanın da istediği budur.

c. Vesveseye maruz kalb, içine kötülerin çer-çöp attığı pınara benzer:

Mes’eleyi bir de şöyle düşünebiliriz: Berrak, saf ve tertemiz bir su kaynağı var; bileşikleri, tadı ve takdim ettiği şifasıyla zemzem suyu gibi bir su kaynağı. Herkes tarafından mâlum ve meşhur hale gelmiş, dünyâca da kabûl edilmiş mübarek bir kaynak. Şimdi, hain biri geliyor, sinsice kaynağa yaklaşıp, su üzerine boya, toz, çer-çöp döküp kaçıyor. Siz bunu görünce, “Eyvah” diyorsunuz; “Pınarım kurudu, mahvoldu, pislendi ve ölüp gitti!” Oysa, hakikat böyle değildir. Akan su, üzerinde atılan o çer çöpü götürecek ve safiyetini muhafaza edecektir. Sizin kalbiniz, imanınız berrak, pırıl pırıl bir pınar ise, o zaman bulandırmak için üzerine atılan tozun, toprağın ona hiç bir zararı olmayacaktır. O toz, toprak akıp gidecek ve sizin menba’ınız her zaman temiz kalacaktır. Demek oluyor ki, o bulanıklık pınarın kendinden değil… Evet, işte vesveseye maruz kalb de böyledir…

d. Vesvese, iradî olmayıp, fiiliyata da dökülmüyorsa insanı mes’ul etmez:

Bildiğiniz gibi, mükellef ve mes’ul olmada irâde ve şuur şarttır. Hayvanatın yanısıra mecnunlara, aklı, şuuru yerinde olmayanlara teklif yoktur. Bu itibarla, vesvese için irâde devrede değilse ve plân, programı yapıp, “gel” diye kalb ve düşünce kapılarımızı bizzat kendimiz aralamıyorsak, mes’ul sayılmayız. Elverir ki, onu fiiliyata dökmeyelim, işlemeyelim. İrâde, umumiyetle böyle kendi kendine gelen vesveseyi karşısında bulur ve ona mukavemet edemez, çünkü o davetsiz gelir. Ayrıca insan, tedayi-i efkâr ile irâdesi dahilinde olmadan gördüğü, duyduğu ve okuduğu şeylerle de bir takım hatıralara, hayâllere ve düşüncelere maruz kalabilir. Aslında, çok defa bunlardan kurtulmak mümkün de değildir; çünkü insanın bu hali, yaratılışın muktezasıdır.

e. Vesvese, insanın ilerlemesine mani olmayan örümcek ağı gibidir:

Vesvese, kendine has tutarsızlığıyla bilindiği zaman zararlı olmaz. Kur’ân, “Muhakkak, şeytanın hilesi zayıftır” diye ferman etmektedir (Nisa, 4/76). Evet var ama, yok gibidir şeytanın hilesi. Meselâ, iki duvar arasından geçmek istiyorsunuz; bakıyorsunuz ki, bir örümcek, ağlarını gerip yolunuzu kapatmış; döner misiniz, devam mı edersiniz? Örümcek ağı sizin ilerlemenize mâni olabilir mi gerçekten? Şüphesiz hayır; onu bir engel olarak görmez ve hiçbirşey yokmuş gibi yolunuza devam edersiniz.

Efendimiz, şeytanın dalâleti, küfrü, küfranı, günahı ve kötülükleri yaptırmadığını ve elinden tutup da kimseye günah işletemeyeceğini beyan buyurur. Şeytanın yaptığı, ancak fenalıkları süsleyip-püslemek, allayıp-pullamak, cazip ve çekici göstermektir. İyiyi de kötüyü de yaratan, dalâlete de hidayete de sevkeden Allah (cc)’tır. Rengârenk köpüklerle süslenip imar edilmiş bir saray gibidir şeytanın vesveseleri; fakat altında derin çukurlar bulunur, kilometrelere ulaşan derin çukurlar…

Gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin zararı olmaz. Vesvese, üflemekle uçup giden tüy kadar zayıftır. Bir ara toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer o; ardından ne yağmur gelir, ne de yel!.. O, uçak yolcularının bir anlığına içine düştüğü hava boşluğu gibidir; ne feryat etmeye değer, ne de dövünüp yakınmaya!..

f. Vesvese, üzerinde durulmadığı ve dert haline getirilmediği takdirde hiçbir zarar vermez:

Düşüncenize bulaşıp da onu kirletmeyeceğini bildiğiniz zaman vesvese zararlı olmaz. Vesvese, hayâl aynasında sönüp gidecek derecede zayıf ve gelip geçici bir iz; leke ve pislik bulaştırmayacak bir görüntü ve çok hafif yansımalardan ibarettir. Akla ve hayâle gelen şeyler, hayır kaynaklı ise akıl ve düşünceyi bir derece nurlandırır; fakat şer kaynaklı bir vesvese ise, o zaman da akla, düşünceye ve kalbe tesir etmez, kir bırakmaz ve zarar da vermez. Elinizde tuttuğunuz aynaya karşıdaki yılanın görüntüsü aksetse, aynadaki o yılanın elinize zararı olur mu? Ya da, aynaya akseden bir pislik elinizi kirletir mi? Veya, elinizdeki aynaya akseden alevli ateş, elinizi yakar mı? Aynen bunun gibi, nasıl karnınızdaki pisliklerin namaza ve elmasın etrafındaki kömür tozlarının elmasa zararı yoksa, aynı şekilde, şeytanın da dışta ya da içte aslî ve zatî bir varlığı ve hüviyeti olsa bile, attığı okların, gönderdiği görüntülerin aslî hüviyeti ve hiç bir zararı yoktur.

Üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert haline getirmediğiniz zaman, vesvesenin hiç bir zararı olmaz. Ona hep tepeden bakacak ve “Allah (cc)’ın izniyle bunun altından vurup, üstünden çıkarım” diyeceksiniz.

g. Vesvese, zararlı tevehhüm edildiği zaman zarar verir:

Şimdiye kadar anlattıklarımızın hilafına hareket edildiği takdirde vesvesenin zararı olabilir. Evet vesvese, zararsız olduğu bilinmeyip, zararlı tevehhüm edildiği zaman zararlıdır. Üzerinde durulup kurcalandığı ve merakla karıştırıldığı zaman zararlıdır o; büyük gördükçe, mühimsedikçe büyür ve bir balon gibi şişerek bizi yutacak hale gelir. Bir arı kovanı içinde yüzlerce arı bulunur ama, siz önemsemeden kovanın önünden geçer gidersiniz.. vesvese karşısında da yapmamız gereken şey, bundan farklı olmamalıdır.

Şeytan, zayıf ve geçici bir görüntü karesini hayalimize atar; biz de cazip bulur ve onu işlettirirsek, o bir karelik manzara, hayâl sinemamızda saatleri içine alan bir film şeridi haline gelir de, farkına bile varamayız. Hususiyle yalnız kalınca, bilhassa gençlerde ve hele bu sûretler, nefsâniliğe bakan, bedeni te’sir altına alan suretler olursa… Evet, insan onu alır ve hayâlinde maceralı bir film haline getirir. Halbuki şeytana ait olan, o ilk sahnedir. Öyleyse, o ilk oltaya sahip çıkmamak, takılmamak ve onu işlettirmemek gerekir ki, şeytan da bizi işletmesin ve işlete işlete hayâllerimizi gerçeğe dönüştürmesin; dönüştürmesin ki, biz de neticede o bir karelik görüntünün kurbanı olmayalım.

h. Hassas ve asabî ruhlar, şeytanın vesvesesine önem verip vehme kapılmamalıdırlar:

Vesvese, hassas ve asabî ruhlarda daha da zararlı bir hastalık ve meleke haline gelir. Böyle birisi, vesvese geldiğinde, zararlı olacağı endişesiyle telaşa ve vehme kapılır; sonra da bunu kalben, fikren ve im’an-ı nazarla büyütüp, kendine mal eder. Derken onu huy haline getirir ve onunla bütünleşir. Bu ise, şeytan karşısında ye’se düşüp, tam zarara uğramanın ifâdesidir. Bu hale ma’ruz kalmış biri, ümitsiz bir şekilde “Artık ben mahvoldum” deyip, mağlûbiyeti kabûl eder ve böylece önce merkezi şeytanın salvolarına açık hale getirir, sonra da onu terkeder. Bir kumandan düşünün; ilerde sağ tarafta bir kaç madenî parlama görerek, düşman o taraftan saldırıya geçecek vehmine kapılır ve ordusunun sağ kanadını boşaltıp o tarafa sürer; sol tarafındaki dağlarda da ağaç yapraklarının kıpırdanmalarından, düşmanın saklandığı ve hücum edeceği düşüncesine kapılarak, ordusunun sol kanadını da oraya sevkeder. Neticede merkez, hasmın taarruz ve imha etmesine açık ve hazır hale gelmiş olur. Esasen bu, taktik bilememenin ve düşmanı tanımamanın ifâdesidir. Görüyorsunuz ki, şeytanın yaptığının vesvese adına bir kibrit çöpü kadar önemi yokken, insan onu azmanlaştırıyor, azgınlaştırıyor ve kendi başına salıyor. Evet, dikkat edelim, onu hayalimizde ve düşüncemizde büyütmeyelim…

i. Vesvesenin manyetik alanından ibâdet ile uzaklaşmalı ve psikolojik te’sirinden çıkılmalıdır..!

Vesveseye karşı sizi vesvesenin manyetik alanından kurtaracak davranışlarda bulunun. Hadiste de ifâde edildiği gibi, böyle bir şey arız olduğunda, söz gelimi gadaplandığınızda, ayakta iseniz oturun, oturuyorsanız uzanın veya kalkıp abdest alarak iki rekat namaz kılın ve iç dünyânızda değişiklik yapın; ayrıca o sisi dağıtacak daha başka meşrû bir kısım davranışlarda bulunun!.. İrâdenizi devreye sokarak, psikolojinize te’sir edebilecek, elinizde olmadan içine düştüğünüz hava boşluğundan sizi çıkaracak veya tutulduğunuz elektrik akımından sizi çekip alacak küçük de olsa bir vesile arayın.! Efendimiz (sav), bir sefer dönüşü -bir defaya mahsus olmak üzere- yorgunluktan uyanamayıp sabah namazı kazaya kalınca, “Burayı derhal terkedin; şeytan burada hâkimiyet ve saltanat kurmuş” buyurmuşlardı. Evet, her zaman şeytanın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, şeytan ve şeytanî şeylere birer hüsn-ü istikbalse, evrad u ezkâr, Allah’ı ilan ve O’nunla irtibatlanma, bütün şer kuvvetlere karşı bir müdafaa, hattâ bir taarruzdur. Meselâ, Efendimiz (sav) bir yerde, şeytanın ezan sesinden nasıl kaçtığını anlatır. Demek ki, onun ezana ve ezanın ihtiva ettiği ma’nâlara tahammülü yok. Öyle ise, şeytan vesveselerle taarruza geçtikce, biz de Allah ve Rasûlü’yle irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve hep lâhûtî hâtıralara dalmalıyız. Efendimiz (sav)’in Mi’rac yolculuğunu hatırlamanın vesveseyi, hususiyle namazda akla gelenleri, hattâ esnemeyi bıçak gibi kestiği ve keseceği söylenebilir. Keza bir yerde sol tarafınıza atacağınız üç tükürük, bir de bakarsınız onun geldiği sisli perdeyi yırtıverir. Şeytanın harama teşvik adına gelen vesveselerine karşı bazan yumruğu sıkıp meydan okuma, bazan da hafife alma ma’nâsına tebessüm edip geçme, onun manyetik alanına karşı gerilimde bulunma ifadesidir.

Bir genç arkadaşımıza şöyle dediğimi hatırlıyorum: “Şeytan, karşına çıkıp da bir harama bakmanı istediğinde şöyle düşün: Bakmakla elime ne geçecek? Bakacaksın, o boş… Daha ileri götürsen, yine boş… Kaldı ki, imanının sana vereceği pişmanlık ve ızdırap da var. Sonu böylesine boş, ızdıraplı ve karanlık olacak bir bakışın ne ma’nâsı olabilir ki!” Esasen, insan kendini böyle ikna ederken, o haram manzara da çoktan kaybolup gitmiş olur.

Akla gelen her vesvese, her süslü manzara, gelecekte elde edilecek daha mükemmellerini düşünmekle izale olabilir. Kur’ân’ın pek çok yerinde, dünyâ hayatının bir oyun ve eğlenceden ibâret bulunduğu ve gerçek hayatın Ahiret hayatı, yaşanacak gerçek yurdun da ahiret yurdu olduğu ifade edilir (A.İmran, 3/185; Ankebut, 29/64). Vesvese, sana ıspanak ve tere otunu mu teklif ediyor; ama Allah (cc) diyor ki, orada peş peşe koparılmaya hazır meyveler var. (Hâkka, 69/23) Hem, dünyadaki gibi hazımsızlık, karın ağrısı ve defekasyon lüzumu da duymayacaksın. Buradaki haramlara nazar noktasından gelen vesveseye de aynı şekilde mukabele edilebilir. Ama biz, dünyânın bütün güzelliklerine karşı “İsteyene ver Sen anı, bana Seni gerek Seni” diyeceğiz. Yaz aylarının kavurucu sıcağını bahane ederek, şeytan sizi hizmetten ve irşad gayesiyle etrafa gidip gelmekten alıkoymak ve başkalarına yaptığı gibi sizi de deniz kıyılarına veya gölgesi serin mesire yerlerine çekmek mi istiyor? Ona Cehennem ateşinin çok daha sıcak olduğunu hatırlatıverin. Öyle zannediyorum ki, kalbinize atmak istediği bu vesvese, kendi gırtlağına tıkanıp kalacaktır.

Hem “Allah Rasülü (sav) ve O’nun sâdık yaranı ve arkadan gelen salihler bizi bekleyip dururken, benim şurada burada avare ve bana yakışmayan bir vaziyette dolaşmam hiç doğru olur mu?” diyerek, bu mevzûda şeytanın telkin etmek istediği gaflet ve rehavet vesvesesini izale etmek mümkün olur kanaatindeyim.

j. Abdest ve namazda “eksik mi yaptım?” şeklindeki vesveselere de önem verilmemelidir.

“Abdest ve namazda yanlış ve kusurum oldu mu acaba?” şeklinde gelen vesveselere de aldırış etmemek gerekir. Böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz tekrar edilebilir. Ama mükerreren oluyorsa, sözgelimi bir abdest uzvunu yıkayıp yıkamadığından devamlı şüpheye düşen birisi, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvunu yıkadığını kabûl ederek namaza durmalıdır. Ve yine namazı kaç rekat kıldığı mevzuunda vesveseye mübtelâ olmuşsa, namazının tamam olduğu kanaatıyla hareket etmelidir.

Vesvesenin ilka ettiği şeyin üzerine üzerine gidilmelidir. Vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Hiç kâle almadan, önem vermeden, yapılan yanlış bile olsa, “Mezheplerimizden birine uyar” deyip geçmek maslahata binaen daha muvafık olur kanaatindeyim. Gâye, şeytanın canına okuyup vesveseyi def’etmektir.

vesvese ile ilgili klip

İslam İnancında Şeytan Mehmet ŞEKER

İnsan, diğer varlıklardan çok farklı olarak yaratılmış, maddî-mânevî donanımıyla mahlukatın en şereflisi konumuna yükseltilmiştir. En üstün varlık olma, beraberinde bir takım sorumluluklar getirmiş, bir güzergah belirlenerek insanın ona uyması istenmiştir. Artık o, bütün saadetini Allah’a itaatte ve O’nun yolunda olmada; tüm mutsuzluğunu da bu güzergahtan sapmada arayacaktır.
İnsanın kazanma kuşağında kaybetmesine sebep olabilecek en büyük imtihan unsuru ise şeytandır. Şeytan geçirdiği şiddetli imtihan sonrası çizgisini koruyamamış, emre itaatteki inceliği anlayamamış, Cenab-ı Hakk’a karşı gelmiştir. Bununla da kalmamış, bahaneler ileri sürüp kendini müdafaaya kalkışmış, üst üste yaptığı yanlışlıklarla kendi sonunu hazırlamıştır. Allah’ın huzurundan kovulmuş, Cennet’ten atılmış, neyi var neyi yok hepsini kaybetmiştir.

Şeytanın bu hâllere düşmesinde Âdem (aleyhisselâm) bir test unsuru olmasına rağmen o, ego eksenli düşüncesiyle Allah’ın rahmetinden kovulmasının bütün suçunu Hz. Âdem’den (aleyhisselâm) bilmiş, bir anda ona ve nesline azılı bir düşman kesilivermiştir. Bundan böyle o, hayra bütünüyle kapanıp, şerre ait bütün fakültelerini işlettirerek insanın üzerine çullanacaktır.
Allah’a karşı duruşunu ayarlayamamış şeytanın en büyük arzusu, insanoğlunun da Yüce Mevlâ karşısındaki duruşunu bozması, kendisi gibi, insanoğlunun da kaybetmesidir.

İnançlı bir insan ise bu zorlu düşmana karşı önlemler almaya, onun hile ve tuzaklarından korunmaya çalışır. Yaratılışına uygun hayat biçimi adına projeler geliştirir. Eğer bunlarla şeytanın saldırılarını savuşturabilirse maksadına ulaşmış olur. Fakat şayet şeytanla baş edemez, önünü alamaz, ona uyarsa bu defa da yaptığına pişman olur, kalbinde burkuntular meydana gelir, duygu ve düşüncesiyle zıtlaştığından iç deformasyonuna maruz kalır. Bu iç huzursuzluğu, onu yeniden toparlanıp, yarlıganma talebiyle rahmet ve merhameti nihayetsiz olan Mevlâ’sına yöneltir. Böylelikle insanın bu yönelişi, kendisini Allah’tan uzaklaştırmaya çalışan şeytanın tüm çabalarını boşa çıkartır.

Şeytan, Allah tarafından insana musallat edilmiş apaçık bir düşman ve bir imtihan vesilesi; hayat ise bir yönüyle şeytanla mücadeleden ibaret bir süreçtir.

Şeytanın mahiyeti

Şeytan, nar-ı semûmdan yani vücuda işleyen kavurucu bir ateşten yaratılmıştır. Bu ateşin insanın gözeneklerine işleyen, teması halinde yakan, kavuran ve zehirleyen bir özelliği vardır. Mahiyeti bu olan şeytan da tıpkı yaratıldığı ateş gibi insana nüfuz ederek onun mânevî dünyasını zehirler, yakar ve bitirir. Zaten o kendi ifadesiyle “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan.” demiştir. Mahiyeti bu olan şeytan tıpkı yaratıldığı ateş gibi insanın mânevî dünyasını yakar bitirir.

Şeytan, kendisi gibi ateşten yaratılan cin sınıfına mensuptur: “Meleklere secde edin dediğimiz zaman, hepsi derhal secdeye kapandılar. İblis müstesna. O cinlerdendi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz, benden ayrı olarak onu ve neslini mi dostlar ediniyorsunuz! Oysa ki onlar, sizin düşmanınızdır. Zalimler için ne fena bir değiştirmedir bu” ayetinde bu mana açıktır.
Meleklere yapılan ilâhî emre, içlerinde bulunduğundan ötürü şeytan da muhatap olmuştur. Fakat çizgisini koruyamamış, Âdem’in önünde secdeye kapanma emrini yerine getirmemiş ve kaybetmiştir. Ayetin ikinci kısmında da insanın Allah’ı bırakıp, şeytanı ve zürriyetini dost edinmesinin yanlışlığı ve fenalığı beyan ediliyor.

İmam Gazali şeytanın mahiyetinden ziyade zararları üzerinde durulması gerektiğine dikkat çekerek şöyle demiştir: “Şeytan hakkında lâtif bir cisim midir? Cisim değil midir? Cisim ise insanın vücuduna nasıl girer? gibi farklı şeyler söylense de işin doğrusu bu husus üzerinde durmaya gerek olmadığıdır. Şeytanın benliği üzerinde durmak, elbisene yılan girdi diyene yılanın enini, boyunu, rengini, şeklini sormak gibidir. Bunu duyan insan, hiç vakit kaybetmeden elbisesine giren yılandan kurtulmaya bakar. Bunun gibi, yılandan daha zararlı olan şeytanı duyan, onun cisim olup olmadığına bakmaksızın, derhal gerekli önlemleri almaya girişmelidir”

Şeytanın Yaratılış Hikmeti

Sadece şeytanın değil, etrafımızda müşahede ettiğimiz her şeyin bir yaratılış hikmeti/hikmetleri vardır. Sema, yer ve ikisinin arasında ne varsa hepsi bir gayeye matuf olarak varlık alemine çıkartılmışlardır. Abes yaratılmış hiçbir nesne gösterilemez. Öyleyse şeytanın mevcudiyetinde de birçok hikmetler vardır.

Hz Bediüzzaman, bu hikmetlerle alâkalı şunları söyler: “Şerrin yaratılması şer ve çirkin değil, bilakis şerrin işlenmesi şer ve çirkindir. Yaratma ve icat etme, bütünüyle neticeye bakar. Bir şeyi yapma ise hususi bir iş olduğundan hususi neticeye bakar. Mesela: Yağmurun gelmesinin binlerce neticeleri vardır ve bunların hepsi de güzeldir. İradesini kötüye kullandığı için bazıları zarar görse “yağmurun icadı rahmet değildir” veya “yağmurun mevcudiyeti şerdir” diyemez. Belki bu sözleri söyleyen şahsın bir ihmali veya hatası sebebiyle onun hakkında şer olur. İkinci bir örnek olarak ateşin yaratılmasında çok faydalar vardır, bütünüyle hayırdır. Fakat bazıları suistimal edip ateşten zarar görse “Ateşin yaratılması şerdir.” diyemez. Çünkü ateş sadece o şahsın kullanması için yaratılmadı. Belki o, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkarını kendine düşman yaptı…

İşte kâinattaki şerlerin, zararlı şeylerin ve şeytanların yaratılmaları, şer ve çirkin değildir. Çünkü çok önemli neticeleri vardır. Mesela: şeytanlar, meleklere musallat olmadıkları için meleklerde terakki yoktur, makamları sabittir, değişmez. Hayvanların durumu da aynıdır. İnsanlık aleminde ise yükseliş ve düşüşler nihayetsizdir. Bütün Peygamberler ve veliler terakkinin ve yükselişin, bütün Nemrudlar ve Firavunlar ise tedenni ve düşüşün misalleridirler.”

Anlaşılan o ki kötülerin ve kötülüklerin yaratılması şer ve çirkin değil, kötü işlerin yapılması şer ve çirkindir. Şeytan ve yardımcılarının mevcudiyeti fena ve kötü değil, asıl fena ve kötü olan, onların oyuncağı haline gelip şeytanlaşmaktır.

Küfrünün ortaya çıkmasına sebep olan Âdem’e ve onun nesline azılı bir düşman kesilen şeytan, onları azdırıp yoldan çıkartacağına dair yemin etmiştir. Artık o, insanın ebedi düşmanı, onun her türlü mahrumiyet ve sıkıntıya maruz kalması için çalışan en büyük hasmıdır. İşte böyle bir düşmanla uğraşmak zorunda kalan insan, devamlı tetikte ve uyanık kalacak, yaratılış gayesine uygun olarak yaşarken, kendisinde mevcut bulunan mekanizmaları rantabl kullanabilecektir. Öyleyse şeytan, insanın dünyada daha dikkatli ve temkinli bir hayat sürmesine sebep olmaktadır.

Allah, insanları sınamak, davranış ve inanç olarak onlardan hangisinin daha iyi olduğunu göstermek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. Farklı farklı imtihanlar değişik vesilelerle bize uygulanmaktadır ki o vesilelerden biri de şeytandır.
Müslüman’a düşen, şeytana akide ve amel yönüyle muhalefet etmek, bütün davranışlarında ona değil, Hakk’a tabi olmaktır ki bu, manen terakki etmek ve Allah’a yakınlık kazanmak demektir. İnsanoğlu en yüksek insanlık derecesini, bu ezeli düşmanına karşı verdiği ve vereceği mücadele ile elde edebilecektir.

Şeytanın İsyanı

Şeytan, nâm-ı diğer İblis, insanoğlu henüz yaratılmamışken meleklerle beraber yaşamaktaydı. Yapısı meleklerden farklı olmasına rağmen onların içindeydi. Kim bilir belki kendisi gibi ateşten yaratılan başka hemcinsleri de aynı ortamı paylaşıyorlardı.

Ve bir gün Allah meleklere bir emir verdi. Melekler, o topluluğun çoğunluğunu teşkil ettikleri için Cenab-ı Hak onlara hitap etti. Fakat şeytan gibi o toplulukta bulunan herkes bu emre muhatap oldu. Kur’ân’da bu emrin geçtiği ayetlerden birisi şudur: “Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, ardından da Âdem’e secde edin dedik. İblisin dışında herkes secdeye kapandı, o secde edenlerden olmadı. Allah: “Emrettiğimde seni secde etmeden alıkoyan nedir?” dedi. O: “Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten onu çamurdan yarattın” dedi. Allah: “Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin.” İblis: “Bana onların diriltilecekleri güne kadar mühlet verir misin?” dedi.

Allah: “Haydi sen mühlet verilenlerdensin” buyurdu. İblis: “Öyle ise beni azgınlığa mahkum ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere senin doğru yolunun üzerine pusu kurup oturacağım. Sonra onların önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından sokulacağım. Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.” dedi. Allah: “Alçak ve kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan her kim sana uyarsa iyi bilin ki cehennemi sizlerle dolduracağım.”

Şeytan, Âdem (aleyhisselâm) yaratılıp, önünde secde etme emri verilmesiyle denemeye tabi tutulmuş, böylelikle hissiyatı ve içinde gizledikleri ortaya çıkmıştır. İlahi emir gelince onun ilk işi secde etmekten kaçınma ve isyan, sonra da kibir ve küfrünü ilan olmuştur. Enaniyet içerisinde kendini temize çıkarmaya kalkışmış ve bunlara ilave olarak bir de ben ondan daha hayırlıyım diyerek hem yalan söylemiş, hem de bilgiçlik taslamıştır.

Halbuki böyle bir emir karşısında ona düşen boyun eğme ve itaat idi. Buna rağmen o kalkmış kendine göre fikir yürütmüş, batıl ve fasit bir takım kıyaslamalara girmiştir. Hz Âdem’i sadece çamurdan ibaret sanmış, maddeye takılıp kalarak Allah’ın çamurdan büsbütün farklı bir şey yaratabileceğini, ona kendinden bir ruh üfleyebileceğini anlayamamıştır.

Şeytan, geçirdiği imtihanla tersyüz olmuş, içi dışına çıkmış, mahiyetinde bulunan çarpıklıklar ortaya dökülmüştür. O, bu imtihan sürecinin hiçbir diliminde istenileni ortaya koyamamış, kabiliyetlerini kötüye kullandığından sürekli alçalmıştır. Neticede bütün hayır ve güzelliklere kapanıp, özündeki gelişmeye açık iyilik tohumlarını kurutmuş, birçok fena özelliğin kendisinde toplanmasına müsaade etmiştir.

İşte bu şeytan, insandan ve cinden şerre açık, nefislerini ıslaha kapatmış, vicdanlarını kirletmiş olanları kendine yardımcı edinir. Onları yaldızlı sözlerle kandırıp kendine meylettirir. Sonra da kendi uğursuz gayesi adına kullanır. Hep beraber sıradan insanların dışında peygamberlere bile sataşırlar: “Böylece biz, her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları düzmekte oldukları yalanlarıyla başbaşa bırak. Ki ahirete inanmayanların kalbleri onların yaldızlı sözlerine kayıp kansın. Ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçları devam edip dursunlar.”

Bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak İbn Abbas hem insanlardan hem de cinlerden şeytanların bulunduğuna vurgu yaparak bazan cinni şeytanların insî şeytanları devreye sokarak insanları aldatmaya çalıştığını belirtmiştir. Nitekim Allah Rasûlü Ebu Zerr’e hitaben: “Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın mı? demiş, Ebu Zerr de: “insandan da şeytan olur mu? diye sorduğunda Rasûli Ekrem: “Evet olur, hatta onlar cin şeytanlarından daha tehlikelidirler” buyurmuştur.

Nas sûresinde de insanlardan ve cinlerden şeytan olduğu ifade edilir. Bu ifadeden önce de, şeytanın sinsice davrandığı ve insanların kalplerine vesvese verdiği anlatılır. Mahiyet itibariyle insan olsalar bile şeytanla aynı fonksiyonu yaptıklarından ötürü bunlara mecazen şeytan denilmiştir.

ŞEYTANIN VASIFLARI

Şeytan, mahiyetindeki iyiliğe açık tüm istidatlarını iradesiyle öldürmüş ve kötülüğe ait bütün kabiliyetlerini de geliştirmiştir. İçini tamamen küfürle doldurup, inanmaya yer bırakmamıştır. Öfkeli bir insanın her halinden öfke döküldüğü gibi, onun hayatını da bütünüyle kötülük kaplamış, küfürle bütünleşip, her türlü şerri işlemeye hazır hale gelmiştir.

Şeytanın vasıflarından bazıları şunlardır:

a. Düşmanlığı

Şeytanın insana olan düşmanlığı apaçıktır. O, içinde taşıyıp durduğu isyan ve küfür tohumlarının ortaya çıkmasına sebep olduğu için Hz Âdem’e ve onun zürriyetine harp ilan etmiş, Allah’a saygısızca karşılık verirken: “Ben hiç Senin çamurdan yarattığına secde eder miyim! Yemin ederim eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım” demiştir.
Yüce Allah, onun bize olan bu öfke, kin ve nefretten müteşekkil düşmanlığını haber vermiş, bizim de onu düşman edinmemizin lüzumunu belirtmiştir: “Şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman belleyin. O, kendisine tabi olanları alevli ateş halkından olmaya çağırır.”

Kur’ân’da: “Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokuşturmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor, artık vazgeçtiniz değil mi!” buyurulmaktadır. Şeytan işi birer pislik olarak nazara verilen içki ve kumar gibi vasıtalarla İblis, sosyal bünyeyi durmadan kemirir. İçki ve kumardan ötürü yıkılan aileler, dağılan yuvalar, meydana gelen insanlık dışı pek çok hadiseler, sosyal hayatı felç eden dünya kadar olaylar her türlü izahtan vareste olup bu toplumsal yarayı bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Onun azılı bir düşman olduğunu bilmek, ona karşı kendimizi uyanık tutmak açısından önemlidir. Esasen o, ciddî bir hasım olarak kabul edilse de edilmese de peşine düşenleri hep o can yakıcı ateşe sürükleyecek, hiçbir zaman iflah etmeyecektir.

b.Hıyaneti ve Nifakı

Şeytanın en belirgin özelliklerinden biri de hıyanetidir. Emanete vefasızlık yapma, verilen sözü yerine getirmeme, güveni kötüye kullanma manalarına gelen hıyanet, nifakla aynı manaya gelir. Şu var ki nifak, dine karşı lakayt kalma, umursamama yerinde kullanılır. Hıyanet ve nifak kelimeleri iç içe geçmiş, belli etmeden, verilen söze ve doğruluğa karşı çıkma manalarını ifade eder olmuştur. Şeytan insana en pes ve bayağı şeyleri yapmasını fısıldar, kötülüğü çok masum bir şekilde nazara verir. Maksadı hasıl olunca da sıvışır, ortadan kaybolur. Âdem’e ve hanımına da öyle yapmış, bir nasihatçi gibi onlara yaklaşmış, yeminler etmiş, o yasak meyveden tattırınca da çekip gitmiştir. Bundan sonra gelişen hadiseleri beraber göğüsleyecekleri yerde, onları yardımsız ve yardımcısız bırakmıştır: “Zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır” ayetiyle ifade edilen mana da budur. O, hiçbir zaman insanın hayrına dost olmaz, bir felakete sürüklemek için öyle gözükür, nihayet başı sıkışınca çekiliverir, hainlikten hiç vazgeçmez.

Şeytan hazûldür, insanları hizlâna atar, muavenetsiz, yardımcısız, kimsesiz, tek başına, sefil bırakır, zelil eder. Kendi düşüncesi doğrultusunda kullandığı insan ve cin yandaşlarına dahi vefasız ve nankördür. O, dünyada peşinden koşturduklarını öbür tarafta kurtaramayacağını, onlara faydalı olamayacağını ifade edecek: “İş bitirildikten sonra şeytan: Allah size gerçeği vaad etti, ben de size vaadde bulundum, ama ben sözümden caydım. Benim , sizin aleyhinize kullanabileceğim bir gücüm de yoktu. Sadece sizi (inkara ve isyana) çağırdım. Siz de benim çağrıma uydunuz. Öyleyse beni kınamayın da kendinizi levmedin. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni. Ben daha önceden beni Allah’a ortak tutmanızı da tanımamıştım zaten. Hiç şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır” diyecektir.

Şeytan, münafıkların ilki ve sonrakilerin de akıl hocasıdır. Nifak kelimesi hıyanet kelimesi ile bir nüansla ayrılsa da birbirlerinin yerine kullanılabilmektedirler. İnsanlar ikiyüzlülüğü şeytandan öğrenmişlerdir: “(Münafıkların durumu) tıpkı şeytanın şu durumuna benzer ki insana “inkar et” deyip insan inkar edince de “Ben senden uzağım, ben Alemlerin Rabbi Allah’tan korkarım” der. Nihayet ikisinin de sonu, ebedi olarak ateşte kalmaları oldu. İşte zalimlerin cezası budur.”

c.Vesvesesi ve Sinsiliği

Nas suresinde geçtiği üzere şeytan “vesvas” ve “hannas” olarak nitelendirilmiştir. Vesvâs; kalbe hayırsız, faydasız, alçak hatıraları atan, yavaşça fısıldayan, insanların sinelerine vesvese verip durmada çok mahir olan demektir. Bu isim, söz konusu işte en başarılı olan şeytana ad olmuş, bu özelliğini çok kullandığından sanki vesvesenin bizzat kendisi haline gelmiş, bütün işi-gücü vesvese ve komplo olmuştur.

Hannâs kelimesi de Allah anıldığı zaman geri geri çekilen, sinen, o esnada kaybolan, sıvışıp giden, bu işi profesyonel olarak yapan demektir.

Vesvâs ve Hannâs kelimelerini, yukarıda söylenilen manaları göz önüne alarak şöyle ifade edebiliriz: İnsanın kalbine ve aklına, lüzumsuz ve alçakça düşünceleri atan, hiç belli etmeden fısıldayan, gizliden gizliye aldatma ve ayartma için fiskos edip duran, sinerek, gerisin geriye çekilerek fenalığa sürükleyen, değişik stratejilerle Hak’tan yüz çevirten, dönek, sineleri işkillendirip duran şeytan.
Kur’ân’da şeytanın vesvesesi ile alakalı misal olarak Hz Âdem ile eşine verdiği vesvese anlatılır. Şeytan, kendisine “Kovulmuş olarak çık oradan” denildikten, yani cennetten kovulduktan sonra Âdem’e ve Havva’ya vesvese vermiş, cennetin dışından, cennetin içindekilere tesir etmiş, ayaklarını kaydırmıştır.

Burada önemli olan husus şeytanın Âdem’e ve eşine verdiği vesvesenin cereyan şeklinden ziyade, cennetten kovulmasına rağmen, yine de vesveseye imkan bulabilmesidir. Cennetten çıkarılmış olma, onun bu işi yapma güç ve kabiliyetini kaybetmesi manasına gelmemiştir.

d. İsyanı ve İnadı

Şeytan için bitişin başlangıcı isyanı; bitişi geri dönülmez hale getiren de inadı olmuştur. O, Hz Âdem’e secde etmemiş, Allah’ın sözünü tutmamıştı. Rabbin emrine muhalefet etme manalarına gelen isyan, şeytanın birinci yanlışlığı oldu. O, emir geldiği zaman, diretip kibirlenmiş, küstahlaşarak emre karşı gelmişti.

Allah: “Emrettiğim halde secde etmekten seni alıkoyan nedir?” diye sorgulayınca da Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın onu çamurdan deme cüretini göstermişti. Secde etmediğine pişman olmamıştı ki Allah’a karşı böyle küstahça karşılık veriyordu. Bu da onun ikinci yanlışlığı oldu. İsyan etmiş, sonra da inat etmişti. Diretip inat etmeseydi belki de kurtulabilirdi. Nitekim Hz Âdem, hatasını anlayınca derhal Allah’a yönelmiş ve affa mazhar olmuştu. İblis bunu yapmamış, hatasını unutturacak bir hayır da işlememişti. Bu yüzden isyanı, onu başkalarından ayıran önemli bir özelliği oldu. Hakka muhalefet söz konusu olunca isyan; isyan söz konusu olunca şeytan akla gelir oldu. Hz İbrahim, putperest olan babasını tevhit dinine davet ederken: “Babacığım, şeytana tapma, çünkü şeytan Rahman’a isyan etmişti” diyerek şeytanın başka değil, sadece bu yanına dikkat çekmekteydi.

Allah’a asi olan şeytana itaat edip onu dost edinme, bir kafir sıfatıdır. İsyankar şeytana uyma, insanı Allah’a isyana götürür. Düşmanın dostu da düşmandır. İnsanın şeytanla olan irtibatı, imanı ölçüsündedir. İmandan hiç nasibi olmayanların dostları, amirleri başlarına tebelleş olmuş arkadaşları ise şeytanlardır: “Şeytanları, iman etmeyenlerin dostları yapmışızdır.” İmansızlık ile şeytanet arasında bir cazibe vardır. Korumasız bahçeye zararlı böcekler hücum eder. “Biz kafirlerin üzerine kendilerini iyice isyana sevk eden şeytanları gönderdik” ayetinde de ifade edildiği gibi, imansız kalblere şeytanlar sataşır. Kafirler şeytanları sever, şeytani hasletlere, hareketlere tutkundurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar. İmansızların bütün temayülleri, şeytanette olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer ve artık onları diledikleri yere sevk ederler.

Şeytan, insanı fakirlikle korkutur, sadaka vermekten alıkoymaya çalışır. Kötülük adına ne varsa hepsinin yapılmasını emreder. Bunları allayıp pullayarak insanlara çok cazip gösterir. Bunların yanında bir de insanları namazdan alıkoymaya çalışır. Zira namazlarını kılan kimse, şeytanın en çok rahatsızlık duyduğu bir işi yapıyor demektir. Onun kötülükleri emretmesine bedel “namaz, fuhşiyattan ve hoş olmayan her şeyden nehyeder.”

Şeytanın daha birçok özelliği vardır ve bunları hedefine ulaşabilmek için kullanır. O, vesvese verdiği yerde süsler . Kötülüğü emrettiği yerde korkutur. O, körelttiği iyi hasletlerine bedel, bütün kötü sıfatları kendinde toplamış ve onları inkişaf ettirmiştir. Tıpkı bir insanın iradesini şer ve kötülük adına kullanıp, zamanla tüm hayır ve iyiliklere kapanması gibi. Şeytanın kendi gayesine ulaşması adına kullandığı bu hususiyetlerinin yanında onun zatıyla alakalı iki özelliği daha vardır: O, mel’un ve racimdir: Allah’ın huzurundan kovulmuş, hakarete maruz kalmış, rezalet ve helakete uğramış, horlanmış, lanetlenmiş, derdest edilerek kapı dışarı edilmiştir.
Şeytan, Hz. Âdem yaratılmadan önce de bu özelliklere sahipti. Fakat, o vakte kadar bunları kullanacak zemin oluşmadığından dışa vurmamıştı..

KUR’ÂN’DA ŞEYTAN

Kur’ân-ı Kerim, insanlara hem rehberdir, hem de rahmet. Şeytan hakkında bilgi vermesi onun rehberliği, vartalarına karşı insanı uyarıp, alınması gereken önlemler üzerinde durması da onun rahmet yanıdır.

Kur’ân: “Ne zaman, şeytandan bir dürtü seni dürtüklerse hemen Allah’a sığın, çünkü O, işitendir, bilendir. Müttakiler, kendilerine şeytandan bir hayal iliştiğinde Allah’ı hatırlarlar ve hemen gözlerini açarlar. Şeytanların kardeşleri ise onları azgınlığa çeker, sonra da hiç mi hiç yakalarını bırakmazlar” buyurarak bu çok önemli korunmayı hatırlatır.

Hayatı gelişi güzel ve heves ağırlıklı yaşama, şeytanın insan üzerindeki tesirini artıracaktır: “Kim Rahmanın hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, ona bir şeytanı sardırırız. (Artık onun yanından ayrılmayan, sürekli kötülükleri pompalayan bir arkadaş olur.) O şeytanlar, onları doğru yoldan alıkoydukları halde onlar kendilerini hidayette sanırlar” ayetleri bu gerçeğe işaret eder.

Şeytan, kıskançlığı, ve kıskançlıktan doğan kini, nefreti ve öfkeyi kullanarak kardeşi kardeşe vurdurur. O, Hz Yusuf’un kardeşlerinde bu duyguları öylesine körüklemiştir ki, kalkıp Yusuf’u kuyuya atmışlardı.

Hz Eyyüb (aleyhisselâm): “Şeytan, bana zahmet ve acı ile dokundu” diye Cenab-ı Hakk’a dua etmiştir. Buradaki dokunma daha ziyade şeytanın vesveseye yol bulması şeklinde tefsir edilmiştir.

İsraf ve saçıp savurma yasağını Kur’ân ifade ederken: “Saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleridirler. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür” der.

Allah’tan başkasına perestij edip, şeytanlık yapıp duranlarla mücadele edilmesi istenirken, özellikleri söylenen bu insanlar, şeytanın dostları olarak nazara verilir. Ayetin devamında da şeytanın tuzak, hile ve aldatmalarının zayıf olduğu belirtilmiştir.

Şeytanın istilası altında kalarak Allah düşüncesini unutanlar da şeytanın takımına üye olmuşlar demektir.

HADİSLERDE ŞEYTAN

Peygamber Efendimiz, yeri geldiğinde şeytandan bahisler açarak onun hakkında bilgi vermiş, ona karşı alınacak tedbirler üzerinde durmuş, bazı fenalıkları ona nispet etmiş ve çok defa da ondan Allah’a sığınmanın lüzumuna değinmiştir.

a) Şeytan insanın damarlarında dolaşır:

Efendimizin eşi Hz Safiye anlatıyor: “Allah Rasûlü itikafa girmişti. Bir gece ziyaret maksadıyla yanına gittim. O’nunla konuştum, sonra eve dönmek üzere kalktım. O da beni kapıya kadar uğurladı. Tam kapının önündeyken iki kişi oradan geçiyorlardı. Hz Peygamberi görünce hızlandılar. Allah Rasûlü onlara: “Olduğunuz yerde kalın” dedi sonra da “Bu eşim Safiyye b. Huyey’dir” dedi. O iki zat “Sübhanallah Ya Rasûlallah” dediler. Allah Rasûlü: “Gerçekten de şeytan insanın damarlarında dolaşır. Ben, şeytanın içinize kötü bir zan atmasından korktum” buyurdu.”

Bu hadisi bazıları Allah şeytana insanın damarlarında dolaşma imkan ve kabiliyetini vermiştir şeklinde anlamışlardır. Bazılarına göre de bu üslup, şeytanın vesvese ve kandırmasının çokluğundan kinayedir. Yani şeytan insanın kanı gibidir, ondan hiç ayrılmaz.

b) Öfkeyi kullanarak insanı dengesizliğe iter:

Hz Peygamber (sas): “Öfke şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söner. Sizden biriniz kızdığında abdest alsın” buyurmuştur.

Birgün Allah Rasûlü’nün yanında iki kişi birbirlerine sert sözler söylerler. Biri diğerine aşırı kızdığından kıpkırmızı kesilir. Hz Peygamber (sas) bir söz bildiğini, bu sözü kızgın birisinin söylediğinde o halinin ondan gideceğini ifade eder ve “Eûzu billahi mineş-şeytanir racim” der. O kızgın adama “Allah Rasûlü’nün dediğini duymadın mı!” diyenlere adam “Ben deli değilim” diye karşılık verir.

Öfkesini yenenin, hem öfkelendiği kimseye, hem o şahsın şeytanına hem de kendi şeytanına üstün geleceği haber verilmiştir.

c) Rüyalara tesir eder:

Arapça’da uykuda görülen güzel ve hayırlı şeylere rüya; çirkin ve şer şeylere de hulûm denir. Türkçe’de Arapça’dan alınan rüya kelimesi her iki durumda da kullanılır. Hz Peygamber iki kelime arasındaki nüansı da ifade ederek: “Rüya Allah’tan, hulûm ise şeytandandır. Sizden biriniz hoşlanmadığı bir düş görürse sol tarafına üç defa tükürsün ve onun şerrinden Allah’a sığınsın. Böyle yaparsa o düş kendisine zarar vermeyecektir” buyurur. Başka bir hadiste de “Sizden biriniz hulûm görürse şeytanın uykusunda kendisiyle oynamasını kimseye söylemesin” buyurur.

İnsanın uykusunda gördükleri de tabiiki Allah’ın yaratmasıyladır. Onların şeytana nispet edilmesi hayırsız ve çirkin olduklarından ötürü mecazidir.

d) Akşam vaktinde etrafa yayılırlar:

Peygamber Efendimiz(aleyhissalatu vesselam): “Çocuklarınızı ve suya giden hayvanlarınızı güneş battığında, yatsının karanlığı kayboluncaya kadar dışarıya çıkarmayın. Zira güneş batıp da yatsının karanlığı kayboluncaya dek şeytanlar etrafa yayılırlar” buyurur.

Konuyla alakalı bir başka hadiste: “Hava karardığında çocuklarınızı tutun, çünkü o vakitte şeytanlar etrafa yayılır. Geceden belli bir vakit geçtiğinde onları salıverin. Bismillah diyerek kapılarınızı kapatın. Çünkü şeytan kapalı kapıyı açamaz. Su testilerinizin ağzını besmele çekerek bağlayın. Kaplarınızın üzerine enlemesine birşey koymak suretiyle dahi olsa örtün ve besmele çekin, kandillerinizi de söndürün” buyurulur.

Bu hadislerde, dünya hayatını yaşarken, ona bir ukba buudu kazandırma dersi verilmektedir. Kapıları kapatma, testilerin ağızlarını bağlama, yemek kaplarının üzerlerini örtme gibi dünyaya ait işler yapılırken, Allah’ın adı anılmakta, böylece şeytanın vereceği rahatsızlıktan kurtuluşun yegane vesilesinin Allah’a sığınmak olduğu gösterilmektedir. Bu görüşü destekleyen bir hadiste Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Kişi evine geldiğinde, içeri girerken ve yemek yerken besmele çekerse şeytan yardımcılarına “Size yatacak yer ve akşam yemeği yok” der. O kimse evine geldiğinde Allah’ı anmazsa, şeytan avanesine “Yatacak yere yetiştiniz” der. O zat yemek yerken besmele de çekmezse “Hem akşam yatacak yere hem de akşam yemeğine kavuştunuz” der.”

Şeytanlar ışığı ve aydınlığı sevmez, aksine bunları uğursuz sayar ve karanlıktan medet umarlar. Zira onlar, hava karardıktan sonra daha rahat hareket etme imkanı bulabilirler. Anlaşılan o ki şeytanlar bu vakitte dört bir yanda cirit atmakta ve insanları yoldan çıkarma işlerine hız vermektedirler. Halk arasında söylenen “akşam şer olur” sözü, bu manadaki hadislerin enfes bir üslupla kendi dilimizdeki ifadesidir.

e) Diğer Hususlar

Şeytan, yemeye içmeye karışır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sas): “Şeytan her halinizle sizinle beraberdir. Hatta yemek yerken bile. Biriniz bir lokma yere düşürdüğünde pislenen yeri temizleyip yesin, onu şeytana bırakmasın. Yemek bitince de tabağını güzelce sıyırsın. Zira insan, bereketin yemeğin neresinde olduğunu bilemez” buyurmuştur.

Ebu Hüreyrenin rivayetinde Hz Peygamber: “Çan şeytanın çalgısıdır” buyurmuştur.

Efendimiz, ölenin arkasından ağıt yakılması konusunda da şeytanı anmıştır. Ümmü Seleme: “Kocam gurbet elde bir garip olarak vefat ettiğinde, vallahi onun için dillere destan olacak bir şekilde ağlayacağım deyip hazırlanmıştım.

Bir kadın da bana bu konuda yardımcı olacaktı. Allah Rasûlü: “Sen Allah’ın çıkardığı şeytanı eve tekrar mı sokmak istiyorsun!” buyurdu. Ben de “artık ağlamadım” demiştir.”

Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem) acele etmenin şetana ait bir özellik olduğunu vurgulamış: “Düşünüp taşınarak iş yapma Allah’tan, acele etmek şeytandandır” buyurarak bizleri dikkatli olmaya teşvik etmiştir.

Bazı hadislerde yabancı bir erkeğin yabancı bir kadınla yalnız kalmamaları salık verilmiş: “Bir erkek, yabancı bir kadnla başbaşa kalmasın, aksi takdirde onların üçüncüleri şeytandır” buyurulmuştur.

Peygamberimiz, eşeğin anırmasını şeytanla, horozun ötmesini melekle irtibatlandırmış: “Geceleyin horozun ötmesini işittiğinizde Allah’ın fazlından isteyin, zira horozlar o anda melek görmektedirler. Gece vakti eşeğin anırmasını duyduğunuzda da Allah’a sığının, çünkü eşek o esnada şeytanı görür” buyurmuştur.

Allah Rasûlü, deve ile şeytan arasında da bir bağ kurmuş: “Deve ağıllarında namaz kılmayın, çünkü deve şeytandandır” buyurarak devenin tabiatı icabı insana zarar verebileceğine işarette bulunmuşlardır.

Hasılı, Allah Resülü (aleyhissalatu vesselam) birçok sözlerinde şeytandan bahsetmiştir. Bazen gerçek şeytana atıfta bulunmuş, bazen de şeytanın işi gücü şer olduğundan, şer ve hayırsız işleri şeytan diye isimlendirmiş, onun adını mecazen zikretmiştir.

ŞEYTANDAN KORUNMA YOLLARI

Şeytanın şerrinden korunmak için alınması gereken belli başlı tedbirler şunlardır;

a) Kur’ân-ı Kerim Okuma

Yüce Allah, kendi kitabını bize anlatırken: “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olan (sıkıntı)lara bir şifa, inananlara bir yol gösterici ve bir rahmet gelmiştir” buyurur. Bu ayete göre Kur’ân; insanları kötülük ve günahlara karşı uyaran, ikaz eden bir öğüt; insanın ruhi-bedeni her türlü rahatsızlıklarını giderici bir şifa; insanların dünyada değişik saplantılara girmeden, istikamet üzere yaşamalarını temin eden bir kılavuz ve rehber; içindekileri okumak, anlamak, yaşamak ve başkalarının da yaşamasına vesile olmak suretiyle, Sonsuz Merhamet Sahibi’nin affını ve müsahamasını celbeden bir rahmettir.

Allah Rasûlü (sas) de: “Evlerinizi kabirlere çevirmeyin, şüphesiz ki şeytan, içinde Bakara süresi okunan evden kaçar” buyurarak Kur’ân okumayı teşvik etmiştir.

Şeytan, insana değişik yollar kullanarak yaklaşır. Onu değişik stratejilerle baştan çıkarmak ister. Sinesine vesvese verir. Hayır yapmasına engel olur. Nerede şer ve hayırsız işler varsa onları gönlüne güzel gösterir. Değişik baskılar yaparak ruhi ve kalbi rahatsızlıklara iter, bunalımlara sürükler, karanlık düşüncelere salar. Ebediyet için yaratılan insan, şeytanın peşisıra giderken aradığı mutluluğu ve huzuru bulamaz. Arzularının çoğuna yetişemediğinden, psikolojik sıkıntılara maruz kalır.

İşte tam bu anda Kur’ân onun imdadına koşar. Ondaki ebed arzusuna cevap verir. Burada ulaşamadığı arzularına, öte tarafta kavuşabileceğini fısıldar. İçini huzur ve itminanla doldurur. Hem dünya hem ukba mutluluğuna erdirir. Şeytanın devamlı aldatma yörüngeli vaadlerine karşılık Kur’ân, ona saadet vaad eder. İnsanın maddi-manevi hastalıklarına Allah’ın izniyle şifa olur.

b) Takva Sahibi Olma

Hakkın en çok beğendiği iş takva, en temiz, en nezih kulları da müttakilerdir. Takva adına müttakilere en saf, en duru mesajı da Kur’ân’ı Hakim’dir. Bütün hayır vesilelerini değerlendirme, bütün şer yollarına karşı kapalı kalma veya kapalı kalmaya çalışma manalarına gelen takva sayesinde insan, aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan kurtulur ve alâ-yı illiyyin yolcusu olur.

Hayatlarını takva yörüngeli sürdürenler, şeytanın bir hücumuna maruz kaldıklarında yaşadıkları hayat seviyeleri, onların bu vartaya düşmelerine engel olur. Tıpkı kamil manada eda edilen namazın, sahibine büyük kusurları yaptırtmadığı gibi.

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir hayal sinyali ilişince hemen düşünüp kendilerini toparlarlar, basiretlerine tam sahip olurlar” ayetinde anlatılan da budur. Onlar böyle bir durumda derhal kendilerini yoklayıp, nerede hata ettiklerini düşünürler, şeytanın hilelerini farkeder ve gerekli tedbiri alarak Allah’a sığınırlar.
Hayatlarını bu çizgide devam ettirmeyenlerin ise böyle bir avantajları yoktur. Şeytan, her zaman için onları kandırıp başaşağı getirebilir. Onun peşisıra sürüklenir giderler ki bunlar Kur’ân’da şeytanın kardeşleri olarak tavsif edilmişlerdir: “Şeytanların kardeşlerine gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra yakalarını hiç mi hiç kurtaramazlar.”

c) İbadet Etme

Peygamber Efendimiz, bir kudsi hadiste Allah (c.c.)’ın şöyle buyurduğunu haber verir: “Kim beni tanıyan ve ihlasla ibadet eden bir kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulum, kendisine yapmasını farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. O kulum, nafilelere devam etmek suretiyle de bana yaklaşmaya devam eder. Öyle olur ki artık ben onu severim. Sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden birşey isterse, onu veririm. Bana sığınırsa onu korurum…”

Allah kendisine ibadet edenlere “kullarım” diyerek sahip çıkmaktadır. Farzları tastamam yerine getirmenin yanında nafilelerle de ciddi meşgul olma, beraberinde Allah’ın sevgisini getirecektir. Yüce Mevla tarafından sevilen bir insanın, şeytanın yalan vaadlerine kanması, onun vartalarına düşmesi ihtimali yok gibidir. Zira artık onu Allah tutuyor, her türlü fenalıktan korumaktadır. Öyle ki artık o kişi hep doğruyu görür, doğruyu tutar, hak ve istikamet üzere hayat çizgisini devam ettirir. Bu insan, Allah’ın halis bir kuludur ki şeytan ona tesir edemez. O, bunu ağzından kaçırmış: “Rabbim, beni azdırmandan ötürü, andolsun ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım, ancak içlerinden ihlasa erdirilenler müstesna” demiştir. Allah da: “İşte benim korumayı üzerime aldığım yol budur. Benim ihlaslı kullarıma karşı senin hiçbir gücün yoktur. Sen, sadece sana uyan azgınları saptırabilirsin” buyurur.

d) Az Yeme

Şeytana karşı pratikte alınabilecek tedbirlerden birisi de yemeye içmeye dikkat etmektir.

Yeme-içmede dengeyi yakalama, hayatı sağlıklı, rahat, iktisatlı ve enerjik geçirmenin belki de birinci şartıdır. Ölçüsüz yeme içme, dünya hayatını olumsuz açıdan etkilediği gibi, dini hayata da olumsuz tesirleri vardır. Beraberinde fazla uyku, gaflet, lüzumsuz konuşma, çok gülme, unutkanlık, zihinsel faaliyetlerde donukluk, ibadetlere karşı arzusuzluk gibi istenmeyen şeyler getirir.

Şeytanın en güçlü silahlarından olan şehvetin önünü alabilmek için en pratik çözüm, alınan kalori miktarını azaltmaktan geçer. Allah Rasûlü’nün (sas) insanların şehevi duygularını dengelerken, gücü yetenlerin evlenmelerini, evlenemeyeceklerin ise oruç tutmalarını salık vermesi bundan ötürü olsa gerektir.

e) Allah’a Sığınma

Şeytandan korunma deyince ilk akla gelen, ondan Allah’a sığınmadır. Çünkü Kur’ân’da iki yerde bizzat Allah Resülü’ne hitap edilerek: “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse derhal Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işiten, herşeyi en iyi bilendir” buyurulmuştur. Bu işin ehemmiyeti sadece bu iki ayetle kalmamış: “Ve de ki Rabbim, şeytanların dürtmelerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim” şeklinde dua bize öğretilmek suretiyle meseleye bir kez daha dikkatler çekilmiştir.

İstiaze, Eûzu billahi mineşşeytanirracim diyerek Allah’ın huzurundan kovulan şeytanın şerrinden, Allah’ın koruması altına girmek, Ona sığınmak demektir.

Şeytan, hiç olmadık zaman ve mekanlarda bile insanların göğüslerini zararlı düşüncelerle doldurmanın planlarını yapar. Kur’ân okurken akla türlü türlü şeyler getirir. O esnada bile Kur’ân dışı şeylerle meşgul eder. Ayetler üzerinde düşünüp manasında derinleşmekten insanı alıkoymaya çalışır. Bundan ötürü Cenab-ı Hak, Kur’ân okumaya başlamadan önce ondan kendisine sığınılmasını: “Kur’ân okuyacağın zaman, racim şeytandan Allah’a sığın” buyurarak salıklamış, şeytanın, Kur’ân okuma esnasında da, kalbe olumsuz dürtülerde bulunabileceğini ihtar etmiştir.

Peygamber Efendimizin hayatında da istiâze çok önemli bir yer işgal eder. Hayatının hemen her safhasında duaları işiten ve yerine getiren Cenabı Hakk’a, ya bir duası veya bir istiazesi vardır. Biz burada, O’nun istiâzelerinden birkaç misal vermek istiyoruz:

1- Sizden birinize şeytan gelir: “Şunu kim yarattı, bunu kim yarattı der durur, hatta en sonunda Rabbini kim yarattı der. Bu hal kime gelir ulaşırsa hemen Allah’a sığınsın ve o hali terketsin.”

2- Efendimiz: “İnsanoğlu için hem şeytanın ve hem de meleğin telkini vardır. Şeytanın telkini şerri vaad etmesi, hakkı yalanlaması, meleğin telkini ise iyiliği vaad edip hakkı tasdik etmesidir. Kim vicdanında meleğin telkinini duyarsa bilsin ki bu Allah’tandır. Bundan ötürü Allah’a hamdetsin. Kim de diğerini hissederse, hemen o kovulmuş şeytandan Allah’a sığınsın demiş, sonra da “Şeytan size fakirliği vaad eder, fuhşiyatı emreder” ayetini okumuştur.

3- Ebu Bekir (ra): “Ya Rasûlallah, bana sabah-akşam okuyacağım bir dua söyler misin?” deyince Allah Rasûlü: “Şöyle de: Ey görüneni de, görünmeyeni de bilen, gökleri ve yeri yoktan vareden, herşeyin terbiyecisi ve sahibi! Şehadet ederim ki Senden başka ilâh yoktur, nefsimin ve şeytanın şerrinden, onun beni şirke düşürmesinden Sana sığınırım dedi ve bunu sabah-akşam ve yatağına uzandığında oku buyurdu.”

4- Peygamber Efendimiz, ölüm anında şeytanın aldatmasından da Allah’a sığınmıştır. O, yüksekten düşmekten, yıkık altında kalmaktan, suda boğulmaktan ve yanmaktan Allah’a sığındığı aynı yerde “Ölüm anında şeytanın çarpmasından Sana sığınırım” diye dua ederdi.

5- Efendimiz mescide girerken: “Racim şeytandan, Azim Allah’a, O’nun pek yüce Zatına, O’nun ezeli saltanatına sığınırım” derdi. Aynı hadisin devamında: “Birisi bu duayı mescide girerken okursa, şeytan: “Günün sair vakitlerinde benden korunmuş oldu” der” buyurulmaktadır.

6- Allah Rasûlü, sizden biriniz hanımına yaklaşacağı zaman: “Allahım, şeytanı benden de, bana rızık olarak lütfedeceğin çocuktan da uzaklaştır der, çocukları da olursa, şeytan ona zarar veremez, o çocuğa musallat edilmez” buyurmuştur.

Ayrıca Felak ve Nas sûrelerine muavvizeteyn, ihlas sûresiyle beraber muavvizât denilir ki sığındırıcı sûreler demektir. Allah Rasûlü, bir rahatsızlık duyduğunda ve her gece yatmadan önce bu üç sûreyi okuyup ellerine üfler, sonra başından başlayarak aşağıya doğru ellerinin ulaştığı her yerini sıvazlar ve bunu üç defa tekrarlardı.

Şeytandan Allah’a sığınma, aynı zamanda Allah’a olan tevekkülün de ifadesidir. İnsanın bu en büyük düşmanına karşı, Allah’ın korumasını istemesi, o kişinin Hakk’a olan itimadını gösterir. İstiâze eden birisi bilmekte ve inanmaktadır ki Allah’ın herşeye gücü yeter. İsterse kendisini şeytandan korur, onun bütün tesirlerini kırar. Bu mana: “Aslında, iman edip Rabblerine güvenen ve dayananlar üzerinde onun bir nüfûzu yoktur” ayetinde açıkca görülmektedir.

SONUÇ

Şeytan, Allah’a isyanında ne kadar hatalı ve haksız ise, Âdem’e (aleyhisselâm) olan düşmanlığında da o kadar yanlış ve haksızdır.
Yaptığı yanlışlıklar, onu rahmetten uzaklaştırmış, rahmetten uzaklaşma da ona başka hataları yaptırtmış, hasılı çıkamayacağı bir kısır döngüye kendini kaptırmış gitgide bütün iyi özelliklerini körelterek, hayra hasenata bütün bütün kapanmıştır.

Aslında o, rahmetten uzak yaratılmamış, kabiliyetlerini kötüye kullanarak kendi sonunu kendisi hazırlamıştır.

İnsanlardan ve cinlerden, ruhunu öldürmüş, vicdanını bozmuş, fıtratını tahrip etmiş olanları kendine yardımcı ve yandaş edinmiştir. Âhirette kendine yardım edenleri de yarı yolda bırakarak, vefasızlığın en büyüğünü yapacaktır.

Mahşer gününde Yüce Yaratıcının engin rahmetini görünce herkes gibi o da ümitlenecek, kurtuluş yollarını beyhude arayacaktır. Şeytan, herşeye rağmen, işin sonunda Allah’ın kendisini affedeceği ümidiyle yaşamaktadır ki buna şeytanın cennet ümidi denir.

Şeytanın şerrinden korunma reçetesi, Kur’ân’da ve Sünnette verilmiştir. Şeytana karşı bir müslümanın zırhı, Kur’ân tezgâhında yapılan takvâ; siperi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhı ise, istiâze, istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır. Bu kutlu kaynaklara uyulduğu sürece, Allah’ın izniyle şeytanın tesiri kırılacak, insan Rabbinin razı olacağı hayat ufkunda hayatını devam ettirecek ve ebedi âlemde sonsuz mutluluğa erecektir.

Yorum yapın »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.