HADÎSLER IŞIĞINDA TEMİZLİK ve İBÂDET KONULARINDAKİ
VESVESELER ve TEDÂVÎ YOLLARI
Adem DÖLEK*
ÖZET
Hadîsler incelendiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, insanların psikolojik
zaaflarını hiçbir zaman göz ardı etmediği, bilakis insanların karşılaştığı
psikolojik problemleriyle de çok yakından ilgilendiği görülmektedir.
İnsanların özellikle de inançlı kişilerin en çok mâruz kaldıkları
psikolojik problemlerden bazıları, Allah’a îmândan sonra temizlik
ibâdet konusundaki vesveselerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.), gerek
Kur’ân âyetleriyle, gerekse kendi sözleriyle yaptığı telkinlerle temizlik
ve ibâdet hususlarında mâruz kalınan vesveseleri tedâvî etmiş,
psikiyatri ilminin ifadesiyle psikoterapi icrâ etmiştir. Bu bakımdan
Vesvese ile ilgili hadîsler yorumlanırken psikoterapi açısından
da değerlendirilmesi, insanların özellikle de inanan kişilerin her türlü
vesveselerden uzak olarak gerek temizlik gerekse ibâdet hususlarında
huzura kavuşmalarıyla birlikte sağlıklı bir hayat sürdürmeleri
açısından büyük önem arz etmektedir.
Anahtar Kelimeler Peygamber, temizlik, ibadet, vesvese.
ABSTRACT
MISGIVINGS IN THE CLEANNESS AND WORSHIP AND THE WAYS
OF HEALINGS WITH INSPIRATIONS IN LIGHT OF HADITHS
Satan whispers evils into the hearts of mankind especially into
hearts of believers from all sides. Some of these and most important
are misgivings in the cleanness and worship.
When the hadiths are researched, it is seen that Holy Prophet
(PBOH) had showed ways of being saved or safeguarded and He had
cured them with his directions.
Key Words: Prophet, cleanness, worship, misgiving.
GİRİŞ
Hz. Peygamber (s.a.v.), diğer insanlar gibi bir beşerdir. Ancak O
(s.a.v.), kendisine vahy indirilen bir beşerdir1. Bununla birlikte O
(s.a.v.), bütün beşeriyetin içinden seçilmiş ve yine bütün beşeriyete
Peygamber olarak gönderilmiştir2. Bir beşer olarak peygamber gön-
——————————————————————————-
* Yrd.Doç.Dr., Atatürk Ünv. Erzincan İlahiyat M.Y.O. Hadis ABD.
Öğrt. Üyesi.
adem_dolek@hotmail.com
1 Kehf, 18/110; Fussılet, 41/6.
2 Sebe’, 34/28.
Adem DÖLEK
48
————-
derilmesinin hikmetlerinden birisi, insanlığa en güzel örnek olabilmesidir.
Öyle de olmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de “Muhakkak
Sen yüce bir ahlâk üzeresin.”3, “Allah’ı ve âhiret gününü ümit
edenler için Allah’ın Rasûlünde güzel örnekler vardır.”4 âyetleriyle
O’nun güzel örnekliği Allah tarafından tescillenmiştir. Ali Yardım’ın
da ifade ettiği gibi Hz. Peygamberin şahsiyeti, çok yönlüdür. “O’nun
Peygamberliğinin şümûlüne insanı ilgilendiren ve insanlığın ilgilendiği
bütün meseleler girmektedir.”5. İşte bu meselelerden birisi de insanlığı
çok yakından ilgilendiren ve insanlığın da –özellikle günümüzde-
en çok mâruz kaldığı ve ilgi duyduğu psikolojik problemlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), “İnsan psikolojisini hiçbir zaman dikkatten
uzak tutmamış, gayr-i meşru olmamak şartıyla, insanların bir
takım zaaflarına dâimâ hürmet etmiştir.”6 ve bu zaafların dengede
tutulması için telkinlerde bulunmuştur. Bu bakımdan insanoğlunun
sık sık mâruz kaldığı psikolojik problemlerden bazıları temizlik ve
ibâdet husususlarındaki vesveselerdir. Daha önce çalıştığımız “Hadîslerde
Îmân Hususundaki Vesveseler ve Telkin Metoduyla Tedâvîsi”
7 isimli makalemizde vesvesenin tarifi ve mahiyeti, şeytanın; Allah’a
îmân ile ilgili konularda telkin ettiği vesveseleri ele almış ve
böyle durumlarla karşılaşan insanların bu tür problemlerinin çözümü
için Hz. Peygamber (s.a.v.)’in gösterdiği çabaları ve önerileri, örneklerle
belirtmeye çalışmıştık. Bu makalede de temizlik, ibâdet ve
diğer bazı konularda mâruz kalınan vesveseleri ve tezâhürlerini, psikiyatri
bilimindeki ifâdesiyle “kompulsif problemleri”, ele alarak Hz.
Peygamber (s.a.v.)’in bu konularda telkinlerle icrâ ettiği davranış tedâvîsi
örnekleri üzerinde durmaya çalışacağız.
I- TEMİZLİKLE İLGİLİ VESVESELER ve TELKİNLE
TEDÂVÎLERİ
Maddî ve mânevî her türlü kirlerden temizlenmek hem dînin,
hem de medeniyetin icaplarındandır. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Allah
nazîf (temiz)dir, nezâfeti8 (temizliği) sever.”9, “Temizlik, îmânın
—————–
3 Kalem, 68/4.
4 Ahzâb, 33/21.
5 Yardım, Ali, Peygamberimiz’in Şemâili, İst., 1998, s., 284-285.
6 Yardım, 106.
7 Diyanet İlmî Dergi’de yayınlanmak üzere gönderilmiştir.
8 Nezâfet; maddî-mânevî temizliği ifâde eden bir kelimedir. Yani; nezâfet; kişinin
maddî kirlerden temizlenmesinin yanında, kalbinin de, Allah’ı inkar etmemek veya
O’na ortak koşmamak veya kin, çekemezlik gibi kötü huylardan ve Allah’ın razı olmadığı
ve nefisin istek ve arzularına tâbi olmamak, haram olan şeylerden kaçınmak
gibi mânevî temizliği de içine alan muhtevalı bir kelimedir. “Allah Nazîfdir” demek,
her türlü noksanlıklardan ve ehl-i dalâletin isnat ettikleri bâtıl fikirlerden münezzeh
ve temizdir, demektir. “Allah nezâfeti sever” ifâdesi de Allah, kötü inançlardan,
kötü huylardan ve davranışlardan sakınanları, haramlardan kaçınanları ve
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 449
——————————
yarısıdır …”10 buyurarak temizliğin dînimizdeki önemine dikkati
çekmiştir. “‘Orada kirlerden iyice temizlenmeyi seven adamlar vardır.
Allah da böyle çok temizlenenleri sever’11 âyeti nâzil olunca
Rasûlüllah (s.a.v.): ‘Ey Ensâr topluluğu! Temizlik hakkında Allah
sizi övdü. Sizin övgüye lâyık temizliğiniz nedir?’ buyurdu. Onlar
da: ‘Biz namaz için abdest alırız, cünüplükten dolayı boy abdesti alırız,
abdest bozunca da su ile tahâretleniriz.’ diye cevap verdiler. Bunun
üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): ‘İşte temizliğiniz budur, o halde bu
temizliğinize devam edin.”12 buyurmuştur.
Temizlikle ilgili hadîsler incelendiğinde; yemeklerden önce ve
sonra ellerin yıkanması13, yataktan kalkınca ellerin ve burnun yıkanması,
eller yıkanmadan suya batırılmaması14, her müslümanın
normal şartlarda haftada en az bir gün (tercihen cuma günleri)15
banyo yapması16, tırnakların kesilmesi, koltuk ve kasık tıraşlarının
yapılması, bıyıkların kısaltılması17, ağız ve diş temizliğinin yapılması18
vs. tüm temizlik çeşitlerinin yapılmasının istendiği görülmektedir.
Hatta dâima abdestli olmanın ancak kâmil bir mü’minin özelliği
maddî kirlerden temizlenenleri sever, demektir. (Bkz. İbnu’l-Esîr, Mecduddin, en-
Nihaye fî Garîbi’l-Hadîs ve’l-Eser, Beyrut, ts., V, 78-79; İbn Manzur, Cemaluddîn
Muhammed b. Mükerrem, Lisanu’l-Arab, IX, 336-337).
Ali Yardım da, nezâfeti; sadece maddî temizlik olarak anlamanın veya ele almanın
büyük bir eksiklik hatta yanlışlık olacağına vurgu yaparak, nezâfetin maddî temizliğin
ötesinde mânevî temizliği ifade ettiğine dikkati çekerek nezâfeti şöyle izah etmektedir:
“Haram kazançla elde edilip iyice sudan geçirilmiş bir meyve, temizdir fakat
nazîf değildir, dışı temiz de olsa içi kirlidir. Banyosunu yapıp, en iyi biçimde giyinmiş
kimse temizdir, fakat içi yalan, kıskançlık, kin … gibi duygularla dolu ise
nazîf değildir. Tahâret “kalıp” temizliğini, nezâfet ise onun ötesinde “kalb” muhtevâ
temizliğini ifade eder. Nezâfet, tahâretin bir üst derecesidir. Her temizlik bir nezâfet
değildir, fakat her nazîf olan, aynı zamanda asgarî şekilde temizdir de. ‘Nezâfet îmândandır.’
sözünü, kuru bir ‘Temizlik îmândandır’la karşılamak, ifadenin
nezâfet ve nezâketinden çok şey kaybettirmektedir.” (Peygamberimiz’in Şemâili, s.232.).
———————————————-
9 Tirmizî, Muhammed b. İsa, Sünen, İst., 1992, Edeb, 41.
10 Müslim b. el-Haccâc, Sahih, İst., 1992, Tahâret, 1; Tirmizî, Sünen, İst., 1992,
Daavât, 86; Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahman, Sünen, İst., 1992,
Vudû’, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, İst., 1992, V, 342-344.
11 Tevbe, 9/108.
12 İbn Mâce, Muhammed b. Yezid, Sünen, İst., 1992, Tahâret, 28; Ahmed b. Hanbel,
III, 422; VI, 6.
13 Ebû Dâvûd, Süleyman b. el-Eş’as, Sünen, İst., 1992, Et’ıme, 11, 53; Tirmizî,
Et’ıme, 39, 48; İbn Mâce, Et’ıme, 23; Ahmed b. Hanbel, V, 441; Geniş bilgi için bkz.
İbn Kuteybe, Abdullah b. Müslim, Garîbu’l-Hadis, Beyrut, 1988, I, 9; Denizkuşları,
Mahmud, Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde Tıp, İst., 1982, s. 60-62.
14 Buhârî, Muhammed b. İsmail, Sahih, İst., 1992,Vudû’, 26.
15 Bkz. Buhârî, Cuma, 2, 3, 12.
16 İhtiyaca binâen ve çalışma ya da yapılan işin durumuna göre diğer günlerde de duş
alma ihtiyacı doğabilir.
17 Buhârî, Libas, 63,64.
18 Buhârî, Cuma, 8,9.
Adem DÖLEK 50
——————————-
olduğu19 bildirilerek müslümanların her zaman abdestli olmalarına20,
bir mânâda maddî temizlik hususunda titiz davranmalarına
teşvik edilmektedir.
İslâm, maddî temizliğin yanında mânevî temizliğe de büyük önem
vermiş ve işlenen günahlardan sonra hemen yapılan bir iyiliğin
o günahı sileceğini ya da tevbe ve istiğfarın kişinin günahını mânen
temizleyeceğini bildirerek hem maddî, hem de mânevî temizliğin yapılmasına
“Şüphesiz ki, iyilikler, kötülükleri giderir.”21, “Muhakkak ki,
Allah çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.”22 gibi âyetlerle
işaret etmiştir.
Maddî temizlik olmadan, sağlıklı bir hayatın sürdürülmesi düşünülemeyeceği
gibi, temizliksiz ibâdetlerin makbul olması da
düşünülemez. Maddî temizliğin sağlık ve ibâdetler açısından bu derece
önemli olmasının yanında, bazı kimselerin vesveseye kapılarak
bu konuda aşırı noktalara vardıkları ve bunun sonucu olarak da zamanla
psikolojik rahatsızlıklara mâruz kaldıkları görülmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), her şeyde olduğu gibi temizlik konusunda
da insanı aşırılığa götüren hiç bir davranışı tasvip etmemiş, aşırılıkların
neticesi olan ve insanı ifrat ve tefrite düşüren durumlara
dikkatleri çekerek, şeytanın her türlü vesvesesinden sakındırmıştır.
Şimdi Hz. Peygamber’in, temizlik konusunda insanı vesveseye düşüren
durumlardan nasıl kurtardığını, psikoloji ilminin ifadesiyle telkin
yoluyla icrâ ettiği psikoterapiyi, örneklerle açıklamaya çalışalım.
A- Abdestle İlgili Vesveseler ve Hz. Peygamberin Telkinleri
“Abdest” kelimesinin Arapça karşılığı olan “Vudû’”; temizlik,
nezâfet, temizlikten hasıl olan güzellik mânâsındadır23. Terim olarak
da; ibâdet kastı ile ellerin dirseklerle, ayakların topuklarlarla birlikte
yıkanması, yüzün yıkanması ve başın meshedilmesidir24. Başın dışındaki
abdest uzuvlarının kuru yer kalmaması şartıyla birer kere
yıkanması farz25, iki ve üç kere yıkanması ise sünnettir26. Birinci yı-
——————————————————————–
19 İbn Mâce, Tahâret, 4; Dârimî, Tahâret, 2; Mâlik b. Enes, el-Muvatta’, İst., 1992,
Tahâret, 36; Ahmed b. Hanbel, V, 277.
20 Kişinin, daha çok kirlenmekle karşı karşıya kalan âzâları olan el, yüz, ayak gibi
organlarının, her abdest almasıyla temizlenmesi yanında mânevî olarak da günahlardan
temizlendiği hadîslerde beyan edilmiştir.
21 Hûd, 11/114; Geniş bilgi için bkz. İbn Kesir, Ebulfidâ İsmail, Tefsiru Kur’âni’l-
Azîm, Dâru’l-Fikir, ts., II, 462-464.
22 Bakara, 2/222.
23 İbn Kuteybe, Garib, I, 8.
24 Bkz. İbn Kuteybe, Garîb, I, 8.
25 Mâide, 5/6; Ayrıca bkz; Buhârî, Vudû’, 1, 22; Merğınânî, Burhanuddin Ebu’l-Hasen
Ali b. Ebî Bekr b. Abdi’l-Celîl, el-Hidâye, el-Mektebetu’l-İslâmiyye, ts., I, 12; Molla
Husrev; Dureru’l-Hukkâm, I, 6.
26 Buhârî, Vudû’, I, 23, 24; Geniş bilgi için bkz. Aynî, Bedruddin, Umdetu’l-Kârî
Şerhu Şahîhi’l-Buhârî, Beyrut, ts., III, 7-8.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 451
——————————————————
kamada şâyet kuruluk kalırsa, ikinci veya üçüncü yıkayışlar farzın
yerine geçmektedir. Abdest âzâları yıkandığı halde her hangi bir kuruluk
kalırsa abdest sahih olmaz.
1- Abdest Almakla İlgili Vesveseler
Bazı kişiler, abdest alırken uzuvlarının ıslanıp ıslanmadığı konusunda
tereddüde düşerek “Yıkamadığım yer kaldı mı? Kalmadı
mı? Âzâlarımı iki defa mı yıkadım, üç defa mı?” şeklinde düşünmeye
başlarlar. Suyun ıslatıp ıslatmadığını veya uzuvlarını kaç defa yıkadıkları
hususunda tereddüt ederler, üç defa yıkaması gereken uzvu,
beş defa yıkarlar ya da “su ulaşmadı” diye haddinden fazla su kullanırlar.
Bir litre kullanması gerekirken, on litre su sarfederler. Böylece
su israfı ve zaman isrâfı ile birlikte, şeytanın vesvesesine düşerek
onun maskarası olurlar. Bu hâl ilerleyince de kişide psikolojik rahatsızlık
meydana getirir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), bazı insanların bu konuda vesveseye düşebileceklerini
haber vermiş ve “Abdest (alırken vesvese vermek) için
‘Velehân’ denilen bir şeytan vardır. Suyun vesvesesinden sakının.”
27 buyurmuştur. Bazı rivayette de “Abdest (alırken vesvese vermek)
için ‘Velehân’ denilen bir şeytan vardır, Ondan sakının.”28
şeklinde nakledilmektedir.
Hadîste geçen ve “veleh” kelimesinden türetilmiş olan “Velehân”;
hevâ ile aklın gitmesi, hayrete düşme mânâsına gelmektedir29.
Abdest alırken kişiye vesvese vererek haddinden fazla su kullandırması
sebebiyle bu şeytana “Velehan” denilmiştir30. Kişi, abdest alırken
bu şeytanın vesvesesine kapılır ve şeytan da bu kişi ile oynamaya
başlar. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v.), böyle bir şeytanın,
abdest alırken vesvese verdiğini haber vermek suretiyle kişiyi aşırılığa
düşmekten sakındırmıştır.
Bu konu ile ilgili şu hadîs de dikkati çekmektedir: Hz. Peygamber
(s.a.v.)’e bir a’râbî gelir ve abdest hakkında soru sorar. Hz. Peygamber
de abdest azalarını üçer kere yıkayarak abdestin alınışını
ona gösterir, sonra da “İşte abdest budur, kim üçten fazla yıkarsa
kötü etmiş veya haddi aşmış veya zulmetmiş olur.”31 buyurur.
Buhârî de, Hz. Peygamberin fiili olan üç defadan fazla yıkama ve suyu
israf etmeyi âlimlerin kerih gördüklerini belirtir32.
————————————————————–
27 Tirmizî, Tahâret, 43; İbn Mâce, Tahâret, 49; Ahmed b. Hanbel, V, 136; Ayrıca bkz,
Tebrîzî, Muhammed b. Abdillah el-Hatîb, Mişkâtu’l-Mesâbih, Beyrut, 1979, I, 131.
28 Tayâlîsî, Ebû Dâvud, Müsned, Beyrut, ts., s. 24.
29 Ebûlbekâ, Eyyub b. Musa, Külliyyât Mu’cemun fi’l-Mustalahât ve’l-Furûkı’l-
Lüğaviyye, Beyrut, 1993, s. 398.
30 Ebûlbekâ, s. 946.
31 İbn Mâce, Tahâret, 48.
32 Buhârî, Tahâret, 1.
Adem DÖLEK 52
———————————-
Hadîs kitaplarında Hz. Peygamber’in abdestte kullandığı su miktarı
anlatılırken, günümüz ölçü birimiyle yaklaşık bir litreye yakın
miktardaki (bir müdd) su ile abdest aldığı bildirilmektedir33. Bu da
bize abdest alma konusunda su israfı yapmadan kifâyet edecek derecede
su kullanılmasının gerekliliğine işaret etmektedir34.
Hz. Peygamber (s.a.v.), abdest alma konusunda böyle bir psikolojik
rahatsızlığa düşenleri tedâvî etme sadedinde, kişiye, abdest alınırken
şeytanın musallat olabileceğini, suyun abdest azalarını ıslatması
ve kaç defa yıkandığı konusunda vesveseye düşülmemesi gerektiğine
dikkati çekmiş35, üç defadan fazla yıkamanın haddi aşmak
olduğunu bildirmiştir. Böylece Hz. Peygamber, abdest hususunda
vesveseye mâruz kalan kişinin vesvesesini telkin yoluyla tedâvî etmiş
olmaktadır.
a- Abdestin Bozulması ile İlgili Vesveseler
Dinimizde abdesti bozan şeyler bellidir. Kişi abdestli iken küçük
ve büyük abdest mahallinden çıkan necasetler veya yellenme, vücudun
her hangi bir yerinden çıkan kan, iltihab vs. şeyler abdesti bozar.
Ancak bazı zaman, kişinin makadında bir hareketlenme meydana
gelir ve “Acaba yellenme mi oldu?” diye tereddüt eder, abdesti konusunda
şüpheye düşer, namaz kılmakta ise namazı bırakır gider.
Aslında o hareketlenme, bir yellenme değildir. Nitekim aşağıda zikredeceğimiz
hadîslerde de görüleceği gibi, Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle
bir hareketlenmeyi şeytanın vesvesesi olarak nitelendirmiş ve böyle
bir durumla karşılaşan kişiye şu tavsiyeyi yapmıştır: “Ses ve koku
olmadıkça abdest almaya gerek yoktur.”36.
Rasûlüllah (s.a.v.)’a, namazda iken ‘hayaline abdesti bozuldu
gibi’ gelen bir adamdan bahsedilmişti. Rasûlüllah (s.a.v.): “Sesi işitip
kokuyu duymadıkça namazı sakın terk etmesin.”37 buyurmuştur.
İbnu Huzeyme (v.311/923)’nin rivâyetinde “Birinize şeytan gelip de
‘Abdestini bozdun’ dediği zaman, o da ‘yalan söyledin’ desin.
Ancak burnu ile koku hisseder ve kulağı ile de sesi duyarsa o hariç.”
38 buyurulmaktadır. Kişinin namazda şeytana “yalan söyledin”
33 Buhârî, Vudû’, 47; İbn Kuteybe, Garib, I, 8; İbnu’l-Kayyım, Şemsuddin Muhammed
b. Ebî Bekr, Şeytanın Tuzakları (Terc: Ömer Temizel), Konya, 1993, I, 442-443;
Geniş bilgi için bkz.Bâbânzâde, Ahmed Naim, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i
Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ankara, 1979, I, 166.
————————————————————
34 Bkz. Serahasî, Şemsuddin, el-Mebsut, İst., 1982, I, 45.
35 Mübârekfûrî, Muhammed Abdurrahman b. Abdirrahim, Tuhfetu’l-Ahvezî bi Şerhi’t-
Tirmizî, Beyrut, 1990, I, 156-157.
36 Buhârî, Vudû’, 4; Tirmizî, Tahâret, 56.
37 Buhârî, Vudû, 4; Müslim, Hayız, 98.
38 İbn Huzeyme, Muhammed b. İshak, Sahih, Beyrut, 1992, I, 19; Hâkim, Muhammed
b. Abdillah, el-Müstedrek ala’s-Sahihayn, Beyrut, 1990, I, 227.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 453
—————————————————————————
sözünü “içinden geçirmek” suretiyle demesidir. Aksi halde telaffuz
edecek olsa namazı bozulur. Bu da câiz değildir39.
Yine bir rivâyette “Biriniz namazda iken ona şeytan gelir ve
dübüründen bir kıl alır, onu uzatır. O kişi de abdestinin bozulduğunu
sanır. Böyle bir durumda ses duymadıkça veya koku hissetmedikçe
namazdan ayrılmasın.”40 buyurulmaktadır.
Başka bir rivâyette de “Biriniz mescidde iken, karnında
(dübüründe) bir hareket hissetse ve abdestinin bozulup bozulmadığı
hususunda tereddüde düşse bir ses işitmedikçe veya bir koku
duymadıkça (abdest almak için) mescidi terk etmesin.”41
buyurulmaktadır. Ahmed b. Hanbel (v.241/855)’in naklettiği bir hadîste
de “Biriniz namazda iken şeytan ona gelir ve bir adamın
hayvanını yumuşakça zaptettiği gibi o kimseyi ele geçirir, ona
hakim olunca o kişinin kalçalarının arasından, onu namazdan
vazgeçirmek için, yellenme gibi bir şey yapar. Biriniz böyle bir
durumla karşılaşırsa, şüphe bırakmayacak şekilde kesin olarak
bir ses duymadıkça ya da koku hissetmedikçe namazını bozmasın.”
42 buyurulmaktadır.
Nevevî (v.676/1277), hadîsi açıklarken; böyle bir durumda
abdestin bozulmasınin, yelin çıkmasına bağlı olduğunu ve kişinin
kesin olarak abdestinin bozulduğunu bilirse, yellenmenin sesini işitmesi
veya kokusunu duymasının şart olmadığını, bu hususta
müslüman âlimlerin icma etmiş olduklarını ifâde eder43.
Görüldüğü gibi hadîslerde, namaz esnasında veya mescide girince
ya da abdestli iken, abdestin bozulduğuna dair vesveseye düşüldüğü
takdirde takip edilecek yol gösterilmekte ve karşılaşılan bu
durumun şeytandan kaynaklanan vesvese olduğu bildirilmektedir.
Abdestinin bozulduğu hususunda kanaate sahip olan müslümanın
halinde tereddüt olmaz, zaten o bilir ki, abdesti bozulmuştur.
Abdestsiz olan kişi, abdest almadıkça namaz kılamaz. Abdestinin
bozulduğuna hükmeden kimsenin ses ve koku duymaya ihtiyacı da
yoktur44.
———————————
39 İbn Huzeyme, I, 19.
40 Ahmed b. Hanbel, III, 96.
41 Müslim, Hayz, 99; Ebû Dâvud, Tahâret, 68 (177); Tirmizî, Tahâret, 56; İbnu
Huzeyme, Sahih, I, 19.
42 Ahmed b. Hanbel, II, 330.
43 Nevevî, Muhyiddin, Ebû Zekeriyya Yahya b. Şeref, Şerhu Sahih-i Müslim, Beyrut,
ts., III, 49-50.
44 Aynî, Umde, II, 253; Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi,
Ankara, 1990, X, 448.
Adem DÖLEK 54
——————-
Çünkü şüphe ile yakîn -kesin bilgi- zâil olmaz45. Yakîn ancak
yakîn ile zâil olur. Dînî konuların hiç birinde şüphe ile yakîn zâil olmadığı46
gibi, abdestin, yakînî olarak bozulduğu bilinmedikçe de
abdestin varlığı devam ediyor demektir47. Abdullah b. Mübârek
(v.181/797): “Kişi, abdest konusunda şüpheye düşse de, bozulmadığına
dair yemin edebilecek bir yakîne sahip olursa abdest alması
gerekmez.”48 der.
Bütün bu açıklamalar; Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, kişinin büyük
abdest mahallinde meydana gelen hareketlenmeden ve tereddüde
düşüren bir durumdan dolayı oluşan vesveseden kurtulmanın yollarını
gösterdiğini ve böyle bir vesveseyi de telkin yoluyla tedâvî ettiğini
göstermektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), bir yandan abdestli olan kişiye şeytanın
vereceği vesvesenin şekillerini beyan ederken, öte yandan da namaz
kılacak insanların abdestlerini güzel şekilde almamaları durumunda
da şeytanın vesvese vereceğini bildirerek abdestlerini tam almalarını
emrettiğini görmekteyiz49. Meselâ; bir keresinde Hz. Peygamber
(s.a.v.) ashabına namaz kıldırır ve namazda “Rum sûresi”ni okur.
Ancak sûrenin bir kısmında şaşırır. Daha sonra “Bazı kimselerin
namaza abdestsiz olarak gelmelerinden dolayı şeytan namazda
kıraati bize şaşırttırdı. Namaza geldiğiniz zaman abdestlerinizi
güzelce alın.”50 buyurur.
Abdestin tam alınması, abdest azalarının hiçbir yerinde kuru yer
kalmadan yıkanmasıdır. Kuru yer kalacak olursa abdest olmaz, dolayısıyla
namaz da olmaz. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a.v.), bir
taraftan abdest alma konusunda haddi aşmamayı, diğer bir ifâdeyle
ifrat etmemeyi yeğlerken, diğer yandan da noksan yapmamayı yani
tefrite düşmemeyi tavsiye etmektedir. Çünkü kişi, her iki durumda
da şeytanın vesvesesine mâruz kalabilir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), kişinin vesveseye düşmesine sebep olabilen
bu yolları açıklayarak şeytanın abdestle ilgili vesvesesinden ümmetini
korumuş olmaktadır. Bu anlatılanlar ışığında Hz. Peygamberin
abdestle ilgili sünneti iyi öğrenilmekle ve biraz da dikkat etmek
suretiyle şeytanın, abdestle ilgili hususlardaki vesveselerinden
kurtulunabilir.
45 Buhârî, Vudû, 4; Hattâbî, Hamd b. Muhammed, Meâlimu’s-Sünen, Beyrut, 1991,
I, 55-56; İbn Huzeyme, I, 18; Bkz. Ali Haydar, Dureru’l-Hukkâm Şerhu
Mecelleti’l-Ahkâm, Beyrut, ts., I, 20 (4. madde).
——————————-
46 Mubârekfûrî, I, 208.
47 İbn Huzeyme, I, 17.
48 Tirmizî, Tahâret, 56.
49 Bkz. Buhârî, Vudû, 29; Müslim, Tahâret, 25,26; Ebû Dâvûd, Tahâret, 4.
50 Ahmed b. Hanbel, III, 471.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 455
———————————————-
b-Gusül Abdesti ile İlgili Vesveseler
Gusül; cünüplük, hayız ve nifastan, temizlenmek niyetiyle, bütün
bedenin tamamının kuru yer kalmadan temiz su ile yıkanmasıdır.
Gusülden maksat temizlenmektir. Hükmü de her müslümana
farzdır51.
Bazı kişilerde görülen bir vesvese şekli de banyoda haddinden
fazla kalarak banyo yapmakla meşgul olmasıdır. Gusül abdestinin
alınışı ile ilgili farklı rivâyetleri değerlendirdiğimizde ve Hz. Peygamber
(s.a.v.)’in gusül abdesti almasına baktığımızda şunu görürüz: Hz.
Peygamber (s.a.v.) önce ellerini, sonra vücudundaki necasetleri yıkar,
sonra da namaz abdesti gibi abdest alırdı; parmaklarını suya batırarak
kuru yer kalmaması için saçlarının diplerini hilâllardı; sonra
başına su döker, sonra sağ omuzuna ve daha sonra da sol omuzuna
üçer kere su döker, vücudunda kuru yer bırakmadan bütün bedenini
yıkardı52. Ancak yıkanılan yerde su birikmesi durumunda ayakların
yıkanmasının en sona bırakıldığı53 görülmektedir. Namaz abdesti
gibi abdest almadan da gusül abdesti alınabilir, bunun için gusülde
esas olan vücutta kuru yerin kalmamasıdır.
Hz. Peygamberin gusül abdestinde kullandığı su miktarı anlatılırken,
konu ile ilgili farklı rivâyetler değerlendirildiğinde, günümüz
ölçü birimiyle yaklaşık 2,5 litreden 5 litreye kadar varan miktarlarda
(bir sâ’) su kullandığı açıkça anlatılmaktadır54. Bu konuda Ahmed
Nâim (v.1934) şöyle der: “Peygamber Efendimizin muhtelif miktarlarda
su ile abdest alıp yıkandığına dair pek çok rivâyetler de vardır.
Buradaki miktarlar, orta yapılı bir kimsenin gusül edebilecek ve azası
üzerinden akacak suyun en az miktarını gösterir. Bedenin azalarının
ıslanıp üzerinden su aktıktan sonra bu miktarlardan da az su ile
hades/abdetsizlik giderilebilir. İsraf dedirtmeyecek şekilde ziyâdesi
ile de câizdir.”55
Şunu ifâde edelim ki, rivâyetlerdeki farklı ifâdeler; gusül işinin
icrasında Rasûlüllah’ın, farzların yerine getirilmesini esas alarak teferruatta
farklı davranışlar gösterdiğini, tâlî hususlarda da zamana
ve şartlara göre serbest davrandığını göstermektedir56.
—————————————————————————
51 Mâide, 5/6; Nisâ, 4/43; Bu konuda geniş bilgi için bkz. Sofuoğlu, M. Cemal, İslâm
Dîni Esasları, İzmir, 1999, s. 129
52 Buhârî, Vudû, 1,
53 Buhârî, Vudû, 2, 6.
54 Buhârî, Vudû’, 3, 47; Bu konuda geniş bil için bkz. Bâbânzâde, I, 164-165; Canan,
X, 542-543.
55 Bâbânzâde, I, 166; Ayrıca bkz. İbnu’l-Kayyım, Şeytanın Tuzakları, I, 442; Serahsî,
I, 45.
56 Canan, X, 538.
Adem DÖLEK 56
————————
Bütün bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki; Hz. Peygamber’in
boy abdesti alışı iyi bilinir ve günümüz şartlarındaki geniş imkânlar
da göz önüne alınırsa, haddinden fazla suyun kullanıldığı ve bunun
israf seviyesine ulaştığı söylenebilir. Buna ilâveten bir de vesvese
hastalığına kapılmış olanların uzun süre banyoda kalmaları düşünülürse
ne kadar su ve zaman israfı olduğunu anlamak zor değildir. Bu
durumlar karşısında Hz. Peygamberin beyan ettiği ve kendisinin de
tatbik ettiği gusül abdesti alma şekline uyulur ise hem vesveseden
hem de su ve zaman israfından kurtulmuş olunacaktır.
Şunu da belirtmek gerekir ki; insan bazen yolculukta veya misafirlikte
konakladığı yerlerde gusül abdesti almak icap eder de su
bulamazsa veya o anda yıkanma fırsatı bulamaz ise böyle durumlarda
şeytanın vesvesesi ile karşılaşabilir. Böyle bir olay Bedir savaşında
sahabinin başına gelmiştir. Bedir savaşı başlamadan önce düşman
Bedir suyunun etrafını kuşatmışlardı, müslümanların ise ne
içecek, ne de yıkanacak suları kalmıştı. Konakladıkları yerde geceleyin
uyduklarında bir çok sahabi ihtilam olmuştu. Şeytan da onların
gözlerine görünerek, “Siz, içinizde Peygamber’in bulunduğunu ve Allah’ın
dostları olduğunuzu söylüyorsunuz, halbuki cünüp cünüp
namaz kılacaksınız ve susuzluktan da helak olacaksınız, hak üzere
olsaydınız düşman size galip gelmezdi.” diyerek onlara vesvese veriyordu
ve korkutuyordu. Müslümanlar da cünüp durmaktan ve o
halde namaz kılmaktan mustarip oluyorlardı. O esnada Allah onlara
semadan yağmur yağdırdı, vadiler aktı, onlar da hem içtiler, hem de
gusül abdesti aldılar. Böylece Allah onları vesveseden kurtardı ve onlardan
sıkıntılarını da giderdi57. Kur’ân bu gerçeği şöyle anlatır: “Sizi
tertemiz yapmak, sizden şeytanın vesvesesi (ricsi)ni gidermek, kalplerinizi
pekiştirmek, ayaklarınızı sabit kılmak için Allah semadan su
indiriyordu.”58.
Böyle durumlarla karşılaşıldığında alınacak tedbiri yine dinimiz
bize öğretmektedir. Meselâ, suyun bulunmadığı veya donma, yaralı
olma ve hastalıklı olma gibi hayâtî bir tehlikenin bulunduğu zamanlarda
teyemmüm yapılmak suretiyle ibâdetlerin ifâ edilmesi imkânı
verilmiştir59. Bununla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de “… Cünüp iseniz gusül
ederek temizlenin, eğer hasta olup suyu kullanamayacak durumda
veya yolculukta olursanız veya biriniz abdest bozmaktan gelirse veyahut
kadınlarınıza temasta bulunmuş olursanız ve bu durumlarda da
su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin, yüzü-
————————————————————————————-
57 Bkz. Râzî, Fahruddin, et-Tefsîru’l-Kebîr, Tahran, ts., XV, 133-134; Âlûsî,
Şihâbuddin, Mahmud el-Bağdâdî, Rûhu’l-Meânî fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-
Seb’ı’l-Mesânî, Beyrut, 1985, IX, 187; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân
Dili, Eser, Neş. ts., IV, 2376.
58 Enfal, 8/11.
59 Geniş bilgi için bkz. Merğınânî, I, 25-28; Serahsî, I, 66 vd.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 457
————————————————————————–
nüzü ve ellerinizi onunla mesh edin. Allah size güçlük çıkarmak
istemez. O sizi tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak
istiyor, umulur ki böylece şükredersiniz.”60 buyurulmaktadır.
Bu bakımdan şeytanın vesvesesine kapılmaya gerek yoktur.
Kur’ân’ın bu emri yanında Hz. Peygamber’in şu tavsiyelerini bilmek
ve uygulamak yeterli olacaktır: Bir adam Hz. Ömer’e gelir ve “Cünüp
oldum, su da bulamadım (ne yapabilirim)” der. O esnada Ammar b.
Yâsir, Hz. Ömer’e “Hatırlamıyor musun? Sen ve ben birlikte olduğumuz
bir yolculukta idik, sen namaz kılmamıştın, ben de teyemmüm
edip namazımı kılmıştım. Bu durumu Peygamber’e haber vermiştim
de, Peygamber de “Ellerini yere vurdu ve ellerine üfledi sonra da
elleriyle yüzüne ve kollarına meshetti de, bu şekilde yapman sana
kafidir, demişti.” diye cevap vermişti61. Teyemmüm ile ilgili bir
çok hadîs bulunmaktadır62. Konuyu fazla taşırmamak için bu kadarla
iktifa ediyoruz.
Netice olarak, âyette belirtilen durumlarla karşılaşan kişinin, su
bulamadığında her hangi bir sıkıntıya düşmeden ve şeytanın vesvesesine
kapılmadan, Hz. Peygamber’in tatbikine uyarak temiz bir toprağa
ellerini vurup onunla yüzlerini ve kollarını mesh etmek suretiyle
teyemmüm etmesi kâfidir.
Yine erkeklerde özellikle de bazı gençlerde vesveseye sebep olan
bir durum daha vardır ki, o da meni ile mezinin birbirinden farklı
şeyler olduğunun bilinmemesidir. Zira kişi, kendisinden mezi geldiğinde,
meni geldi zannı ile her mezi geldiğinde banyo yapmakta, bu
kadar fazla banyo yapmakla da baş edemeyince sıkıntıya düşmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), her erkeğin mezi ifraz edebileceğini haber
vermiş ve böyle bir durumla karşılaşan kişinin erkeklik uzvunu ve
husyelerini yıkayarak namaz abdesti almanın yeterli olacağını bildirmiştir63.
Bir başka örnek olarak şu hadîsi zikredebiliriz: Sehl İbnu
Hüneyf anlatıyor: “Ben mezi akıntısından epey bir sıkıntı çekiyordum.
Bu yüzden de sık sık gusül abdesti alıyordum. Sonunda
Rasûlüllah (s.a.v.)’a bu durumu sordum. Bana: ‘Meziden dolayı sana
abdest kafidir.’ buyurdu. Ben de: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Elbiseye
değen meziyi ne yapmalıyım?’ dedim. Rasûlüllah da: ‘Bir avuç su
alıp, bunu mezinin değdiğini gördüğün yerlere serpmen yeterli-
——————————————————————————-
60 Mâide, 5/6; Teyemmüm, hicretin altıncı senesinde meşru kılınmıştır.
61 Buhârî, Teyemmüm, 4.
62 Hadîsler için Hadîs kitaplarının Teyemmüm bölümlerine bakılabilir.
63 Ebû Dâvud, Tahâret, 83 (211).
Adem DÖLEK 58
—————————
dir.’ buyurdu.”64. Aynı olay Hz. Ali için de nakledilmekte ve ona da;
mezinin gelmesinden dolayı tenasül uzvunun ve mezinin ıslattığı yerlerin
yıkanması ile birlikte namaz abdestinin kifâyet edeceği, gusül
abdestinin gerekmediği bildirilmiştir65.
Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.), mezinin sadece namaz abdestini
bozduğunu, gusül abdestini gerektirmediğini haber vermiştir66. Dolayısıyla
mezinin gelmesi kesildikten sonra bulaştığı yerlerin ve elbisedeki
bulaşan kısmın yıkanması ile temizlik hasıl olur ve ondan sonra
da namaz abdesti gibi abdest almak yeterli olur. Bu konuda her
hangi bir tereddüde ve vesveseye düşmeye gerek olmadığı hadislerde
işaret edilmiştir.
c- İstibra ile İlgili Vesvese
İstibra; küçük abdest bozduktan sonra idrar akıntısının kalmaması
için beklemektir67. Hz. Peygamber (s.a.v.); “Biriniz
bevlettiğinde erkeklik uzvunu üç kere sıyırsın.”68 buyurarak
istibrayı tavsiye etmiştir69. Taharetlendikten sonra kişi, idrar yolunda
idrarın çıkma ihtimalinden iyice emin olması bakımından da başkalarının
dikkatini çekmeyecek şekilde, biraz yürümek, hafifçe öksürmek,
ayakları hareket ettirmek, kımıldamak gibi bazı metotlardan
birisini yapabilir. Şâyet akıntı gelecek olursa tekrar taharetlenir
(istinca yapar) ve abdestini alır.
İstibranın yapılışı, genellikle insandan insana değişir: Kimi, hafifçe
bir sıyırmakla; kimi, öksürmekle yapabilir; kimi de bunların hiç
birine ihtiyaç duymadan biraz bekleyerek bunu sağlayabilir. Şâyet,
küçük abdesti bozduktan sonra, istibra yapmadan, hemen abdest
alınırsa bu sakıncalı olabilir. Çünkü idrar yolundaki kalıntılar,
abdest aldıktan sonra çıkarsa abdest bozulur70, namaz da olmaz.
Bununla birlikte elbise kirlenir ve idrar, el ayasından fazla miktarda
olduğunda yine namaza engel olur. Bu bakımdan istibra yapmanın
büyük önemi vardır. İdrar akıntısının kesilmesi kişiden kişiye değişebilir:
Bazı kişilerde çabuk, bazı kişilerde de biraz gecikmeli olabilir.
Fakat bazı kişiler, istibra yaparken, normal şartlarda yukarıda söz
konusu edilen ve kendisine en uygun olan metotlardan birini yap
—————————————————————————-
64 Ebû Dâvud, Tahâret, 83 (210); Tirmizî, Tahâret, 84; İbn Mâce, Tahâret, 70.
65 Buhârî, Gusül, 13; Müslim, Hayız, 17; İbn Huzeyme, I, 15.
66 Ebû Dâvud, Tahâret, 93, 83.
67 İbn Manzur, I, 33; Geniş bilgi için bkz. Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslam İlmihali,
İst., 1992, s., 70; İSAM (heyet), İlmihal, İst., ts. I, 193-194; Sofuoğlu, s.199.
68 Heysemî, Ali b. Ebî Bekir, Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, Beyrut, 1982, I, 207.
—————————
69 Erkekler, küçük abdestini bozduktan sonra, sol elinin işaret parmağı altta, baş
parmağı da üstte olmak üzere tenasül uzvunu dipten uca doğru hafifçe birkaç kere
sıyırmak suretiyle idrar akıntısının yolda kalmamasını sağlarlar, sonra da tahâretlenirler.
70 Zihnî, Mehmed, Nimetü’l-İslâm, İst., 1398/1977, 57; Canan, XIV, 566.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 459
————————————————————————-
ması yeterli olmasına rağmen, aşırılığa kaçarak idrarının kesilmediği
vesvesesine kapılır ve abdestini bozduktan sonra istibra yapmak
maksadıyla tuvalette ya da dışarıda uzun süre beklerler, yürürler,
hatta bu yüzden de cemaatle namaz kılmayı kaçırırlar. Böyle kişilerde
şâyet anormal (patolojik) bir rahatsızlık varsa idrar tahlili yaptırması
ve tıbbî bir rahatsızlık tesbit edildiğinde tedâvî görmeleri lazımdır.
Eğer tıbbî bir rahatsızlık yoksa o zaman böyle kişilerin rahatsızlıkları
vesveseden kaynaklanmaktadır. Bu durumda yapılacak iş, Hz.
Peygamber’in sünnetine ve O’nun yaptığı telkinlere uymak olacaktır.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.): “Cebrâil (bana) geldi ve: ‘Ey Muhammed!
Abdest aldığında (avucuna biraz) su alıp (avret mahalline)
serp.’ dedi.”71 buyurmuştur.
İbnu Mâce’nin rivâyetinde de “Cebrâil bana abdesti öğretti ve
abdest aldıktan sonraki çıkacak idrar (şüphesin)den dolayı elbisemin
altına su serpmemi emretti.”72 buyurulmaktadır. Hz. Peygamber
(s.a.v.)’in de, abdest aldıktan sonra avucuna biraz su alarak
avret mahalline serptiği, başkasına da bu şekilde yapmasını emrettiği73
rivâyet edilmektedir74. Bu şekilde su serpmenin sebebi, vesveseyi
gidermek içindir75 ki, elbisesinde yaşlık hisseden kişi, (yaşlığın idrardan
olmadığında yakîn sahibi olmak şartıyla) bu hissin su serpintisinden
geldiğine hamlederek vesveseden kurtulmuş olur76.
Hadîslerde de görüldüğü üzere, abdestini aldıktan sonra akıntı
geldiği konusunda vesveseye kapılan kişi, Hz. Peygamber’in bu sünnetine
uyduğu takdirde, elbisesine idrar ıslaklığı bulaştığı vehmine
karşı, o ıslaklığın idrardan değil, serptiği sudan olduğunu düşünecek
ve abdesti konusundaki şüphesi ortadan kalkacak ve bu tarzdaki
kaygıdan da kurtulmuş olacaktır. Neticede kişinin, kendisine en uygun
olan metodu yaptıktan sonra vesveseye kapılmasına hiç gerek
kalmayacaktır. Bu bakımdan Hz. Peygamberin (s.a.v.), böyle vesveseye
mâruz kalabilecek insanların rahatsızlılarını gerek kendi tatbikiyle
gerekse de yaptığı telkinlerle tedâvî ettiği, diğer bir ifâdeyle psikoterapi
icrâ ettiği rahatlıkla söylenebilir. O halde abdest konusunda bu
tür vesveseye kapılan kişilerin, Hz. Peygamberin bu tavsiyelerine
uymaları vesveselerinden kurtulmalarına bir çare olabilir.
———————————————————————–
71 Tirmizî, Tahâret, 38.
72 İbn Mâce, Tahâret, 58; Ahmed b. Hanbel, V, 203.
73 İbn Mâce, Tahâret, 58.
74 İbn Mâce, Tahâret, 58.
75 İbnu’l-Esîr, Mecduddin, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Hadîs ve’l-Eser, Beyrut, ts., V, 69;
Fıkhî açıklamalar için bkz., Serahsî, I, 86.
76 Zihnî, 57.
Adem DÖLEK 60
—————————
d- Diğer Temizlikler ile İlgili Vesveseler
Yukarıda da bahsedildiği gibi, temizliksiz sağlıklı bir hayatın olması
düşünülemediği gibi, temizlik olmadan ibâdetler de makbul olmaz.
Ancak psikiyatristlerin tespitlerine göre bazı kişilerin özellikle
de bazı bayanların, temizlik yapma hususunda aşırılığa vardırdıkları
görülmektedir. Bu konuda psikiyatristlerin tespitlerinden bazıları
şunlardır: Bazı kimselerin;
-Ellerini, mikropların çıkmadığı kaygısıyla uzun süre yıkamaları,
-Ellerinin derisi soyulmaya varıncaya kadar sabunlayarak yıkamaları,
-Evlerini her gün yıkamaları,
-Elleri bir şeye dokunduğunda hemen sabunlamaları,
-Çorapla yere basınca o çorapla namaz kılmamaları,
-Bir eşyayı haddinden fazla defalarca yıkamaları,
-Kirlenme düşüncesiyle çocuğunu kucağına almamaları ve bebeklere
dokunmamaları,
-Eve her hangi bir misâfir geldiğinde evin kirlendiği vesvesesiyle
misâfir gider gitmez misâfirin bulunduğu yerleri tekrar tekrar silmeye
başlamaları gibi bir çok durumlar77.
Günümüzün tıbbî ve sağlık açısından gelişen imkânları, imâl edilen
bir çok temizlik maddeleri, ibâdetin sahih olması için fıkıh
kitablarındaki âlimlerin açıklamaları78 açısından konuya bakıldığında,
söz konusu edilen bu durumlar temizlik yapmanın ötesinde hayatı
zehir eden ve yaşantıyı azâba çeviren psikolojik bir rahatsızlığın
olduğunu göstermektedir.
İbâdete mâni, sağlığa zararlı, insan tabiatının hoş görmediği ve
göze görünen bir kirlilik mevzu bahis ise elbette o temizlenecektir.
Bunun temizlenme şekillerinin de en azından ilmihal kitaplarında
açıkça izahları yapılmıştır. Ancak dînî ölçüler içerisinde kifâyet edecek
temizlik yapıldıktan sonra onun ötesindeki aşırılık vesveseden
kaynaklanmaktadır ve bu durum da iyi görülmemektedir. Böyle bir
vesveseden kurtulmak için; ibâdet açısından temizlikle ilgili hadîslerin,
âlimlerin fıkıh kitaplarındaki “Necâsetten Temizlik” bölümlerinde
——————————————————————————–
77 Bu konularda şikayetçi olanlara örnek olarak bkz. Saygılı, Sefa, Strese Son, İst.,
2001, s. 41; Emmelkap, Paul M. G. (heyet), (Terc: Birsen Ceyhun, Nursen Oral),
Anksiyete Bozuklukları, Ankara, 1994, s. 126, 127; Karaçay, Yusuf, Bir
Psikiyatristle Sohbetler, İst., 2001, s., 24-25; Goleman, Daniel, Duygusal Zeka
(Çev: Banu Seçkin Yüksel), İst., 2003, s., 89.
78 “Bütün Fıkıh kitaplarının “Necasetten temizlenme” bölümleri bu konu ile ilgilidir.
Meselâ bkz. Serahsî, I, 44 vd.; Bilmen, s. 66-71; İSAM, İlmihal, I, 190-192.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 461
————————————————————————–
yer alan yorumlarına bakmak79, tıbbî açıdan da günümüzün temizlik
imkânlarını göz önünde bulundurmak yeterli olacaktır.
Öte yandan Hz. Peygamber (s.a.v.), yıkanılan (banyo yapılan)
yerlere küçük abdestin yapılmamasını tavsiye ederek çoğu vesvesenin
bundan olduğunu bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: “Hiç biriniz
yıkandığı yere asla bevl etmesin, sonra orada gusül abdesti alır,
zira vesvesenin çoğu bundan hasıl olur”80. Bazı rivâyetlerde “sonra
orada abdest alır”81 şeklinde gelmiştir. “Vesvesenin çoğu bundan hâsıl
olur” ifâdesini âlimler bir çok yönden izah etmekle birlikte genel
olarak, banyo yapılan yere bevl edildiğinde, yıkanan kişinin, üzerine
o kirli suyun sıçramasından dolayı vehme kapılacağı, böylece vesveseye
kapılmış olacağını söylemektedirler82. Bu bakımdan Hz. Peygamber
(s.a.v.) de böyle bir vehme kapılmamak için yıkanılan yere
bevl edilmemesini tavsiye etmiş ve kişiyi vesveseye götürecek durumdan
sakındırmıştır.
II- İBÂDETLER İLE İLGİLİ VESVESELER ve TELKİNLE
TEDÂVÎLERİ
1-Namazla İlgili Vesveseler
Namazla ilgili hadîsler incelendiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in,
namaz kılarken şeytanın kişiye verdiği bir kısım vesveseleri ve bu
vesveselere karşı alınacak tedbirleri beyan ettikleri görülmektedir.
Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim, Benim şu abdestim gibi abdest
alır sonra da vesveseye düşmeden iki rekat namaz kılarsa Allah
onun geçmiş günahlarını bağışlar”83 buyurarak, insanın namaz kılarken
vesveseden kurtulmasının âdetâ imkânsız olduğuna işaret
etmekte ve namazda mümkün olduğu kadar dünyevî meşgalelerden
uzak durmak suretiyle namaz kılındığında küçük günahların affedileceğini
beyan etmektedir84.
Namazla ilgili olarak şeytanın ilka ettiği vesveseleri; namazda
şaşırma, nâfile nevinden çok namaz kılma ve ibâdet etme, namazın
kabul olup olmamasını ya da doğru yapılıp yapılmamasını düşünme
gibi birkaç kısımda değerlendirmek mümkündür.
a-Şeytanın Namazdaki Vesvesesi
———————————————
79 Bkz. Bilmen, s. 70; İSAM, İlmihal, I, 193-194.
80 Ebû Dâvûd, Tahâret, 15; Tirmizî, Tahâret, 17; Nesâî, Ebû Abdirrahman b. Şuayb,
Sünen, İst., 1992, Tahâret, 22.
81 Ebû Dâvûd, Tahâret, 15.
82 Geniş bilgi için bkz. Suyûtî, Abdurrahman, Ta’lîkun alâ Sünen-i Nesâî, İst., 1992,
I, 35-36; Canan, X, 364.
83 Buhârî, Vudû’, 28; Ebû Dâvud, Tahâret, 51; Nesâî, Tahâret, 68.
84 Bkz. Sindî, Nuruddin. b. Abdilhâdî, Ta’lîkun alâ Sünen-i Nesâî, İst., 1992, I, 64. Adem DÖLEK 62
————————-
Hz. Peygamber (s.a.v.) şeytanın insanın aklına bir çok şeyleri hatırlatmak
suretiyle şaşırttığını bildirerek şöyle buyurur: “Namaza nidâ
edildiğinde (ezan veya ikamet okunduğunda) şeytan geri döner,
ezanı duyamayıncaya kadar yellenerek kaçar, uzaklaşır. İkamet
bitince döner, kişi ile nefsi arasına vesvese atarak şöyle
der: ‘Şunu hatırla, şunu hatırla, bunu hatırla … ta kaç rekat kıldığını
hatırlayamayıncaya kadar devam eder.’ Kişi de kaç rekat
kıldığını hatırlayamayacak kadar şaşırır.”85
Bazı rivâyetlerde ezan okunurken şeytanın Medine’den otuzaltı
mil uzaklıktaki “Ravhâ” denilen yere kadar uzaklaştığı bildirilerek86,
ezan okunurken şeytanın çok uzaklara kaçtığı ifâde edilmiştir. Görüldüğü
üzere hadîste, şeytan vesvese vermek suretiyle bir takım düşünceleri
hatırlatarak insanların zihinlerini meşgul ettiği ve namazda
şaşırttığı bildirilmektedir.
Namazda şeytanın vesvesesine mâruz kalan insanların alacağı
tedbirleri de Hz. Peygamber (s.a.v.) şu şekilde beyan etmektedir:
“Şüphesiz şeytan âdemoğlu ile kalbi arasına girer ve kişi kaç rekat
kıldığını bilemez. Bu hal adamın başına geldiği zaman
(tahiyyata) oturduğunda iki secde etsin.”87
“Herhangi biriniz namaz kılmaya başladığında şeytan ona gelir
ve namazını kaç rekat kıldığını bilmemesi için şaşırtır. Biriniz
böyle bir duruma maruz kalınca iki secde yapsın.”88
“Biriniz namazın rekatında şüpheye düştüğünde şüpheyi atsın
ve şüphesiz bildiği rekatı üzerine hareket etsin. Eğer namazı
tamam ise fazla kılınan rekat nâfile olur. Eğer noksan kılmış ise
o rekat, namazı tamamlamak için olmuş olur. Namazın sonunda
yaptığı iki secde de şeytanın burnunun toprağa sürünmesi için
olmuş olur.”89
Şeytanın namazda vesvese vermesiyle kaç rekat kıldığını şaşıran
kişinin baş vuracağı çözümü Hz. Peygamber (s.a.v.) beyan ederek,
kişinin emin olduğu rekat sayısına göre -eksik ise rekatları tamamlamak
suretiyle- selamdan önce veya sonra iki secde (sehiv secdesi)
yaparak namazı bitirmesini belirtmektedir.
Sehiv secdesi ile namazın eksikliği giderilmekle birlikte şeytanın
burnu da yere sürtülmüş olmaktadır. Çünkü şeytan secde etmekten
imtina ettiği için secdenin yapılması ona çok ağır gelmektedir. Bu
———————————————————————————-
85 Buhârî, Ezan, 4; Müslim, Salat, 16,18, 19; Ebû Dâvud, Salat, 30 (516).
86 Müslim, Salat, 15; İbn Huzeyme, I, 204.
87 İbn Mâce, İkamet, 135.
88 Buhârî, Sehiv, 7. Mâlik , Sehiv, 1.
89 Müslim, Mesâcid, 88,89; Ebû Dâvud, Salat, 190; Nesâî, Sehiv, 24; İbn Mâce, İkâmet, 132.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 463
————————————————————————-
bakımdan şeytana, Allah için secde yapılmasından daha ağır gelen
bir şey yoktur90.
Namazda yanılmak sadece sıradan kişilere mahsus değildir. Hz.
Peygamber de namaz kıldırdığında O’nun da namazda yanıldığı vuku
bulmuş, O da sehiv secdesi yaparak namazı tamamlamıştır. Böylece
namazda unutma vuku bulan ümmetine nasıl yapması gerektiği hususunda
da örnek olmuştur. Mesela, Abdullâh b. Mes’ûd (r.a.)’dan
rivâyet ediliyor: “(Bir keresinde) Rasûlüllah (s.a.v.), öğle namazını beş
rekat kılmıştı da kendisine: ‘Namâza ziyâde mi kılındı?’ diye soruldu.
Rasûl-ü Ekrem de: ‘Bu nasıl suâldir?’ buyurdu. Sonra bir sahâbînin:
‘Namâzı beş rekat kıldınız.’ demesi üzerine Rasûlüllah, selâm verdikten
sonra (sehiv için) iki defa secde yaptı.”91
Abdullâh b. Mes’ûd (r.a.)’dun rivâyet ettiğine göre: (Bir defasında)
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) namaz kıldırdı. İbnu Mes’ûd’dan rivâyet
eden Alkame b. Kays-i Nehal’den rivâyeten, İbrâhîm b. Yezîd-i Nehal:
“Amma (namazı) fazla mı, eksik mi kıldırdı bilemiyorum.” dedikten
sonra İbnu Mes’ûd’un lâfzını rivâyete dönerek der ki: (Rasûl-i Ekrem
(s.a.v.), selâm verince biri ona: “Yâ Rasûlâllâh, namaz hakkında yeniden
bir şey (vahy) mi geldi?” diye sordu. (Rasûlüllâh (s.a.v.): “Neden
sordun?” deyince: “Yâ Rasûlâllâh, şöyle böyle kıldırdın da ondan.”
dediler. Bunun üzerine (Rasûlüllah, teşehhüd vaziyetini almak üzere)
iki bacağını büktü ve kıbleye karşı yöneldi, iki secde etti, sonra da
selâm verdi. Yüzünü bize dönünce: ‘Namaz hakkında yeni bir şey
gelmiş olsaydı, size (önceden) haber verirdim. Fakat ben de sizin gibi
beşerim. Sizin unuttuğunuz gibi Ben de unuturum92. (Bir şeyi) unuttuğum
zaman (tesbîh ve sâire ile) bana hatırlatınız. İçinizden biri
namazda şüphe edecek olursa doğru olanı araştırıp (doğrusu budur
diye verdiği karâra binâen) namazını tamamlasın. Sonra selâm verip
ondan sonra da iki kere secde etsin.’ buyurdu.”93
Osman b. Ebi’l-Âs, namazda kendisine şeytanın vesvese verdiğini
Hz. Peygamber’e haber verir ve Rasûlüllah’ın bu konudaki tavsiyelerini
şöyle anlatır: “Şeytan, benim ile namazım arasına giriyor ve
kıraatimi karıştırıyor (beni şüpheye düşürüyor) der. Rasûlüllah
——————————————————————————–
90 Zürkânî, Muhammed b. Abdilbaki, Şerhu’z-Zurkânî alâ Muvattâ-ı li İmam Mâlik,
Beyrut, 1990, I, 293.
91 Buhârî, Sehiv, 2.
92 Buradaki Hz. Peygamberin “Ben de unuturum” ifadesi, ahkâmın tebliğinde değildir.
Ancak tebliğ dışındaki fiillerinde ise âlimlerin çoğunluğu, vahiy ya da ilham yolu ile
Kendisine malum olması şartıyla yanılma vuku bulabileceği görüşündedirler. Nitekim
Peygamber (sav)’den de birkaç defa vaki olan sehiv ve unutma, “Benim unutmam”
veya “unutturulmam, ancak kâide takriri için olur.” ifadesi gereğince ümmetine
sehiv ve unutma arız olduğunda ne yapmaları gerektiğini fiilen göstermesi ve öğretmesi hikmetine müstenittir. (Bâbânzâde, II, 344)
93 Buhârî, Salat, 31.
Adem DÖLEK 64
——————————-
(s.a.v.) da: “Bu, Hınzıb denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin zaman
ondan hemen Allah’a sığın ve (namazdan sonra) sol tarafına
üç kere üfür.” buyurur. Osman: ‘Bu tavsiyeyi yaptım ve Allah o şeytanı
benden giderdi’”94 der.
Hadîste de görüldüğü gibi Osman b. Ebi’l-Âs, namazda kendisine
vesvese veren durumdan Rasûlüllah’ı haberdâr eder ve
Rasûlüllah ona bu vesvesenin, namazda insana vesvese veren hınzıp
adındaki şeytanın olduğunu ve bu şeytanın vesvesesinden kurtulmanın
çaresinin de Allah’a sığınmak olduğunu bildirir. Osman da
Hz. Peygamber’in kendisine yaptığı tavsiyeyi yerine getirdiğini ve o
şeytanın vesvesesinden kurtulduğunu söylemektedir.
Namaz kılan her insanın da, Osman b. Ebi’l-Âs gibi, aynı şekilde
vesveseye düştüğünü ve bu durumdan şikâyette bulunduğunu duyuyoruz.
Hz. Peygamber (s.a.v.), işte böyle bir vesvesenin çaresini
göstermektedir. Böyle rahatsızlığın tedâvîsi de, o vesvesenin şeytandan
olduğunu bilmek, o vesvese ile meşgul olmamak ve şeytanın şerrinden
Allah’a sığınmaktır.
Hz. Peygamber (s.a.v.), namazda şeytanın vesvesesine mâruz kalanlara
onun şerrinden Allah’a sığınmayı tavsiye ettiği gibi, kendisi
de mescide girdiği zaman “Eûzü billâhi’l-Azîm ve bivechihi’l-Kerîm
ve sultânihi’l-Kadîm mine’ş-şeytanirracîm.” şeklinde duâ etmiş”95
ve ümmetine bu konuda da örnek olmuştur. Yine Hz. Peygamber
(s.a.v.) “Her derdin bir devâsı vardır. Derdin devasına denk gelindiği
zaman Allah’ın izni ile o dert iyi olur.”96 buyurmuştur.
2- Daha İyi İbâdet Etme Düşüncesi ile İlgili Vesvese
Şeytanın vesvesesinden biri de kişiye, daha iyi ibâdet etmesi
şeklinde verdiği vesvesedir. Bazı kişiler, “en güzel şekilde ibâdet edeyim”
düşüncesiyle ibâdetlerini son derece güzel yapmaya çalışır ve
“Âdaplarını tam olarak yaptım mı? Güzel oldu mu?” şeklinde vesveseye
kapılır, “En iyiyi yapayım” derken, âdablarındaki küçük bir noksanlıktan
ve kendince en iyi şekilde olamayışından dolayı tekrar
tekrar meşgul olduğu ibâdeti yapmaya çalışır. Bu tür bir hareket en
iyi şekilde yapma vesvesesinden kaynaklanmaktadır. “Acaba benim
yaptığım ibâdetler tam oldu mu?” düşüncesine kapılan insan, böyle
bir düşünce yerine “Acaba makbul oldu mu?” şeklinde düşünmekle
ibâdetteki noksanlığından olayı istiğfar etmelidir. Zira ibâdetler Allah’ın
emrettiği ve şartlarına uygun şekilde îfâ edilirse o zaman tam
olur. Fakat Allah’ın kabulüne karîn olup olmadığı bilinemez. Bunun
için bilinen veya bilinmeyen noksanlıklarından dolayı istiğfar edilir.
——————————————————————————-
94 Müslim, Selâm, 68; Ahmed b. Hanbel, IV, 216; İbnu’l-Kayyım, Şeytanın Tuzakları,I, 441.
95 Ebû Dâvud, Salat, 18 (466).
96 Müslim, Selâm, 69.Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 465
—————————————————————————
Allah’ın kabul etmesi için duâ edilir. En azından şu bilinmeli ki, ibâdetler
ne kadar mükemmel olursa olsun yine de Allah’a layık şekilde
olmamaktadır, bu cihetle de noksandır, bunun için de istiğfar edilmelidir.
Bu hususların yanında önemli olan diğer bir husus daha bilinmeli
ki, o da; “En iyi şekilde yaptım.” şeklindeki bir düşünceyle kibre
ve ucba/ameline güvenmeye sebep olan bir ibâdetten, noksanlığı ve
layıkıyla yapılamadığı bilinen ve bundan dolayı da Allah’a yönelip
ilticâda ve istiğfarda bulunulan bir ibâdet, daha üstün ve daha iyidir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), “İstikâmetli olun, (ne kadar istikametli olmaya
çalışsanız da) güç yetirmezsiniz …”97 buyurmaktadır. Yani
her şeyde ifrat ve tefritten uzak şekilde, bıkkınlığa varmayacak, usanmayacak
şekilde ya da farzları ihmal etmeyecek şekilde istikamet
üzere olmaya çalışılması, çünkü her yönü ile tam mânâsıyla istikâmet
üzere olmaya güç yetirelemeyeceği, ibâdette en mükemmeli
yapmaktan âciz kalınması, yapılan ibâdetin noksanlığının sevabının
da noksan olmasını gerektirmediği98 bildirilmektedir. Bu bakımdan
kişi, ibâdetini elinden geldiği kadar yapmaya çalışır, ancak “En mükemmeli
yapamadım” diye sevabının eksikliğine hükmedemez.
Dinimizde “Dinde zorluk yoktur/lâ harace fi’d-din” düsturu önemli
bir kâidedir. Meşhur bir söz vardır: “Bazen olur ki hasen,
ahsenden ahsen/ bazen güzel, en güzelden daha güzel olur”. Bu kâide,
konumuz açısından da geçerli bir husustur. Çünkü az ve devamlı
olan ibâdet, usançlık veren ya da farzların terk edilmesine vesile olan
çok ibâdetten daha iyidir.
3- Daha Çok İbâdet Etme Düşüncesi ile İlgili Vesvese
Kişiyi vesveseye düşüren şeytanın diğer bir vesvesesi de nâfile
nevinden ibâdet etmek, yani “ ‘Daha çok ibâdet edeyim’, ‘Sabahlara
kadar namaz kılayım’, ‘Tesbih ve zikir çekeyim’, ‘Duâ okuyayım’ gibi
nâfile ibâdetlerle geceleri ihyâ edeyim.” düşüncesidir. Bu hususta şu
bilinmeli ki; şeytan insanı fazla nâfile ibâdetlerle meşgul ederek farz
ibâdetlerinden alıkoyar ya da farz ibâdetlerini vaktinin sonuna bıraktırır
veya unutturarak farz ibâdetlerinin vaktini geçirttirir. Meselâ,
gecelerini fazla nâfile ibâdetlerle ihyâ eden kişi, “Biraz istirahat edeyim.”
derken uykuya dalar ve bir çok kere farz olan sabah namazını
kaçırır99. Ya da nâfile olan “Evrad ve ezkârımı okuyayım.”, “Virdimi
bitireyim.” derken farz olan ibâdetleri vaktin sonuna kadar tehir eder.
Ya da evrâd ve ezkârını okuyamadığı zaman öyle telaşlanır ki,
farzlarındaki ihmalinden o kadar endişe duymaz.
————————————————————
97 İbn Mâce, Tahâret, 4; Dârimî, Vudû’, 2; Mâlik, Tahâret, 6 (36); Ahmed b. Hanbel, V,282.
98 Suyûtî, Ta’lîk, VIII, 122; Sindî, VIII, 122.
99 Bkz. Suyutî, Ta’lîk, VIII, 122.
Adem DÖLEK 66
———————-
Bu tarzdaki vesveselere kapılan bir insanın bundan kurtulması,
Allah’ın emirlerinin her şeyin fevkinde olduğunu, bu emirlerin yerine
getirilmesiyle nâfile ibâdetlerin hatta sünnetlerin kıymet kazanacağını,
aksi halde farzların ihmali ile nâfilelerin farzların yerini dolduramayacağını
bilmesi ile mümkün olabilir. Meselâ, sabaha kadar nâfile
namaz kılan bir insan, farz olan sabah namazını kaçırırsa, ömrünün
sonuna kadar kılacağı nâfile namazı, sabah namazının iki rekat farzına
denk gelemez. Bu tür vesveselerden Hz. Peygamberin bu konudaki
sünnetlerini ve uygulamalarını iyi öğrenmek ve ona göre hareket
etmekle kurtulmak mümkün olabilir.
Şunu hemen ifâde edelim ki, Hz. Peygamber (s.a.v.), ibâdetlerde
ifrat etmeyi yasaklarken, ekmel olanı istemeyi yasaklamamaktadır.
İbâdetin az ama devamlı ve ihlâslı olanı, çok fakat ihlâssız olandan;
ya da faziletli olanı terk etmek, efdal olanı terk etmekten daha iyi ve
üstündür. Bunun içindir ki Hz. Peygamber (s.a.v.), “…en iyiye yakın
olanı yapın, az da olsa devamlı olanın daha sevaplı olması ile sevinin,
kolaylaştırın ve sabah akşam seferinde ve gece yolculuğunda
(tevfik vermesi için) Allah’tan yardım isteyin” buyurmuştur.
Dikkat edilirse, hadîste zorluğa kaçılmaması, az da olsa devamlı
olması istenirken bir temsîl ile en şevkli ve istekli olunduğunda yapılması
istenmektedir. İnsan isteksiz olduğunda ya da yapmak isteği
ile yorgunluk ve üşengeçlik hislerinin çatıştığı zamanlarda ibâdet edilmesi
yerine, dinç ve rahatlık zamanlarında yapılması istenmektedir.
Hadîsteki “sabah akşam seferinde ve gece yolculuğunda ( muvaffak
etmesi için) Allah’tan yardım isteyin” ifâdesiyle, Allah’a ibâdet
edenler, diyar diyar yolculuk yapan kişiye benzetilmiştir. Nasıl ki,
gündüzün sıcağından ve meşgalesinden fazla mesâfe alamayan tecrübeli
bir yolcu, sabahın ve akşamın erken vakitlerinde ve gecenin
sonunda yola çıkar, gece gündüz yolculuk yapıp kendisini yormaz.
İşte bunun gibi gündüzün yorgunlukları ve meşgaleleri sebebiyle fazla
ibâdetle meşgul olmayan sizler de gecenin sakinliği ve serinliğinden
istifâde ederek seherlerde, akşam ve sabah vakitlerinde nâfile
ibâdetlerinizi yapın ve bu hususta muvaffak olmak için de Allah’tan
yardım dileyin, denmektedir100.
Enes b. Mâlik anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.) bir keresinde
Mescid’e girdiğinde iki direk arasına uzatılmış bir ip gördü ve: “Bu ip
nedir?” diye sordu. Orada bulunan sahabiler “Bu, Zeyneb bintu
Cahş’ın ipidir, namazda ayakta durmaktan yorulunca buna tutu-
——————————————————————————-
100 İbn Hacer, Şihabuddin Ahmed b. Ali, Fethu’l-Bârî bi Şerh-i Sahîhi’l-Buhârî, Beyrut,
1988, I, 78-79; Aynî, I, 238-239; Çantay, Hasan Basri, Kırk Hadis ve Mealleri,
II, 324; Necati, Muhammed Osman, Hadis ve Psikoloji (terc: Mustafa Işık), Ankara,2000, s.51.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 467
—————————————————————————
nur.” dediler. Peygamber (s.a.v.), “Hayır, bunu çözün. Biriniz zinde,
gücü kuvveti yerinde olduğunda namaz kılsın, yorulduğunda otursun.”
101 buyurdu. Yine konu ile alakalı olarak Hz. Aişe, de şu hadîsi
nakleder: “Yanımda Esedoğullarından bir kadın vardı.
Rasülallah (s.a.v.) yanıma girdi “Bu kadın da kim?” diye sordu. Ben
de “Filanca kadındır, geceleri hiç uyumaz.” dedim ve kadının geceleri
kıldığı namazdan bahsedildi. Peygamber (s.a.v.): “Bırak (bu sözü),
daima güç yetirebileceğiniz işleri yapın, siz usanmadıkça
Allah usanmaz (sevap vermeye devam eder).”102 buyurdu. Yani siz
usanıp amelleri terk etmedikçe Allah da size sevap yazmayı terk
etmez, demektir.
Yine Hz. Aişe anlatıyor: Peygamber (s.a.v.) geceleri bir hasırı
hücre yapar ve orada namaz kılardı, o hasırı gündüzleri de yere serer
üzerine otururdu. O namaz kıldığında insanlar da arkasında toplanır,
Onunla birlikte namaz kılarlardı. Öyle oldu ki, bu insanlar çoğaldı.
Hz. Peygamber de onlara döndü ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar!
Güç yetirebileceğiniz amelleri üstlenin, çünkü siz amel etmekten
usanıp bıkmadıkça Allah da size sevap yazmaktan
bıkmaz. Amellerin Allah’a en sevimli olanı az da olsa devamlı
olanıdır.”103
Hz. Peygamber (s.a.v.), Abdullah b. Amr’a: “Geceleri sabaha kadar
nâfile namaz kıldığın, gündüzleri de oruç tuttuğun bana haber
verildi, öyle mi?” diye sorar. O da “Evet, bunları yapıyorum”
der. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Sen böyle yaptığın zaman
(uykusuzluktan) gözün zayıflar, vücudun yorulur; nefsinin sende
hakkı vardır, ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Bazen oruç
tut, bazen tutma, gecenin bir kısmında (veya bazı gecelerde) namaz
kıl, bir kısmında uyu.”104 buyurmuştur.
Bütün bu hadîsler, her işte olduğu gibi nâfile ibâdetlerde bile orta
yolu tavsiye ederek bütünüyle ibâdeti terk etmenin ve vücudun,
ailenin, misâfirin hakkını zâyi edecek şekilde de ibâdetle meşgul olmanın
doğru bir davranış olmadığını vurgulamaktadır. Kişinin, zaman
zaman nâfile ibâdetlerle meşgul olması, ancak dînî ve dünyevî
işlerini aksatmaması, çoluk çocuğunun nafakasını ve ihtiyacını ihmal
etmemesi, tüm bunlarla birlikte nâfile ibâdetleri yaparken de
bıkkınlık verecek şekilde aşırışlığa kaçmaması istenmektedir105.
———————————-
101 Buhârî, Teheccüd, 18.
102 Buhârî, Teheccüd, 18.
103 Buhârî, Libas, 44.
104 Buhârî, Teheccüd, 20.
105 Geniş bilgi için bkz. Aynî, VII, 212; Âşık, Nevzat, İbadette Aşırılığa Karşı Hz. Peygamberin Tutumu, İzmir, 2003, s. 72 ve dv..
Adem DÖLEK 68
————————-
Böylece insanın, geceleri nâfile ibâdetlerle meşgul olup, sabaha
yakın uykuya dalarak sabah namazını kaçırmak gibi ya da farzları
terk veya tehir ettirecek derecede nâfilelere dalmak, diğer bir ifâde ile
faziletli olanı efdal olana tercih ettirecek şekilde ifrat etmemek şeklinde
ifâde edilmektedir.
Kur’ân’da da “Allah, dinde size bir zorluk kılmadı”106
buyurulmaktadır. Yani Allah, size emrettiği dinde teklifleri geniş tutarak
hiç kimsenin kaldıramayacağı bir yük yüklemedi107 aksine kolaylıklar
gösterdi, demektir. Yine Mâide sûresinde “… De ki, ey ehl-i
kitab! Dininizde haksız aşırılığa dalmayın, bundan evvel şaşmış, bir
çoklarını da şaşırtmış yolun doğrusundan sapmış bir kavmin
hevalarına da uymayın.”108 buyurulmaktadır. Bu âyet, ehl-i kitaba
hitap ederken, müslümanların da delile dayanmayan haktan geri bırakacak
şekilde aşırılığa kaçmamalarına da işaret etmektedir. Çünkü
aşırılık, geçmişteki bir kısım insanların haktan sapmasına sebep olduğu
gibi, aynı ifratı yapanların sapması da kaçınılmaz bir durumdur.
Dolayısıyla âyet; dinde hedefiniz daima hak olsun, körü körüne
bir taklit, kuru bir taassub ile ifrat veya tefrite sapıp hakkı tecâvüz
etmeyiniz, haksızlık yapmayınız, hak olmayan şeylerde ısrar etmeyiniz109,
diye ikazda bulunmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) de :“Ey insanlar! Dinde aşırılıktan sakının,
çünkü sizden öncekileri dindeki aşırılıkları helâk etti.”110
buyurarak, dînî hususlarda aşırılığa kaçmamayı istemektedir. Ali
Yardım’ın da ifâde ettiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu hususta
ısrarla üzerinde durduğu ölçü, ibâdette; aşırı zorlamalardan sakınma,
işi bıkkınlık noktasına vardırmama ve usanma çizgisine iletmemedir.
Herkes kulluğunu, gücü yettiği nisbette, istidâdı ve imkânları
ölçüsünde yapmaya çalışmalıdır111.
Bu bakımdan gerek Kur’ân gerekse hadîsler, hangi ibâdet ve iş
olursa olsun orta yolu (iktisadı/itidali) teşvik etmekte, usandıracak
ve ibâdeti terk ettirecek derecedeki her türlü aşırılığı yasaklamaktadır112.
Sonuç
Konunun başından beri nakledilen hadislerde de görüldüğü gibi,
bir çok insan gerek temizlik gerekse abdest ve namaz gibi ibadetler
————————
106 Hacc, 22/78.
107 Bakara, 2/286.
108 Mâide, 5/77.
109 Elmalılı, III, 1785.
110 İbn Mâce, Menâsik, 63; Ayrıca bkz. Nesâî, Menâsik, 217; Ahmed b. Hanbel, I, 215,347.1
111 Yardım, 355.
112 İbadetteki aşırılık hususunda geniş bilgi için bkz. Aşık, İbadette Aşırılığa Karşı Hz. Peygamberin Tutumu.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 469
————————————————————————–
hususunda şeytanın farklı yönlerden vesveselerine maruz kalabilmektedir. Hadisler incelendiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in böyle vesveselere
maruz kalan insanların, istenilmeyen durumlarını ve davranışlarını
telkinlerle tedâvi ettiği, modern psikolojinin ve psikiyatrinin ifadesiyle psikoterapi icra ettiği açıkça görülmektedir.
Şeytanın yukarıda bahsedilen vesveselerine maruz kalındığı zaman
Hz. Peygamber’in yaptığı telkinlere müracaat edildiğinde ve buna
göre hareket edildiğinde insan, davranışlarının sünnette belirtildiği
ölçülere uygunluğunu düşünerek hem vesveseden kurtulmuş hem
de büyük oranda rahata ve huzura kavuşmuş olacaktır113.
113 Bir başka çalışmamızda cihâd ve sû-i zan gibi konular ele alınacaktır. Adem DÖLEK 70
———————-
BİBLİYORAFYA
-Ahmed b. Hanbel (v.241/855), Müsned, (I-VI), İst., 1992.
-Ali Haydar, Dureru’l-Hukkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, (I-XVI), Beyrut, ts.
-Âlûsî, Şihâbuddin Mahmud el-Bağdâdî (v.1270/1854), Rûhu’l-Meânî, (I-XXX), Beyrut,1985.
-Âşık, Nevzat, İbadette Aşırılığa Karşı Hz. Peygamberin Tutumu, İzmir, 2003.
-Aynî, Bedruddin (v.855/1451), Umdetu’l-Kârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, (I-XXV), Beyrut,ts.
-Bâbânzâde, Ahmed Naîm, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şer
Telkinden Vesvese ve Şüpheye Dr. Aslan MAYDA
İnsan hayatı boyunca iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, doğru ile yanlışı iç içe görür. Zıtlıklar arasında bir tercihte bulunması istendiğinde, alternatiflerden bir tanesini kendi iradesiyle tercih eder ve dolayısıyla da neticede ortaya çıkan müspet veya menfî durumlardan mes’ul olur.
Her meslek, en güzel ve en doğru şekilde erbabından öğrenilir. Ahlâk ve davranışların da öğreticileri farklıdır. Güzel ahlâka ait değerleri; dürüst, emin, insanı seven, insanî değerleri bizzat yaşayan eğitimcilerden; kötülüğe ait bilgileri ise, yalancıdan, gaspçıdan, ırz ve namus düşmanından öğreniriz. İyilikleri ve güzellikleri hayatına düstûr eden eğitimcilerin her davranışı bir telkindir. Hayatını kötülüğe ve karanlığa programlamış birisinin de etrafındakilere kötülük telkin etmekten başka bir işi yoktur.
İnsanların, çocukluktan itibaren beş duyu ile kayda aldığı ve kabul ettiği her şey içten gelen telkinlerin ayrı bir kaynağıdır. Şuur altından tercihe sunulan her davranış malzemesi telkin dediğimiz uyarıcı (stimülüs) olmadan açığa çıkmaz. Meselâ yolda giderken çocukluğunuzda çok samimi olduğunuz bir arkadaşınıza benzer bir çocuk görseniz, bu hemen şuur altından o arkadaşınızı tedaî ettirir ve hatıralarınızı canlandırır. Arkadaşınızı hayâlinize getiren telkin, yani uyarıcı sokakta gördüğünüz o çocuktur. Yine kendiniz bir araba hayâl etmek istiyorsunuz, burada telkin sizsiniz. Bir tv kanalında seyrettiğiniz film size bir insanın kötülüklerini anlatıyorken, siz o insanın kötü biri olduğuna karar verdiğiniz gibi, çocukluğunuzdan bu tarafa yaşadığınız kötü insan modelleri tek tek gözünüzün önünden geçer. Burada telkini ortaya çıkaran tv kanalındaki programdır. Kötü gösterilen bu şahsın masum olduğu daha sonra ortaya çıksa bile, ilk telkinle yerleşen düşünceleri eskiye dönerek silemezsiniz.
İnsanın dış âleminden telkinler geldiği gibi iç âleminden de telkinler gelir. İnsan kendi kendine, hem iyiyi hem de kötüyü aynı anda telkin edemez. Aynı kalbe birbirine zıt iki duygu hakiki olarak aynı anda yerleşemez. Bozulmamış ve kararmamış bir vicdan ve kalb iradenin imtihanına yardımcı olarak onun doğru ve yapıcı olanı seçmesini telkin eder. Bu telkinde fizyolojinin ve içinde bulunulan çevrenin çok ciddi tesiri vardır. Birçok kötülük ve günah uygun fizyolojik yapı ve çevre bulamadığı için henüz filizlenmeden sönerken, birçok kötülük de uygun ortam ve psikofizyolojik durumun elverişli zemininden neşet eder.
Bozulmamış, iyi bir vicdandan menfî düşünce çıkmaz, dolayısıyla bu insanların içine doğan kötü telkinler, kendisinden değildir. İnsanın kendi durumuyla ilgili menfaatleri, alâkalı olduğu diğer insanların menfaatleriyle çakıştığı zaman, içinde birbirine zıt iki düşünce hâsıl olur. Şahsî menfaatimize uygun düşmese de, kalbimiz ve vicdanımız önce doğruyu seçer, çünkü doğruyu tanır ve bilir; fakat menfaatine bir zarar geldiğinde olumlu düşünmekte zorlanmaya başlar. Tercihinde haksızlığa doğru kayma söz konusu olursa, işte o noktada menfî telkinler başlar. İşte bu menfî telkinler insanın kendisinden değildir. Mutlaka kötülüğü telkin eden vardır; yaptığının neticesinden haz duyuyorsa nefisten; iç sıkıntısı duyuyorsa şeytandandır. (Küçük bir çocuk yolda karşıdan karşıya geçerken “acaba araba çarpar mı, çarpmaz mı” vesvesesinin sıkıntısı gibi)
Dissonaus teorisine göre insan iki uyumsuz düşünceyle karşılaştığı zaman mutlaka psikolojik huzursuzluk duyar; bazı hususî mekanizmaları harekete geçerek düşünce ayrılıkları arasında bir barışma, bir yakınlaşma hâli meydana getirir. Çünkü ikilik insanda psikolojik gerilime yolaçar. Bunun sebebi, vicdanı rahatlatma ve huzursuzluğu dindirme isteğidir.
Meselâ milletin malını zimmetine geçirme plânları yapan birisi, henüz bu kötülüğü plânlamadan önce, yapacağının doğru olmadığının farkındadır. Vicdanı doğruyu tanır ve kabul eder. Fakat zengin olma isteği, çevresindekilerin kolay yolla zengin olmaları ve bir de söz dinlemeyen hanımının baskısı varsa, vicdanı ile çatışmaya başlar ve psikolojik rahatsızlığa girer. Beynin özel savunma ve kendini kandırma mekanizmalarını harekete geçirerek hem malı alayım, hem de hırsız olmayayım diye çözüm yolları arar. Aklın ve kalbin telkini doğru yönde olursa, vicdanı o mala sahip olmanın yanlış olduğunu tasdik eder. Kararını müsbet yönde verdiğinde içinde günahtan korunmanın büyük mutluluğunu duyar ve sevinir.
Malı zimmetine geçirmek fikrini tercih ederse menfî yönde telkinler gelir ki, işte bu insanın vicdanından ve kalbinden değildir, nefsindendir. Çünkü bu telkini insanın ruhu, kalbi ve vicdanı kabul etmez. Menfîlik kabul edilince “Devletin malı deniz, herkes yiyor, devlet bize ne veriyor ki, zaten verdiği maaş ne ki, şu maaşı verseydi şimdiye kadar şu kadar biriktirirdim…” gibi menfî telkinlerle psikolojik rahatsızlığını gidermeye çalışır. Burada mal edinme ile haz elde ettiği için buradaki telkin nefistendir.
İnsan menfî tercihlerde nefsinin kötü telkinleri altındadır. Vesvese de bunlardan biridir. Telkin ve vesvese vicdanî ve nefsî boyutlu iç içe iki durum değerlendirmesidir. Vesvese olumlu ile olumsuz arasında tercihte zorlanmadır. Vesvesedeki müsbet telkinler insanın vicdanından, sıkıntı veren menfî telkinler ise şeytandandır. İnsan müsbet–menfî düşünceler arasında gidip–gelirken şeytan menfîliği telkin ettiğinde, gelecek olan zararı düşünür. Zararın büyüklüğünü hayâl eder; psikolojik sıkıntı ve korkuya girer, kalbi çarpar, dudağı titrer, bağırsakları hızlı çalışır, ağzı kurur, rengi solar. İşte bu menfî telkinin fizyolojik belirtileridir.
Meselâ, “arkadaşımın kalemini verdim mi, vermedim mi?” gibi unutkanlık ve hatırlamamaktan doğan zararsız vesveseler haricindeki patolojik vesveselerde, kişinin zarar görmesine yol açabilecek menfî durumlar sözkonusu olduğundan, acaba farzın son rekâtını kıldım mı–kılmadım mı, evin dış kapısını açık bıraktım mı–bırakmadım mı, açık kapıdan eve hırsız girdi mi –girmedi mi, çocuklar tüpü açık bıraktı mı–bırakmadı mı, çocuk karşıdan karşıya geçerken araba çarpar mı–çarpmaz mı?” gibi tereddütlerde menfî tarafa bakış (muhtemel bir zarardan dolayı) ağırlık kazanır. Bu menfî düşünceler devamlı hale gelir ve insanın psikolojisini bozacak dereceye varırsa, gelen uyarılarla (stimuluslarla) beyin çok hassaslaşır.
Sinir kavşaklarındaki reseptör (alıcı nöron) farklılığından dolayı en ufak uyarıda vesvese meydana gelir ve kişi korku duyar. İşin sıklığı ve devamlılığı sonuçta evhamı meydana getirir. Eğer kişide psiko–fizyolojik yatkınlık da varsa ve bu uyartılar çocukluk döneminin psikolojik travmalarını (yaralanmalarını) uyarırsa, bu hal paranoya (şüphecilik) haline dönüşebilir. İşte insanın iç huzurunu bozucu sıkıntı doğurucu telkinler şeytandandır; çünkü burada haz yoktur eğer haz olsaydı nefisten olurdu…
Bir tv programında konuşmacı, diğer konuşmacıya; “Senin söylediklerin hep takiyye! Bunlar yalan, sen busun! Sen şusun! Sen din devleti kuracaksın! Sana inanmıyorum!” diyordu. Yıllardır inananlar hakkındaki menfî telkinler; vesveseyi, evhamı, şüpheyi peşi peşine doğurmuştur. Sûizandan başka duyulan ve hissedilen bir telkin yoktur. İşte bazı insanlara her türlü menfiliği telkin eden ve nefislerinden kaynaklanan bu menfî tutumlarıdır.
Vesvese için Bediüzzaman Said Nursî; “Ey vesvese illetine tutulmuş ve onun müptelâsı olmuş kişi, vesvesen neye benzer? Musibete benzer, ona önem verirsen şişer, önem vermezsen söner. Onu büyük görürsen büyür, küçük görürsen küçülür. Korksan, ağırlaşır hasta eder. Korkmazsan hafif olur, sathî kalır, mahiyetini bilmezsen devam eder, bilirsen onu tanırsan gider” diyerek, vesveseye karşı ilâç ve ümit vermektedir.
Vesvese bir belirtidir. Alışkanlık hâline gelir ve önem verilirse, büyük görülür ve şişer, menfî belirtilerinden korkulursa psikolojik hastalığa dönüşür.
Yapılacak şey ona önem vermemek, küçük görmek ve korkmamaktır.
Peygamber Efendimiz (sas) vesvesenin şeytandan geldiğini belirtmiş, tedavi için “Allah’ım; Kur’ân’ına, isimlerine ve sıfatlarına sığınırım” diye dua etmemizi buyurmuştur. Vesveseyi küçültmenin yolu her yerde Olan ve her şeye gücü Yeten her şeyi değiştirmeye Kadir Olan’a sığınmak ve dayanmaktır. Ancak böyle vesvese küçülür, kaybolur gider.
Yine Bediüzzaman, vesveseli adam için, “Bu sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan üzülür, onun yapısına kötü telkin yerleştirilmemiştir. Belki kalbe yakın olan lümme–i şeytâniyeden geliyor. Vesvesenin zararı, menfî neticelerini kişinin kendi kendine telkin etmesiyle olur, kalbi çarpar sıkıntıya girer.” demektedir. Peygamber Efendimiz (sas) de, vesvesenin şeytan tarafından geldiğini buyurmaktadır. İnsanın zararına olan ve mübtelâ olunduğunda devamlı menfî telkinlere maruz kaldığımız vesveseden kurtulmak için; menfî telkinlerin, nefis ve şeytandan kaynaklandığı düşünülürse kurtulmak kolaylaşır.
İnsanlara daima güzel düşünme tavsiye edilmelidir. Çünkü güzel düşünen güzel görür, iyi ve güzeli gören de hayatından lezzet alır. İyilikteki kötüye takılan da kötü görür, kötü düşünür; vesvese ve evham içinde şüpheci bir hayatla hayatını kendine de, çevresine de zindan eder.